Masthead header

12kapak (1)İki aylık edebiyat-kültür dergisi İzafi 12. sayısında Bilge Karasu dosyasıyla raflarda yerini aldı.

İzafi Dergisi Ocak-Şubat sayısında Bilge Karasu dosyası hazırladı. Edebiyatımızın önde gelen yazarları arasında yer alan Bilge Karasu dosyasına; İlyas Akman, Müesser Yeniay, Servet Erdem, Jale Özata Dirlikyapan, Doğuş Sarpkaya ve Ahmet Ergenç yazdı. Mehmet Said Aydın, Karasu’nun öğrencilerinden Mehmet Demir; Mustafa Orman ise Doğan Hızlan ile Bilge Karasu üzerine konuştu.

Thomas Frick’in 17 Kasım 2013 yılında yaşama veda eden, 2007 Nobel Ödülü sahibi Doris Lessing ile yaptığı röportaj Didem Çelik Yılmaz çevirisiyle yer aldı.

Gün Zileli, ‘Yeni Komünizm Paradigması ve Alain Badio’ yazısında toplumun konumlanmasını ve devletin örgütlenmesini Gezi olayları üzerinden yorumluyor.

Fatih Yaşlı, Taşradan Kente, Mağduriyetten Müktedirliğe başlıklı yazısında sağ cenahın önemli idollerinden Nurettin Topçu üzerinden muhafazakâr kesimi ve Türk sağının edebiyat kanonunu eleştirdi.

Agos Gazetesi’nin karikatürcüsü Sarkis Paçacı, bu sayıda olduğu gibi artık her sayıda ‘Karikatürler Vadisi’ köşesiyle İzafi Dergisi’nde yer alacak.

Dergide yer alan öykücüler şöyle: Mark Twain, Bora Abdo, Neslihan Önderoğlu, Melike Uzun, Mustafa Çevikdoğan, Orçun Ünal, Hamza Çelikel, Burak Şahin ve Nebahat Kübra Akalın.

Dergide yer alan şairler şöyle: Karin Karakaşlı, Engin Taşkaya, Fatih Mutlu, Can Karatek, İsmail Sertaç Yılmaz ve İlker Şaguj.

Burcu Polat, İran edebiyatının en önemli sürgün yazarlarından olan Sadık Hidayet’in, Bir Sadık Hidayet Karakteri: Şerif üzerine yazdı.

Öykücü ve şair Onur Çalı ile öykücülük üzerine, Redaksiyon Dergisi’nden Eren Şahinler ile dergicilik üzerine söyleşi yapıldı.

Son olarak Bir Performans Olarak Röportaj dergide yer aldı.

edebiyathaber.net (28 Ocak 2014)

Annex - Sinatra, Frank (Oceanİstanbul Film Akademi’de 12 kitap yazarı, New York, MIT ve Harvard Üniversitelerinde öğrenim görmüş, Melih Arat ile  Filmlerle Sıradışı Liderlik ve Yaşam Atölyesi başlıyor.

Duyuru metninden: “21.Yüzyıl uzmanlıklardan çok, sosyal becerilerle insanların liderleştiği bir yüzyıl olmaya başlamıştır. Kitlesel liderlik giderek ortadan kalkarken küçük grupların liderliği öne çıkmaktadır. Küçük grupların, hareketlerin liderliği ise kişisel gelişim ve sosyal becerilerle mümkündür.

Bu kurs programı kişisel liderliğin temel araçlarını filmlerden alınacak kesitleri vaka olarak kullanarak liderlik özelliğini ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Ayrıca programda Harvard Üniversitesi’nin liderlik kitapları, tanınmış Türk ve yabancı liderlerin biyografileri de incelenecektir. Programın Öğrenme Ortağı Melih Arat kendi kişisel tecrübe ve deneyimlerinin yanı sıra Harvard Üniversitesi’nde de liderlik ve psikoloji eğitimi almıştır.”

İşlenecek Konular

Kendini Yetiştiren Lider,      Değişen Lider ,     Sorun ve Krizler: Karizmatik Lider,    Sıra Dışı Problem Çözen, Çözdüren Lider,      Vizyon, Model Kurucu Lider,      İletişim Kuran Lider,      Sürünün Dışında Kalmaya Cesaret Eden Lider,      Takım Oyuncusu Olarak Lider,      Takım Kurucu Olarak Lider,    Başkalarının Önünü Açan Lider,   Sistem Kurucu Olarak Lider,  Potansiyel Geliştirici Olarak Lider

İncelenecek Filmler

·         10.000 BC ·         Mr. Holland’s Opus  ·         Gung Ho  ·         Star Trek Into Darkness  ·         Jean Darc  ·         Miracle  ·         Ocean’s Eleven  ·         Kontiki  ·         The Master  ·         A Bugs Life  ·         We are Marshalls  ·         internship  ·         Apollo 13  ·         White Squal  ·         Sister Act  ·         Xingu ·         the great escape  ·         Remember the titans  ·         Grid Iron Gang  ·         12 Angry Man  ·         The Blind Side  ·         Moneyball    How to fall in love  –  Aviator – The Last Samurai – Patton – Spartacus – Malcom X – Muhammet Ali

12 hafta – haftada 1 gün – günde 3 saat
Cumartesi 19:30 – 22:30

Başlangıç tarihi 8 Şubat 2014 Cumartesi

Son kayıt  tarihi 3 Şubat 2014 Pazartesii

bilgi@istanbulfilmakademi.com
0530 252 95 75 / 0212 224 37 62
Detaylı bilgi için tıklayınız>>> 

edebiyathaber.net (28 Ocak 2014)

22955983Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın yaşamı Pervasız Tiyatro tarafından sahneye taşınacak.

Oyuncu ve sunucu İlker Ayrık, Pervasız Tiyatro’yu birlikte kurduğu oyuncu arkadaşlarından Aykut Taşkın ile Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’u ziyaret etti. Ayrık, ziyarette Halikarnas Balıkçısı’nın hayatını ’Merhaba’ isimli tek kişilik tiyatro oyunuyla sahnelemeyi planladıklarını belirtip bilgi verdi. Yaz sezonu başında galasını Bodrum’da yapmayı planladıklarını da aktaran Ayrık, “Sahnede Aykut olacak. Oyuna eşlik edecek video içeriği var. Videoda Müjdat Gezen, Sevinç Erbulak, Şebnem Dönmez, Murat Akkoyunlu, Derya Karadaç ve ben eşlik etmeye çalışacağız. Balıkçının yazdıkları zaman üstü yazılar. Tespitleri zaman üstü tespitler. Günümüze doğal olarak uyarlanmış durumda. Ufak tefek müdahaleler var elbet. Bir tiyatro eseri oluşturmak çok zor. Balıkçı bir edebi eseri ve biz onu sahneye koymak için oyunlaştırıyoruz. Tamamen Balıkçı’ya sadık kalınarak yazılmış bir oyun. Oyunu sahnelemeden önce Başkan Kocadon’ın da önerilerini almak istedik” dedi.

Tarihi eserleri geri kazandıran adam

Destek sözü veren başkan Kocadon ise “Halikarnas Balıkçısı, Bodrum’u Bodrum yapan değerlerimizdendir. Sanatçı arkadaşlarımıza bu fikirle geldikleri için teşekkür ederim. Bu oyunun sadece Bodrum ve Türkiye ile sınırlı kalmasını değil tüm dünyada oynanması gerektiğini Balıkçı’nın Bodrum için yaptıklarını ve barışçıl doğa ve deniz sevgisini tüm dünyanın görmesi anlaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca British Museum’da bulunan Bodrum’a ait tarihi eserlerin geri getirilmesi için Halikarnas Balıkçısı’nın çok büyük emekleri vardır. Oyun sahneye konduktan sonra İngiltere’de oynanmasını düşünüyorum. Halikarnas Balıkçısı benim sevdam, bu ilçenin gururu bir edebiyatçı” diye konuştu.

DHA – 28 Ocak 2014

  • aslı över - 28/01/2014 - 13:54

    Öpülesi bir haber.Kutlarım.cevaplakapat

gorme_engelliler_icin_yemek_kitabi13903109030_h1119072Görme engelliler için hazırlanan “Birlikte Yemek Yapıyoruz” adlı kitap raflardaki yerini aldı.

Uluslararası Gastronomi Festivali Yemek Yarışması ‘Engelliler Kategorisi’nde 1’inci olan görme, işitme ve bedensel engelli aşçıların desteği ve Bağcılar Belediyesi’nin katkılarıyla hazırlanan “Birlikte Yemek Yapıyoruz” kitapta çorba, başlangıçlar, salata, pilav ve tatlı tarifleri bulunuyor.

“Birlikte Yemek Yapıyoruz” adlı kitap; görsel, kabartma ve işaret dili’ olmak üzere üç farklı versiyon olarak hazırlandı. Uluslararası Gastronomi Festivali Yemek Yarışması engelliler kategorisinde birinciliği elde eden Esra Süzen, Neriman Güngör, Tuğçe Özdoğru TV programcısı ve yemek kitabı yazarı Meltem Açıkel‘in yönetiminde hazırlanan kitap önemli bir boşluğu dolduracak gibi gözüküyor.

28 Ocak 2014

filiz-gaziEn yakın iki uğraş yazmak ve resim yapmak. Bir yazar olarak iki meziyete de aynı anda sahipseniz, ister istemez farklılığınız birkaç adım öne çıkarıyor sizi. Bu yüzden olsa gerek Minare Gölgesi’ni okumaya başladığınızda yazarı Engin Ergönültaş’ın aynı zamanda bir çizer olduğunu bilmeseniz de tahmin edebilirsiniz.

Sabaha karşı nasıl bir uysal rüzgâr çıktı ise, her bir kar tanesini alıp, bir diğerininkine hiç   benzemez bir güzergâh ile aheste aheste uçurup gökyüzünden yavaşça indiriyor, tam yere değecekken ani bir kavisle tekrar havalandırıyor. Bu sefer havada bambaşka helezonlar çizdirerek diğer kar taneleriyle iç içe sokup, ahenkle döndürüyordu. Her nasıl yapıyor ise, hiçbirini bir diğeriyle çarpıştırmadan, her birini ayrı ayrı yollardan döndüre döndüre taşıyıp,   kendi bildiği bir yere bir dala, bir dama, bir bacaya, bir pencereye, uyuyan bir bebeği yatağına bırakır gibi, usulca konduruyordu.

Amerikan Güzeli filminin meşhur sahnesini hatırlatıyor bu satırlar. Uçuşan torbayı izlerken “Her şeyin ardında hayat var” diyordu genç çocuk. Rüzgârın etkisi ile havada uçuşan bir torbaydı izlediği altı üstü. Kaynağı belirsiz bir huzur ve aheste aheste salınmanın çağrıştırdığı bir teslimiyet. Yukarıdaki satırlarda öyle. Ölüme yaklaşan bir kişinin korkmaması için kulağına fısıldayacak kadar güçlü.

Minare-Golgesi_160515_1Roman yazmak kelimelerle resim yapmak, roman okumak da başkalarının kelimeleriyle kafamızda resimler canlandırmaktır” diyor Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı’da. En yakın iki uğraş yazmak ve resim yapmak. Bir yazar olarak iki meziyete de aynı anda sahipseniz, ister istemez farklılığınız birkaç adım öne çıkarıyor sizi. Bu yüzden olsa gerek Minare Gölgesi’ni okumaya başladığınızda yazarı Engin Ergönültaş’ın aynı zamanda bir çizer olduğunu bilmeseniz de tahmin edebilirsiniz. Çünkü sahneler tek tek kuruluyor karşınızda ve siz anlatılan mahallede görülmez hayalet gibi dolaşmaya başlıyorsunuz. O kadar orada oluyorsunuz ki hatta farkında olmaksızın ve sanki mümkünmüş gibi hikâyeye müdahale etmek istiyorsunuz.

‘Minare Gölgesi’nde her bölümün başlığı bir mevsim. Mevsimden mevsime geçiyor roman. Kavurucu sıcaklarda bir az olsun serin esinti beklediğiniz oluyor. Lapa lapa yağan karda mahalledeki köpeğe yer aranıyorsunuz. Zengüle Hacı Mahallesi’nde geçiyor her şey. O yüzden yazar, sizi mahallede gezdiriyor önce. Sultan Abla ile tanıştırılıyorsunuz ilk önce ve sonra mahallenin diğer kadınları. İyisi de var kötüsü de.  Mahallenin çocuklarından ikisi geliyor sonra: Atilla ve Meryem. Çok çok tatlılar. Başlarına kötü şeyler gelmesin diye geçiyor içinizden. Ümmiye Hanım’ın oğlu ile tanışıyorsunuz sonra. Abdülkadir’le. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u gibi. Sanki tanışmışsınız da tez elden yardımına yetişememişsiniz gibi hayatınız boyunca içinizde yer edecek karakterlerden. Hemen bütün roman boyunca uyuyacak Abdülkadir oysaki. Onun sayesinde “…İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar…” diyeceksiniz sonlara doğru.

Usul usul yazılmış ‘Minare Gölgesi’. “Bu romanın arkasında hayat var” dedim. Ülkede olanları anlamaya çalışmanızın anlamsız bir çaba olacağı şu günlerde dostlarınızın, sevdiklerinizin eline tutuşturacağınız kitaplardan. Biraz ara ver bir dinle, gör diye. Mutlaka ama mutlaka okuyun derim.

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

Be07fY9CcAESTNtİstanbul Galatapera Kültür ve Sanat Derneği’nin 2013 Eylül ayında ikincisini düzenlediği, seçici kurulu Selim İleri, İnci Aral, Sezer Ateş Ayvaz, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, İlknur Özdemir, Nemika Tuğcu ve Turhan Günay’dan oluşan, Selçuk Baran Öykü ödülü Pelin Buzluk ve Senem Dere arasında paylaştırılmıştır.

Ödüle ‘Yağmur Gölgesi’ adlı kitabıyla aday olan Senem Dere,  yetkin anlatım dili, çok boyutlu ve etkileyici bir arka planla derinleştirdiği, iç dünyaya yönelen öyküleriyle, Pelin Buzluk ise ‘Kanatları Ölü Açıklığında’ kitabındaki öykülerinde kendine özgü, zengin, yaratıcı bir dil oluşturmadaki başarısı, görünenin ötesindekini arayışı ve çok katmanlı öyküleriyle ödüle değer bulunmuştur.

Ödül töreni nisan ayı içinde Orhan Kemal Kütüphanesinde yapılacaktır.

edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

1‘Alfabe’ fanzinin sekizinci sayısı “raflardaki” yerini alırken bu sayıda bir tanışma çağrısı da bulunuyor. İşte editörün çağrısı:

“Hiçbir şeye dokunmadan ömür geçiren insancıklarız artık. Dostlarımıza dokunmayıp sanal görüşmeler yapıyoruz, paraya dokunmadansa alışveriş. Eskiden cereyanın gitmesi mahalle maçlarını kesintiye uğratmazdı, şimdi çocuklar bile sokaklarda oynamıyor. Kâğıda dokunmadan çizgiler çiziyor, kaleme dokunmadan edebiyat yaratmaya çalışıyoruz.

Edebiyat bu süreçte oldukça tahrip edildi, şimdi insanlar fanzin gibi eski usûl bir yayını tekrar sahipleniyor. Postmodern evrede anlama açılan savaştan edebiyat fazlasıyla payını aldı; sert olan her şey artık başparmağınızla bükülebilecek bir hâl aldı. Buna bir cevap olarak fanzin konuşulmayanı konuşulabilir hâle getirme çabasına girişti. Fiziksel olarak konuşulan, basılan,toplantıdağıtılan ve bu sırada aslında cebinize sığacak kadar da küçük bir nesne olan fanzinden söz ediyoruz. Ağırlığının azlığı bu çağda hâlen var olabilmesini, hızla değişip, kendi diyalektiğini kurmasını sağladı bence. Buzul çağında iri olan canlıların yok olması gibi.

İlk sayıda yapılan benzetmeyi yedi ay sonra hâlâ geçerli görüyorum: sessiz bir çığlık fanzin, cıvık zemin üzerine atmaya çalıştığımız taş, modern alandan yola çıkıp bulmaya çalıştığımız virtüel bir nesne.

Biz, kent içinde içi sıkılanların ikinci nesliyiz. Bir iç sıkıntısının içine doğduk. Şimdi toplanalım, sonra olaysız dağılırız.”

edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

Onur Caymaz ile Yaratıcı Okurluk Atölyesi’nin altıncı dönemi, 31 Ocak Cumartesi günü Arnavutköy Gümüşlük Akademisi’nde başlıyor.

ankara1Latife Tekin kuruculuğunda yaşamını sürdüren, bugüne dek Yekta Kopan’dan Ümit Ünal’a, Onur Behramoğlu’ndan İsmail Gezgin’e birçok önemli isimle verimli programlar düzenleyen Gümüşlük Akademisi’nde, dört hafta sürecek olan bu program, yazmak için önce okumak gerektiğini düşünenleri; iyi okurun kötü yazardan daha önemli olduğunu bilenleri ilgilendirmekte.

Atölyenin yaratıcısı yazar, şair Onur Caymaz, programla ilgili şöyle söylüyor:

“Atölyeye daha önce katılanlar birbirleriyle iletişimde kalarak okuma kulüpleri, okuma grupları kurdu, hayatlarına edebi bir zenginlik kattılar, bir sürü güzel geribildirim ulaştı elime. Niye mi? Çünkü okumak, anlamanın – anlaşmanın ilk adımı. Dünya, anlam üzerinde durur. Anlamadığımız şeyler hayatı zorlaştırır. İçinden edebiyatın, tarihin, dinin, hatıranın ve şarkıların geçtiği bu programa dünyanın en tanınmış yazarı da, yazmayı hiç denememiş bir okur da sadece okur olarak davetli…”

Program

  1. hafta

Alfabe, harf, simge

* Elif’ten alfa’ya, uzun ince bir yol…

* Harfler ve edebi maceraları, hurufat: John Berger’in G’sinden, Georges Perec’in hiç e harfi kullanmadan yazdığı La Dispiration’a; Ahmet Necdet Ç’sinden, Costa Gavras’ın Z’sine, Metin Eloğlu’nun Ğ’sinden, Asaf Halet’in He’sine tüm alfabe…

  1. hafta

Kelime, dil, anlam

* Kelime, kalem, kelam, mana. Kelime yaralanmak mı demek?

* Dil nedir, dil kusuru, dil bilinci – şarz, meşaz

* Dilin başkalaşması, yerli yerinde kullanımı

* Nokta, virgül, noktalı virgülü bilmeyen yazarlar

* Kusur sahiden üslup mudur, makas kullanmayı az bilen terzi olur mu?

* Her şey yazıldı da hepsi anlaşıldı mı?

  1. hafta

Cümle, metin, kitap

* Cem, cümle, içimizden geçen cümleler

* Düşük cümle, devrik cümle, bitik cümle

* Metin hayatın neresinde? “Metin” olun, edebiyat ölmedi!

* Yazarın anlatacak şeyinin olmaması. “Hiçbir şey”, anlatılabilir mi?

* Kitabın tarihi (taş, tablet, papirüs, kodeks), ilk kitaplar, kitapçı, sahaf

* Kitap kâr ettirir mi, yazar fakir olmak zorunda mı? Sektör olarak yayıncılık, piyasa

  1. hafta

Yazmak, edebiyat, okumak

* Yazmak öğretilebilir mi? Herkes yazabilir, yazar olabilir mi?

* Edebiyat, peki, tamam ama neden?

* Okumak bir işe yarar mı? Türkiye’de okumak nasıl bir şeydir?

* Okumanın tarihi

* İyi de ne okusam? En sevdiğim hikâye… Dizenin söylediği

edebiyathaber.net (27 Ocak 2015)

movieİzlemekle Yetinmeyenler İçin,  “Film Okuma Atölyeleri”  yeni dönem programı 8 Şubat Cumartesi başlıyor.

Ayrıntı Akademi organizasyonunda  düzenlenen atölyeler, Tevfik Başer, Kutlukhan Kutlu, Ayla Kanbur ve Cüneyt Cebenoyan rehberliğinde yapılacaktır.

Atölye Programı

8 Şubat Cumartesi / 16 00-19 00

Tevfik Başer Atölyesi

Yönetmenin; Kameradan-Müzik Kullanımına, Oyuncu Yönetiminden-Mekan ve Atmosfer Yaratımına Kadar, Senaryodan-Beyazperdeye İzlediği Yol Haritası ve Kendi Tarzının, Bu Yolculuğa Etkisi…

15 Şubat Cumartesi / 16 00-19 00

Kutluhan Kutlu Atölyesi

Sinemada Bilim Kurgu Türüne Giriş;

Geleceğe Dair Düşler, Gerçekleşenler-Gerçekleşmeyenler Üzerine Bir Yolculuk…  ”

22 Şubat Cumartesi / 16 00-19 00

Ayla Kanbur Atölyesi

Bir Filmin Satır Aralarını Okumaya Başladığımızda; Başka Bir Filmle Karşılaşabiliriz…  Daha Derinlere Doğru, Sürpriz Dolu Bir Yolculuk İçin Yol Haritası…

1 Mart Cumartesi / 16 00-19 00

Cüneyt Cebenoyan Atölyesi

Bir Düş Görme ya da Bir Film İzleme;

İki Süreç de Birbirine Benzer Aslında… Bir Film, Yalnızca Yönetmenin Çektiği Değil, Seyircinin Kendi Ruh Hali ve Deneyimlerinin Yansımasını Bulacağı, Bir Düştür Belki de… 

Filmin, yaratıcılarının ipuçlarının peşinde bir yolculuk hedefleyenler için; kombine ve tek atölye katılım seçenekleri, öğrenci/öğretmen ve grup indirimleri bulunuyor.  Ayrıntılı bilgi için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

Aşağıda kazananlar ve yedekler listesinde adı bulunanların, 1 Şubat 2015 Pazar günü saat 12:00’a kadar bilgi@edebiyathaber.net adresine, kargo bilgilerini (ad soyad, telefon ve adres) göndermeleri gerekmektedir.

Not: Kargo bilgilerindeki ad ile yanıt vererek kazanan kişinin adının aynı olması gerekmekte.

Kazananlar:

1) Ebuzer Asarardı

2) Sibel Cullaz

3) Dilek Deren

4) Sibel Özer

5) Emin Ergün

Yedekler:

1) Aslı Altunışık

2) Ayşenur Yaman

3) Özge Uysal

4) İrem Karabatak

5) Serpil Yılmaz

***

Aşağıdaki soruyu doğru yanıtlayan 5 kişi, Levent Cantek‘in yazdığı Berat Pekmezci’nin çizdiği Emanet Şehir adlı grafik romanı kazanıyor. Roman, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. 

***

Emanet Şehir’in öyküsü hangi şehirde geçmektedir?

***

(Yanıtlar sayfanın altındaki yorum bölümüne bırakılmalıdır. Facebook ve Twitter üzerinden verilen yanıtlar çekilişe dahil edilmeyecektir.)

Kazananlar, 26 Ocak 2015 Pazartesi günü saat: 12:00′ye kadar haberin altında bulunan yorum kısmına, doğru yanıtı yazanlar arasında, bilgisayar programı ile yapılacak çekiliş sonucu belirlenecektir.

Kazananların listesi aynı gün (26 Ocak 2015) 12:30′da edebiyathaber.net üzerinden açıklanacak; Facebook ve Twitter üzerinden de duyurulacaktır.

Not: Kazananların kargo bilgilerindeki ad ile yanıt veren kişinin adının aynı olması gerekmekte.

Yalnızca Türkiye içindeki adreslere gönderim yapılacaktır. Adresiniz Türkiye dışında ise lütfen çekilişe katılmayınız.

emanet-sehir

Grafik roman, bizde az bilinen yeni bir anlatım biçimi. Art Spiegelman, grafik roman için “kitap ayracına ihtiyaç duyacağınız çizgi romanlar” diyor. Yetişkinler için ciddi hikâyeler anlatan, bir insani durumu mesele eden çizgi romanlar da denebilirdi.
Levent Cantek, Dumankara-Hayat Bir Yangındı albümüyle başladığı üçlemesine Emanet Şehir ile devam ediyor. Yeteneksiz ve yalancı kahramanını bir flaneur gibi dolaştırıyor.

Berat Pekmezci, dönem hikâyesinin bütün zorluklarını aşan, titiz ve belgeselci çizgilerle kırklı yılların gündelik yaşamını ustalıkla yansıtıyor.

edebiyathaber.net (19 Ocak 2015)

tanil-boraNilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü tarafından düzenlenen ’Bir daha asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür’ sergisi kapsamındaki söyleşiye konuk olan Tanıl Bora, edebiyatseverlerle buluştu.

Asena Günal’ın moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide Türkiye’deki siyasal düşünceler, sağ ideolojiler ve milliyetçilik üzerine çalışmalar yapan Tanıl Bora, geçmiş ve modern zaman arasında geçen yüzleşme olgusuna dikkat çekti. Modern zamanların unutma kabiliyeti üzerine kurulduğunu belirten Bora, “Günümüzde artık her şeyi çok daha rahat unutuyoruz. Zaman hızlandı, bilgi çoğaldı. Unutmayı teşvik eden bir dünya ve çağda yaşıyoruz. Geçmişle yüzleşmek zor bir iş. Modern zaman ileriye bakan umut dolu bir zamandır. Geçmişle yüzleşmek ve hesaplaşmak mücadele gerektirir” dedi.

Ulus devletlerin ve milliyetçi ideolojilerin geçmişle yüzleşmek için ciddi bir emek harcadığına değinen yazar, “Türkiye’de geçmişle yüzleşmek son 20 yılda bir hayli şöhret oldu. Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesinde zorlayan etkenler var. Türkiye’nin geçmişinde unutulması gereken birçok travma var. 12 Eylül, Dersim, Sivas ve Kürt olayları gibi başlıca geçmiş sorunlar eşelendikçe acı veriyor. Bu yaraların kanıyor olması beraberinde çokca problem yumağı getiriyor. Özür dilemek zordur. Türk Devleti için özür dilemek daha da zordur. Özür dilemek, toplumun bazı kesimlerinden baskı yaratsa da devletler açısından tazminat yükü getireceğinden de zor geliyor” dedi.

edebiyathaber.net (26 Ocak 2015)

Kosmasaydim-Yazamazdim_170506_1Koşmasaydım Yazamazdım koşu ve triatlon günlüklerinden oluşan bir deneme kitabı. Haruki Murakami roman yazarı olmaya karar verdikten sonra buna paralel bir anda da koşmaya karar vermiş.

“Roman yazarı” kavramını kendisi özellikle kullanıyor ve altını çiziyor. Yazar olduğunu söylememesinin elbette kendince haklı sebepleri vardır. Onca kitabı yazan ( İmkânsızın şarkısı, Sınırın güneyinde Güneşin batısında, Yaban koyunun izinde, Zemberekkuşu’nun güncesi, Sahilde Kafka, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, 1Q84 ve konumuza bahis olan Koşmasaydım Yazamazdım) birinin bu kadar mütevazı olmasında bulunduğu coğrafyanın etkisi muhtemelen vardır.

1982 yılında 33 yaşındayken koşmaya başlıyor. İlk zamanlar 20 dakika bilemedin 30 dakika koşan, bu kadar koşmayla bile nefes nefese kalan, kalbi yerinden çıkacakmış gibi olan, bacakları titreyen yazarımız, zamanla vücudu da kendi de alışıyor. Kendine koşu malzemeleri, kronometre, spor ayakkabı ve saat alarak bu koşu işini ciddiye aldıktan sonra mükemmel bir koşucu değilse bile sağlam bir yarışçı olduğunu yazıyor.

Maç izlerken roman yazmaya karar veren yazar, öğlenleri kahve servisi yapılan akşamları da bar haline gelen bir yer işletirken çevresinden çok eleştiri alıyormuş mekânın konseptine dair. Böyle sınırlı zevklere hitap edilen bir işletmenin uzun ömürlü olmayacağını söylüyorlarmış. İşin ilginç yanı, işletme zakasına sahip olmadığını söylediklerinde Murakami de onlara katılıyormuş.  Fakat başarısız olması durumunda başka bir şansının daha olmadığını düşünerek canla başla çalışıp mahcup etmiş çevresindekilerini. Bunu da, yarış atından ziyade, yüke koşulan ata benzeterek açıklıyor.

Roman yazmaya karar verdikten sonra bar işletmeciliğini bırakıyor. Fakat sabahtan akşama kadar masa başında oturmaktan gücünün azaldığını, kilo almaya başladığını görüyor ve koşmaya başlıyor. Bu da yaban koyunun izinde romanın bitmesine denk geliyor. 24 kez maratona katılan ve bitiren bir ara 100 km’lik koşuya bile katılan, hatta 4. gibi iyi dereceler elde eden, 4 saat boyunca koşan, yılda en az bir kez de olsa maratona katılan ciddi bir koşucudur artık Murakami. Bununla da kalmayıp triatlonlara katılan yazar, hem meraktan hem de koşmak istemesinden dolayı Yunanistan’ın maraton kasabasına gider.

Kitapta bir günlükten fazlası da var. Bir roman yazarının en önemli niteliğinin deha, odaklanma gücü ve sürdürebilme gücünün olması gerektiğini söyledikten sonra, odaklanma gücünün bir dereceye kadar deha eksikliğini giderebileceğini ekliyor. Odaklanma ve sürdürülebilme gücünün sonradan artırılabilmenin mümkün olduğunun altını çizmeyi ihmal etmiyor. Haftada ortalama 60-70 km koşan yazarın değişik alanlara dair ilginç tespitleriyse şöyle; “Okullarda bizim öğrendiğimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğretilmeyeceğidir. Sanatsal eylem özünde, ortaya çıkış şekline bakıldığında, sağlıksız, anti sosyal unsurları bünyesinde barındırır.” Bir hayranının: “insan sizin gibi sağlıklı bir yaşam sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi?” sorusuna,

Sanki uzun yıllar harcanarak, sanatçı demek eşittir sağlıksız ve asosyal kişi şeklinde bir formül ortaya çıkarılmış gibi, düşündükten sonra, fakat ben kendimle ilgili olarak söyleyecek olursam, vücut gücünün artırılmasının, daha geniş çaplı bir yaratıcılığa yönelmek için mutlaka gerekli olduğunu düşünmüyorum, diye cevaplıyor.

Koşmasaydım Yazamazdım deneme kitabı hem sağlıklı kalmak hem de roman yazma üzerine merak edilen birçok soruya cevap verdiği gibi yazarın koşarken dinlediği müzikler hakkında da bilgi veriyor. Bir tutkunun, inadın, iradenin ve disiplinin kitabı…

Hüseyin Bul – edebiyathaber.net (24 Ocak 2014)

berlin-film-festivali-yolunda-turkce-kitap_normal_4864732Berlin Film Festivali’nin dünyanın en büyük telif alışverişinin yapıldığı Frankfurt Kitap Fuarı’yla yıllardan beri sürdürdüğü kitapların uyarlama haklarının tanıtım programı Books at Berlinale’e ilk defa bir Türkçe kitap seçildi. Hakan Günday, son romanı ‘Daha’ ile Books at Berlinale’deki ilk Türkiyeli yazar olma özelliğini taşıyor.

Yapımcılar edebi eserleri tanıyacak

11 Şubat 2014’te Berlin Film Festivali’nin Books at Berlinale bölümünde dünyanın dört bir yanından gelen yüz elli film yapımcısı, beyazperdeye uyarlanabilecek on bir edebi eseri yakından tanıma şansı bulacak. Davetli yapımcılar, kitapların uyarlama hakkı sahipleri, uluslararası yayıncılar ve edebiyat ajanslarıyla bir araya gelerek edebiyat dünyasıyla iletişim sağlama fırsatı bulacak ve film haklarını doğrudan elde etme şansını kazanacak.

Bu yıl yirmi beşten fazla ülkeden yüz yirminin üzerinde eserin aday gösterildiği Books at Berlinale, seçilen on bir kitap,  yeni basılan, en çok satanlara girmiş ve/veya ödül sahibi eserlerden oluşuyor.

hakan-gündayBirleşik Krallık, Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerin farklı ajans ve yayınevlerinden seçilen katılımcılar arasında Türkiye’den Hakan Günday‘ın yayın haklarını temsil eden Kalem Ajans da bulunacak.

Festival direktörü Dieter Kosslick, festivale dair görüşlerini şöyle aktarıyor: “Books at Berlinale geçtiğimiz yıllar içinde uluslararası film festivalleri arasında edebi eserler için pazar oluşturan ilk festival olarak dünya çapında bir yer edindi.

Şimdi ise film ve edebi eserler arasındaki ağı ileriye taşıyarak edebiyat uyarlamalarına ilgi duyan daha fazla yapımcıyı buraya getirmeyi planlıyor.

Books at Berlinale, Berlinale tarafından ve Frankfurt Kitap Fuarı işbirliğiyle 2006’dan beri düzenleniyor.

24 Ocak 2014

IstanbulMayistaBirAksamdi cUsta yazar Selim İleri’nin  İstanbul Mayısta Bir Akşamdı adlı kitabı Everest Yayınları’ndan çıktı. Yazar İleri, İstanbul kitaplığına yeni bir kitap daha ekliyor.

Selim İleri kitabında sohbet eder gibi, yakın dönemlerde yaşanmış İstanbul’a odaklanırken aslında usul usul tarihe karışan İstanbul’u anlatıyor. 

Değerli yazar ve şairlerin anılarındaki İstanbul’una da yer veren Selim İleri, İstanbul’u öylesine canlı aktarıyor ki “İstanbul”u adeta özlüyorsunuz.

ARKA KAPAK

Bu kez en eskilere dönmek, en eskileri yazmak istiyorum. Kim bilir 1960’larda hangi gündü. Tarih, sanat, mimarî, süslemecilik konusunda hemen hiçbir şey bilmediğim halde, camiin çinileri, kubbe pencerelerinden yansıyan ışıklar ortasında, rüyayı andırır bir etki bırakmıştı. O kadar çini ışıltısını, ancak çinilerde o kadar sır ışıltısına kavuşabilen narçiçeği kırmızısını, yeşili ve uçsuz bucaksız maviyi ilk kez görüyordum.

Bence Selim İleri kırk yıldan beri emek verdiği edebiyat alanında mutfağından izbesine kadarevleri, sokakları, insanlarıyla, dünü bugünüyle İstanbul’u kucaklamış, her eseriyle biraz daha ustalaşmış, değerli bir İstanbul yazarıdır.

İnci Enginün

edebiyathaber.net (24 Ocak 2014)

Sosyolojinin-Felsefi-Koke_171413_1Sosyoloji ile felsefe arasındaki ilişkiye odaklanan Sosyolojinin Fefsefi Kökleri raflardaki yerini aldı.

Sosyologların niçin felsefe öğrenmeleri gerekir?Araştırmacıların büyük ölçüde birleştikleri bir sosyoloji tanımı var mıdır? Doğa bilimlerine kıyasla ‘sosyal bilimler’ veya ‘beşeri bilimler’de neden ‘sürekli devrim’ olarak adlandırılabilecek bir durum söz konusudur? Bilimsel teorilerin kaynağı nedir?

Ted Benton Sosyolojinin Felsefi Kökenleri ‘nde, bu önemli ve bir o kadar da zor sorulara cevaplar arıyor ve felsefenin sosyal bilimler açısından önemine ilişkin son derece başarılı ve değerli bir giriş yapıyor.

Felsefi problemlerin sosyoloji ve diğer disiplinlerdeki temel sorunlarla ilişkilerini ortaya koymayı ve felsefeci olmayanların da felsefi fikir ve argümanları kavramalarına yardımcı olmayı hedefliyor.

Bunu yaparken de Marx, Durkheim, KantWeber, Comte, Kopernik ve Newton gibi sosyal bilimlerin, felsefenin ve doğa bilimlerinin önde gelen kuramcılarının çalışmaları üzerine yoğunlaşıyor.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2014)

oyungörsel3Gönül Kıvılcım’ın kalem aldığı ve 2011’de Devlet Tiyatroları repertuarına kabul edilen ‘’Bir Kadını Öldürmek’’ adlı  oyunun ilk gösterimi 25 Ocak Pazar günü , 18:30’da Sadri Alışık Tiyatrosu’nda.

Tanıtım bülteninden:

“Kadınlar ne zaman ölürler? Bütün çabalarının bir hiç olduğunu öğrendikleri gün mü?

Başına silah dayamış bir kadın; büyükşehirde yaşıyor. Kocası üniversite mezunu bir erkek, severek evlenmişler. Anneleri, babaları, komşuları, iş arkadaşları ve kızları Elif… Kalabalığın içnde yalnız bir kadın. Karşımıza geçmiş bize anlatıyor, hatırlıyor, silahı bize doğrultuyor, soru soruyor.

‘Neden diye mi merak ediyorsunuz? Neden çok. Tamam her şey benim yüzümden… Yo yo hayır.. Kendime haksızlık etmemeliyim.  Başkaları da var. Ötekiler, boşa harcanmış bir kırk yılın ortakları’ Toplumsal bir değişim süreci geçirdiğimiz şüphesiz. Birileri, bizi bir kalıba sokmaya çalışıyor ve biz neye benzediğini tam olarak tanımlayamadığımız bu yaşam şekliyle gitgide kendimize yabancılaşıyoruz. Konuştuğumuz dil, duyduğumuz ses, yaşadığımız hayat bizim değil sanki.

‘Kadın Cinayetleri’ olgusu son yıllarda toplumsal çözülmenin ve gerilimin yarattığı iç acıtıcı kavramlardan biri. Kırsalda,  geleneksel düşünce yapısının getirdiği istismardan dolayı çokça olan kadın cinayetleri artık kentlerde, eğitimli kesimlerdeki ailelerde ve bireylerde de yaygın. Kadına yönelik şiddet bir insan hakkı ihlalidir ve dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de ciddi bir toplumsal sorundur. Sorunlu ‘cinsiyet’ kavramı, yanlış algılar ve bunun bedelini canlarıyla ödeyen kadınlar. Geride umutlar ve  çocuklar  bırakarak.

Bu algı nasıl değiştirilecek, kadın kendine biçilen suskun rolden nasıl kurtulacak ve kadın cinayetleri nasıl azalacak? Belki de önce sorular sorarak.

Jilet Sinan, Suç Sarayı, Babamın En Güzel Fotoğrafı romanlarının yazarı Gönül Kıvılcım’ın kalem aldığı ve 2011’de Devlet Tiyatroları repertuvarına kabul edilen ‘’Bir Kadını Öldürmek’’ adlı  oyun kentli ve üniversite mezunu çocuk sahibi bir kadının 15 yıllık evlilikten  sonra kocasının baskılarıyla ve bencil yaklaşımıyla  nasıl yalnızlaştığını, nasıl nasıl yaklaştığını anlatıyor.

Oyunun yönetmeni  Yeditepe Üniversitesi tiyatro bölümü mezunu ve Şehir Tiyatroları oyuncusu Nihat Alptekin.”

edebiyathaber.net (23 Ocak 2015)

fen_edebiyat_mezunlarina_mujdeli_haber_h137878YÖK’ten fen edebiyat mezunlarına müjde: Pedagojik formasyon ağustos atamasına yetişecek.

Öğretmen olmak için pedagojik formasyon eğitimi alan ancak YÖK’ün, ALES şartı getirmesi ile ağustos ayındaki öğretmen atamalarına yetişmeyeceğini savunarak sosyal medyada tepki gösteren adaylara YÖK’ten yanıt geldi. Yapılan açıklamada, “Programın açılması bazı nedenlerle gecikti ancak yaz dönemi de kullanılarak adaylar ağustos ayında yapılacak öğretmen ataması başvurularına yetişecek” denildi. Bu yıl ağustos ayında yapılacak öğretmen atamalarına başvuru yapabilmek için pedagojik formasyon eğitimine başvuru yapan adaylar, YÖK’ün 16 Ocak’taki Genel Kurul’da ALES şartı getirmesi ile hayal kırıklığı yaşadı. Temmuz ayında tamamlanması beklenen pedagojik formasyon programının 2015 Şubat ayına kadar uzayacağını savunan adaylar, ağustos ayındaki öğretmen ataması başvurularına kadar programın tamamlanmayacağını iddia etti. Twitter’da #YÖKFormasyonu2014AtamalarınaYetiştir hashtag’i açarak tepkilerini dile getiren öğretmen adaylarına ilk yanıt yine sosyal medya üzerinden geldi. YÖK Yürütme Kurulu Üyesi Mehmet Şişman, Twitter’da yaptığı açıklamada programın temmuz sonuna yetişeceğini belirterek öğretmen adaylarına, “Şimdi tweeti bırakıp ders çalışın” önerisinde bulundu.

Kılavuz güncelleniyor

YÖK’ten,  yapılan yazılı açıklamada da Mehmet Şişman’ın önerisine destek verildi. Programın ağustos ayındaki öğretmen atamalarına kadar yetişeceği vurgulanarak, şu ifadelere yer verildi: “Pedagojik formasyon programlarına merkezi olarak öğrenci yerleştirme kararımızda amaç, üniversitelerde pedagojik formasyon programı açılan alanlar ve öğrenci yerleştirme kriterleri yönünden daha adil bir sistem geliştirmekti. Bu konuda akademik ortalamanın yanında ALES sonuçlarının da kullanılmasının uygun olacağına karar verildi. Programın açılması bazı nedenlerle gecikti, ancak yaz dönemi de kullanılarak adaylar ağustos ayında yapılacak öğretmen ataması başvurularına yetişecek şekilde program tamamlanacak. Şu anda 30 bin aday programlara yerleştirilecek, gelecek öğretim yılında da bu kadar adayın yerleştirilmesi planlanıyor. Daha önce 20 bin aday için hazırlanan başvuru kılavuzları şu anda güncelleniyor. Daha önce başvuru yapanlar başvurularını güncelleyebilecek, yeni başvurmak isteyenler da başvurabilecek. Yeni başvuru alma sürecinin önümüzdeki hafta içinde yapılması, programların da şubat başında başlatılması planlanıyor.”

23 Ocak 2014

ataol-behramogluÜnlü şair Ataol Behramoğlu‘nun 50. sanat yılı 31 Ocak 2015 akşamı Fulya Sanat Merkezi’nde Gülsen Tuncer ve Orhan Kurtuldu’nun sunumunda düzenlenecek bir etkinlikle kutlanacak.

50. sanat yılı kutlamasına Doğan Hızlan, Tarık Akan, Özdemir İnce,  Haluk Şahin, Rutkay Aziz, Nebil Özgentürk, Dilek Türker, Tuğrul Keskin, Selçuk Yöntem, Edip Akbayram, Haluk Çetin ve Işık Yenersu katılacak.

Programda Ataol Behramoğlu belgeseli, Behramoğlu’nun şiiri üzerine konuşmalar ve dünya şairlerinin mesajları yer alacak.

Piyanist Utku Asan gecede “Ustaya Küçük Bir Armağan” sunacak. İsa Çelik ise Ataol Behramoğlu için hazırladığı fotoğraf sergisiyle geceye renk katacak.

edebiyathaber.net (23 Ocak 2015)

Henüz vakit varken,

Henüz sevebiliyorken,

Sevebildiğimiz kadar sevelim

Diyor Alman şair Ferdinand Freiligrath dizelerinde. 1830 Fransa’da başlayan Temmuz Devriminden çok etkilenen Romantik dönem Macaristan’ın yaşayan en büyük bestecisi ve piyanisti olan Franz Liszt, çağdaşı  çok sevdiği Alman şairin Liebestraum şiirinden o kadar çok etkilenmişti ki hayatındaki en iyi bestesi olduğunu düşünür Aşk Rüyası’nın. Parça fazla hareketli olmasa da bir nevi aşk iksiriymişçesine insanın kanını kaynatan, sanki önüne çıkacak ilk kişiye aşık edebilecek güce sahip bu eser, Major yani mutlu tonda bir parça olup sonbahar ya da kış aylarının hüznünü ilkbahar aylarının heyecanına ve neşesine çevirebilecek bir gücü vardır insan üzerinde. Dediğimiz gibi her ne kadar yavaş yani 6/4’lük tempoda olsa  ve hatta piyanoda yorumunun çok zor olmadığı iddia edilse de dinler dinlemez insanda piyano çalma hissi uyandırdığı da söylenebilir bu 5 dakikalık şaheser. Kısa süreli olmasına rağmen en az birkaç defa arka arkaya dinlenildiğinde sanki değerinin daha iyi anlaşılabildiği Liszt’in bu en tanınmış parçası, ilham perisinin müziğiymiş gibi insanın yaratıcılığını hiç olmadığı kadar arttırdığı söylenir.

Videoda, dışavurumcu Alman ressam Max Beckmann’ın resminde Franz Liszt’i çok sevdiği kızı Cosima, damadı dönemin en büyük piyanistlerinden Alman Hans von Bülow ve çok sevdiği dostu besteci Wagner ile görülüyor. Resimde tartıştıkları konu ise muhtemelen herkesin hayranı olduğu Wagner’in yeni operası. Hatta Liszt kendinden feragat edip hayranı olduğu Wagner’i dünyaya tanıtabilmek için kendi eserlerini ve çalışmalarını bile ihmal etmişti o zamanlar. Buna rağmen bu 5 dakikalık kısacık parça bile Lizst’in besteciliğinin ve yaratıcılığının ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösteriyor bizlere.

Uğur Ersöz – edebiyathaber.net (23 Ocak 2014)

orhan-pamuk-tan-kara-kitap-in-sirlari-cikti-5249194_3550_oOrhan Pamuk’un en “kendince” romanı Kara Kitap’ın 5 yıllık yaratım sürecini anlatan Darmin Hadzibegovic’in hazırladığı Kara Kitap’ın Sırları, 2013’ün en değerli yapıtlarındandı. Ama yaşasaydı Oğuz Atay’a bu konuda roman yazdırması beklenecek Türk edebiyatında bir romancının, en değerli romanına ilişkin de olsa roman dışı yapıtlarına olan ilginin edebiyatın popülerliğince boğuluş kaderini yaşadı.  Görüşe katılmayanların “Zaten Kara Kitap’ı okurken anlamak zor, bir de sırlarını anlatan kitabı okumak mı”  demesi olasılıkların en büyüğü. Sahi Kara Kitap’ı okumak zor mu?  Ve bunun suçlusu üslubu mu?  

Kara Kitap, Orhan Pamuk’un özgün anlatısıyla başlayan ve yine Pamuk’un hem yarattığı hem de Türk basınından damıttığı Celal Salik’in üslubuyla ona ait köşe yazılarında devam eden, en sonunda da Pamuk’un Kara Kitap’ta Galip ve Rüya bölümlerini anlattığı dilin giderek Celal Salik’in diline dönüşmesi ve nihayetinde Pamuk’un Kara Kitap dili ile romandaki bir iç dil olan Celal Salik dilinin romanın sonunda birbirine karışması, ayırt edilemez hale gelişidir. Bu teknik,  Türk edebiyatında o güne değin ilk kez denendi ve niteliği zorluğundan geldi. Çünkü Celal Salik, gazetede burç köşesi ve güreşçi tefrikalığı yapmayı da barındıran enikonu 30 yıllık bir köşe yazarıydı. Türk basınının 50’li yıllarındaki CHP – Demokrat Parti çizgilerinde cepheleşmesinin getirdiği gazete yazarlığının siyaseti doğrudan yazı malzemesi yapmasının bunaltıcılığını yaşamıştı. O nedenle de, Türk basınında çok nadir görülen yazmak için dünyaya gelmiş köşe yazarlarından olan Celal Salik, doğrudan siyaset yazmadan imgelerle ve Türkiye’ye ilişkin hallerle siyasi göndermeler yapan yazlar kaleme alıyordu. Ve böylece Celal Salik’in kaleminden “Boğaz’ın suları çekiliği zaman”, “Alaaddin’in dükkanı”, “Bedii ustanın evlatları” gibi Türk edebiyatının en nadide köşe yazılarını okuduk. Salik’in İstanbul’un ruhuna dair yazıları, aynı zamanda romanın geçtiği 12 Eylül Darbesi sonrasındaki dönemin siyasetten arındırılmış köşe yazılarına da gönderme taşıyordu. Yani Celal Salik, hem onca yıl siyasi yazıların yayımlandığı Türk basınının bu pespaye köşe yazarlığı ritminden bunalmış, hem de darbe sonrası siyasete dokunamamaktan dolayı edebiyatı işin içine katarak siyaset yazıyormuş gibi çabalayarak edebi rezaletlere imza atan köşe yazarı rakiplerine bu derin edebiyatıyla toz yutturmuştu.

imagesÇETİN ALTAN’DA BİR DUR BAKALIM

Romanı  Iowa –  Nişantaşı – Colombia – Erenköy hattında 1985-90 arası yazan Pamuk, Celal Salik’i Kara Kitap’ın Sırları’nda üstüne basıla basıla defalarca anlatılan post modern özelliğini bileyecek bir düşünsellikle değil; kendinin de sıkı okuru olduğu Türk basınındaki eli gerçekten edebi metin yazmak için Tanrı’nın eline değmiş Çetin Altan’dan damıtarak yaratır. Fakat Darmin Hadzibegovic’in hazırladığı kitapta Celal Salik – Çetin Altan ilişkisi için, “Celal’de Pamuk’un Öteki Renkler adlı kitabında hakkında ayrı bir yazı bulunan Çetin Altan’dan da bir şeyler vardır. s.45) deniliyor. Tek bir cümle Celal Salik – Çetin Altan ilişkisini özetlemeye yetmez. Türk basınında Celal Salik’in gerçek hayattaki edebi gazete yazarı karşılığı Çetin Altan olduğu için, Kara Kitap’ın Sırları’ında Salik’te izler bulunduğu uzunca anlatılan Falih Rıfkı Atay ve Bedii Faik gibi Pamuk Ailesi ile akrabalık ve dostlukları bulunan Türk basınının önemli yazarları, Kara Kitap’ın ve Celal Salik’in sırlarına eriştirmiyor okuru.

Pamuk, elbette Kara Kitap’ta Celal Salik’i, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü saymazsak Türk edebiyatında olmayan bir post-modern roman yazarken kurgu gücüyle, çalışkanlığının eseri olarak yaratabilirdi. Ama Celal Salik’in Kara Kitap’ın Sırları’nın verildiği iddiasını isminde taşıyan yapıtta Pamuk’un gerçek-kurgu kişi kuramına dayalı bu çalışması, kurgu kişi özelliğini daha baskın dile getirebilmek için Türk basınının diğer isimlerine de bölüştürülmüş. Ben, 90’lı yılların sonunda Pamuk’un bir televizyon programında söz Kara Kitap ve Celal Salik’ten açıldığı vakit ‘Her bir köşe yazısını yazmak en az üç ayımı aldı. Tabi Çetin Altan bunu bir günde yazıyor…’ dediğini anımsıyorum. Edebiyat tarihçisini de fil hafızama güvenip faka bastırma ihtimalimin korkusuyla irkilerek şu cüreti de gösteriyor ve:  Kara Kitap ilk yazıldığında o güne değin ne Türk basınında ne de edebiyatında Çetin Altan’dan daha iyi köşe yazarı olmadığı için Pamuk, Celal Salik – Çetin Altan ilişkisini çok açık dile getiriyordu. Fakat zamanla biz Kara Kitap’tan başlayarak Türk edebiyatında post-modern romanlara alışıp, hatta onları özleyerek yaşam sürmeye alışalıberi Celal Salik’in köşe yazılarının tat olarak Çetin Altan’ın yazılarının önüne geçtiğini düşündük ya da Pamuk ve Hadzibegovic bunu görerek Kara Kitap’ın Sırları’nda Salik – Altan ilişkisini tek cümleyle sınırladı. Zaten görülen de ikinci seçeneğin hayata geçtiğidir, ki bu da bir ülke edebiyatında ilk kez kurgu-gerçek kişinin zamanla kurgu kişi olarak sınıflandırılması anlamına gelir de, edebiyatımızın ilksem2-764C-D2A8-7C98derli toplu post-modern yapıtı yayımlandıktan yirmi küsur yıl sonra en önemli karakterinin anlamı üzerinden başkalaşarak bu yönü değer kazandı denilebilir.

Merkezi var mı yok mu?

Kara Kitap’ın Sırları’nın benim için en kayda değer bölümü, Kara Kitap’ın merkezi belirsiz romanlar arasında gösterilmesiydi. Görüş haklı ama eksik. Kara Kitap’ta her ne kadar merkezi belirsiz roman niteliğinin altını dolduracak pek çok motor olay: romanı gücü ile belli bir noktaya götürebilen öykülem kullanılmışsa da, Kara Kitap’ın merkezini yazmak fikri, heyecanı ve eylemi oluşturur. Bu da Kara Kitap’ı merkezi çok belli hatta Madam Bovary (aldatmak), Suç ve Ceza (cinayet işlemek) gibi tek ana konunun tüm romana hakim olduğu ve romandaki tüm bölümlerin bu ana bölüme doğru kusursuzca kaydığı girap-merkez roman yapar. Elbette, Kara Kitap’ın konusu Galip’in Celal Salik’e dönüşmesini ele alan yazma eyleyişi üzerine olmasaydı ona Pamuk’a karşı çıkıp merkez romandır demek mümkün olmazdı, çünkü Kara Kitap Türk edebiyatının post-modern en iyi ilk romanı olması dolayısıyla Türkiye’deki yazılı kültürü ele alan biçimselliği oranında değerlidir. Pamuk’un Kara Kitap’ın Sırları’nda haklı olarak sayılan İslam kültürü, Türkiye’nin basın ve polisiye tarihi, Nişantaşı merkezli ilk burjuva aileleri gibi Kara Kitap’ı eşsiz hale getiren unsurlarının varacakları pek çok yol var. Ama tüm bu yollar Kara Kitap’ın bütünlüğünde tek bir yere çıkıyor, Türkiye’nin post-modern ögeli yazma eyleyişine. İşte bu nedenle de, biçimsel olarak Kara Kitap’a Kara Kitap’ın Sırları’nda uzunca ayrıldığı bölümdeki gibi merkezi belli olmayan roman demek mümkünse de, Kara Kitap’a yazılış ruhuna da bağlı olarak Türkiye ekseninden baktığımızda ve Orhan Pamuk ile bu en kendince eserini ülkesinin bakış açısıyla değerli kıldığımızda onun merkezi belli roman olduğunu da görüyoruz. Bundan ötürü de, Kara Kitap’ın Sırları’nı içeren yapıtta, romandaki merkezilik konusunun daha da ayrıntılı olması beklenebilirdi.

Ayrıntıların bir nedeni var

Onun dışında Kara Kitap’ın dünya edebiyatının de en değerli Ansiklopedik romanlarından olduğunun izah edilmesi, okurun Kara Kitap’taki ayrıntıcılık konusunda bugünün iki yüz sayfayı aşmayan ve okurken kişiyi yormayan nitelikli yapıtlarına duyulan alışkanlığın getirdiği yüz ekşimesini de gidermesi için okurun uzunca üzerinde durması gerekir. Hatta, Kara Kitap’ın ansiklopedik roman özelliğinin, Türk edebiyatında karmaşık yakın tarih ve aile yapısı nedeniyle çokça ihtiyaç duyulan bu türe yönenilmesi için de ilham oluşturmasını beklemek gerekir.

KARA-KiTAP_5875_1Nobel ne söylüyor?

Kara Kitap’ın Sırları’nda Kara Kitap Nobel Edebiyat Ödülü ilişkisinin ele alınışı da, edebiyatımız için önemlidir. Kara Kitap’ın Sırları’nın giriş bölümünde belirtildiği gibi 2006 yılında Nobel Komitesi Başkanı Horace Engdahl’ın Pamuk’a ödül gerekçesini gazetecilere açıklarken, yazarın en büyük başarısının Kara Kitap olduğunu söylemesi çok düşünülmelidir. Aynı zamanda Nobel’in Kara Kitap’a verilmesi, Pamuk’un kişisel tarihi için olduğu kadar Türk edebiyatı ve Doğu toplumları için de önemlidir. Kara Kitap, Pamuk’un J.Joyce’nin Dublin için yaptığından daha başarılı bir yeraltı İstanbul’u profili oluşturur ve Nobel Edebiyat Ödülü Pamuk’aü bunu Batı edebiyatını kimsenin farkı anlamayacağı şekilde taklit edebime bilgisi ve gücüne sahipken  tamamen özgün bir yapıt ortaya çıkararak tüm riskleri alarak yapmasına da sunulmuş bir taktir belgesi niteliği taşır.  Yine Kara Kitap’ın bir Türk ve Müslüman yazara Nobel gerekçesi olarak ilan edilişinin Doğu’ya verdiği mesaj, edebiyatın ana yurdu Batı’yı taklit eden kusursuzlara değil Batı ile barışık Doğu anlatılarına kıymet verileceğidir. Kaldı ki Nobel komitesi, sözünü tutacağını gerçi yazara ödülü kazandıran yapıtlar Kara Kitap’tan önce yazılmış olsa da, Batı formlarını Çin kültürüyle barışık şekilde edebiyatında eriten  Mo Yan’a verilen ödülle Doğu’ya bir kez daha anlattı.

PAMUK’TAN BAŞKASI YAZABİLİR MİYDİ

Türk edebiyatının en karmaşık ve en özgün romanı Kara Kitap, Orhan Pamuk edebiyatının en saf ve en düşünceli halinin altın oranı olduğu için onun en kendince romanıdır. Bu özelliklerinden dolayı da, Türk edebiyatında hem biriciktir hem de anlaşılmaya çok muhtaçtır. Çünkü bugün bile sayısı git gide azalan sahaf raflarında Kara Kitap’ın hem Can Yayınları hem de İletişim Yayınları’ndaki baskıları, Pamuk’un diğer romanlarına göre daha çok bulunur. Bunda romanı okumak ve anlamak için ciddi Türk siyasi ve basın tarihi bilgisinin yanı sıra çok ama çok sağlam bir edebiyat alt yapısının istenmesinin payı büyük. İşte Kara Kitap’ın Sırları adlı yine edebiyatımızın en ender çabalarından  olan yapıt da, Kara Kitap’ın doğru anlaşılması ve bugün roman patlamasını yaratan yazar adaylarına post modern roman yazımının gerçek ve çok zorlu bir hikayesiyle ilham vermesi içinde de ayrıca kıymetlidir. Dahası başucu kitabı niteliği taşır.

Sadece edebiyatımızın değil dünyanın da en nitelikli yazarlarından olan Orhan Pamuk ve onun en kıymetli yapıtlarından Kara Kitap her zaman ilgiyi hak ediyor. Ve Türk edebiyatının ruhuna en uygun romanlar listesi yapsak, ilk üç sıraya yazmamız gereken Kara Kitap, tıpkı Pamuk’un Kara Kitap’ı oluştururken dünya, Türk ve İslam klasiklerine yaptığı metinlerarasılık gibi çabaları kendi yapıtı için de hak ediyor. Kara Kitap’a metinlearasılıkla yaklaşan bir roman yazmış ve yayıncılara bunu anlatmayı 5 yıl başaramamış ben, Kara Kitap’ı yeniden okuma listesine almanın edebiyatımızın tüm yoksunluklarına dair ilaç niteliğindeki gücünün farkındayım. Dileğim o ki, Pamuk’u aynı dilden okuma şansındaki biz okurlar da yapıtın hakkını yeniden ve yeniden verelim. Böylece Kara Kitap’ın yazılma ve anlaşılma çabasına dair maceraya yeniden katılalım.

Ve Kara Kitap’ın Sırları’nda kapak resmini de oluşturan, Pamuk’un Kara Kitap’ı yazarken ki çizimleri için ise, ancak onları Pamuk çizebilirdi demek okuma notu yazanın haddini daha aşmama çabasıdır.

Erdinç Akkoyunlu – edebiyathaber.net (23 Ocak 2014)

  • Hasan Mert - 23/01/2014 - 16:15

    “Ama yaşasaydı Oğuz Atay’a bu konuda roman yazdırması beklenecek Türk edebiyatında bir romancının, en değerli romanına ilişkin de olsa roman dışı yapıtlarına olan ilginin edebiyatın popülerliğince boğuluş kaderini yaşadı.” ne demek?cevaplakapat

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z