Masthead header

Bir anlatı ustası: Ahmet Altan | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Ahmet Altan, her kurmaca anlatısında okuru/nu başka başka yolculuklara çıkarır. Sözünü neden/niçin kurduğunu; ve bunu nasıl söyleyebileceğini bilen bir anlatıcıdır o. Öyle ki; onda dile gelen söz sorgulayıcılık içerir. “Sudaki İz”de yer alan ilk cümlelerinden biri hala belleğimdedir:

“Biraz önce sakin sakin yağan kar birden tipiye çevirmişti.”

Sonra, Necip’in öyküsüne şuradan başlarız:

“Necip’in yüzüne çarpan sivri uçlu kar taneleri değdikleri yeri zehir gibi yakıyordu.”

Ve anlatının rengini taşıyan diğer kahramanlar bir bir çıkar karşımıza.

Onun, okurunda iz bırakan izlekleri neredeyse bu romandan çıkar gelir, bizi bulur.

“En Uzun Gece” (2005) romanı anlatı dilini/bakışını yoğunlaştırdığı; sık sık o izlekler coğrafyasının nasıl biçimden biçime girdiğini de anlatır bize.

Edebiyatımızda roman, roman yazar(lar)ının yazınsal yolculukları ve ülkenin gerçekliğiyle sarmallaşarak gelişen bir tür… Yani bir anlatı biçimi.

Şunu mu demek istiyorum:

Zaman değişimi/dönüşümü romancının yolunu/yolculuğunu geliştirip, biçimliyor.

Rène Girard’ın Dostoyevski için dile getirdiklerini hatırlarsak eğer:

“Dostoyevski’de saltık arayışı boşuna değildir; iç sıkıntısı, kuşku ve yalanla başlayıp, kesinlik ve sevinçle biter. Yazar kendini herhangi bir değişmez özle değil, belki de başyapıtlarının en büyüğünü oluşturan o heyecan verici yolculukla tanımlar.” (s.8)

Evet, her iyi romancının roman yolu böylesi yolculuklarla biçimlenegelir. Yani durağan değildir asla ve o arayış yaşadığı zamanın ruhunun ivmesini taşır. Koşulların gücüdür orada belirleyici olan.

İşte buradan baktığımızda, ilkten bir işaret fişeği gibi gelen “Dört Mevsim Sonbahar” (1982) ardından “Sudaki  İz” ile anlatıcısını okurunun karşısına çıkarır. Güvenli, kararlı bir adımdır. Romanın uğradığı “kaza”lar, anlatıcısını yıldırmaz. O yolda, o zamanın labirentlerinde inatla, kararlılıkla yürür.

Öyle ki; belki de onun da kendi roman yolunun “ara zamanlar” anlatıları olarak görebileceği

  • Yalnızlığın Özel Tarihi (1991)
  • Tehlikeli Masallar (1996)
  • Aldatmak (2002)
  • En Uzun Gece (2005); başlangıçtaki o iki romanla atılan adımı/nı daha ileri bir çizgiye taşımıştır.
  • Kılıç Yarası Gibi (1997)
  • İsyan Günlerinde Aşk (2001)
  • Ölmek Daha Kolaydır Sevmekten (2015) üçlemesi Altan’ın bu yolculuğunun apayrı bir “ada”sında yer alır… Tarihsel arka plan onun “saltık arayışı”nın da göstergesidir bir bakıma.

Altan, bugünü görmek/göstermek ister. Orada sorguları da vardır, itirazları da. Bunu, yalnızca KONU/İZLEK/MESELE gibi de görmemeli. Altan’ın ROMANA/ROMANCIYA; anlatıya/anlatıcıya da itirazları vardır.

Artık yeni şeyler söylemek için yeni bir dile/bakışa/biçime/söyleyişe ihtiyacımız var der. “SON OYUN” işte bu noktada çıkar karşımıza.

Meraklı okur, yaptığım kümelemeye göre Ahmet Altan’ı pekala okuyabilir:

  • İlk adım okumaları: Dört Mevsim Sonbahar / Sudaki İz
  • Roman yolunu kavrayış: Yalnızlığın Özel Tarihi / Tehlikeli Masallar / Aldatmak / En Uzun Gece
  • Arayış/Sorgusu: tarihsel bakış>bilinç: Kılıç Yarası Gibi / İsyan Günlerinde Aşk /                                                    Ölmek Daha Kolaydır Sevmekten

İşte Son Oyun’u tüm bunların önüne alarak okumak, size, Altan romancılığının bir tür asıl şifrelerini verebildiği gibi; bugünün roman okurluğuna/yazarlığına dair de epeyce şey söyler.

“Son Oyun” Ahmet Altan romancılığı için bir başlama noktası olabilir mi? Evet.

Benzer soruyu Tahsin Yücel’in “Sonuncu” (2010) romanını okurken sormuştum ilkin kendime, roman üzerine konuştuğumuz Yücel’e… Tahsin Yücel romanının adeta “kilittaşı”ydı bu roman…

Anlatıcının sesi, dil yordamı…

İster istemez, “Son Oyun”a gelmeden, “En Uzun Gece”ye dönüyorum. Diğer yazdıklarını ötelemek değil bu; onun anlatıcı sesini, dil yordamını, kurgucu olarak anlatı yapısını ve görsel imgelemini bana/bize en yalın, sağlam gösterdiği bir ROMAN/I olarak bunu gördüğüm için. Çünkü “En Uzun Gece”, “Son Oyun”a kapı aralar… Kuşkusuz bu konu/izlek zamanın ruhunu yansıtmak açısından da öyledir.

İnsanı anlamak, insanı anlatmak…

Onun yaşamdaki yeri/duruşu ve eylemi içindeki varlığını, varoluş duygusunun labirentlerinde gezindirmek Altan’ın anlatıcılığının en göze gelen yanlarındandır.

“En Uzun Gece”nin Selim’ini, Yelda’sını anlatırken karşımıza çıkar açıkça bu yanı. (s. 11-12)

Altan, hissederek/düşünerek, sorarak/sorgulayarak anlatan biridir. Gösterdiği her bir şey insanın insanla, yaşamın yaşantılarla yolculuklarıdır.

Eğer, “yalnızlık”tan, “kaybolmuşluk duygusu”ndan, “hiçlik”ten, “kopuş”tan, “öfke”den, “dilsizleşme”den, “sevgi”den, “aşk”tan… söz edecekseniz veya bunlara dair bir şeyler okuma gereğini hissederseniz onun anlatılarına dönmelisiniz.

O nedenle derim ki; “Son Oyun”un ardına “En Uzun Gece”yi alın okuma yolunuza devam edin. Eminim ki Ahmet Altan okurluğunun size kazandıracağı epey şey olacaktır.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (3 Mart 2020)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z