Masthead header

Arthur C. Clarke’ın DNA’sı uzay yolcusu

Amerikalı bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke‘ın ölümünden önce alınan saç örneği NASA’nın yapacağı ilk güneş yelkeni yolculuğunda uzayın derinliklerine taşınacak.

Uzay aracı ”Sunjammer”ın adı, Clarke’nin 1964′te yazdığı ve uzayda güneş yelkenleri arasında yapılan bir yarışı anlattığı öykünün adından alıntı.

Seyahat, ailelere yakınlarının küllerini uzaya gönderme fırsatı veren “anısal uzay uçuşları” düzenleyen (Sunjammer’da Clarke’a eşlik 8 bin pounda mal olacak) Celestis adlı şirket tarafından organize ediliyor.

Güneş yelkeni, Celestis’in ebeveyn şirketi Space Services Holdings’in de aralarında olduğu uzay-havacılık şirketlerinin de katılımıyla NASA önderliğinde geliştirilmiş.

Space Services Holdings’in icra kurulu başkanı Charles Chafer, Clarke’la ilk kez 1982′de Viyana’daki BM konferansında tanıştığını belirterek “Uzaya olan ilgim geniş ölçüde ’2001 Uzay Yolu Macerası’ (2001: A Space Odyssey) filmine dayanıyor. Bir güneş yelkeni seyahati planladığımız 2000′de ondan DNA’sını içeren bir saç örneği istemiştik. O dönemde ortaklarımdan biri Sri Lanka’daki evine kadar gidip örneği almıştı” dedi.

Clarke saç örneğine iliştirdiği notta “İşte birkaç tel, daha fazlasını vermek isterdim ama harcayacak pek fazla saçım yok” ifadesini kullanmış.

Bir başka ünlü yazar, Hunter S. Thompson’ın külleri de geçen yıl yazarın Colorado’da çiftliğinden fırlatılan bir roketle gökyüzüne gönderilmiş olsa da, Clarke, gelecek yıl güneşe doğru yapacağı 3 milyon kilometrelik yolculukla uzayda en ileri noktaya seyahat edecek yazar olacak.
Kaynak: Guardian (1 Temmuz 2013)

2012′nin en iyi 50 kitap kapağı

Design Observer online oylama ve 35 kişilik bir seçici kurulla geçtiğimiz yılın en iyi 50 kitap kapağını belirledi. 

1924 yılından beri bu seçimleri gerçekleştiren Design Observer’ın 2012 için belirlediği en iyi kitap kapaklarını aşağıda görebilirsiniz.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2013)

Bülent Danışman - 05/07/2013 - 23:13

Türkiye’de her yayınlanan kitap kapağı değerlendirmeye alınıyor mu acaba?
Değerlendirmeye alınması için ne yapmamız gerekiyor?

SALT e-yayıncılığa başladı

SALT, üretimini artık e-yayınlarla kamuyla paylaşıyor. SALT’ın yeni yayınları, ücretsiz olarak PDF ve e-yayın formatlarında okunabilecek, tabletlere aktarılabilecek ve istenirse basılabilecek.

Uzun vadede “kâğıt devri sonrası” bir kuruma dönüşmeyi amaçlayan ve ilkesel olarak “çöpe atılabilecek” nitelikteki yayın ve iletişim araçları basmayan SALT e-yayıncılığa başladı. Kurulduğu Nisan 2011’den bu yana dört basılı kitap yayımlayan SALT, üretimini artık basılı yayınların yanı sıra e-yayınlarla kamuyla paylaşıyor.

Okuyucular, SALT’ın yeni yayınlarını PDF ve e-yayın formatlarında okuyabilecek, tabletlere aktarabilecek ve isterlerse basabilecekler. Kurumun kolay erişilebilir e-yayın platformu, SALT gibi ücretsiz.

Kendi kitabını oluştur
SALT’ın e-yayın platformunun birinci sürümü, okuyuculara dünyada bir başka örneği bulunmayan bir hizmet de sunuyor. Okuyucular, kurumun farklı e-yayınlarından okumayı diledikleri bölümleri seçerek kendi kitaplarını oluşturabilecekler. Ad, kapak ve içindekiler sıralamasını belirledikleri özelleştirilmiş kitap, birkaç dakikada indirmeye uygun şekilde hazırlanarak e-postalarına gönderilecek.

E-yayınlar sayesinde, yeni baskıların yerini yeni sürümler alacak. Her yeni sürüm, son yapılmış düzelti ve eklerle yeni tartışmaları barındıracak. Dolayısıyla bu yayınlar hiçbir zaman “tamamlanmayacak”, sürekli geliştirilmeye açık olacak.

SALT’ın e-yayın platformu, belirli ortak ya da ilişkili konular çerçevesinde başka kurumların yayınlarını da içerecek.

Haziran’da beş e-yayın

SALT, Haziran ayında beş e-yayını kamunun kullanınıma sundu. Kurumun ilk e-yayınlarını, 80’ler ve erken 90’lar Türkiye’sinin en etkin sanat eleştirmenlerinden Nilgün Özayten’in ayrıntılı çalışmalarını kapsayan iki yayın (Türkçe), 2012’de SALT Beyoğlu’nda açılan In Deed: Certificates of Authenticity in Art [Sanatta Özgünlük Belgeleri] sergisinin yayını (Türkçe) ile küratör ve eleştirmen Nazlı Gürlek’in sanatçı Sarkis’le söyleşilerini içeren yayın (Türkçe-İngilizce) oluşturuyor.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2013)

Peyniraltı Edebiyatı’nda Gezi Parkı ve Cemal Süreya var

Peyniraltı Edebiyatı, Temmuzda 4. sayısıyla okurlarıyla buluşuyor. Dergi bu ay Cemal Süreya ve Gezi Parkı özel iki dosya konusu ve iki farklı kapakla raflardaki yerini alacak. Alper Canıgüz, Şenol Erdoğan ve Cem Akaş Gezi dosyasına konuk olurken Sina Akyol ve Çağlayan Çevik de Cemal Süreya dosyasına katkıda bulunuyor.
Aynı zamanda derginin editörlüğünü de üstlenen yazarlardan Dicle Öndeş, Cemal Süreya’nın bilinmeyen yönleriyle “Onüç Günün Mektupları”nı ele alırken, Seçil Epik “Şairin Poetikası”na dair ayrıntılı bir inceleme yapıyor. Genel Yayın Yönetmeni Selim Bektaş ise ayrıca “Hatice’nin Perdeleri” adlı öyküsüyle Gezi sürecine başka bir gözle bakıyor. Aytaç Ars, Yağız Gönüler, Emin Ünlü ve Mehmet Ekiz ise yine şiirleriyle bu sayıda yer alıyor. Derginin kapak çizimleri ve illüstrasyonlar Cem Hasan, Kaan Demirçelik, Taha Sertaç Gezer ve Oruç Çakmaklı’ya ait.

Uygar Öztürk, George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabı incelemesi, Elmasnur Yılmaz ise Ken Kesey’nin “Guguk Kuşu” kitabının hem kitap hem film tahlilini yaparak günümüz distopyasına ve deliliklerine atıfta bulunuyorlar.

Mert Durmazer, Gamze Yeşildağ, Tarık Şimşek, Gülin Dede Tekin, Nihan Tandoğan, Merve Kunak, Ahmet Ekrem Çelikel, Kerem Görkem, Mehmet Tutlu, Okursanyazarım ve Tolga Atmaca ise birbirinden farklı öyküleriyle 4. sayıya renk katıyor.

Şenol Erdoğan ve Cem Akaş Gezi Parkı dosyasında ekibin sorularını sözlerini sakınmadan yanıtlıyor, Alper Canıgüz ise dosyanın sonsözünü söylüyor. Sina Akyol ve Çağlayan Çevik’in kaleminden Cemal Süreya’yı okurken şairin hiç bilmediğimiz bir dünyasına giriş yapmış oluyoruz.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2013)

Çocuğunuz kitap kahramanı olabilir

Ooopitipiti, aileler için kendi çocuklarına özel kitap ve CD oluşturma olanağıyla farklı hediyeler üretiyor.

Çocuğunuz isterse bir masal kitabının kahramanı ya da bir çizgi klibin başrol oyuncusu olabilir. Ayrıca bir şarkıda kendi ismini duyabilir ya da kendi resimlerinden oluşan bir kitabı boyayabilir.

Bu eğlenceli dünyanın yaratıcısı Orit Kalvo “Anne olduktan sonra, bir çocuğun dünyasının ne kadar kocaman ve ne kadar renkli olduğunu daha iyi öğrendim. Ve oğlumun dünyasına ufak sihirlerle daha çok renk, daha da çok kocamanlık katmak istedim” diyerek Ooopitipiti’nin nasıl doğduğunu anlatıyor.

Ooopitipiti’de oyuncaklar da var.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2013)

Dünya dönüyor | Zeynep Heyzen Ateş

Rosetta Projesi

Biz Türkçe-Kürtçe tartışmalarımıza devam ederken dünya kuruluşları tüm dillerin koruma altına alınması ve kaybolma tehlikesindeki dillerin arşivlenebilmesi için ciddi örgütlenmelere gidiyor.

Her gün bir dil daha dünya üzerinden silinip gidiyor, gibi klişe laflarla sizi sıkmayacağım ama kaybolan, ölmeye yüz tutan dillerin sayısının endişe verici boyutlara ulaştığını hatırlamak gerek. Bu bağlamda dünya çapında yürütülen iki ana proje dikkat çekici.  Bu projelerin destekçilerine ve onlara bağlı olarak yürütülen alt projelere de değineceğim birazdan. Ama önce neyin ne olduğunu yerli yerine oturtarak işe başlayalım.

Aranızda ELCat’ın ne olduğunu bilen var mı bilmiyorum. Bu proje Hawai ve Michigan üniversitelerinin ABD Ulusal bilim fonunun ekonomik desteğiyle oluşturdukları Endangered Languages Catalogue projesinin kısa adı. Hawai Üniversitesi deyince hemen burun kıvırmayın, Hawai ve Pasifik adaları hızla dillerin ve şivelerin öldüğü, İngilizce hegemonyasındaki bölgeler olduklarından bu araştırmalar onlar için özel bir önem taşıyor ve Obama’nın da desteğiyle ciddi ödenekler koparabiliyorlar. ELCat’ın amacı dil bulutunun oluşturulmasına katkıda bulunmak ve “Yok olma tehlikesindeki” dilleri tespit edip bu dillerle ilgili olarak;

1. Kaç kişinin o dili konuştuğunu, dili konuşanların bölgelere ve yaşlara göre dağılımını yapmak

2. Dilin hangi dil grubuyla bağlantılı olduğunu tespit etmek

3. O dille ilgili yazılı kaynakları (belge, tablet, duvar yazısı vb.) ekledikleri bir veri tabanı oluşturmak

Üç yıllık ödenek tanınan proje, 2011’de başladı ve iki aşamadan oluşuyor. Birinci aşama bir dilin “tehlikede olan diller” kategorisine girip girmediğinin tespit edilmesi. (1. maddenin amacı bu.) ELCat bulgularını rosettaproject.org sitesinden de paylaşıyor. Siteyi açıp dünya haritasındaki küçük kırmızı noktacıklara baktığınız zaman hem dil bulutunu hem durumun ne kadar vahim olduğunu ister istemez görüyorsunuz. 

Aynı konuda çalışmalar yürüten bir diğer kuruluşsa Google ile işbirliği yapan ELP (Endangered Languages Project). Bu oluşuma Dilsel Çeşitlilik İttifakı da deniyor. Rosetta Projesi ve PanLex projeleri bu ittifakın da zaten birer parçası. ELP’nin ELCat’tan farkı, birinin akademisyenlerin, diğerininse o dili konuşan kişilerin katkılarıyla yürütülmesi. ELP katılımcıları kendi dilleriyle ilgili verileri Google veri tabanına ekleyebiliyor. Böylece araştırmacıların tek başlarına elde edebileceklerinden çok daha geniş bir veri tabanı oluşuyor. Ne yazık ki girilen bilgilerin kalitesini ve doğruluğunu kontrol etmek de bir o kadar zor.

İnternet üzerinde yürütülse de yazılı/basılı kaynak olarak ulaşılabilecek bir diğer çalışma da Ethnologue. Dünya dillerine ve güncel durumlarına şöyle bir göz atmak isterseniz ethnologue.com sitesine bir bakmanızı öneririm. Ethnologue, dünya dillerinin dağılımını, gelişimini, hangi dillerin tehlikede olduğunu ve o dillerle ilgili istatistikleri görebileceğiniz en eski ve ilginç sitelerden. Bu sitede ayrıca her gün yeni bir dil günün dili olarak kısaca işleniyor. Örneğin bu yazıyı hazırladığım 24 Nisan günü ele alınan dil “Babatana” idi. Solomon Adalarında konuşuluyormuş. Adaların toplam nüfusu 7.070. Dili konuşanların sayısıysa grafiklere göre her geçen gün biraz daha azalıyor. Dilin kökenlerine baktığınızdaysa İrlanda dilinden Pasifik dillerine kadar pek çok dil grubundan etkilendiğini ve altı ayrı şivesi olduğunu görüyorsunuz. Ethnologue’un kitap versiyonu 2013 itibariyle 17. baskıya ulaşmış. Her baskı son güncellemeleri de içeriyor. Site İngilizce ama dil bilmiyorsanız bile harita üzerinden dil gruplarını, dağılımlarını ve kullanıcı sayılarını takip edebiliyorsunuz. Rosetta Projesi ve Ethnologue benzer veri bankalarını paylaşıyor. Bu tür çalışmalarda kuruluşlar birbirine “rakip” değil, “ortak” gözüyle bakıyor ki özellikle ABD’de ender rastlanan bir yaklaşım.

Şöyle bir bakıyoruz, dünya üzerinde kaç dil var? Rosetta ve Ethnologue’un veri bankalarına göre 7.105. Ama Ethnologue kitabının 16. ve 17. baskısı arasında internet sitesi 60.000 güncelleme ve düzeltme almış, 196 dil eklenmiş. Yani kimse bu listenin tam veya yüzde yüz doğru olduğunu iddia edemez.

Araştırmacıların yanıtlamaya çalıştığı ikinci bir soruysa bütün bu dillerin kökenleri. Bir dilin kökenini belirlemek veya bir dilin “dil” mi yoksa başka bir dilin uzantısı mı olduğuna karar vermek zannedildiğinden çok daha zor. Bir dilin hâlâ var olup var olmadığını tespit etmek ise daha zor. Projeye katılanların makalelerini okuduğunuzda kültürel kimlik, etnik kimlik ve uluslararası politika başlıkları altında ciddi sorunlarla karşılaştıklarını görüyorsunuz. Örneğin 188 dil “Ölü” değil de “Pasif” olarak sınıflandırılmış, çünkü eskiden bu dilleri kullanan topluluklar artık konuşulmadığı halde dillerin ölü olarak anılmasından hoşlanmadıklarını beyan etmişler. Projeyi yöneten kişiler de dillerin sembolik değerlerini göz önünde bulundurarak böyle bir çözüm üretmiş.

Normalde dil bulutu içinde bir dilin statüsünü belirlemekte kullanılan iki temel sistem var. Birincisi EGIDS (Expanded Graded Intergenerational Disruption Scale). Bu cetvelde diller tehlikede olma derecelerine göre 0’dan 10’a kadar sınıflandırılıyor. İngilizce örneğin 0 kabul edilen dillerden. 10 ise artık var olduğu bile güçlükle hatırlananlar. Sistem, 1991 yılında Joshua Fishman tarafından oluşturulan sekiz kademeli Gids cetvelinin geliştirilmiş hali. Dillere ayrıca İSO kodları atanıyor. İSO 639 uluslararası geçerliliği olan dil kodlama sistemi. 2007’den beri kullanılan bu sistemde her dilin özgün bir numarası var. İSO’nun EGIDS sisteminden farkı, kurgu dilleri de içermesi. Örneğin Esperanto sonradan üretilmiş bir dil, ama 2 milyona yakın kullanıcısı olduğundan Esperanto’nun bir İSO kodu var: EPO. Klingon (Uzay Yolu dizindeki bir ırk) dilinin bile bir İSO kodu var: TLH. Türkçenin İSO 639 kodu TUR, alternatif adları arasındaysa “Anatolian” yer alıyor. Türkçenin EGİDS derecesini ve dil bulutundaki yerini görmek istiyorsanız dil haritasına bakmanızı öneririm. Birinci seviyedeki diller arasında. Yani en az yok olma riskinde olanlardan. Ama aynı harita Türkçenin şiveleri için aynı şeyi söylemiyor ne yazık ki. (Tartışmayı bu konunun uzmanlarına bırakıyorum.)

Dilin kullanıldığı alanlar (sadece resmi yerlerde mi kullanılıyor yoksa gündelik hayatta da kullanılıyor mu) ve genç nüfusun dili kullanma eğilimi göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkan sonuçlar, “Dünya Dilleri Krizde” kitabının yazarı Profesör Michael Krauss’a göre çok daha kötümser, çünkü İngilizce işlevsel olarak dünyayı işgal ederken (globalleşirken) pek çok etnik grubun dilleri işlevini yitirdiği ve gençler o dili kullanmak istemediği için yok olup gitmekte. Krauss’un tespitlerine göre önümüzdeki yirmi yıllık süreçte bugün ELCat’ın tehlikede olduğunu tespit ettiği 3.176 dilin yüzde 46’sı yok olacak, çünkü genç kuşak o dili konuşmayacak. Dahası aynı araştırma 1960’dan bu yana yirmi sekiz dil ailesinin tamamen ortadan kalktığını iddia ediyor. Buna Afrika’da kullanılan binlerce dil ve ada dilleri de dahil. Kalanlarsa Maori dili gibi melez türlere dönüşmüş, İngilizce kelimeler dilin içine karışmış.

ELCat projesinin ikinci aşaması kültürel kaybın etkilerini en aza indirmek amacıyla ölmekte olan dillerle ilgili bilgilerin data bankalarında toplanması. Bu amaçla o dili konuşan kişilerle röportajlar yapılıyor, görsel ve ses kayıtları depolanıyor. Yazılı malzemeler arşivleniyor. Böylece dünya dilsel zenginliğini kaybederken en azından bu yok oluşun geri dönülemez bir süreç olmamasına çalışılıyor.

Zeynep Heyzen Ateş - edebiyathaber.net (28 Haziran 2013)

Tüm yazıları >>>

Mark Twain’den yazma önerileri

Zamanının en önemli Amerikan yazarlarından olan Mark Twain yazma sanatı ve beceresi üzerine sıklıkla tavsiyelerine başvurulan biriydi. Ünlü mizahçı bu tavsiyeleri bazen ciddiyetle bazen de esprili yaklaşımıyla cevaplardı.

İşte Twain’in mektup, makale, roman ve konuşmalarından yazarlık zanaatı üzerine hatırda kalan görüşleri ve önerileri:

  • Önce hakikatlerinizi ele alın, sonra onlardan dilediğiniz kadar uzaklaşabilirsiniz.
  • Doğru kelimeyi bulun ve kullanın, net olun.
  • Sıfat kullanırken eğer kullandığınız sıfattan emin değilseniz hemen üzerini çizin.
  • İlk seferde kitabınızın kusursuz olması yönünde bir beklenti içine girmeyin. Çalışmaya devam edin, düzeltmeler yapın ve bu doğrultuda yeniden yazın. Sadece Tanrı’nın gösterisinde gök gürültüsü ve şimşeğin mükemmel bir zamanlamayla ve şiddetle buluştuğunu görebiliriz. Bazen düşük bir şiddette çakan şimşek, bazen olağanüstü bir gürültü ve görüntüyle insanları ürkütebilir. Bu gösteri insanların ilgisini daima çekecektir. Bunlar Tanrı’nın sıfatları… Ama siz gök gürültüsü ve şimşeği her defasında çok şiddetli verirseniz, okuyucu yatağın altında saklanmaktan yavaş yavaş vazgeçecektir.
  • Değişiklikler çok lanettir, ama siz her zaman çok yazmaya eğilimlisinizdir ve editörünüz birçok şeyi silecektir ve yazı tam da olması gerektiği gibi olacaktır.
  • İyi bir dilbilgisi kullanmaya özen gösterin.
  • Sade ve yalın bir dil, kısa kelimeler ve cümleler kullanın. Buna olabildiğince sadık kalın; laf kalabalığından ve abartılı anlatımlardan uzak durun.
  • Yazınızı yazmaya başlayacağınız doğru zaman, yazma doyumuna ulaştığınız an başlar. Böylelikle, mantıklı ve anlaşılır bir çerçevede asıl söylemek istediklerinizi yazmaya başlayabilirsiniz.
  • Birileri yazdığınız şeye bir bedel teklif edinceye kadar yazdığınız şeyi fiyatlandırmayın. Eğer üç yıl içinde hiç kimse yazdıklarınıza bir fiyat önermezse, boşa giden bir çaba olduğundan emin olabilirsiniz.

Kaynaklar 1. Quoted by Rudyard Kipling in From Sea to Sea (1899) 2. “Fenimore Cooper’s Literary Offences” (1895) 3. Pudd’nhead Wilson (1894) 4. Letter to Orion Clemens (March 1878) 5. source unknown 6. “Fenimore Cooper’s Literary Offences” (1895) 7. Letter to Will Bowen (1876) 8. Letter to D. W. Bowser (March 1880) 9. Mark Twain’s Notebook: 1902-1903 10. “Mark Twain’s General Reply”

 Mark Twain’in yaşamı ve yapıtları üzerine | Hasan Saraç>>>

Sanal Gezinti: Mark Twain’in çalışma odası>>>

Çeviri: Halil Türkden – edebiyathaber.net (28 Haziran 2013)

Ethem Sarısülük için kitap okudular

Gaziantep’te insanlar, Gezi direnişi sırasında polis kurşunuyla hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ü anmak için kitap okudu.

Ankara Kızılay Meydanı’ndaki Gezi Parkı gösterilerinde polis kurşunuyla hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ü anmak isteyenler, akşam saatlerinde toplanıp iki saat boyunca yanlarında bulunan kitapları okudu. Polisin uzaktan izlediği etkinliğe çevredeki bazı vatandaşlar da destek verdi.

28 Haziran 2013

Yayıncılar Birliği: “İfade özgürlüğü ve mecralarına saygı gösterilmeli”

Türkiye Yayıncılar Birliği, Gezi parkı direnişine dair yaptığı açıklamada ifade özgürlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Açıklamanın tamamı şöyle:

“Kamuoyunun dikkatine,

Gezi Parkı eylemlerinin ardından düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı birçok endişe verici gelişme yaşanıyor. Bu gelişmeler Gezi Parkı eylemleriyle ilişkilendiriliyor olsalar da, aslında her biri ağır ve tamiri olanaksız trajik sonuçlarını doğurabilecek, tamamen bağımsız birer sorun olarak değerlendirilmesi gereken olaylardır ve şimdiden tarihimizde karanlık izler bırakmışlardır. Endişemiz, bu birkaç haftanın ürünü olan siyasi uygulamaların yurdumuz genelinde ve halkın üzerinde onarılması zor izler, yaralar bırakması, düşünce ve ifade özgürlüğü alanını iyice daraltmasıdır.

Ahmet Şık’ın da aralarında bulunduğu gazeteci ve yazarlar Gezi Parkı Direnişi’ni takip ederken polisin aşırı şiddetine uğradı, yaralandı. Görevlerini yapmaları engellendi. TV kanallarının canlı yayın yapan kameraları tahrip edildi. Birçok gazeteci, yazar ve şair gözaltına alındı.

Sanatçılar, yazarlar, gazeteciler Gezi Parkı Direnişi’ne destek verdikleri gerekçesi ile hedef gösteriliyor. Tiyatro sanatçısı Mehmet Ali Alabora ve BBC muhabiri Selin Girit açıkça hedef olarak gösterildiler. Sosyal medya aracılığıyla görüşlerini açıkladıkları için korkutulup, ölümle tehdit edildiler.

Gezi Parkı Direnişi’ni destekleyen sahne sanatçılarının TV dizilerinde, reklamlarda oynamalarının engellendiği, birçok gazetecinin işten atılmakla tehdit edildikleri haberleri geliyor.

Gezi Parkı Direnişi’ni canlı olarak yayınlayan televizyon kanallarına çeşitli gerekçelerle ağır para cezaları verildi, kapatılmakla tehdit edildiler.

Uluslararası medya, gazeteler, televizyon kanalları Gezi Parkı Direnişi’ni çok fazla haberleştirerek ya da canlı yayınlayarak içişlerimize karıştıkları gerekçesiyle hedef gösteriliyor, muhabirleri ajanlıkla suçlanıyor.

Sanatçıların, gazetecilerin yasalar dâhilinde yaptıklarını, işlerini, yaşamlarını sorgulamak, onları tehdit etmek hükümetin ya da kamu görevlilerinin işi değildir. Hükümetin ve kamu görevlilerinin basına yönelik tehditkâr, hedef gösteren tutumlarından vazgeçmelerini bekliyoruz.

Twitter ve Facebook gibi özgür iletişim ve haberleşme kanalları olan sosyal medya sitelerine yöneltilen saldırgan tutum gün geçtikçe daha da artmaktadır. Çeşitli baskı araçları, kanunlar, yönetmelikler kullanılarak sosyal medyayı kullanan vatandaşların bilgileri edinilmeye çalışılmaktadır. Twitter yoluyla haberleşen birçok kişi gözaltına alınmıştır. Sosyal medyadan haberleşmenin denetlenebilmesi ve engellenmesi amacıyla yasal düzenleme çalışmaları yapıldığı hükümet görevlilerince açıklanmıştır.

Gezi Parkı Direnişi’ne katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınanların evlerindeki kitaplar ve dergiler suç delili olarak toplanmaktadır.  Yasal olarak yayınlanmış kitap ve dergilerin suç delili olarak toplanması, savcılık sorgulamalarında kişilere bu kitap ve dergileri neden okuduklarının sorulması uluslararası hukukta da Türk hukukunda da benzerine rastlanmayan bir uygulamadır.

Tüm bu tavır ve eylemler demokrasinin temel ilkelerinden olan düşünce ve ifade özgürlüğü kavramlarına olduğu gibi, 1948 yılında yani bundan tam 64 yıl önce imzalanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin çok sayıda maddesine de aykırıdır. Hükümetin ve kamu görevlilerinin, halkın özgür ifade haklarına ve mecralarına saygı göstermelerini bekliyoruz, beklemeye devam edeceğiz”.

edebiyathaber.net (28 Haziran 2013)

“Çapulcuların Sosyal Medya Paylaşımları”

Çapulcuların Sosyal Medya Paylaşımları, Etki Yayınları tarafından yayımlandı. Gezi Parkı direnişine damga vuran espriler bu kitapta toplandı. 
Gençlerin sıklıkla başvurduğu sosyal medyada yazılanların, çizilenlerin derlendiği kitabın kapağında olayların simgesi haline gelen “kırmızılı kadın” fotoğrafı kullanılırken, arka kapağında ise “siyahlı kadın” yer aldı.
edebiyathaber.net (27 Haziran 2013)

Yalnızlar Mektebi’nde bu ay Gezi ve Poe var

Yalnızlar Mektebi dergisinin 3. sayısı Temmuz itibariyle raflardaki yerini alıyor. Kapak konusu Edgar Allan Poe. Gezi sürecine de duyarsız kalmayan dergi, Umay Umay, Murat Uyurkulak ve Murat Gülsoy’u konuk ediyor.

Dergi yazarlarından Devran Bostancıoğlu, Miraç Ağca, Avni Çakar, Caner Almaz, Ali Lidar ve Melis Deniz öyküleriyle; Nurullah Eren, Abilmuhsin Önsönmez, Lokman Kurucu, Kaan Koç ve Ahmet Mücahit Bülbül ise şiirleriyle can veriyorlar üçüncü sayının sayfalarına. Çizerler Günberk Gülderen, Ahmet Özcan, Kaan Bağcı ve Eda Tanses imzası taşıyan çizimler de sayfaları renklendirmeye devam ediyor.

Dilan Akın, “Özgür Düşüm” köşesinde hayatı maddeliyor; Tankut Yıldız, “Ebediyen Edebiyat”ta yazın dünyasından haberlere ve yeni çıkan kitaplara değiniyor. Gizem Nur Tozlu kapak konusu olan Edgar Allan Poe’yu, Merve Akıncı ise Ferit Edgü’yü irdelerken, Gamze Saban “Bir Yazarın Anatomisi”nde Anna Ahmatova’yı anlatıyor okurlara.

Sinema sayfasının bu sayıdaki konuğu ünlü sinema eleştirmeni Alper Turgut olurken, Mektep ekibi “Tam Uyumlu Alt Yazı”da sinemaya, “Abi Adamlar Yapıyor”da kültür-sanat etkinliklerine değinmeye devam ediyor. Bu sayıda gazeli günümüz Türkçesine çevrilen isim ise Usulî oluyor. Yalnızlar Mektebi, “Okur Da Yazar” adlı köşede okurlarını ağırlamaya devam etmekte.

Söyleşide Mektep ekibinin sorularını yanıtlayan Umay Umay ayrıca Yalnızlar Mektebi’ne özel bir şiiriyle de yer alıyor üçüncü sayıda. Murat Uyurkulak “Soru-Cevap” köşesinde sözünü sakınmıyor, Murat Gülsoy ise “Kızıl Ölümün Maskesi” başlıklı yazısıyla hem Poe’yu hem de Gezi’yi anlatıyor.

Soru ve istekleriniz için yalnizlarmektebi@gmail.com adresine e-posta gönderebilirsiniz.

edebiyathaber.net (27 Haziran 2013)

Steve Jobs: “Bir gün unutulacağım”

Steve Jobs, 1994′te NeXt firmasındayken  Silikon Vadisi Tarih Birliği’ne verdiği 20 dakikalık söyleşide ilginç bir noktaya değinmiş. Jobs, yaptığı ve yapacağı işlerin 10-20 yıl içinde unutulacağını iddia ediyor.

60 dakikalık belgeselde Steve Jobs 40. Doğum gününde şunu söylüyor: “Yaptığım tüm işler 50 yaşıma girdiğimde modası geçmiş olacak, Apple II şimdiden modası geçmiş, Apple I’ler yıllar öncede kaldı, bir kaç yıl sonra Macintosh’lar da unutulacak. Unutulmaz bir tabloyu çizen ressam veya yüzyıllarca ayakta kalacak bir kiliseyi yapan biri gibi değilim…

Steve Jobs’un bunu Apple’dan atıldıktan sonra söylediğini de hatırlatalım. Bu konuşmadan 20 yıl sonra Macintosh OS’a sahip çalışan bir Apple 1, yarım milyon dolara müzayedede satılmıştı.

Steve Jobs, belki Ford ve Edison gibi tarihe adını yazdıran bir kişi olarak kalabilir veya tıpkı bugün TV’nin, Walkman’in, Floppy disk’i bulanların isimlerinin birçok kişi tarafından hatırlanmadığı gibi tarihin “isimsiz” mucitlerinin yerine geçebilir. Bunu söyleyebilecek tek şey zaman…

Kaynak: CHIP Online (27 Haziran 2013)

“Öteki Erkekler” de var

“İkili cinsiyet sisteminin kadınlık ve erkeklik hatlarını aşan ve toplumsal cinsiyet duvarlarında oyuklar açan” yedi trans erkeğin geçiş deneyimlerini anlattığı Aras Güngör’ün Öteki Erkekler adlı kitabı, Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Türkiye’nin farklı bölgelerinden, farklı etnik, ekonomik ve sosyal alanlarından gelen trans erkeklerin aile, eğitim, sağlık, hormon kullanımı, trans geçiş ameliyatları, hukuki süreçleri ve gündelik hayatlarına dair deneyimlerini içeren Öteki Erkekler‘de daha önce dinlemediğiniz hikâyeler anlatılıyor.

“Kadın” kimliği dolayısıyla ayrımcılığa uğrayan trans erkekler, “trans” kimlikleri dolayısıyla da ikinci kez şiddete ve nefrete maruz kalmaktadırlar. Bu çalışma, trans erkeklerin kendi hikâyelerini bir başkasından dinleme ihtiyaçlarını gidererek yalnız oldukları sanrısını bir nebze olsun azaltabilir ve “diğerlerinin” de onları daha fazla anlamasını sağlayabilir.

Aras Güngör, 1984 yılında Ankara’da doğdu. 2008 yılında Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdi. 2009 yılında Kaos GL Derneği’nde çalışmaya başladı. Ardından Pembe Hayat Derneği’nde proje koordinatörü olarak yer aldı. 2012 yılında Pembe Hayat Derneği’nde Trans Erkeklik: Kadından Erkeğe Transeksüellerin Deneyimleri kitabını yayına hazırladı.

Güngör şu anda hormon kullanımı, trans erkeklerin hukuki süreçleri ve sağlık süreçleri ile ilgili trans erkeklere danışmanlık vermektedir.

edebiyathaber.net (27 Haziran 2013)

Mordoğan Sokakta Tiyatro Festivali 5 Temmuz’da

İzmir’in Mordoğan kasabasında iki yıldır seyirciyle buluşan Mordoğan Sokakta Tiyatro Festivali’nin üçüncüsü 5-6-7 Temmuz günlerinde gerçekleşecek. Festival, Ankara’da polis tarafından öldürülen Taksim direnişçisi Ethem Sarısülük’e ithaf edildi.

Mordoğan Belediyesi ve İzmir Yenikapı Tiyatrosu ortaklığıyla düzenlenen Mordoğan Sokakta Tiyatro Festivali bu yıl iki atölye ve iki söyleşiyi de barındırıyor.

Festival süresi boyunca “Quir Tango”, “Çocuklara Drama” ve “Sokak Tiyatrosu” gibi birçok atölyenin yanı sıra Ragıp Yavuz, Orhan Alkaya, Haluk Işık, Özlem Öztürk, M. Serkan Koçak ve Temel Demirer ile söyleşiler gerçekleştirilecek.

Oyunlar, kasaba merkezi ve sahilin yanı sıra Eğlenhoca, Kösedere, Kaynar Pınar ve diğer köylerde de sahnelenecek.

Mordoğan Belediyesi ve İzmir Yenikapı Tiyatrosu adına Tiyatro Platformu Eş sözcüsü Orçun Masatçı, “İçinden geçtiğimiz günlerde sanatın ışığı üstümüzde karabulutları dağıtacaktır umuduyla bir kez daha köylere, sokaklara dönüyoruz. Bu toprakların barış ve kardeşlikten aldığı özü sanatın estetiğiyle birleştirerek birlikte hayata sözümüzü sunuyoruz. Festivalimizi Ankara’da hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’e ithaf ederken, geçtiğimiz yıllarda trafik kazası nedeniyle hayatını kaybeden Onur Kurtuluş ve genç yaşta elim bir hastalıkla aramızdan ayrılan Mehmet Mutlu Kandemir’in aileleri onur konuğumuz oluyor” dedi.

Kaynak: Etkin Haber Ajansı (27 Haziran 2013)

Facebook Binali Yıldırım’ı yalanladı

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, Facebook’un Gezi olayları ile ilgili bilgi verdiğini söylemesi üzerine Facebook, Türk makamları ile bilgi paylaşılmadığını açıkladı. Açıklama şöyle:
“Facebook, protesto olaylarıyla bağlantılı olarak Türkiye’deki devlet otoriteleriyle herhangi bir kullanıcı bilgisi paylaşmamıştır. Genel olarak, Türkiye’deki devlet otoritelerinden gelen bilgi talepleri; yaşamsal ya da çocukları tehdit eden bir konu içermediği müddetçe (ki bu kapsamdaki talepler, bize ulaşan taleplerin çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır) kabul edilmemekte ve resmi yasal kanallara yönlendirilmektedir. İnternet şirketlerinin Türkiye’deki asayiş otoriteleriyle daha sıklıkla kullanıcı bilgisi paylaşmasını gerektirebilecek yasal düzenleme önerileriyle ilgili endişelerimiz bulunmaktadır. Türkiye hükümetinin temsilcileriyle, bu hafta Silikon Vadisi’ne gerçekleştirecekleri ziyaret esnasında bir araya geleceğiz ve yasal düzenleme önerileriyle ilgili güçlü endişelerimizi kendilerine doğrudan da aktaracağız”.

Twitter’ın CEO’su Dick Costolo da Türkiye’deki kullanıcıların attığı tweetlerle ilgili konuştu. Costolo, bir söyleşi sırasında Türkiye’deki protestolarla ilgili sorulara, “(Twitter’da) yazılanlara editoryal bir katkıda bulunmuyoruz. Platformumuzun böyle bir perspektifi yok… Kamuya açık platformumuzu inandıklarınızı söylemek için kullanabilirsiniz. Türkiye’deki kullanıcıların yaptığı da bu” diye yanıtladı.

27 Haziran 2013

Bir beden siyaseti olarak Gezi

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Zeynep Gambetti, bianet’teki yazısına “31 Mayıs’tan beri tivitler ve duvar yazılarında ifade bulan farklı öfke ve hayaller, bedenlerin fiziksel varlığıyla, görünürlüğüyle, direnciyle somut gerçeklik kazanabiliyor. Bir tarih yazılıyorsa eğer, bu tarihi yazan özne bedendir” diye başlıyor. Yazının devamı şöyle:

Gezi direnişinin kanlı bir şekilde başladığı 31 Mayıs’tan bu yana yaşanan sürecin bir sinir harbi olduğu kadar, bir arkadaşın deyimiyle “antidepresan” etkisi yarattığı da bir gerçek. Normalliğin tamamıyla altüst olduğu, her günün yeni krizlere gebe olduğu bu süre içerisinde coşkunun doruklarıyla üzüntünün dibi yaşandı.

Böylesi gergin bir ortamda analiz yapabilmek mesafe almayı da gerektiriyor. Oysa yaşanmışlığın hala taptaze olan anısında, direnişin kendi kadar çok boyutlu fikir tınıları sistematize edilmeden kağıda dökülmeyi bekliyor. Zira İstanbul’da, Ankara’da, Antakya’da, Urfa’da, Denizli’de her sabah uykusuzluktan büzüşmüş gözlerini ovuşturarak uyananlar, sosyal medyadan son gelişmeleri öğrenip yeniden sokaklara çıkmaya devam ediyor. Bedenlerinin hala yürüyebildiğine, koşabildiğine, durabildiğine, parklarda geceleyenlere erzak taşıyabildiğine kendileri bile şaşıyorlar. Bitap düşmüş bedenler iktidarın savurduğu her yeni tehdit karşısında yeniden canlanıyor, uyduruk gaz maskelerini, yüzücü gözlüklerini, Rennie’li sularını, düdüklerini toparlayıp binlerle, onbinlerle Taksim’e, Kızılay’a, Kuğulu Park’a, Gündoğdu’ya, Abbasoğlu’na, Yeniköy parkına akmaya başlıyorlar.

Bu bedenleri kimse tek elden yönetmiyor, yönetemiyor. Kalabalıklar, devletin vatandaşlardan topladığı vergileri yandaş ceplere koymasıyla oluşturulmuyor. Kimse onlar için özel servis kaldırmıyor; ellerine bayrak ve sandviç tutuşturmuyor. Atacakları sloganları kimse onlar için önceden belirleyemiyor. Yalnız olmadıklarının bilincinden güç alan her beden, diğerleriyle kamusal veya virtüel mekanlarda buluşmaya giderken sayı hesabı yapmıyor. Binlercesinin sokağa çıkması için, bir duran adam yetebiliyor. “Bir” de bir sayıdır ne de olsa…

Direnen, duran, durarak direnen, direnerek duran bedenlerin her gün yeniden bir araya gelmesine sebep olan iktidar, bu beden siyasetinin gücünü sezmemiş olamaz. Bedenlerin bir, hatta birkaç, hatta uyumlu uyumsuz dilleri var elbet, ama bu bir beden siyaseti. 31 Mayıs’tan beri kısacık tıvitler ve duvar yazılarında ifade bulan farklı öfke ve hayaller, bedenlerin fiziksel varlığıyla, görünürlüğüyle, direnciyle somut gerçeklik kazanabiliyor, belleklerde yer ediyor, çoğalıyor. Bir tarih yazılıyorsa eğer, bu tarihi yazan özne bedendir.

Bu bedenlerden dört tanesi devletin topluma açtığı savaşta cansız düştü. Binlerce beden hırpalandı: bazıları gözlerinden oldu, bazıları hayat boyu düzelemeyecek yaralar aldı. Azami zarar verebilmek için “ilaçlanan” tazyikli su derileri yaktı; biber gazıyla dolan ciğerler tıkandı. Darp edilen kol, bacak ve kafalar ezildi, kırıldı. Bedenler üzerine boca edilen tonlarca kimyasalın uzun dönemli etkileri hala bilinmiyor. Ama kimyasalların yüzlerce kedi, köpek ve kuşu öldürdüğü; sayılamayacak kadar küçük canlıya, böceğe, kelebeğe zarar verdiği şimdiden biliniyor.

Beden siyasetine karşılık veren devlet aygıtları ve ölüm makinaları, yaşamsal enerjiyi gasp edemedikçe kötü imitasyonlarını üretmeyi denediler. Parkları ve meydanları dolduran – ve istisnasız herkesi şaşırtan – kalabalıkların benzerini, senaryosu günler önceden hazırlanmış mitinglerde toplamaktan medet umdular.

Kafa sayısı yarışına girdiler; temsil oranı hesapları yaptılar. Tutmayınca kasklı ve çelik yelekli bedenlerden daha fazlasını oradan buraya, buradan oraya taşıdılar. Etten dalganın karşısına et ve çelikten setler ördüler. O da işe yaramayınca buluşan, temas eden, afiş veya tıvitlerle fiziksel ve virtüel mekanlarda birbirine değen bedenlere, pazarlık koşulları büyük ölçüde belli olan bir diyalog mizanseni önerdiler. Bu mizansenin sonucunu almayı beklemek bile zor geldi: alternatif bir toplumsallık kuran bedenleri parktan – yani fiziksel direnişi bir yaşam tarzına dönüştürebilecekleri mekanlardan – çıkarmak için iki uyarı ve bir komutla hücum ettiler.

Kamusal alanı kamudan kurtardılar. Afişleri, resimleri, renkleri belleklerden silebilmek için teker teker topladılar. Her biri devlet şiddetinin kurbanlarına adanmış ağaçları soydular; her biri maddi ve manevi işkenceye uğramış onlarca insanın ismini taşıyan barikatları paramparça ettiler. Roboski kurbanı olan Fikret Encü’nün, gözaltında işkenceyle öldürülen Metin Göktepe’nin, bu toplumdaki acılara dayanamayan Dicle Koğacıoğlu’nun, Türk ırkçılığının yok ettiği Surp Hagop Ermeni mezarlığının belleğini yaşatma çabasının üzerinden dümdüz geçtiler.

Geriye sadece beden siyaseti kaldı – ama bu siyaseti yapan bedenler, Giorgio Agamben’in betimlediği “yalın bedenler”den çok farklı. İktidarın keyfi iradesinin toplumdan yalıtabildiği; merasimsiz bir şekilde ezebildiği; sembolik dünyanın dışına itebildiği salt bedenler değil bunlar. Daha ziyade, Ernst Bloch’un bahsettiği “dik duran insanın ortopedisi”ni çağrıştırıyorlar; yani kollektif Prometeus’ları. Bloch şöyle yazar: “Baştan başlamak kadar güce güç katan bir şey yoktur. Başlangıç, sürebildiği sürece körpedir; genç ve yükselen sınıf onundur. Gelmiş geçmiş tüm kötülükler karşısında masumdur, zira gerçekten suçlu olma fırsatı henüz eline geçmemiştir. Böyle olduğunda adalet, gündoğumu etkisi yaratır; ona miras bırakılan ebedi hastalığa baş kaldırır. Yeniden başlamak tepeden tırnağa tazeliktir; tamamıyla tarihsiz göründüğünde ve tarihin başına döndüğünde bir ilktir… Pastoral ruhun; çobanın; yalın ve dik duran insanın imgesini taşır; karanlıkta bile oyun oynamaya müsaittir.”[1]

Bu mücadele, gayri-nizami bedenlerin, yani bedeninden başka düzeneği olmayanların, ölüm makineleri karşısındaki direncinin mücadelesidir. Makineler nizami, komutla işleyen, devinim alanlarını zorla ve şiddetle açan oluşumlar ise, karşılarındaki güç yaşamın kendisinin direncidir. Yaşam, betonu çatlatıp günışığına çıkan otlar gibi en olmadık yerlerde ve anlarda yeşerir. Zira varlıktır, çokluktur, diyalektiktir. Hiç bir devlet aygıtı yaşamı mutlak surette tahakkümü altına alamaz.

Devlet düzen ister; ancak düzene sokabildiğini denetim altında tutabilir. “Özgürlük” gibi bir taleple baş edemez; kimin özgürlüğü, ne için özgürlük, hangi koşullarda özgürlük gibi sorular sormak ve kutucuklara sığdırmak zorundadır. Düzen sınır çizer, kimlik tespit eder, tanımlar. Hiyerarşi kurmaya çalışır. Ebeveynlere parktan çocuklarını toplama çağrısı yaparak hem direnen bedenleri “çocuk” olarak damgalar, hem de devlet aygıtının çekirdeği olan aileyi devreye sokmak ister. Güvenlik söylemini sayesinde kendi yarattığı riskleri bedenlere mal eder. Korumak yerine devirdiği bedenlerin üzerine kendi bayrağını ve afişini asar. İtaat etmeyeni cezalandırır; cezayı misilleme olarak kullanır. Sansür, tehdit ve propagandayla iş görür.

Oysa yaşam sürekli devinimdir. Sınırları zorlar, aşar. İnşaat sebebiyle kapalı olan alanları dolaşıma açar; yıkmak için geliştirilmiş dozerleri pembeye boyar; merdivenlerden tribün yapar; demir parçalarını dilek ağacına, kesilmesi planlanan ağacı ise anıta dönüştürür. Yayaya yasak olan otobanlarda, köprülerde yürür. Boş ve steril olandan hoşlanmaz; üzerine afiş asar, slogan yazar, çadır kurar. Her satıhta iz bırakır. Sessizliği kah tencere-tava sesiyle, kah piyano melodisiyle bozar. Kimlik ve tanımlarla oynar; onları muğlaklaştırır, birbirinin içine geçirir. Mizah gücü sayesinde hem kendiyle, hem de düzenle dalga geçebilir. Değiştirdiği bir harfle en ağır sembolizmi bile gülünçleştirir. Devlet aygıtı peşine TOMA’yı taktığında gazı yer, soluklanır, bıraktığı yerden direnmeye devam eder. Bir bedenin direnci azaldığında yerini bir başka beden alır. Devlet aygıtı peşine propaganda makinelerini taktığında, tıvit atan, fotoğraf çeken onbinlerce parmak oluverir. Tekerlekli sandalyesiyle biber gazından kaçarken yere düşen bayrağı almak için durur. Kaçarken ezdiği ayak olursa özür diler; panikleyenleri sakinleştirir.

Öyle görülüyor ki, faşizmin askerleştirmek istediği bu bedenler, hiç bir ideolojik kalıba da sığamayacak. İçki içmediklerinde muhafazakarlıkla, TOMA’nın altına yattıklarında yaşamın en değerli “mülk” olduğunu savunan liberalizmle dalga geçerler. Ortodoks Marksizm, çapulcu bedenleri hangi sınıf mücadelesi içinde örgütleyeceğini şaşırır. Birbirleriyle temas ettikleri sürece; kollektif Prometeus olmaya devam ettikleri sürece; dayanışmayı sürdürdükleri – veya sürdürmek zorunda kaldıkları sürece – birbirlerinin renklerini, dillerini, cinsiyetlerini kanıksarlar. İdeolojilerin ve kurumların beklediği davranış kurallarını bozarlar. Anneye içkin olduğu düşünülen doğal veya ahlaki koruma dürtüsü, çocuklarıyla birlikte eyleme katılan kadın bedenleri yüzünden sarsıntı geçirir. Gazla dolu lobilerde ulusalcıyla Kürt birbirlerine sütlü Rennie uzatır. Kolejli öğrenci, Anonymous maskeli gencin hangi mahalleden olduğunu sormaksızın suyunu paylaşır. Futbol taraftarları birbirlerine basacakları küfürü polise basarlar.

Tüm bundan kaos değil, güven doğar. Bedenlerin gaz sıkıldıkça çoğalması; mekanların polis tarafından işgal edildikçe artması; propagandanın dozu şiddetlendikçe temasın kalitesinin yükselmesi de bundandır. Gezi’de doğan bedenlerin ördüğü yaşam, iktidarın korktuğu kadar dirençli hakikaten. Judith Butler’ın tasavvur ettiğinin tersine, kırılganlığı değil, direnci ortaklaştırabilmelerinin sırrını makro söylemlerde değil, bu beden siyasetinin uzantılarının giriftliğinde aramak gerekir.

[1] Ernst Bloch, Natural Right and Human Dignity, MIT Press, 1987, s. 61.

26 Haziran 2013

Facebook’ta bu 5 adıma dikkat!

Dünyanın en popüler sosyal medya platformu olan Facebook’u daha güvenli kullanmak için birkaç önemli güvenlik ayarına dikkat etmeniz yeterli olacaktır.

Popüler sosyal medya ağlarından biri olan Facebook, ülkemizde inanılmaz bir kullanıcı kitlesine sahip. Kullanıcılarının giderek artması, kötü amaçlı kullanımlarının da artmasına neden oluyor.

Facebook kullanıcısı olan birçok kişi bilgilerinin istemeden de olsa başkaları ile paylaşılmasından dolayı rahatsızlık duyuyor. Bilgi paylaşımı konusunda biraz daha özen isteyen ve güvenlik ayarları kontrol edilmezse istenmeyen sorunları beraberinde getirebilecek olan Facebook, sanal saldırılara hedef olabiliyor.

Sanal saldırılar karşısında kişisel bilgilerinize ulaşılmasını istemiyor, daha güvenli bir Facebook kullanımı gerçekleştirmek istiyorsanız, şu 5 adıma dikkat etmelisiniz.

Facebook’ta kendinizi 5 adımla korumaya alın

1. Facebook üyesi olduğunuzda, güvenlik ayarlarınızı değiştirmemişseniz, duvarınızda paylaştığınız her şey, “Arkadaşlarımın arkadaşları” şeklinde güvenlik ayarına sahip olur. Bu da sayfanızda paylaştıklarınızı, sizin arkadaş listenizde bulunan kişilerin bütün arkadaşlarının da görmesine açık hale getirdiğiniz anlamına gelir.

2. Özel paylaşımlarınızı görmesini istemediğiniz kişileri için yaptığınız ‘Özel’ güvenlik ayarı tam anlamıyla koruma için yeterli olmayacaktır. Eğer özel güvenlik ayarı ile paylaştığınız içeriklerde birini ya da birilerini etiketlemişseniz, bunu etiketlenen kişiler ve onların arkadaşları mutlaka görecektir.

3. Eğer Facebook sayfanızdan bir etkinlik paylaşımında bulunmuşsanız, bunun güvenlik ayarlarında hiçbir değişim yapamazsınız. Bu etkinliği görmesini istemediğiniz kişiler varsa, silerek duvarınızdan kaldırmak dışında yapabileceğiniz bir şey yoktur.

4. Gizlilik ayarlarınız “Arkadaşlarımın arkadaşları” şeklinde ayarlandığı müddetçe istemediğiniz kişilerin görmesine açık olur. Üstelik siz bu şekilde ayarlanmış bir paylaşımı arkadaş listenizden birinin duvarında paylaşırsanız, paylaşımınızı istemediğiniz daha birçok kişi görecektir.

5. Zaman tüneli paylaşımlarınız “Herkese açık” olarak ayarlandığında Facebook kullanıcısı olan bütün kişilerin sizin paylaşımlarınızı görmesine olanak sağlamış olursunuz. Özellikle kişisel bilgilerinize sıklıkla yer veriyorsanız, Facebook paylaşım ayarlarına bir nebze daha dikkat etmelisiniz.

Kaynak: netGazete (26 Haziran 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z