Masthead header

Bir bakışı solduran zaman (14): Noktürnler (II) | Feridun Andaç

9./ Zamanın eşiğinde

İnsan dünyanın öte ucunda, bir yerden bir yere trenle giderken ve yolda Clarice Lispector’u okurken ne düşünür?

Bu kişi yapayalnız biriyse ve yolculukları seviyorsa, yolculuklarında yazmak için nefes alıyorsa üstelik…

O yola çıkış saati öncesinde tren garında, trenin geliş saatini beklerken G.H.’ye Göre Çile’yi okuduğunu söyleyince dostuna, Linspector’un diğer yazdıkları gelmişti birden usuna: Kuşatılmış Kent’i, Yaşam Suyu, Yıldızın Saati.

G.H.’nin Çilesi olarak okuduğun ilk çevirisiyle buluştuğunda seni şaşırtan bir yazarla karşılaştığını anlatmıştın.

Bir yazarda yazmanın nasıl bir varoluş biçimi olabileceğini anlatıyordu Lispector. Anlatıcının içsesi dünyayı, insanı anlamaya/tanımaya çağırıyordu sanki:

“Yaşamın cehennemsi büyüklüğü: gövdem bile beni kısıtlamıyor; acıma gövdemin bana sınır koymaması için çabalayıp duruyor. Cehennemde bile gövdem beni sınırlamıyor. Bu yüzden mi ruh diyorum buna? Artık benim insan gövdeme ait olmayan bir yaşamı yaşamak her türlü kişisel özellikten arınmış ruh dediğim bu mu?” (s.121, çev.: Sevim Akten) 

Yola düşme saati bir yolcunun dinmeyen duygularının da tanıklığını taşır aslında. Başlayan ve süren zamanın içinde geziniriz. Yolda olmak o taşıyıcılığı yeni sözlerle karşılar.

İşte anlatıcı için algı değişkenliği de burada başlar. Okudukça dönüşür, yazdıkça da benleşir, çünkü yazarken dış dünyaya kapalısınızdır. Algınızın aracı sözcüklerdir orasıyla tek bağınız.

“Soruların olduğu ama cevapların olmadığı sürece de yazmaya devam edeceğim.” diyordu Yıldızın Saati’nin anlatıcısı.

Yazan insan, yazarak/yazarken kendini de sınar. Bu hem anlattığı hem de kendi ben’ine dönük hissettikleriyle ilgilidir çoğunlukla. Ama görendir de üstelik, her şeyi gören, algılayan, sezen, dönüştüren…

Kendine ışıltılı zaman yaratmak ancak böyle olabilir.

ARA SÖZ:

“Peki ya ben bu hikâyenin tanıdığım birinin başından da geçmediğini söylesem? Gerçeği çok iyi bilmekten o kadar şaşkınım ki. Benim acı veren görevim de kimsenin görmek istemediği gerçeği sezmeye çalışmak olabilir mi?”

Clarice Lispector / Yıldızın Saati; Çev.:Başak Bingöl Yüce, 2017,Monokl Yay. s.67

10./ Geceden geçiyorum                                                        

Günün sanrısına dönüyorum zaman zaman. O karantina gecelerine uğruyor yolum. Sonra bir ezgiye gidiyorum, yer yer iç burkan neşelendiren bir Stephane Grappelli yorumunu (“How High The Moon”) Erkan Oğur’un “Sen Benden Gittin Gideli”si izliyor. İnsanı insana taşıyan nedir, karanlık yanları mı; yoksa birbirine iyi gelen duygu durumları mı? Hani onun bütünüyle kavramak, anlamak; o sizin dediğiniz “bir parçam” da bu aslında. Onsuzluk aklınızın ucundan geçmez hiç. Düşünün gözünüzün biri, elinizin diğerini yok düşünür müsünüz? Tıpkı bunun gibi bir şey bu da.

“Öyle ağırım ki kendime sen benden gitti gideli, tenim küs olmuş tenime, sen benden gittin gideli.”

Böyle bir cümleyi her hangi bir anlatıda da kurabiliriz. Özleyişi  ve ayrılığı böyle güzel ne anlatabilir.

Ama şimdi sırası değil bunların. Biraz önce Gombrowicz üzerine yazdığım yazıyı (“Witold Gombrowicz: Gönülsüz Sürgün”) sonlandırdım. Yeniden onun yazdıklarına dönerken, fotoğraflarına da baktım. Eşi Rita ile yukarıdaki fotoğrafını sevdim, sıcak olmasa da, anlamlı bir duruşları var. Ama yazdıklarına bakılırsa Rita ona düşkün…Sürgünlükte aşk…Göçmenlikte sevmek… Belki de insanı bir yerde yaşama tutunduran bir şey. İstanbul’a geldiğimde kendimi bir “göçmen”dense, içsürgünlüğü/nü yaşayan biri olarak görmüştüm. Yani kendi yurdunda sürgün… Kanbağı olan her şeyi reddetmiştim. Kendi ayaklarımın üzerinde duracaktım. Öyle de oldu. Belki bunların bir bölümünü “Benim İstanbul Çağım”da anlatırım.

Ama Gombrowicz daha farklı şeyler düşündürttü. Özellikle bizde yeni çıkan Günlük’ünde yazdıkları. Gerçi romanları da öyle. O nedenle seminer programıma almıştım. Üzerinde konuşurken insanların da ufku açıldı sanki! Birçok kavrama (milliyetçilik/din/tutuculuk/göçmenlik/birey olmak/varoluş bilinci, vb) farklı bakmalarına kapı araladı diyebilirim Gombrowicz okumaları.

Sözü değişken kılan aslında duygudur, düşünce bunu ortaya çıkarır. İnsanı insana taşıyan da içgözün bunları görmesiyle başlar.

Başlayan ve süren yol seyrim, buna dair günlüğüme düştüğüm notlar… Sonra ardından günü başlarken ki kendine dönme, yazıda yol alma hali içindeki lavları çıkaran bir şeydi!

Evet, duygu yoğunluğu olmadan yazılamayacağını söylerim. Bu da insanın yolculuklarıyla başlar. İnsana gitmek, bir yere gitmek, bir düşünceye gitmek, bir duyguya gitmek…

Duygu yoğunluğunu insan salt yazmak için istemez. Önce kendisi, benliği için istemeli. Bir insanla birlikte nasıl bir enerji yaratılabileceğini görmeli, anlayıp keşfetmeli. Özenle bunu var etmeli. Böylesi gönül yakınlıkları olmadan sürüklenerek bir duyguyu yaşıyorum sanmak… Bana, sanki, duygu oyalamacası gibi geliyor. Yani günübirlik avuntu. İnsan insanı bir yere taşıyamıyor, kesintilerle karanlıkta yürüyor varsayın siz. Ruhunun gözeneklerini kapatarak yaşamak yaşamak mıdır sahi!? Hani şu “yaşamasız yaşamak” dediğimiz…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (14 Temmuz 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r