Masthead header

isa_celik_sergi2İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Galerisi (İKÜSAG), 2016-2017 sanat sezonunun ilk sergisinde, 5-26 Ekim tarihleri arasında usta fotoğraf sanatçısı İsa Çelik’i ağırlıyor.

Genci yaşlısı, kadını erkeğiyle sokaklardan insan portrelerini kadrajına sığdıran usta sanatçı, “55. Sanat Yılı” sergisiyle sanatseverlerin karşısına bir kez daha insan ruhunu çıkarıyor.

5 Ekim 2016 Çarşamba günü saat 15.00’da İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy yerleşkesinde gerçekleştirilecek açılış kokteyli ile sanatseverlere kapılarını açacak olan sergi, 26 Ekim’e kadar İKÜSAG’da ziyarete açık olacak.

Kent ve insan

Sanatında insanı merkeze alan usta fotoğrafçı İsa Çelik, “55. Sanat Yılı” adlı sergisinde yer alan fotoğraflarda Doğu’dan Batı’ya çeşitli kentleri ve o kentlerdeki insanı fotoğraf karelerine taşıdı. Çelik, 2013’te kutladığı 55. sanat yılı için çekmiş olduğu fotoğraflarla oluşturduğu bu sergide yer alan fotoğraflarda doğayı ve insanı ana konusu haline getirdi. Beyoğlu, Karaköy, Kıyıköy, Kilyos gibi İstanbul’un farklı yerlerinden fotoğraf karelerinin dikkat çektiği fotoğraflar arasında Yalova, Bolu, Zonguldak, Karabük, Ankara, Malatya, Nevşehir, Karaman, Konya, Afyon gibi Anadolu kentlerinin sokaklarından da kareler de yer alıyor.

İsa Çelik Kimdir?

1973’teki “İnsan” adlı ilk fotoğraf sergisi ile birlikte 100 kadar kişisel sergiye imza atan fotoğraf sanatçısı İsa Çelik’in yaşamında “insan” ve “çocuk” en önemli konular oluşturdu. Çocukları sadece fotoğraflamadı, aynı zamanda onlar için yazdığı masallar birçok çocuk dergisinde yayınlandı.

Sanatsal bir eylem olarak gerçekleştirdiği fotoğraf çalışmalarının yanı sıra bilim, kültür ve sanat insanlarının portre fotoğrafları ve Anadolu uygarlıkları fotoğrafları çekti.

Pek çok karma fotoğraf sergisine katıldı. Çok sayıda dia pozitif gösterisi gerçekleştirdi. UNESCO’ya bağlı, Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu FIAP’ın “Artist of FIAP” (AFİAP) unvanına sahip olan İsa Çelik’in fotoğrafları uluslararası sergi, yarışma ve bianellerde yer aldı.

Fotoğrafın yanı sıra illüstrasyon, afiş ve poster tasarımı, kaset ve CD kapağı da tasarımı da yaptı. Ayrıca resim, seramik, taş ve ağaç heykeller yaptı. Çizgi film çalışmalarına imza attı.

edebiyathaber.net (30 Eylül 2016)

maviselyenerÇocuk edebiyatının Nobel’i olarak görülen Hans Christian Andersen ödülüne, yazar dalında Mavisel Yener, çizer dalında ise Sedat Girgin Türkiye’den 2018 yılı adayları olarak gösterildi.

Dünya genelinde alanının en prestijli ödülü olan Hans Christian Andersen Ödülü, dünyada Gençler İçin Kitaplar Uluslararası Kurulu’nun (IBBY) öncülüğünde, Türkiye’de ise Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin (ÇGYD) katkılarıyla iki yılda bir düzenleniyor.  Eserleriyle çocuk edebiyatına kalıcı katkı yapmış adaylar arasından bir yazar ve bir çizere verilen ödülü kazananlar uluslararası bir jüri tarafından seçiliyor. Yazar ödülü 1956’dan, çizer ödülü 1966’dan beri veriliyor.

Yazar Mavisel Yener’in roman, öykü, masal, şiir türlerinde yayımlanmış 100 kitabı var. Ödüllü çizer Sedat Girgin 80’i aşkın kitap resimledi.

Danimarka Majeste Kraliçesi 2. Margrethe’in de destekçisi olduğu ödülün kazananları 2018 IBBY Kongresi’nde açıklanacak.

edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

Riskli_Bebek_Kpk_OrjEditörlüğünü Prof. Dr. Yüksel Yılmaz’ın yaptığı “Nörolojik Olarak Riskli Bebek” Hayykitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Nörolojik olarak riskli bebek”, gebelikte, doğumda ya da yenidoğan döneminde beyni ve sinir sistemini etkileyebilecek herhangi bir etkene maruz kalan ve beyinde, beyin işlevlerinde bozukluk gelişme olasılığı olan bebektir. Erken ya da zamanında doğmuş, ancak yenidoğan yoğun bakım ünitesinde tedavi görmüş bebekler nörolojik olarak riskli bebeklerin en büyük grubunu oluşturur. Bu bebeklerin doğumdan itibaren nörolojik olarak izlenmeleri, olası nörolojik sorunların erken saptanması, tedavi ve rehabilitasyon yaklaşımlarının erken başlanması büyük önem taşır.

Yenidoğanın öyküsünün doğumla başlamadığı, döllenme (konsepsiyon) öncesine ait birçok faktörün, rahme yerleşimden itibaren gelişen tüm olayların bebeğin sağlığı üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Anne karnındaki dönemde fetus ve yenidoğanın karşılaşabileceği çeşitli genetik, metabolik, fizyolojik, sosyal ve çevresel riskler gebeliği, doğumu ve yenidoğan dönemini etkileyebilir. Bu nedenle, riskli gebeliklerin ve yenidoğanların erken tanısı ve uygun gebelik, doğum, doğum sonrası bakım, bebeğin kaybedilme ve kalıcı sekellerinin olma riskinin yanı sıra uzun vadedeki sorunları önemli ölçüde azaltabilir.

Bu kitap;

  • Nörolojik risklerinin erken dönemde belirlenmesine,
  • Olası nörolojik ve diğer tıbbi sorunlar ortaya çıkmadan önlemek için gerekenlerin yapılmasına,
  • Nörolojik ve diğer olası tıbbi sorunların erken dönemde saptanıp tedavi ve rehabilitasyonuna,
  • Riskli bebeklerin, risk faktörü olmayan yaşıtlarını büyüme ve gelişme yönünden yakalaması ve çocukluklarını, her çocuk gibi yaşam kaliteleri olabildiğince yüksek olarak geçirmelerine katkıda bulunmak amacıyla,

çocuk nörolojisi, çocuk sağlığı ve hastalıkları, yenidoğan, kadın doğum-perinatoloji, çocuk ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk gastroenteroloji, çocuk göğüs hastalıkları, göz hastalıkları uzmanı hekimler ve odyoloji, fizyoterapi, çocuk gelişimi alanlarında çalışan profesyoneller tarafından kaleme alındı.

edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

can-oktemerAlejandro Zambra, son dönem Şili edebiyatının en önemli temsilcilerinden.  1975 doğumlu yazarın kitapları şimdiden birçok dile çevrilmiş durumda. Son yıllarda ülkemizde de Zambra’ya yönelik bir ilgi söz konusu.  Şilili yazarın kitaplarını Türkiyeli okurlarla buluşturan Notos Kitap -Çiğdem Öztürk’ün nefis çevirileriyle elbette- bugüne kadar Bonzai, Eve Dönmenin Yolları ve Ağaçların Özel Hayatı kitaplarını yayınlamıştı. Bu listeye geçtiğimiz günlerde raflara düşen ‘Belgelerim‘ de eklendi. Daha önce yazmış olduğu üç romanla karşımıza çıkan Zambra, ‘Belgelerim’de ilk kez bir öykü kitabıyla karşımıza çıkıyor. ‘Belgelerim’ 210 sayfayla Zambra’nın en uzun yapıtı. Yazarın romanlarının hacmi 86- 160 sayfa arası olduğu düşünüldüğünde, öykü kitabının romanlarından uzun olması tam da Zambra’ya özgü bir ironi olsa gerek.

Zambra’nın, kitapları genellikle tematik bir ruh kardeşliği ve otobiyografik öğeler barındırır. Kırık aşklar, yazar adayları, boşanmalar, gençlik, geçmişle hesaplaşma ve Pinochet döneminin ağır tahribatı hemen hemen bütün kitaplarında karşımıza çıkar. Zambra, Belgelerim’de de benzer satırlarda kalemini dolaştırıyor.  Boşanmanın eşiğine gelmiş aileler, kötü şairler, müzik, zamana sıkışmış olanlar, edebiyat, ergenliği darbe dönemine gelmiş olanlar ve Pinochet iktidarının insanların üzerine kabus gibi çökmesi gibi yazarın sıklıkla tercih ettiği mevzular bu kitapta da başrolde. Lakin bu kitapta en çok dikkati çeken temanın bellek ve hafıza olduğunu söyleyebiliriz.

Darbeler ve geçmişin yükü

Latin Amerika ülkelerinin siyasi tarihi kanlı askeri darbelerle doludur. Şili de, askeri darbelerden nasibini almış, uzun yıllar faşizmin ürkütücü gölgesinde yaşamıştır. Gözaltında kaybedilenler, siyasi cinayetler, sürgüne gönderilenler… Pinochet diktatörlüğünün Şili toplumunda yarattığı derin travmatik izlerdir.  Şili toplumu uzun yıllar bu travmalarla yüzleşmekten kaçınmış bu olayları suskunlukla karşılamıştır.  1973 doğumlu Alejandro Zambra, darbenin içinde doğmuş ve Pinochet iktidarının boğuculuğuna daha ufak yaşlardan tanıklık etmek durumunda kalmış. Dolayısıyla Şili’nin bu karanlık dönemi, Zambra’nın hemen hemen anlatılarında karşılık buluyor.

Belgelerim’de yer alan bir çok öyküde Pinochet dönemine dair göndermelere rastlamak mümkün.  Pinochet yalakası öğretmenler, politik görüşleri yüzünden sürgüne gönderilen muhalifler, sokak ortası atılan kahkahanın kamu düzenini bozması nedeniyle göz altına alınanlar gibi faşizmin insanların gündelik hayatına nasıl kabus gibi çöktüğüne tanık oluyoruz kitap boyunca.  Bununla beraber, Zambra, Şili’de bütün bu olaylar olurken, Şili toplumunun bir tür ölüm sessizliğiyle geçmişle yüzleşememesini de eleştirmekte. Bu anlamda Uzak Mesafe öyküsünde yer alan şu cümle oldukça manalıdır: “Şili’ye has ve kuşku uyandırıcı sessizlik baş göstererek ortama hakim oldu.” Dolayısıyla kitap boyunca karşımıza çıkan öykülerde karakterlerin çoğu bu sessizlikten rahatsızlar, bunu kırmaya çalışıyorlar.

belgelerimBununla beraber kitapta öne çıkan bir başka tema ise hatırlama üzerine.  Hatırlama, unutma, bellek meseleleri hemen hemen bütün öykülerin ortak derdi gibi gözüküyor.  Karakterlerin birçoğu ya geçmişteki bir olayı naklediyor bizlere ya da geçmişi hatırlamaya çalışıyor. Hatta bu çabalarının bir tür direniş halini aldığını da söyleyebiliriz. Belgelerim öyküsündeki şu cümle mesela bu duruma iyi bir örnek olabilir:  “Gece oldu, metinlerin sonunda hep gece olur. Yeniden okuyorum, cümleleri değiştiriyorum, isimleri belirliyorum. Daha iyi hatırlamaya çalışıyorum.”  Onun karakterleri Barış Bıçakçı’nın şu sözünü hatırlatan bir ruh hali içinde: “Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi.”

Özellikle insan hakları ihlallerinin fazla olduğu antidemokratik geçmişe sahip ülkelerde geçmişle yüzleşme, hakikati arama veya unutma edimi sık görülen bir olaydır. Dolayısıyla kitaptaki karakterler de geçmişle yüzleşme çabası içindeler, hakikatin, diktatörlük döneminde söylenememiş içlerinde kalmış sözcüklerinin peşindeler bir anlamda. Darbe geçmişini unutmamaya onunla yüzleşmeye çalışmaktadırlar. Zambra kitaplarındaki hakikat arayışını şöyle özetlemiş bir röportajında: “Bana kalırsa Eve Dönmenin Yolları ve Belgelerim  kitaplarında yer alan hikayelerin hepsi, bir şekilde, bir tür topluluğa ait olma hakkında, bir çeşit “hakikati” paylaşmanın hikayeleri. Bence hakikati anlatmak zorunludur ve aynı zamanda imkansızdır. Bir mücadeledir, çünkü hakikat salt “bilgi”den fazlasını içerir. Şili’yi düşünürsem, hakikati anlatmaya alışık olmadığımızı söyleyebilirim. Örneğin son on yılı ele alırsak, nasıl yapacağımızı öğrenmekteyiz, yine de alınacak çok yolumuz var.”

Yarım kalan aşklar, ayrılıklar, boşanmalar

Melankoli ve hüzünlü aşklar Zambra’nın daha önceki romanlarından aşina olduğumuz bir durumdur. Yazarın, birbirlerine gece yatmadan önce roman okuyan Julio ve Emilia’nın hikayesini anlattığı kısa romanı Bonzai’de örneğin, daha kitabın başında Emilia’nun öldüğü haberini alarak -hatta bu haberi bizzat anlatıcıdan duyurarak- Zambra bizi hüzünlü bir dünyanın içerisine davet ediyordu. “Sonunda kız ölür ve oğlan yalnız kalır; gerçi oğlan kızın, Emilia’nın ölümünden birkaç yıl önce yalnız kalmıştı. Kızın adı Emilia ya da Emilia’ydı diyelim. Oğlanın adıysa Julio, Julio’ydu, hatta hala Julio. Julio ve Emilia. Sonunda Emilia ölüyor, Julio ise ölmüyor. Gerisi edebiyat.”

Belgelerim’de de benzer bir dünya içerisindeyiz. Aragon’un ünlü “mutlu aşk yoktur” sözünü hatırlatırcasına karakterler aşk mevzusunda bir türlü dikiş tutturamıyorlar. Kitap boyunca Avrupa’nın orta yerinde aşk için ağlayanlara, aldatmalara, boşanmanın eşiğine gelmiş çiftlere, kalbi kırıklara, “hüzünbaz sevişmelere” ve tedavisi zor yalnızlıklara tanıklık ediyoruz. Dünyanın En Şilili İnsanı  (bence kitabın en iyi öykülerinden) öyküsü mesela kalbi kırık aşıklara iyi bir örnek teşkil ediyor. Bu öyküde Şili’den Belçika’ya giden sevgilisinin peşinden sürüklenen Rodrigo’nun hikayesini dinliyoruz.  Rodrigo, Şili’de güzel bir birlikteliğe başladığı sevgilisiyle olan ilişkisini Belçika’da da devam ettireceğini umsa da işler beklediği gibi gitmiyor, Belçika’da yağmurun, kara bulutların terk etmediği bir yerde yapayalnız ve meteliksiz kalıyor, üstüne de bir aşk acısı.

Bir Bilgisayarın Kişisel Anıları’nda ise Zambra Max ve Claudia’nın gayet sıradan sayılabilecek aşk hikayesini anlatıyor bizlere. Hikayenin sıradanlığını kıran ise yazarın Max ve Claudia’nın aşklarının en mutlu anlarını, en hüzünlü anlarını evdeki bilgisayar üzerinden anlatması. Hüzünleri, sevinçleri, Facebook üzerinden flörtleşmelerini, e-postalar üzerinden yaptıkları kavgalarına, birbirlerine yazdıkları uzun anlamlı cümlelere hikaye boyunca bilgisayarın gözünden tanıklık ediyoruz. Zambra, bu öyküsünde Max ve Claudia üzerinden modern zamanlarda aşkın tarifin yapıyor bizlere bir anlamda.

Zambra’nın minimalist ve ironik bir anlatım tarzı var. Uzun anlatımlara yer vermiyor asla, oldukça kısa ve öz olarak anlatıyor hikayelerini. Karakterleri hakkında uzun uzadıya detay vermiyor, hatta onlara arada isim bile vermiyor. ‘Arjantinli’, ‘Şilli’ diye adlandırıyor. Bu anlamda klasik anlatı kalıplarıyla ve Güney Amerika edebiyatı geleneği olan büyülü gerçekçilikten bir hayli uzakta bir kalemi var. Bununla beraber hikayelerinde boşluklar, kesiklikler yapmayı da seviyor, bazı öykülerini nihayete erdirmeden tamamlıyor. Zambra kitap boyunca hikayesinin de bilinçli sapmalar yaparak bize bu okuduklarımızın birer öykü olduğunu hatırlatmayı ihmal etmiyor. Tıpkı kendisinin Bonzai’de belirttiği gibi “gerisi edebiyat”.

Zambra, son dönem Güney Amerika’dan çıkan en iyi yazarlar arasında gösteriliyor. Gerek farklı anlatım tarzı, gerek farklı hikaye kurgusuyla mutlaka okunması gereken yazarların başında geliyor. Zambra, ilk öykü Belgelerim’de fonda Simon&Garfunkel’in parçalarının çaldığı, melankolisi, hüznü ve ironisi bir an olsun eksilmeyen bir dünyaya davet ediyor bizleri.  Özetle Belgelerim, hoş bir sonbahar esintisi tadında,  son zamanların en iyilerinden, kesinlikle kaçırılmaması gerek.

Can Öktemer – edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

aziz-nesinAziz Nesin‘i tanıtmak amacıyla düzenlenen “Ömrüne Sığmayan Adam: Aziz Nesin” sergisi, 30 Eylül-8 Kasım tarihleri arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde düzenleniyor.

Nesin Vakfı tarafından organize edilen serginin amacı, günümüz Türkiye’sinde Aziz Nesin’i kendisine yüklenen değil; oluşturduğu ve yaşattığı değerlerle tanımak ve tanıtmak. “Ömrüne Sığmayan Adam” sergisi, Aziz Nesin’i anlatmanın yanı sıra; onun tanıklık ettiği tarihi sözlü, görsel ve yazılı belgelerle izleyiciye aktarmayı ve çeşitli tartışma platformları açmayı hedefliyor. Sergide Fatih Pınar ve Burcu Kolbay tarafından hazırlanan, Nesin Vakfı öğrencileri ve çalışanlarıyla yapılan video-röportajları temel alan “Aziz Nesin Yaşıyor” belgeseli ile Nesin Vakfı fotoğrafları da yer alıyor.

edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

pinar-kurPınar Kür’ün 10 yıl aradan sonra yazdığı romanı Sadık Bey’in ardından Can Yayınları, yazarın  başyapıtı Asılacak Kadın ve Mine Söğüt ile yaptığı söyleşi kitabı Aşkın Sonu Cinayettir’i yayımladı. 

Tanıtım bülteninden

Asılacak Kadın, yayımlandığı ilk günden büyük ses getirmiş, gerek anlatım tekniği gerekse kadının toplumda konumlandırılmasına ilişkin cesur tavrıyla Türkçe edebiyatın klasikleri arasına girmiş bir roman. Nicesini gazetelerin iç sayfalarında okuyup geçtiğimiz bir cinayeti ele alan Pınar Kür, kadına karşı örülmüş yargının ardında yatan toplumsal dokuyu da tüm gerçekliğiyle masaya yatırıyor.

Mine Söğüt’ün Pınar Kür ile yaptığı uzun sohbetin kitabı Aşkın Sonu Cinayettir  ise bir kadın yazarın dünyasına bir başka kadın yazarın rehberliğinde yapılan bir ziyaret.

Pınar Kür

Bursa’da doğdu ama hiç orada oturmadı. Çocukluğu Anadolu’nun çeşitli kentlerinde ve Londra’da geçti. On üç yaşında gittiği ABD’de beş yıl kaldı. Ortaöğrenimini New York’ta tamamladı, yükseköğrenimine yine orada başladı. İstanbul’da Robert Kolej Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra beş yıl Paris’te yaşadı. Sorbonne Üniversitesi’nde,

Karşılaştırmalı Edebiyat Kürsüsü’nde doktora yaptı. Yurda döndükten sonra Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde tiyatro eleştirileri yazdı. 1984’te Akışı Olmayan Sular adlı öykü kitabıyla Sait Faik Öykü Ödülü’nü kazandı. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.

edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

edebiyat-atolyesi-300x300“Yarını Gören Söz” öykü atölyesi Nâzım Hikmet Kültür Merkezinde 1 Ekim’de başlıyor.

Tanıtım bülteninden

Günümüz gerçekliğini yorumlamaya çabalayan politik ve felsefi metinler dahilinde yapılacak olan atölye; Kanon’a dışarıdan bakan okumalar, roman, öykü ve sinema incelemeleri ile ilerleyecek. Okurken yaşarken ve yazarken biz bu dünyanın neresindeyiz? Öykü yazma pratiklerimiz; okuyan ve yazan ‘biz’, öykülerimiz…

Sabahattin Ali, Selçuk Baran, Julio Cortazar, Bilge Karasu, Wolfgang Borchert, Orhan Kemal, Ingeborg Bachmann, Kamuran Şipal, Sadık Hidayet, Terry Eagleton öyküleriyle ilerleyecek olan atölye Sezer Ateş Ayvaz tarafından yürütülecektir.

Atölye Başlangıç Tarihi: 1 Ekim 2016

Atölye Günleri: Her Cumartesi 14.30 – 17.30

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi
Bahariye Caddesi Ali Suavi Sokak No: 7 34714 Kadıköy İstanbul
Telefon: 0216 414 22 39

edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

karahindiba-dergi-sayi-altiKarahindiba Dergi 1. yaşını yeni sayısıyla kutluyor.

Tanıtım bülteninden

Yola koyulduğu ilk günden beri sadece nitelikli edebiyatı ilke edinmiş olan Karahindiba, altıncı sayısında “Edebiyatımızda Zaman” dosya konusuyla okuyucularını bir kez daha selamlıyor.

Edebiyatın en temel unsuru zamanı farklı açılardan ele alan Nezihe Altuğ, Mehmet Binboğa, Meral Bahar, Doğan Ateş, Taner Turan ve Fatih Akça bu sayının dosya konusunu oluşturdular. “Kitaplar, yüzyıllar boyunca birçok insanın hayatında terapist rolünü üstendi. İyileştiren bir hastalık edebiyat.” diyerek edebiyatın sadece acı ve sorunları yansıtma aracı değil bir toplumun inancı ve umudu olması gerektiğine işaret etti Karahindiba ailesi.

Bu sayısında gene birbirinden iyi şiir, öykü ve denemelerle dopdolu bir içerikle okuyucularını bekliyor. Karahindibanın değerli yazarlarından Ahmet Tahir Toprak “Bilmeyen ne bilsin bizi, bilenlere selam olsun” diyerek Yunus Emre felsefesiyle, ruhunu ortaya koydu. Karahindiba, günden güne dağılan bir toplumu, kucaklamaya ve birleştirmeye bu sayısında da devam ediyor. Bu bir varoluş savaşı!

Mevsim Yenice, Karahindiba Atölye’de seçilen dört öyküyü değerlendirdi ve görüşlerini sundu.

Umut Durmuşoğlu ise kelime heybesini bu defa Murat Özyaşar’la doldurdu.

Orçun Ünal, İngilizce’den Xhosa Halk Hikâyesi olan ‘’Yamyam Anne ve Çocukları’’nı edebiyatımıza kazandırdı.

Hıdır Murat Doğan enfes bir kapak tasarımı ve dizaynıyla derginin en önemli sac ayaklarından birisini oluşturdu. Bu sayının büyülü dokunuşları Damla Katuk, Cenk Özgür, Elif Gökçe Tunçel, Leyla Tün ve Elif Altun’a ait.

Karahindiba, günden güne büyüyen ailesiyle yolunda sağlam adımlarlailerlemeye devam ediyor. Şimdi son söz, okuyucularımızda.

Keyifli okumalar…

Üflesen dağılacak bir ülkede varoluş savaşıdır Karahindiba!

edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

1475048531_unutulmus_kralliklar_gorselGerard Russell’ın “Unutulmuş Krallıkların Vârisleri: Ortadoğu’nun Yok Olan Dinlerine Yolculuk” adlı kitabı, Aylin Kayapalı çevirisiyle Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY) tarafından yayımladı.

Tanıtım bülteninden

Birleşmiş Milletler ve İngiliz diplomatı olarak on dört yıl Ortadoğu’da görev yapan Gerard Russell tarafından kaleme alınan Unutulmuş Krallıkların Vârisleri: Ortadoğu’nun Yok Olan Dinlerine Yolculuk adlı kitap raflardaki yerini aldı.

Mandayyalar, Yezidiler, Zerdüştçüler, Dürziler, Samiriyeliler, Koptlar, Halaçlar… Diplomat olarak gittiğinde Ortadoğu’ya âşık olan Gerard Russell Unutulmuş Krallıkların Vârisleri adlı kitabında, en tehlikeli, en dağlık, en zor ulaşılır bölgelerde hayata tutunup modern dünyaya meydan okuyan bu dini toplulukları anlamak ve anlatmak amacıyla özenli bir tarihi kayıt oluşturuyor.

Müslümanlığın ve Hıristiyanlığın gölgesinde, dağlarda, bataklıklarda ve uzak köylerde sığınak bulan bu insanlar kimlerdi? Nereden gelmişlerdi? Nasıl hayatta kalmışlardı? Böyle bir topluluğa ait olmak nasıl bir şeydi? Artık kaybolmuş dini duyarlığın ve çeşitliliğin simgesi olmalarının yanında, bütün dünya dinlerinin kökenleri ve evrimleriyle ilgili de çok şey anlatan bu zengin ve eski inançlar, bir zamanların büyük krallık ve medeniyetlerinin son mirasçıları ve Unutulmuş Krallıkların Vârisleri bu insanların hayatta kalmak için gösterdikleri cesur çabaya tanıklık ediyor.

edebiyathaber.net (29 Eylül 2016)

denize-dogruArjantinli şair Alfonsina Storni’nin “Denize Doğru” adlı kitabı, Tozan Alkan çevirisiyle  MedaKitap Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Kitap, şairin yaşadığı coğrafyanın fiziksel uzaklığına rağmen insanların varlık hallerinin ortaklaşmasına, şiirin kökenindeki duygu, durum hallerinin geçişkenliğine de bir örnek.

Zaten hayatın, denizlerden başladığı söylenebilir. Dolayısıyla denize doğru yönelmişliğin varlığa dair bir vurguyu içerdiği açıktır. Alfonsina Storni’nin şiirleri bu var olma çabasının poetik dışavurumları sayılabilir. Şairin kişisel hayatındaki trajik ağırlık, hastalığı, ardından da intiharı tercih etmesi vb. birçok olgu, şiirlerin nüvesinde yer alan dramatik yoğunluğun gerekçeleridir.

Erken yaşta çalışma hayatına başlaması, evli bir adama aşık olup hamile kalması ve oğlunu tek başına büyütmesi, kişisel deneyimlerinden esinlenerek yazdığı şiirlerinde, kentlerdeki kadınların sorunlarını ve mücadelesini, feminist bir duyarlılıkla ifade etmesine neden olmuştur. Şiirlerinde aşk ve ölümün iki majör izlek olduğu söylenebilir. İlk zamanlarında ölçülü, uyaklı şiirler yazsa da daha sonra serbest dizeye yönelmiştir. Duygu ve düşüncelerini düşsel, gerçeküstücü ve parçalı bir dille ifade eder. Son şiirlerindeki deniz imgesiyle intiharının ipuçlarını verdiği de söylenebilir.

Hayatının son yılları acılar içerisinde geçmiş ve iki yakın arkadaşının intiharından sonra, 46 yaşında, 25 Ekim 1938 tarihinde Arjantin’deki Mar del Plata‘da yer alan La Perla kıyısına gelmiş ve “denize doğru” yürümüş, bir daha da geri dönmemiştir.

Şairin denize doğru gidişi ve ölüme ulaşması, yaşadığı hayatın trajik yoğunluğuna koşut olarak şiirinin de kökenindeki majör imgeye dönüşmüştür, denilebilir. Ölümü, Ariel Ramírez ve Félix Luna‘ya esin vermiş ve onların  “Alfonsina y el Mar (Alfonsina ve Deniz)” adlı şarkıyı bestelemesine neden olmuştur. Bu şarkı  Mercedes SosaNana Mouskouri gibi birçok şarkıcı tarafından yorumlanmıştır.

Arjantin’de, ölüme gittiği Mar del Plata‘da bir heykeli bulunmaktadır.

edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

zurafaLéo Grasset’in “Zürafa Boynun Neden Uzun” adlı kitabı, Yonca Aşçı Dallar çevirisiyle İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Fransız biyoloğun, Hwange Ulusal Parkı’nda geçirdiği altı aylık süredeki araştırmalarından ve deneyimlerinden yola çıkarak hazırladığı kitap, sürprizlerle dolu Afrika savanlarında yaşayan hayvanların bilinmeyen yönlerini eğlenceli bir dille okura aktarıyor.

Afrika savanlarında çekilmiş renkli görsellerle zenginleşen kitap, zebralardan fillere, bal porsuklarından aslanlara, ceylanlardan mandalara kadar birçok hayvanla ilgili daha önce bilinmeyen ya da merak edilen konular hakkında şaşırtıcı bilgiler sunuyor. Zebraların siyah üzerine beyaz çizgili olması, fillerde mutlak bir diktatörlüğün, mandalarda ise sonsuz bir demokrasinin hüküm sürmesi gibi savan araştırmacılarının yıllarını adadığı konularla ilgili okuru aydınlatırken insanların zengin biyoçeşitliliğe sahip doğal ortamlar içinde, bu ortamları tahrip etmeden de yaşayabileceği hususuna da dikkat çekiyor.

edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

baris-makinesiÖzgür Mumcu’nun ilk romanı “Barış Makinesi“nin Almanca haklarını Random House Germany satın aldı. 

Roman Haziran ayında April Yayıncılık tarafından yayımlanmıştı.

Barış Makinesi arka kapak yazısı: 

İnsanlık tarihinin en büyük icadı çalışacak mı? 

‘Barış makinesi evvela sinirlere, ruhlara, zihinlere tesir edecek, böylece harp makinelerine el sürmek kimsenin aklından dahi geçmeyecek.

Krallar, sultanlar, kraliçeler, tiranlar defedildikten sonra, bütün devletlerde ahali söz sahibi olacak. 

İşte o gün bir makine dünyaya barışı getirecek.’

Mıknatıs dağının gölgesinde hür irade ve kaderin işbirliğiyle tanışan Arif Bey, Mösyö Pierre. Bir tekerlemenin tekerinde dünyayı kateden bitirim yetim Celal. Aşk müptelası Dragan. Duru zekası ve keskin güzelliğiyle Céline. Sahir, Jean, Mösyö Komiser ve biz, hepimiz…

Filozoflar ve kâtipler, kibar hanımlar, mihraceler ve esirler, ateşi icat edenlerle atomu parçalayacak olanlar, ölülerini gömmeyi ilk akıl edenlerle İskenderiye Kütüphanesi’ni yakanlar, hiç aşı olmamışlar, bakirler ve seferlerde iskorbütten ölmüşler, bir geyiğin avına gidip de hiç dönmemişler…

Özgür Mumcu’dan topraklarımızda başlayıp sınır ötesine uzanan, tam zamanında bir ilk roman. Barış Makinesi.

edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

orhan-bahtiyarTarihte en fazla merak edilen imparatorluklardan biri de Osmanlı İmparatorluğu’dur. Ancak okullarda bize bu imparatorluğun neredeyse hep savaşlarda geçen tarihi anlatılır. Orhan Bahtiyar ise son romanı “Ateş Kırmızısı”nda, merak edilen bu imparatorluğun sanat hayatına,  İtalyan Ressam Fausto Zonaro’nun hayatı ile ışık tutuyor. Biz de Edebiyat Haber okurları için; Orhan Bahtiyar ile Zonaro’nun, gelmiş olduğu dönem ve Ateş Kırmızısı üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Son romanınız “Ateş Kırmızısı’’nda Abdülhamit Döneminde, Osmanlı Devletine göç etmiş olan İtalyan Ressam Fausto Zonaro’nun hayatını kaleme aldınız. Sizi Zonaro’nun romanını yazmaya iten sebep neydi?

Zonaro ile tanışmam Sunay Akın sayesinde oldu. Son romanımı yazdıktan sonra yeni bir romanın araştırmasını yaparken, Sunay Hoca’dan geri bildirim aldım. O da bana: “Daha önce yazdıklarının bir seviye üstüne çıkmalısın. Çok farklı ve senin entelektüel birikimine katkı sağlayacak bir şeyler yazman lazım’’ dedi. Bunun sonucunda da bir ressamla ilgili roman yazmak istedim. Üzerine odaklandığım sanatçı da Abdülhamit döneminde Osmanlı topraklarına gelen Zonaro oldu. Çünkü Abdülhamit, Osmanlı tarihinde en çok tartışılan ve bundan sonra da tartışılmaya devam edilebilecek bir isim. Hakikatten araştırmalarımda da gördüm ki çok ilginç bir adam. O yüzden Zonaro üzerine bir roman yazmaya karar verdim. Ayrıca roman, o dönemin İstanbul’u ve sanat çevresi hakkında da bilgi veriyor. Bana bu romanı yazdıran sebep bunlar.

Peki, bize biraz romanın ana kahramanı olan Zonaro’dan bahseder misiniz? Zonaro kimdir, İtalya’dan, Osmanlı Devleti’ne neden göç etmiştir?

Aslında Zonaro, İstanbul’a gelmeden önce İtalya’da da tanınmaya başlıyor. Fakat İtalya’da hak ettiği değeri tam olarak görmediğini düşünüyor. Dergilerde kendisi hakkında pozitif anlamda eleştiri yazıları çıkıyor fakat ona rağmen Zonaro, İstanbul’a geliyor. Çünkü etrafından, İstanbul ve Abdülhamit’le ilgili çok iyi şeyler duyuyor. Zonaro, Abdülhamit’in sanatçılara ne kadar değer verdiğini, onları nasıl koruduğunu; sanatçılar için de İstanbul’un ne kadar yaşanılabilir olduğunu gördükten sonra İstanbul’da yaşamaya karar veriyor ve sonrasında İstanbul’a yerleşiyor.

Romanda sadece Zonaro değil de Osmanlı Bilim tarihine hatta günümüzün bilim tarihine çok önemli katkıları olan Besim Ömer’den, işte Osmanlı’da müzeciliğe, resme, arkeolojiye çok büyük katkıları olan Osman Hamdi’den de bahsediyorsunuz. Bize biraz bu isimlerden bahseder misiniz? Romana başlamadan önce bu isimleri ele almak aklınızda var mıydı?

Bir romana başlarken benim için romanının başı ve sonu bellidir, ortası boştur. Roman bir süre sonra kendi kendisini yazar. Ayrıca romanı yazarken de sürekli araştırmalar yaparım. Yapmış olduğum bu araştırmaların sonucunda da elde ettiğim enteresan bilgileri; ek hikâyeler ve alt bilgiler olarak romanda kurgularım. Besim Ömer ve Osman Hamdi ile ilgili yapmış olduğum araştırmalar da buna örnek olarak verilebilir. Besim Ömer, çok önemli bir karakter. Anadolu topraklarında, ilk doğumhaneyi kuran bir bilim insanı. Hatta o dönemde İstanbul halkı, doğumhaneye “piçhane’’ diyordu. Halk doğumhaneyi çok kötü bir yer olarak görüyordu. Halkın o dönemdeki eğitimsizliği bu fikri insanların kafasına yerleştirmişti. Besim Ömer, bir anlamda da Abdülhamit tarafından destekleniyordu. Fakat Abdülhamit, Besim Ömer’i desteklendiğinin bilinmesini istemiyordu. Çünkü kendisine gelebilecek olan tepkilerden korkuyordu.  Ama bir yandan da Besim Ömer’e gerekli olan yeri veriyor ve yardımları yapıyordu. Hatta romanı okuyanlar şunu görecektir: Besim Ömer, gazete ilanı ile hasta arıyor ve kimse gelmiyordu. Gazete ilanı ile hasta arayan bir doktoru düşünün, ne kadar zor bir durum! Osman Hamdi’yi ise zaten anlatmaya gerek yok. Osman Hamdi, Anadolu topraklarının yetiştirdiği en iyi ressamlardan. İlk müzeci, Kadıköy’ün ilk belediye başkanı, Sanayi-i Nefise’nin de kurucusu ve Anadolu’dan kaçırılmak istenen pek çok tarihi eseri yine Anadolu’da tutan önemli insanlardan bir tanesi. Zaten o çok bilinen “Kaplumbağa Terbiyecisi’’ tablosunun da ressamı.

e821720c-41ba-4b41-a28f-5cf8b6f2ff34Romanın kurgusunda, Osmanlı’da önemli bir meslek grubu kabul edilen “Tulumbacılar’’ da en Zonaro kadar önemli bir yer tutuyor. Bize tulumbacılardan bahseder misiniz?

Zonaro’nun çok önemli ama kayıp bir tulumbacılar tablosu var. Aslında Ateş Kırmızısı, Zonaro’nun bu tablosunun nasıl kaybolduğunu kurgu ile anlatıyor. Bu bir biyografi kitabı değil, roman. Romana da kurguyu katmak zorundasınız. Sonuçta Zonaro’nun yayınlanmış anıları var. Ben de bu anıları kurgulamadan, aynı şekilde yazmış olsaydım roman olmazdı. Tulumbacılık mesleğini de şöyle görmek lazım: Şimdiki dönemde futbolculuk ne kadar popülerse, tulumbacılık da o dönemde bu kadar popülerdi. Tulumbacılık hem bir meslek hem de spor olarak görülüyordu. Hangi mesleğe sahip olursanız olun, tulumbacı olabiliyordunuz. Özellikle de kabadayılar tulumbacılığa rağbet gösteriyor. Bunlar, külhanbeyi değil ama külhanbeyliği çok daha farklı. Külhanbeyliği kabadayılığın kötü tarafıdır. Külhanbeyleri; zorbalık yapar, mahallenin namusuna göz diker… Ama kabadayılarda durum bunun tam tersidir. Kabadayılar, hep mazlumun yanındadır, mahallenin namusunu korur. Bu insanlar da tulumbacı olur. Ama sadece kabadayılar değil, defterdarlıkta çalışan tulumbacılar da var. Bu adamlar tulumbacı kıyafetlerini hep içlerinde taşır. Günlük giysilerini, tulumbacı kıyafetlerinin üzerine giyinir.  Kuleden yangın narası atıldığı zaman, üst değiştirme olmaz, onunla vakit kaybetmezler. Mesela tulumbacıların koşu çeşitleri var. Yolun durumuna göre koşuları değişir; kuzu ayağı, düşük ritim gibi.  Bir de taşıdıkları tulumbanın hilal şeklinde bir tepeliği var. Bir tulumba sandığının ne kadar disiplinli ve iyi eğitimli olduğu o hilalin az hareket etmemesiyle alakalıdır. Çok ilginç tulumbacı hikâyeleri de var mesela. İngiliz Hidayet… İngiliz Hidayet’in gerçek adı George. George, babası ile bir sirk kumpanyası için Osmanlı Devleti’ne geliyor.  Fakat daha sonra geri dönmüyor ve burada kalıyor. George eş cinsel bu arada. Tulumbacıların arasında kalıyor ve bir süre sonra kendini tulumba sandığında buluyor. Sonra bir gün sünnet töreni izlerken, George’u zorla alıp, sünnet ediyorlar. Sonra sen hidayete erdin diyerek, adını Hidayet koyuyorlar. Adı da İngiliz Hidayet olarak kalıyor. Böyle birçok tulumbacı hikâyesi var.

Ateş Kırmızısı Abdülhamit döneminde geçiyor. Söyleşinin de başında bahsettiğiniz gibi Zonaro, Abdülhamit’in sanata ve sanatçıya verdiği değeri bildiği için Osmanlı Devleti’ne geliyor. Biraz da Abdülhamit’in sanata ve sanatçıya verdiği değerden bahseder misiniz?

Abdülhamit’in kendisi zaten bir zanaatkâr. Çok iyi bir marangoz. Sanata karşı olan duyarlılığı da buradan geliyor. Özellikle; resme ve müziğe… Abdülhamit, bunların dışında tiyatroya da çok önem veriyor. Mesela şöyle anlatayım: Örneğin; bir saray çalışanının çalışmasından rahatsız, aşçı diyelim. Aşçının yemeklerini veya çalışma sistemini beğenmiyor. Normal şartlarda o aşçı saraydan atılır, biraz daha ileriye gitmişse kafası vurdurulur. Abdülhamit ise kişiyi uyarmak için iki sahneden oluşan bir komedya yazıyor. Ama her saray çalışanı için geçerli bu. Yazmış olduğu bu komedyayı da saraydaki İtalyan tiyatro grubuna oynattırıyor. Bu oyunu izlemesi için bütün saray çalışanlarını topluyor. Herkes tedirgin geliyor, “acaba hangimize tokadı vuracak’’ diye. Ama ilk on dakikada komedyanın kiminle ilgili olduğu ortaya çıkıyor, sonrasında ise herkes rahatlıyor ve oyuna gülüyor, aşçı hariç. Çünkü orada tokat aşçıya vuruluyor. Yani görüldüğü gibi aşçının kendisine çeki düzen vermesi bir tiyatro oyunu vasıtasıyla isteniyor. Keza Abdülhamit dönemindeki saray ressamlarına da bakacak olursak, hep önemli isimler; Zonaro’dan önceki saray ressamı da bir İtalyan, Abdülhamit’in etrafında toplandığı ressamlar da çok önemli isimler; Osman Hamdiler, Şeker Ahmetler…

995353_10153440311218877_1922913251400140361_nBir padişahın ülke sınırları içerisinde yaşayan ressamdan haberdar olması çok zordur. Abdülhamit, Zonaro’dan nasıl haberdar oluyor?

Abdülhamit’in tamamı beyaz atlardan oluşan koruma alayı var, Ertuğrul alayı. Bu alayın atlarının beyaz olma sebebi ise Abdülhamit’in, Fatih Sultan Mehmet’e karşı duyduğu hayranlık. Abdülhamit, Fatih’in İstanbul’un fethinde kullandığı beyaz atı çok seviyor. Ertuğrul Alayı her cuma günü Galata Köprüsü’nden geçiyor. Zonaro’da, bir gün beyaz atlardan oluşan bu alayın geçişine denk geliyor. Zonaro alayın geçişinden çok etkileniyor ve onların geçişi esnasında bu alayı resmetmeye başlıyor. Bir süre sonra Zonaro, alaydakiler tarafından fark ediliyor. Daha sonra alayın İtalyan mızıkacıbaşısı, Zonaro’yu ziyaret ediyor. Sonrasında ise alayın komutanı Ertuğrul Paşa geliyor ve Zonaro ile tanışıyor. Zonaro’nun yapmış olduğu Ertuğrul Alayı resmi bittikten sonra da Ertuğrul Paşa resmi saraya sunuyor. Abdülhamit de böylece resmi görüyor ve beğeniyor. Abdülhamit’in, Zonaro ile tanışması bu şekilde oluyor. Zonaro da saray ressamlığına giden yolun kapısını böylece açmış oluyor.

Peki, Zonaro, Saray Ressamı olduktan sonra Abdülhamit’in tablosunu yapabilmiş mi?

Yapmış tabii! Hatta şunu demiş: “Sizin tablolarınızın bir sürü kötü taklidi var. Herkes yapıyor ama çok kötü bunlar. Müsaade edin birde ben yapayım.’’ Hakikatten de o dönemde Abdülhamit’in resimleri çok kötü yapılmış. Zonaro, böylece Abdülhamit’in güzel bir resmini yapmış.

Ateş Kırmızısı’nı elimize aldığımızda Zonaro’nun dışında bir başka ressam daha dikkatimizi çekiyor, Can Ersal. Can Ersal’ın romana resim çizme fikri nasıl ortaya çıktı?

Ben, aynı zamanda Düştepe Oyun Müzesi’nin müdürüyüm. Orada Jules Verne’nin, “80 Günde Devr-i Âlem’’ kitabının 1883 yılında basılmış olan ilk baskısı var. O baskıyı incelerken, kitabın, her bölümünün başında çok güzel gravürlerin olduğunu gördüm. Ateş Kırmızısı da 1890’larda geçiyor. Bu tarihi havayı kitaba verebilmek için Ressam Can Ersal’ın yanına gittim. Abi dedim: “Böyle bir şey düşünüyorum ne dersin?’’ O da bu düşüncemi  pozitif karşıladı, çok hoşuna gitti. Beraber çalışmaya başladık. Geceleri sürekli, uzun uzun telefonda konuştuk. “Buraya ne yapalım? Burada ne olsun?’’ gibi… Can abi sürekli eskiz yapıp yolladı ve kitabın son hali ortaya çıktı. Kitabın içinde ki bu resimler okuyucular tarafından çok ilgi gördü. Resimler kitaba çok değer kattı.

Zonaro bildiğimiz gibi İtalyan bir ressam. Peki, İtalyanlar bu romandan haberdar mı?

İtalyanlar, romandan haberdar mı değil mi henüz bilmiyorum. Çünkü Türkiye’nin, Roma Büyükelçiliği kitaptan haberdar oldu ve benden bu kitabı istedi. “ Kitabı, İtalyancaya çevirip, yayınevleri ile temasa geçerek; Türkiye ve İtalya arasında kültür köprüsü kurmak için bastırmak istiyoruz’’ dediler. Ben de onlara kitap ile birlikte, özetini yazıp yolladım. Fakat her şey güzel giderken büyükelçi değişti, daha sonra 15 Temmuz olayları oldu ve her şey rafa kalktı. Şu an da ne olur bilmiyorum.

Ateş Kırmızısı sizin dördüncü romanınız, bundan sonra bir roman çalışmanız var mı? Biraz ipucu verir misiniz?

Tabii ki var! Hatta kafamda beş romanımın konusu hazır ama bunları yazabilmek mesele. Yazabilmem için; çok yoğun araştırmalar ve ciddi kurgu denemeleri yapmam lazım. Bu süreç, çok kolay bir süreç değil. Zaten benim yazdığım bir roman birkaç seneden önce bitmiyor. O yüzden önümüzdeki on seneyi kapatmış durumdayım.

Melih Yıldız – edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

tdk-kurum-isimlerinde-kesme-isareti-kullanimini-kaldirdi-7709106Türk Dil Kurumu (TDK), kesme işaretinin kullanımı ile ilgili bir değişikliğe gitti. Artık kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve işyeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmayacak.

Yeni düzenleme bu dil kuralını ortadan kaldırdı. Kurum ve kuruluş adlarından sonra gelen tüm takılar birleşik yazılacak.

Habertürk’ün haberine göre; artık bu adlar; Türkiye Büyük Millet Meclisine, Başbakanlığa, Bakanlar Kurulunun, Türk Dil Kurumuna, Mavi Köşe Bakkaliyesinden şeklinde yazılacak.

Özel isimler kapsam dışı

Düzenleme özel isimleri ve kısaltmaları kapsamıyor. Yani şehir adı, insan ismi ya da bir kurum adının kısaltması bu düzenleme dahilinde değil. Özel isimler ve kısaltmalardan sonra gelen takılar kesme işareti ile ayrılacak.

Ahmet’in, Kırıkkale’nin gibi özel isimlerde kesme işaretinin kullanıldığını kaydeden TDK yetkilileri TBMM, TOBB gibi kısaltmalarda kullanımı sürecek olan işaretin güncellenen halinin yazım kılavuzuna ve internete de konulduğunu dile getirdi.

“Biz daha önce kaldırmıştık”

Habertürk’e konuşan Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel, kendilerinin de kesme işaretini kaldırdıklarını belirterek, “Biz daha önce kaldırmıştık da onlar sonunda doğrusunun bu olduğunu görüp çizgiye geldiler. Kısaltma yazıyorsanız kesme işareti kullanıyorsunuz” dedi.

edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

kalandar-soguguTürkiye Oscar adayı olarak yönetmenliğini Mustafa Kara’nın yaptığı “Kalandar Soğuğu” filmi seçildi.

Amerika’da yapılacak 89. Akademi Ödülleri (Oscar) En İyi Yabancı Film dalında Türkiye adayını T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile sinema alanındaki meslek örgütlerinin temsilcilerinden oluşan 17 kişilik seçici kurul belirledi. Kurulda adaylığa başvuran 9 film değerlendirildi.

edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

islem-tamamToprak Işık‘ın çocuklar için yazdığı “İşlem Tamam” Tudem Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Matematik öğrenmek yeni bir dil öğrenmek gibidir. O dilin güzel hikâyelerine ulaşmak için azıcık ustalaşmak gerekir. Yolun başındaki zahmete katlanırsan matematik sana içindeki güzellikleri cömertçe sunar.”

Matematiği sever misin? Sayılarla dans etmeyi, şekillerle oynamayı? Ya da şöyle yarım sayfa uzunluğundaki bir problemi çözebilmek için aynı soruyu tekrar tekrar okumayı?.. Yanıtın koca bir “Hayır!” ya da ürkek bir “Evet!”se bile emin ol şu anda tanıtımını okuduğun kitap hayatın boyunca çok işine yarayacak. Bu durumda elde var bir…

Uzun yıllardır pek çok okulun okuma listesinde yer alan “Fen Bilimleri” serisinin sevilen yazarı Toprak Işık, seni sayıların karmaşık gibi görünen ama gerçekte hiç de öyle olmayan dünyasıyla tanıştırmak için çok çalıştı, araştırdı ve en sonunda her sayfasında sana matematiğin büyüsünü hissettirebilecek kadar iddialı (gerçekten!) bir kitap kaleme aldı: İşlem Tamam.

Işık, matematiğin sıkıcı olduğunu savunanları önyargılarından kurtarmak adına özenle hazırladığı bu renkli başvuru kitabında, doğru dille ve yöntemle anlatılan matematiğin tadından yenmeyeceğini belirtiyor. Matematiğin sayılardan, işlemlerden ve şekillerden oluşan dilini keşfeden yazar, bunu çocuklarla paylaşabilmek için mizahı kullanarak benzersiz bir anlatım sergiliyor.

Temel matematik konularını belirli bir düzen içerisinde, sohbet tadında sunan İşlem TamamDoğan Gençsoy’un karikatür esintili desenleri eşliğinde, her satırıyla eğlenerek öğrenmenin önemini vurguluyor. Öyle ki; geometrik cisimler, sayılar, açılar ve şekiller gibi matematiğin omurgasını oluşturan unsurlarla ilgili bölümleri okurken yüzünüzden gülücük hiç eksik olmuyor.

O zaman ne duruyorsunuz, matematik serüveni bir an önce başlasın!
Üstelik gülmek serbest!..

Elde var biir, ikii, üüç, dörtt!

edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

yaraticiCemil Kavukçu ile Fadime Uslu tarafından birlikte yürütülecek olan atölye, öyküye kapı aralayan, yazının uzun yolculuğunu sürdürmek isteyenlere eşlik ve rehberlik etmeyi hedefliyor.

Yazılan öykülerin detaylı biçimde incelenip değerlendirileceği atölyede amaç, katılımcıların yazma isteğini sürekli kılmak.

23 Ekim Pazar günü başlayacak olan dersler 11.00-14.00 saatleri arasında yapılacak, program sekiz hafta sürecek.

Toplam : 24 saat

Katılımcı Bedeli: 450 Lira (Öğrencilere %20 indirim uygulanıyor.)

Yer: Tayfa Kitap Kafe

Adres: Selanik-2 Caddesi, 82/32, Kızılay, Çankaya/Ankara (Kocatepe otopark girişinin karşısı)

edebiyathaber.net (6 Ekim 2016)

orhan_kocakCan Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, yeni sahibini buldu. Orhan Koçak, ödülü aldığı gece duygularını şu sözlerle dile getirdi:

“Bu ödül benim için çok büyük bir sürpriz oldu. Çok sevindim. Kabul eder misiniz diye sorduklarında, “Ne demek!” dedim böyle bir ödülü kabul etmemek düşünülemez bile. Bunun birçok nedeni var. Bir tanesi Erdal Abi ile ilgili. O benim eski ahbabım. 1960’ların sonları ve 70’lerin başlarında Erdal Abi ile ahbap olduk. O tarihten sonra ben İstanbul’a gelinceye kadar yoğun bir dostluğumuz vardı. Erdal Abi’nin sert görüşleri vardı. Edebî olarak da siyasi olarak da sert görüşleri vardı. Bunları olabildiğince sert ifade etmekten de geri durmazdı. Mesela ben oradan rahmetli İlhan Berk’in bir kitabını alıyorum “Sen buna şiir diye bakıyor musun?” derdi. O sıralarda yeni yazmaya başlamış Enis Batur’un şiirini okurduk,“Saçmalama,” derdi.  Ama çok severdi. Ayrıca hikâyeci olarak da çok severdi. Şimdi Erdal Abi’nin denemeleri ve eleştirileri de kitap halinde çıktığı için çok sevindim, anıları da yayımlandı çok iyi oldu.

Ödülün kendisine gelince; seçici kurul üyeleri hep sevgi ve saygı duyduğum insanlardan oluşuyor. Bu benim için çok önemli. Benden önce ödül almış insanların hepsi Gülten Hanım’dan başlayarak çok önemli edebiyatçılar. Daha büyük bir onur olamaz benim için.

Bu ödülün ardından çevremdeki insanlar da bana daha farklı bir gözle bakmaya başladılar, ciddiye alınmaya başladım. Zamanla alışacaklardır. Ben de alışacağım.

Söylemek isterim ki bu ödülün teşvik edici bir yanı da var. Bundan sonra daha dişe dokunur şeyler yapmaya başlayacağım. Çok teşekkür ediyorum.”

Orhan Koçak

1948 yılında İstanbul’da doğdu. ODTÜ’de iktisat ve sosyoloji okudu. Defter dergisinin ve Kanat Yayınları’nın kurucularındandır.  12 yıl boyunca yayımlanan edebiyat dergisi Virgül’ün genel yayın yönetmenliğini yapmıştır.  Theodor W. Adorno’nun eleştirel diyaloglardan oluşan başyapıtı Minima Moralia’yı Ahmet Doğukan’la beraber Türkçeleştirmiştir. Eserleri: İmgenin Halleri (1995), Modern ve Ötesi: Elli Yılın Sanatına Kenar Notları (2008), Bahisleri Yükseltmek (2011), Kopuk Zincir (2012). Başlıca çevirileri: Melanie Klein’den Haset ve Şükran (2008), Samuel Beckett’tan Proust (2007).

edebiyathaber.net (28 Eylül 2016)

fadime-fotoSöyleşi: Gamze Erkmen

Fadime Uslunun Yüzen Fazlalıklar isimli öykü kitabı geçtiğimiz ay Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Farklı gibi görünen, birden çok duyguya dokunan ve bir şekilde birbirine bağlanan öyküler, kimi zaman sabit kimi zaman değişken bir atmosfer çerçevesinde hayatın içindeki yüzen fazlalıkları okura aktarıyor. Hem okuru hem de atölyelerinden birinde öğrencisi olma şansına sahip olduğum Fadime Uslu ile yeni çıkan kitabını ve yazarlığını konuştuk.

Yüzen Fazlalıklar” bir isim tercihi olarak, okur tarafından henüz rafta görüldüğünde dahi ilgi çekebilecek nitelikte. Elbette öykülerinizi okuduktan sonra ise, bu iki kelime büyüleyici bir anlam kazanıyor. Bize biraz hem sizin deyiminizle “yüzen fazlalıklarımızdan”, hem de kitabınıza bu ismi verme sürecinizden bahsedebilir misiniz?

İki yılı aşkın bir süre içinde oluştu bu kitap. ‘Sabit ve Değişken’ adlı öykümü yazdığımda bunun arkasının gelip gelmeyeceğimden emin değildim. Daha doğrusu böyle bir beklenti içinde değildim. Öykünün içinde filizlenen yeni öykü davetleri, düşünmediğim atmosferlerin içine aldı beni. Dişil bir kanal bulmuştum, birinin içinde bir başkasının hikâyesi doğdu ve öyküler birbirini izledi. Sonunda kitap bütünlüğüne ulaştı çalışmalarım. Ama dosyanın henüz adı yoktu. Bu konuda oldukça zorlandım; kitabın adını koyamıyordum. Sonunda öykünün içindeki bir diyalog yardımcı oldu bana; öykünün ana karakteri Leyla Abla, benim de çok sevdiğim John Milton’un bir şiirinde geçen yüzen fazlalıklar’dan söz ediyor. Leyla Abla yeni bir anlam katarak kullanıyor bu iki sözcüğü. Hepimizi bir biçimde kemiren yaratılmış nesnelere duyduğumuz bağımlılılar, türlü türlü yükler, yani fazlalıklar öykü kişilerimi de hırpalıyor; ‘yüzen fazlalıklar’ da bütün öyküleri bağladığı için kitaba en uygun başlığın bu olacağını düşündüm. İlk kitabım Büyük Kızlar Ağlamaz’ın başlığı da bir şarkı sözüdür.

Yüzen Fazlalıklar, bir çeşit modern kadın öykülerinden oluşuyor diyebiliriz. Tematik olarak sizi modern kadınların hayatlarını incelemeye iten nedir?

Buna ‘iten’ değil de ‘çeken’ diyebiliriz. Sonuçta hepimiz kuşatılmış bir yaşamın içindeyiz. Bireyleşemeden toplum teki olmaya yatkınız. Medya bütün gücünü kullanarak dayatıyor bunu. Sistem bünyesindeki zorbalığı kadınlara, eşcinsellere daha çok yöneltiyor. Farklı biçimlerde uygulanan zorbalığa, dayatmalara, baskıya karşı direnerek ayakta durmaya çalışan, bunun bedelini fazlasıyla ödeyen kadınlar daha önce de kalemimin odağındaydı. Bu kitapta kadınları meseleleriyle daha detaylı ele aldığımı söyleyebilirim.   

Kitabın ilk cümlesiyle son cümlesi arasında bir bağ olduğu açık bir şekilde görülüyor. Söylemek istediğim, başlangıçtaki ve sondaki iki kısa öykünüz, açık bir şekilde kitabın açılışı ve kapanışı tadında bir rol üstlenmiş gibi. Bu bilinçli bir biçim tercihi midir, yoksa kaleminizin planlarınız dışında da akıp gittiği olur mu?

Öykülerimi önceden planlamıyorum genellikle, kalemim gittiği yere götürüyor beni. Bir sözcük ya da cümleyle başlayan, hikâyenin yönlendirmesiyle gelişip kendini tamamlayan serüvenden söz ediyorum; her serüven gibi çıkmaz sokaklara dalabilir, umulmadık keşifler yapabilirsiniz. Hikâyenin özündeki yasayı bulmak ve tekniği ona göre çalıştırmak, benim çalışma yöntemim bu. Öyküye büyük bir aşkla bağlanmamın nedeni de yazma sürecindeki bu büyülü yolculuk.  Ancak ‘Yüzen Fazlalıklar’ın başında ve sonunda yer alan iki kısa öykü bilinçli bir tercih. Daha önce de üzerinde durduğum gibi, çalışmalarım kitap boyutuna ulaştığında öyküler arasında bir bağ da kurulmuştu. Onları böyle bırakamazdım; bir parantez açıp kapamam gerekiyordu. Girişteki Uyku Yılanı ile kapanış bölümündeki Yılanlı Rüya’yı en son yazdım.

yuzen fazlaliklar_kapakÖykülerinizin bazılarının kurgusunda kırlangıçlar oldukça güzel bir “senfoni” oluşturduğu için bu soruyu sormak istiyorum. Edebi tür anlamında özellikle öykü yazarken birtakım sembollerin varlığı, karakterlerin anlatmak istediklerini güçlendiriyor olabilir mi?

Kullandığınız her sembol öyküye hizmet etmelidir bana göre. Mekân, mekândaki detaylar, kişiler, diyalog kadar kıymetlidir. Sonuçta öykü ayrıntı sanatıdır ve öykü yazarı ayrıntıları dokuyarak hikâyenin aurasını yaratır.  Öykülerimin arasında uçuşan kırlangıçları seçmem tesadüf değil elbette. Leyla Abla’nın içsel göç özlemiyle kırlangıçların göçmenliğini aynı potada ele aldım. Karakterimin iç sarsıntılarını, geçmişten bir türlü kopamayışını bu kuşlarla güçlendirmeye çalıştım.

Toplam dokuz adet öykünüz içerisinden çoğunluğunun kurgusu Leyla, Belgin ve Marinin hikâyesi çerçevesinde şekilleniyor. Bu da okura, öykünün kısa ama etkileyici atmosferi içinde, bir roman kurgusuyla karşılaşacakmış hissi de yaşatıyor. Leylanın öyküsünden yola çıkarsak, bu kitabınızda yer alanları ya da diğer öykülerinizi romana çevirmeyi hiç düşündünüz mü?

Hayır düşünmedim. Edebi türler arasındaki sınırın günümüzde iyice saydamlaşmaya başladığı bir dönemde böyle bir ayırıma gerek görmüyorum. Okur olarak da elime aldığım metnin edebi türünü sorgulamıyorum. Burada tek ölçüt var, o da edebiyat.

Kitabınızın ismi ve karakter diyaloglarıyla John Miltona atıf yapmışsınız. Yine, bir diğer öykünüz Nobel ödüllü Japon romancı Yasunari Kavabataya adanmış. Başarılı bir öykücü olarak ilham alıp alıntılar yapmaktan hoşlandığınız, iyi bir okur olarak da mutlaka okunmalı, dediğiniz diğer isimler kimlerdir?

Beni besleyen o kadar çok yazar var ki, burada sıralayacaklarım dışında adını anmadıklarıma bir haksızlık olacak. Sait Faik, Orhan Kemal, Vüs’at O. Bener, Cemil Kavukçu, Andrey Platonov, Alice Munro, Raymond Carver, Ernest Hemingway, Julio Cortazar, Stefan Zweig, Antonio Tabucchi listemin başında yer alıyor. Öykülerimde zaman zaman sevdiğim yazarları anıyorum.

Öykü kitaplarınız dışında yazmış olduğunuz çocuk romanlarınız da var. Çocuk romanı yazmak ile öykü yazmayı karşılaştırırsanız, hangi yazım türü sizi bir yazar olarak daha çok doyuma ulaştırıyor?

İkisi arasında çalışma yöntemi, titizliği konusunda hiçbir fark yok benim için. Çocuklara yazarken yaşımı küçültüp o yıllara dönüyorum. Bir yandan da bugünün çocuklarının kaygı ve sevinçlerini yaşıyorum. Bir anlamda çocuk okur oluyor ve yazardan ne beklediğimi söylüyorum kendime. Çocuk romanları yazmak son derece keyifli bir yolculuk sunuyor bana. Çocuk romanlarımın daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim.

Yazmaya gönül vermiş kişilerin, belki de bir öykü kitabı çıkarma hevesinde olanların cevabını merak ettiği bir konu olduğunu düşündüğüm bir sormak istiyorum size. Elbette bir paragrafa sığamayacak kadar uzun bir cevabı olacaktır ancak yine de yazar adaylarının, öykülerinin atmosferini oluştururken özellikle nelere dikkat etmeleri gerekir?

Kelimenin tam anlamıyla; üretme sürecinde çevreleri ne denli kalabalık olursa olsun, kendileriyle, kahramanlarıyla baş başa kalmaları ve o güne kadar okudukları her şeyi unutmaları gerekir. Şu anda bir başyapıt ortaya koymayacağım, sadece içimden gelenleri yazacağım dememeliler. Her ne yazdılarsa birkaç gün, belki haftalarca yazdığı satırlara bakmamalarını öneririm. Yeniden okuduklarında karşılarına çarpıcı –biraz da acımasız- bir ayna çıkacaktır. Ayıklanması gereken her şey için silgiyi kullanmamaktan çekinmemeli; çünkü, bir yazarımızın dediği gibi öyküler kalemden çok silgiyle yazılır. Her şey böyle başlar, yalnızca okumaya ve yazmaya tutkuyla bağlananlar, inat edenler kazanır. Hikâyenin ruhunu hissetmeden, karakterlerin yüreğinin sesini duymadan yazarsanız bunu okuyucu da duymayacaktır. Güçlü bir atmosfer kurmak ve bunu yaşatabilmek için kendinizi tamamen öyküye adamanız gerekir.

Son olarak, yazmak isteyenler için yazım atölyeleri düzenliyorsunuz. Atölyeleriniz ile ilgili yeni projeleriniz var mı?

Çeşitli projelerim var, ama henüz netleşmedi. 2016-2017 döneminde de öykü estetiğinin farklı alanlarıyla ilgili paylaşımlarımı sürdürmeyi düşünüyorum.

Gamze Erkmen – edebiyathaber.net (27 Eylül 2016)

cermodernWoody Allen’ın en iyi filmlerinden olan “Maç Sayısı” 29 Ekim 19.30’da CerModern’de gösterilecek.

Tanıtım bülteninden

Yapımı : 2005 – İngiltere, Lüksemburg
Tür :Dram, Gerilim, Gizem
Süre: 123 Dak.
Yönetmen : Woody Allen
Oyuncular : Scarlett Johansson, Jonathan Rhys Meyers, Matthew Goode, Emily Mortimer, Brian Cox
Senaryo : Woody Allen
Yapımcı : Charles H. Joffe, Stephen Tenenbaum

Bir tenisçi olan Chris hayatı boyunca şansı yaver gittiği için kıskanılmıştır. Özellikle en yakın arkadaşı Tom’un kız kardeşi Chloe ile evlenmeye kalkıp büyük bir servetin ortaklarından biri olma şansını yakalayınca…

Chris’in hayatının en mutlu günleri olması gereken evlilik aşamasında hayaller, Tom’un rüyaları bile süsleyecek derecede güzel nişanlısı ile tanışınca sona erer. Hayranlık kısa süre sonra takıntı boyutunda tutkuya dönüşecek ve Chris’i zor bir seçime zorlayacaktır.

Woody Allen?ı Büyük Elma’nın dışına çıkarmayı başarmış olan Maç Sayısı, usta yönetmenin tamamını Londra’da çekmiş olduğu ilk film olma özelliği de taşıyor.

*Türkçe altyazılıdır.
*15 yaş ve üstü izleyici kitlesi.
*Kontenjan 150 kişi ile sınırlıdır.
*Rezervasyon alınmamaktadır. (CerModern üyelerine özel rezervasyon alınmaktadır. Üyelerimizin etkinlikten 5 saat öncesine kadar rezervasyonlarını bildirmeleri gerekmektedir)

-Biletler, Pazartesi hariç her gün 10:00-20:00 saatleri arasında CerModern Mağaza ve etkinlik günü saat 17:30’dan itibaren CerModern bilet gişesinden temin edilmektedir.

Bilet Ücretleri:
Tam: 15 TL
Öğrenci 10 TL (Gişede öğrenci kimlik kartı göstermek zorunludur.)
Bisikletli %10 indirim

*CerModern, gündeme ait olumsuz bir durumda etkinlik erteleme ve programda değişiklik yapma hakkını saklı tutar.

edebiyathaber.net (27 Ekim 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z