Masthead header

voidEdebiyat ağırlıklı fanzin Void’un onuncu sayısı yayımlandı.

Bu sayıda: Emre Varışlı, Gizem Aktan, Eren Karatepe, Semih Yıldız, erenokur, Volkan Yalçın, Ekin Metin Sozüpek, Alaca Katarsis, Kübra Demir, Ekin Deniz Kaya, Uluer Oksal Tiryaki, Çağrı Yalkın, Meltem Canaslan ve Sonat Yurtçu bulunuyor.

Fanzine ulaşabileceğiniz noktalar:

Beşiktaş: Mephisto, Siyah Kafe

Beyoğlu: Semerkant Kitabevi, Pandora, Mephisto, KontraPlak, Robinson Crusoe 389, Ot Kafe, Junior Bar

Kadıköy: Fanzinlik, 6.45 Dükkan, Mephisto, Sosyal Sahaf, Karga Bar, Bant Mag. Mekan, Zebercet Sahaf, Boris Comics, Tight Aggressive.

İletişim

voidfanzine@gmail.com
https://www.facebook.com/voidzine
https://www.twitter.com/voidzine

edebiyathaber.net (17 Şubat 2016)

felsefe_afi__Işık Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde Prof. Dr. Örsan K. Öymen’in koordinatörlüğünde düzenlenen Felsefe Okulu’nun üçüncüsü, 19 Şubat – 18 Mart 2016 tarihlerinde düzenlenecek. Felsefe Okulu III seminerlerinin konusu Felsefe ve Mutluluk.

Işık Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Örsan K. Öymen tarafından, Cuma günleri saat 18:30-20:30 arasında, İstanbul-Nişantaşı’nda, Feyziye Mektepleri Vakfı Sacit Öncel Salonu’ndaki program üniversite içinden ve dışından herkese açık.

Bu seminerlerde, felsefede mutluluk kavramı üzerine geliştirilen kuramlar ele alınırken, mutluluk kavramı konusunda belli başlı filozofların belli başlı dönemlerde ortaya koyduğu özgün kuramlar anlatılıp irdelenecek.

Mutluluk, Felsefe’nin alt dallarından birisi olan Etik’in (Ahlak Felsefesi) konularından biri. Bu çerçevede, seminer serisi süresince Antik Yunan’da Platon, Aristoteles ve Epikuros; Orta Çağ’da Augustinus ve Aquinas; 17. Yüzyılda Locke ve Spinoza; 18. Yüzyılda Hume ve Kant; 19. Yüzyılda Schopenhauer, Nietzsche ve Mill’in mutluluk kavramı konusunda ortaya koydukları düşünceler ve kuramlar aktarılacak, irdelenecek ve tartışmaya açılacak.

“Yaşamın amacı mutluluk mudur? Mutluluk nedir? Ruh ve beden bir bütün müdür, yoksa kopuk mudur? İyi olan şey bizi mutlu kılan şey midir? Mutluluk sürdürülebilir bir ruh hali midir? Mutsuzluğun ve acının yaşamdaki yeri nedir? Dünyevi mutluluk ve öte-dünyacı mutluluk arasındaki fark nedir? Bireysel mutluluk ve toplumsal mutluluk arasındaki fark ve ilişki nedir? Mutlulukçu filozoflar ve mutlulukçuluğu eleştiren filozoflar kimlerdir?” gibi sorular ve bu sorulara filozoflar tarafından verilen yanıtlar, Felsefe Okulu III’ün temel içeriğini oluşturacak.

Program:

19 Şubat 2016: Antik Yunan’da Mutluluk: Platon, Aristoteles, Epikuros.

26 Şubat 2016: Orta Çağ’da Mutluluk: Augustinus, Aquinas.

4 Mart 2016: 17. Yüzyılda Mutluluk: Locke, Spinoza.

11 Mart 2016: 18. Yüzyılda Mutluluk: Hume, Kant.

18 Mart 2016: 19. Yüzyılda Mutluluk: Schopenhauer, Nietzsche, Mill.

Kayıt ve bilgi için:

E-posta: sem@isikun.edu.tr Web: www.isikun.edu.tr/sem

Prof. Dr. Örsan K. Öymen kimdir?

Prof. Dr. Örsan K. Öymen 1965 doğumludur. Lisans (1987) ve Doktora (1999) derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden, Yüksek Lisans (1990) derecesini New York Üniversitesi (NYU) Felsefe Bölümü’nden almıştır. Say Yayınları’ndan çıkan “Hume” adlı bir kitabı ve alanında birçok ulusal ve uluslararası akademik makalesi bulunmaktadır. Felsefe’deki uzmanlık alanları Epistemoloji, Etik ve Siyaset Felsefesi’dir. 2000 yılından beri üniversitede Felsefe alanında Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Halen, Feyziye Mektepleri Vakfı’na bağlı Işık Üniversitesi’nde İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Başkanı’dır. Felsefe Sanat Bilim Derneği Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Başkanı, “Assos’ta Felsefe” adlı oluşumun kurucusu ve direktörüdür.

edebiyathaber.net (17 Şubat 2016)

www.marttanitim.com“Görmezden Gelmeyelim – Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni” sergisi 1 Mart’ta Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde açılıyor.

Şizofreni konusunda toplumsal farkındalık yaratmayı hedefleyen ve geçtiğimiz yıl İstanbul ve Ankara’da toplam 10 bin kişinin gezdiği sergi 1-31 Mart tarihleri arasında 10.30-19:00 saatleri arasında ücretsiz olarak gezilebilecek.

Sergide en çok ilgiyi, bir şizofreni hastasının, hastalığın en yoğun döneminde neler hissettiğini deneyimlemeye imkan veren ‘Empati Kabini‘ ile bilimsel kanıtların bulunmadığı ve hekimlerin ellerindeki tedavi yöntemlerinin kısıtlı olduğu dönemde, şizofreni hastalarının tedavi amacıyla nelere maruz kaldığını gösteren ‘Dönen Yatak’ görüyor.

Konunun uzmanları tarafından hazırlanan zengin içeriği, üç boyutlu kutularda görsel ve işitsel efektlerle ve canlandırmalarla hazırlanan yaratıcı sergileme biçimleriyle Türkiye’de bir ilk olan ‘Görmezden Gelmeyelim – Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni’ sergisi, ziyaretçilere sadece izleyici oldukları değil, zaman zaman farklı duyularıyla deneyimleyebilecekleri bir serüven sunuyor.

Bilgi için:

www.sizofreniseruveni.com

edebiyathaber.net (17 Şubat 2016)

orhan-pamukYazar Orhan Pamuk ve yönetmen Grant Gee, 27 Şubat Cuma günü Cinemaximum Kanyon’da, yönetmenin Pamuk’un yazdıklarından etkilenerek çektiği filmin oluşturulma sürecini anlatacaklar.

İstanbul’a 2013 !f’nin davetlisi olarak gelen İngiliz yönetmen Grant Gee, Orhan Pamuk edebiyatından esinlenerek yarattığı yeni filmi Anıların Masumiyeti/Innocence of Memories ile tekrar !f İstanbul’a konuk oluyor. Gee ve Pamuk, !f’çilere müzenin filme nasıl ilham verdiğini, birlikte nasıl çalıştıklarını ve belgesel ile kurmacanın sınırlarında dolanan filmin yaratıcı sürecini bu önemli etkinlikte anlatacak.

edebiyathaber.net (17 Şubat 2016)

  • kirmizilim - 19/02/2016 - 00:26

    Haberde bir yanlış var 27 Şubat Cuma yazmışsınız. Cumartesi olacak. Önemli bir detay. dikkatcevaplakapat

bir haz markasi-1Türkiyeli okurların, “Dövüş Kulübü” kitabıyla tanıdığı Amerikalı gazeteci yazar Palahniuk’un son kitabıdır Bir Haz Markası. Üniversitede gazetecilik eğitimi almış ama geçimini oto tamirciliğiyle sağlayan yazarın ilk Kitabı Dövüş Kulübü’dür. Birkaç arkadaşıyla katıldığı edebiyat grubunda “Kargaşa Projesi” adıyla yazdığı öykü üç ay sonra “Dövüş Kulübü”ne dönüşür. 99 yılında filminin çekilmesiyle tüm dünyada tanınır. Yazarın yeraltı edebiyatının duayeni olmasını sağlayan diğer kitapları da (Gösteri Peygamberi, Görünmez Canavarlar, Tıkanma, Ölüm Pornosu, Çarpışma Partisi, Kaçaklar ve Mülteciler vd) derin bir sistem eleştirisiyle, sistemin ezip tuhaflaştırdığı insanın durumunu ele alır.

Bir Haz Markası’nda da aynı eleştirel yaklaşımla bu insan-sistem ilişkilerini farklı bir yerden sorgular. Yeraltı edebiyatının içinde, Palahniuk’un karanlık, kuytu labirentlerinde ne işi var masalın diye düşünüyor insan. Kitabı okumaya başladığınızda o süssüz, katı, gerçekçi dil bile engelleyemiyor okuduğunuzun bir romantik, masalımsı aşk hikayesi olduğuna inanmanızı.

Bir modern zaman masalı yaşama hayalinde olan, sıradan, milyonlarca kadından biridir kitabın kahramanı Penny. Manhattan’da bir hukuk bürosunda çalışan, tek odalı evinde iki arkadaşıyla yaşayan Penny’nin hayatı, Maxwell denilen milyarderle karşılaşınca masalsı başlayıp tersyüz olur. Milyonlarca kadının sahip olduğu, zenginlik, şöhret, zarafet, estetik bir yaşam hayali ve bu hayale ulaşmanın en kolay yolu önlerine konan başka bir hayaldir: zengin, başarılı, akıllı, ünlü ve centilmen beyaz atlı zamane prensleriyle karşılaşmak. Şatafatlı, lüks, zengin mekanlar-hayatlar içinde olmayı istemek ya da hayal bile edemeyecekleri bu yaşamı olasıymış gibi bir o kadar yakın, bir o kadar ulaşılabilirmiş, küçük bir şansla hemen yarın yaşamaya başlanabilirmiş gibi sunan da sistemin ta kendisidir. Ne kadar berbat bir hayat yaşıyorsanız da kapitalizmin bu algı oyunlarına kanar, modern zaman masalı yaşama beklentisinde olursunuz. Bu beklentilere sahip Penny de bir akşam yemeği davetiyle, zengin, başarılı Maxwell’le bu zenginliğin içine girip bir masal yaşayacağını sanmaktadır. Ama sistemin önüne sunduğu beyaz atlı prens hiç de bildiğiniz gibi değildir.

Dünya pazarında kendisine yer edinmek için insanın en temel duygusunu, doğasını, bedenini kullanmakla işe başlamış; en zayıf halkasından, kadınlardan deneklerle kadınların tek başına haz alabileceği ilaçlar, erotik araçlar üretmektedir. Ortaya çıkardığı erotik hazzı arttırıcı araçlar dünya kadınlarına sürekli mutluluk vaat etmektedir. Penny de Maxwell’in deneklerinden biri olacaktır. Penny çevresinin, toplumun da yarattığı hayal baloncuğundaki gibi bir yaşamın içinde olmadığını kısa sürede anlar; öyle dedikleri gibi zengin, ünlü Maxwell’in yeni prensesi değildir ve zengin bir hayatın içinde mutlulukla yaşayamayacaktır. Bunu fark etmesi de deneyler, ilaçlar ve çeşitli araçlarla bedenindeki hasarlar, ruhsal çöküntüler sonunda olacaktır. Aslında her şey çok açıktır, insanlara sunulduğu gibi bu ilaç ve araçlar kadınlara sonsuz haz sağlamadığı gibi içinden çıkılamaz bir girdaba dönüşür ve amaç kadınların mutluluğu değil erkeğin mutluluğudur. Bilinenin ve söylenenin tersine kapitalizmin üretim ilişkileri de kadınlar için, kadınların temel olduğu vs. değil, kökeninde erkil düzenin yattığı ilişkilerdir; temel erkildir, her şeyi yönlendiren, belirleyen, isteyen ve istediği gibi yapan erkektir, başarılı olan erkek akıldır. Kadınlar güçlü, başarılı erkek aklın araçlarıdır. Maxwell bu sistemin devamlılığını, Penny üzerinde yaptığı deneylerle ve gayet duygusuz yaklaşımıyla nasıl sağladığını gösteriyor. Ürünlerinin kullanıcı grubu yalnız ve sıradan hayatların içinde varolan, kolayca yönlendirilebilir olan kadınlardır. Onlar önce yalnızlaştırılmış, mutluluk kaynaklarını sistemin yok ettiği insanlardır ve Maxwell’in ürünleri onlara ‘tek başına mutluluk’ vaat etmektedir.

‘Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser’ sözü vardır; sonra da size asla gölgesi olmayacak ağaçlar satar, siz de durmadan satın alırsınız bu asla olmayacak gölgeyi. Önce doğal olanı, doğallığından gelen mutluluğu ortadan kaldırıp, size yeni mutluluk araçları satar. İnsanın doğasından gelen her şeyi, duygularını ve hayatlarını sermayeye çevirmek için önce yok eder sonra değişik araçlarla bunu yarattığını iddia edip geri satar. Kitapta da insanın doğasından gelen en temel duyguyu, cinsellik üzerinden sermayeye çevirmeyi Palahniuk’un hem kabaca hem de incelikle işlediğini görüyorsunuz. Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da kapitalizmin önce yok ettiği, sonra kendine göre yarattığı insanların çıkmazlarını irdeliyor. Maxwell’in Beatiful You ürünleri ruhsuzlaştırılmış, yalnızlaştırılmış insanlara sunuluyor. Sistem tarafından insanın doğasının, içinde yaşadığı doğanın yok edilmesi; sevginin, aşkın, insan ilişkilerinin, insanın diğer canlılarla ve çevreyle ilişkilerinin yok edilmesi sonucu ortaya çıkan yalnız, sevgisiz, duygusuz insanlara sevginin, aşkın ortaya çıkardığı duyguları insan olmadan da, tek başına yaşayabileceğini iddia ediyor ve hatta zorunlu kılıyor, diğer her şeyde olduğu gibi. Mutluluk kaynakları yok edilip yalnızlaşmış, kabuklaşmış insana sevginin, aşkın, doğa-insan ilişkilerinin yarattığı mutluluğu çeşitli araçlar, makine ve ilaçların asla geri veremeyeceğini tekrar gösteriyor Palahniuk.

Aycan Çörek – edebiyathaber.net (17 Şubat 2016)

Yazar kapakToprak Işık’ın, çocuklar için yazdığı Acaba Ne Olsam? dizisinin beşinci kitabı “YazarTudem etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Büyüyünce ne olacaksın? Doktor, bilim insanı, yazar? Eğer yaşın henüz küçükse, gönlünden geçen mesleği seçmekte özgürsün demektir. Antropolog, itfaiyeci ya da ip cambazı olabilmen için hiçbir engel yok. Ama eğer lise çağındaysan işin biraz daha zor sayılır. Sonuçta kim hayatı boyunca hiç sevmeyeceği bir işte çalışmak ister ki?

Meslek seçimi şakaya gelmez. Unutmamak gerek ki, sevdiği işi yapanlar, hayatları boyunca çalışmış sayılmazlar…

Toprak Işık’ın, çocuklara kılavuzluk etmek amacıyla hazırladığı “Acaba Ne Olsam?” isimli başvuru dizisi, bundan böyle meslek seçimini bir hayli kolaylaştıracağa benziyor. Serinin ilk dört kitabı Mühendis, Bilim İnsanı, Doktor ve Hukukçu‘nun ardından, Toprak Işık dizinin beşinci kitabında, sözcükleriyle bizlere harika dünyalar kuran yazarları ve hayal gücünü konuşturanların mesleği olarak da bilinen yazarlığı mercek altına alıyor.

Yazarlık dedikleri de nedir ki? Daha okulu bile yokken üstelik… Sahi, yazarlığın inceliklerini öğrenebileceğiniz bir kitap var mı bildiğiniz? Artık var! Toprak Işık, uzun araştırmaların ve çalışmaların ardından nihayet yazarlığın kitabını yazmayı başardı! Yazarlar ne yazarlar, nasıl yazarlar? Doruklardaki usta yazarlar kimler? İyi bir yazar nerede, nasıl yetişir? Yazarlar geçimlerini hangi yolla sağlar? Yazarlık mesleği ile yakın ilişkide olan bilimler neler? Kısacası bir yazarın (ya da yazar adayının) yazarlık evreniyle ilgili merak ettiği her şey bu kitapta!

“Acaba Ne Olsam?”, meslek seçimine karar verme aşamasındaki okurların ellerinden bırakmak istemeyecekleri, mizahi öğelerle bezeli, edebiyat tadında keyifli bir başvuru dizisi…

edebiyathaber.net (17 Şubat 2016)

Siraz_KAPAKKırkmerak Dizisi’nin yeni kitabı, Serhat Öztürk’ün yazdığı “Şiraz”, Ayça Sabuncuoğlu çevisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Cami ve pazarın konumları et ve tırnak deyişini anımsatıyordu bana. Hani, taşradan kente gelmiş ailelerde kan bağı en değerli şey olarak muhafaza edilmeye çalışılır ya. Oysa zaman içinde herkes birbirine girer, kardeşin kardeşe yapmadığı rezillik kalmaz…”

Serhat Öztürk’ün Halep, Selanik ve Tiflis üzerine yazdığı kitapları okuyanlar bilir; Öztürk, gezi yazısını “edebiyat” seviyesine çıkaran ender kalmelerimizden biridir. Dolaştığı kenti fotoğraflamakla kalmaz, ara sokaklara girer, orada oluşan yaşamın ruhunu yakalamaya çalışır. Bunu da gerçek, kalıcı bir “yazı”ya dönüştürür.

Yeni menzilimiz Şiraz. Doğu’nun bu kadim kenti, bir yerleşim alanı olmaktan öte, Doğu’nun ruhunu işleyen bir düşünce ve edebiyat merkezi. Büyük yapıtların ortaya çıktığı bir kaynak. Ama acaba kendisi o kültürün ne kadar farkında? Serhat Öztürk’ün anı, anlatı, söyleşi lezzeti taşıyan kalemine kapılabilir, bitmesin isteyebilirsiniz, bizden söylemesi.

Kırkmerak Dizisi

Okumak, merakla başlar. Örneğin ilk meraklarımızdan biridir; ben nereden geldim, diye sorarız konuşmayı öğrenir öğrenmez. Ve devreye hemen edebiyat girer: Uzun gagalı leylekleri böylece tanımış oluruz.

Kırkmerak, insanın en eski ilgi alanını hedef alan bir dizi. Merak etmek, soru sormak, keşfe çıkmak, üstelik bunu edebiyatın, felsefenin, sosyolojinin, mizahın kılavuzluğunda yapmak. Dizinin amacı bu. Ama bu amaç her an yolundan sapabilir; okurun tekdüzelikten uzak bir yolculuğa hazır olması gerekir.

Kırkmerak kitapları belirli türlerle sınırlı kalmıyor ama edebiyatla dirsek temasını da kesmeyen kitaplar. Yazarların, düşünce adamlarının kelimenin tam anlamıyla “yoldan çıktıkları” çalışmalara yer verecek tematik kitaplardan oluşan bir dizi. Okur müthiş bir yolculuğa hazır olsun. Ama belki de hazırlıksız olması daha iyi olur…

edebiyathaber.net (17 Şubat 2016)

Papirus15KapakPapirüs dergisi 15. sayısında Mahmut Yesari’ye yer veriyor.

Dergi bülteninden

2016 yılının ilk Papirüs’ü edebiyatımızın yitik şairlerinden, onlarca romanı ve tiyatro oyunu, yüzlerce öyküsüyle gazete yazısına rağmen, adı neredeyse tamamen unutulmuş yazar “Mahmut Yesari”ye ayrıldı/adandı.

1920’li yıllardan 1945 yılında vefatına kadar durmandan, usanmadan tıpkı bir yazı makinesi gibi üreten Mahmut Yesari’yi ele alan NEYYA- Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi- ekibi, yaptığı araştırmasının ardından hazırladığı Mahmut Yesari Sempozyumu,  Belgeseli,  oyunu ve öyküleri ile Mahmut Yesari’ye olan vefa borcunu ödemeye çalışıyor bir nebze.

“Mahmut Yesariler Yaşamalı” diye başlıyor önsöz ve “Edebiyatın kıymetli yazarları, sizleri unutmayacağız ve unutturmayacağız” sözüyle bitiyor.

Amca torunu Gökhan Yesari bize onu anlatıyor : “Kısa bir hayat uzun bir hikâye”.

Aydan Gündüz : “Kitaplarından bihaber olmamız, isimlerini işitmemiş olmamız veyahut baskısı çoktan tükenmiş kitaplarına erişememek bir bahane midir?” diye hesaplaşıyor bizlerle.

“Edebiyatımızın Mahmutları” Mahmut Şenol’un kaleminden yer alıyor Papirüs’te.

NEYYA’dan Aysel Karaca, “Yesari’ye Yolculuk” yazısıyla yazarın hayatını anlatırken,  Yasemin Öztürk “Bir Dönem Romancısı Olarak Mahmut Yesari”çalışmasını sunuyor.

Mahmut Yesari’nin hikayeleri ve düşünceleri üzerine birkaç söz :”Hayat: Acı bir Şaka…” Recai Özcan yazıyor.

Ve Yesari’nin öykülerinden bir örnek: İki Acı

NEYYA’dan Erdal Kuzucan “Yaşamdan Kurguya Öyküler”, Gülayşen Erayda “Sürtük” incelemesiyle yer alıyor sayfalarda.

“Muntazam” yaşan insanlar, kendi yaşayışlarına uymayanlara “Serseri” derler.” sözleriyle Mahmut Yesari’nin “Serseri” oyununu inceliyor NEYYA’dan Zeliha Özer.

Mahmut Yesari’nin “Kendimle Mülakat” yazısı kaçırılmaz. 1936 yılında Yedigün Dergisinde yayınlanan röportaj tıpkıbasım olarak yer alıyor.

NEYYA’dan Işık Demirtaş ve Şaheser Yılmaz  “Çulluk”, Aysel Karaca “Tipi Dindi” ve Emine Kaygan “Su Sinekleri” roman incelemeleriyle bu sayıda.

Ve Yesari Belgeseli… NEYYA’dan Aysel Karaca “Yesari’ye Yolculuk” Bir Belgesel Öyküsü’nü anlatıyor.

“Pencereden Pencereye” Bir Mahmut Yesari Piyesi – NEYYA’dan Hüseyin Fazlı Düzenci aynı zamanda rol aldığı bir perdelik piyesi anlatıyor.

NEYYA’dan Ayşen Cumhur Özkaya ise “Ahd-e Vefa” şiirinde Mahmut Yesari’ye sesleniyor ve “Hoş geldin Mahmut Yesari… Hoş geldin bize” diyor.

NEYYA’dan Hüseyin Fazlı Düzenci “Deli Kızın Şiiri”, “Av” ve “Kral” şiirleri,  Gülayşen Erayda “Define Adam ve Bayram” öyküsü 3. ve son bölümü, Sevil Hacıoğlu “Üç Mektup”,  Bahar Yaka “Roman Yalan, Yalan Roman”, Oya Kaya “Gecikmeseydin Kar” ve Ayşen Cumhur Özkaya “Otuz Beşinci” isimli öyküleriyle yer alıyorlar.

Papirüs 15, NEYYA’dan Bülent Buyruk’un “Miçonun Kovası”, Funda Yılgın’ın “Sahipsiz Çocuklar”ı ve Ayşenur Baran’ın “Sakın Hatırlatma” öyküsüyle son buluyor,

İstanbul’da: Mephisto – Beyoğlu ve Kadıköy, Robinson 389, Kırmızı Kedi, Akademi- Kadıköy, CookBook – Kadıköy, İskele Büfe- Üsküdar

Adana’da – Sokak

Mersin’de – Kitapsan

İzmir’de – Yakın Kitapevi

Ankara’da – Dost, İmge ve Kırmızı Kedi

İletişim: edebiyat.papirus@gmail.com

edebiyathaber.net (17 şubat 2016)

KARANLIK_BARSELONAKAPAKMarc Pastor’un yazdığı polisiye roman “Karanlık BarselonaEsen Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

20. yüzyılın başları, Barselona…

Yoksulların ve özellikle hayat kadınlarının çocukları, halkın “vampir” ya da “Barselona Canavarı” ismini taktığı biri tarafından kaçırılır ve çocuklara ne olduğu öğrenilemez.

Emniyet Müdürlüğü ve vali, kaçırılma olaylarının gerçek olmadığını, gerçek olsa bile kimsenin yoksul çocuklar için uğraşacak zamanı olmadığını düşünür.
“Şikâyet yoksa, dava da yoktur.”

Okumayı 17 yaşında öğrenmesine rağmen polisiye roman tutkunu olan Komiser Corvo, işin peşini bırakmanın vicdansızlık olacağına inanır. Anne ve babaların korku içinde yaşadığı bir şehirde, açılmayan davaların peşini bırakmaya niyeti yoktur. Komiser Corvo, suçun normalleştiği bir dönemde, kalabalık Barselona sokaklarında, hırsızlar, akıl hastaları, kumarhaneler, genelevler, yoksul mahalleler, zenginlere ve makam sahibi kişilere satılan çocuklar, rüşvetle susturulmuş polisler ve çürümüş bir adalet sistemi içinde “Barselona Canavarı”nı bulabilecek mi?

2015’te eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanan, yılın en iyi polisiye romanları listelerine giren Karanlık Barselona polisiyeseverler için benzersiz bir okuma vaat ediyor.

edebiyathaber.net (16 Şubat 2016)

ekin-canGeçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan Ekin Can Göksoy’un Epope Tatavla adlı kitabı çıktı. Edebiyatseverler, Göksoy’u ilk olarak Münhal isimli ilk kitabıyla tanımıştı. Yazarla, romanda mekân unsurundan karakter odaklı yazmaya; tarihle olan bağından gelecek planları arasında edebiyatın nerede durduğuna dair kapsamlı bir söyleşi yaptık. Ve tabii ki hikâyesine ev sahipliği yapan Tatavla’yı konuştuk.

İlk kitabınız Münhal bir öykü kitabıydı. Şimdi ise bir romanla okurlarınızın karşısındasınız. Öykü kitabı yazma süreciyle roman yazma süreci arasında ne gibi farklar var?

Aslına bakarsanız, Epope Tatavla‘nın ilk versiyonu Münhal dosyasının içinde bir öyküydü. Fakat, oldukça uzun ve bir öykü için eğreti duran bir anlatıydı. Ben de uzun bir süre daha, neredeyse bir buçuk yıl boyunca, Epope Tatavla‘yı son haline getirmek için çalıştım. O yüzden, roman yazma süreci hakkında bir yorum yapmaktan imtina ederim. Çünkü benim için süreç çok farklı işledi.

İki kitabınızı da okurken şunu fark ettim, akılda kalan karakterler yaratıyorsunuz… Karakter odaklı mı yazmayı tercih ediyorsunuz?

Hikâyeye göre değişiyor desem doğru olur. Bazı hikayeler karakter odaklı anlatılmayı talep eder, bazıları ise bambaşka şekillerde. Örneğin, Münhal‘deki Saadet Apartmanı bunun bir örneği mesela. Karakterlerin akılda kalıcı olmasına gelirsek, bunun sebebinin karakterler birebir hayattan esinlenmiş olmasa bile, karakterlerle ile ilgili ufak ayrıntılar belki de onları hatırlanır kılıyor. Karakterleri kendileri yapan ayrıntıların birçoğunun kendi deneyimlerimden, günlük tecrübelerimden alındığını söyleyebilirim.

Tatavla’yla ilgili bir roman yazma fikri aklınıza nereden geldi?

İstanbul’da oturduğum dört buçuk yılın dördünü Tatavla ve civarında geçirdim. Tatavla benim için İstanbul’un her daim anlatılan çeşitliliğinin sahih bir yansımasıdır. Tatavla’da Rumlar, Ermeniler, Museviler, Nijeryalılar, LGBTİ bireyler, Suriyeli göçmenler, Türkler, Kürtler beraber yaşar. Tatavla’da çay bahçesinde bira içebilirsiniz; Afrikalı göçmenlerin de 16.yy’dan beri orada yaşayan, orayı kuran Rumların da kilisesi vardır. Diyarbakırlı bir teyzeden içli köfte alabilir, Paskalya’da çörek yiyebilirsiniz. Tatavla, çokkültürlülüğün İstanbul’daki merkezidir bana kalırsa ve yıllar içinde kaybettiklerimizin ne kadar değerli olduğunu bize anımsatır.

epope-tatavlaRomanı okurken beni cezbeden şeylerden biri de İstanbul’un mekânlarıydı. Sanki anlatının ağırlıklı kısmında, diğer temel pek çok unsurdan rol çalıyormuş gibi geldi bana. Buradan yola çıkarak biraz da genelleyerek, roman ve mekân ilişkisiyle ilgili düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum.

Rol çalma meselesinden emin değilim, yani kastedilenin ötesine geçmiş midir, okuyucuların kararı. Fakat, niyet edilmiş bir şey olduğunu, en azından bir yere kadar, söyleyebilirim. İstanbul’u, kentin bir dönemini anlatmak için, mekanları da anlatmak gerekiyor diye düşünüyorum. Mekanın insanlardan, insanların da mekanlardan bağımsız var olabileceğini düşünmüyorum. Tarlabaşı’nın dönüşümü İstanbul insanının da dönüşümüdür; yahut Gezi olayları her gün oradan geçmeye korkan gençlerin başkaldırısıdır. Her gün önünden geçtiğimiz binaların birbirinin aynı, parlak, bembeyaz, üzerindeki tarihin izlerinin acımasızca yok edildiği taş parçalarına dönüştürülmesi, geçmişlerinin yok edilmesi, bizim de geçmişimizin yok edilmesidir. İnsanı anlatan romanın mekanı es geçmesi, hele ki böyle bir devirde, böyle bir anlayış karşısında, mümkün değildir.

Tarihle ilgileniyor musunuz? Romanda pek çok tarihi detay var ve sanki tüm bunlar önemli bir birikimin ürünü gibi duruyor…

Tarih benim için önemli. Çünkü az önce anlattığım meseleler için yol gösterici bir işleve sahip. Ama sosyal bilimlerin kaderinde vardır bu. Kimin bilgi ürettiğine göre, tüm dünyayı değişik okuyabilirsiniz. Biri Ermeniler hep beraber gezintiye çıktı diyebilir, başka biri Mimar Sinan’ın kafatası ölçülerinden Türk olduğu anlaşılıyor diyebilir. Yahut başka biri, Pangaltı mezarlığı Sultan Bayezid Vakfı mülkünündür der. Bizim, resmi tarihe karşı alternatif bir tarih okumasına ihtiyacımız var; bunu bazen tarihçilerle birlikte, bazen onlardan esin alarak, bazen de onlara karşı, edebiyatın bu görevi ifa etmesi gerekiyor.

ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunusunuz. Devamında da Kültürel İncelemeler yüksek lisansı yapmışsınız. Akademik kariyer planlarınız var mı? Ve konuyu yine edebiyata getirerek, gelecek planlarınız arasında edebiyat nerede duruyor?

Akademik kariyer için net bir şey söylemem mümkün değil, çünkü ben de karar verebilmiş değilim. Çünkü akademi çok ciddi bir iş ve ciddi bir emek istiyor. Gelecek planlarımla ilgili söyleyebileceğim tek net şey belki de, elimden geldiğince edebiyat ile uğraşma, aklımdaki fikirleri kağıda dökmeye devam etme isteğim.

Hangi yazarları seversiniz? Ve özellikle şunu sormak istiyorum, edebiyat anlayışınızı şekillendiren yazarlar kimlerdir?

Soruyu böyle sormanız açıkçası benim işime gelir. Çünkü okurken pek beğendiğim, saygı duyduğum, etkilendiğim yazarlar ile onlar gibi yazmak istediğim yazarlar farklı benim için. Marquez, Kundera, Celine, Dostoyevski, Mann, Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi birçok favori yazarım var; ancak edebiyat anlayışımı şekillendiren yazarlara örnek verirken başta Hemingway‘in adını anmamda fayda var. Bunun yanı sıra, Umberto Eco‘nun ayrıntılardaki titizliğini ve Bilge Karasu’nun gündelik dünya fantezisini es geçmemek gerek.

Söyleşi: Sevim Tomris – edebiyathaber.net (16 Şubat 2016)

Söyleşi: Yusuf Çopur

Orhan Pamuk, son romanı Kırmızı Saçlı Kadın‘da Doğu ve Batı’nın iki önemli hikayesi eksininde baba-oğul ilişkisini geleneksel ve modern izleklerle ele alıyor. Aileden ve toplumsal etkilerden uzak kalarak birey olabilmenin özgürlüğüyle tüm bunlardan yoksun olup yalnız kalmanın huzursuzluğunu yansıtan bir içsel yolculuğa çıkıyor. Kitapta özellikle 1970’lerdeki edebiyat ortamının tartışmalarının da izlerine rastlamak mümkün. Dönemin etkin sol aydınlarının gelenekle olan ilişkisinin yazardaki yansımalarını bu kitapta da görüyoruz.  Yazarla, Doğu ve Batı’nın temel metinlerini yeniden yazdığı, bir yargıya varmadan bu iki kültürü karşılaştırdığı ve “benim en kişisel romanım” dediği son kitabını konuştuk.

FullSizeRender 1

Bir önceki romanınız Kafamda Bir Tuhaflık‘ta değindiğiniz İstanbul’un sosyokültürel değişimlerine bu romanda da değinmenizle birlikte İstanbul’un ikinci planda olduğu daha çok bireysel yaşanmışlıkların dikkat çektiği bir roman olmuş Kırmızı Saçlı Kız. Bu “bireysellik” tercihiniz nasıl oluştu?

Haklısınız, bu kitap, babalık, oğul olmak, itaat duygularıyla birlikte anne, baba çocuk üçgeninde bir eser… Evet, İstanbul burada ikinci planda. Kısa bir roman. Hızlı hareket ediyor. Toplumsal değişimin küçük ayrıntılarını Mevlut’un hikayesinde olduğu gibi takip etmiyor. Başka bir şeyle meşgul kitabım.

Nedir o?

Kendi ruhumuzdan da bileceğimiz babayla, otoriteyle, ustayla, devletle aileyle birleştirdiğimiz endişeler, huzursuzluklar, özgürlük duyguları, yalnız olma isteği, şehir hayatı bu romanın asıl derdi.

Kuyu metaforunun kullanılması belki de içine düştüğümüz toplumsal açmazlara da bir gönderme.
Kuyunun romandaki yerine nasıl karar verdiniz?

Kuyu hem metafor, hem de gerçek. Dini hikayelerde, bütün ortaçağ hikayelerinde kuyu çok önemli bir motif. KuyuKIRMIZI SAÇLI KADINyalnızlığı. Kuyuya düşmek.  Kuyu körlüğü. Kuyu sabrı. Bunlar anlattığım hikayede karşılık bulan duygulardı, hallerdi.

Beyaz Kale‘de birbirine benzeyen biri Venedikli diğeri Osmanlı iki erkek kahramanın hikayesini ayna metaforu üzerinden anlatmıştınız. Şimdi aynı metaforu baba-oğul üzerinden anlatıyorsunuz. Bu sefer ayna bir benzerlikten ziyade bir ayrışmayı gösteriyor, ne dersiniz?

Güzel bir gözlem. Bu, Beyaz Kale gibi bir kitaptır. Hatta bazen bir üçüncüsünü yazıp hepsini bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Bir Doğu-Batı novellası gibi. Burada iki ayrı toplumdan, toplumsal konumdan, iki ayrı yaşta emir veren ve itaat eden insanlar var. Bu ayrışma en genel ve soyut anlamıyla Doğu-Batı ayrışmasıdır.

Hem gerçeğin hem de toplumsal bellekte iz bırakan hikayelerin her iki romanda paralel yürümesi bakımından da bu iki roman çok benzeşiyor.

Hem Kırmızı Saçlı Kadın‘a hem Beyaz Kale‘ye dediğiniz anlamda birer “felsefi romanlardır” da diyebiliriz. Umarım bu korkutmaz okurları.

Cem kendini, hem babasını öldürüp annesiyle evlenen Oedipus’un konumunda buluyor hem de oğlunu öldüren Zaloğlu Rüstem’in… Cem için modern insanın bir prototipi diyebilir miyiz?

Bütün kahramanlarımda modern insanın huzursuzluğu kesinlikle var. Bu romandaki Mahmut Usta’yı biraz ayırmalıyım. O lonca ahlakıyla davranıyor çırağına, “küçük bey”imize. Usta çırak ilişkisinde, karşılıklı saygı, güven, şefkat duyguları var. O geleneksel bir insan, ama çırağı küçük bey daha çok bana benziyor, biraz burjuva. Ustasıyla uyuştukları daha çok uyuşamadıkları yerlerde benim hayattaki kişisel özlemlerim, duygularım var.

Güçlü baba, babaya isyan, annenin sevgisini kazanma. Anne tarafı ağır basan babacı bir roman okuduk. Babaya mesafe Orhan Pamuk için ne ifade ediyor?

Babam zaten mesafeliydi. Dürüst ve doğrudandı aynı zamanda, ama… Etrafta fazla yoktu. Arkadaşlığını çok severdim, ona hayrandım. Ondan çok şey öğrendim. Müteşekkirim, ama bana geleneksel bir babanın yaptığı gibi “onu yapma, bunu yapma, ben sana gösteririm” demedi asla. Bana hep değerli olduğumu hissettirdi ve hayatımı böyle şekillendirdi. Bunu planlayarak yapmadı o. Kendisini çok akıllı buluyordu. Onun oğlu da onun kadar akıllı olmalıydı ve ona özel davranılmalıydı. Böyle düşünürdü.

Böyle yetişen bir evladın kızıyla olan baba-kız ilişkisini sorsam ne dersiniz?

Ben babamdan öğrendiklerimi kızıma planlı olarak uyguladım ama bir süre sonra plandan yapmadım bunları. Babamın bana hissettirdiği gibi kızımın özel ve akıllı olduğunu ona hissettirdim. Ona hiçbir zaman otoriter bir baba gibi sesimi yükseltemeyeceğimi hissediyordum. Tıpkı babamın benim için dediği gibi. Kızım şimdi benim en iyi arkadaşımdır.

FullSizeRender 3

Kitabın yazım sürecinde fikir alışverişinde bulundunuz mu onunla?

Evet, kitabı yazarken çoğu sahneyi ona okudum. Arkadaşlık ettik. Şöyle yapıyorum böyle yapıyorum deyip konuştuk sahneleri.

Beğenir mi yazdıklarınızı?

Beğenir. Sürekli destekler. Unutmayın ki roman yazarken “Güzel mi ne diyorsun?” diye bir kırılgan yanım var. Kızınız olsun, kız arkadaşınız olsun, sevdiğiniz arkadaşınız olsun onlardan bir onay gelmesini arıyorsunuz öncelikle.” Olmuş mu? Ne diyorsun? Yayınlanmaya değer mi? “Bu soruları sürekli soruyorsunuz.

“Bu eserin en kişisel romanım olduğu gerçeğinin altını çizmeliyim.”

Nobel de alsanız yakın çevrenizin beğenisini, onayını alma duygusu gitmiyor demek ki.

Bu duygu gitmez de bitmez de. Bu duygu Nobellerden, ödüllerden değil analardan babalardan kaynaklandığı için bitmez. Bu duygu daha derinlerdedir. Roman yazarken, resim yaparken ödül jürilerine değil çok daha derinde annemize, babamıza yazarız. Kim olduğunu bilmediğimiz ama kendimizi beğendirmek istediğimiz bir kişiye seslenir kitaplarımız. Sonra kendimizi beğendirmek istediğimiz kişi ödül aldığımız bilse daha da iyi olur.

Kitap iki büyük medeniyetin iki büyük destanını karşılaştırıyor ve bu denklemde ilerliyor. Ancak romanın daha az görünen duygusal bir çizgisi var. Babanın gölgesindeki kocaman bir çocuk ve onun yaşadıkları. Bu çizgiden bahseder misiniz biraz?

FullSizeRender 2

Yazar, kuyuculuk geleneğine ait, bulduğu tüm ayrıntıları elindeki deftere not ettiğini belirtiyor.

 

Baba utangaçlığı, öfkesi… Gizli kıskançlık. Annenin yanında arkadaşlık, anne babayla olan gergin ilişki, babanın varlığındaki eksiklik… Onun eksikliğinin verdiği özgürlükte kendini iyi hissetme duygusu hem de bir yol gösterici olmadığı için huzursuzluk duygusu… Bunlar kendi hayatımdan çıkan, hissettiğim, el yordamıyla tanıyabildiğim duygular. Kitabı bu duygularla yeniden karşılaşma, onları yeniden hissetme adına da yazdım.

Oğulların modern ailelerden ziyade geleneksel ailelerde daha yalnız olduğu, kaldığı, bırakıldığı, kendi gibi olamadığı, sürekli baba baskısıyla  yaşadığı düşünülür genelde. Buna katılmıyorsunuz sanırım.

Benim algım bu değil. Tam tersi geleneksel baba oğul ilişkilerinde baba da sahiplenici daha koruyucu, öğüt verici. Modernlikteyse çocuk şehirde kayıp. Ailede kayıp ve baba oğul ilişkisi daha soğuk. Bende de böyle bir algı var. Kitapta da bu algımın yansımaları oldukça fazla. Bu anlamda bu kitabımın en kişisel romanım olduğunu belirtmek isterim.

“Dünyada evimizde hissetmeyiz kendimizi.”

Roman bir zıtlıklar romanı. Birbirine hiç benzemeyen ama birbirini tamamlayan iki baba, iki anne, iki aşk… Batı ve Doğu, edebiyat ve hayat, uygarlık ve gelenek, siyaset ve sahne, aşk ve güven, şüphe ve inanç. Bu anlamda bu zıtlıklar aslında bir kimlik arayışının sonucu mudur yoksa kimliğin kendisi midir?

FullSizeRender 4

Hem kimlik arayışı hem kimliğin kendisi. Ne olduğumuzu, hayatın anlamını… Sorarız genelde kendimize. Dünyada kendimizi evimizde hissetmeyiz. Bunun için zaten felsefe yapılır, edebiyat yapılır. Hayatımızın tek anlamı geçimimizi sağlamak veya sağlayamamak değil, başka dertler de var. İnsanı anlatan her sanat eseri de buradan beslenir. Burada bize otoriteyi, yasakları, bağlılıklarımızı, bağımlılıklarımızı, bayrağı, kültürü, aileyi, mahalleyi, milleti öğreten babaların önemi var. Bunlara karşı isyan etme dürtümüzün de önemi var. Tüm bunların arkasında yavaş yavaş içine girmekte olduğumuz modernliğin kaosu var. Hayatımızı büyük anlamsız bir ormanda anlamsız hissetme duygusu var. Kahramanlarım bunlarla çarpışıyor. Kaybolmuş değiller. İpuçları var.

Nedir onlar?

Oedipus’un, Zaloğlu Rüstem’in hikayeleri. Oralardan hayatımıza bir anlam vermeye çalışıyoruz.

Bir söyleşinizde Biz edebi geleneğimizi değiştirmeye karar verdik, diyorsunuz. Bu kararın edebiyatımıza yansıması nasıl oldu sizce?

Çok kötü oldu. Tamam alfabemizi değiştirdik. Tamam öğrenilmesi daha kolaydı. Bir şikayetimiz yok ama onu değiştirirken edebi geleneğimizi unutmasaydık daha iyi olurduk. Eski alfabeyle yazılan kitapları atmayıp yeni alfabeye geçirip okusaydık daha iyi olurduk. Geleneğini değiştirmeyeceksin, onu dönüştüreceksin. En doğru Batılılaşma bu olurdu bence.

“Modernleşelim diye geleneğimizi unuttuk.”

Orhan Pamuk, Yusuf Çopur ile özçekim için kendi telefonunu kullanırken.

Orhan Pamuk, Yusuf Çopur ile özçekim için kendi telefonunu kullanırken.

Size göre nedir gelenek?

Taklit edilecek bir şey değil, seçilecek, karşılaştırılacak, zekayla dönüştürülecek, derinleştirilecek, yeni kimlik için kullanılacak bir şeydir. Geleneklerini unutmadıkları için İranlıları beğeniyorum ama modernleşme yolunda az çaba sarf ettikleri için de eleştiriyorum. Biz modernleşelim diye geleneğimizi unuttuk. Unutmadan modernleşseydik daha dolu olurduk. Daha güçlü bir edebiyatımız olurdu. Daha güçlü bir plastik sanatımız.

Orhan Pamuk’la Mevlut arasındaki yakınlıktan daha yakın bir ilişki var Cem’le yazar arasında. Ne dersiniz?

Doğru. Çünkü Cem, Mevlut’tan çok daha bana benziyor. Sınıf olarak, konum olarak. Ama Cem tam ben de değil elbette. Cem’in babası solcu, kendisi para kazanıyor. Bizdeyse benim babam iş adamı, yönetici; ben edebiyatçı oldum. Babam Cem’in babası gibi solcu ve toplumun çilesini çekmiş bir adam değildi.

Özellikle  Cevdet Bey ve Oğulları, Kara Kitap ve Masumiyet Müzesi‘nde kendi yaşamınıza yakın hayatları anlatırken Kafamda Bir Tuhaflık ve şimdi Kırmızı Saçlı Kadın’da farklı kültür ve sınıftaki insanların hayatlarına içten bakarak onları romanlarınızda yaşatıyorsunuz. Romanlarınızın içeriğindeki bu değişim hakkında ne söylersiniz?

Pamuk, son romanında anlattığı kuyu hikayesini, 1988’de tuttuğu notlara ve o dönemde konuştuğu kuyu ustalarının söylediklerine dayandırarak oluşturmuş.

Pamuk, son romanında anlattığı kuyu hikayesini, 1988’de tuttuğu notlara ve o dönemde konuştuğu kuyu ustalarının söylediklerine dayandırarak oluşturmuş.

Bilmiyorum. İnsan kendini tam olarak da anlayamıyor. Ama Kafamda Bir Tuhaflık’ı yazmak için 1960 ve 70’lerde dışarıdan gördüğüm gecekonduları, o mekanları ev edinmiş insanlarla, sokak satıcılarıyla, garsonlarla, polislerle… Birçok insanla konuştum. Keşke bunları yirmi yıl evvel yapsaydım. Kırk yıl evvel demiyorum korkardım çünkü.

Bu “keşke” bir pişmanlık mı?

Evet ama acı acı bir pişmanlık değil. Yirmi yıl evvel yapsaydım daha iyi olurdu. Başka türlü bir insan olurdum, diye düşündüğüm zamanlar olmadı değil. Ama belki de hayata karşı bir olgunluk da gerekiyordu bunları yapabilmek için. Şimdi daha rahat ve komplekssiz yapıyorum. Kendi edebi güçlerimin daha farkındayım. Neyi anlatıp anlatamayacağıma olan güvenim daha çok. Bilmiyorum. Belki de otuz yaşında Mevlut’u tam olarak yazamazdım. Onun daha çarpıcı yönlerine ilgi gösterip insanlığını kavrayamazdım gibi geliyor. Ama yaşlandıkça herkesi ve her şeyi anlayabileceğimi, en sonunda insan hayatı karşısında yazarın birinci vasfının alçak gönüllülük, anlama ve anlatma merakı, özdeşleşme isteği olduğunu görüyorum. Bu şekilde yazacağım daha çok romanım var.

Kafamda Bir Tuhaflık‘ı edebiyatınızda bir kırılma noktası olarak görüyor musunuz?

Yok, o kadar keskin değil. Romancılığım bakımından Kafamda Bir Tuhaflık’ın birçok özelliği var ama konuştuğumuz mesele üzerinden şunu söyleyebilirim. Nişantaşlı Orhan Pamuk, gecekondulu ya da yoksul bir satıcı olan Mevlut’un hayatını onunla bütünüyle özdeşleşmeye çalışarak, ona acımadan, onu anlama gayretiyle hissederek onu Dostoyevski, veya Tolstoy karakteri gibi bütün insanlığıyla anlatmak istedi. Bütünüyle, her şeyiyle yazdım Mevlut’u.

Bu içerik değişimi okurlarınızca nasıl karşılandı?

Kafamda Bir Tuhaflık ve bu  roman okurlarca da Türkiye medyasınca da oldukça iyi karşılandı. Eleştirmeler, gazeteciler tarafından da fıstık gibi karşılandı. Hiçbir şikayetim yoktur. Çok memnunum. Yazmaya devam edeceğim.

Yusuf Çopur – edebiyathaber.net (15 Şubat 2016)

feridun andac 10.tifDoğrusu sevindirici bir durum!

Öykü her yerde…

Ülkeye yayıldı, hatta sınırları bile aştı! Yakında marketlerde de karşımıza öykü paketleri çıkabilir!

Hemen şaşırmayın!

Bu iyi mi iyi! Demek ki herkesin anlatacak bir hikâyesi var. Üstelik Dostoyevski’yi okumuş çoğu, Çehov’u baş tacı etmiş, Sait Faik’le yatıp kalkmış, Raymond Carver’la güne başlıyor Katherine Mansfield’le bitiriyor, Maupassant’ı eskimiş deyip ötelemiyor…

Yer gök öykülerle, öykücülerle…

Giderek yazan/anlatan bir toplum olma arzusu taşıdığımız kesin. Ama bir şey var bu ülkede; çoğalan her şey değer yitimine uğruyor hemen.

İşte bu orantısız çoğalma, eşitsiz gelişmeden korkarım. Hayatımızın her alanını sığlaştıran da budur.

Neden mi?

Her işte, uğraşta olduğu gibi bunun da simsarlarının çoğalma ihtimali ürkütür beni.

Mesleğim eğitimcilik.

İnsan eğitiminin yolunu/yordamını iyi kötü bilirim. Üstelik yazıya/okumaya kırk yılı aşkın zamanını vermiş biriyim. Yaşadığımız erozyonu az çok görebiliyorum.

Okullardaki edebiyat/sanat eğitiminin yetersizliğini biliyoruz.

Bundan olacak ki, birer kurtarıcı gibi herkes her yerde. Yalnız edebiyatın değil, birçok şeyin şirazesi kaçtı; çoğu şey pusulasını yitirdi.

Benim eşitsiz gelişme dediğim de işte bu.

Okumadan yazmak nasıl olabiliyor?

“Yazmam için okumam şart mı,” sorularını duydukça; ve bu kişiler paralar dökerek şurada burada öykülerini kitaplaştırıp bir yerlerde boy gösterdikçe pusulayı aramak boşuna çaba!

Karşıma çıkan genç/yetişkin insanlara bakıyorum çoğu pop-yazar’larla/yazıcılarla düşüp kalkıyor. Biraz konuşunca anlıyorsunuz kolaycılıklarının nedenini. Okuma eğitiminden geçmemiş çoğu. Edebiyat ise çok uzaklarında.

Yazmak için bir neden arayışından çok, bir yerlerde görünmek için neden yaratma derdinde çoğu.

Giderek söz inandırıcılığını yitirmeye başladı bizde. Görünmeden yazmak yerine görüntülenerek yazmayı seçiyor zamane yazıcıları. Elbette bundan en çok da paye alan roman yazanlar, öykü festivallerinde boy gösterenler.

Yazdıkları üzerine edebi yargı bekleyenlerin hezeyanı ise pıtrak gibi sarmış her yanı. Bu çıkışsız yolda, pusulasını yitiren edebiyatın pusarık havasında festivallerde ağırlanan “öykü” ne kadar nefes alıyor bilemem! Ama bildiğim bir şey var ki; kötü öyküler yazılıyor kaç mevsimdir. Öte yandan ise roman için bir basamak derdinde çoğu kalemşör. Yazıdan para, paradan yazıyı çıkarıyorlar. Kimsenin umurunda değil ne söylendiği. Toplummuş, insanmış, savaşmış, göçmüş, mülteciymiş, iç savaşmış, cinnetmiş, suçmuş, öfkeymiş…

Oysa biliriz ki; öykünün tam zamanı. İnsanı ve toplumu anlatmak için; insan ruhunun derinliklerine inerek yaşadığımız sanrılı dönemin kılcal damarlarına işleyerek, insanı anlamak/anlatmak için öykü kendi eşiğini geçecekleri bekliyor.

Edebiyatın tam da politik ve toplumsal olması gerektiği bir zamanda, öyküyü bir festivalden diğerine taşıyoruz.

Görsel çağdayız ya, öyleyse görünmek gerek bir yerlerde. Yükseldikçe alçalan bir toplumun yaşadığı değer yitimi ne yazık ki öyküyü de içine almış durumda. Dili umursamadan, toplumu tanımadan, insana doğru yürümeden yazı-çizi oyununda herkes. Acı soslu parlatılmış sözcükler, tavırsız/bakış açısız söylenip durmalar…

“Yazdım, öykü oldu; göründüm, öykücü oldum,” demek de yetmiyor ne yazık ki!

Yakın zamanlarda marketlerde öykü konservesi bulursanız hiç şaşmayın sevgili okurum!

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (16 Şubat 2016)

  • saadet - 20/02/2016 - 20:08

    Ferudun Bey, bırakınız yazsınlar çok okuyan yazanı olan bir toplumdan zarar gelir mi hiç? Keşke bu ülkede sorunumuz her önüne gelenin öykü yazması olsa. Sizlerin teşvik edici olmanız gerekir bizim gibi bir ülkede. Sonra oturur eleştiririz su akar edebiyatta yolunu bulur. Ayrıca pıtrak gibi çıkan yeni öykücülerimiz gençlerimiz ne kadar zorlanıyorlar seslenmek için.Sizler onların elinden tutun görmezden gelmeyin yeter ki….cevaplakapat

  • Çilem E. Türker - 09/03/2016 - 15:22

    Hocam, çok güzel yazı. Elinize, emeğinize sağlık.
    Popüler olma hevesine değinmişsiniz.
    Kitabını parayla bastıranlar, festivallerde bot gösterenler.
    Ancak bu insanlar, türlü sebepten, zaten bir nevi “çaresiz” değil mi?
    Sizden, (bir yazardan), yersiz olsa bile, asıl piyasanın haksız yere parlattıklarından sözetmenizi beklerdim.
    İletişim, Can, YKY ve bunların yavruladığı “genç öykücü yuvası” yayınevleri, bunların kitaplarını yayımladığı “yazmasa olur” yazarları niçin dile getirmiyorsunuz? Biri, nolur, bunları söylesin artık…
    Sine Ergün, Sezer Ateş Ayvaz, Şenay Eroğlu, Nihan Eren, Yalçın Tosun, Türker Ayyıldız, Bora Abdo, Pınar Öğünç, Nazlı Karabıyıkoğlu, Kadire Bozkurt… Nice, nice isim sayılır.
    Bu isimler yazsa, yazmasa ne olur? Geçmişimizin tekrarı, üstelik geçmişimizi aşağı çekiyorlar. Hayal gücü yok, insan bilgisi sığ ve kulaktan dolma, estetiğe hiç değinemiyorum.
    Düşüncemi paylaşmak istedim sadece.
    Sayılmasa bile, biri söylesin istedim.cevaplakapat

ben-okriBüyülü gerçeklik akımının tanınan yazarlarından Ben Okri, 16-20 Şubat tarihlerinde düzenlenen Uluslararası Zeytinburnu Öykü Festivali kapsamında İstanbul’a geliyor.

Annesinin birinci Nijerya iç savaşında yaşananlara dair anlattığı hikayeleri eserlerine ilham kaynağı yapan Ben Okri’nin Türkiye’de, “Aç Yol” ve “Tehlikeli Aşk” isimli romanları yayımlandı.

Ben Okri, Türkiye’de de yayımlanan ilk romanı olan “Aç Yol” ile dünyanın en saygın edebiyat ödüllerinden “Man Booker” ödülünü kazandı.

Aç Yol romanı, aynı zamanda Oxfordshire’lı bir İngiliz alternatif rock grubu olan Radiohead’in “Street Spirit (Fade Out)” adlı şarkısının sözlerine de ilham kaynağı oldu. Street Spirit (Fade Out)” şarkısı, avangart klibinin de etkisiyle grubun şöhretini Birleşik Krallık’ın dışına yaydı. Birçok edebiyat ödülünün sahibi olan Ben Okri, Nijerya iç savaşı hakkında annesinin sözlü aktarımlarından etkilendi ve savaş sonrası dönemin kültürünü yazılarına yansıttı. Sosyal ve siyasi konularda makaleler yazan Okri, daha sonra bu makalelere dayanarak kısa hikayeler kaleme aldı.

Ben Okri kimdir?

Man Booker Ödülü (1991), Aga Khan Ödülü (1987), Britanya İmparatorluk Nişanı, Commonwealth Writers Prize for Africa, Crystal Award (Dünya Ekonomik Forumu) başta olmak üzere birçok ödüle layık görülen Okri, Royal Society of Literature üyesi olmasının yanı sıra English Centre of International PEN’de başkan yardımcılığı yapıyor. Londra’da yaşamayı sürdüren yazarın son öykü derlemesi Wild, Random House tarafından yayımlandı. Türkiye’de yayınlanan ilk romanı Aç Yol (The Famished Road) Nijeryalı yazar Ben Okri’nin 1991 yılında yayınlanan ve Man Booker Ödülü kazanan romanı oldu. Yazarın Türkiye’de Aç Yol dışında Tehlikeli Aşk isimli bir romanı daha mevcut.

edebiyathaber.net (16 Şubat 2016)

cocukBir Kitap Lütfen ile Robinson Crusoe 389’un birlikte gerçekleştirdiği “Çocuk Dünyasına Yolculuklar” başlıklı söyleşi dizisinin dördüncü durağı “Tiyatro”, 28 Şubat Pazar günü 15.00’te SALT Galata’da.

Etkinlikte en eski sanat dallarından biri olan tiyatro çocuklarla ilişkisi üzerinden konuşulacak. Tiyatronun çocuklar için öneminden, ülkemizde çocuk tiyatrosuyla ilgili yapılan girişimlerden ve bugünkü çocuk tiyatrosunun durumundan bahsedilecek. Yazar, yönetmen, eleştirmen, tiyatro oyuncusu Ümit Denizer; kurucularından olduğu Anadolu Çocuk Oyunları Kolu / AÇOK grubunun deneyimlerini paylaşacak.

edebiyathaber.net (16 Şubat 2016)

yuz-yil-sonra-ermeni-soykirimiErmeni Soykırımı Araştırmaları Uluslararası Bilim Konseyi’nin 2015 yılında Paris’te gerçekleştirdiği uluslararası bir kolokyumun bildirilerinden derlenen “Yüz Yıl Sonra Ermeni Soykırımı”, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Kitap, alanında söz sahibi bilim insanlarının çok değerli katkılarını bir araya getiriyor. Derlemedeki çalışmalar, sadece Ermeni soykırımını yorumlamakla kalmıyor, kıyım sürecinin aşamalarını, Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan diğer azınlıkların karşılaştığı zulüm politikalarını, Birinci Dünya Savaşı ve uluslararası konjonktürün etkilerini, hukuki açıdan soykırımın yankılarını ele alıyor; yıkımın izlerini hafıza, aktarım, inkâr ve affetme sorunsalları çerçevesinde tartışıyor. Yüz Yıl Sonra Ermeni Soykırımı, çağımızın ilk soykırımını incelerken 20. yüzyılın ürünü olan bir kitlesel şiddet eylemleri çağını da sorguluyor.

“Soykırım sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun, İttihatçı zorbalık yönetiminin güçlenmesini ve iç düşmanın yok edilmesi sürecini meşrulaştıracak biçimde Avrupa’daki savaşa dahil olmasının bir sonucu değildir. (…) Ermenilerin, özgürlük ve güvenliklerini sağlamak için Osmanlı İmparatorluğu’ndan talep ettiği reformlar, onların toplumsal, siyasal bünyeden ve ülke topraklarından tümüyle temizlenmesi gereken mutlak bir iç düşmana dönüşmesinin başlangıç noktası olacaktır; hatta bu temizlik, imparatorluğun hayatta kalmasının ve yeniden doğmasının önkoşulu kabul edilecektir.”

Vincent Duclert

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (16 Şubat 2016)

devrim-bize-guldu-gectiTurgut Ulucan’ın “Devrim Bize Güldü Geçti” adlı yeni romanı İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Hepimiz birer komutan olacakmışız devrim gelince Akpınar’a. Malı mülkü olmayan yaşayacak. Varıp onun bunun tarlasına tokadına, dilediğin gibi ekip biçeceksin. Çıkan da ortak olacak tümden. Köye fabrikalar dikilince de bizim üç oğlana birden iş hazır. Allah’ın izniyle devrim olunca tek bi nokta karanlık ki bıkkınlık gelene taze avrat sözü geçmiyor hiç. Bu da beni küstürüyor. Kitaba bu da yazılsın da biz bu işe kafa yorarken varsın komutanlığı senin kardeşine versinler.

Yozgat’ın Akpınar köyü, zırnık vermez toprağı, üçü beşi istisna yoksul köylüsü, “acın yatıp gücün kalkıp” yuvarlanır giderler. Köyün marazlısı, büğdürü, sıracalısı Zabun Lütfü “derman Yozgat toprağında” deyip vurmuş yollara… Çekemeyenler varsın Zabun desinler.
Bunun sonu roman olur.

Turgut Ulucan ilk romanı Nergis’te yaptığı gibi yine küçük bir köyde yaşanan bir büyük hadiseyi anlatıyor.

Devrim Bize Güldü Geçti, Akpınar köylüsünün “darbe” ve “komünizm” ile imtihanının neşe yüklü buruk hikâyesi.

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (15 Şubat 2016)

mehmet fotoNormal misiniz? Böyle bir soru ile doğrudan karşılaşınca tuhaf karşılanabilir fakat en kestirme ve net bir şekilde böyle sorulabiliyor. Normal misiniz?

Arkadaş grubunuz içerisinde kendinizi değerlendirirseniz nasıl bir yanıt verirsiniz bu soruya? Sönük bir tip misiniz, yoksa çok mu parlıyorsunuz onların yanında? İş yerinizde, okulda? Yürümeniz, konuşmanız, oturmanız, kalkmanız ya da konuşmanız? Herkesçe kabul görüyor mu? Sorular, sorular, sorular… Daha da çoğaltılabilir, başka başka konulara girilebilir. Fakat yapmayacağım, uzatmayacağım. Son olarak şunu merak ediyorum. Ailenizin size bakışı nasıldır? Davranışlarınızı onlar da normal karşılar mı, yoksa farklı olduğunuzu düşünürler mi?

Bugünkü kahramanımız hiç de normal olmayan bir tip çünkü. Kahramanımız kim mi? “Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk”. Yani Barnaby Brocket. Adını “Çizgili Pijamalı Çocuk”tan anımsadığımız John Boyne’un Tudem etiketiyle yayımlanan bu kitabı “normal” kavramını sorgulatıyor bize.

Barnaby Brocket’ın babası kendisini tamamen normal olarak gören biridir. Normal bir evde, normal bir yaşam sürüyordur; normal şekilde normal şeyler yaptığı normal bir mahallede oturuyordur. Ve kendince sıra dışı davranan insanlara hiç tahammülü yoktur. Barnaby’nin annesi de çok normal bir insandır. Yolda hiç araba olmamasına rağmen mutlaka yeşil ışığın yanmasını bekler karşıya geçmek için. Otobüste boş yerler olsa dahi mutlaka kalkıp yaşlılara yer verir. Öylesine düzgün bir insandır ki; büyükannesi Elspeth vefat edip ona üzerinde adının ve soyadının baş harfleri olan E ve B’nin işlenmiş olduğu yüz tane değerli mendil bırakınca, bu mirasın boşa gitmemesi için soyadı B ile başlayan biri ile evlenmeyi kafasına koymuştur. (Bu arada Barnaby’nin annesinin adının Eleanor olduğunu ekleyelim.) Böyle bir anne-babanın iki normal çocuğu da vardı aslında. Fakat Barnaby farklıydı işte. Farklı olmasının nedeni ise yer çekimine meydan okumasıydı. Herkes yürürken o uçuyordu ve bu durum anne-babası için müthiş utanç vericiydi. Bu durumu bir türlü kabul edemiyorlardı. Ancak çantasına ağırlık yapsın diye yükleme yaparlarsa yere basabiliyorlardı Barnaby. Ve bir gün annesi ile parka çıktıklarında annesi verilmesi zor bir kararı uygulamaya koydu ve Barnaby’nin çantasında bir yırtık oluşmasını sağladı aniden.

Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocukİşte, Barnaby uçurtma olmuştu ve hızla yükselmeye başlamıştı. Sonrasında ise eğlenceli, şaşırtıcı serüvenler yaşadı Barnaby. Neler olduğunu anlatmayacağım tabii ki. Kitapta hepsi yazıyor.

John Boyne’un eğlenceli anlatımı ile kitabı bir solukta okuyacaksınız. Zaman zaman bir Roald Dahl kitabı okuduğum hissine kapıldım açıkçası. Her iki yazarın da aynı coğrafyaya ait olmasının etkisi olabilir mi acaba?

Normal kavramını sorgulatan bir başka kitap ise Delidolu etiketiyle boy gösteren “Krizalitler”. Tür olarak çok başka bir kitap olmasına rağmen bu yazıda değinmekte sakınca görmedim. Krizalitler, “Doğal biçim kutsaldır. Kurtuluşumuz saflıktadır.” şiarıyla yayımlanan bir eser. İlk olarak 1955 yılında İngiltere’de yayımlanmış olan kitap 61 yıl sonra hâlâ güncelliğini koruyor. Konusuna gelince: “Krizalitler birkaç bin yıl sonrasının dünyasında geçen ve nükleer bir felaket sonrası yaşanan genetik bir mutasyon hikâyesini anlatıyor. Normallik, anormallik, öteki gibi kavramları ele alan kitapta altı parmaklılara, dört kollulara, çok memelilere sık sık rastlasak da o dünyada onlara yer yok. Tahammülsüzlüğün zirvesi bir kitap. Ve iyi bir bilimkurgu örneği. Öyle ki bilimkurguya çok yakın hissetmememe rağmen kendimi, elime aldığım andan itibaren heyecan duydum bu kitapta. Zaman zaman bazı kitaplar yayımlanır ve bir an önce okumak için heveslenir, sabırsızlanır ya insan, işte Krizalitler bana bunu yaşatan bir kitap oldu.

Tudem yayın grubundan normallik, ötekileştirme üzerine iki kitap. Hâlâ normalleşemeyen bizler için…

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (15 Şubat 2016)

kerem-akcaAkademi Jurnal’de sinema üzerine yazmak, farklı film analizi metotlarını öğrenmek ve sinema yazarlığını meslek edinmek isteyenler için Kerem Akça ile sinema yazarlığı ve film analizi atölyesi 9 Mart’ta başlıyor.

Kerem Akça ile 6 hafta süren bu ufuk açıcı atölyede, katılımcılar eleştirmenliğin bilinmeyen taraflarını, ana kurallarını ve profesyonel eleştirinin nasıl yazıldığını öğrenecekler. Çalışmanın ana başlıklarından bazıları, türsel ve tarihsel eleştiri, yönetmen eleştirisi, analiz metotları. Chaplin, Godard, Orson Welles, Alfred Hitchcock, Antonioni, Tarkovsky, Wes Anderson atölyede filmlerinden örnekler sunulacak yönetmenlerden bazıları. Ayrıca katılımcılar pratik yapma olanağı bulacak, yazdıkları film analizleri Kerem Akça tarafından değerlendirilecektir.

Atölye başlangıç tarihi: 9 Mart 2016 19.30

Başvuru:

akademijurnal@gmail.com

05356175071

www.akademijurnal.com

edebiyathaber.net (15 Şubat 2016)

insan-olmak“İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.”

Psikiyatri alanında yazdığı önemli kitapların yanı sıra romanlarıyla da edebiyat dünyamıza farklı renkler ve tatlar kazandırmış olan Prof. Engin Geçtan, ülkemizin yetiştirdiği en seçkin düşünür ve psikiyatristler arasındadır. 1932 İzmir doğumlu olan Geçtan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzmanlık eğitimini psikoloji ve nöroloji dallarında New York ve Columbia üniversitelerinde tamamladı. Engin Geçtan, yıllarca sürdürdüğü psikoterapi çalışmalarının yanında ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyesi olarak da görev yaptı.

Geçtan, 1983 yılında yayınlanan İnsan Olmak adlı eserinde, engin bilgisi, deneyimi ve sağduyulu tespitleri ile okurun benliğine adeta bir ayna tutuyor ve onun hem kendisiyle hem de diğer insanlarla ve hayatla yüzleşme sürecinde farkındalık yaratıyor.

Geçtan, ‘insanların öfke ve düşmanlık duyguları’ hakkındaki düşüncelerinden bazılarını şöyle paylaşıyor okurlarıyla:

Hakkımız olanı alamadığımızda ya da önem verdiğimiz bir insan beklentilerimiz doğrultusunda davranmadığında yaşanan duygu kızgınlıktır… Ancak, bu gibi olaylar “yaşam boyu insanlar zaten hep beni engellediler!” ya da “insanlar zaten bencildir!” biçiminde yaşanıyorsa, o zaman durum farklıdır ve bu tür genellemelerin gerisinde kişinin geçmişinden getiregeldiği kızgınlıkların birikimi bulunur.

İnsan kızgın olduğu için diğer insanlardan korkar, insanlardan korktuğu için de onlara kızar. Kızgın insan “Nasıl olsa beni engelleyecekler ya da reddedecekler!” beklentisi içinde öylesi davranışlarda bulunur ki, çoğu kez gerçekten engellenir. Bu kez, “İstenmediğimi zaten biliyordum!” biçiminde yaşanan bir duygu, kızgınlıkları daha da pekiştirir ve böylece kısırdöngü oluşur.”


Kendisiyle uyum halinde olan bir insan, başkalarına dostça yaklaşır, ama gereğinde onlara karşı çıkar ve haklarını savunmak için savaşır. Buna karşılık, insanlar vardır, sürekli başkalarının sevgisini ve onayını kazanmaya çalışır ve bunu yaparken de kendi kişiliklerinden ödün verirler. İnsanlar vardır, diğer insanları sürekli karşılarına alır ve dünyaya karşı sonu gelmeyen bir öfke taşırlar. Ya da insanlar vardır, başkalarıyla aralarına görünmez bir engel koyar, onlarla yakın duygusal ilişikler kuramazlar. Süreklilik gösteren bu üç tür tutumun her birinin gerisinde korku ve kızgınlık duyguları yatar.”

“Aslında iyi insan, çevresine olduğu kadar kendisine karşı da iyi olan kişidir.”

Geçtan’ın insanlara ilişkin gözlem ve görüşlerinde ‘değersizlik duyguları’ da önemli bir yer tutuyor. İşte İnsan Olmak adlı eserinden konuya ilişkin birkaç alıntı:

“Kendisine değer verilmemiş bir insan başkasına değer veremez. Bunu sonradan öğrenebilmesi de ancak kendisine değer verebilmeye başladıktan sonra işleyebilen iki yönlü bir süreçtir. Bir başka deyişle, insan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini değerli bulur. Yoksa bir diğer insanı yücelterek kendimizi küçültmek, ne ona ne de kendimize değer vermektir. Üstelik böyle bir durum, değersizlik duygularının gerisinde yatan düşmanca eğilimlerin ve suçluluk duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur.

engin-gectanDeğersizlik duyguları yaşayan bir kişinin bazı insanları yüceltmesi, ya da sürekli yermesi geliştirmiş olduğu gerçekdışı senaryoların bir sonucudur.

Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, ilişkilerinde tutarsızdır… Çoğu kez değersizlik duyguları yaşayan bir insan, üstün olmak ‘zorundadır’.”

“Sürekli yakınan kimse hiçbir işe yaramaz.”

Geçtan’ın ‘sürekli kaygı duyan’ insanlar hakkındaki görüşleri de hayli düşündürücü. Aşağıdaki birkaç alıntı bu soruna yönelik ilgi ve merakı ateşlemeye yeterli olur sanırım:

İnsanlar vardır, işleri yolunda gitse de kaygılıdırlar. İlişkilerinde aşırı duyarlı olan bu kişiler, yaşadıkları günlük sorunlar karşısında kendilerini yetersiz bulur, kolayca çöküntüye girerler. Belirsiz kaygılar ve aşırı duyarlık, sürekli sıkıntılı ve gergin olmalarına, umutlarını kolayca yitirmelerine neden olur… Bir üzüntü konusu ortadan kalktığı anda yeni bir sorun bulunur ve sonunda çevrelerindeki kişilerin sabrı tükenir.”

“Kaygılı kimselerin olaylara bakış biçimi oldukça karamsardır. Günlük olağan sorunları bile dünyanın sonu gelmişçesine yaşarlar. Kendilerine ilişkin beklentileri de daima olumsuzdur. Ürettikleri ‘felaket senaryoları’ ile çevrelerindeki insanları da bunaltırlar. Çünkü kaygı bulaşıcı bir duygudur ve kaygılı insan çoğu kez çevresindeki kişileri de kendi sistemine sokmayı başarır.”

“Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!”

Geçtan ‘sorumluluktan kaçış’ gibi hayatımızı büyük ölçüde etkileyen bir soruna da ışık tutuyor eserinde:

Geçtan’a göre, sorumluluk denince çoğu insanın aklına, ailesi, çalıştığı kurum ve dostlarına karşı ‘görevleri’ gelir, ama kişinin kendisine karşı ‘görevi’ olan ‘iyi, sağlıklı yaşama sorumluluğu’ndan pek söz edilmez… Bir insan ancak kendisine verebildiğinde diğer insanlara da ‘gerçek anlamda’ verecek şeyi olur. Genelde, yaşantıya dönüşmemiş bilgi gerçek bilgi değildir. Yani Konfüçyüs’ün deyişiyle, “bilmek uygulamaktır.”

Geçtan’ın İnsan Olmak adlı eserinde öne çıkan başlıklardan biri de ‘özgürlük’ kavramı. Geçtan, çocukluk yıllarını gerekli destekten yoksun ya da baskı altında geçiren kişilerin, o dönemde başlayan gerilim ve anksiyeteyi yetişkinlikte de sürdürdüklerini savunuyor. Bu tür baskıcı, reddedici, aşırı koruyucu ya da aşırı hoşgörülü bir ortamda yetişen çocukların ilerde özgür bir kişilik geliştirmeleri ne yazık ki hiç de kolay olmuyor.

Geçtan’ın yalnızlık ve yaratıcılık üzerine yazdığı satırlar ise okurun zihninde farklı bir pencere açıyor:

“Bir insanın kendi seçimiyle ve ‘geçici’ olarak yalnızlığa çekilmesi ise çoğu kez yapıcı ve yaratıcı sonuçlar doğurur. Yaratıcı insanlar yapıtlarını ya da buluşlarını ancak böyle yapıcı bir yalnızlık süresinde ortaya çıkarabilirler. Bir başka deyişle, yaratıcı kişi, gerektiğinde yalnız kalabilmekten korkmayan insandır.”

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (15 Şubat 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z