Masthead header

Celil Oker’in yeni romanı “Ateş Etme İstanbul”

Polisiye edebiyatın tanınan kalemi Celil Oker, Altın Kitaplar Yayınevi‘nce yayımlanan Ateş Etme İstanbul’la okurlarını yeni bir Remzi Ünal macerasına sürüklüyor.

Celil Oker,  Ateş Etme İstanbul romanıyla okurları insan zekâsının sınırlarının test edildiği, sürprizlerle dolu bir maceraya sürüklüyor. Daha önce Bin Lotluk Ceset, Bir Şapka Bir Tabanca, Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Rol Çalan Ceset, Yenik ve Yalnız, Son Ceset ve Beyaz Eldiven Sarı Zarf adlı yapıtlara imzasını atarak polisiye edebiyatın aranan isimlerinden olan yazarın yarattığı dedektif karakteri Remzi Ünal ise okuyucuların gönlünde taht kurmuştu.

Uzun süredir herhangi bir vaka almadığı için artık paslanmakta olduğunu düşünen Dedektif Remzi Ünal’ın kapısı nihayet çalındığında, karşısında onun bütün “şartlarını” koşulsuz olarak kabul eden bir müşteri adayı vardır. Bu kişi, kayıp hemşire sevgilisini arayan genç Doktor Kemal Arsan’dır. Bir hafta önce sırra kadem basan hemşire Begüm Kalyon ne telefonlara cevap vermektedir ne de onu bir gören olmuştur. Evinde ise in cin top oynamaktadır.

Araştırmalarına kayıp hemşirenin yakın çevresini sorgulayarak başlayan Remzi Ünal, onun bir şeylerden çok korktuğuna kanaat getirir ve samimi arkadaşlarından birinin evinde saklandığından şüphelenerek oraya gider. Karşısında sıradan bir kayıp vakasını planlı bir cinayet davasına dönüştüren alışılmadık bir manzara vardır: Kalbinden tek kurşunla vurularak öldürülmüş genç bir adamın cesedi. Gördüğü bu manzaradan daha da şaşırtıcı olan şey ise maktulün kimliğidir…

edebiyathaber.net (3 Temmuz 2013)

Yaşasın video öykü! (11-uygulama)

Video öykü uygulamamızda yayımlanmak üzere “altı” kısa öykü seçtik. Öyküsüyle katkıda bulunan herkese teşekkür ediyoruz.

Mine Egbatan

 

Sadık Ökçe | Selin Aydın

Aksi huysuz, kara suratlı köseli bir ayakkabıydım ben. Topuklarımdan çamur, tabanımdan yama eksik olmazdı. Nice misafirler bekledim taşlık evin yoksul kapısında. Eh, tabi artık vakur ve kibirli değilim, bu eve ilk girdiğim günkü gibi. Ne acayip! Saçlarına düşen aklar yıllar geçtikçe benim de üzerime düştü.

Her sabah aynı saatte hazırdım. Kapı açılır, çekçek kalbime sokulur ve günüm başlardı. Ta ki akşam aynı taşlığın önünde bir köşeye bırakılana dek… Islanır büzüşürdüm kimi zaman. Mesela geçen kış iyi soğuk yapmıştı. En çok da o kış şikâyet etti benden. Üşüyormuş. Suç bende mi? Parmakları delik çorap olacak o namussuzun suçu hepsi… En çok o kış üzdük birbirimizi. O söylendikçe daha bir canım acır, soğuktan büzüşürdüm. Hem ben memnun muydum canım günaşırı ıslanmaktan? Ama yine de minnet borçluyum. Her Allahın günü bana yaşamak için bir sebep daha verdi.

Minik pembe patikler topuklu kırmızı ayakkabılarla değiştiğinde bile o benden vazgeçmedi. Hele gelen giden… O ne kalabalık… Hepsi de geniş, şımarık, züppe ökçeler… Ah o bacanak yok mu? Hep üzerimde tepinir. İnadına cilalı köseli ayakkabıları hep üzerimde…

O kara kıştan sonra en çok da lacivert takunyaların kapının en dışına sahipsiz konulduğu gün sövdük birbirimize. Mavi döpiyesin altına giydiği… Baldırları ne güzel görünürdü. O baldırlara sövdü. Ben lacivert ince topuklara… Çabuk bırakıp gittiler bizi. Kalbim söküldü sanki, derilerim soyuldu. Baktım, onun da saçları döküldü. Minik pembe patikleri çıkarıp çıkarıp bakar oldu bizimki son günlerde. Kapının önünde öyle bekleşip duruyorum. Bir ekmek almaya bile razıyım. Çıkmıyor. Sakat da değil üstelik… Büzüşmüş, o sokağa bakan köşede, mavi döpiyesinin altına giydiği lacivert topuklularıyla akşamları eve dönerken onu izlediği, sobaya yakın olan. Birbirimizi seyreder olduk küskün gözlerle. Sanki daha çok bekler olduk, o kapının en dışına konacağımız, misafirlerin bize bakıp “ah vah” çekecekleri günü.

Haklı bir gurur vardı ikimizde de. Ne o vazgeçti, bir günden bir gün bu sobayı yakıp pembe patiklerle lacivert topuklara sarılıp uyumaktan ne ben vazgeçtim her sabah kapı önünde soğuğa karşı nöbet tutmaktan. Artık vakti geldi diyoruz ikimiz de. Ne kışın kemik sızlatan soğuğu, ne ilkbaharın çiçek kokuları, ne yazın bunaltıcı nemi… Artık içimizde ölü bir kuruluk… Derilerim soyuluyor yine. İçimden kara kara kurumlar dökülüyor, bakıyorum o öksürdükçe onun da içinden dökülüyor. Gülümsüyorum. Ne çok birbirimize benziyoruz dostum. Ben seni hep sevgiyle sarmaladım, sen beni hep pembe ayakkabılara daha çok çikolata alabilmek için her yaz yamadın. Küskün değilim dostum. Bana bir ömür verdiğin görevi sevdim. Sadakati tattım. Ben gururlu bir ökçeyim. Saygıdeğer bir ökçe… Tıpkı senin gibi dostum… Sadık bir ökçe…

***

Çıfıt Çarşısı | Aslıhan Kocabal

Keriman’ı alıp geldiğimde ilkbahardı. Durduk yere başlayan bir sağanağa tutulup da binbir zahmetle yaptırdığı gelin başı bozulunca hüngür şakır ağladı. Zaten peşimden gelesi de yoktu. İstiyordu ki evinde otursun, anasıyla tencere tava yıkasın, halı çırpsın, soğan doğrasın. Yüzünde bir “Elin adamına üç öğün yemek mi çıkaracağım, terli türlü atletlerini mi yıkayacağım?” hali vardıysa da tek kelime etmedi. Keriman oldum olası sessiz kadındı. Sükûneti öyle tedirgin ediciydi ki hiç âdetim olmadığı halde bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. “Keriman” dedim, “Evde eksik gedik var mı?”. “Yok” dedi. “Yalnız kapının önü çıfıt çarşısı gibi, bir ara mahalleye indiğinde ucuzundan bir ayakkabılık alsan makbule geçer”. “Olur” dedim. Keriman bana ilk kez o zaman gülümsedi. Ben her gün mahalleye indim. Her gün elim kolum sebze, meyve ve ekmek poşetleriyle dolu halde oflaya puflaya eve döndüm. Ayakkabılığı her seferinde unuttum ve Keriman da Osman yürümeyi öğrenene kadar ondan hiç söz etmedi. Lale okula başladığında Keriman, “Mehmet” dedi, “Kapının önü çıfıt çarşısı gibi. Bir ara mahalleye indiğinde ucuzundan bir ayakkabılık alsan”. “Tamam” dedim. Eve döndüğümde elimde yine üç kilo soğan ve iki kilo patatesten gayrisi yoktu. Keriman salatayı limonluyordu.

Osman neden sonra bir gün “Ayşe’yi getireceğim” dedi. “Önce bir tanışın da öyle istemeye gideriz baba. Daha münasip olur”. O sözünü bitirmeden Lale araya girdi. “Okul da haftaya bitiyor. Kerim anneleriyle gelmek istiyor. İşi artık resmiyete dökelim diyoruz baba. Yalnız ondan önce eve bir badana yaptırsak diyorum. Bir de kapının önüne ayakkabılık alsak. Çıfıt çarşısı gibi mübarek… Misafire ayıp olur”. “Tamam” dedim. Eve dönünce sakızlı lokum ve yeni kahve fincanlarını tezgâha bıraktım “Hanım” dedim, “Çocuklar ne çabuk büyüdüler”. Keriman börek açıyordu.

Lale ve Osman bayram ziyaretine geldiler. Emine, Yücel ve Zehra “Dede” diye çığlıklar atarak üzerime çullanınca her birine birer beşlik verdim, şekeri ayrı… Bayram sonu Keriman yorgundu. Hiç âdetim olmadığı halde, bir derdi olup olmadığını sordum. “Yok” dedi, “Azıcık çarpıntım var. Kapının önünü süpürürken yoruldum herhalde. Her yer toz toprak içindeydi. Bir ara ayakkabılık alalım”. “Tamam” dedim. Keriman erişte kesiyordu.

Lale bütün gün gelen gideni ağırladı. Ben koltuğumda oturup Keriman’ı eve getirdiğim o ilk günü düşündüm. Hocaya parasını verip Lale’yi uğurladım. Osman yurtdışında olduğundan cenazeye yetişememişti. Lale kapıdan çıkarken seslendi. “Baba, gel bizde kal. Bu koca evde bir başına ne yer ne içersin?” “Yok” dedim. “Başımı beceririm ben, sen git kızım”. Ağlaya zırlaya gitti. O gece rüyamda Keriman’ı gördüm. Terli türlü atletlerimi çitiledikten sonra tezgâhtaki salatayı limonladı. “Bir ihtiyacın var mı?” diye sordum. “Yok, çok şükür” dedi. “Başımda sen varsın ya.”

Kiracıya anahtarı teslim ettim. Ben bahçeden çıkıp giderken kocasına söyleniyordu kadın. “Allah aşkına şu ayakkabıları da at Süleyman. Öylece bırakmış ihtiyar!  Zaten her yer pislik içinde… Gelirken de ucuzundan bir ayakkabılık al. Kapının önü çıfıt çarşısı mübarek!”

***

Niçin hep denizin altında tutuyorsun beni? | Merve Kültepe

Ağlayarak uyandı. Daha doğrusu uyandığında, gecenin bir yarısı oluyor bu, ağlama isteği vardı içinde. En sevmediği özelliklerinden birisi bu; incindiği şeye biraz uyuduktan sonra duygusal tepki vermesi. Aniden oluyor. Birden uyanıyor ve üzgün buluyor kendini. Tanımsızlar tanımlanıyor sanki bu molalarda ve birdenbire kendini tanımlı bir dünyanın içinde buluyor. Kesif kokulu tanımlar… Sonra uzun koridoru geçip, küçük odaya girerek masa lambasını yaktı ve ağlamaya başladı. Ağlarken de yüzünü kapattı. İnsanın kendinden sakladığı şeylere ayağı takılıyor zaten.

Bir suyun altındaydı rüyasında. Sevdiği her şey ile arasına saydam bir duvar koyan masumane su… Söylemek istedikleri var. Anlaşılma, tanımlı olma arzusu var, her canlıda olduğu gibi onda da. Bunu sadece durarak yapamıyor belli ki. O çok değerli semboller, kelimeler uzun bir “boaaaağ” sesinden öteye geçemiyor. Tek bir sese hapsoldu işte. Sembolsüz, kelimelerin artık tanımlı olmadığı bir dünyanın içinde… Yalnızlık mı, anlaşılma arzusu mu, onu böylesine etkileyen şey, emin değil.

Ona bu rüyayı gördüren, muhtemelen bugün yaşadığı tartışmada anlaşılmadığını düşünmesi olmuştu. Ama yine de tuhaf bir ayma noktası mevcut uyku aralarında. Metaforlar hâlâ canlı, pencereler hâlâ açıkken ve hissederken esintisini zihnin aydınlık ve karanlık yüzünün.

Şimdiye kadar pek çok şeyden korkmadı kız. Çünkü bağ kuramadı insanlarla, tek bir adam dışında. Tek korkusu ise bir gün o tek bağlandığı şeyi kaybetmek. Kayıp kelimesi, ölmüş yavru bir serçenin başında bekleyen iki yetişkin serçe olarak imgeleniyor zihninde. Şimdiye kadar tüm bu ayrılık korkusu, belki yalnızca bir serçenin naifliğinde yaşanmıştı. Sevdiğine ulaşabilir olma tutkusu, özlemek zorunda kalmama…

Oysa şimdi, nedir bu sonsuzluk tutkusu, diye düşünüyor. Hayatı çok da yakalayamamış hatta bir türlü sevememiş olduğunu düşünerek, bu uyumsuzluğa gülüyor. Nedir bu süreklilik arzusu? Hele ki bilirken en sonunda hepimiz birbirimizi terk edeceğiz, şimdi yan yana duran ayakkabılarımız bile bir gün birbirini terk edecek. Ve sürüklenecek bir yağmur suyunun yarattığı mütevazı birikintide kendi başına. Öyleyken, nedir bu sonsuzluk tutkusu?

***

Gak | Alper Abca

Yazın bahçedeki bostanına dadanırdım, güzün başında cevizine. İçten içe kızardı elbet ama görmezden gelirdi hep, fark ederdim. İyi adamdır, insanlar da öyle derler. Kötü konuşanını da duydum arkasından ama o konuşanların var elbet bir hazımsızlıkları, foyalarını ortaya çıkarsam Fizan’a kaçarlar.

Tüylerime yakındı saçının siyahı, gürdü. Eve ekmekle tuz taşırken izlerdim sundurmanın üzerinden. Filenin eline yaptığı izler evin yolu gibiydi. Severdi karısını, evden çıkarken her sabah öperdi yanaklarından, belli ki karısı da severdi onu.

Oğlan doğduğunda eve bir koşuşu vardı, bizimkiler güler haline. Tek senin mi çocuğun oldu bu dünyada, o ne öyle! Haşarı oldu oğlan, az koşmadı peşimden çığlıklar atarak, güya beni korkutuyor boyuna bakmadan, ah diyordum babanın hatırı olmasa çalardım bütün sarı leblebilerini koynundan.

Pembe yanaklarını öpmeye doyamazdım kızın, yumuşak dudaklarım olsa. Gül yaprağı mı kaynatıp içtin, zemzemle mi yıkandın gebelikte a hanım, nasıl böyle melaike yüzlü oldu bu kız? Beni gördü mü korkmazdı hiç, korkutmaya da kalkmazdı. Küçük ellerini açar gel gel derdi, okulda öğretilen aptal tekerleme hiç umurunda değildi belli ki. Uzanamadığı dallardan kayısı koparır atardım ona, ağaçtan düştü zanneder, en olgun kayısı dünyanın en değerli şeyiymişçesine sevinçlenirdi.

Ben uçtukça onlar büyüdüler,  güzel gelin oldu gül yanaklı melaike, oğlan da çakı gibi damattı hani. Baba evine ziyarete gelirlerdi sık sık, sonraları daha kalabalık gelmeye başladılar sıklığı azalsa da. Saçları tüylerim gibi değildi artık, kırlaşmıştı, filenin elinde yaptığı iz artık evin yolundan ziyade yüzündeki çizgileri andırıyordu, belli belirsiz, yönsüz… Nadiren geliyorlardı oğlanla kız, belli ki uzak yerlerde farklı bir göğe bakıyorlardı.

Bir sabah kapının önündeki ayakkabılar çekti dikkatimi. Bu kadar kalabalık olmazdı evi. Anladım ki topraklaydı işi, her sabah öptüğü emanetini teslim edecekti. Havadan eşlik ettim, o bilmiyordu tabi, ama biri öldüğü zaman tüm doğa paylaşır matemi, neden karadır toprak sanıyorsun?

Geceleri bir tek ben duyuyordum iç çekişlerini, o kimse duymuyor sansa da. Her zaman duyan birisi vardır iç çekişlerini. Gider dertleşirdim istese, insan olmak mı lazım paylaşmak için yalnızlığı ille de? Hani nerede o insanlar ya? Anlatırdım bir bir yukarıdan gördüklerimi, sen de bana yukarıya bakınca neler gördüğünü anlatırdın. Farklı gözlerden aynı hayatlar… Dinlemeye değerdi bence, hazır ikimiz de yalnızken şimdi.

***

Değişen İklimler | Selma Harnupçu

Akşam, öyle çağrıştırıyor ki seni… Bundan mıdır, bu vakitlerde çöreklenen yalnızlığımın tam da orta yerinde buluyor olmam seni? Güneşin battığı o uzak noktadan çıkıp gelecekmişsin gibi hemen balkona atıyorum kendimi boş bir çabayla… Biliyorum çünkü yokluğunda batan binlerce güneş yetmeyecek seni getirmeye. Oysa daha birkaç ay önce, tam da günün bu demlerinde, gök kubbenin altın saçlarını yansıtan bir ayna oluverirdi gözlerin. O bir çift göz nasıl da sustururmuş bu çıldırtıcı sessizliği ve nasıl da kalabalığa dönüşürmüş bu karanlık yalnızlık seninle… Gözlerimi açtığımda sen, yemek masasında sen, dilimin ucunda adın vardı hep. Düşün işte şimdi sensizliği! Bütün satırların sonunda “yok”luk…

Ah, sevgilim! Çiçeklerinin boyun büktüğünü fark ettim bugün. Her gün su veriyorum ama onlar da benim gibi, ruhlarına yaşam verecek kaynağı sende buluyor olmalı. Şimdi bir an gelebilecek olsan buraya, çocukları sorardın herhalde annelik içgüdüsüyle. İyi olduklarını biliyorum. Lakin senden sonra onların sevgisine ihtiyacım arttıkça, meşguliyetler zinciri o derece uzaklaştırdı onları benden. Hayatın baharında böyledir, bilirsin. Ölümü en uzak bulduğumuz zamanlar olduğu halde, hep acele edilir, hep pürtelaş kovalanır hayat. Yaşlılıkta öyle mi oysa? Sona en yakın olduğumuzu düşünmemize rağmen şaşırtıcı derecede yavaşlar her şey. Onca yıllık çalışmanın, didinmenin sonunda, hayattaki tek kazancın ailen olduğunu öğrenirsin. Sonra o ailenin parçaları kendi ailelerini kurarlar ve o kalabalık aileden geriye eşin kalır. Buraya kadar hiç şikâyet etmedim ben. Ta ki gözlerini sonsuzluğa kaptırdığım ana kadar… Bundan da acısı, seni sert rüzgârlara emanet o karanlık kuyuda bırakıp eve dönmekti. Evde büyük bir kalabalık oluşmuştu fakat ben anlıyordum ki artık yapayalnızdım. Herkes sabır dileyip duruyordu. Neye sabredecektim? Gitmeler, dönüş umudu varsa sabırla karşılanırdı. İçimden haykırıp duruyordum onlara. Anlatamıyordum kendime işte, sükûnetin olmadığı bir yerde haykırışlar faydasızdır. Sonra öyle bir an geldi ki herkes gitmiş; ruhumun avunma ihtiyacı hissettiği an…

Bazen ne diyorum, biliyor musun? Keşke güzel anları hafızamıza yerleştirdiğimiz gibi kokuları da hapsedebilsek. Korkuyorum, sabah rüzgârı bir gün senin kokunu almadan çıkıp gelecek diye.

***

… | Pınar Dönmez

Son çay bardağını tepsiden masaya koyduğu anda, “Anne… Biz gidiyoruz. Göçüyoruz. Erkanlar da geliyor” dedi kızı. Erkek kardeşinin eline yapışmıştı. İtiraz bekler gibiydi. Biraz yüksek çıkmıştı sesi de. Baktı masanın başında oturanlara. Altı çift göz bebeği onun yüzüne kilitlenmişti.

Nefesini tuttu. Akşamın başından beri bekliyordu zaten.  Hatta sabahtan beri… Tepsiyi göğsüne bastırdı.  Sıkı sıkı kucaklayıp odadan çıktı. Mutfağa doğru yönelmişken vazgeçti.  Sokak kapısını açtı. Çıktı bahçeye. İşte tam orda kesildi dizlerinin bağı. Çömeldi duvarın dibine. Hâlâ tepsiye sıkı sıkı sarılıyordu. Farkında değildi.

“Bunlar ağabey kardeş bayramdan bayrama bir araya gelmeyi zor başarmışlar. Ne var da bugün ikisi de ayrı ayrı aradılar. Akşam sendeyiz dediler. Var bunun altında bir şey. Dur bakalım hayırlısı” demişti Ethem’e sabah telefonu kapatırken. Ethem, “Ne fesat kadınsın. Çocuklar ziyarete gelir. Altında bir şey var. Gelmez. Altında bir şey var”  diye sinirlenmişti hafiften. Sonra “Ben çıkıyorum kahveye. Eksik bir şey var mı? Getireyim gelirken” deyip kapıyı çekivermişti. Sokak kapısının örtüldüğünü mutfağa girdiğinde duydu. Arkasından “Yok bir eksik” diye seslendi suratını asarak.

Kolayı buydu Ethem için. Kapıyı çekiverip çıkmak… Hayatın üzerine perde gibi kapıyı örtüvermek… Acılardan, kavgalardan, yokluktan ve eksikliklerden kaçmanın yolu buydu. Tartıştığı kızdığı asla duyulmazdı. Bir bakarlardı Ethem odada yok. Kapıya bakarlardı. Ayakkabıları yok. Ethem evde bile yok. Giyiverdiği gibi çıkardı evden.

“Zayıf adam. Zayıf” diye homurdandı buzdolabını açarken. Nasıl da ayrı düşürüyordu insanları yaşam kavgası… Ekmek kavgası… Tanıştıklarında suskun olan kendisiydi. Ethem alıştırmıştı onu konuşmaya. Bir tek onunla uzun uzun tartışır, fikir ayrılıklarını konuşur. Orta ya da ortak yolu buluverirlerdi. Yenemeyecekleri zorluk yokmuş gibi gelmişti. Böyle evlenmişlerdi.

Karı koca olarak eve ilk girişlerini anımsadı.  Biraz tedirgin, biraz şaşkın, çok heyecanlı… O zaman da eskiydi ev ama şimdi kendisi gibi iyice yaşlanmıştı. Duvarlar yıllarca kat kat boyanmaktan inceli kalınlı çatlaklar kabarıklıklarla dolmuştu. İlk yıllarda hep bir heves… Güzel heyecanlar… Kızları doğduğunda hele… Umutlu gelecek hayalleri ile doluydu ev ve yürekleri. Ama zaman içinde, oğulları doğup çocuklar okul yaşları gelip istekleri ihtiyaçları arttıkça yoksulluğun gözü kör olsun, Ethem giderek sessizleşmiş, içine kapanmıştı.

Güç bela büyütmüş evlendirmişlerdi ikisini de. Yalnız kalmışlardı evde. Bir ümit kıpırdanmıştı içinde. Şimdi eskisi gibi gene konuşur tartışırız diye. Kim bilir yeniden arkadaş oluruz birbirimize diye. Ama yaşam boyu başarısızlığının tanığı olarak gördüğü kadınla Ethem’in artık paylaşacak sözü kalmamıştı. Sessiz ve içine kapalı yaşıyordu. Emanet gibiydi.

Göçüyorlarmış. Haklılar tabii. Ama biz… Ne yapacağız? Nasıl yaşayacağız? Ne çok özleyeceğiz? Canı yanıyordu. “Canım yanıyor. Bağrım” diye çöküp kaldığı yerde sallanıyordu. Sonra içerden gelen sesleri fark etti. Seslere sinmiş korkuyu, paniği fark etti.

Koşarak girdi içeriye odaya. Ethem oturduğu yerde, gözleri kapalı, yüzü bembeyaz… Oğlu telefonda evin adresini veriyor sesi boğula boğula. Kızı, “babam” deyip duruyor elinde babasının eli. Torunlar annelerine sokulmuş, hiç ses çıkarmıyor. En küçük, yüzünü gömmüş annesinin göbeğine.

“Ethem” dedi. Bağırmak istedi ama fısıldadı sadece. “İlk defa ben çıkmıştım evden be Ethem. İlk defa ben çıkmıştım.” Ona mı öyle geldi yoksa gerçekten gülümsedi mi Ethem? Kapının önünde bir hareket oldu. “Hasta bu evde mi?” diye soruyordu ambulans görevlisi.

edebiyathaber.net (3 Temmuz 2013)

Eleştirel okumalar | Feridun Andaç

Kendi öykünü anlatabilmek…

Gazeteci Serdar Akinan’ın Sahi Beni Neden Almadılar? kitabını okurken gözlediğim şu: Bizdeki gazeteciler bilgi/belge biriktirmiyor, düzenli bir arşiv çalışmaları olmadığından bunları yazacakları/yazdıkları kitaplarına yansıtmanın ne denli önemli olduğunun pek farkında değiller!

Akinan, “Medyanın Hakikatle İmtihanı” altbaşlığını vererek yazılı  basından medyaya geçiş sürecini içeren  öyküsünü anlatırken tanıklıklarının özetini yapmış.  Üstelik satırbaşlarıyla…

Dönemine tanıklık edebilen bir gazetecinin öyküsü tanıklıklarını bütün yanlarıyla yansıttığında önem/değer kazanır. Ötesi, saman alevi! Evet, birer değini… Satırbaşlarında bir hayatın kesitleri… “Bakın, bana da neler oldu” dercesine üstelik! Oysa Akinan, ötesine geçip kendi öyküsünü yaşanan zamanın tanıklığıyla çok daha kalıcı kılabilirdi.

Akinan’ın aceleye getirip yazdığı kitabına yansıyan dönemlere bakınca, şu geliyor insanın aklına: Mesleğinde tutunmak ya da çok para kazanmak için oradan oraya savrulmuş hırslı bir gazeteci profili çıkıyor ortaya. “En ilk olanı ben yapayım,” düşüncesi onu önemli tanıklıklara sürüklüyor. O alanlarda birçok şeyi de göze alıp kotarıyor üstelik. Ama iş yazıya, bilgi ve belgeye gelince Akinan, ne yazık ki sınıfta kalıyor!

Yazdıklarının arkasında yazamadıklarını görüyoruz, evet. Ama gelin görün ki bu özet yaşam-tanıklıklar ekseninde dile getirilenlerin hiçbir derinliği, yoğunluğu, ileride birilerine kaynak/referans olabilecek bilgileri içermemesi büyük eksiklik.

Gazetecilerimizin önemli bir bölümü yazı yazmayı, anlatı tasarlayıp kitap kurmayı bilmiyor. “Ben yazdım oldu,” anlayışı egemen. Dahası kendi alanında ne yazması gerektiğini pek düşünüp tasarlamıyorlar. Ayrıca dünyayı, literatürü okuma bilgileri eksik. En önemlisi de biriktirmiyorlar. Zamanla yarışarak hemen ortaya bir şey çıkarmak yetiyor onlara. Bu oluşuma “yeni gazeteci” tipi de diyebiliriz.

Robert Fisk, benim gözde gazetecilerimdendir. Bir Veronica Guerin, bir Anna Stepanovna Politkovskaya da öyle…

Bizde, Celal Başlangıç bir ölçüde Fisk’in yolundan gitmeye adım atmıştı, sonra vazgeçti. Ruşen Çakır’ı  da anabilirim burada.  Örneğin, Cengiz Çandar alan/bölge gazetecisi olabilecekken “beyaz yakalı gazeteci”liği seçerek kendisine “diplomat analizci” edasını verdi. Yaşadığımız coğrafya, toplumsal ve siyasal iklim Robert Fisk’vari gazetecileri daha çok çıkarabilecekken popülerliğin cazibesi, korku, vb. etmenler bu alanı kıraçlaştırmıştır. Şu da en belirgin durum: İlle de bir köşe yazarı olmak! Oysa gazeteci gazetecidir. Bunun köşe özeni, yazar olmak ya da roman yazmak için bir sıçrama tahtası olmasını anlamış değilim. Gazeteciliği gazeteci gibi yaparsın, yolunu/yönünü çizer orada ilerlersin. Ödünsüzsündür. Yaptıklarına bakarsın, güncül ayak oyunları, siyasi manevraları umursamazsın…

Akinan, başlama noktasındaki heyecanıyla oralara gidecekken başka yollara sapıyor… Çoğunlukla da gazeteciliğini ıskalıyor. Safdışı olmasında bunun payı var. Kitabının satır aralarında okuduğum bu.

Akinan’ın kendi öyküsünde gözlediğim, endisinin de sıklıkla yinelediği, “benim vicdan coğrafyam dediğim bir atlasın kalbinde” yer alan bölge, onun kendini konumlandırıp gazetecilikte uzmanlaşabileceği bir bölgeyken ne yazık ki o, yaşama tutunma/ilerleme kaygılarıyla birçok şeyi teğet geçiyor!

Bir tür medya hastalığı…

Vahim bir durum, bence! Hatta sindirememişlik… Tepelerde gezinme sanrısı!

Akinan, kendisinin neden/niçin/nasıl tasfiye edildiğini anlatırken de takındığı tutum “dedim –dedi” düzeyinde… Açıp anlatan, gösteren, geleceğe belge-bilgi bırakan bir ufuk genişliği yok.

Doğrusu, Akinan’ ın kitabını okurken çok şey bulabilmeyi bekledim. Ama baştan sona değinilerden oluşan bir “medya öyküsü” yazmış. Söyledikleri doğru, inandırıcı olabilir. Gelin görün ki bir gazeteciden biz kalıcı/etkili tanıklıklar isteriz. Çünkü bu tarz gazetecilik tarihsel misyon üstlenmeyi kaçınılmaz kılar.

Fisk’in her bir satırını, her bir kitabını önemseten de budur. Kendi kişisel tarihi, oradaki dramı ya da sevinci, öfkesi ya da umudu, aldanışı veya ihanete uğrayışı işte o zaman anlam ve değer kazanır. Ötesi yakınma, “kadrimi bilemediler” sızlanmasıdır.

Bizdeki gazetecilerin yaşantılarına, gazetecilik serüvenlerine baktığımızda çoğunun içlerinde edebiyatçı olmak, roman yazmak gibi bir aslan yatmaktadır. Hatta diyebilirim ki köşe yazarlığına geçme nedenleri budur. Ötesi, asıl mesleklerini yapıp orada muhalif duruşlarıyla, toplumun vicdanı olma bakışlarıyla birçok şeyi göze alma öykülerine pek rastlamayız.

Kendi payıma, Akinan’ın bu kitabında sözünü ettiği o romanı yazmayı bir yana bırakıp, tanıklıklarının ona verdiği misyonu da gözeterek o yaşadığı Ortadoğu süreçlerine dönük daha kalıcı kitaplar yazmasını öneririm. Örneğin; Suriye, Lübnan… Ve gidip belgeselini yapma cesaretini gösterdiği PKK ve Kürtler üzerine oturup özgün kitaplar yazmalı. Bu tür sızlanmaları da bırakmalı. Buna benzer şeyler muhalif gazetecinin/yazarın başına her ülkede/her dönemde az çok gelmiştir.

Yayın ve edebiyat dünyasındaki tanıklıklarımı, başıma gelenleri, kendi öykümü bu tür sızlanmalarla yazmayı hiç mi hiç düşünmedim. “Daha iyi ne yapabilirim”e baktım. Düşmanlarımızı sevindirmemenin tek yolu da sanırım budur sevgili kardeşim Serdar Akinan. Kalıcı olanlar da iyi şeyler yapıp etmektir…

Başkalarının acılarına bakan birinin kendi küçük acılarını bir kitaba konu edinmesini de çok doğru bulmam. Bırak senin yaptıklarını başkaları görsün, görülemiyorsa da sızlanmanın bir anlamı yok.

Canetti, 1931’de yazıp tamamladığı Körleşme romanını okuması için Thomas Mann’a gönderir. Büyük bir heyecanla da düşüncelerini merak eder. O da, “okumaya zamanım yok” diyerek geri gönderir. Ama kitap olarak yayımlanıp edebiyat çevrelerinde kabul görünce okuyup övgüyle söz eder.

Galiba, iş biraz da yapıp ettiğine olan inancın; neyi/nasıl/niçin yaptığını bilmen. Canetti, birkaç yıl uzaklaşır romanından. Zamanı geldi, dercesine yayımcısını bulur. Ama bu romanını yazarken hayatındaki her şeyi durdurur adeta, yazının/edebiyatın dışında hiçbir sızıntıya yer vermez gününde gecesinde…

Yalnızca yazı değil, her iş/uğraş biraz adanmışlık ister…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (2 Temmuz 2013)

Tüm yazıları>>>

Türkiye Yazarlar Sendikası 2 Temmuz’u unutmadı

Türkiye Yazarlar Sendikası, Sivas Katliamının 20. yılında ”O SONSUZ DÜŞ İÇİN…” adıyla bir basın açıklaması yayımladı:

“Ne diyelim ki? Yirmi yıl, adaletsiz geçen yirmi yıl… Belki de Stanislaw Jerzy Lec demişti bizden önce: ‘Celladın suratındaki maske, adaletin yüzüdür.’ O maskeyi 1993 Temmuzundan bugüne gelip geçen iktidarlar çıkarmadılar. Ve dava zamanaşımından düştü.
Şimdi yeni maskeler arıyorlar. Yurttaşların kapıları gamalı haçlarla boyanıyor. On yıllık AKP iktidarının beslemeleri, kendileri gibi düşünmeyen herkese saldırıyorlar. İki yakayı birleştirecek yeni köprünün adı, yediden yetmişe, Bursa sarayından bir buyrukla 40 bin Alevi’yi kılıçtan geçiren Yavuz Sultan Selim’in kanlı adı olacak.
İktidarın bilinçaltıysa “yeni halifelik özlemi” diyor. Diyanet, toplumsal yaşamın düzeni için şeyhülislamlar gibi fetvalar veriyor.
İktidar, Roboski katliamını da Sivas gibi inkâr etti, yine yalan bir davayla kapattı. Reyhanlı saldırısında öldürülen yurttaşlar için başbakan, kışkırtıcı dilini yine Selim’in kılıcı gibi kullandı: “52 Sünni yurttaşımız hayatını kaybetmiştir.” diyerek. Ölüleri bile Alevi-Sünni diye ayıran bir iktidarın adaletinden söz edilebilir mi?
Öyleyse soruyoruz yeniden: ‘Yirmi yılda ne değişti?’ Orduyu vesayetine almaya çalışan yeni liberal-muhafazakâr iktidar, yakın tarihimizde eşi menendi görülmemiş bir İslami kadrolaşma yarattı. Din, daha da siyasallaştı; siyaset, faşizan yasalarla daha da katılaştı. Hukuk, polis devletinin buyruğuna girdi.
Bu baskı koşullarında biz yazarlar, yaratma ve düşünme özgürlüklerimizi geri istiyoruz.
Yirmi yıl önce o uzak kente özgürlüklerini söylemek için giden yazar, şair, müzisyen, karikatürist, ressam, fotoğraf sanatçısı, halk bilimcisi kardeşlerimiz de bu isteği taşıyorlardı. Söyletmediler.
Ancak onların düşleri yarım kalmadı. Yazarak, düşünerek, direnerek kuracağımız özgürlükçü, eşit, adaletli bir ülke onların da sonsuz düşleridir. Bu düşler, o kanlı yangını unutmayın diyor bize. Sivas’ı unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.
Sen de unutma!
Bu istekle bu yıl sendikamız 2 Temmuz’da Sivas’ta olacak. Kardeşlerimizle yeniden görüşmek için, yeryüzünü düşlerimizin rengine boyamak için…”

edebiyathaber.net (2 Temmuz 2013)

Slayt gösterisi: Bugünden bakınca edebi karakterler

İyi bir romandaki karakterler sayfalardan taşarak görsel belleğimizde de iz bırakırlar. San Francisco’da bulunan Modern Eden Gallery ”Kurgu” adını verdiği bir seri ile edebi karakterlere çağdaş çizerlerin yorumuyla sayfaların dışında da bir yaşam sunuyor. Seriden bazı örnekleri aşağıda görebilirsiniz:

edebiyathaber.net (2 Temmuz 2013)

Varlık 80 Yaşında

Varlık dergisinin Temmuz sayısı çıktı. Dergide yer alan bölümler ve yazarlar şöyle:

Varlık 80 Yaşında: Müge İplikçi, Selim Temo, Semra Topal, Tuna Kiremitçi, Karin Karakaşlı, Alphan Akgül, Birgül Oğuz

2013 Yaşar Nabi Nayır Ödülleri: Derginin yayına başladığı 1933 yılından bugüne kadar sürdürdüğü “edebiyatımıza yeni değerler kazandırma” çabası, 80. yılında da edebiyatseverleri yeni imzalarla buluşturuyor.

Gülseli İnal, Sinâ Akyol, Tarık Günersel, Metin Cengiz ve Enver Ercan’dan oluşan şiir seçici kurulu yaptığı değerlendirme sonucu, ödülü oybirliğiyle Serap Aslı Araklı’nın “Hürmeten” adlı dosyasına verirken; Bilal Çiftçi, Servet Gündoğdu, Abuzer Gülpınar, Şeyda Üzer ve Tayfun Gerz’in dosyalarını “dikkate değer” buldu.

Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, Hatice Meryem, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Feridun Andaç’tan oluşan öykü seçici kurulu, ödülü Şengül Can’ın “Sarkaç” adlı dosyasına verirken; Alper Beşe’nin dosyasını “dikkate değer” buldu.

Dergi bu sayıda ödül alan ve dikkate değer bulunanların söyleşi ve ürünlerine yer veriyor.

Gündem: Taksim Gezi Parkı Eylemleri: Ömer Faruk, Enis Memişoğlu, Nil Mutluer, Ali Ayçil, Ali Günvar, Aslı Tohumcu, Aydın Afacan, Altay Ömer Erdoğan, Betül Dünder, Didem Gülçin Erdem, Eren Aysan, Gonca Özmen, İbrahim Oluklu, Gülce Başer, Mehmet Said Aydın, Meltem Sanlav, Sezai Sarıoğlu, Oktay Taftalı, Ömer Erdem, Şeref Bilsel, Soner Demirbaş, Zeynep Uzunbay

Diğer yazılar: Seksen Yılın Tam Ortasında (Mehmet Rifat) – Mustafa Şerif Onaran Kendini Anlatıyor (Tuncer Uçarol) – Leyla Erbil’e Saygı (Erendiz Atasü) – Her Tünelin Sonunda Işık Vardır (Feridun Andaç) – Sirenlerin Yalancısı II (Ahmet Önel) –  Militarizm, Milliyetçilik, Erkek(lik)ler” Üzerine (Fatma Oya Aktaş) – Hayatı Sevme Hastalığı Tedavi Edilmeli mi? (Melike Belkıs Aydın) – Not Defteri (Hüseyin Yurttaş)

Şiir: Hüseyin Alemdar

Varlık Kitaplığı: Çiğdem Ülker ile Söyleşi (Mustafa Albayrak) – Kitap İçin III / Selçuk Altun (Yankı Enki) – Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah / Harun Atak (Volkan Hacıoğlu) – Türkan Yeşilyurt ile Söyleşi (Ayşe Ağar) – Aydede / Refik Halid Karay (Ali Selçuk) – Rüzgârlı Ceket / Hüseyin Peker (M. Uçan) – Yusuf Çopur ile Söyleşi (Özge Toprak) – Hande Baba ile Söyleşi (Ferhan Topçu) – Kopenhag Kadınları / Niels Hav (Hasan Akarsu) – Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi / İhsan Işık (Hüseyin Atabaş) – Şiir Günlüğü  (Gültekin Emre) – Şimdi Haberler (Gülce Başer)

Varlık, ayrıca Bakış Açısı, Dilevine Yolculuk, Not Defteri, Şiir Günlüğü köşeleri ve Semih Poroy’un çizimleriyle okurlarıyla buluşuyor.

edebiyathaber.net (2 Temmuz 2013)

Adorno’dan “Vandallar”

dunyagundemi.net‘in haberine göre Adorno, Minima Moralia kitabında ilgilendiği bütün alanları bu kitapta -bazen birkaç sayfalık tek bir fragman içinde- bir araya getirmiştir. Gezi Parkı olayları sonrasında sıkça kullanılan kelimeler arasında yer alan “Vandallar”a da değiniyor.

Minima Moralia, Adorno’nun başyapıtıdır. İlgilendiği bütün alanları bu kitapta -bazen birkaç sayfalık tek bir fragman içinde- bir araya getirmiştir: Felsefe, günlük yaşam, siyaset ve işçi hareketinin tarihi, edebiyat ve müzik, psikoloji, Faşizm, ırkçılık ve savaş. Bir polemik kitabı olarak da görülebilir: Bütün bu konuları, karşılarında eleştirel bir tutum aldığı düşünce sistemleriyle (örneğin varoluşçuluk veya psikanaliz) ve Heidegger gibi düşünürlerle kimi zaman açık kimi zaman örtük bir tartışma içinde işlemektedir. Adorno’nun kendine özgü yöntemi de bu kitapta en güçlü ifadesini bulur: İlk bakışta önemsiz görünebilen tek bir olay ya da nesne (örneğin astroloji) Adorno’nun merceği altında, büyük tarihsel eğilimleri açıklayan bir şifre olarak belirmektedir. Gezi Parkı olayları sonrasında sıkça kullanılan kelimeler arasında yer alan “Vandallar”a da değiniyor Adorno. Kitabın ilgili bölümü şöyle:

Vandallar

“Büyük kentlerin doğumundan beri gözlenen telaş, sinirlilik ve huzursuzluk bir salgın hastalık gibi yayılıyor şimdi, tıpkı bir zamanlar veba ve koleranın yayıldığı gibi. On dokuzuncu yüzyılın bir yere yetişmek için seke seke giden kent sakininin hayal bile edemeyeceği enerjiler ortaya salınıyor bu süreç içinde. Herkesin her zaman birtakım projeleri olmak zorunda. Boş zamandan azami yarar sağlanması gerekiyor. Planlanıyor bu zaman dilimi, çeşitli girişimlerde bulunmak için kullanılıyor, gezilerle, akla gelebilecek her türlü mekân veya gösteriye yapılan ziyaretlerle veya sadece mümkün olan en hızlı yolculuk türleriyle tıkış tıkış dolduruluyor. Düşünsel çalışmanın üstüne de düşüyor bütün bunların gölgesi. Rahatsız bir vicdanla yapılmakta bu çalışma, sanki daha önemli bir işten, sırf hayali olsa bi­le daha acil bir işten zaman çalınıyormuş gibi. Düşünsel çalışma, kendi kendini gözlerinde meşru kılabilmek için, büyük bir basınç altında ve zamana karşı yürütülen hummalı bir etkinlik havasına bürünmek,  her türlü derin düşünüşü ve dolayısıyla kendini dışlayan bir çaba olmak zorunda. Aydınlar ancak yükümlülüklerden, gezilerden, randevulardan ve kaçınılmaz eğlencelerden artakalan vakti asıl üretimlerine ayırır gibi çoğu zaman. Kendilerini her zaman ortalıkta görünmek zorunda kalacak kadar önemli kişiler olarak gösterenlerin kazandığı itibarda iğrenç ama bir ölçüde rasyonel bir yön de var. Kasıtlı biçimde duygusal ve abartılı bir tatminsizlikle tek bir acte de présence [kendini gösterme oyunu] olarak stilize ediyorlar yaşamlarını. Daha önce verilmiş bir sözleri olduğunu belirterek bir daveti reddetmekten aldıkları haz, rakip karşısında bir zaferin de işareti. Çoğu yerde olduğu gibi burada da üretim sürecinin biçimleri, özel yaşamda veya bu biçimler­in muaf tutulmuş çalışma alanlarında tekrarlanmaktadır. Yaşamın tümü bir mesleğe benzemek zorundadır; bu benzerlik, henüz dolay­lıca maddi kazanca yönelik olmayan şeyi de gizleyecektir. Ama bu­rada açığa çıkan korku sadece daha derin bir korkunun yansımasıdır. Düşünce süreçlerinin ötesinde yer alan ve bireysel varoluşu tarihsel ritmlere uyarlayan bilinçdışı algı ve deneyimler, dünyanın   gittikçe yaklaşan kolektifleşmesini seziyorlardır. Ama bütüncü toplum bireyleri pozitif biçimde kendi içine almaktansa onları ezerek şekilsiz ve istenen kalıba sokulabilecek bir kitleye çevirdiği için her birey durdurulmaz gibi görünen o özümlenme ve erime sürecini dehşetle izlemektedir. Bir şeyler yapmak ve bir yerlere gitmek, sinir sisteminin yaklaşan ürkütücü kolektifleşmeye karşı bir tür aşı geliştirme çabasıdır, görünüşte özgürlüğe ayrılmış saatlerde kendini kitlenin bir üyesi olarak eğiterek kolektifleşmeye şimdiden hazırlanma çabası. Tehlikeyle yarışarak onu geçmektir burada başvurulan teknik. Kişi, gelecekte yaşamayı beklediğinden de daha kötü, demek daha benliksizleşmiş bir yaşama dalar. Aynı zamanda, benlik yitiminin bu oyunlu aşırılığı, benliksizliği içtenlikle benimsemiş bir yaşayışın daha zor değil daha kolay olabileceğini de öğretir kişiye. Ve bütün bunlar büyük bir aceleyle yapılır, çünkü çan sesleriyle duyurulmayacaktır depremin başladığı. Sürece katılmayan, insani akıntıya boylu boyunca dalmayan kişiyi kolektifin öcü bekler; tıpkı totaliter bir partiye katılmakta geciken ve treni kaçırdığı için de hep misilleme korkusuyla yaşamak zorunda olan kişi gibi. Sahte-etkinlik bir sigortadır, kişinin kendini teslim etmeye hazır olduğunun ifadesi: Sağ kalmanın başka yolu yok gibidir. Güvenliğini en büyük güvensizliğe uyarlanmakta bulur kişi: İnsanı mümkün olan en büyük hızla bir başka yere götürecek bir kaçış izni. Fanatik araba tutkusunda fiziksel yurtsuzluk duygusunun önemli payı vardır. Burjuvanın -yanlış bir adlandırmayla- kişinin kendi içsel boşluğundan kaçışı olarak nitelediği şey de buna dayanır. Zamanın gerisinde kalmak istemeyen kişinin farklı olmasına izin yoktur. Ruhsal boşluksa sadece yanlış bir toplumsal özümlenme biçiminin ürünüdür. İnsanların uzağına kaçtıkları can sıkıntısı, çok önce başlamış bir uzağa kaçma sürecini yansıtıyordur sadece. Ucubeyi andıran eğlence aygıtı, hiç kimseyi eğlendirmediği halde sırf bu yüzden hayatta kalmakta ve gittikçe azmanlaşmaktadır. Eylemin içinde olma dürtüsü zararsız kanallara yöneltir bu aygıt; aksi halde, ayrımsız ve başıbozuk biçimde, cinsel aşırılık veya serkeş saldırganlık olarak, kolektifin -kendisi de hareket halindekilerin toplamı olan kolektifin- üstüne atılacaktır. Hareket tutkunlarının en yakın benzerleri uyuşturucu bağımlılarıdır. Onları yönelten güdü, tam da kentle kır arasındaki ayrımın n uğursuz silinişinden ve evin tasfiyesinden başlayıp milyonlarca işsizin yollara düşmesinden geçerek yerle bir edilmiş Avrupa kıtasında halkların köklerinden koparılmasına varan bir sürece, insanlığın yerinden edilme sürecine verilen bir karşılıktır. Gençlik Hareketinden beri bütün kolektif ritüellerin boşluğu ve içeriksizliği, bu noktadan bakıldığında, sersemletici tarihsel darbelerin el yordamıyla öngörülmesi olarak belirir. Kendi soyut nicelik ve hareketliliklerine bir yenik düşen, bağımlısı oldukları uyuşturucuya koşar gibi o hıncahınç çıkış kapısına üşüşen sayısız insan da, boşalmış toprakları üzerinde burjuva tarihinin kendi sonuyla karşılaşmaya hazırlandığı ulusların göçüne tabur tabur kaydedilen acemi askerlerdir.”

2 Temmuz 2013

Stephen King’in romanı “Kubbenin Altında” diziye uyarlandı

Stephen King‘in romanı “Kubbenin Altında” diziye uyarlandı.

FX’te 1 Temmuz akşamı saat 20:30′da başlayan dizinin yapımcılığını Stephen Spielberg üstleniyor.

Geçilmesi imkânsız, şeffaf bir kubbe tarafından kuşatılan bir kasabanın hikâyesinin anlatıldığı dizinin konusu şöyle:

“Under The Dome geçilmesi imkansız, şeffaf bir kubbe tarafından kuşatılan bir kasabanın hikâyesini anlatıyor. Kaçmanın imkânsız olduğu Chester’s Mill kasabasında oturanlar süresiz olarak kapana kısıldıklarını fark eder ve yeni bir toplum oluşturmaya çalışırlar. Kasaba sakinleri bir yandan kıyamet sonrası koşullarıyla baş etmeye çalışırken diğer yandan da kubbeyle ilgili cevap arayışına çıkarlar.  Kubbe nereden, nasıl geldi, neden burada, ne zaman yok olacak ya da yok olacak mı?”

edebiyathaber.net (2 Temmuz 2013)

Seferihisar Edebiyat Günleri sona erdi

İzmir Seferihisar Belediyesi tarafından düzenlenen Edebiyat Günleri, Serra Yılmaz’ın şiirleri, Mehtap Meral’in şarkıları ve Latife Tekin’in atölyesiyle sona erdi.

22-28 Haziran tarihleri arasında düzenlenen ve birbirinden ünlü yazar ve şairlerin katıldığı Edebiyat Günlerinin songününde üç etkinlik vardı. Yazar Latife Tekin, Akarca Teos Ormancı Kampı’nda atölye düzenledi. Sığacık Kaleiçi’ndeki şiir gecesinde ise oyuncu Serra Yılmaz ünlü şairlerin şiirlerini okudu. Yılmaz’ın ardından Mehtap Meral ve Grup Trio konser verdi.
Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, edebiyatla dolu muhteşem bir hafta geçirdiklerini, önümüzdeki yıllarda buluşmayı tekrar yapmak istediklerini belirtirken sanatçılara çiçek vererek teşekkür etti. Başkan Soyer organizasyonu birlikte gerçekleştirdikleri yazarlar Neslihan Acu ve Gülşah Elikbank’a da ayrıca teşekkür etti.
Seferihisar Edebiyat Günleri’nde Murathan Mungan, Pınar Kür, Bejan Matur, Mario Levi, Murat Gülsoy, Ayfer Tunç, İnci Aral, Buket Uzuner, Gülşah Elikbank, Neslihan Acu, Latife Tekin, Hüsnü Arkan, Cezmi Ersöz, Haluk Şahin, Orhan Alkaya, Mehmet Yaşın, Gonca Özmen, Küçük İskender, Mehtap Meral ve Serra Yılmaz yer aldı.

2 Temmuz 2013

Ne yiyoruz dostlar? | Onur Uludoğan

I

Günümüz hayvancılık sektörünü çok rahatlıkla bir fabrikaya benzetebiliriz. Bu fabrikalarda da çeşitli hammaddeler alınıp işleniyor ve ortaya insanların tüketmesi için “satın alınabilir” bir ürün çıkıyor.

Ortaya çıkan ürünlerin, diğer fabrikasyon ürünlerden temel farkı, bir zamanlar nefes alan, sevme, korkma, endişe duyma gibi duyguları olan ve tüm canlılar gibi ölmek istemeyen bir hammaddeden üretilmeleri.

Bu hammaddeler, onlarca nesildir gün yüzü görmüyorlar, doğal seçilim ve yapay takviyelerle oldukça kısa zamanda büyümeye programlanıyorlar, doğdukları andan itibaren daracık alanlarda yapay ışıkların altında yaşıyorlar, doğal olmayan kimyasal yemlerle besleniyorlar, normal koşullar altında sosyal canlılarken birbirlerinden bankolarla ayrılıyorlar ve yeterli kütleye ulaşınca da (çoğu işletmede) birbirlerinin gözü önünde boğazları kesilerek yaşamlarına son veriliyor.

Bu uygulamanın tek gerekçesi olarak da insan vücudu için hayati önem taşıyan protein ve B 12 vitaminine olan ihtiyacımız gösteriliyor. Oysa insan vücudu için ihtiyaç kabul edilen proteini ve B vitaminini bitkisel ürünlerden de kolaylıkla karşılamak mümkün. Bu sayede et ağırlıklı beslenmenin getirdiği diğer olumsuzluklardan da kurtulabileceğimizi kolaylıkla söyleyebiliriz.

Endüstriyel hayvancılığın beslenmemiz üzerindeki bir diğer etkisi de yenilen etler nedeniyle vücudumuza giren diğer zararlı maddeler. Bugün, endüstriyi karşısına alabilen her diyetisyen, marketlerde satılan et ürünlerinde önemli miktarda antibiyotik kalıntısı bulunduğunu kabul ediyor. Etler aracılığıyla hayvan yemlerinde bulunan GDO’lu içeriğin bünyemize girmesi de cabası. Etlerle vücudumuza giren katı yağların kalp damar sistemi üzerindeki etkileriyle otobur canlılara özgü uzun bağırsak yapısına sahip insanların etle beslenmeleri yüzünden bağırsak floralarında meydana gelen değişimleri de buraya dipnot olarak eklemek faydalı olacaktır.

Hayvancılık, dünyadaki kaynakların ekonomik kullanımı açısından da birçok olumsuzluk barındırıyor. Dünya genelinde, her yıl, yaklaşık olarak 756 milyon ton tahıl ve mısır hayvancılık sektöründe kullanılıyor. Bu miktardaki tahıl ürünü sayesinde bir buçuk milyar insan açlıktan kurtulabilir.

Ayrıca 1 kilo et 190 m2 alan ve en az 105.000 litre su gerektiriyor. 1 kilo soya fasulyesi ise sadece 16 m2 alan ve 9.000 litre su gerektiriyor. Yani 1 kilo et üretmek için kullanılan alan ve su ile 12 kilo soya fasulyesi veya 8,5 kilo mısır üretilebilir. Bu seçim çiftçiye ve dünyaya, 95.000 litrelik bir su kazancı sağlar.

Kısacası, etobur bir yaşam tarzı, hem dünya genelinde çiftliklerde yetiştirilen yüz milyonlarca canlının gördüğü muamele nedeniyle hem de etlerin artık doğal olmamaları ve üretimi sırasında kaynakların verimsiz kullanımına sebep olmaları nedeniyle artık pek de mantıklı değil.

II

Bu konuyla ilgili dünyada geniş bir literatür olmasına rağmen ülkemizde maalesef pek de geniş kaynaklara sahip değiliz.

Bu alanda ilk aklıma gelen kitaplar, Jonathan Safran Foer, Hayvan Yemek; Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi; Tom Regan, Kafesler Boşalsın; Gülgün Tuna, Hepimiz Aynı Gemideyiz; Gary L. Francione, Hayvan Haklarına Giriş; David Degrazia, Hayvan Hakları.

Bu kitaplara ek olarak da 2008 tarihli Food Matters isimli belgeseli sayabilirim.

Sayılan kitaplardan, Gülgün Tuna’nın kitabını ayrı tutarsak,  geriye kalanların tamamının deneme ya da makale türünde olduklarını görebiliriz.

Yakın zamanda yukarıdaki kitaplara eklemlenebilecek oldukça başarılı bir roman yayımlandı: Michel Faber’den Derinin Altında.

III

Derinin Altında, tuhaf görünümlü bir kadının arabasına aldığı otostopçularla yaşadıklarını anlatan bir macera romanı gibi başlayan, fakat okudukça insan doğa ilişkisine dair uzun uzun düşünmemizi sağlayan oldukça farklı bir roman.

Roman boyunca olaylar, çoğunlukla başkahraman Isserley’in bakış açısından anlatılıyor. Isserley, gününün tamamını İskoçya’nın yollarında belirli fiziksel özelliklere sahip erkek otostopçuları arabasına alarak geçiriyor. Arabasına aldığı otostopçuları kısaca tanıdıktan sonra, arkasında kendilerini merak etmeyecek olanlarını seçerek bayıltıyor ve onları yaşadığı çiftliğe götürüyor.

Gerisini de düşünmüyor.

Roman bu yönüyle basit bir seri katil hikâyesi gibi görünse de aslında değil. Derinin Altında’yı okudukça bir yandan gizemli çiftlikte neler olduğunu öğreniyoruz diğer yandan da Isserley’in yaşadığı dönüşüme tanık oluyoruz.

Roman da bu noktadan sonra günümüzde geçen bir kara ütopyayla bilimkurgunun sınırlarına doğru kaymaya başlıyor.

IV

Derinin Altında’nın anlattıklarına daha fazla değinmek, romandaki gelişmelere dair açık vermeye sebep olacağından romanı anlatmayı burada kesmek en doğrusu olacaktır.

O nedenle Derinin Altında’yı okuyup ne yediğiyle ilgilenen kimi okurlar için J. S. Foer’in Hayvan Yemek kitabının yanında, Food Matters belgeselini ve yüreği kaldırabilenler için, “Animal Liberation Front” üyelerinin çektiği videoları tavsiye ederek yazıyı bitirmeyi daha uygun buluyorum.

NOT: Yazıda geçen rakamlar, http://www.yeryuzusakinleri.org/ isimli sitedeki yazılardan derlenmiştir.

NOT 2: Hayvanlar yalnızca besin endüstrisinde kullanılmıyorlar. Hayvan istismarının en fazla olduğu alanlardan birisi de deneyler.

Bu konuda yapılmış çarpıcı bir belgesel izlemek isteyenler için de 2011 tarihli Project Nim isimli filmi önerebilirim.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (1 Temmuz 2013)

Tüm Yazıları>>>

Nazım Hikmet ya da uluslararası bir dostluk

Rusya’nın Sesi Radyosu‘ndan Tatiyana Şuvalova, Rusya ve Türkiye ilişkileri açısından önemli sayılabilecek bir etkinliği anlatıyor:

“Şaşırtıcı şekilde sıcak geçen bir Cuma günü Moskova’nın eski konaklarından birinde Türkologlar, tercümanlar, Türkiye Büyükelçiliği’nin temsilcileri, üniversite hocaları ve öğrencileri bir araya geldi. Toplantıya hem Türkler, hem de Türk dili, edebiyatı ve tarihi ile ilgilenen Ruslar için büyük bir önem taşıyan iki olay birden vesile oldu.

BDT Ülkeleri Devletlerarası Sosyal İşbirliği Fonu’nun binasında Nazım Hikmet’in ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’ adlı son otobiyografik romanın çevirisi ile ‘Rusya’nın 20 ve 21. Yüzyıl Türkologlarının Bibliyografik Sözlüğü’nün sunumu yapıldı.

Nazım Hikmet’in kitabının Rusçaya çevirisi, St. Peterburglu Türkolog ve Orhan Pamuk’un eserlerinin tercümanı Apollinariya Avrutina tarafından yapıldı, Türkiye Kültür Bakanlığı ve Aneks Tur şirketinin desteğiyle St. Peterburg’un Limbus Press Yayınevi tarafından yayımlandı.

Rusya’nın 20 ve 21. Yüzyıl Türkologlarının Bibliyografik Sözlüğü ise Türk Tarih Kurumu ve Uluslararası Türk Kültürü Vakfı Türksoy’un katılımıyla hazırlandı.

BDT Fonu Müdürü, açılış konuşmasında, bu olayın sadece Türkiye ve Rusya için değil, tüm BDT devletlerinin kültürel mirasının bir parçası olan Türki kültürünün büyük bir katmanını etkilediğinden tüm BDT için önemli olduğunu kaydetti.

Sözlüğü hazırlayanlardan tarih uzmanı Kolesnikov de şöyle konuştu: ‘Burada, 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl ilk yarısı ve 20. yüzyıl ikinci yarısı – 21. yüzyıl olmak üzere Rusya Türkologlarına adanan Avrasya Türkologlarının Bibliyografik Sözlüğü’nün ilk cildinin iki kitabını sunmak için toplandık. Bu ve sonraki ciltler Rusça ve Türkçe yayımlanacak. Projenin ilk cildinin Rusya Türkologlarına ayrılmış olması bizim için özellikle değerli ve hoş, çünkü dünya Türkoloji’sine katkıları o denli tartışılmaz ve büyük ki, yüzyıl sonra bile hatırlanacak. Ayrıca, ilk cildimizle Nazım’ın son romanının aynı günde ve aynı yerde sunulmasının sembolik olduğunu düşünüyorum, çünkü Nazım Hikmet, bence, tüm Türki halklarının ve Rusların birliğinin timsalidir. Moskova’ya geldi ve etrafında Türk, Türki, Rus kültüründen birçok insanı birleştirdi. Ruslar dışında Türkleri de, Türkmenleri, Kırgızları, Kazakları, Tatarları da birleştirdi. Nazım günümüzde de böyle bir dostluğun ve birliğin simgesidir. Bu yıl, geçtiğimiz yıl olduğu gibi, şairin yıldönümü kutlanıyor ve romanın Rusçaya çevirisinin şimdi yayımlanmasını çok doğru buluyorum.’

Limbus Press Yayınevi Genel Müdürü, Nazım Hikmet’in Rusya’da son olarak 1988 yılında yayımlandığını ve yeni baskılar için tam zamanın olduğunu söyledi. Üstelik bu romanı, Rusya’da ‘Romantika’ adıyla 1964 yılında, şair vefat ettikten sonra yayınlanmıştı.

Tarih uzmanı, Osmanlı bilimcisi, Asya ve Afrika Ülkeleri Enstitüsü Başkanı Profesör Mihail Meyer ise şu sözlerine yer verdi: ‘Bu kitabı yayımlamaya karar verdiği için yayınevine çok teşekkür ediyorum. Bu çok önemli bir adım. Son zamanlarda genel olarak durum iyiye gidiyor. Her yıl Nazım’ın mezarını ziyaret ediyorum ve onu anmak için gelen insanların çoğaldığını görüyorum. İnsanlar sadece çiçek bırakmak için değil birbirini görmek, konuşmak, şiirlerini okumak için geliyor. Bugün Rusya-Türkiye Merkezi de eğitim yılının muhasebesini yaparak kendi bayramını kutluyor. Tüm bu olaylar, iki ülkemiz arasında dostça ilişkilerin ve karşılıklı anlayışın güçlendirilmesi gibi çok önemli bir işin iki yanıdır. Sözlüğün de yayımlanmasına çok sevindim. Şimdi, muhtemelen, büyükelçilik benden, Türkiye’yi araştıran Rus bilim adamlarının listesini çıkarmamı artık istemeyecek. Şaka yapıyorum. Ancak aslında bu iki cilt için gerçekten de çok uzun bir yol kat ettik.’

Toplantının sonunda Türkiye Büyükelçiliği Kültür ve Turizm Danışmanı Celal Kılıç, Türk ve Rus yayıncıların iki ülkenin edebiyatını çevirmeye ve yayımlamaya devam edeceği, geniş çevrelerin bu kitaplarla tanışacağı ve bu durumun Rus-Türk ilişkilerine olumlu bir etki yapacağı umudunu dile getirdi”.

1 Temmuz 2013

TBD 2013 Bilimkurgu Öykü Yarışması

Türkiye Bilişim Derneği‘nin düzenlediği Bilimkurgu Öykü Yarışması başlıyor. Derneğin açıklamasına göre yarışmanın amacı ve koşulları şöyle:

“Bilimle evreni anlar ve doğa yasalarını ortaya çıkarırız. Teknolojiyle bilimsel bilgilerimizi kullanarak sistemler kurar, aletler, makineler yaparız. Bilimkurguyla bilimin kılavuzluğunda bugünü yeniden şekillendirir, yarını kurar, insana ve değişime odaklanırız.

Ülkemizde bilişim kültürünün yayılmasına kırk iki yıldır büyük katkı sağlamış olan Türkiye Bilişim Derneği’nin düzenlediği Bilimkurgu Öykü yarışmasıyla amacımız, bugünle yarın arasında estetik, imge ve bilimsel düşünceyi barındıran edebi bir köprü kurmak ve geleceği tasarlarken düşlerimizden yararlanmak…

Bu yıl on beşincisini düzenlediğimiz geleneksel Bilimkurgu Öykü yarışmamıza dünyayı yeniden tasarlayan öykülerinizi bekliyoruz…

Yarışma koşulları

1. Sonuç ve ödüller

TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması’nı kazanan öyküler 18 Kasım 2013 tarihinde açıklanacaktır. Ödül olarak birinci gelen yarışmacıya 3.000 TL, ikinci gelen yarışmacıya 2.000 TL ve üçüncü gelen yarışmacıya da 1.000 TL verilecektir.

2. Katılım koşulları  

  • Yarışmaya TBD Yönetim Kurulu üyeleri ile TBD Bilişim Dergisi Yayın Kurulu Üyeleri dışında herkes katılabilir.
  • Öykü Türkçe yazılmalıdır.
  •  Her yazar öyküsünü istediği konuda yazabilir.
  • Öykülerde bilimkurgusal ögeler aranacaktır.
  • Öykü daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış olmalıdır.
  • 2013 yılından önce yayımlanmış öyküleri yarışmamıza kabul etmiyoruz.
  • Her yazar yalnızca bir öyküyle yarışmaya katılabilir.
  • Dereceye girecek öyküler TBD’nin internet sitesinde ya da Bilişim Dergisi’nde yayımlanacak, seçici kurulun yayımlanmaya değer bulduğu öyküler kitap olarak yayımlanacaktır.
  • Öykülerin internet sitesinde, Bilişim Dergisi’nde ya da kitaplaştırılarak yayımlanması için http://www.tbd.org.tr/onayliyorum adresinde bulunan “Onaylıyorum” adlı belgenin yazar tarafından doldurulması ve bu belgenin taranarak e-posta yoluyla TBD’ye gönderilmesi gerekmektedir. Onaylıyorum adlı belgeyi TBD’ye göndermeyen yarışmacılar yarışmaya kabul edilmeyecektir.

3. Seçici Kurul

Sadık Yemni, Aşkın Güngör, Ethem Alpaydın, Mutlu Binark, Bülent Akkoç, Çiğdem Ülker, Suzan Bilgen Özgün, Mürselin Kurt, Nezih Kuleyin.

4. Biçim

  • Öykü, yaygın olarak kullanılan bir kelimeişlemciyle, “12” büyüklükte, “Arial” karakter” seçilerek, yazılmalı ve e-postaya ekli bir dosya olarak gönderilmelidir.
  • Gönderilen dosyanın adına öykünün adı verilmelidir.
  • Öykü dosyasının içinde yazarla ilgili hiçbir bilgi olmamalıdır.
  • e-postaya ekli diğer bir dosyanın içinde yazarın açık adı, kısa özgeçmişi, açık adresi ve telefon numarası ayrıca varsa web sitesi adresi bulunmalıdır. Yarışmada rumuz kullanılmamaktadır.
  • Yazarın kimlik bilgilerinin bulunduğu dosyanın adına yazarın adı verilmelidir.
  • Öykü en fazla iki bin sözcükten oluşmalıdır.

5. Öykünün teslimi

Yapıt, 30 Ağustos 2013 tarihine dek bilimkurgu@tbd.org.tr adresine gönderilmelidir. Postayla gönderilen öyküler yarışmaya kabul edilmeyecektir”.

Bilgi ve iletişim için: Ceyhun Atuf Kansu Caddesi 1246. Sokak No: 4/17 Balgat / ANKARA
Tel: 0 (312) 473 8215 eposta: tbd-merkez@tbd.org.tr

edebiyathaber.net (1 Temmuz 2013)

Hızlı yazması için 2 milyon dolarlık kampanya

Game of Thrones serisinin yazarı George R.R. Martin‘in yeni kitabı Winds of Winter’ı daha hızlı yazması için hayranları para topluyor.

George R.R.Martin’in yavaş yazdığı hayranlarının bildiği bir gerçek. Bu nedenle kitapseverler, projelere kitle kaynak yaratmakla bilinen Indiegogo adlı sitede, Martin’in Buz ve Ateşin Şarkısı (A Song of Fire and Ice) serisinin 6. kitabı The Winds of Winter’ı 25 Aralık 2014’e kadar bitirmesi için 2 milyon dolar bağış toplamaya çalışıyor.

1 Temmuz 2013

Çeşme Kitap ve Kültür Günleri başladı

Çeşme’de, Kitap ve Kültür Günleri’nin galası Tarihi Aya Haralambos Kilisesi’nde yapıldı.
Ünlü edebiyatçıların, kitap tutkunları ile buluşacağı etkinliğinin açılışını yapan Çeşme Belediye Başkanı Faik Tütüncüoğlu, 16 gün sürecek festivalle ilçenin edebiyat kentine dönüşeceğini söyledi. Etkinliğin içerisinde şiir geceleri, söyleşiler, imza günleri, okuma atölyeleri ve konserlerin olacağı bilgisini veren Başkan Tütüncüoğlu, tüm etkinliklerin ücretsiz olduğunu belirterek “14 Temmuz’a kadar tüm kitap tutkunlarını Çeşme’ye bekliyoruz.” dedi.
Kimler katılıyor? 
Tarihi Aya Haralambos Kilisesi’nde düzenlenen Çeşme Kitap ve Kültür Günleri kapsamında, Alev Coşkun, Arzu Sandal, Ayşe Kulin, Bedri Baykam, Emin Özdemir, Emre Kongar, Enver Atasever, İsmail Gezgin, Mehmet Büyükçelik, Veysel Çolak, Savaş Ünlü ve Yaşar Aksoy sevenleriyle bir araya gelecek. Ayrıca Misafir Odası Solistleri de festival kapsamında konser verecek.
1 Temmuz 2013

Arthur C. Clarke’ın DNA’sı uzay yolcusu

Amerikalı bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke‘ın ölümünden önce alınan saç örneği NASA’nın yapacağı ilk güneş yelkeni yolculuğunda uzayın derinliklerine taşınacak.

Uzay aracı ”Sunjammer”ın adı, Clarke’nin 1964′te yazdığı ve uzayda güneş yelkenleri arasında yapılan bir yarışı anlattığı öykünün adından alıntı.

Seyahat, ailelere yakınlarının küllerini uzaya gönderme fırsatı veren “anısal uzay uçuşları” düzenleyen (Sunjammer’da Clarke’a eşlik 8 bin pounda mal olacak) Celestis adlı şirket tarafından organize ediliyor.

Güneş yelkeni, Celestis’in ebeveyn şirketi Space Services Holdings’in de aralarında olduğu uzay-havacılık şirketlerinin de katılımıyla NASA önderliğinde geliştirilmiş.

Space Services Holdings’in icra kurulu başkanı Charles Chafer, Clarke’la ilk kez 1982′de Viyana’daki BM konferansında tanıştığını belirterek “Uzaya olan ilgim geniş ölçüde ’2001 Uzay Yolu Macerası’ (2001: A Space Odyssey) filmine dayanıyor. Bir güneş yelkeni seyahati planladığımız 2000′de ondan DNA’sını içeren bir saç örneği istemiştik. O dönemde ortaklarımdan biri Sri Lanka’daki evine kadar gidip örneği almıştı” dedi.

Clarke saç örneğine iliştirdiği notta “İşte birkaç tel, daha fazlasını vermek isterdim ama harcayacak pek fazla saçım yok” ifadesini kullanmış.

Bir başka ünlü yazar, Hunter S. Thompson’ın külleri de geçen yıl yazarın Colorado’da çiftliğinden fırlatılan bir roketle gökyüzüne gönderilmiş olsa da, Clarke, gelecek yıl güneşe doğru yapacağı 3 milyon kilometrelik yolculukla uzayda en ileri noktaya seyahat edecek yazar olacak.
Kaynak: Guardian (1 Temmuz 2013)

2012′nin en iyi 50 kitap kapağı

Design Observer online oylama ve 35 kişilik bir seçici kurulla geçtiğimiz yılın en iyi 50 kitap kapağını belirledi. 

1924 yılından beri bu seçimleri gerçekleştiren Design Observer’ın 2012 için belirlediği en iyi kitap kapaklarını aşağıda görebilirsiniz.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2013)

Bülent Danışman - 05/07/2013 - 23:13

Türkiye’de her yayınlanan kitap kapağı değerlendirmeye alınıyor mu acaba?
Değerlendirmeye alınması için ne yapmamız gerekiyor?

SALT e-yayıncılığa başladı

SALT, üretimini artık e-yayınlarla kamuyla paylaşıyor. SALT’ın yeni yayınları, ücretsiz olarak PDF ve e-yayın formatlarında okunabilecek, tabletlere aktarılabilecek ve istenirse basılabilecek.

Uzun vadede “kâğıt devri sonrası” bir kuruma dönüşmeyi amaçlayan ve ilkesel olarak “çöpe atılabilecek” nitelikteki yayın ve iletişim araçları basmayan SALT e-yayıncılığa başladı. Kurulduğu Nisan 2011’den bu yana dört basılı kitap yayımlayan SALT, üretimini artık basılı yayınların yanı sıra e-yayınlarla kamuyla paylaşıyor.

Okuyucular, SALT’ın yeni yayınlarını PDF ve e-yayın formatlarında okuyabilecek, tabletlere aktarabilecek ve isterlerse basabilecekler. Kurumun kolay erişilebilir e-yayın platformu, SALT gibi ücretsiz.

Kendi kitabını oluştur
SALT’ın e-yayın platformunun birinci sürümü, okuyuculara dünyada bir başka örneği bulunmayan bir hizmet de sunuyor. Okuyucular, kurumun farklı e-yayınlarından okumayı diledikleri bölümleri seçerek kendi kitaplarını oluşturabilecekler. Ad, kapak ve içindekiler sıralamasını belirledikleri özelleştirilmiş kitap, birkaç dakikada indirmeye uygun şekilde hazırlanarak e-postalarına gönderilecek.

E-yayınlar sayesinde, yeni baskıların yerini yeni sürümler alacak. Her yeni sürüm, son yapılmış düzelti ve eklerle yeni tartışmaları barındıracak. Dolayısıyla bu yayınlar hiçbir zaman “tamamlanmayacak”, sürekli geliştirilmeye açık olacak.

SALT’ın e-yayın platformu, belirli ortak ya da ilişkili konular çerçevesinde başka kurumların yayınlarını da içerecek.

Haziran’da beş e-yayın

SALT, Haziran ayında beş e-yayını kamunun kullanınıma sundu. Kurumun ilk e-yayınlarını, 80’ler ve erken 90’lar Türkiye’sinin en etkin sanat eleştirmenlerinden Nilgün Özayten’in ayrıntılı çalışmalarını kapsayan iki yayın (Türkçe), 2012’de SALT Beyoğlu’nda açılan In Deed: Certificates of Authenticity in Art [Sanatta Özgünlük Belgeleri] sergisinin yayını (Türkçe) ile küratör ve eleştirmen Nazlı Gürlek’in sanatçı Sarkis’le söyleşilerini içeren yayın (Türkçe-İngilizce) oluşturuyor.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2013)

Peyniraltı Edebiyatı’nda Gezi Parkı ve Cemal Süreya var

Peyniraltı Edebiyatı, Temmuzda 4. sayısıyla okurlarıyla buluşuyor. Dergi bu ay Cemal Süreya ve Gezi Parkı özel iki dosya konusu ve iki farklı kapakla raflardaki yerini alacak. Alper Canıgüz, Şenol Erdoğan ve Cem Akaş Gezi dosyasına konuk olurken Sina Akyol ve Çağlayan Çevik de Cemal Süreya dosyasına katkıda bulunuyor.
Aynı zamanda derginin editörlüğünü de üstlenen yazarlardan Dicle Öndeş, Cemal Süreya’nın bilinmeyen yönleriyle “Onüç Günün Mektupları”nı ele alırken, Seçil Epik “Şairin Poetikası”na dair ayrıntılı bir inceleme yapıyor. Genel Yayın Yönetmeni Selim Bektaş ise ayrıca “Hatice’nin Perdeleri” adlı öyküsüyle Gezi sürecine başka bir gözle bakıyor. Aytaç Ars, Yağız Gönüler, Emin Ünlü ve Mehmet Ekiz ise yine şiirleriyle bu sayıda yer alıyor. Derginin kapak çizimleri ve illüstrasyonlar Cem Hasan, Kaan Demirçelik, Taha Sertaç Gezer ve Oruç Çakmaklı’ya ait.

Uygar Öztürk, George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabı incelemesi, Elmasnur Yılmaz ise Ken Kesey’nin “Guguk Kuşu” kitabının hem kitap hem film tahlilini yaparak günümüz distopyasına ve deliliklerine atıfta bulunuyorlar.

Mert Durmazer, Gamze Yeşildağ, Tarık Şimşek, Gülin Dede Tekin, Nihan Tandoğan, Merve Kunak, Ahmet Ekrem Çelikel, Kerem Görkem, Mehmet Tutlu, Okursanyazarım ve Tolga Atmaca ise birbirinden farklı öyküleriyle 4. sayıya renk katıyor.

Şenol Erdoğan ve Cem Akaş Gezi Parkı dosyasında ekibin sorularını sözlerini sakınmadan yanıtlıyor, Alper Canıgüz ise dosyanın sonsözünü söylüyor. Sina Akyol ve Çağlayan Çevik’in kaleminden Cemal Süreya’yı okurken şairin hiç bilmediğimiz bir dünyasına giriş yapmış oluyoruz.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z