Masthead header

Ateşten çember: “Hayatı Sevme Hastalığı” | Senem Dere

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

“Prens, siz hiç çan kulesinden aşağı uçtunuz mu?”

İppolit

Yıllar geçtikçe değil, ölümlü olduğumuzu gerçekten anladığımızda birden büyürüz. Büyümek, bu şekliyle ölmeye başlamaktır aslında. Ama insan, ölümlü olduğunu  kavradığı o ilk anda, mesela annesi ölüverdiğinde ya da sevgilisi onu terk ettiğinde, artık hiç kimse tarafından sevilmezken ne yapar? Ertesi günün olmayışıyla nasıl baş eder? Başka bir varoluş formu bilmediğinden mi bu yavaş yavaş ölüyor olmayı ‘yaşamak’  diye adlandırır? Bu onu kurtarır mı? Hem “Hayatı Sevme Hastalığı” nın belirtileri nelerdir?.

Sibel Türker’in Can Yayınları’ndan çıkan yeni romanı “Hayatı Sevme Hastalığı”nın  baş kahramanı güzel sesli Ayda, bir  yetimhanede büyümüş, annesi Şükran’ı 12 yaşına kadar hiç görmemiş, film seslendirmeleri yaparak hayatını sürdüren genç bir kadındır. Ama okuyucunun onun hakkında öğrendiği ilk şey, onun, annesini kaybetmiş bir kadın olduğudur. Ayda, annesinin yokluğu ile onun artık sahipsiz kalmış mavi kazağının inatçı varlığı arasında, tekinsiz bir arafta kalakalmıştır. Oradan “Annem nereye gitti ve mavi kazak neden burada?” diye sorar.  Bu soru romana ivme veren, onu hareket ettiren bir lokomotif gibidir. Çünkü Ayda bu soruyu cevaplayabildiğinde aklını iyileştireceğine inanır.

Ayda roman boyunca sürekli kendini, yaşamını didikler, sorgularken aslında hayatı, ölümü, aşkı, insanı, yazgıyı, tanrıyı sorgular, tartışır. Okuyucuyu da buna dahil eder. Birden, tuhaf bir iç burkulmasıyla kendimizi annemizin türlü eşyalarıyla baş başa buluveririz örneğin. Bir fincan, takma dişlerin konulduğu bir su bardağı, bir namaz tespihi, rugan terlikler, dize kadar çoraplar, bigudiler, bir kolye, toprak rengi bir yelek, tel tokalar, yıpranmış bir cüzdan…  Bunlardan biri annemiz olduğunu iddia ederek zihnimizdeki gizlendiği köşeden çıkar ve ölümün gözü olup içimizden bize bakmaya başlar. O zaman, adet olduğu üzere, ölünün eşyalarının ihtiyacı olanlara dağıtılacak olmasının da bir işe yaramayacağını dehşetle fark ediveririz.

İlerleyen sayfalarda Ayda’nın, annesinin ölümünden sonra sevgilisi Gurur tarafından da terk edildiğini öğreniriz. Ayda bu ayrılığın hemen akabinde, çünkü “İnsan vücudunun direncinin en düşük olduğu zaman ayrılık zamanıdır”, bir türlü iyileşmeyen ateşli bir hastalığa tutulur. Gurur da tamamen kayıplara karışır. Yani Ayda’nın onu bir yerde bulma, onunla karşılaşma, onun sesini duyma ihtimali de yoktur. Ayda bu ayrılığa bir türlü anlam veremez. Gurur’un hayatında daha genç ve güzel bir başka kadının olduğunu düşünür. Aşk acısını, sanki tüm dünya aynı anda onu sevmiş, sonra da vazgeçmiş gibi bir şeye benzetir. Romanın atmosferi gittikçe içine kapanır, ateşli bir hastanın sayıklamasına benzer. Bu süreçte Ayda’nın yaşamına, bir bankada şef olarak çalışan kapı komşusu Neşe katılır. Neşe romanın Şehrazat’ı gibidir ya da falcısı… Bundan sonra roman, Neşe ile Ayda’nın diyaloglarıyla, birbirlerine anlattıkları hikâyelerle, Neşe’nin açtığı tarot fallarıyla dallanıp budaklanarak, zamanlar arasında, bir geçmişe bir geleceğe sıçrayarak ilerler. İki kadının kullandığı dil yani romanın dili de onların ruh hallerine benzer. Delirmekte olan bir kadının parçalanmış, alaycı, acı dili…

Ama bu dil sayesinde üç kadının, Ayda, Şükran ve Neşe’nin hikâyeleri dağılıp savrulmaz. Adeta bir sarmal halinde birbirine eklenir, bütünleşir. Bu üç kadının hayat hakkındaki fikirleri, yaşadıkları karşısında verdikleri tepkiler, algıları farklı olsa da yalnızlıkları, direnişleri, hayata tutunma çabaları birbirine benzer çünkü.

Örneğin bülbül sesli Şükran’ın kızına anlattığı bir hikâye, bu direnme, hayata tutunma becerisinin kaynaklandığı inanışı çok çarpıcı biçimde ortaya koyar. Şükran gençliğinde bir süre saçlarını satarak geçinmiştir. Öyle gür, güzel saçları vardır ki onları kökünden kestirerek bir kadın kuaförüne satar. Sonra nasılsa daha parayı harcamadan saçları tekrar beline kadar uzar. Böylece Şükran iki sene boyunca sürekli saçlarını kestirerek geçimini sağlar. Ama sonunda saçkıran olur ve güzelim saçları sapır sapır dökülür. Şükran’a göre, saçlarına kuaförün kıskanç karısının nazarı değmiş olabilir. Ayda annesinin kesildikçe hemen uzayan saç masalının onun inancını temsil ettiğini düşünür: “Hayat bizi aç falan bırakmazdı, çünkü çok zengin ve çok yönlüydü. Günün birinde aç kalırsak da saçlarımızı kesip yiyebilirdik.” Bu hikâyenin gerçek mi yoksa uydurulmuş mu olduğunu annesine soramaz ama insanın kurtuluşunun sadece kendi kurguladığı hikâyelerde olduğunu, ancak sürekli yeni hikâyeler uydurabildiğinde yaşama katlanabileceğini, hikâyelerin kesildiği anda yeniden ve hızla büyüyeceğini, büyümek zorunda olduğunu bilir.

Belki de bu yüzden yazılmış olmayı, kurgulanmayı, kendini bir yerlerden okumayı ister. Bu istek aslında insanın sevilme ihtiyacının bir göstergesi gibidir. İnsan yazmıyor, yazılmıyor ve susuyorsa yoktur. Gurur’a olan aşkını sorgularken de, aşk duyduğu şeyin Gurur’un çehresinde gördüğü kendisi olduğundan, onun sevdiği Ayda’yı severek affettiğinden, kendini sevildiği bir yaşamın içinde görerek gururlandığından bahseder. Sonra, Gurur onu terk ettiğinde, asıl aradığının Gurur değil kaybettiği Ayda olduğunu söyler.  Kendini bir daha kimin yüzünde bu denli sevinçli ve sarhoş görebilecektir ki?

Ayda’nın bir yandan da şimdiye kadar seslendirmiş olduğu bütün filmlerin kayıtlarını yani sesini silmesini de bu kendini arayışın bir parçası olarak okumak mümkün. Gurur ondan ayrılmak istediğini söylediği gece, onu her şeyi kendisine benzetmekle suçlar, “O berbat stüdyolarda sesini vermediğin kadın kalmadı” der. Oysa durum bunun tam tersidir. Ayda daha çok, seslendirdiği film artistlerine, roman kahramanlarına benzemektedir. Kendi sesi yoktur. Belki de onu duyabilmek için yavaş yavaş bütün kayıtları siler. Romanın sonlarına doğru “Delilik her zaman başkasını sevmektir. Delilik her zaman bir başkasını seslendirmektir. Sadece kendimi sevmeyi başarabilseydim başıma bunlar gelmeyecekti” demesinin anlamı belki de burada aranmalıdır.

Neşe’nin hayatı da en az diğer iki kadınınki kadar hırpalanmış, yaralı bir hayattır. Çocukken babasının yavaş yavaş delirdiğine tanıklık etmiş, zengin erkeklerle sapkın ilişkiler yaşayan, iki kere intihara kalkışmış bir kadın vardır karşımızda. Daha küçükken tuhaftır aslında. Babasını Allah zanneder. Bu yüzden annesinin öğrettiği Arapça duaların babasıyla arasındaki gizli bir dilin başlangıç cümleleri olduğuna inanır. Ama yine de babasına sesini duyuramaz. Bu dili annesi biraz bilmektedir, ağbisi ise anlar ama konuşamaz. Neticede kimse birbiriyle konuşamamaktadır. Neşe’nin ailesinin sıradan bir yemek esnasında çizilen resmi, çekirdek ailenin çürümüşlüğünü, sürekli bir arada olan ama birbirlerine değmeden yaşayan aile fertlerinin yalnızlığını bir çırpıda yüzümüze vuruverir. İçimiz tanıdık bir üşümeyle kasılır. Ailenin bir araya geldiği  yemek masası, en az, Ayda’nın büyüdüğü, her şeye anne diye hitap edilen ve annenin çocuklar için artık bir şey ifade etmediği yetimhanene kadar soğuktur. Ya da Şükran’ın, ona cehennemin de böyle soğuk olduğunu düşündüren yoksul evi kadar…

Romanın erkek karakterleri ise sayıca çok olmalarına rağmen  bilerek geri planda bırakılmışlardır. Esas oğlan Gurur, 7 numaradaki gizemli komşu, Gurur’un erkek kardeşleri Şuur ile Onur, modern meddah Atıf Kemal, Ayda’nın şarkı söylediği barın sahibi Mehmet ya da Şükran’ın yatalak kocası Kazım Bey ve diğer erkek karakterler Ayda ile Neşe’nin anlatımlarının gerisinde bulanık gölgeler gibi dolaşıp dururlar. Erkek karakterlerin bu bulanıklığı  kadın karakterlerin hikâyelerinin sahiciliğine, kavranmasına katkıda bulunmuştur.

Romanın sonunda Ayda, sorunlarını kendi içinde çözüme ulaştırarak yakalandığı hummadan kurtulur ama hayatı sevme hastalığı geçecek gibi değildir. Zaten delirmekten yırtan kadınların hayata tuhaf bir düşkünlükleri olmaz mı?

Hayatı Sevme Hastalığı, bir tanıtım yazısının boyutlarını aşacak kadar çok ayrıntılarla bezeli ve hayata, insana, özellikle kadına dair pek çok şeyi derinlemesine tartışmayı başaran bir roman. Kitabın bir yerinde Ayda, kâğıdın ömürsüzlüğünden dem vurarak, bir kâğıda yazılı harflerin kalbi mekan tutmadıkça göçmen kuşlar kadar yurtsuz kalacaklarını söylüyordu.  Son olarak, Hayatı Sevme Hastalığı’nın bu anlamda kalbimi mekan tuttuğunu söylemek isterim.

Senem Dere – edebiyathaber.com (16 Temmuz 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z