Masthead header

Aşkın eksik kalan mevsimleri: Kıyıdan Uzakta | Funda Dörtkaş

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Nasıl rastladım, nerede okudum hatırlamıyorum; fakat ne zaman gördüklerimizle yaşadıklarımıza, duyduklarımızla bildiklerimize, hissettiklerimizle duyarsız kaldıklarımıza -sanki kimsenin bilmediği bir sırrı verir gibi- ağırbaşlı edayla anlam yüklemeye çalışsam, bu küçük hikâyenin anlattığı, beyhude çabamdan daha etkili olur. Zamanın birinde büyük bir mermer kütlesinin üzerinde çalışan bir heykeltraş günlerce, haftalarca koca mermeri oyup durmuş. Sabırla. Yorulmadan. Bir gün, bir çocuk gelmiş yanına. “O kayanın içinde ne arıyorsun” diye sormuş. Heykeltraş “bekle göreceksin” diye yanıtlamış. Gel zaman git zaman günler akmış, saatler devrilmiş. Heykeltraş o biçimsiz ve soğuk mermerden çok ama çok güzel, bakanları hayran bırakan bir at heykeli yapmış. Çocuk gördüğü heykel karşısında hayranlığını gizlememiş. Bu sefer yine tekinsiz merakıyla sormuş heykeltraşa: “Kayanın içinde at olduğunu nereden bildin?”

Aşk, böylesi bir ihtimal. Ağır, soğuk, büyük mermerin içinde saklı olan atı ortaya çıkarabilme kabiliyeti. Cüretkâr hevesle emek vermeye yazgılı olmak biraz. Hakkında ne kadar konuşursak konuşalım farklı duygulanımlarımızdan ötürü isimsiz ve tanımsız biçimini, ısrarlı ve yabani doğasını anlamlandıramadığımız geniş uzam. Nefes almakla nefessiz kalmak arasında ruhun ve bedenin canhıraş koşuşturması. Varlığının seciyesini kendi özgürlüğüyle kutsayan, hayatın akışkan yanı. Ritmik; çünkü sevinçli ve şifalı. Aynı zamanda melankolik; çünkü acıya meyilli ve kedere teşne. Aşk üzerine ne söylersek hep eksik, hakkında neyi anlatamıyorsak da hep fazla.

Hiç şüphesiz bazı kitaplar başkalarına anlatmaktan çekindiğimiz, çoğunlukla tek başımıza kaldığımızda, kesif sessizlikte dahi kendimize itiraf edemediğimiz o eksik duyguların yarası olurlar. Ruhun tenine dokunarak kırılganlığımızı anımsatır ve gizlediklerimizin ıstıraplı benliğinde iz bırakırlar. Mucizevi bir yönelimle olmasa da hem bir davet hem vaat saklarlar. Aşkın merkezinden yola çıkan kitapların efsunlu bir yanı vardır çünkü. Etkileyicidirler. Aşk üzerine düşündüklerimizi dönüştürürler. Sinir bozucudurlar beri yandan. Hakikat ve ihtimal arasında bırakırlar. Bu yüzden gıyabında en çok konuşulan veya eleştirilen kitaplar olurlar.

Mehmet Eroğlu İletişim Yayınları tarafından basılan yeni kitabı Kıyıdan Uzakta ile aşkı, aşkın eşiğinden geçen hisleri anlatırken tercih ettiği biçim aracılığıyla (mektup) okura aslında birden fazla soru soruyor. Aşk nedir? Beden ve ruh aşkla karşılaştığında ne hisseder? Aşka yönelik sevincin kaynağı nedir? Eksiklik ile tamamlanmışlık nasıl bir tahayyüldür ki o engebeli arafta salınıp durmaktan garip bir zevk duyarız? Haz ve keder neden bir aradadır? Kıyıdan Uzakta, Zühal’in uyuduğu rüyasının uyandığı kabusa dönüşmesini anlatan, hayatının tekdüzeliğine karşı duyduğu rahatsızlığını ve ihanetinin gerekçelerini betimlediği uzun bir mektup. Çoraklaşmış duygularını bırakmak için aradığı deniz. Mektuba cevabı okura bırakmış Mehmet Eroğlu (yazıldığı insana hiç ulaşmayacağı için). Gelgelelim bu durum anlatıya devamlılık özelliği kazandırırken, mektupta yazılanların sahibi yanıtlasaydı yazana gönderilecek mektup nasıl olurdu merakını da besliyor. Böylece yazarın anlatım biçimi olarak mektubu neden tercih ettiği daha anlaşılır oluyor. Çünkü mektup onu yazanın avuntu kaynağı, dayanağı. İçe dönüşleriyle sorgulayışlarıyla yazanın kendisine duyduğu öfkeyi azaltan, sağaltan bir tasarı, tartışma, soru sorma alanı. Sahibi belli.  Duygular ona yönelik, söylenecekler onun dolayımıyla.  Belirsiz kalan duyguların aktarıldığı, bilinçaltını kurcalayanların açığa çıktığı bir deşifre imkânı öte yandan. Hayalleri, beklentileri, anıları, hayal kırıklıklarını dile getirten; her ne olursa olsun yazana yenilgilerini, isteklerini, arzularını -bir başkasının müdahalesine ihtiyaç duymadan- hatırlama şansını sonuna kadar veren mektup, mahremiyetin gizemi üstündeki örtüyü yazanın gönüllü rızası ile kaldıran bir mecra. Mehmet Eroğlu kitabını baştan sona bir mektupla tamamlamasının nedenlerini elbette kendisi daha detaylı ifade edebilir; lakin kitabın ana karakteri Zühal’in anlam vermek için uğraştıklarını itiraf etmesi mektup dışında nasıl, ne kadar mümkün olurdu düşünmek gerekiyor. Zühal’in on yıldır mutlu olmadığı, ruhunu tamamlamayan, bedenini körelten ilişkisini ve hatta kendi varlığına giderek yabancılaştığı huzursuzluğunu detaylandırdığı mektubu, aşkın kırılan kenarlarını ve sivri köşelerini de gösteriyor.  

“…Yazmak, sonunda kaybedeceğini bile bile savaşmak gibi bir eylem olsa da bir onur meselesi… Yazdıklarım acının tezgâhında dokunmuş cümlelerden oluşacak. Çünkü aşk acısı kalemimi, tek başına ibadeti seçen bilgelerin o koyu yalnızlığına sürükleyecek, yazdıklarımı içine düştüğüm sessizliğin, dilsizliğin dili kılacak.”

Kıyıdan Uzakta iki mevsimde ve günün iki dönümünde tamamlanan bir kitap. Eskiyen bir kış ve tamamlanmamış ilkbahar; akşam ve sabah… Mutsuzluk ile aşkın, haz ile arzunun, keder ile sevincin tezahürünü yaratan zaman geçişleri ile yazarın, mekândan bağımsız olarak, zamanı bilinçli olarak eksik bıraktığını söyleyebiliriz. Böylelikle Zühal ve Selim arasındaki ilişkinin kederini kapsayan ânlar iki mevsim aracılığıyla karakterleri tanımamızı da sağlıyor. Gösterişli bilgeliğiyle, özsever tarafının kırılmazlığıyla kışın sahibi Selim; Selim’e aşık olmaktan vazgeçen, hiç beklemediği anda Selim’in yurtdışından gelen kızı Melek’e (Angie) aşık olan, bedenini hazza ruhunu sevince boğan tamamlanmamış ilkbaharın refakatçisi Zühal.  Öte yandan iki mevsim, Zühal’in Selim ve Melek’ten sonraki hayatını da kapsıyor: Annesi Müyesser Hanım’ın ölümünü beklerken attığı sabırsız çığlıklarını ve Zühal’in yalnızlığını kapatan yarımadanın etrafını kuşatan günlerin yorgunluğunu… Ölümle yaşam ve rüyayla gerçek arasında kalışıyla Zühal, mutsuzluğu kışa, yarım kalan mutluluğunu ise tamamlayamadığı ilkbahara iliştiriyor.

“Kış eskiyor, paramparça oluyor. Yakında tepelere giydirdiği beyaz elbise yok olacak. Bunları –günlerden sonra- içinde roman büyüyen, ama büyüttüğünü aynalarda gizleyen gözlerle yazıyorum. Oysa artık bir körüm ve ancak bizi baştan çıkaran, yaşatan ve öldüren sözlerle görüyor ve rüyalara dalıyorum. Sanırım, çıktığımı fark etmediğim, uzun bir yolculuktayım.”   

Sahip olduğu mutsuzlukla şimdiki zamanı yaşama yeteneğinden yoksun olduğu için sürekli gelecek umuduyla yaşadığını düşünen Zühal, uzun mektubu boyunca aşkı sorguluyor. Selim’le yaşayamadıklarını, birbirlerinin bedenlerinde ve ruhlarında keşfedemediklerini, eksik kalışlarını sakladığı tozlu çekmecelerden çıkarıyor. Bedensel hazzının kaynağı Melek olurken, arzuladığı karşısında ruhunu eksilten duygunun peşinden gidiyor: Pişmanlık mı suçluluk mu? Mehmet Eroğlu, Zühal’in mektubunda felsefi bir tartışmayı da saklıyor. Kitabın sayfa sayısının azlığı bu felsefi tartışmayı barındırması nedeniyle içerikte hacimli. Okurun alımlamasına bağlı olarak değişkenlik gösterebilecek gizil bir çaba olarak düşünebiliriz bu durumu, tıpkı aşk gibi, her okurda farklı tanımlamaların eşliğinde kavranıp birleştirilebilecek parçalara sahip. Dolayısıyla kitapta aşk da bir mekân. Tıpkı Zühal’in bilinçaltı gibi. Ya da Melek’in (Angie) Zühal ve Selim arasındaki cehennemi parçalayan özgürlük mekânı olması gibi.

Zühal’in mektubunda sorguladığı aşkın bir çağrışım, dış bir neden sebebiyle yaşadığı sevinç olması Spinoza’daki sevgi kavramlaştırması ile bütünleşiyor (her okur bu bütünlüğü farklı kavramsal çerçeveler ile genişletebilir veya sınırlayabilir elbette). Spinoza, insanın özüne arzuyu koyar ve bu arzuyu insanın varlığını devam ettirebilmesi için gösterdiği çaba olarak görür. Arzu sevinçten doğar, sevincin duygulanışı ile tamamlanır ve artar*: Sevgi denen şey de bir sevinçtir. Dış nedenle birlikte vardır. Arzuyu oluşturan onu var eden duygu, sevinç ne denli büyükse kişiler arasındaki doğa üzerinde anlamlı olan arzu ve sevgi o denli büyüktür. Kederden doğan arzu kederin duygulanışı ile azalır ve fakat sevinçten doğan arzu daha güçlüdür; çünkü ruh bir cismin hayalinden, izlerinden duygulanır, ona hazırlanır. Ruh, iki cismi kesişen zamanlarda hayal edebilir. Birini hayal ederken diğerini hatırlar. Zühal Melek’i hayal ederken, arzuyla sevinir; bu hayalin içinde Selim’i hatırlarken arzuyla kederlenir. Yani kederi kendisiyle ilgili olduğundan Selim’e yönelir; sevinci hayalindeki cisim, imaj olarak Melek’te büyür. “Onunla karşılaştığımız ânı hatırlıyorum” der Zühal; “Sanki uzun süredir karanlıkta oturuyordum da sonunda biri ışığı açmayı akıl etmişti: Ne kadar ışıltılı! Sizi birlikte salona girerken gördüğümde aklımda coşkulu bir kelebek gibi uçuşan ilk düşünce bu oldu.”

İnsan ruhu sadece bedeninin duygulanışlarını değil bunu derinleştiren fikirleri de algılar ve benimser. Kavrayışı ise kendi duygulanışının şiddetiyle eş değerdir. İmaj ve hafıza eyleme gücümüzdeki etkileri bedensel karışıma dönüştürür. Sevgi, bedenler karışımıdır. Keder de bedenseldir ve vücudun tamamını etkilediğinde ölüme sebeptir. Zühal’in annesinin ölümünü beklemeye eşlikçi olması kederin bedenindeki varlığını anımsatır. Selim’in yine kendi hayatı için belirlediği son, kederinin arzusudur. Zühal’in itirafıyla bedenine yönelir. Dış neden ortadan kalktığında (Melek’in gidişi) ruhun bedeni etkileme gücünü başlatan ve tamamlayan şey hayal edilemediğinden bedenin duygulanımı ortadan kalkar. Çünkü ruh, bedenin hazır olduğu an,  sevincine neden olanı hayal etmeye başlar. Zühal’in ihanetiyle yüzleşmesi -bedenine sevinç veren arzunun yok olmasıyla- bu âna rastlar.

Kıyıdan Uzakta, merhamet ve bağışlama istemeyen bir kadının kaybettiklerini, yoksun kaldıklarını başka bir kadının vücudunda arayışını, hissettiklerini, kendi hayatındaki ve bedenindeki misafirliğini, bilerek, isteyerek yaşadıklarını ve vicdan azabını anlatıyor. Uzun mektup okuru hazzın görkemi, sevincin pervasızlığı, itirafın huzursuzluğuyla yüzleştiriyor. Ve sanırım en zor soruyu da mektubun sonuna bırakıyor:

“Hâlâ, yazmak istediklerimin –bu uzun mektubun- sonuna gelmişken, sayıklar gibi notlar alıyorum Selim: Bazıları duygularım, bazıları sana sorulmuş sorular, bazıları da onaylamanı umduğum tespitler… Acaba aşk yok mu? Aşk, bir düşünce, bir kavram mı sadece?”

Funda Dörtkaş – edebiyathaber.net (26 Ocak 2018)

* Spinoza. (2011), “Etika”, Çev: Hilmi Ziya Ülken, syf. 99-231, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları.

Baker, Ulus. “Spinoza ve Aşkın Diyalektiği”, korotonomedya.net.

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z