Masthead header

KadarÇarpıcı çevirileriyle gençlik edebiyatına öncülük etme niyetindeki ON8, tam da kendini gençlik edebiyatına adamış bir isim olan Daniel Höra’nın Buraya Kadarmış adlı kitabını koleksiyonun 25. kitabı olarak okuyucularla buluşturdu.

2001’deki ilk romanından bu yana, Almanya’daki gençlik edebiyatında önemli bir yeri olan Höra’nın gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı ve 2009’da “Gedisst” orijinal adıyla Almanca’da yayımlanan “Buraya Kadarmış”, Doğu Almanya’nın kendi kaderine terk edilmiş ve kısa vadeli umutlarla var olabilen atmosferinde gittikçe yalnızlaşan bir yaşamı konu alıyor. Kitabın başkahramanı Alex, ergenlikle gençlik arasındaki kaygan zeminde hayatta kalmaya çalışan ve onun ifadesiyle “cinayetle suçlanmadığı günlerde”, “biraz kafa çekmece, bahçelerdeki hobi kulübelerinin kapısını kırıp içeri girmece, azıcık hız yapmaca” gibi rutin çete eylemleriyle bu nefes alınması zor şehirde günlerini geçiren 14 yaşında bir gençtir. Öğle yemeği için uğradığı büyükannesinden dönüşte Bayan Neuhaus’a eşyalarını taşıması için yardım eder. Fakat, Neuhaus’un öldürüldüğü haberi üzerine, Alex bir numaralı şüpheli olur ve cebindeki paranın seri numarasının Neuhaus’un parasıyla aynı olması gibi birçok ipucu, hem devlet tarafından hem de toplum tarafından cinayetle suçlanmasına yol açar. Alex’in bu noktadan sonraki mücadelesi sadece adalet sistemine karşı değildir; ailesi ve hiç ummadığı kişilerin desteğiyle bu mücadeleyi sürdüren Alex’in karşısında çetin bir toplumsal linç gerçeği de vardır.

14 yaşındaki bir gencin Doğu Almanya gibi bir atmosferdeki toplumsallaşma sürecinin tam ortasına gelip oturan bu “yargısız infaz” gerçeğiyle başa çıkma serüveni kitaba polisiye tadını da vermekte. Romanda, cinayet ve önyargı gibi temaların yanı sıra, duvar enkazının altında kalan bir toplumun bireylerinin gittikçe nasıl bir yalnızlaşmaya doğru sürüklendiğini de görebiliriz.

Duvarın öncesi ve sonrası

Yazarın romanda aktardığı bölgenin, neden duvarın doğusunda kaldığına ve burada yaşayan insanların nasıl bir enkazla mücadele ettiklerine bir de tarih sayfalarını karıştırarak bakmak gerekir. Berlin Duvarı, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir nedenle, herhangi bir zaman aralığında var olan ve nihai bir kararla yıkılan beton bir yapıdır. 9 Kasım 1989 tarihi, Almanya ve Avrupa tarihinde birçok denklemin çözüme ulaştığı ve “utanç duvarı” olarak anılan bu yapının tarihe karıştığı gün olarak bilinir. Doğu Almanya’da yaşayanların Batı’ya kaçışlarını engellemek amacıyla ve meclis kararıyla 1961 yazında yapımı başlayan bu 46 km uzunluğundaki duvar 1989 yılında yine Doğu Almanya’nın aldığı bir kararla yıkıldı. Duvarın yıkılması, çoğunluk ve özellikleberlin-2Batı tarafından olumlu karşılansa da, Doğu’da sosyalist bir sistem içinde işsizlik sorunu olmayan birçok insan, işsizlik ve emeklerinin Batı tarafından ne kadar ucuza alındığı gerçeğiyle yüzleşti.

Elbette, tüm bunlar kapitalist ekonominin insanı ve toplumu nasıl dönüştürdüğü tartışmalarıyla devam edecek bilgiler. Olan bitenin bir de soyut ve çoğu zaman değişime kapalı sonuçları vardı. Batı-Doğu arasında beton yapıdan daha sert ve soğuk duvarlar olduğunu anladığımızdaysa, Doğu Almanya’daki renksiz atmosfer, terk edilmiş boş binalar ve sosyalizm sonrası hayal kurmaktan bitkin düşmüş bir toplum karşımıza çıkıyor.

Romana dönersek, Doğu Almanya’nın kısa vadeli hayallerle ve günlük kazançlarla yaşamaya zorlanan bu dünyasında hayatta kalmak için gençliklerine sahip çıkan ve bunu da ancak bir arada olarak başarabilen bir genç nüfus yaşadığını görebiliriz. Böylesi bir dünyada yaşamak için, birbirini kollamak, ortak sembollere sahip olmak, “kankalık” ilişkileriyle daha da güçlenmek gibi bu nüfusu birbirine bağlayan düğmeler bulunuyor.

Alex’in romanda verdiği mücadelenin, arasında beton duvarlardan daha soğuk engeller bulunan bir toplum olarak Türkiye örneklerini göz önünde bulundurarak okunabileceğini düşünüyorum. “Buraya Kadarmış”, toplumsal etiketleri, önyargıları, normları, toplum vicdanını ve adalet kurumlarını sorgulayan bir kitap.

Hırsına, parasına, rengine, diline, toprağına ve duvarlarına tamah eden bir toplum olarak geçtiğimiz hafta bir çocuğumuzu daha koruyamadığımız için yitirdik. Yargısız infaz da egemenin bir fermanıdır. Kural o kadar basittir ki, can alır, özgürlük alır, yıllar alır, bir insanın çocukluğunu ve sıcak yuvasını alır. Hesap vermez. 14 yaşındaki bir çocuğun acısına saygıyı veya katilini bulmayı bırakın, kitlelerin hissettiği bir acıyı daha da acıtır. Acınızla dalga geçer ve o çocuğun eline boyalı fırçalarla tutuşturulmuş bir silahı gösterir; onu “terörist” diye adlandırır. Çocukların katilini görünmez kılan ve yıllardır taş atan çocuktan terörist yaratan bu egemenin, zamanında katilden çocuk yarattığını da anımsamak gerekir. 

“Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim…” Rakel Dink.

Halil Türkden - edebiyathaber.net (27 Mart 2014)

Yanilgi kapak-10cmEverest Yayınları’ndan çıkan Yanılgı, Crying Game (Ağlatan Oyun) ve Interview with the Vampire (Vampirle Görüşme) gibi hafızalardan silinmeyen filmlerin yönetmeni Neil Jordan’ın son romanı. 

Vampirler, sırlar, kimliklerin bir sis perdesi arkasında gitgide belirsizleşmesi… Neil Jordan’ın filmlerinin merkezine oturttuğu bu temalar, güzelliğini gizeminden alan son romanı Yanılgı’da da yerli yerinde duruyor. Zira romanın anlatıcısı Kevin Thunder; bir gün bir otobüsün içerisinde kendisini görüyor…

1960’ların Dublin’nde, bir zamanlar bitişiğinde Drakula’nın yazarı olan Bram Stoker’ın yaşadığı bir evde büyüyen Kevin ile Palmeston Park’ın ayrıcalıklı havasını soluyan Gerald… Birbirlerinin aynısı yüzlerini kullanıp bir süre sonra farklı hayatlar yaşayabileceklerini fark eden iki çocuk… Ve onların hikâyesini merkeze alarak gotik unsurlarla dolu, rüya gibi bir atmosfer kuran Neil Jordan.

Yanılgı, bir gerilim filmi kadar sürükleyici, İrlanda edebiyatının klasikleri kadar şiirsel bir roman. Son sayfasına kadar zevkle okunan bir yaratıcılık gösterisi.

Kitaptan:

“Yukarıda, bana tanıdık gelen bir karaltı gördüm; oturuş şeklinde, paltosunun kalkık yakasının, ensesindeki saçları bir kirpi gibi diken diken edişinde tanıdık bir şey vardı. Durdum, otobüsün geçmesini bekledim, sonra gözümü ısıran şeyin anlaşılmaz, müphem bir biçimde ben, kendim, Kevin olduğunu anladım; hani bir tek, karşılıklı konmuş aynalarda yakalayabildiğiniz görüntüler gibi, sırtınızı sizden başka herkesin gördüğü açıdan nihayet görebilmeniz gibi.”

Neil Jordan

İrlandalı yazar, senarist ve yönetmen. 1950’de Sligo’da doğdu. İrlanda Tarihi ve İngiliz Edebiyatı eğitimi aldı. John Boorman’in Excalibur filminde senaryo asistanlığı yaptı. İlk yönetmenlik denemesi Angel’dir (1982). Ağlatan Oyun’la (1992) En iyi senaryo Oscar’ını aldı. Türkçe’de daha önce sadece Gölge (Shade, 2005) adlı romanı yayımlanan Jordan, edebiyat dünyasına kısa hikâyelerden oluşan Night in Tunisia (1976) adlı kitabıyla adım attı. Diğer eserleri: The Past (1980), The Dream of a Beast (1983), Sunrise with Sea Monster (1994) ve Yanılgı (2011).

edebiyathaber.net (27 Mart 2014)

Kendine özgü “geek” üslubuyla “Ay Evrenkenti Üniversite Rektörlüğü”, bu sene üçüncüsü düzenlenecek AE2014 Bilimkurgu Kısa Öykü Yarışması birincilik ödülünü duyurdu. 

AE2014-bilimkurgu-yarisma

Seçtiği mütevazı ödüllerle göze çarpan “rektörlük”, bu sene 2009 Hugo ödülünü almış bir başyapıtı, Paolo Bacigalupi’nin  “Kurma Kız” romanını hediye ediyor. Genç bilimkurgu yazarlarının kendilerini denemeleri için güzel bir fırsat.

Öykülerin son teslim tarihi: 1 Ağustos 2014

Yarışma koşulları için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (27 Mart 2014)

  • gamze byrak - 13/04/2014 - 14:37

    ben de güzel hikayelr öyküler ve kitaplar yazabilirimcevaplakapat

  • Hatice Tural - 25/05/2014 - 12:17

    Başımıza Gelene Bak Öykü 1. Bölüm

    Medeniyet hanım,İstanbul’un yerlisi zengin ailede dünyaya gelir.soyları paşa dedelere dayanan ailenin tek kızı el bebek gül bebek bir dediği iki edilmeyen
    dadılarla büyür. Medeniyet hanımın ailesi çok medeni olduğu için kızlarına Medeniyet ismini uygun görmüşler Medeniyet hanım,hayatı boyunca çalışmamış hayatı dolu dolu yaşamış ilk evliliğinden Metanet, 2. evliliğinden Saadet, 3.evliliğinden ise Şevkat,isminde 3 kızı olan Medeniyet hanımın,1.
    Bahar 2.Bahar derken hayatın hüzünlü yüzü sonbahar ile karşı karşıya gelmiştir.Şu 75 yaşında olan Medeniyet hanımın,yaş itibarıyla görme bozukluğu, hafıza kaybı,işitme problemleri gibi bir takım sağlık sorunları başlamış,köşkte bekar olan Şevkat isimli kızıyla yaşamaktadır.Şevkat hanım,annesine bakıcı tutmaya karar verir. Ve gazeteye ilan verir.Ayşe,isimli genç kadın iş için gelmiş Şevkat hanım, Ayşe’yi işe almış ve annesiyle tanıştırmak için annesinin odasına girmiştir.
    Şevkat hanım: Anneciğim bak sana yardımcı geldi.Adı Ayşe,seninle ilgilenecek ne istersen Ayşe’ye söyleyebilirsin.
    Medeniyet hanım:Tamam kızım benim canım sıkılıyor oturda sohbet edelim.
    Şevkat hanım:Buyur anneciğim istersen seni bahçeye çıkarayım.
    Medeniyet hanım:Hayır kızım canım istemiyor ben sana komşumuz Nezaket hanımı anlatmış mıydım?
    Şevkat hanım:Evet anne anlattın
    Medeniyet hanım:Peki büyük adadaki evimizi hatırlıyor musun?
    Şevkat hanım:Evet anne yazın orada kalırdık çok güzel günlerimiz geçti o adada sende maaşallah herşeyi hatırlıyorsun.Geç oldu anne ben yatacağım Ayşe, seninle ilgilenir iyi geceler.
    Medeniyet hanım:İyi geceler kızım.Ayşe, plakların içinde MÜZEYYEN SENAR’ın plağını koyda müzik dinleyelim sesini de aç Ayşe,Plağı koyar.
    müziğin sesini açar.
    Şevkat hanım:Anne saat 03 uyumak istiyorum.
    Medeniyet hanım:Benim uykum yok kızım müzik dinlemek istiyorum.
    Şevkat hanım:Peki anne der odasına gider sabaha kadar müziğin sesinden uyuyamaz.Sabah olur Ayşe gelir.
    Ayşe:Günaydın hanımefendi kahvaltı ister misiniz?
    Medeniyet hanım: hayır kızım daha sonra.şu plağı tekrar koyar mısın?
    Ayşe:Şevkat hanım uyuyor bana kızar.
    Medeniyet hanım:Kim takar Şevkat’i sen koy.
    Ayşe:Hanımefendi saat 08
    Medeniyet hanım:Olsun sen aç sesini
    Ayşe,çaresiz müziğin sesini açar.Şevkat hanımın siniri tepesine çıkar.siniri inermi inmezmi bilinmez ama Şevkat hanım,büyük bir öfkeyle aşağıya iner
    Şevkat hanım,doktoru arar.Doktor gelir.
    Şevkat hanım:Doktor bey annem ne kendi uyuyor nede beni uyutuyor uyku ilacı verir misiniz? tansyonum rekor aşamasında
    Doktor bey:Tansyonunuzu ölçelim evet oldukça yüksek ilaç kullanıyor musunuz?
    Şevkat hanım:Evet doktor bey.
    Doktor bey:Kullandığınız ilaca bakabilir miyim?
    Şevkat hanım,ilaci gösterir.
    Doktor bey:Evet doğru ilaç kullanıyorsunuz bu ilaçlara devam edin fayda etmezse değiştiririz.Gelelim size Medeniyet hanım,sizi muayene edeyim.
    Doktor bey,Medeniyet hanımı muayene eder.
    Doktor bey:Efendim ben size ilaç yazıyorum düzenli olarak kullanırsınız.Şevkat hanım,annenize uyku ilacı yazıyorum akşamları 1 adet verirsiniz sabaha kadar rahat uyur.
    Medeniyet hanım,akşam alması gereken ilacı sabah alır. gündüz uyur gece yine uyumaz ve kızını da uyutmaz.
    1. Bölümün sonu

    Hatice Turalcevaplakapat

  • Hatice Tural - 25/05/2014 - 12:18

    Başımıza Gelene Bak Öykü 2. Bölüm

    Medeniyet hanım, akşam alması gereken ilacı sabah alır. Gündüz uyur gece yine uyumaz ve Şevkat hanımı uyutmaz. Şevkat hanım yine doktoru arar. doktor gelir.
    Doktor bey:Medeniyet hanım,akşam almanız gereken ilacı sabah niye alıyorsunuz efendim.
    Medeniyet hanım:Efendim gece uyuyamam anıları tazeliyorum.3. eşime söz verdim.
    Doktor bey:Efendim siz kaç kez evlendiniz?
    Medeniyet hanım:3 kez evlendim.ilk eşim pilottu uçak kazasında öldü.2.Eşim denizci idi fırtınada gemi alabora oldu eşim öldü.3.Eşim fabrikatördü kalp krizinden öldü.şansım yok efendim artık evlenmeyi düşünmüyorum.
    Doktor bey:Bence de efendim isabetli kararınız..Peki ilk eşinizin vefatından ne kadar süre sonra evlendiniz?
    Medeniyet hanım:ilk eşime gerçekten aşıktım.iki hafta yas tuttum iki hafta sonra evlendim.
    Doktor bey:Evet şüphesiz aşıkmışsınız.iki hafta sonra evlendiğinizde belli.
    Medeniyet hanım:Efendim ben şimdi ki gençleri anlamıyorum.Birinden ayrılıyorlar aynı gün başka sevgili buluyorlar.Bizim zamanımızda insana değer verilirdi.Gerçek aşklar vardı.
    Doktor bey:Peki hanımefendi 2. eşinizin vefatından ne kadar süre sonra evlendiniz?
    Medeniyet hanım:Efendim Seyfullah efendi ile 2. eşimin cenazesinde tanıştım.Beni çok beğenmiş. 3 gün sonra evlenme teklifi etti. Ama ben yasta olduğum için teklifini 3 hafta sonra kabul ettim.Bizim zamanımızda vefa vardı.
    Ölenlere saygı vardı.
    Doktor bey:Sizi anlıyorum. nerede eski vefalar? peki 3. eşinizin vefatından sonra tekrar evlenmeyi düşündünüz mü?
    Medeniyet hanım:Hayır efendim 3. eşimin cenazesinde bir takım dedikodular oldu.Medeniyet hanım, ile evlenen adamlar ölüyor diye bende çok kırıldım bir daha evlenmedim.
    Doktor bey:Şevkat hanım, anneniz yaşına göre gayet normal herşeyi hatırlıyor.
    Şevkat hanım:Efendim annem akşama kadar aynı anılarını anlattığı için unutmuyor yalnız kaç kez anlattığını unutuyor. Bir anısını günde 10 kez anlatıyor.
    Doktor bey:Yaş itibarıyla normal uyku ilacını akşamları yemeğine 1 adet koyarsanız sabaha kadar uyur.
    Şevkat hanım:Çok teşekkür ediyorum.Doktor bey sizi de rahatsız ettim kusura bakmayın.
    Doktor bey:Aman efendim estafurullah görevimiz bir sorun olursa telefon etmeniz yeterli hoşçakalın.
    Şevkat hanım:Güle güle doktor bey.Ayşe gelir misin?
    Ayşe:Buyur abla.
    Şevkat hanım:Bak Ayşe her akşam bu ilaçtan 1 adet annemin yemeğine koyacaksın tamam mı?
    Ayşe:Tamam abla Ayşe Medeniyet hanımın yemeğine uyku ilacını koyar Medeniyet hanım,sabaha kadar aralıksız uyur. Sabah kıyamet kopar.
    Medeniyet hanım:Ayşe bana uyku ilacımı verdin?
    Ayşe:Evet ama Şevkat abla söyledi.
    Medeniyet hanım:Ayşe git Şevkat’i çağır.
    Ayşe:Şevkat abla hanımefendi sizi çağırıyor.
    Şevkat hanım,gelir.
    Medeniyet hanım:Bana uyku ilacı vermişsiniz.babana söz vermiştim her gece anıları tazeleyeceğime senin yüzünden sözümü tutamadım.Seni evlatlıktan reddedeceğim. Tüm mal varlığımı kimsesiz çocuklar vakfına bağışlayacağım.Hayırsız evlat seni.
    2.Bölümün sonu….

    Hatice Turalcevaplakapat

  • Hatice Tural - 25/05/2014 - 12:19

    Başımıza Gelene Bak Öykü 3. Bölüm

    Seni evlatlıktan reddedeceğim. tüm mal varlığımı kimsesiz çocuklar vakfına bağışlayacağım. hayırsız evlat sen iŞevkat hanım,annesinin odasından çıkar ablası Metanet hanımı, arar.
    Metanet hanım:Ne oldu kardeşim anneme kötü bir şey mi oldu?
    Şevkat hanım:Nerede o günler.Abla çok bunaldım gelir misin?
    Metanet hanım:Hemen yola çıkıyorum.
    Metanet hanım,gelir.
    Şevkat hanım:Abla annem beni çıldırtıyor gündüz anıları anlatıyor. Gece müzik dinliyor.Anıları tazeliyormuş birkaç gün sen kal bende yazlığa gideyim de kafamı dinleyeyim.
    Metanet hanım:Tamam Şevkat,sen kafana göre takıl ben annem ile ilgilenirim.
    Metanet hanım:Anneciğim nasılsın?
    Medeniyet hanım:İyi değilim kızım
    Metanet hanım:Anne doktor çağırayım mı?
    Medeniyet hanım:Hayır kızım dün geldi doktor.
    Metanet hanım,doktorun verdiği ilaçlara bakar anne bu ilaçları kullan iyileşmezsen başka doktor gelir.Ben biraz Şevkat,ile konuşayım.
    Metanet hanım:Nasılsın Şevkat?
    Şevkat hanım:Biliyorsun ya nasıl olayım?
    Metanet hanım:Annem 75 yaşında o yaştaki insanı kafana niye takıyorsun.
    Şevkat hanım:Ablacığım bütün gece MÜZEYYEN SENAR dinliyor son ses
    Metanet hanım:Neyse kardeşim sen güzel bir tatil yap ben buradayım merak etme hadi ablacığım görüşürüz.
    Metanet hanımın 18 yaşındaki kızı Tuğba gelir.
    Metanet hanım:Hoş geldin kızım yol yorgunusun sen dinlen.Bende annemle ilgileneyim.
    Metanet hanım:Anneciğim Ayşe’den memnun musun?
    Medeniyet hanım:Ayşe’den Memnunum ama Şevkat, beni dinlemiyor.Ayşe,kızım benim plağı koyuver sesini de aç
    Ayşe:Plağı koyar MÜZEYYEN SENAR’ın benzemez kimse sana tavrına hayran olayım isimli şarkı çalar.
    Metanet hanım:Of anne bu şarkıya da bayılırım.
    Medeniyet hanım:3 evlat büyüttüm biriniz şöyle MÜZEYYEN SENAR gibi ses sanatçısı olmadınız.
    Metanet hanım:Neyse anne ben salona geçiyorum görüşürüz.
    Tuğba:Anne kendi kendine ne konuşuyorsun.
    Metanet hanım: çok sinirliyim kızım anneannen vay efendim. MÜZEYYEN SENAR gibi neden ses sanatçısı olmamışız.
    Tuğba:Anne anneannem 75 yaşında o yaştaki insanı niye kafaya takıyorsun?
    Metanet hanım:Kızım sanki çalışmış da bir şeyler başarmış gibi konuşuyor kendisi ses sanatçısı olsaydı bizde olurduk.
    Tuğba:3 kez evlenmiş ya o da başarı sayılır.
    Metanet hanım:Ne üçü kızım büyük baban ile evlenmeden önce 3 kez evlenmiş 3 kezde daha sonra 6 kez evlendi.Son eşi öldükten sonra yine evlenirdi ama Komiserin gözü üzerinde idi sizin ile evlenen adamlar yaşamıyor diye onun için bir daha evlenemedi.
    Tuğba:Vay anneanneme bak birde anılarla yaşıyorum diyor.
    Metanet hanım:Bir daha evlenemediği için anılarla yaşıyor yoksa sevdiğinden falan değil. eskiden anılarla yaşamıyordu.
    Tuğba:Anne ben anneannemin odasına gidiyorum.
    Tuğba:Anneanne nasılsın?
    Medeniyet hanım:iyiyim kızım
    Tuğba:anneanne büyük babam ile nasıl tanıştığını hatırlıyor musun?
    Medeniyet hanım:Evet büyük baban pilottu bende uçakla Bodrum’a tatile gidiyordum.Bodrum’a geldik uçaktan indim baktım büyük baban karşımda
    bavulları taşımanıza yardım edebilir miyim? dedi çok kibardı ben çok etkilenmiştim öyle tanıştık daha sonra ben hafta sonunda hep bodrum’gittim tabi büyük babanda geldi.Beraber tatil yaptık.
    Tuğba: Peki anneanne sonra görüşürüz.Anne anneannemin yaşına göre hafızası yerinde herşeyi hatırlıyor.
    Metanet hanım:Anneannen herşeyi hatırlıyor. Ama aynı olayı kaç kez anlattığını hatırlamıyor.
    Ayşe:Kızın okuyor mu abla?
    Metanet hanım:Evet Ayşe fizik öğretmeni olacak
    Ayşe:Abla benim fazla kilolarım var.Fiziğimin kötü olduğunu söylüyorlar benim de fiziğime bir çare bulsun.
    Metanet hanım:Öyle fizik değil kızım ders bu
    Ayşe:Abla hanımefendi fenalaştı.
    Metanet hanım,doktor çağırır. Doktor gelir.Medeniyet hanım,yavaş yavaş kendine gelir.
    Doktor bey:Hanımefendi kendinizi yormayın mümkünse 2 gün hiç konuşmayın.
    Medeniyet hanım:Ben konuşmadan duramam efendim.
    Doktor bey:Efendim halk arasında geveze olarak bilinen çok konuşan kişiye
    tıpta sükuta isyan olarak bilinmekte bu güne kadar birçok çözüm bulunmuş örneğin koli bandı gibi ama biz ilkel bir davranış olduğu için onaylamıyoruz.Siz efendim kendisini yormamasına dikkat edin. Şu an yapılacak başka bir şey yok ilaçlarını düzenli verin.Hoşçakalın.
    Metanet hanım:Güle güle doktor bey.
    Medeniyet hanım tekrar fenalaşır.Metanet hanım,ambulans çağırır ama maalesef artık çok geç. Medeniyet hanım,medeni bir şekilde geldiği dünyadan medeni bir şekilde ayrılır. Merak konusu ebedi alemde kaçıncı eşi ile görüşeceğidir…

    Hatice Turalcevaplakapat

  • Hatice Tural - 25/05/2014 - 12:20

    Morgdan Gelen Sesler Öykü 1.Bölüm

    Muhteşem hanım,orta halli bir ailede yetişmiş başarılı bir hemşire evli onur, ve oya isminde 2 çocuk annesidir.Muhteşem hanım, havalı bir kişi olan her şeyi bilen evde ne derse sözü dinlenir. eşi Serhat bey,öğretmen emeklisi sakin kişiliğiyle tanınır.Muhteşem hanım, yıllarca hastahanede çalıştığı için hastaları,ölenleri gördüğü için kendinde bir takım gariplik hissetmeye başlar örneğin uyurken ruhunun bedeni terk edip dolaştığı gibi Muhteşem hanım,bir gün aniden kalp krizi geçirir yoğun bakıma alınır.Oya, annesinin rahatsızlığını duyar koşarak hastahaneye gider.Doktoru yoğun bakımdan çıktığını görür.
    Oya: Doktor bey,annem nasıl?
    Doktor:Biz elimizden geleni yaptık ama hastanın durumu kritik.
    Onur, ile Serhat beyde gelir.
    Serhat bey: kızım nesi var annenin?
    Oya: Kalp krizi geçirmiş durumu kritik baba.
    Onur,Oya,ve Serhat bey, gözyaşlarını tutamaz.
    Doktor, yoğun bakıma girer bir süre sonra çıkar.
    Doktor hastayı kaybettik başınız sağ olsun.
    Muhteşem hanım, morga götürülür.tüm yakınları hastahaneye gelir.Feryat
    eder. Doktor gelir. cenazeyi yarın alırsınız bir süre sonra yakınlar gider.Oya, Onur,ve Serhat bey, kalır.
    Serhat bey,Çocuklar yapacak bir şey yok siz eve gidin.
    Oya, ve Onur, hayır baba gidemeyiz.
    Serhat bey, o halde ben gideyim de yetkili mercilerde ölüm işlemlerini yaptırayım 5 saat sonra Serhat bey, hastahaneye gelir.
    Muhteşem hanımın ruhu tekrar bedene döner ve Muhteşem hanım, aheste aheste kendine gelir.
    Muhteşem hanım, ne kadar soğuk burası neredeyim ben? hatırlamaya çalışır ama donmadan bir an önce buradan çıkmalıyım yoksa donacağım.Zorda olsa ayağa kalkar ve dışarı çıkar.Arkasına bakar ki morg yazıyor.Beni baygınken canlı canlı morga atmışlar soğuktan donsun da ölsün diye ben onlara gösteririm.Serhat bey, eşinin ölümü ile ilgili tüm işlemleri yaptıktan sonra hastahaneye döner merdivende eşi ile karşılaşır.
    Muhteşem hanım: ALLAH cezanı versin Serhat, beni canlı canlı morga atmışsınız.Demek ki soğuktan donsun da ölsün diye attınız.
    Serhat bey: Ssssen öldün.
    Muhteşem hanım:Ne ölmesi siz beni öldürmeye çalıştınız.
    Serhat bey:Geri geri yürüyerek olamaz sen öldün.
    Muhteşem hanım yaşıyorum görmüyor musun? senden boşanacağım
    Serhat bey:Sen öldüğün için zaten biz otomatik olarak boşandık.
    Oya,ve Onur koridorda yürürken annelerini görür Oya bayılır.Onur bir yandan kardeşini ayıltmaya çalışırken bir yandan da annesine hayretle bakar.
    Muhteşem hanım: Ne bakıyorsun oğlum hortlat görmüş gibi.
    Onur:Oya. kendine gel annem ölmemiş.Oya,yavaş yavaş ayılır aaanne sssen
    Muhteşem hanımın doktoru koridorda ilerlerken Muhteşem hanımı görür.
    Muhteşem hanım: Doktor bey,kim attı beni morga?
    Doktor: hayır olamaz dün gece uyumadım kabus görüyorum herhalde.Biraz şoku atlattıktan sonra cevap verir.
    Doktor: siz 5 saat önce kalp krizinden öldünüz.
    Muhteşem hanım: Hayır ben baygınken siz soğuktan ölsün diye beni morga attınız. Aklıma gelen tüm tazminat davalarını açacağım.Muhteşem hanım,baş hekimin odasına gider.
    1. Bölümün sonu…..

    Hatice Turalcevaplakapat

  • Hatice Tural - 25/05/2014 - 12:21

    Morgdan Gelen Sesler Öykü 2.Bölüm

    Muhteşem hanım, baş hekimin odasına gider.
    Baş hekime,ben baygınken beni paket yapıp derin dondurucuya atmış doktor.
    Baş hekim, doktoru odasına çağırır.
    Baş hekim:Doktor bey,sizden bir açıklama bekliyorum. ne demek oluyor bu?
    Doktor: Muhteşem hanım, yaklaşık 5 saat önce kalp krizinden öldü.
    Baş hekim: bu bayan kim o zaman?
    Baş hekim: ben gerekeni yapacağım siz gidebilirsiniz hanımefendi. Muhteşem hanım,baş hekimin odasından çıkar.
    Baş hekim: Doktor bey bu bir rezalet eğer medyaya yansırsa bu olay hastahanenin adı kötüye çıkar. Ne yaparsanız yapın bu olayı aydınlatın.
    Doktor bey: tamam efendim kamera kayıtlarını inceleyeceğim.
    Muhteşem hanım: hadi çocuklar eve gidiyoruz.Ben öldüğüme göre babanızla evli değilim babanızla artık aynı evde yaşayamam kızım babanın eşyalarını topla ver.
    Oya: saçmalama anne babamı evden mi kovacağız? odanızı ayırırsınız olur biter.
    Serhat bey eve gelir
    Muhteşem hanım:Seninle aynı evde yaşamak istemiyorum Serhat lütfen eşyalarını al ve git.
    Serhat bey: bende bir rahmetli ile aynı evde yaşamak istemiyorum ama ben kira ödeyemem istersen sen morga dön.
    Onur:lütfen tartışmayın yeterince sorunumuz var zaten.
    Onur: o olayla ilgili hiç bir şey hatırlamıyor musun anne?
    Muhteşem hanım: bir ara yükseldim ve bana kalp masajı yaptıklarını gördüm ve odadan çıktım gittim.
    Onur: Anne 5 saat nerede dolaştın?
    Muhteşem hanım: Sahilde dolaştım denize girdim.
    Onur: Anne iyi düşün seni kimse görmedi mi?
    Muhteşem hanım: Galiba görmedi kafeye gittim kola istedim ama beni kimse duymuyordu.
    Onur: Neyse bu konuyu kapatalım moral kalmadı bende.
    Muhteşem hanım: nasıl kapatırız oğlum 2 hafta sonra emekli olacaktım. babanız öldüğümü nüfus müdürlüğüne bildirmiş.ne acelesi varmış anlamadım ben şimdi yaşadığımı nasıl ispat edeceğim emekli maaşımı nasıl alacağım?
    Oya: Üzülme anne bir çaresi bulunur elbet.Ertesi gün Serhat bey,Onur,Oya,Muhteşem hanım,kamera kayıtlarını incelemek için hastahaneye gider.Kamera kayıtları incelenir.Muhteşem hanımın öldüğü açıkça görülür.
    Onur:Gidelim anne yapacak bir şey yok.Bu olayı unutalım Muhteşem hanım, yaşadığını ispat eder ve her şey normale döner.3 ay sonra Muhteşem hanım beyin kanaması geçirir.Bu defa başka hastahaneye götürür çocukları ameliyat olur.Doktor, ameliyattan çıkar.
    Onur:Doktor bey, annem nasıl?
    Doktor:Şu an için bir şey söyleyemem henüz komada
    Serhat bey: merak etme oğlum annen ben ölmeden ölmez.
    Onur: Şu an konuşulacak konumu bu baba.
    Oya: Çok üzülüyorum anneme öncekinde nasıl oldu anlamadım ama direkten döndü bu defa kurtulabilecek mi acaba? .
    Serhat bey: Çocuklar inşallah geçen ki gibi bize sürpriz yapar.
    Doktor: hastayı kaybettik başınız sağ olsun.
    Serhat bey Emin misiniz doktor bey? doktor sinirlenir ne demek emin misiniz? biz 30 sene boşunamı okuyoruz?
    Serhat bey:Öyle demek istemedim. Bizim hanım biraz gariptir de onun için söyledim.
    Doktor bey: Tıp asla yanılmaz beyefendi.
    Serhat bey kısık sesle orası belli olmaz.
    Doktor bey: bir şey mi dediniz
    Serhat bey:hayır size demedim çocuklara söyledim.Muhteşem hanımı yine morga götürürler.
    2. bölümün sonu…..

    Hatice Turalcevaplakapat

  • Hatice Tural - 25/05/2014 - 12:22

    Morgdan Gelen Sesler 3.Bölüm Öykü

    Muhteşem Hanımı, yine morga götürürler.
    Oya:Onur, bu defa annemizi yalnız bırakmayalım.ben korkuyorum beraber gidip bakalım.Oya,Onur, kimse görmeden morga inerler annelerine bakarlar ölmüş.
    Onur: öncekinde ne oldu anlamadım ama bu defa gerçekten ölmüş.
    Serhat bey: Çocuklar bu defa 1 hafta sonra ölümünü bildireceğim. Annenizin
    işine belli olmaz çıkar gelir.Sonra bana hayatı zindan eder.
    Oya: Onur,ile morga inip baktık baba gerçekten ölmüş.
    Serhat bey: çocuklar bende görmek istiyorum.Ama yalnız gidemem beraber gidelim.Tekrar morga inerler.Cenazeyi görürler.
    Onur: Artık dönemez baba bu defa ümit yok.
    Serhat bey:Hadi çocuklar kimse görmeden çıkalım.Morgdan çıkarlar.Çocuklar çok yorgunuz eve gidip de dinlenelim yarın cenazeyi alırız.
    Evlerine giderler tüm yakınları eve gelir.komşusu
    Nimet hanım:Ay inanmayın ayol geçenlerde öldü dediler bir baktım ki sahilde güneşleniyor.
    Ayla hanım:Ben Muhteşem hanımı tanıyorsam o tatilini yarım bırakıp ta ölmez.
    Seher hanım:hanımlar ölünün arkasından konuşulmaz.
    Ayla hanım: Niye konuşulmazmış? geçen sene benden borç para almıştı hala verecek.
    Seher hanım:Muhteşem hanım,öldüğüne göre parayı unutun.
    Ayla hanım: Aaa vallahi bırakmam şekerim eşi ödesin
    Bahar hanım:hanımlar çok ayıp böyle bir günde konuşulacak konumu bu? Ayla hanım:hadi ben gidiyorum yarın gelirim.
    Ayten hanım:yine de iyi insandı ben üzülüyorum.
    Muhteşem hanımın ruhu bir kaç saat dolaştıktan sonra bedene geri döner.
    Muhteşem hanım, yavaş yavaş kendine gelir.Ayağa kalkar kimseye görünmeden odasına çıkar. kıyafetlerini alır.Hastahaneden kaçar.
    Serhat bey, ertesi gün cenazeyi almaya gider.cenazeyi bulamayınca oğlu Onur’u arar.
    Serhat bey: Onur, annen hastahaneden kaçmış galiba eve geldi mi?
    Onur: Hayır baba başkası yanlışlıkla annemi götürmesin. Ben oraya geliyorum.Onur,hastahaneye gider.Morga bakar annesi yok.Yetkililere haber verir araştırırlar.Yetkililer olayı inceler kimse morgdan cenaze almamış.
    Onur: Baba annem yaşıyor yanlışlık yok.
    Serhat bey:Oğlum ben sana söyledim annen ben ölmeden ölmez.Hani beni bir kadınla yakalamıştı ya o zaman söylemişti senin cenazene çelenk göndermeden mezara girmem diye.
    Onur:Aman baba böyle bir günde konuşulacak konumu bu? annemi bulmalıyız nereye gitmiş olabilir?
    Serhat bey:Tatile gitmiştir.
    Onur:Annem hasta nasıl tatile gidecek?
    Serhat bey:Gider o hatırlıyor musun babaannenin cenazesi de yine tatile gitmişti.Bir defasında benim çok borcum vardı. bu sene tatil yapmayalım demiştim de boşanma davası açmıştı.Hani alanyaya gidelim Onur,ile Serhat bey alanyaya gider.Otele yerleştikten sonra Muhteşem hanımı aramaya başlar.Muhteşem hanımı, güneşlenirken bulurlar.
    Muhteşem hanım:beni burada da buldunuz rahat bırakın artık.Rahat bırakın da gönlümce tatilimi yapayım.
    Onur:Anne merak ettim hastasın yalnız kalmaman lazım.Hadi oğlum hadi hastahaneye de morga da alıştım bir şey olmaz.Artık o mahalleye dönemem
    beni öldü sanıyorlar.Birikmiş paramla buradan ev alacağım burada yaşayacağım.
    Onur:Anne hasta olduğunda kim ilgilenecek? lütfen dönelim.
    Muhteşem hanım:dönemem oğlum insanlara ölecektim ama mazeretim vardı ölemedim mi diyeceğim?
    Onur:Anne o halde bizde burada yaşayalım.
    Muhteşem hanım:Sonra konuşuruz bunları bir kaç gün dinleneyim.
    Muhteşem hanımın, komşuları Ayla hanım,Seher hanım,ve Bahar hanımda aynı yere tatile gider ve Muhteşem hanımla karşılaşırlar. önce biraz korkarlar ama sonra alışırlar.
    Bahar hanım:Gözlerime inanamıyorum Muhteşemciğim eşin yanlışlıkla cenazeyi başkası defnetmiş ama bulduk ve biz defnettik dedi.
    Muhteşem hanım: banim otele dönmem gerekiyor izninizle görüşürüz.
    Ayla hanım:ben size demedim mi şekerim o tatilini yarım bırakıp ölmez diye
    Muhteşem hanım:Eşi ve oğlunu arar Ayla hanımlar burada biz bodruma
    Serhat bey:sinirlenir tatilden başka bir şey düşünmez misin sen?
    Muhteşem hanım:ne düşünecekmişim az kalsın tatil yarım kalıyordu.
    eşyalarını toplar ve valizleri arabaya koyarken Ayla hanım,görür.
    nereye gidiyorlar öğrenmez isem çatlarım.Hadi kızlar gidiyoruz.Ama fazla yaklaşmayın arabayı tanırlar.
    Muhteşem hanım,Serhat bey,Onur Bodruma doğru yola çıkar.Arkasından da Ayla hanım,Seher hanım,Bahar hanım Onları takip eder.
    3.Bölümün sonu…

    Hatice Turalcevaplakapat

images01.04.2014 tarihinde 50. Kütüphane Haftası kapsamında İstanbul Üniversitesi Kongre Kültür Merkezi’nde  Dr. Hannelore Vogt “Dijital çağda kütüphaneler – Hizmetler, mekânlar, değişimler” konulu bir konferans verecektir. Konferans, Goethe-Institut Istanbul ve Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi işbirliğiyle düzenleniyor.

“İmaj unsuru olarak kütüphaneler” Köln Şehir Kütüphanesi yöneticisi Dr. Hannelore Vogt’un sloganı. Dijital çağda kütüphaneciler için bu çağrının ardında hangi olanakların, şansların ve ne tür zorlukların gizlendiğini konuşmacı uygulamaya yönelik örneklerle açıklayacak. Yeni (dijital) ürün ve servisler hakkında konuşacak ve kütüphane mekânlarının gelecekte nasıl değişmesi gerektiğini gösterecek. Dijital ürünlerin ve sosyal medyada etkin olmanın yanısıra kütüphane mekânları da giderek daha fazla önem kazanıyor. Kütüphane mekânları çeşitli işlevleri üstlenebilmeli; öğrenme ve çalışma alanı, esin verici karakterde bir lounge ve modern bir hizmet merkezi olabilmeli. Web tabanlı olanları da dahil olmak üzere, yeni etkinlik türleri uygun bir ambiyans gerektiriyor.

Pazarlama ve müşteri odaklı yaklaşımın temellerine değindiği kısa bir girişten sonra Hannelore Vogt, kütüphane hizmetlerinin iyileştirilmesine yönelik yenilikçi ve kolay uygulanabilecek yöntemleri tanıtacak.

Tarih: 01.04.2014, saat 15.45

Yer: İstanbul Üniversitesi Kongre Kültür Merkezi

Sunum İngilizce, Türkçeye ardıl çeviri yapılacak.
Giriş serbest.

Dr. Hannelore Vogt
1958 doğumludur. Kütüphanecilik bilimi, sanat tarihi ve kültür yönetimi okumuş ve pazarlama bölümünde müşteri odaklılık konusunda doktorasını yapmıştır. 2008’den biri Almanya’daki en büyük kütüphane ağlarından biri olan Köln Şehir Kütüphanesi’nin yöneticisidir. Ondan önce uzun yıllar “Yılın Kütüphanesi” seçilen ve ard arda dört kez Almanya çapındaki BIX sıralamasında birinci olan Würzburg Şehir Kütüphanesi’nin yöneticiliğini yaptı. Goethe-Institut’un “bilgi hizmetleri ve kütüphane” danışma kurulunun başkanı, “Kütüphane. Araştırma ve Uygulama” dergisinin eşyayımcısıdır ve uzun yıllar boyunca Alman Kütüphane Birliği’nin yönetim komisyonu üyesiydi. 2009’dan beri IFLA’da Alman şehir kütüphanelerini temsil ediyor, 2013’den beri IFLA’nın Metropolitan Libraries Standing Committee’sinde görev alıyor ve Bill & Melinda Gates Vakfı‘nın Global Libraries bölümünde stratejik danışmanlık yapıyor. Dr. Hannelore Vogt, Almanya ve Almanya dışında aranan bir konuşmacı olup, müşteri odaklılık, lobi çalışmaları, kütüphane yönetimi ve personel gelişimi konularındaki yayımlarıyla isim yapmıştır.

edebiyathaber.net (27 Mart 2014)

d48ed900e79fa9547169c26138b4cd8d_XLGezi direnişi ya da Haziran direnişi nasıl adlandırırsak adlandıralım, bize şöyle bir önerme sunar “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Gezi direnişini anlamaya dair çok şey yazılıp çizildi. Konu ile ilgili çıkan yayınlardan birisi de, olayın felsefesine dair verimli ipuçları içeren, Otonom Yayıncılık tarafından basılan ve Sinem Özer tarafından derlenen “Gezi’nin Yeryüzü Kardeşleri” adlı kitap.

Kitap; Chiapas, Arjantin, Tahrir, Rojava, İspanya, Yunanistan, Occupy Wall Street, Brezilya gibi coğrafyalardan yankılanan isyanın sesini, direniş arzularını farklılıkları ve benzerlikleriyle ortaya koyuyor.

Coğrafyaların yankısı olur mu? Bir coğrafyadan yankılanan diğer coğrafyadan duyulur mu? İnsanları direniş arzusuna yönlendiren ve ortak bir direniş neşesinde karşılaştıran bu isyanlar ne anlama geliyor?.. gibi pek çok sorudan yola çıkılan kitap aslında bir cevap aramadan yankılanan bu sesleri dinlemeyi deniyor.

Bu güne kadar ki politik algımız devlet, parti, sendika, sınıf ya da birey olsun hep bir öz-bilinçli bir özne iradesine indirgenmişti. Gezi direnişi bu geleneğin dışında özneleri “Gezi ruhu” adını verdiğimiz, elle tutamadığımız, gözle göremediğimiz ancak maddilik kadar hakikat bir duruma dönüştürdü. Bugüne kadar aslında daha önceleri pek çok kez tanımlanmış gözetimi içselleştirmiş, birer iktidar kategorisi olarak kurulmuş, üretilmiş bir politik bedenden söz ediyorduk. Ancak artık durum değişmişti. Bu yeni öznelik yine politikti ancak tanımı devlet iktidarı tarafından kurulmuş bir politik anatomiyi ifade etmiyordu.  Bu beden bireysel olarak kendisini kurabilmiş, tanımlayabilmiş kurulan olmaktan çok kurucu öznelere dönüşmüş bir durumu ifade ediyordu.  Bu oluş yeni bir politik varlık durumu, yeni bir isyan ateşi, yeni bir eylem biçimiydi.

Bugüne kadar küçümsediğimiz bedenin, duygusallığın, duygunun çokluğu ve ölçülmezliğinin, bedenin çokluğunun da kurucu olabileceği üzerine hiç düşünmemiştik. Yaşamı insani olanı nesneleştirip dururken, ölçüp, biçip sınırlara hapsederken Gezi ruhu dediğimiz şey bunu tersine çevirdi. Bu metafizik maddeciliğe, bilincin materyalizmine, bedenler isyan etti. Ve bunun sonucundataksim-gezi-parki_4c77a172-197c-42d8-aea5-b3ed8d31b892_1politika ve yaşam arasındaki ilişki bilinç ve temsillerle değil, bedenler ve bedenlerin yapabilecekleriyle yeniden düşünülecek, yeni bir arayışa dönüştü.

Ortak arzu bir bakıma Spinoza’nın etkilenebilme gücü üzerine ifade ettiği şeye karşılık gelir. Bu güç hem etkileme, hem de etkilenebilme demek. Bireyin kendi dışındaki karşılaşmalar tesadüfe bağlıdır ve bu bedensel karşılaşmalar kederli olabileceği gibi neşelide olabilir. Bu durum iki beden arasındaki karşılaşmaya bağlıdır. Ortak olanı yakaladığımız neşeyi devamlı geri çağırırız, birlikte keder ürettiğimizi ise uzaklaştırırız.  Gezi’de ve dünyanın diğer bölgelerinde gerçekleşen isyanlar birbirini çağıran neşeli bedenlerin karşılaşması ve bedenlerin ortak bir arzuda buluşması olarak değerlendirilebilir. Kim bilir belki de Zapatistaların Ya Basta! (artık yeter) çığlığının; Arjantin’deki “hepsi defolup gitsin!” haykırışına dönüşmesi, ortak bir arzunun, neşeli bedensel karşılaşmaların, yankısının bir sonucudur.

Kitapta isyancı yardımcı komutan Marcos’un 1998 yılında EZLN buluşması katılımcılarına okuduğu bildiriye yer veriliyor. Bu coşkulu metnin son cümlesi sözünü ettiğimiz direnişleri anlama çabasında oldukça önemli görünüyor: “Bilgeliğin kökeni bellektir.” Bellek geçmişin bize bıraktığı resmi olmayan öznel bir yüktür. Resmi anlatılarla oluşmuş tarihsel metinlerin dışında, bizde birikmiş daha çok yaşanan acılı bir geçmişte bizi ortaklaştıran bir duruma karşılık gelir. Bu nedenle direniş arzusunun karşılaştırdığı isyancı bedenler biriken bu bellek yükünün de etkisiyle öfkeyi arzuya dönüştürebilirler.

Dünyanın farklı coğrafyalarından yükselen bu seslerin politik anlamda bir temsiliyetin sorunsallaşmasında da önemli katkıları olmuştur. Örneklemek gerekirse; Zapatizmin Arjantin’de bulduğu yankı başlangıçta şöyle bir sorgulamaya sebep olur. Devletin devrimin merkezi olmadığı düşüncesi nasıl yıkılabilir? Öncülerin toplumsal değişim karşısında, burada daha da fazla, bir engel teşkil ettiği -anında çözülüp gitmediğimiz sürece- nasıl kabul edilebilir? Ancak toplumsal mücadeleler anında yeni özellikler göstermeye başlar. Kitleler artık kendilerini ne eşsiz ve güçlü liderler ne de yapılandırılmış örgütlerlerle anar olmuşlardır. Tutarlı, kesin, değişmez önerileri yoktur ve bu yeni bir şeydir. Mısır’dan, Chiapas’tan, Arjantin’den, Rojava’dan, İspanya’dan, Yunanistan’dan, Occupy Wall Street’ten,  yükselen ses de aslında devlet mekanizmasının mutlak otoritesine karşı bir duruş ve isyandır. Salvatore’nin aktarımıyla “Birçoğumuz devletin büyük ötekisinin ötesindeki, gerçek figürüydük. Başka bir deyişle ilk kez olacaksa da gerçekten politik yaşamlarımızın kaderini yönetmeye başlayabileceğimiz hakiki bir politika düzlemindeydik.” Yani bu yeni direniş kitlesi artık temsil edilmek değil kendisini temsil yetkisi istiyordu. Devlet iktidarlarının ve politikalarının bireysel toplumsal ya da ekonomik bağlamda getirdiği olumsuzluklar, Neo-liberal ekonomik politikalar, halktanetha-20130809-gezi-direnisi-00_extdevamlı talep edilen kemer sıkma politikaları, özürlükler artık sadece talep edilen değil, uğruna direnilen, mücadele edilen, durumlara karşılık geliyordu.

Eduardo Galeano’nun dediği gibi: “Ütopya ufukta uzanır, ben iki adım yaklaştığımda o iki adım geriye gider. Ona on adım yaklaştığımda o da on adım ileriye kayar. Ne kadar ilerlersem ilerleyeyim hiçbir zaman ona ulaşamam. O zaman ütopyanın anlamı nedir? İlerlememizi sağlamasıdır. Kısacası, Gezi Direnişi ve tüm coğrafyalardan yankılanan neşeli isyan sesleri bizi ütopyalarımız için adım atmaya çağırıyor, artık bu sese kulak vermeliyiz belki de, ne dersiniz?

Emek Erez – edebiyathaber.net (26 Mart 2014)

mbTürkiye’nin ilk yazı kültürü dergisi Mürekkepbalığı 2. sayısıyla raflardaki yerini aldı. 2. sayı içeriği şöyle: 

-Tüm dillerde ve dünyada “a” harfinin durumu

-Oğuz Atay’ın kısa filminde oynamış Emel Deniz’le ilk kez yapılan söyleşi, yazarın kızı Özge Atay’dan alınan ve daha önce yayımlanmamış bir belge de yazıda bulunuyor.

-Dosya: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı Penguin Klasikler’de yayımlandı. Penguin’in editörü, kapak tasarımcısı, ajansı, çevirmenleriyle kitap hakkında yapılan söyleşi.

-Bir sokak kitapçısının Teşvikiye’de kitap sattığı günler hakkındaki yazısı

-Tarihten bugüne “okumak” kelimesi

-F klavyenin mucidi İhsan Sıtkı Yener’le klavyenin hikâyesi ve steno hakkında söyleşi

-Adli Tıp Belge İnceleme Uzmanı’ndan “imza ve paraf” yazısı

Ekslibris uzmanının yazdığı ekslibrisin tarihçesi yazısı

-Yazı Kitaplığı’nda bir tipografi kitabı incelemesi

-Dolmakalem uzmanından bir dolmakalem incelemesi

-Yeni köşe “Yazı Sözlüğü”nde Türk edebiyatından örneklerle “rıh”ı anlatıyoruz.

edebiyathaber.net (26 Mart 2014)

532807f76c0509279c9f1950Hugh Howey’in dünyayı kasıp kavuran bilimkurgu serisi Wool artık Türkçede. Serinin ilk kitabı Silo, MonoKL yayınlarından çıktı. 40 dile çevrilen ve Ridley Scott’un filme aldığı seri son 20 yılın en iyi bilimkurgu, distopya serisi olarak gösteriliyor.

Hugh Howey‘in 40 dile çevrilen ve Hollywood’un ünlü yönetmenlerinden Ridley Scott tarafından şu sıralarda filme çekilen bilimkurgu, distopya serisi Wool Türkiye’de de okurla buluşuyor. Serinin ilk kitabı Silo, Mehmet Rasim Emirosmanoğlu ve Gökhan Sarı‘nın çevirisiyle MonoKL Yayınları’ndan çıktı.

Son 20 yılın en önemli bilimkurgu, distopya serilerinden biri olarak gösterilen Wool, aynı zamanda Goodreads kullanıcıları tarafından 2012 Yılının En İyi Bilimkurgu Kitabı oylamasında ikinci sırada yer aldı. Serinin post-apokaliptik bir dünyada geçen ilk kitabı Silo Amazon.com’da 8 binin üzerinde yorum aldı ve 5 üzerinden 4.7 puan verilerek olağanüstü başarı gösterdi. 

Distopya türündeki Silo yakın bir gelecekte, yeryüzünün zehirli gazlardan yaşanmaz bir hâlde olduğu bir durumda geçiyor. İnsanlar dünyanın hayli sınırlı bir bölümünü, yaşadıkları çok katlı yeraltı silosunun en üst katındaki ekranlardan seyretmektedirler. Yasalar gereği bu tek görüntüyle yetinip yeryüzü hakkında hiçbir meraka kapılmaksızın yeraltına gömülü olarak, âdeta kapana kısılmış hâlde yaşamlarını sürdürürler. Zaten silodaki hayat da ancak sorgusuz ve sualsiz yaşandığında katlanılabilirdir. Ama bir de yaşadıkları hayatın gerçekliğinden şüphe duyup dışarısı hakkında sorgulamalar yapanlar vardır ki onlar bir daha asla uyanamayacakları bir kâbusun ortasında bulurlar kendilerini.

Kitaptan:

Diri diri gömüldüler,
Ama ölmediler,
Bazılarına yetmedi bağışlanan hayatları,
Çünkü yalanlarla kaplı bir hayatı yaşamaktansa,
Gerçekler uğruna ölmeyi seçtiler.

edebiyathaber.net (26 mart 2014)

  • Can Doğu Satır - 26/03/2014 - 13:18

    Çok iyi bir seri. Amerika’nın yeni Hunger Games’i (daha karanlık olanı) olarak görülüyor şu an. Böyle bir hazineyi dilimize kazandırdıkları için MonoKL’a teşekkürler.cevaplakapat

  • Gülsen Ergül - 26/03/2014 - 13:24

    Hunger Games’ i de okumuş biri olarak diyeceğim şu ki, Silo’nun kurgusu ve dili > Hunger Gamescevaplakapat

TomBrangleOyunculuk2014Al Pacino, Mark Ruffalo, Harvey Keitel ve Juliette Binoche gibi ünlü oyunculuların, oyuncu koçu ve The Actors Studio’nun daimi jüri üyesi Tom Brangle  Kamera Önü Oyunculuk Atölyesi düzenlemek için 21 Nisan’da İstanbul’a geliyor.

3’er günlük 2 Workshop çalışması yapılacak etkinliği İstanbul Film Akademi ve Actedcity organize ediyor.

Bu üç günlük ileri seviye atölye programı, aktörlerin kamera karşısında rahat olması, kamera karşısında ilginç hissetmeleri ve aslında onlara verilen işi yapabilmelerini sağlamak amaçlı tasarlanmıştır.

Kontenjan 16 kişiyle sınırlı ve 5 Nisan’a kadar kayıt olanlar erken kayıt indiriminden faydalanabilecekler.

Grup 1 : 22 – 23 – 24 Nisan 09:00 – 18:00

Grup 2 : 25 – 26 – 27 Nisan 09:00 – 18:00

bilgi@istanbulfilmakademi.com

0530 252 95 75 – 0212 224 37 62

edebiyathaber.net (26 Mart 2014)

68297_10151208211553349_1609505297_nGalapera sanat, bahar dönemine özgü, ‘Şehirde edebiyat yolculuğu, İstanbul’u yazıyorum’ temalı yeni bir atölye açıyor.

8 hafta süre ile her cumartesi İstanbul’un tarihi bir mekanında, şehirdeki tarihi eserlerin tarihçelerini öğrenir ve şehrin farklı yüzlerini tanırken, eğitmen önderliğinde öykü yazma teknikleri üzerinde duruluyor.

Atölye çalışması Kız kulesi, Aynalıkavak Kasrı, Binbirdirek Sarnıcı,Tarihi Boğaz Vapuru,Cafer Ağa Medresesi,Molla Aşkı Terası, Galata  İngilizevi, Zeyrekhane’de yapılacaktır.

Başlangıç tarihi: 5 Nisan Cumartesi
İletişim: laloze68@gmail.com

edebiyathaber.net (26 Mart 2014)

06561d6e87c4932ccd3297cada9dcc7dİstanbul Bilgi Üniversitesi ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle hazırlanan “Editörlük Atölyesi” 5 Nisan’da Santral Kampüsü’nde başlıyor.

Türkiye Yayıncılar Birliği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin işbirliğiyle gerçekleştirilen yayıncılık eğitimleri dizisinin yeni programı “Editörlük Atölyesi” 5 Nisan’da İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde başlayacak. 8 hafta sürecek olan Kitaplar ve Editörlük Atölyesi her cumartesi 10.00-13.00’te gerçekleştirilecek.

Koordinatörlüğünü Sevengül Sönmez’in yaptığı Editörlük Atölyesi’nde, editörlük tüm yönleriyle mercek altına alınacak. Bir metnin dosyadan kitaba dönüşüm serüveninde editörün işlevi, editörün bu süreçteki iş adımları, yayınevinin diğer bölümlerindeki yetkililerle ve yayınevi dışında çalışan profesyonellerle kurduğu iletişim, kitabı okura sunmadan önceki zihin jimnastiği, tanıtım malzemelerinin hazırlığı ve kontrolleri, eser türlerine göre editörlüğün “ince iş”leri, uzmanlaşmanın artmasıyla türeyen yeni nesil editörlük biçimleri… A’dan Z’ye editörlük uğraşı, zengin sunumların yanı sıra, programa konuşmacı olacak deneyimli editör ve yayıncıların aktarımları, katılımcıların sorularıyla interaktif olarak tartışılacak.

“Editörlük Atölyesi”nin konu başlıkları: 

  • ·         Kitaplar Yayımlamak, Yayıncılıkta Görevler
  • ·         Editör Ne İş Yapar?
  • ·         Editör Ne İş Yapar?
  • ·         Editör Ne İş Yapar?
  • ·         Kurgu ve Kurgudışı Editörlüğü
  • ·         Editör Ne İş Yapar?
  • ·         Basım Türleri
  • ·         Editör ve Yayıncı Gözüyle Editörlük Faaliyeti                                   

Süre: 8 hafta, toplam 24 saat

5 Nisan – 24 Mayıs 2014

Ücret: 650 TL (KDV dahil)

NOT: BİLGİ mensupları, öğrenci ve mezunlarına % 40, Türkiye Yayıncılar Birliği üyelerine % 30 (455 TL, KDV dahil), öğrenci ve öğretmenlere % 20 indirim uygulanıyor.

İletişim: tugce.tumer@bilgi.edu.tr, 0212 311 72 20

edebiyathaber.net (25 Mart 2014)

feridun andac 10.tifAhmet Yıldız, Üçlü Kavşak (1988) öykü kitabıyla okur karşısına çıktı. O gün bugündür edebiyatın içinde, hiç kopmadan sürdürdü bu yolculuğunu.

Yayıncılık yaptı, “Edebiyat ve Eleştiri” dergisini çıkardı uzunca süre. Edebiyata hep hayatın içinden baktı. Yazdıklarında tarihsel olanın tanıklığına öncelik verdi. Oradan süzülüp gelen bir toplumsalcı bakış, siyasal bilinç, estetik duyum onun için hep besleyici oldu.

Dördüncü öykü kitabı  Nizamülmülk’ün Öldürülüşü’nü okurken, daha ilk iki öyküsünde karşıma çıkan tarihselci bakış dikkat çekiciydi. “Papa Urbanus’un Haçlı Savaşlarına Çağrı Konuşmasında Duyduğu Endişe” öyküsüne vardığımda ise, onun, Doğu anlatıcılarına özgü söylem, yaşanan zamanın ruhuna dönük tanıklık göndermeleri sarmalayıcı gelmişti bana. Yıldız, burada, öyküsüne/anlatıcılığına yepyeni bir kapı araladığını gösteriyordu. Çünkü, tarihe yüzünü dönerek, tarihseli konu edinip oradan izleksel öykülemeler çıkararak günümüze bir bilinç ışığı taşıyordu aslında.

Bilinçlilik Tutumu

Yazarın/anlatıcının bilinçlilik tutumu, yeryüzü algısı, zamanını okuma bilincini de verir ona. Eğer yazar bundan yoksunsa neyi/niçin yazdığının farkında olamaz.

Yıldız, işte, o farkında olma durumunu önceler. Öyle ki; tarihsele salt “tarihî” olduğu için bakıp onu günün/zamanın istemlerine göre anlatısına yaftalamaz.

Tarihseli bugünle buluşturarak okurda bir algı kapısı aralar. Aslında zor olanı gerçekleştirir, Yıldız.

Marguerite Yourcenar’ın Doğu Öyküleri’ni hatırlayalım; Batılı bir gözün/anlatıcının Doğu’ya dair (mitler, efsanelerle, tarihselNizamulmulk-un-oldurulusu_173508_1gerçekliklerle örülü izlekler kurarak) anlattığı öykülerde mitolojik esinler vardı çoğunlukla. Ama yerdeş bir buluşturma, aidiyet düşü/düşüncesi gibi bir kaygısı olmadığından, Yourcenar salt insani olanı öncelemişti. Zaman zaman da tarih onda bir düşünce uçlanımı, ve bir ölçüde de anlatıcı fantezi olarak esindi.

Oysa Yıldız, tarihsel arka planda olup bitenleri insanlık durumlarıyla buluşturarak kuruyor öyküsünü. Oradan  seçip aldığı insanlık trajedilerinde güç, iktidar, din savaşımı; ölüme karşı hayatı savunma biçimi, yenilgi ve arzu, tükeniş ve diriliş, Doğu’daki Batı-Batı’daki Doğu imgesi, yağma ve yıkım arzusu, din savaşımının uçlandığı yerler, öfke ve öçteki yıkım düşü, din sömürüsü ve talan, toprak kavgası ve savaş…Onun tarihe dönüş/tarihseli anlatışında ortaya çıkardığı bu izlekler insanlık tarihinin süreduran öyküsünde hep var.

Tarihsele bakış

Tarihte olup biteni göstermek değildir amacı elbette. Yeniden yaratım…Ama ne adına? Yıldız, tarihi, bir anlatı fantezisi/izlek çeşnisi olarak almaz. Yeniden kurmak/kurgularken  seçtiği izlek/kişi/dönem/olay/durum ekseninde bir bilinç duyarlığı yaratmak çabasındadır. Göndermeleri bugünedir hep. Ama olagelenleri bilmeden/anlamadan bugünü kavramak yarını kurmak çok mümkün değil demektedir bu yaklaşımıyla.

Doğrudur da.

Bir anlatıcı/yaratıcı için tarih bilinci olmazsa olmazdır. Bu yalnızca tarihten/tarihsel olandan söz etmek adına değildir. Yazar bilincini/bakışını bununla kuşandırmalıdır.

Yıldız, asla oryantalistçe bakmaz. Derinlikli bir kavrayışı vardır. Yazdığının öykü, anlattığının insan/yaşam gerçekliği olduğunun bilincindedir.

Bize şunu gösterir: bir yazar ne için/neden yazar; ne adına /niçin konuşur.

Sanırım Canetti’nin şu sözünü çağrıştırması da yerindedir:

ahmet yıldız 1İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur.

Doğu anlatı geleneği

Onun yüzünü Doğu’ya dönmesi okurda bir bilinç ışığı yarattığı gibi, tarihsele bakışta karşımıza nelerin çıkabileceğini göstermedeki başarısı  ile de dikkate değerdir. Anlatılarının her birinde öne çıkardığı izleklerin gerçeklik boyutu insanlığın tarihindeki dramatik olaylarla biçimlenegelenleri de gösterir bize.  Din ve toprak savaşları, yağma, güç ve iktidar tutkusunun yıkıcılığı, talan ve yıkım…

Yıldız’ın, gerçeği yeniden kurarken, bugüne taşıyıp gösterdikleri bir yanıyla hatırlatma, diğer yanıyla da anlatı sanatının tarihselden nasıl/ne yönde yararlanabileceğini düşündürmeye yönelik olması da öykülerin bir başka önemli boyutudur.

Ahmet Yıldız, bizi, burada bir bellek yolculuğuna çıkarırken öykülemenin/kurmacanın buluştuğu yerde yeniden yaratımın dilini özenle kurar. Tarihseli anlatma biçemi ele aldığı konu/zaman/dönem eksenindeki olaylar/kişiler/izleklerle öylesine bütünlük oluşturur ki; yarattığı atmosferde okur kendini yeni bilinç kapılarından geçmeye hazırlar  adeta. Bunu da onun gerçeklik duygusundan kopmayan anlatıcı yanına vermek gerekir. Öykülemeye değer bulduğu konu/izlek bütünlüğünde öne çıkan ölüm duygusu insanlığın yeryüzündeki bütün savaşlarının gelip bağıntılandığı yerdir. Bunun üzerine geliştirdiği söylem ise öykülerinin neredeyse ortak noktasıdır. Ama daha da öne çıkan bir şey var ki; Yıldız, bize, öyküde tarihsele dönüp bir anlatıyı niçin/neden kurmamız gerektiğini de bir kez daha hatırlatır. Öyküden uzaklaştırılan bu esin birikimine bizi döndürerek anlatının aidiyetine dönük önemli işaretler koyar önümüze.

Bir yazarın kendi olmak yolcuğunda kendini tanımak kadar aidiyetini bilmenin de ne denli önemli olduğunu hatırlatır.  Üstelik yerellikten ulusallığa, oradan da evrenselliğe ulaşmanın kaçınılmazlığı düşüncesine kapı aralar, Ahmet Yıldız.

Nizamülmülk’ün Öldürülüşü , okurunu, iki katmanlı bir okumaya çağırıyor: İlki tarihin/tarihsel olanın  ahmet yıldız eymür 1kapılarından geçerek öykünün nasıl kurulabileceğini görme okuması, diğeri de öykülemede izlek çeşitliğini kavrama okuması…Anlatıcının buralardan yola çıkarak okur/un/da yeni bilinç ışığı yaratma çabasına da dikkatinizi çekmek isterim.

Hayatı ve tarihsel toplumsal zamanı okuma biçiminin öyküde buluşup yeniden yaratıma dönüşmesi bu geleneğin ne denli göz ardı edildiğini de hatırlattı bana. Sanırım Ahmet Yıldız, bu damarı yeniden canlandıran bir anlatıcı olarak okurunda bir beklenti oluşturacaktır.

Feridun Andaç - edebiyathaber.net (25 Mart 2014)

  • okuyucu - 27/03/2014 - 12:25

    ahmet yıldız, ferdiun beyin ahbabı olduğu için övülüyor izlenimi edindim. yourcenar ile karşılaştırması da sığ olmuş. güldüm açıkçası. tamam ben de ahmet yıldız’ı severim ama objektif eleştiri yazmak lazım. elif shafak değerlendirmesinde de sırf arkadaşı olduğu için elif shafak’ı övüyordu feridun bey. samimi değildi. zaten o yüzden bir sürü eleştiri aldı.cevaplakapat

  • Zekiye Alpay - 28/03/2014 - 10:56

    Feridun Andaç’la Ahmet Yıldız 1987 Akademi Kitabevi ödüllerini aynı yıl almışlardı yanılmıyorsam. Biri eleştiri diğeri öykü dalında… Feridun Andaç o günden bugüne değersiz nice kişi için onlarca yazı yazdı da tek bir sözcük yazmadı bu “ahbabı” için yanılmıyorsam… Acaba OKUYUCU Ahmet Yıldız’ın öykü kitabını okudu mu? Belki Feridun Andaç az bile övmüştür!!!cevaplakapat

  • Canan Ar - 28/03/2014 - 11:06

    “OKUR” kardaş, Doğu’yu yalnızca Batılılar mı iyi anlatır? Doğulu Doğuyu anlatmak isteyince niçin küçümsüyorsunuz… Okudunuz mu Yıldız’ın öykülerini…cevaplakapat

Yaz-Korkulari_173871_1Ödüllü öykücü Fadime Uslu, yeni öykülerini Yaz Korkuları adı altında bir araya getiriyor.

Ele aldığı konularla, anlattığı çevrelerle artık kendi çizgisini oturtmuş, öykü okurunun yakından tanıdığı bir yazar Fadime Uslu. Öykülerinde, zamana direnen sevgilerin, duygularına gem vurmak istemeyen küçük insanların izi var. Yaz Korkuları, okuru ilk sayfalarında bu güzel, içli insanların dünyasına buyur ediyor.

Arka verandada oturuyorum. Yıldızsız bir gece. Gökyüzü gri bir tülle kaplanmış gibi. Belki yaz yağmurunun habercisidir. Hafif, nemli rüzgâr. Yağsa, otlar, ağaçlar, tarlalardaki sebzeler ve ben rahatlayacağız. Karşı koyun alçak yamaçlarında bir hat boyunca ilerleyen ışık çizgisi nar ağacının yaprakları arasından seçiliyor. Radyoda ezgisi bilindik bir Yunan şarkısı. Yan komşumuz akordeon çalmayı bıraktı. (Tanıtım bülteninden)

edebiyathaber.net (25 Mart 2014)

#10 Ön-Arka KapakAlfabe fanzin 10. sayısıyla önemli bir edebiyat dergisi olacağının işaretlerini veriyor.

İçindekiler:

Sunuş:
Alfabe Kendine İçkin / Canset Er

Öykü:
Ay Büyürken / Ece Çavuşlu
Harita / Anıl Alkan
Haddinden Fazla Kırmızı / Umut Tugay Temel
Milagros / Eyyüp Yıldırmış

Düzyazı:
Kopuş Anı / Birce Altın
Bilinen Bir Şey Vardı / Ahmet Aykut
SevinçSöz / Fırat Akova

Şiir:
Tanrı Buyruğu / Ufuk Aymaz
Hakedilmiş Yalnızlıklar Söyleşisi / Burak Çıkırıkçı
Zor Nefes / Hakan Özalpuk
Korkuluk / Ömer Kaçar
Bir Garip Orhan Veli Portresi / Sergen Yücel
Toz/Tad / Beyzanur Avcı
Renksizliğin Rengi / Mert Öztürk
Kış Bitiği / Berk Çetin
Uçsuz / Cemil Aydın
Küskün Koku / Ertuğrul Tiryaki
Denemeye Devam / Emre Gürkan Kanmaz
Topla Bavulunu / Uğur Ufuk Çalışkan
Günah / Doğuş Serçe

Oyun:
Agamemnon – Süpermarketten Döndüm ve Oğlumu Bi’ Temiz Dövdüm / Rodrigo Garcia

Alfabe’nin basılı hâlini aşağıdaki mekânlardan edinebilirsiniz. 

İSTANBUL (Taksim): Mephisto, Aziz Kedi Kitabevi, Ana Kitabevi, Nazım Hikmet Sahaf

İSTANBUL (Kadıköy): Mephisto, İmge Kitabevi, 26A Sahaf, Akademi Kitabevi Kafe

ANKARA: Dost Kitabevi, Ankara Kültür Kafe, Kitap Kurdu, Tayfa Kitap Kafe, Piraye Kafe, Ardıç Kafe, Kitapça Kafe

ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi, Eskişehir Kitapçısı, Germinal Sahaf

İZMİR: Yakın Kitabevi

KOCAELİ: Fırat Kitabevi, Kafe Kedi

ANTALYA: Kelepir Kitabevi

GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi

MERSİN: Sokak Kitap ve Kahve Evi

GİRESUN: Sahafzade Kitabevi

TRABZON: Ra Kitabevi

ZONGULDAK: Karaelmas Yayınevi

imge.com.tr’den de sipariş verebilirsiniz. 

Web: www.alfabefanzin.com

Takip et: twitter.com/alfabefanzin

Beğen: facebook.com/alfabefanzin

Yazı-çizi gönderimi: alfabefanzin@gmail.com

edebiyathaber.net (25 Mart 2014)

yaratici-olmakİstanbul Film Akademi’de  Psikolog Yazar Şule Öncü tarafından düzenlenen Yaratıcı Psikoloji Atölyesi başlıyor.

Atölye psikodrama ve yaratıcı yazarlık teknikleriyle  yapılandırılmış oyunlardan oluşan bir deneyim ve kişisel gelişim platformu sunuyor.

Tanıtım bülteninden:

Yaratıcılık; sadece ortaya bir eser koymak için değil, kişinin özgün varoluşunda kendini gerçekleştirmesi için de gereklidir ve spontanite ile yakından ilgilidir. Spontanite; doğru yer ve zamanda uygun tepkiyi verebilmek anlamına gelir.

Bu durumda yaratıcılık ve spontanite; hem bir eser bırakmak için, hem de; sorunları çözebilmek, tatminkar ilişkiler kurmak,

deneyimlerden haz duymak, kendini geliştirmek, hayatı dolu yaşamak için önemli ve gerekli olgulardır.

Yaratıcı Psikoloji Atölyesi yaratıcılık ve spontaniteyi geliştirmeye, gündelik yaşamda kullanıma açmaya hizmet ediyor. Atölyede oyunları ve spontanite tekniklerini kullanarak, yaratıcılığı eyleme döküyoruz. Böylece hep birlikte hem hayata hem de uğraşlarımıza renk ve anlam katıyoruz.

Rollo May; “Yaratıcılık, bir karşılaşma edimi içinde ortaya çıkar ve karşılaşma merkez alınırsa anlaşılabilir” der.

Bu bakımdan, atölyedeki karşılaşmalar katılımcı için değerli ve önemli bir kazanım niteliği taşıyor.

Atölye katılımcılarının Şule Öncü ile yapacağı 30 dk lık birebir görüşmeden sonra kesin kayıtları alınıyor.

3 ay – haftada 1 gün

Başlangıç tarihi : 2 Nisan 2014 Perşembe 19:30 – 22:00

0530 252 95 75 / 0212 224 37 62 – bilgi@istanbulfilmakademi.com

edebiyathaber.net (25 Mart 2014)

_171749_1Edebiyatın en bilinen yazarları hakkında ne az şey bildiğimizi görmek, her zaman şaşırtıcıdır. 

Stefan Zweig’in Üç Büyük Usta biyografisinde Tolstoy ve Dostoyevski’ye dair bilinmeyenleri keşfetmek, benim için yapıtı yılda bir kez okuma bağımlılığı yarattı. Marthe Robert’in, modern edebiyatın kurucu babası için hazırladığı “Franz Kafka Gibi Yalnız” incelemesi de yeni okuma alışkanlığım olacak.

Bir yazarın yazı iklimini, üslubunu, kurgusunu ve kullandığı ya da yarattığı kuramları metinden takip etmek, okuryazarı geliştirir. Böylece metinlere hem okur olarak anlamak, hem de yazar olarak anlam vermek bakımından ustalık oluşur.  Yaşar Kemal’in yazı dehasını oluşturmasında, askerliğini yaptığı hastanedeki kütüphane nöbetçiliği sırasında okuma fırsatı bulduğu klasiklerin ne derece etkili olduğunu, usta, her fırsatta anlatır. Orhan Pamuk da üniversiteyi yarıda bırakıp Nişantaşı’ndaki evine kapanarak, 10 yıl boyunca hem dünya hem de Türk edebiyatını hatmedip yazı dünyasını oluşturdu. İşin doğası böyleyken edebiyatın A, B, C’sini nitelikli biçimde okura anlatan yazarlarla karşılaşmak da, pekala bu uğraşın vazgeçilmez parçası sayılır. Çünkü Dostoyevski, Tolstoy, Gabriel G. Marquez, Jean P. Sartre, Joyce, Virginia Woolf, İtalo Calvino, Herman Borch, John Fowles, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vüsat O. Bener, Hasan Ali Toptaş, Franz Kafka gibi yazarları sadece metinlerinden okumak, yazarın üslubu ve kuramları hakkında fikir sahibi yapar. Ama iş bu her biri pek derin yazarın eserlerindeki alt metinlerin okumasını yapmaya gelince iş zorlaşır. Kaldı ki bu dahilere payelerini verdiren de hem metinlerinin tüm okurlara seslenin niteliği, çekiciliği, hem de alt metinlerle yarattıkları bir metinle ikinci, üçüncü, hatta dördüncü anlamlardır.

Bir metnin çok anlamlılığından söz ettiğimizde ise, her seferinde Franz Kafka’yı anıyorum. Onun çok bilindik yapıtları Dönüşüm, Dava ve Şato modern edebiyatın ilk ve en iyi eserleri sıralamasında dünya var oldukça kalacak. Kafka’nın gücü sade kullandığı dille okuru hiçbir zorlamaya gelmeden metnin alt anlamlarını da göstermeye çalışmasından gelir. Ve elbette tüm kolay okunan, sürükleyici, nitelikli edebiyat yapıtları gibi Kafka’nın eserleri de okurun romanlardaki saydam ilk anlam katmanına şöyle bir bakıp üzerinde düşünmemesi kaderine uğrar. Günümüzün okuru, zamanın saliselerden daha da aza bölünüp bu zaman diliminin de yaşamındaki işlevselliğini tüketim kültürüne teslim ettikçe, vakit kaybetme çılgınlığını edebiyata da taşıyor. Dolayısıyla da değil Tristram Shandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri adlı Avrupa edebiyatının en zor okunan yapıtlarına dokunmak, Kafka gibi okura tüm anlama ve okuma imkanlarının yazarı tarafından sunulduğu yapıtlara bile yüz vermiyor. Böyle olunca da Marthe Robert’in Kafka’nın yaşamı ve eserleri üzerine yaptığı incelmemesi de, ilgisini çekmiyor.   

Bilseniz ki sizi anlatıyor

kafka-sevenOysa ki okur Marthe Robert’in günümüzün en önemli sorununu Kafka üzerinden anlattığını bilse, belki yapıta bakışı da değişir. Kitabın girişinde Gustav Janouch’un Kafka ile yaptığı bir söyleşiden şu alıntı var: “Gerçekten o kadar yalnız mısınız” diye sordum. Kafka, başını sallayıp onayladı.”Kasper Hauser kadar mı?” diye sordum. Kafka, güldü ve yanıt verdi: “Franz Kafka kadar yalnızım.Marthe Robert’in yapıtı Kafka’nın 1883’te Prag’daki doğumundan, o dönemin Yahudi toplumunun yaşam tarzına ve Kafka’nın Almanca ile kendini ifade edişinden yazın dünyasının nasıl değiştiğine dair incelemeler sunuyor. Robert bunu yaparken, bir yazarın tıpkı mıknatıs gibi içine doğduğu ve tercihleriyle yol aldığı yaşamda etrafında bulunanları nasıl çekip, yazısına dahil ettiğini anlatıyor. Çokça da Kafka’nın yaşamını yitirdiği 1924’ten sonra 2. Dünya Savaşı’yla birlikte trajediye dönüşen Avrupa Yahudilerinin yaşamının Kafka’yı nasıl etkilediğinden bahsediyor. Genel olarak edebi kuram anlatısının dışında bir biyografik anlatıyı, Kafka’nın eserlerindeki yorumlarla birleştiren Robert, edebi incelemeye de bu anlamda tabii ki Kafka’yı ele aldığı için değer katıyor. Ama, yazar olmak istemeyen okuru ilgilendirmeyen pek çok bölümü övmek dışında kitabın gerçekten okunmasının ana nedeni, kitabın isminde saklı; Kafka gibi yalnız olmak. Günümüzün en büyük hastalığı yalnızlık. Çok değil yirmi yıl önce, Facebook’ta, Twitter’de ilgi çekip birilerinin size gerçekten vakit ayırması için gün içinde sayısız yarışın milyar dolarlar edeceği söylense kim inanırdı?  Teknoloji sınırları ve mesafeleri kaldırdıkça her şeye ulaşabilmenin doğal sonucu yalnızlığı bundan 80 yıl önce var olabilecek en muhteşem şekilde Kafka ele almıştı. Onun yatağında bir gün böcek olarak uyanan Gregor Samsa’yı nasıl yarattığını, Şato’daki K.’yı nasıl oluşturduğunu ve Dava’daki Josef K.’yı yargılattığını anlamak için yalnızlığını bilmek gerek. Demek ki yalnızlık, insanın özüymüş. Tabii yalnızlığını anlamayanlar Kafka okuyarak belli bir terapiye ulaşabilirler ama, Kafka’nın yalnızlığını anlamadan Kafka’yı anlamaları zor görünüyor. Tabii Y.Kemal ya da Pamuk gibi dahi ya da daha iyi olmaya çalışan değillerse.

Erdinç Akkoyunlu – edebiyathaber.net (24 Mart 2014)

ELLERİNMAVİKELEBEKKAPAKMerve Koçak Kurt’un ilk kitabı “Ellerin Mavi Kelebek” Hece Yayınları arasından çıktı. İçinde Haru, Ay Yarım-Ay, Kâğıt Beyazı Tenin, Kahkaha Çiçeği Çıkmazı Kadınları, Yüz Yazıcı, Ya Ruhi! gibi yirmi öykünün bulunduğu kitap postmodern özellikler taşıyor.

“Ellerin Mavi Kelebek”te Soyut ve s/imgesel bir dil göze çarpıyor. An’ın vurgulandığı, daha çok şimdiki zaman’ın duyulduğu,  anlatıcı ağırlıklı bu öyküler, sükûtun izlerini sürüyor. 


Merve Koçak Kurt, 2010’dan beri öykü dünyasının içinde. Yayımlanan ilk öyküsü Kahve Fincanında Bumerang Etkisi. Başta Hece ve Hece Öykü olmak üzere çeşitli dergilerde yazmaya devam ediyor. Ayrıca Star Gazetesi Kitap ekindeki İlk-im köşesinde ilk kitapların öyküsünü anlatıyor.

Arka kapak yazısından

“Bu rüyamasal da birbirini kovalayan sekanslardan oluşmuştu. Art arda diziliyordu hepsi. Doludizgin s/imgeler… Kasımpatılar, zarfsız mektuplar; kahve fincanları, kış ortasında sarı sonbahar yaprakları; sokağa atılmış bir hasta karyolası, başını bekleyen Söz’ün; emanet bir mavi, eğreti bir keder; düşsel avuntular, geçilip gidilen yollar, uçulup konulan mekânlar; bir cami avlusunda son bulan kırk yıllık hatır; ömürlere değen bir İstanbul masalı; bir ikindi ışığı ki turuncu tonlarıyla vuran, bir diz ağrısı yere düşe(rke)n, sonu ‘Aşk olsun!’ diye biten sinemasal bir rüya!.. Gerçeğe dönüşse ne olur bir filmin son sahnesi dönüşmese ne? Hem zaten hep/imiz aynı oyunun kahramanları değil miyiz?

(Sinemasal Bir Oyun’dan)”

edebiyathaber.net (24 Mart 2014)

BAHAR 14 KAPAK_BASKI.inddÇağdaş çocuk ve gençlik edebiyatının yayıncılık sektöründe hak ettiği yeri almasını sağlayan yayınevlerinden Günışığı Kitaplığı, İlkbahar 2014 Yeni Kitaplar Kataloğu’nu yayımladı. Yılın ilkyarısında yayımlanacak 10 yeni kitabın ve yazarlarının tanıtıldığı 32 sayfalık katalog, Türkiye genelinde yaygın olarak dağıtılıyor.

Okurların, öğretmenlerin, kütüphanecilerin, araştırmacı ve eleştirmenlerin kullanımına sunulan katalogda tanıtılan kitaplardan bazıları, Behiç Ak’ın “Tombiş Kitaplar” dizisi için yeni yazıp resimlediği üçüncü kitabı Bizim Tombiş Fiyonk Makarnayı Çok Seviyor; Gülsevin Kıral’ın “Ömer Hepçözer Dedektiflik Bürosu” dizisinin ikinci kitabı Çalınan Kent; İsmet Bertan’ın “Anadolu’da Bir Zamanlar” koleksiyonunun yedinci kitabı Altın Köle-Uçurumlar Ülkesi Urartu’da; Christine Nöstlinger’in ünlü gençlik klasiği Curcuna Evi; Angela Nanetti’nin büyüleyici gençlik romanı Mistral ve Brigitte Labbe’nin yarattığı “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin Türkçe’ye çevrilen 25. kitabı İnanmak ve Bilmek.

Yaş gruplarına göre hazırlanan, tema ve sınıf önerilerinin vurgulandığı katalogda kitap tanıtımlarının yanı sıra yayınevinin geliştirdiği öncü projelere de yer veriliyor. Eğitimciler için ücretsiz Eğitimde Edebiyat Seminerleri; edebiyatın ve yayıncılığının önemli başlıklarının tartışıldığı uzmanlık konferansı Zeynep Cemali Edebiyat Günü; Türkiye çapında 6, 7, 8. sınıf öğrencilerini yazmaya davet eden Zeynep Cemali Öykü Yarışması, kataloğun projeler sayfasında tanıtılıyor. Katalog, yeni kitaplarla genişleyen güncel Sınıf Listeleri ve Fiyat Listesi sayesinde kolaylıkla kullanılıyor. Güncellenen İngilizce dijital kataloğa yayınevinin internet sitesinden ulaşmak mümkün.

İlkbahar 2014 Yeni Kitaplar Kataloğu’nun içeriği

İLK KİTAPLAR  Uluslararası üne sahip, karikatürist, yazar Behiç Ak’ın yazıp resimlediği “Tombiş Kitaplar” dizisinin üçüncü kitabı Bizim Tombiş Fiyonk Makarnayı Çok Seviyor, minikleri felsefeye davet ediyor. Çin’in geleneksel kâğıt kesme sanatıyla hazırladığı desenlerle büyüleyen Yu Rong’un etkileyici kitabı Bulut Kuş, minik okurları özgürlükler üzerine düşündürüyor.

ÇOCUK KİTAPLAR  İzmirli yazar Hacer Kılcıoğlu, On Numara Çocuklar adlı kitabında, romanlarının sevilen kahramanlarını bir araya getirdi. Dedektiflik öyküleriyle sevilen Gülsevin Kıral, “Ömer Hepçözer Dedektiflik Bürosu” dizisinin ikinci kitabı Çalınan Kent ’te okuru şaşırtmaya ve kent değerleri üzerine düşündürmeye devam ediyor. Ödüllü yazar Fadime Uslu’nun roman kahramanlarının gizemli dünyasına girdiği Kaçak Kahramanlar,

yılın ilk ayında raflarda yerini aldı. Brigitte Labbé, dünyada milyonlara ulaşan “Çıtır Çıtır Felsefe”nin 25. kitabı İnanmak ve Bilmek ’te insan hayatını biçimlendiren kavramları çocuklarla tartışıyor. Kitapları sinemaya uyarlanan ve büyük bir hayran kitlesi olan Cressida Cowell’ın ünlü kahramanı Korkunç Gıcık III. Hıçkıdık’ın eğlence dolu maceraları, dizinin beşinci kitabı Ejderha Tehlikesi Nasıl Savuşturulur ile devam ediyor.

GENÇ KİTAPLAR  Belgeselci, yazar İsmet Bertan, Anadolu uygarlıklarında eşsiz bir yolculuğa çıkaran koleksiyonu “Anadolu’da Bir Zamanlar”ın yedinci kitabı Altın Köle’de okuru, Urartu uygarlığına tanıklık etmeye çağırıyor. Saygın edebiyat ödülleri sahibi, öncü yazar Christine Nöstlinger, ünlü gençlik romanı Curcuna Evi’nde geniş bir ailenin yaşamını en genç bireyinin gözünden, eleştiri yüklü mizahi bir dille anlatıyor. İtalyan edebiyatının usta yazarı Angela Nanetti’nin Türkçe’deki ilk gençlik romanı Mistral ise, adada fener bekçisi olan bir ailenin oğlu Mistral’in etkileyici hikâyesini anlatıyor.

KÖPRÜ KİTAPLAR  Çağdaş Türk edebiyatıyla çocuklar ve gençler arasında köprüler kurmayı amaçlayan Köprü Kitaplar, eleştirmen, yazar Semih Gümüş’ün editörlüğünde çağdaş Türk edebiyatının usta yazarlarının daha önce yayımlanmış yapıtlarını ve yeni kaleme aldıkları yapıtları bir araya getiriyor. Müren Beykan’ın yayına hazırladığı ve 2010 Memet Fuat Yayıncılık Ödülü’yle taçlanan koleksiyon, çağdaş edebiyatımızın değerli isimleriyle genişliyor.

edebiyathaber.net (24 Mart 2014)

istanbulun gizli buyuculeri kapakGizem, büyü, korku ve fantazya ile ilgilenen okurların yakından tanıdığı bir isim olan Aylin Ünal, bu kez araştırma ile kurgunun iç içe girdiği bir metinle çıkıyor okur karşısına. 

Giovanni Scognamillo ile beraber imza attığı Vampir Manifestoları ile Scognamillo hakkında hazırladığı Aşk ve Korku adlı kitaplardan tanıdığımız, Karanlığın Çocukları adlı radyo programını ilgiyle takip ettiğimiz yazar Aylin Ünal, bu kez merkezine İstanbul’u ve Galata’yı alan bir fantastik kurguyla çıkıyor karşımıza. İstanbullu büyücülerle yapılmış görüşmelerin hikâyeleriyle karşılaştığımız kitapta, belgesel ve kurgu, araştırma ve hayal gücü iç içe geçiyor.

İstanbul’un Gizli Büyücüleri’nde, gerçekliğin satır aralarında kalan büyülü olayların ve şehrin sokak aralarında saklanan gizemli insanların öykülerini okumak mümkün.

“‘İçinde yaşadığımız dünya yaşlı bir ağaçsa, İstanbul da o ağacın tam kalbinde durur. Bu nedenle İstanbul’da her ne olursa olsun, bundan tüm dünya etkilenir.’ Eski gizemciler, İstanbul’la ilgili böyle söylerler. Karmaşası hiç eksik olma­yan şehir, belli ki bağrında taşıdığı sırları saklamayı pek iyi başarır. Kentte yaşayanlar bilir ki, şehir güzel yüzünü her­kese göstermekten pek de hoşlanmaz. Koyu, karanlık, derin ormanların bağrında saklanmış bilge bir baykuştur İstan­bul, ancak onu gören olmaz.”

Giovanni Scognamillo’nun önsözüyle süslenen İstanbul’un Gizli Büyücüleri, İthaki Yayınları etiketiyle raflarda.

edebiyathaber.net (24 Mart 2014)

berkin-elvan-i-kaybettik-berkin-elvan-kimdir--4148042Onları ilk kez komada yatan Berkin’in durumunu kamuoyuna duyurma umuduyla bir basın açıklaması için Taksim’e indiklerinde görmüştüm. Sami Elvan ve kızı Taksim’in her zamanki hayhuyu, tetikte bekleyen TOMA’lar, sivil-resmi polislerin arasında birbirlerine tutunarak yürüyorlardı. Tedirginlerdi.

Onlara destek vermeye gelmiş olup arada bir slogan atanların arasında acılı yüzleri kımıltısızdı. Gezi eylemlerinden beri Taksim’i geçilmez kale olarak ilan etmiş olan polis bir kez daha gazlı silahları ve TOMA’larıyla basın açıklamalarına engel olduğunda, yüzlerindeki keder daha da derinleşmişti. Sami Elvan ve kızı, yanlarında avukatları, suya ve gaza karşı korumasız, kol kola girmiş, uzaklaşıyorlardı meydandan.

Sonra,  Berkin’in uyanacağı umuduyla her gün başka bir köşeden insanların gelip bahçesinde beklediği Okmeydanı’ndaki hastanenin önünde anne Gülsüm Elvan’la karşılaştım. Çalıştığım (Almanya’da yayın yapan) radyoda yayınlanmak üzere Berkin’in son durumunu anlatan bir röportaj için oradaydım. Eski, bildikleri yaşamları çoktan sona ermiş, yeni bir mücadeleyle baş etmek zorunda olan bir aile… Her gün hastanede hastane personeliyle birlikte Berkin’in günlük temizliğini yapıyor,  her yeni günde ufacık bir uyanma belirtisiyle karşılaşmayı umuyorlardı. Belki gözü kıpırdardı bugün Berkin’in, eli, parmağı oynardı farklı bir şekilde, ağzından ani bir ses çıkardı… Doktorların Berkin’in uyansa da eskisi gibi olmayacağı uyarılarına rağmen her gün, her an umutla orada duruyor, onu da alıp eski yaşamlarına geri dönmeyi diliyorlardı.

Gülsüm Elvan’la yan yana oturduk hastanenin bahçesinde. Acının insanı nasıl da hızla yaşlandırabileceği gerçeğini kanıtlayan, henüz genç ama çökmüş bir anne. Ama o oğlunu anlatırken onun sevgiyle ışıldayan gözlerinde şakacı, çocuklarıyla çocuk olabilen, ağız dolusu gülebilen bir kadını hayal edebiliyordum. Berkin’in sabah kalkıp okula gidişini görüyordum mesela, mahallelerinin parkında beslediği köpeğe göz atışını, hafta sonları evlerinin bir sokak üstündeki fırından ekmek alışını. Sıcak ekmeğin arasına konan peynire iştahla sarılırken bir yandan da belki hevesle bir şeyler anlatışını duyuyordum. Sonra sahandaki yumurtanın sarısını kimin yiyeceği gibi ufak tefek mızmızlanmalarla geçen kanaatkâr bir aile sofrasını getiriyordum gözlerimin önüne. Evet, bir kahvaltı sofrası ve sıcak ekmek düşüyordu usuma çünkü sonun başlangıcı bu ekmek ve sofra fikriyle gelmişti. Berkin’in vurulduğu 16 Haziran sabahı Gülsüm Elvan günlerdir sokaklardan içeriye giremeyen ailesi ve akrabaları, eşi dostu için (Evet,  o günlerde giremiyor, sığamıyorduk evlerimize, sokaklar kaynarken hardallı gazın kokusu duvarlarımıza bile sinmişken hiçbirimiz gözünü kulağını dışarıya kapatmış televizyonların karşısına geçemiyorduk) bir kahvaltı sofrası hazırlayacaktı. Berkin’se ekmek almaya gitmişti.

gülsüm-elvan_599756

Gülsüm Elvan

O gün kırık dökük cümlelerle oğlunu anlatan Gülsüm Elvan, onun uyanacağına inanıyordu. Uyandığında belki de onun bir öğretmenine anlatmış olduğu o sevdiği kızın kim olduğunu öğrenecekti, oğlunun aşk sancılarını nasıl gizlediğine tanık olacaktı sonra, kim bilir, içi cız edecek, artık okşanmak istemeyen ergen oğlunun saçlarını okşayacaktı sevgiyle ve “Üzülme, bu da geçer oğlum!” diyecekti.

İşte ben o gün Gülsüm Elvan’a mikrofonumu tutarken, hemen yanı başımızda yaşlı bir kadın ikide bir söze karıştığı için kadının susmasını beklerken, onlara her gün destek için hastane önüne gelen Nişantaşılı bir kadınla konuşurken, tüm bunların yaşanacağına Gülsüm Elvan kadar inanıyordum. Sanki Gülsüm Elvan’ın sesi Almanya’nın semalarına kadar ulaşırsa, evren vicdana gelip Berkin’e can verecekti. Bu yüzden, umudu hiç elinden bırakmayan bir annenin ağzına dayadığım mikrofonum benim de umudum ve gururumdu o gün.

Ama Berkin uyanmamış, 14’ünde girdiği hastanede 15 yaşında, on altı kiloya inmiş olarak ölmüştü. Cemevinin bulunduğu sokağa sığamayan kitle sloganlar atarken Gülsüm Elvan içeride ağıt yakıyordu. Elimde mikrofon, duruyordum kadınların arasında. Ama bu kez açamıyordum mikrofonu, açsam da ağıtlara uzatamıyordum onu. Ağlıyor ve utanıyordum ve bu utancımın bir annenin oğlunun arkasından yaktığı ağıta mı yoksa işini yapmak zorunda olup o mikrofonu uzatması gereken kendime mi, bilmiyordum. Aslında tek istediğim o kadınların arasında oturmak ya da cemevinin önündeki kalabalığa karışmadan, köşe başlarında sessizce dikilmiş “burası bir yas evi, biz de yas tutmaya geldik,” diyen insanlar gibi bir köşede durup sessizce yas tutmaktı. Ama çalışıyordum, izlenimler topluyor, insanlarla konuşuyor, sessiz olamıyordum. Ne o gün ne de Berkin’in cenazesinin defnedildiği ertesi gün.

Defin gününün akşamı, radyoda canlı yayında, Gezi eylemlerindeki kalabalığı hatırlatan bir kalabalıktan söz ediyor, polisin bir kez daha TOMA’ya ve gaz fişeklerine sarıldığını, Berkin’in daha yeni defnedildiği mezarlığın yanı başındaki sokakların, caddelerin birer savaş alanına dönmüş olduğunu anlatıyordum. Hiçbir siyasi inancın başaramayacağı, ancak öldürülmüş bir çocuğun vicdanlarına seslenmesi sonucu sokaklara dökülmüş kitleler karşısında kapıldığım umuttan, evet o insana dair umuttan, bir ölünün arkasında sessizce yas tutamamanın utancından, cenaze daha gömülür gömülmez üzerimize püskürtülen su ve gaz karşısında duyumsadığım öfke ve çaresizlikten söz etmiyordum. Daha başka şeylerden de söz edemiyordum radyoda. Mesela beni Kurtuluş’tan Okmeydanı’ndaki cemevine götüren mahallemizin Taksi şoförünün Berkin’i uğurlamaya giden sokaklardaki kitleyi işaret edip “Ben daha fazla yaklaşmayayım hanımefendi, sonra döverler möverler beni,” deyişi karşısında nasıl şaşırdığımı, sonra “Niye ben de onlara katılacağım şimdi, gücüm yetmez ama ben mesela, sizi döver miydim?” diye tepki gösterdiğimde, şoförün “Estağfurullah siz Alevi misiniz ki?” deyişini…  Bu ülkeyi yönetenlerce yerleştirilmeye çalışılan bir kanının karşısında nasıl çaresiz kalakaldığımı, çaresizliğimin nasıl öfkeye dönüştüğünü…

fft99_mf4151023O gün radyodaki işimi bitirmiş, siren sesleri, gaz kokuları, ıslak kaldırımlardan sıyrılıp eve atmıştım kendimi ve oğlunun severek oynadığı misketleri mezarına koymuş olan Gülsüm Elvan’ın başbakanca nasıl meydanlarda yuhalatılmış olduğunu öğreniyordum. Utanıyor, öfkeleniyor ve yine yas tutmayı unutuyordum. Sonra hayatın sertliği karşısında tek çare olarak gördüğüm edebiyatın içine kaçmak istiyor, bir hikâye anlatarak, kurgulayarak unutmaya çalışıyordum gerçeği.

Ama gerçeklik o kadar sert ve kaba ki şu aralar, uydurabileceğimiz her hikâye, ona uygun düşebilecek her sözcük inandırıcı olmaktan uzak, bugünle ilgisi olmayan bambaşka bir metin ise yeni bir utanç kaynağı sanki. Çünkü bu ülkede çocuklar ve gençler öldürülürken ve analarına bildikleri şekilde onlara veda etmeye ve yas tutmaya fırsat verilmezken, yazabileceğimiz her hikâye, seçtiğimiz her çarpıcı sözcük boş ve anlamsız bugünlerde.

Menekşe Toprak – edebiyathaber.net (21 Mart 2014)       

Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey, Türkiye’nin Twitter’ı kapatması üzerine Türkçe bir mesaj paylaşarak kullanıcılara yol gösterdi. 

Dorsey, Twitter’ın küresel hesaplarından biri olan Policy tarafından yazılan şu mesajı retweet ederek paylaşımda bulundu:

“Avea ve Vodafone’dan 2444’e, Turkcell’den 2555’e START mesajı göndererek SMS üzerinden Twitter kullanmaya başlayabilirsiniz.”

23735263

21 Mart 2014

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z