Masthead header

can-oktemerGiray Kemer iki sene önce yayınlandığı Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı kitabıyla edebiyat arenasına hızlı bir giriş yapmıştı. Yazar arayı fazla açmadan geçtiğimiz hafta raflara düşen yeni kitabı Ses Veriyorum ile karşımıza çıktı. 

Giray Kemer ilk kitabında olay mahalli Ankara olan, sevgilisi tarafından mezarlıkta terk edilen, kariyeri başarısızlıklarla dolu, içkisi sigarası eksik olmayan, kalbi kırık bir boksör öyküsü anlatmıştı bizlere. Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı gerek karakterin efkarlı halleri, gerekse de atmosfer olarak Bukowski anlatılarına yakın durmaktaydı. Bu anlamda Hakan Kaynar’ın Giray Kemer için ‘Angaralı Bukowski’ tanımını yapması boşuna değildi. Ses Veriyorum da atmosfer olarak benzer sularda yüzüyor. Hikayenin başrollerinde afili kaybeden boksör yerine bu kez sevgilisinden ayrılmış efkarı birikmiş bir Avukat ve onun yakın dostu Burak var.  Kitap boyunca hayal kırıklarının başkenti Ankara’da iki arkadaşın aşk acılarına, dostluklarına tanıklık ediyoruz. Böylesine derin mevzulara damardan parçalar yakışır elbet.  Giray Kemer, ilk kitapta olduğu gibi hikaye boyunca kulağımıza nefis parçalar fısıldıyor. Avishai Cohen’den, Ortaçgil’e, Deep Purple’a ve Nick Drake’a varan bir  seçki eşlik ediyor bizlere. Yeri geliyor, Ankaralı müzikseverlerin yakından tanıdığı Fatih Korkmaz’ın Radyo 3’te sunduğu nefis rock programı “Ses Tiryakisi” bile yazarın satırlarında yerini alıyor.

“Bu güzel bir dostluğun başlangıcı olacak.”

Avukat ve Burak’ın sıkı dostlukları adliyede Burak’ın avukata “adli sicil kaydı nereden alınıyor?” sorusuyla başlıyor. Bu sorunun ardından kısa zaman içinde ikilinin dostlukları Casablanca filmindeki meşhur repliğe dönüşüyor: “Bu güzel bir dostluğun başlangıcı olacak”. Avukat biraz daha görmüş geçirmiş biri, sabahları kalkar kalkmaz Tom Waits koyuyor, efkarlı bir şekilde sigarasının dumanını üflüyor sabah güneşine. Burak ise aylaklıkla flört ediyor, okulu uzatmış bitirecek gibi durmuyor. Flörtözlüğü seviyor, az biraz da çapkın.

ses-veriyorumAvukat ve Burak, içeriği boşalmış cümleleri değil anlamlı sessizlikleri paylaşıyorlar. Tıpkı Deleuze’ün dediği gibi: “Dostunuz her şeyi konuşabildiğimiz kişi değil, bir suskunluğu paylaşabildiğiniz kişidir.” Olaylar bu sefer Avukat’ın terasında son dublesini yudumlarken, pişmanlıklarla hatırladığı aşk hikayesiyle başlıyor. Avukat anlatıyor, Burak dinliyor. Şişeler devriliyor, pişmanlıklar hep şişenin dibinde kalıyor. Terasta Ankara manzarasıyla hikayeler biriktiriyorlar. Bazı hatıralar ilk defa dile geliyor, kankalık müessesi içerisinde anlam kazanıyor. Küçük detaylar, Avukatın hafızanın gediklerinden geri geliyor, o asla geri gelmeyecek güzel zamanları çağırıyor. Sonra, berbat televizyon dizileri eşliğinde damar muhabbetlere girişiyorlar. Muhabbetler derinleşiyor, hayat, ölüm ve aşk ana eksene oturuyor.

Burak ve Avukat’ın trend topicleri ise her zaman futbol oluyor. Hayatın içerisinde verilen örnekler hep futbol üzerinden oluyor, Pirlo’nun adrese teslim ortalarından birinin onları mutlaka devrime ulaştıracağına inanıyorlar. Belçika ligi özetlerini en az iki defa izliyorlar mesela. 90’larda çocuk olma konusuna geçiyorlar, atari salonlarından, Boliç’in Manchester United’a attığı gole geçiş yapıyorlar. Çocukken Boliç’in saç modelinden yapma isteklerinden, Hagi’nin Athletic Bilbao’ya attığı son dakika golünden, Kubilay’ın raket gibi sol ayağından bahsediyorlar. Şehrin boğuculuğunu rutini ve asla dolmayacak boşluğu dostluluklarla tamamlanıyor. Bu çember rakıyla daha da anlam kazanıyor. Rakı içmek için bahane aramıyorlar, rakıyı romantize etmiyorlar, rakı içmenin 10 kuralı isimli anlamsız listeye rağbet etmiyorlar. “Rakıyı törenselleştirmek acemi işi abi. biz normalleştiriyoruz. gündeliğe indirgiriyoruz, yaşam pratiğimizin tam ortasına yediriyoruz.” Yeri geliyor, hayat, bu sıkıcı rutin ve boşluk hissiyatı ile daha boğucu hale geliyor. “Bir şehri tam kalbinden vurup gitmek” akıllara düşüyor, arabanın kaset çalarına Ocean Spray koyup uzaklaşmak, kafayı dinlemek ve her şeyi unutmak istiyorlar. Geriye gitmenin de, kalmanın da anlamsızlaştığı bir haleti ruhiyesi kalıyor.

Ankara, dostluklar ve derin hakikatler

Giray Kemer, Ses Veriyorum’da da tıpkı ilk kitabında olduğu gibi lafı dolandırmıyor direk giriyor mevzuya. Arada ilk kitabı metinlerarası paslar veriyor.  Derin tasvirler yapmıyor, sade bir şekilde anlatıyor öyküsünü. Yine ilk kitabında olduğu gibi hayatın içinden, gerçekçi karakterler geçidi sunuyor bizlere. Zaten hikaye boyunca okuyucuya yansıyan Avukat ve Burak’ın dertlerine ve muhabbetlerine katılma hissiyatı da yazarın karakter yaratımındaki  başarının göstergesi olsa gerek. Bununla beraber yazarın mekan kullanımının da çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ankara’nın o boğuculuğu, Meclis manzaralı teraslar, dışarı da değil de evde geçirilen vakitler, gece  yarısı acıkmalarının panzehiri AOÇ’de kokoreç yemeye gitmeler gibi Ankara rutinleri Giray Kemer’in satırlarında hayat buluyor.

Giray Kemer, Ses Veriyorum’da aşk acısıyla baş edemeyenlerin, kafaları her daim bozuk olanların, geçmişin pişmanlığını hayatlarının her anında yaşayanların, şehrin boğuculuğundan kaçmaya çalışanların, hayatın baş döndürücü hızında, zamanı ve anları yavaşlıkla anlamaya çalışanların, rehavet mevsiminde gökyüzünde kırlangıçları izleyenlerin ve hayal kırıklarının başkenti Ankara’da kendi büyük çaresizliklerini yaşayanların hikayesini anlatıyor bizlere. Ses Veriyorum, radyoda aniden işitilen bir Ortaçgil şarkısı tadında, içki masalarının fon müziği Birsen Tezer şarkısı güzelliğinde, Mutlaka okunası…

Can Öktemer – edebiyathaber.net (23 Kasım 2016)

1479797515_gorsel_1idefix.com, 21 Kasım-21 Aralık tarihleri arasında gelenekselleşen sanal kitap fuarının 14.’sünü düzenliyor. 

Sanal Kitap Fuarı’nda Altın Kitaplar, Ayrıntı Yayınları, Can Yayınları, Doğan Kitap, Everest Yayınları, İletişim Yayıncılık, İş Bankası Kültür Yayınları, İthaki Yayınları, Metis Yayıncılık ve Yapı Kredi Yayınları’nın aralarında bulunduğu 2000 yayınevi okuyucularla buluşuyor. Çok satanlardan klasiklere, yeni çıkanlardan en çok okunanlara kadar zengin kitap içeriği yüzde 75’e varan indirimlerle okuyucuların beğenisine sunuluyor. Bir ay sürecek fuarda kitapseverler, indirimin yanı sıra, 50 TL ve üzeri alışverişlerinde ücretsiz kargo ve taksit seçeneklerinden de faydalanabiliyor. Elektronik okuyucu Kobo ve Türkçe içerikte yüzlerce e-kitap da 14. idefix Sanal Kitap Fuarı’nda yer alıyor.

Yazarlar kitaplarını imzalayacak

Sanal Kitap Fuarı’nda Ahmet Ümit, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Enis Batur, Hikmet Anıl Öztekin, İpek Çalışlar, İskender Pala, Mine Kırıkkanat, Murat Menteş, Mümin Sekman, Nazan Bekiroğlu ve Yılmaz Özdil kitapları okurlara yazarlarından imzalı olarak ulaştırılıyor.

“2016’nın En İyi 50 Romanı”

idefix.com kitap seçmekte zorlanan okurlar için 2016 yılı içerisinde basılan binlerce roman arasından “2016’nın En İyi 50 Romanı” listesini hazırladı. Yazarların önerileri, okurların tavsiyeleriyle hazırlanan liste, idefix sanal kitap fuarı boyunca okurlara fikir verecek.

Hedef 6.000.000 ziyaretçi

Sanal kitap fuarı, 1 ay boyunca kitabın en avantajlı adresi olacak. Geçtiğimiz yıl 3.800.000 kişinin ziyaret ettiği fuarı bu sene 6.000.000 kişinin ziyaret etmesi hedefleniyor.

edebiyathaber.net (23 Kasım 2016)

uc-yaprakli-yoncaFerda İzbudak Akıncı’nın 12 ve üzeri yaş grubuna yazdığı “Üç Yapraklı Yonca” adlı romanı, Tudem Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Hayat hayattır çünkü, roman da romandır. Ve hayat, ancak yazılırsa, dönüştürülürse roman olur.”

Kendinizi bir roman kahramanıyla özdeşleştirdiniz mi hiç? Elinizde olmayan sebeplerle yitirdikleriniz yerine başka şeyler koyarak kendinizi avuttuğunuz zamanlar oldu mu hayatınızda?

Köyde babaannesiyle birlikte yaşayan ve girdiği sınavda İzmir Kız Lisesi’nde okumaya hak kazanan Özge, nicedir kendi Mutluluk Sokağı’nı arıyor. Okula yeni başladığı günlerde, daha önce okuduğu ve içinde adeta kendini bulduğu Mutluluk Sokağı’nın yazarıyla tanışma fırsatı yakalayınca da hayatının seyri bir anda değişiyor. Yazarın, Özge’ye imzaladığı kitabın son sayfasına yazdığı sihirli sözcükler ve işaretler, uzun soluklu bir edebiyat yolculuğunun ve tadına doyum olmaz yazı derslerinin de fişekleyicisi oluyor.

Hayalleriyle var olan Özge, hayatın gizlerini, geçmişin sırlarını ve geleceğin bilinmeyen ışıltılarını rüyalarında derinleştiriyor. Her fırsatta hayallerine sığınan bu delişmen kız kendi Mutluluk Sokağı’nın izini sürerken, dinmeyen merakı ve bitmek bilmez sorularıyla usta bir yazarın yazın serüvenine de yoldaşlık ediyor.

Yazarın, Özge’nin, yani kendi geleceğine yön vermesini ve bu yüzden de çok sevilen Mutluluk Sokağı romanına devam etmesini arzulayan Üç Yapraklı Yonca’nın Özge’si, bir süre sonra yazarın onun için kurguladığı bir oyunla kendi hayatını ve varoluş sebebini sorguladığı bir yazı serüvenine sürükleniyor.

Ayaklarını herkesten gizleyen Özge gerçeği neden ve kimden saklıyor? Sırlarını, büyülü atmosferiyle dikkat çeken İzmir Kız Lisesi’nin duvarlarına haykıran bu gizemli kız neden hayata tutunabilmek için Mutluluk Sokağı romanına sığınıyor?

Çocuk ve gençlik edebiyatımızın üretken yazarlarından Ferda İzbudak Akıncı’nın kaleme aldığı Üç Yapraklı Yonca, yazarın on binlerce kitapseverin hayallerine ışık tutan Mutluluk Sokağı isimli romanı ile girift bir şekilde iç içe geçen usta işi bir kitap.

Mutluluk Sokağı’nı okuyanların ufkunu genişletecek, okumayanları ise büyük bir hevesle okumaya itecek Üç Yapraklı Yonca, özgün kurgusuyla kendini arayan bir kızın hikâyesini derinlerden gün yüzüne taşırken, aynı zamanda, yazma, yaratma süreçlerine dair değerli ipuçları da sunan gerçek bir başucu kitabı…

edebiyathaber.net (23 Kasım 2016)

Lumpen_Roman_KAPAKRoberto Bolaño’nun “Lümpen Roman” adlı romanı, Seda Ersavcı çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Artık bir anne ve evli bir kadınım, oysa kısa bir süre öncesine kadar bir suçluydum. Kardeşimle ben öksüz kalmıştı. Bu, bir şekilde her şeyi haklı çıkarıyordu. Kimsemiz yoktu. Ve her şey bir gecede olmuştu.”

Anne babaları bir trafik kazasında ölünce erkek kardeşiyle Roma’da yapayalnız kalan Bianca, iki gizemli adamın eşliğinde yetişkinlerin dünyasına adım attığında, başkalarının olduğu kadar kendisinin de derinlerinde yatan en karanlık yönlerini keşfedecektir.

Latin Amerika edebiyatının usta edebiyatçılarından birisi olan Roberto Bolaño’nun hayattayken yayımladığı son kitabı olan Lümpen Roman, erişkinliğin kıyısında şekillenen bir özgür irade öyküsü.

ROBERTO BOLAÑO

1953’te Şili’de doğdu. Çocukluğunu Şili’de, ilkgençliğini Meksika’da geçiren Roberto Bolaño yirmili yaşlarda Avrupa’ya giderek Katalonya’ya yerleşti. Geçimini bekçilik, mevsimlik işçilik, bulaşıkçılık gibi işlerden sağlarken bir yandan da şiirler ve romanlar kaleme aldı. İlk çocuğunun dünyaya gelmesinin ardından gelirini artırmak amacıyla düzyazıya ağırlık vermeye başladı. Vahşi Hafiyeler (1998) romanıyla Rómulo Gallegos ve Herralde ödülleri başta olmak üzere birçok ödül kazanmasıyla Latin Amerika edebiyatının Boom kuşağından beri en önemli romancısı olarak gösterildi, eserleri birçok dile çevrildi. 2003’te 50 yaşında Barcelona’da öldü.

edebiyathaber.net (23 Kasım 2016)

1479711225_karmakarisiksarmasik_kapakCem Mumcu’nun “Karmakarışık Sarmaşık” adlı kitabı, Okuyan Us Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Yazar, yayıncı ve psikiyatrist Cem Mumcu, yeni kitabı “Karmakarışık Sarmaşık” ile yaklaşık sekiz yıllık bir aradan sonra okuyucularıyla buluştu.

Mumcu, bu altıncı ve yeni kitabıyla birlikte yüz yetmiş öyküye ulaşan “Bin bir İnsan Masalları” serisini de rekora taşıdı. Yaşamın saklı, karmaşık ve sihirli yanını cesaretle okuyucusuna sunan Mumcu, her bir öykünün okuyucu belleğinde bir başka deneyim adresine çıkacağı iddiasını da bir hayli güçlendirdi.

Cem Mumcu, Karmakarışık Sarmaşık’ la beraber altı kitap ve yüz yetmiş öyküye ulaşan “Bin Bir İnsan Masalları” serisi ile insan doğasının en saklı odalarına cesaretle giriyor. Yazar, yayıncı ve psikiyatrist Mumcu, yaşamın saklı, karmaşık ve sihirli yanını okurlarına sunmaya devam ediyor.

Her bir öyküyle okurlarını farklı bir deneyimin en orta yerine davet eden Mumcu, bu yepyeni deneyim hakkında; “Orada saklanmak, utanmak, korkmak yok. Aklın görevi bitiyor, kalp başlıyor anlamaya. Bu, kanatlarının olduğunu, uçmayı ölesiye isterken öğrenmek gibi, gerçek bir özgürlük deneyimi.” diyor. Mumcu, öyküler aracılığıyla okuru kendi kendisinin “aklını kaşıklamaya” çağırırken, kendimizin ve hayatın karmaşıklığıyla barışmamız için de bir kapı aralıyor. Bugüne dek kendimizi pekiyi anladığımızı düşünürken o, “kendimiz sandığımız” ile savaşmaya devam ediyor.

Kendi deyimiyle “Karmakarışık Sarmaşık” bir ülke olan Türkiye’de başlattığı bu benzersiz projede Cem Mumcu, serinin her kitabını, yazıldığı dönemde dert ettiği, çözdüğü, kavradığı ve dile getirebildiği konular ile isimlendiriyor, her bir kitabın ismi de özel temaları temsil ediyor.

Cem Mumcu’nun imza günü 27 Kasım Pazar saat 15:00’te D&R Kanyon’da.

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

kapak-2-copySisifos Edebiyat-Sinema ve Felsefe dergisinin 9. sayısı yayımlandı.

Bu sayıda yer alan yazarlar 

Hasan Ali Toptaş

Türker Körük
Tilbe Demir
Kaan Karsan
Mahir Ünsal Eriş

Açelya Büşra Özdirek
Abdullah Ataşçı
Umut Dulkadir
İbrahim Polat
Edward Estlin Cummings ( Çeviri: Zeynep Çiftçi Kanburoğlu)
Mine Aladağ
Ercan Kesal

Aynur Kulak
Eylem Polat
İnan Bilge
N. Soner Kılınç
Nermin Yıldırım

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

1479727249_eker_portakal___aksu_finike__4_Antalya Büyükşehir Belediyesi ‘Şeker Portakalı Etkinlik Aracı’ Finike ve Aksu’lu çocukların konuğu oldu. Çocuklar, Sihirbaz, palyaço, jonglör ve birbirinden renkli şovlarla eğlenceli saatler geçirdi.

‘Şeker Portakalı Çocuk Etkinlik Aracı’ ilçe ilçe dolaşarak çocukları eğlendirmeye devam ediyor. Finike Emin Akın İlköğretim Okulu ve Aksu Mehmet Nazif Gülnal İlkokulu öğrencileri, Şeker Portakalı’nın birbirinden keyifli şovları ile unutulmaz bir gün geçirdi. Jonglör, sihirbaz ve palyaço gösterileriyle doyasıya eğlendi. Birbirinden renkli görüntülere sahne olan şovlara sadece öğrenciler değil öğretmenler de katıldı. Palyaçolar ve oyun ablalarıyla dans eden çocuklar, yüz boyama etkinliğinin ardından hediye edilen balonlarla mutlu bir gün geçirdi.

Şeker Portakalı Etkinlikleri, ilçelerde Antalyalı çocuklarla buluşmaya devam edecek.

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

feridun andac 10.tifArınma, yüzleşme çağrısı

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; bir oyun izleyerek yüzleşme, arınma yolculuğuna çıkabilirsiniz.

Cem Uslu’nun yazıp yönetip, rol aldığı “Popüler Gerçek” oyunu günümüzün gerçekliklerine ayna tutuyor. Öyle bir ayna ki bu, Stendhal’in söylediğinin benzeridir: Hayatımızı sarmalayan, yozlaşmamızı, yabanlığımızı, birbirimize yaptığımız eziyetleri, tutsak olduklarımızı, bağımlı kaldıklarımızı bir bir karşımıza çıkarıyor.

İzlerken düşünüp, gülümserken ağlamaya hazırlanıp, ardından da öfkeye kapılıyorsunuz.

Evet bir oyunun yapabileceği de bu sanırım.

“Popüler Gerçek” neyi anlatıyor peki?

Özetleyecek değilim. Şunu söylemeliyim ki; sanal dünyanın hayatımıza bir virüs gibi yaydıklarından dışa bağımlılığımıza, insan ilişkilerinin böylesi bir ortamda nasıl yozlaşıp eriyik haline dönüştüğüne kadar birçok sorun/sorunsal ince bir alayla sahneye taşınıyor.

“Popüler Gerçek” Çehov vari bir oyun, bence.

“İyi oyun”, etkileyendir  

İyi oyun izlerken düşündüren, sonrasında da hatırlatandır.

Bir tiyatro oyununu izlerken ya da metnini okurken böylesi bir bakış/yaklaşım/beklenti içindeyimdir.

Bir film izleyip, roman okumadığıma göre; bir tiyatro oyunu gerçeğin yanılsaması olarak karşımda durur. “Hakikat”in ötesinde “aracısız gerçeklik” derim ben buna. Alımlayıcısını kendine katan, pür dikkat kılan bir sanat tiyatro. O âna aitsinizdir siz de sahnedekilerle, kaçırma, yineleme şansınız yok. Adeta birlikte nefes alır, birlikte düşünürsünüz.

Her sanat disiplininin okuma biçimi ister istemez onu anlama yordamını verir size. Bu konuda önceki bilgileriniz yenilerine kapı aralar kuşkusuz. Ama o ân, yani izlerken/okurkenki ân algısı/bakışı başkadır. Çünkü karşınızdaki yaratısal gerçek size bir/çok şey anlatmaktadır.

Sahnede izlenen oyunu bir bütün olarak gördüğümüze göre; yalnızca “söz”e bağlı kalamazsınız. Oyunun bütün kurucu öğeleri nedensellik yaratmak için var olduğuna göre; uyumu/uyumsuzluğu, bütünü arar, anlamaya çalışırsınız.

Sahne tasarımı, ışık, nesneler ve elbette ki oyuncular, (varsa eğer) müzik.

Bunları bir araya getiren/kuran yönetmenin neyi/nasıl vermek, yansıtmak istediği ise bakışınızın odağındadır hep.

populer-gercek2Işıl Kasapoğlu bir konuşmamızda oyuncunun bir entelektüel, hatta iyi bir okur olması gerekmediğini söylemişti; buna itirazlarımı dillendirirken ben, o oyuncunun rolünü iyi yapmasını istiyordu yalnızca.

Usta tiyatrocunun ne dediğini anlasam da; bu bakışına itirazımı nice sonra Al Pacino doğrulayacaktı.

Kendisiyle yapılan bir söyleşi kitabında dile getirdikleri, bir oyuncu kadar her edebiyat/sanat insanının dikkatle okuması gerekenleri içeriyor.

“Dostoyevski olmasaydı, ben olmazdım,” diyordu; “tabii ki, Shakespeare…”

“Richard’ı Ararken” (“Looking for Richard”) filmini boşuna yapmamış, Shakespeare’in ardına yok yere düşmemişti.

“Popüler Gerçek”te karşımıza çıkan

Doğrusu Cem Uslu’nun (“genç yetenek” diyeceğim ona) yazıp yönettiği (rol de aldığı) “Popüler Gerçek” oyununu izlerken, bu bakışım/kaygılarım hep ön plandaydı.

Oyunculara odaklandığımda, anlatılmak istenenlerin taşıyıcı unsuru karakterlerle, nasıl buluşup ettiklerini gözlemeye çalıştım ilkten. Çünkü bir oyunda bu tını önemli bir öğe. Oynayan mı, yoksa yaşayan mı; sorusu/sorgusu izleyicinin bakışındadır hep. Oyunun ilkten taşıyıcı unsuru budur, kanımca. Ses, beden dili, yansıttıkları karakterin olma halleri sizi oyuna bağlar. Oyuncunun gücünü, yönetmenin başarısını ilkten orada gözlersiniz.

Yönetmenin bu dengeyi iyi koruduğunu, beş oyuncunun da (Kerem Atabeyoğlu, Almila Uluer Atabeyoğlu, Emel Çölgeçen, Nihal Usanmaz, Cem Uslu) sahnede uyumlu bir birliktelik gösterdiğini söylemeliyim öncelikle.

Cem Uslu’nun “deneysel” bir çalışma yaptığını anlıyordum. Çağın en temel sorunu/gerçeğini sahneye taşıma düşüncesini merak ediyordum. Yaşadığımız küresel çağda itiraz ede ede bizi sarmalayan “popülerlik” olgusuna, insan/teknoloji/bilişim penceresinden nasıl bakıyor, ne söylüyordu bir tiyatro adamı…

Bunu da bir “ekip”le kotardığına göre, onların bu gerçeklikteki payı nasıldı…

Nasıl ki edebiyatta okuru okutan dil/üslup ise; tiyatroda da söz, eylemi gerçekleştiren oyuncu her şeydir.

Sözü kutsamıyorum. Görsel çağda görselliğin gücü her şeyin önünde. Ama söze kapı araladığınız, söze dayandırdığınız her sanatsal yaratı bunun ifade edilme  biçimini ister sizden. Yazıda yazar bir başınadır, ama onu okur tamamlar; oyunda yönetmen/oyuncu/yazar üçlemini ise seyirci.

populer-1Şunu biliriz, her oyun izleyicisine kendini izleme biçimini verir iyi kötü. Bu, perdenin açılışından kapanışına kadarki süreçte her şeyi içerir. Tiyatroda her şey bir şeyi söyler çünkü: İnsan nedir. En absürtte de bu böyledir, deneyselde de. O “her şey” olmazsa, “bir şey” ortaya çıkmaz.

İşte “Popüler Gerçek” bu gerçekliğin dili üzerine kurulmuş bir oyun.

Konusu bilişim teknolojisinin hayatımıza yansıyan birçok durumundan birine dayalı. Bunun ne olduğunu izleyici ilk elden anlıyor, sonrasını da merak ediyor.

Edebiyat, sinema, tiyatroda da ortak temel  unsur; alımlayıcısını ilk ânda avucunda tutabilmektir.

Cem Uslu, kurduğu oyun metninde bunu başarıyla sağlıyor. Öyle ki; oyunun daha açılış sahnesindeki ilk söz, ilk görüntü/diyalog bunun işaret fişeğidir.

İşte oyuncunun/oyuncuların gücü, yönetmenin tarzı bu aşamada beliriyor.

Kapitalizm eleştirisi

Yaşadığımız çağı “esnek kapitalizm” (Richard Sennett) çağı olarak nitelendirirsek eğer; insan da bu esnekliğin en temel öğesi, hatta aktörü. Yani her yerde/durumda esneyen/dönüşen, kendi algı zamanını, duygu/bilinç durumunu yaratandır.

İşte “Popüler Gerçek” oyunu bu noktada önemli bir şeyi söylüyor aslında; inkar edemeyeceğimiz/yadsıyamayacağımız bu çağda sizin (“popüler”) gerçeğiniz ne?

Neredesin ey insan; nerede duruyor, nasıl yaşıyor, nasıl düşünüyor, nasıl seviyor, nasıl bağlanıyor, nasıl ayrılıyor, nasıl tüketiyor, nasıl tükeniyorsun…

Sürüklendiğin her durum, ortamdaki kişi “sen” misin, yoksa içindeki “öte ben” mi, ya da “başkalaştırılan benlik” mi? Yaşam dengen, uyumun nerede “küçük insan”; neden böyle sürükleyerek, sürüklenerek yaşıyorsun dedirtiyor/diye sorduruyor bize bu oyun.

Özcesi şu ki, bu oyundan kendisine söz ederken, tiyatro insanı Hülya Nutku bana şunu söylemişti: “Duşan Kovacevic’in ‘Dar Ayakkabıyla Yaşamak’ oyununu izlemiş miydin? Herkesin gerçeği nedir bunu sahneye taşıyıp sorgulamak bugün cesaret istiyor.”

Şurada hemfikirdik ki; yaşam/a sorgusu olmadan, sanatsal yaratı yapılamıyor. Hele hele anlatıcının bir “meselesi” yoksa hiç yapılamıyor.

Tiyatro iyi “ekip” işidir!

oyundanCem Uslu ve “ekip”i birçok meselesi olan bir “kumpanya” gibi geldi bana.

“Popüler Gerçek”i izleyin, oradan kendi gerçekliklerinize, dünyanın gidişatına daha derinden bakacaksınızdır eminim. Kendi “popüler gereç”inizi göremezseniz de, “karakter aşınması”nın nerelerden kaynaklandığına tutulan aynaya hemen bakacaksınızdır.

Öyle ki; orada duran/oluşanların sizi hangi mecralara nasıl taşıdığını göremediğiniz gibi; yaşam karmaşasında un ufak olur gidersiniz.

Unutmayalım ki; “popüler gerçek” taşınabilir bir şeydir çağımızda. Her yerde, her zamandadır. Sizi tutsak da alabilir, kendinizi anlatabilir de.

Oyun, bir bakıma, bunların karmaşasındaki bir dünyaya ayna tutmaktadır.

Bize yaşama rotasını göstermesi, hatırlatması ise başka bir olgu. Oyunun karakterlerine yansıyan da bu. Onları av-avcı durumuna düşüren de… Değerlenirken değersizleşen…

İroni, kara alay oyunun ruhuna yansıyan en temel öğedir. Çünkü görsel çağın tutsaklığını açıklarken insanın düşkün halini görmemek ne mümkün! Hele bunu sahneye taşırsanız…

Cem Uslu’nun da, Duşan Kovacevic’in de iki ayrı uçta yaptığı buydu aslında: Sıkışan insanın trajedisi her biçimde anlatılabilir. Siz, oradan bir sistem/düzen eleştirisine bile gidebilirsiniz.

İyi yetişmiş, kendi sanat disiplinlerinde iyi eğitim almış insanımıza inanıyor, güveniyorum.

“Popüler Gerçek”i sahneye taşıyan, sahnede tutan ekip gerçekten başarılı. Oyuncuları ise alkışlamak gerekiyor. Oyunun yolu açık, alkışı bol olsun diyorum.

Bugün, pusulasını yitiren edebiyatımızın yoluna ışık düşüren böyle güzel nice yapıtlara ihtiyacımız var.

Evet, tiyatro hayata ve yaşamaya dair bir nefestir.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

istevangogh“İşte” serisinin ilk iki kitabı “İşte Van Gogh” ve “İşte Warhol” hep kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Yayıncılık dünyasının yepyeni üyesi hep kitap; dünyanın seçkin sanat yayıncılarından Laurence King’in hazırladığı “İşte” adlı benzersiz diziyi sanat tutkunlarıyla buluşturuyor. Sanat tarihi konusunda şimdiye kadar benzeri yapılmamış bir çalışma olan diziden ilk olarak İşte Van Gogh ve İşte Warhol kitapları raflarda yerini aldı.

Bacon, Caravaggio, Cézanne, Dalí, Gaudi, Gauguin, Goya, Kandinsky, Leonardo da Vinci, Magritte, Matisse, Monet, Pollock, Rembrandt, Van Gogh, Warhol, Frank Lloyd Wright. Farklı ülkelerden, farklı akımlardan, sanat dünyasında iz bırakmış 17 sanatçı. Ödüllü çizerlerin kitaplara özel çizdikleri illüstrasyonlarla her biri kendi başına da bir sanat eseri adayı olan 17 kitap.

Serinin ilk kitabı İşte Van Gogh’la The Guardian tarafından “2014’ün En İyi Grafik Kitapları” arasında gösterilen İşte adlı dizi, sanat tarihi konusunda şimdiye kadar benzeri yapılmamış bir çalışma. hep kitap, İşte dizisiyle sanatseverleri keyifli bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor. Özgün çizimlerle de desteklenen diziden, ilk önce İşte Van Gogh ve İşte Warhol Türkiye’deki okurlarla buluşuyor.

Bugünkü popülerliğinden uzak, yalnızlığa boğulmuş bir hayat, bütün dünyanın gizemini çözmeye çalıştığı kesik bir kulak, inançta ve doğada aranan teselli, alıcı bulamayan tablolar ve delilik şüphesi altında kalmış bir deha: İşte Van Gogh. Sanat tarihçisi George Roddam’ın bilgi birikimi ile ödüllü çizer Sława Harasymowicz’in bu kitaba özel çizimleri birleşiyor ve insanlık tarihinin kimilerine göre en önemli ressamına ışık tutuyor.

istewarholAlışılagelmişin dışında saç rengi, sanatının bir parçası olan gösterişli yaşamı ve herkesin hafızasında yer etmiş çalışmaları ile Andy Warhol, popüler kültürün en önemli isimlerinden biri. Sanat tarihçisi Catherine Ingram ve İşte Warhol kitabına özel çizimleri ile Andrew Rae, daha fazlasını merak edenler için sahne ışıklarının gölgede bıraktığı yerlere dalarak, hastalıklarla geçen bir çocukluk, mağaza vitrinleri, gece kulüpleri, New York ve ölüm korkusu arasında sizi bir sanatçının adımlarını takip etmeye çağırıyor.

 “Bu kısa ama hoş görünümlü kitaplar karışık fikirleri ve tarihi, ustalıkla anlatıyor.”

Rachel Cooke

(The Guardian’da “En İyi Grafik Kitapları” belirleyen gazeteci)

“Ingram’ın yaklaşımı Tolstoy’un, sanatın duygusal etkiyle ilgili olduğu tezini doğruluyor. Gerçeklerin durağan bir örgüsünü vermek yerine hem aydınlatıcı hem de çok insani, yaşayan bir hikâye anlatıyor. Sonuç: dehasından ödün vermeyen davetkâr bir kitap.”

Maria Popova, Brainpickings

“Rae’nin ayrıntılara gösterdiği özen harikulade: Çizimler sanatçının çevresinin, yetiştirilme tarzının canlı bir resmini sunmaya ve özel anlarına hayat vermeye yardımcı oluyor.”

Rachael Steven, Creative Review

“Etkili, bilgilendirici ve eğlenceli.”

School Library Journal

GEORGE RODDAM ve SŁAWA HARASYMOWICZ HAKKINDA

George Roddam Birleşik Krallık ve Birleşik Devletler’deki üniversitelerde sanat tarihi dersi vermektedir. Araştırmaları öncelikli olarak Avrupa modernizmlerine odaklanır ve bu konuda sayısız makale yayımlamıştır.

Çizer Sława Harasymowicz ise Arts Foundation Bursu’na (2008) ve Victoria ve Albert Müzesi Çizim Ödülü’ne (2009) layık görülmüş, Polonyalı bir sanatçıdır. Projelerinin arasında 2012 yılında yayımlanan The Wolf Man’in (Kurt Adam, Sigmund Freud’un en ünlü vakasının çizgi romanı) ardından, Londra’daki Freud Müzesi’ndeki tek kişilik sergi ve Krakow Entografya Müzesi’ndeki tek kişilik sergi (2014) yer alır.

CATHERINE INGRAM ve ANDREW RAE HAKKINDA

Catherine Ingram, bağımsız bir sanat tarihçisidir. Courtauld Institute of Art’ta 19. yüzyıl sanatı üzerine tamamladığı yüksek lisans eğitiminden sonra Oxford’daki Trinity College’da doktoraya başlamıştır. Doktorasını bitirdikten sonra Oxford’da, Magdalen College’da Prize Fellow olarak görev almıştır. Ayrıca Tate Gallery’de kurslar yönetmiş ve South London Gallery’de asistanlık yapmıştır.

Çizer Andrew Rae ise Peepshow adındaki illüstratör kolektifinin bir üyesidir ve animasyon alanlarında dünya çapında firmalarla çalışmıştır.

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

asli-erdoganBrüksel’deki (Belçika) The Passa Porta international house of literature (Passa Porta uluslararası edebiyat evi) “The Passa Porta international house of literature  Ağustos ayından beri cezaevinde tutulan ve şimdi yaşam boyu hapisle tehdit edilen Türk yazar Aslı Erdoğan’ı destekliyor.” başlığıyla 17 Kasım’da Cezayirli yazar Kamel Daoud ve Fransız felsefeci  Jean-Luc Nancy’ın da katılımıyla, the Institut du Monde Arabe’de bir destek etkinliği düzenledi.

Destek etkinliğine yazarlar Léo Beeckman, Paul Corthouts, Jacques De Decker, Hugo De Greef, Luc Devoldere, Charles Dierick, Leen Laconte, Anne Vanweddingen, Françoise Wuilmart, Frank De Crits, Joseph Duhamel, Clara Haesaert, Ilona Kish, Caroline Lamarche, Jean-Luc Outers, Koen Peeters da katıldı.

2004 yılında edebiyat kuruluşları Het Beschrijf ve Entrez Lire tarafından yaşayan diller ve edebiyat için çok dilli bir merkez  olarak kurulan The Passa Porta international house of literature, 2006’da Aslı Erdoğan’ı konuk etmiş, bu yılki festivalde yer alan “Need and Necessity” (İhtiyaç ve Gereklilik) konulu seminere de davetli olan Aslı Erdoğan, durumundan dolayı bu davete icabet edememişti.

Etkinliğin sonunda MEL Ulusal kitap Merkezi’nin Başkanı Vincent Monad “Bu Perşembe akşamını kendisine adadığımız Aslı Erdoğan için tüm dünyanın yazarları Ankara’ya bir çağrı yapacağız” dedi.

16-21 Kasım tarihleri arasında yapılan 39. Montreal Kitap Fuarı’nın 17 yıldan bu yana L’Union des UNEQ ( Québec Yazarlar Birliği), Québec  P.E.N. ve Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) tarafından düzenlenen, dünya üzerinde ifade özgürlüğü için savaşım veren ve bu nedenle hapislere atılan gazeteci – yazarlarla dayanışma için “Livres comme l’air” (Nefes Gibi Kitaplar) geleneksel eyleminde, sözcülüğünü gazeteci yazar Louise Dupré’nin yaptığı bu yıl, destek verilen 10 yazardan ikisi Aslı Erdoğan ve Ahmet Şık oldu.

“Livres comme l’air” boyunca o yıl seçilen yazarlar Québec’li bir gazeteci ya da yazarla eşleştiriliyor. Ve bu yazarlar eylem boyunca hapisteki yazar ya da gazeteciyi temsil ediyor. Aslı Erdoğan’ı eylem ikizi olarak Québec’li  yazar Danielle Dubé, Ahmet Şık’ın ise Québec’li oyun yazarı René-Daniel Dubois temsil etti. Yazarlar ayrıca hapis yazarlar için kendi kitaplarını ve çevirileri varsa hapis yazarların kitaplarını onların yerine imzaladı.

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

dergi22013 yılından beri e-dergi olarak yayın hayatını sürdüren Kuledibi Dergi Kasım ayıyla birlikte baskıya geçti.

Tanıtım bülteninden

Kuledibi Dergi nedir?

Kuledibi; edebiyat, sinema, tiyatro, fotoğraf, müzik ve sosyal dayanışma gibi bölümleri içerisinde barındıran bir edebiyat kültür sanat projesidir.

İki aylık kültür sanat edebiyat dergisi Kuledibi,  nitelikli yayın vizyonuyla “çabuk tüketilen, popüler kültürden beslenen, yüzeysel” dergilerin çok sattığı bugünlerde  “Bellek” temalı ilk sayısıyla okurlarıyla buluşmayı bekliyor.

Bu sayıda kimler var?

Öykü: Aliye Zorlu Mit, Fatih Külahçı, Mesut Barış Övün, Mert Öymen, Özgür Balpınar, Nurullah Eren ve Miraç Ağca

Sinema inceleme: Hasan Hüseyin Akkaş, Okan Ormanlı, Ali Reza Dürü, Halil İbrahim Sağlam ve Caner Almaz

Şiir: A. Mücahit Bülbül; Öznur Özkaya

İnceleme: Ali Kayaalp, Berrin Şermet Doğan, Sercan Leylek

Müzik: Kemal Dinçer

Edebiyat İnceleme: Erkan Küçük, Umut Kalkan, Murat Baykan, Tankut Yıldız, Osman Palabıyık ve Nil Ormanlı

Çizim: Fatma Kurnaz, Hazar Ata, Aleksandra Fabia, Senem Temiz ve Gizem Malkoç, Ulaş Mert Erkan

Röportaj: Haldun Dormen ve Yeni Türkü solisti Derya Köroğlu

www.kuledibi.org

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

iktidar ve direnis_SONIlija Trojanow’un “İktidar ve Direniş” adlı romanı, Melike Öztürk çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bir muhalif. Bir kariyerist. İşkenceci ve kurban.

Metodi ile Konstantin, küçük bir Bulgar kentinde beraber geçirdikleri okul yıllarından bu yana birbirlerinden nefret ederler. Metodi Popov eski bir devlet güvenlik memuru, Konstantin Şaytanov ise uzun yıllarını siyasi tutuklu olarak geçirmiş rejim muhalifidir. Bulgaristan’da komünist rejimin çökmesinin ardından Konstantin, adaletin nihayet yerini bulması arzusuyla geçmişin intikamını almak için fırsat kollamaya başlar. Oysa hayat, tercihini hep güçten ve güçlüden yana kullanan Metodi’ye çok daha cömert davranmış, kirli sicilini temizleyip yeni bir başlangıç yapabilme fırsatını sunmuştur.

Bulgar asıllı Alman yazar Ilija Trojanow’un son romanı İktidar ve Direniş, otoritenin kaynağını sorgulayan, sorgulatan, sıkı bir kitap. İktidarın ve onu temsil edenlerin meşruluk sosuna buladıkları şiddet taktiklerini açığa vururken, baskıya karşı direnme hakkının aldığı biçimlere de dikkat çekiyor.

İktidar ve Direniş, söyleyecek sözü olan, sarsıcı bir metin.

ILIJA TROJANOW

1965’te Bulgaristan’da doğdu. 1971’de anne ve babasıyla beraber Yugoslavya ve İtalya üzerinden Almanya’ya kaçtı ve siyasi sığınmacı olarak kabul edildi. Ailesi bir yıl sonra Kenya’ya yerleşti. Almanya’da geçirdiği 1977-1981 yılları hariç olmak üzere, Trojanow 1972-1984 yılları arasında ailesiyle birlikte burada Nairobi’de yaşadı. 1984-1989 arasında Münih’te hukuk ve etnoloji öğrenimi gördü; fakat öğrenimini yarıda bıraktı. 1989’da ağırlıklı olarak Afrika edebiyatı yayımlayan Marino Verlag’ı kurdu. Trojanow 90’lı yıllar boyunca Afrika’yı dolaştı. 1999’da ise Bombay’a yerleşti. 2003-2007 yılları arasında Capetown’da yaşadı. 2002’den bu yana Almanya PEN Merkezi üyesi olan Trojanow, bugün Viyana’da yaşıyor.

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

sinemada-ritimlerin-kurgusuKaren Pearlman’ın “Sinemada Ritimlerin Kurgusu” adlı kitabı, Pınar Ercan çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Sinemada Ritimlerin Kurgusu” sinemanın en görünmez ama temel alanlarından olan kurgu üzerine ender çalışmalardan biri.

“Kurgucu, dünyanın ritmik bilgisini biriktiren bir varlıktır” diyen yazar, film çalışmasının kalbinde yer alan kurgu pratiğinin sırlarını anlatıyor. Bir kurgucu olarak kendi deneyimlerini ve geniş kaynak taramalarından biriktirdiklerini aktarırken bunu, sinema tarihinden seçtiği pek çok sahne ve sekans üzerinde yaptığı çözümlemelerle uygulamalı bir biçimde zenginleştiriyor.

Pearlman’ın çalışması zaman, mekân, akış, hareket, birlikte salınma, cümleleme, sine-cümle gibi kavramsal tartışmalarla birlikte yönetmenlerin, akımların, dans koreografisinin, müzikal kompozisyonun kronolojisini de katederek farklı bir sinema tarihine de ulaşıyor. İçerdiği tartışmanın teknik doğasının ritmini tıpkı film kurgular gibi bir sinema tarih-yazımı metodolojisi de öneriyor.

Ritimler üzerine çalışma, yaşamın ve yaşamın kaydedilmiş görüntüsünün ritminin nasıl alımlandığı, izleyicinin seyir sürecine hangi biçimlerde dahil olduğu üzerine koşut bir tarihçe de sunuyor. Gilles Deleuze’ün “Sinemanın ruh ve düşünceyle ittifak oluşturması, beden yoluyla gerçekleşir” saptamasının yardımı ile kurgucunun ön-bedene dönüşme sürecini, bedenin ve dünyanın ritimlerinin senkronizasyonuna ulaşarak elde ettiği bir “hikâyeyi” anlatıyor…

Sancılı bir hikâye: Kurgu masasında “kesip biçerken” aynı zamanda yönetmenin, senaryonun, izleyicinin beklentileri ve hayalleri tarafından “kesilip biçilen” kurgucunun bedeni… Pearlman bu bedenin, Eisenstein çizgisini izleyerek fiziksel düşünmeden, kinestetik empatiden yola çıktığını iddia ediyor.

İlk 16 sayfa için>>>

Karen Pearlman

Sinema eleştirmeni ve yönetmeni olan Karen Pearlman, sinema kültürü ve yaratıcı etkinlikler üzerine çalışmakta ve bu konularda yazılar kaleme almaktadır. Aynı zamanda kısa filmler de yapan Paerlman, Macquarie Üniversitesi’nde (Avustralya) dersler vermektedir. Akademik-bilimsel çalışmaları Journal of Screendance, Metro, RealTime gibi mecralarda yayımlanmaktadır.

edebiyathaber.net (22 Kasım 2016)

cemaatcinin-olumuBarış Soydan’ın “Cemaatçinin Ölümü” adlı polisiye romanı Labirent Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Cemaatçinin Ölümü”, usta yazar Ahmet Ümit’in sözleriyle şöyle anlatılıyor: “Barış Soydan, darbeye giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olmadığını bir kez daha gösteriyor. Ufuk Lodos, gerçek olmasını isteyeceğimiz kadar sıradışı bir karakter.”

Cemaatçinin Ölümü’nün odağında, Cemaat’in devlet imamlığıyla suçlanan Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Gündüz’ün esrarengiz ölümü var. Barış Soydan’ın ilk romanının da kahramanı olan Ufuk Lodos, Mehmet Gündüz’ün ölümü üzerindeki sır perdesini aralarken, Cemaatçi bir bürokratın geçmişine doğru yolculuğa çıkıyor.

Malatya’nın Yenidoğan ilçesinde, dindar bir çevrede yetişen Gündüz’ün ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği’ni kazanmasında Cemaat’in payı büyüktür. Ama “bu dünyadan çok ahirete önem veren” karısı Mahinur’dan farklı olarak, Mehmet Gündüz, dünyevi zevklere düşkün, beş yıldızlı otelleri, pahalı mağazaları seven bir kişidir. İktidar – Cemaat savaşının patlamasından kısa süre önce solcu edebiyat öğretmeni Pınar Çevikel’e âşık olur. Başlangıçta, Pınar’ın politik konulardaki “keskin” fikirlerini törpülemeyi umut etmiştir. Ama bu ilişkide değişen Pınar Çevikel değil Mehmet Gündüz olacak, Cemaat’ten uzaklaşmaya başlayacaktır. Tam o sırada Cemaat – İktidar savaşı patlak verir; Mehmet Gündüz, Cemaat’in devlet imamı olmakla suçlanır. Cemaat’e yönelik operasyonda gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan kısa süre sonra cesedi bulunur. Ufuk Lodos’un araştırması korkunç bir gerçeği ortaya çıkartacaktır.

Barış Soydan, yeni romanında, bir Cemaatçinin şüpheli ölümü etrafında 15 Temmuz darbesine giden yolu, Cemaat’in devlette nasıl örgütlendiğini anlatırken, bir yandan da medyanın içine düştüğü, düşürüldüğü acınası hallerle, kendi gazetecilik geçmişiyle hesaplaşıyor.

Ufuk Lodos, idealist, verdiği ödünlerle korkmadan yüzleşen bir roman kahramanı olarak ve Boruotu Cinayeti’ndeki misyonunu devam ettirerek Türk edebiyatındaki yerini sağlamlaştırıyor.

edebiyathaber.net (21 Kasım 2016)

1481877903_uzunpersembe_longthursday_oliverressler_2016SALT Galata ve SALT Ulus 22 Aralık Perşembe günü saat 22.00’ye kadar açık olacak.

Program

SALT Galata

Sergi: Kim Kimi Güverteden Atar?

19.00

Nazım Hikmet Richard Dikbaş ile Eleştirel Sergi Turu (Türkçe)

Atölye II-III

12.00-23.00

Performans: 11 Yıl

LOGOS’un ilk kez SALT Galata’da gerçekleştireceği 11 saatlik bu performans, yakınlık ve uzaklığın etkileşiminin, ses ve müziğin birlikte dalgalanmasının, uzun süreli bir ilişkiyi canlandıran iki doğaçlama oyuncusu arasındaki karşılıklı bağlantının doğasını yorumlamayı amaçlar. Avustralyalı performans ikilisinin değerlendirdiği mekân, bu doğaya dair olasılıkları temsil eder; performansın parçası olan masa ise, bir birliktelik yaratılmasını kolaylaştıran ve buna tanıklık eden gündelik nesneleri simgeler.

Performansın her bir saati, ikilinin birlikte geçirdiği her bir yılı betimler. 11 saat, bir birlikteliğin sürdürülebilmesi için gerekli adanmışlığı sözcükler olmaksızın dile getirir. Bu şekilde saatler geçtikçe ikili arasındaki etkileşimin artması ve hareketlerine eşlik eden ses efektleriyle, içerisinde bulundukları mekân da onlarla uyumlanacak ve ilişkilerini dönüştürmeye başlayacaktır.

Performans mekânına, 11 saat içerisinde herhangi bir zaman giriş yapılabilir.

2010’dan bu yana performans ve müzik projeleri yürüten LOGOS üyeleri Tina Stefanou ile Joseph Franklin, programı takiben 23 Aralık Cuma saat 19.00’da, SALT Galata’daki Atölye IV’te herkesin katılımına açık bir konuşma (İngilizce) yapacak.

SALT Araştırma saat 20.00’ye kadar açık.

Osmanlı Bankası Müzesi saat 22.00’ye kadar açık.

SALT Ulus

Sergi: Zeyno Pekünlü

19.00

Esra Oskay-Malicki ile Eleştirel Sergi Turu (Türkçe)

edebiyathaber.net (21 Aralık 2016)

mehmet foto“İnsanın önce içi üşür” demiş ya büyükler, yaşadığımız günleri görseler iç üşümesinin falan kalmadığını görüp ne derlerdi acaba? İçimiz cayır cayır yanmakta, acımakta. Ve geçmiyor bir türlü, söndüremiyoruz. Çocuklar gündemde olduğu sürece de geçmeyecek, biliyorum. Bir kuş olsam, başka bir dünyaya uçsam diyorum bazen. Çocukların zarar görmediği, mutlu yaşadıklarını görebildiğim başka diyarlara…

Aylan bebek geliyor aklıma. Sahilde, dalgaların arasındaki o görüntüsü o gün bu gündür gözümün önünde. Ve diğer Aylanları düşünüyorum onunla birlikte. Gözümüzün önüne düşmeyen nicelerini, o isimsizleri. Elimdeki kitabı bitirip kapatıyorum. Kafamı kaldırdığımda ekranda alt yazı geçiyor. “Didim açıklarında mültecileri taşıyan tekne battı. 6 ölü!” Dışarıda hava soğuk. Denizin suyu daha da soğuk. Peki, onların da önce içi mi üşüdü acaba, korku ile karanlık suya gömülürken? O, tenleri suya ilk değdiği anda?

Altı yıldır yanı başımızda süren bir savaş var. Savaştan kaçıp ülkemize sığınanlar var. Yaz dönemleri kolay ama karakış kapıya dayanıp da soğuk kendini hissettirince, içinde oturduğumuz sıcacık ev bile huzur vermiyor çoğu zaman. Trafik ışıklarında mendil satma çabası içinde olan çocukların, o ışıkların dibinde kaldırımda uyuyakalanların sıkıntısı çöküyor omuzlarıma. Ve en çok da hiçbir şey yapamamanın çaresizliği…

Söz biraz uzadı sanki ama konu çocuk olunca söylenecekler bitmiyor işte. Gelelim bu haftanın kitabına. Güzin Öztürk’ün kaleminden “Kuş Olsam Evime Uçsam.” Tudem yayınları tarafından yayımlanan kitap, iç savaş dolayısıyla evini, yurdunu terk etmek zorunda kalan insanların dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Evet, uzun süredir o dünyanın içindeyiz zaten ama bir çocuğun dilinden, anlatımından okuyoruz bu defa. Küçük Beşir’in hayallerine, umutlarına eşlik ediyoruz.

Toprak, biraz ülke kokar*

Bir kurşun sesiyle başlıyor kitap. Küçük Beşir korkularıyla birlikte anlatıyor. Artık karşıdaki evde olmayan arkadaşı Emir’i, eve dönememiş abisini, ülkelerinden kaçışlarını, Hatay’daki kampı, oradan İzmir’e uzanan serüvenini. Kısa ve etkileyici tümcelerle. (Yazarı özellikle bu konuda kutlamak istiyorum. Çocuğun anlatıcı olduğu bir kitapta yetişkin dili kullanmadığı için.)

Tüm bu yıkım yaşanırken Beşir’in vazgeçmediği bir rüyası var. Kırmızı oyuncak bir araba. Çalışma masamın üzerinde yıllar yılı duran kırmızı arabaya hiç bu gözle bakmadığımı fark ettim. Böyle bir anlam yüklememiştim hiç ona. Ve onunla birlikte arkamdaki dolapta duran onlarcasına. Artık her birinin başka bir anlamı var benim için. Onların her biri Beşir’i ve diğer Beşirleri anımsatacak bana. Her biri başka bir rüyayı, başka bir sevinci. Neden mutluluk değil de sevinç? Onun yanıtını da Beşir versin size. Kitabın sonunda kampta edindiği arkadaşı Zehra’ya yazdığı mektupta şöyle yazıyor Beşir: “Ben hiç mutlu olmadım. Ama sevinçli oldum bazen.” Ve ekleyerek soruyor: “Sen hiç mutlu oldun mu Zehra?

Bu soru aynı zamanda kitabın son tümcesi. Belli ki yazar, okuruna da soruyor, sorduruyor bu soruyu. Peki, okur, yanıtını tüm bu gerçekleri düşünerek vermeye kalkarsa, gerçekten “mutlu oldum” yanıtını verebilir mi? Bunu da ben sormuyorum, Beşir soruyor. Soğuk ve karanlık sulara gömülmeyen, yaşama bir şekilde tutunmayı başarabilmiş küçük bir çocuk!

*kitaptan.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (21 Kasım 2016)

search-friendlyYandex, 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı heyecanı yaşanırken Türkiye’de internet kullanıcılarının en çok aradığı kitapları araştırdı. Yapılan analizde ilk sırayı Sabahattin Ali‘nin önemli eseri “Kürk Mantolu Madonna” aldı.

Yandex, 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın açılışını da kapsayan 1-15 Kasım 2016 tarihlerinde en çok aranan kitapları araştırdı.

Analizin sonuçlarına göre Türkiye’de internet kullanıcılarının en çok aradığı kitap, Sabahattin Ali’nin 1943’te yayımladığı ve hala en çok satan kitaplar arasında yer alan önemli eseri “Kürk Mantolu Madonna” oldu. “Kürk Mantolu Madonna”yı edebiyatımızın bir başka efsane eseri olan Oğuz Atay’ın yazdığı “Tutunamayanlar” izledi. Üçüncü sırada, bir modern klasik haline gelen Harry Potter serisinin son kitabı “Harry Potter ve Lanetli Çocuk” yer aldı. Yılmaz Özdil’in son kitabı “Adam” ve Mete Yarar ile Ceyhun Bozkurt’un yazdığı “Darbenin Kayıp Saatleri” ise ilk üç kitabı takip eden diğer eserler oldu.

Yandex’in araştırmasına göre internet kullanıcılarının en çok aradığı ilk 10 kitap şu şekilde sıralandı:

  1. Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna
  2. Oğuz Atay – Tutunamayanlar
  3. J.K Rowling – Harry Potter ve Lanetli Çocuk
  4. Yılmaz Özdil – Adam
  5. Mete Yarar / Ceyhun Bozkurt – Darbenin Kayıp Saatleri
  6. Emrah Serbes – Müptezeller
  7. Kahraman Tazeoğlu / M.H. Kan – Mor
  8. Yuval Noah Harari – Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens – İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi
  9. Ayşe Kulin – Kanadı Kırık Kuşlar
  10. Sarah Jio – Kelebek Adası

edebiyathaber.net (21 Kasım 2016)

YEM Yayın ve CerEdebiyat işbirliğiyle gerçekleştirilecek olan Edebiyatta Mimarlık söyleşisi 24 Aralık Cumartesi günü saat 15:00’de CerModern’de düzenleniyor. Moderatörlüğünü Hikmet Temel Akarsu’nun yapacağı etkinlikte, TEDÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Ali Cengizkan ve ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Celal Abdi Güzer konuşmacı olarak yer alacak. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek olan etkinlik herkesin katılımına açık.

edebiyatta-mimarlikedebiyathaber.net (21 Aralık 2016)

cohenI

7 Kasım 2016’da Dünya, en önemli ozanlarından birisini, Leonard Cohen’i 82 yaşında kaybetti. Cohen, giderayak, David Bowie gibi yaptı ve bize bir veda albümü bıraktı: You Want It Darker.

Butik Yayıncılık da “You Want It Darker” albümünü dinlerken okuyabileceğimiz bir kitapla bizleri buluşturdu: “Leonard Cohen, Kendi Ağzından”.

II

Kendi Ağzından, Jean-Dominique Brierre ve Jacques Vassal’ın on yıllar boyunca Cohen’le yaptıkları söyleşilere, Cohen’in diğer söyleşilerinin, şiirlerinin, şarkı sözlerinin, romanlarının, konserlerinde yaptığı konuşmaların ve kısmen onun hakkında yazılanların, tematik bir bütünlük içinde eklenmesiyle oluşturulmuş bir kitap. Bu açıdan ortaya çıkarılan ince işçiliği takdir etmemek mümkün değil.

Kitap on yedi bölümden ve Cohen kronolojisinden oluşuyor. Bölümler, isimlerine uygun olarak, çok yönlü bir sanatçı olan Leonard Cohen’in farklı bir yüzüyle tanıştırıyor bizleri. Kitapta nasıl bir anlatım yolu benimsendiğine dair ipucu olması açısından bölüm isimlerini buraya alabiliriz: “Montrealli, Yahudi, Oğul, Şair, Müzisyen, Sevgili, Hasta, Gezgin, Savaşçı, Romancı, Avcı, Söz Yazarı, Sahne Adamı, Koca, Baba, Kâhin, Keşiş.” Yazarlar, her bölümün sonuna alıntı yaptıkları kaynakları gösteren ve kısa açıklamalar ekledikleri “notlar” eklemişler. Kitap bu yönüyle de daha geniş okuma yapmak isteyenlerin veya farklı araştırmalara heves edenlerin kaynaklara birinci elden ulaşabilmelerini de sağlıyor.

III

Kendi Ağzından, Kanadalı müzisyenin Montreal yıllarından başlıyor anlatmaya. Bu bölümde, ailesi, kökleri, Kanada’yla olan ilişkisi derinlemesine anlatılıyor. Aynı bölümde, Cohen’in dilimize de çevrilen iki romanı “Görkemli Kaybedenler” ve “En Sevilen Oyun” önemli ipuçlarına sahip kitaplar olarak inceleniyor.

İkinci bölümde, Cohen’in Yahudi kimliği masaya yatırılıyor. Bu bölümde, Cohen’in şarkı sözlerindeki, şiirlerindeki ve romanlarındaki detaylardan yola çıkılarak, dini inancını sürekli korumuş bir ozanın eserlerine bir de bu gözle bakılıyor.

Kitabın üçüncü bölümünde, babasını erken yaşta kaybeden ve oldukça baskın bir karakter olan annesiyle inişli çıkışlı bir ilişki sürdürmek zorunda kalan “oğul” Cohen’i tanırız. Kitabın “Koca” ve “Baba” adını taşıyan diğer bölümleri de üçüncü bölümle birlikte değerlendirildiğinde anlamlı bir bütünlüğe ulaşır.

kendi-agzindanCohen, öldüğünde müzisyen kimliğiyle ön plana çıkarılsa da kariyeri erken yaşta yayımladığı şiir kitaplarıyla başlamıştır. Şairlikten ve yazarlıktan kazandıklarıyla geçinemeyeceğini anlayınca çekinerek de olsa beste yapmaya ve sahneye çıkmaya başlamıştır. Kitabın dört ve beşinci bölümlerinde Leonard Cohen’in şiir kitapları ve müzisyenliğe adım atması yine onun sözleriyle okurlara anlatılmakta. Bu bölümler, kitabın on üçüncü kısmı olan Sahne Adamı’nda anlatılanlarla birlikte değerlendirildiğinde bütünlüğe kavuşuyor. Cohen’in takıntılı kişiliği ve ilk zamanlarındaki acemiliği, tüm yaşamı boyunca sahnede rahat olamamasına neden oluyor. Bu takıntıları ve daha fazlasını ise kitabın “Hasta” adını taşıyan yedinci bölümünde okuyoruz.

Cohen hayatını kaybettiğinde, birkaç ay önce ölen eski sevgilisi Marianne Ihlen’e yazdığı mektuptan sıkça bahsedildi. Cohen söz konusu mektupta, “Ben de çok yakında arkandan geliyorum sanırım. O kadar yakından izliyorum ki seni, elini uzatsan dokunabilirsin elime… Hoşçakal eski dost. Sonsuz aşk, orada görüşürüz” demişti.

Kitabın, “Sevgili” adını taşıyan altıncı bölümünde, Leonard Cohen’in yaşamındaki en büyük aşkları ve bir ilişki yaşamasa da “Chelsea Hotel” döneminde bir süre takıldıkları Janis Joplin’in Cohen üzerinde bıraktığı izler anlatılmaya çalışılmış. Kitabın magazinel bir yöne kayabileceği bu bölümde yazarlar olabildiğince geri çekilmişler ve sözün neredeyse tamamını Cohen’e bırakmışlar. Bu tercihleri sayesinde de bıçak sırtı bir konuyu tertemiz bir şekilde anlatabilmişler.

Leonard Cohen’in yaşamı boyunca bir ayağı Kanada’da olsa da New York ve Avrupa’nın kimi kentleri, özellikle Yunanistan’ın Hydra adası ve Paris, ozan için son derece belirleyici olur. Ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu yıllarda ucuz yaşamı ve ılıman iklimiyle Hydra adası Cohen için adeta bir sığınaktır. Her iki romanını ve birçok şiirini bu adanın sunduğu imkânlar sayesinde yazar. Kitabın sekizinci bölümünde farklı kentlerin Cohen’in üzerindeki etkilerine değinilmeye çalışılır.

Cohen’in şarkılarında çoğunlukla bireysel öyküler anlatılsa da özellikle 90’lı yıllardan sonra yaptığı kimi şarkılarda dünyanın gidişatına dair karanlık öngörüler görürüz. Bu öngörülerin, detaylı analizlerden değil de şair sezgisiyle ortaya çıktığını kitabın “Savaşçı” adını taşıyan dokuzuncu bölümünde ve “Kâhin” adını taşıyan on altıncı bölümünde anlatılanlardan öğreniriz. Cohen’in şair sezgisinin sağlamasını yapabilmek içinse gündemi takip etmek yeterli.

Leonard Cohen, tüm yaşamı boyunca Musevi inancını korusa da yaşamı boyunca bir çeşit arayış içinde olur. Bu arayış boyunca yolu Scientology tarikatıyla ve Zen Budizm’iyle kesişir. Cohen, 90’lı yıllarda her şeyden elini eteğini çeker ve zen ustası Kyozan Joshu Sasaki’nin, Mount Baldy isimli tapınağında inzivaya çekilir. Bu inziva, Cohen’in arayışları içindeki en önemli dönemlerden birisini oluşturur. Kitabın “Keşiş” ismini taşıyan son bölümünde bu konudaki önemli detaylar okurlarla paylaşılıyor.

IV

Leonard Cohen, geride yüzlerce şiir ve şarkı sözü, on dört stüdyo albümü, on üç şiir kitabı ve iki roman bırakarak aramızdan ayrıldı. Bu döküm, daha çok müzisyen kimliğiyle ön plana çıkan Cohen’in çok yönlü kişiliğini ortaya koymaya yetiyor. Kendi Ağzından’da bu çok yönlü kişiliğe dair önemli detayları okuma fırsatına kavuşuyoruz. Dilerim, bir sonraki adımda iyi yazılmış bir Cohen biyografisi de dilimize çevrilir.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (21 Kasım 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z