Masthead header

“Beni Asla Bırakma”: Japon gerginliği ile İngiliz esrarı asında bir hikaye

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle
Bu kitapla ilgili yazıya nasıl başlayacağımı bir türlü bulamadım. Sevgili yazarımız Kazuo Ishiguro‘nun Japon kökeninden, dolayısıyla  hepimizce malum Japon korku ve gerilim filmlerinin bu kitaba olan yansımalarından mı başlasam. İngiltere de yaşadığı için İngiliz edebiyatının derin izlerinden ve son yüzyılın en önemli ” 100 İngiliz Edebiyatı Eseri” arasında sayılması ile mi giriş yapsam. Kitabın, başrollerinde Keira Knightley, Charlotta Rampling, Carey Mulligan gibi önemli isimlerin yer aldığı 2011 yapımı sinema uyarlamasından mı bahsetsem. Ya da yazmayı sürekli ertelediğim, “1984, Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya ve hepsinin içinde, üzerinde ve ötesinde yeni! dünya düzeni” isimli blog yazımla mı bütünleştirsem bilemedim. Bilinmezlikler içinde en kötü karar da bir başlangıçtır diyerek, bu giriş yazısı ile hepsinden biraz bahsetttiğime göre blog yazısını da erteleyip, direkt kitaba dalıyorum sevgili kitap severler ve bundan dolayı takdir görmeyenler…
Kitabımız bir grup öğrencinin günlük hayatlarının herhangi bir anında başlıyor. Buradan baktığınızda neredeyse bir “Çavdar Tarlasında Çocuklar” havası yakalıyoruz. Çocukların, öğretmenlerin ve okulların huzur verici, güvenli atmosferine geziniyoruz. Öğretmenlerine aşık olanlar, gözüne girmek için mükemmel öğrenci olmaya çalışanlar, kankalar, ilk aşklar, çocukça hainlikler, yarışlar, dayanışmalar, küçük kıskançlıklar arasında insanın ilk adımlarına dair ne varsa hepsini yaşıyoruz. Ama …evet ama… Arkada  varla yok arası gri sis hissediliyor ve tekinsiz bir müzik çalıp duruyor. Hani bir işe girerken ya da bir arkadaşlığa başlarken içinizden bir ses mırıl mırıl size konuşur ya, hah işte tam öyle bir durum. Herşey bu kadar iyi olamaz diyoruz. Japon korku filmlerinin gerginliği  ile İngiliz polisiyelerinin esrarını bu sayfalarda keskin bir biçimde hissediliyor. Kitap ilerledikçe, yaşlar da biraz büyüdükçe okuldaki gariplikler daha da dikkatimiz çekmeye başlıyor. Başkarakter Kathy H. de onlarında bilip de bilmediklerini ortaya sermeye başlıyor hem kendisine hem okura. Artık biz de anlıyoruz olayların nereye varacağını ama istemiyoruz oraya gitsin, anlamazdan geliyoruz aleni. Biz diyoruz, ben diyoruz bu noktaya gelmiş olamayız. Sonra gazetelerde okuduğumuz bir kaç küçük haber, bilim dergilerinde rastladığımız röportajlar ve bir iki belgesel geliyor aklımıza. Kanımız dolaşımına ara veriyor. İşte bu noktada, ben de kitaba bir gün ara verdim, sırf o sonu hemen yaşamamak ve  sindirebilmek  için. Ertesi gün kaldığım yerden kendimi sakinleştirmiş ve kandırmış olarak başlıyorum. Kathy, Ruth ve Tommy’nin hikayesine eşlik etmek daha rahatlatıcı geliyor. Günlük hayatın, insan varoluşunun en temel istek, ihtiyaç ve süregelirliğinin bu sakin, huzurlu ve yalın dille anlatımı, anneannemizin dizinin dibinde dinlediğimiz masallar kadar gevşetici bir etki yaratıyor üzerimizde. Kırmızı başlıklı kız ailesiyle  mutlu mesut yaşamaktadır, ormandaki hayvanlarla dost, hasta ninesine yiyecek ve ilaç götürecek kadar da iyi kalplidir. Her şey toz pembedir. Kekler hazırlanır, sepetlere konur, yola koyulunur. Yemyeşil yollarda güle oynaya ilerlenir. Ama kurt vardır, gerçektir ve amansızdır. Kitabın kurdu da sayfalar ilerledikçe önünüze çıkıyor; Bir klişe ile: İnsanlık denen tek dişi kalmış canavar… “İnsanlığın kurtuluşu” için insanı harcayan düzen. Kendi çocuklarını parçalayan kutup ayıları gibi yaşayan insan. Kendisi için hayvanların üzerinde yapılan deneyleri onaylayan insan. Parmağına taktığı taş için 3. dünya ülkelerinde ciğerleri parçalanan köleleri görmezden gelen, balinaları dudağına süren, samurları boynuna dolayan insan. Kendi biricik varlığı ve devamlılığı için komşusunu açken tok yatan insan. Dinlerle, yasalarla, savaşlarla, ödediği bedellerle nefsi terbiye olacağına daha da vahşileşen insan.  Eliyle öldürmemek için vicdanını öldürüp silahları yaratan insan.  Kibar etobur. Yazarımızda en beğendiğim nitelik ise burada kendini gösteriyor, insan vahşetini sergileyen çok sert bir konuyu, olabildiğince naif ve pes bir tondan anlatmayı başarmış. Bu bize kitabı bitirebilmek için güç veriyor. Kitabı bitirirken, olaylara eşlik eden arka fonu ve sonu saymazsam, sıradan üç okul arkadaşının  hayatta varolma mücadeleri ve ilişkilerinden bir kesiti gerçekçi bir izlek ve yalın bir dille okumuş olacaktım. Ama hayat öyle bir şey değildir, büyük oyunların ve sistemin istesek de istemesek de küçük birer aktörüyüzdür. Bu filmde her zaman sistem başrolü alır. Her durum ve her kişi onun için çalışır. Bizler günlük hayatımızı bize öğretildiği gibi yaşarken, hepimizin biraraya gelerek yarattığı toplum bizleri yemek için bıçağını bilemektedir.Sonuç olarak, ben de sevgili Ishiguro da size güzel sonla biten masallar anlatmak isterdik tabi, ama hayat  izin vermedi…

Her zamanki gibi konuyu apaçık yazmayı istemiyorum kitabın sihri kaybolmasın diye. Bendeki yansımalarını aktarabiliyorum. Israrla tavsiye ediyorum okuyunuz…

Filmini seyretmek isteyenler ise aşağıdaki linkten faydalanabilirler;
Kaynak: kitapdedektifi.blogspot.com (7 Temmuz 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Gökçe Duman - 07/07/2012 - 12:14

Güzel kitap, güzel film. Lakin keşke bağlaç olan -de’ler de öyle olsaydı.

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z