Masthead header

kozaKoza Düşünce Dergisi’nin Eylül-Ekim 2015 tarihli 14. sayısı çıktı.

Koza Düşünce, bu sayısında Fereydoun Ferruhzad’dan Türkçede ilk kez iki şiir çevirisi ve sanatçı hakkında ayrıntılı bir inceleme yazısıyla raflarda.

Ayrıca derginin bu sayısında Tarkovsky’nin Stalker filmi üzerine bir inceleme yazısı, ucu ithafli sekiz şiir, bir deneme ve iki öykü bulunuyor.

Derginin arka kapağında ise 9 Eylül’de kaybettiğimiz Yılmaz Güney var.

edebiyathaber.net (15 Ekim 2015)

merve-kocak-kurtKaç roman sığar nitelikli bir romana, kaç kitap ismi ya da; kaç yaşanmışlık, kaç anı? Midenize yumruk yemiş gibi olur musunuz bir kitabı okurken mesela? Peki ya, “eleştirmen” olarak bildiğiniz o isim tutup da bir roman yazarsa?.. Önce şaşırır, sonra da kitabı merak edip okursunuz. “Kendi çukurumu kendim kazdım ben, daha ne. Herkesin değil de meraklılarının okuyacağı bir roman yazmalıyım. Daha doğrusu, okumak istediğim romanı.” cümlelerinin altını daha bir koyu çizersiniz. Hatta okuduğunuz kitap üzerine yazmak istersiniz. Ben de öyle yaptım.

Böyle bodoslama konuya daldığım için affola. Buna sebep, Semih Gümüş’ün Can Yayınları’ndan çıkan ‘ilk’ romanı… Okurken, bir yandan da okurluğunuzu sorguladığınız bir roman: “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz”.

“Kendi belleğinin yasaklarını aşıp gizli hücrelerine sızabilirsen, yazılmaya değer bir gerçekliğe ulaşabilirsin. Hayat orada, rüyalarına girmeyi bekliyor. Sorun o rüyaları görmeyi bilmekte. Yaşananları önce hatırlayıp sonra silip unuttukça artmaya başlıyor yazılanların ışıltısı.” diyor yazar okuruna. Romanın kahramanı da bir yazar. Sinan.

Hapishaneden önce ve sonra

Elli beş yaşlarındadır Sinan. Hapishanede gördüğü işkence ve kötü muamelelerden sonra hiçbir şey hayatında eskisi gibi olmayacaktır. Ne evine uyum sağlayabilir ne gündelik yaşantısına. Sanki başka biridir artık. “Sıradan bir rüyadan başka bir şey değilken, başkalarının rüyası nasıl olabilirim.” diye düşünür.

Ada’ya sığınıp yeni bir yaşam kurmak için yola çıkar. “Bıraktığım yerlere bir gün dönebilir miyim bilmiyorum. “ diyerek, “en uzak noktaları seçip onları belirsizlikleri içinde yeniden canlandırmaya çalışarak.”

“İçeride yaşadıklarının tamamını niçin anlatmamıştı Leyla’ya, bilmiyordu bunun nedenini, içine işleyen acıyla katlanan nefretini dile getirmek istemediği, şimdi tiksintiyle hatırladığı günleri anlatıp ne olacak, diye düşündüğü için, anlatmadığı daha başka şeyler yok muydu.”

Leyla, Sinan’ın yirmi yıllık karısıdır. Ada’ya gelirken onu da geride bırakmıştır.

Yolculuğu hatırlayışlarla doludur, konuştukça konuşur içiyle. “Camda önce kendimi görüyorum, yüzümü iyice yaklaştırınca siyah gölgemin arkasından hızla geçiyor hayat, hemen önümdekiler hiç görünmezken geniş düzlükler, onların üstüne çıkan tepeler, ağaçlar, rengi solan gökyüzü. Sonsuz ve sessiz bir boşluğun içinde gidiyorum, tutunacak bir yer aranırken dibi olmayan bir uçurumun karanlığına doğru indiğim gençlik rüyalarımı hatırlıyorum.”

Yabanıl kaldığı bu adada en zorlandığı şey aynı dili konuşabileceği birilerini bulmaktır. Ne ev sahibi Murat, ne muhtar, ne de diğerleri onu anlayabilecektir. Günlerden bir gün Mina çıkar karşısına. Mevsim aşka yakışır bir mevsimdir, aylardan Nisan. “Mutluluk nedenleri azalırken mutsuzluk nedenlerinin çoğalmasıymış aşk.”

Uzun uzun tasvirler zihninizden akıp geçiyor. Okurken muhtemelen sizin de gözlerinizin önünde bir ‘gümüş perde’ canlanacaktır. “Zeytinler binlerce yıl boyunca bütün çevreye dağılmış, kendiliğinden. Bu kayaların nereden gelip böyle ortalığa saçıldığını anlamıyorum, tuhaf, irili ufaklı, koyu kahve, kızıl kahve, sarı lekeli, yosun tutmaz kayalar, bu ıssızlığın içine çektiği yalnızlığın yabanıl yaratıcıları, canlanıverecekmiş gibi, antik zamanlardan kalma.” Belki de daha önce gittiğiniz bir ada… Her yanda koyunların ve keçilerin dolaştığı, denizi pırıl pırıl, sakin ve kendi halinde bir ada.

belki-sonraSığındığı ada, deniz ve zeytin ağaçları önceleri Sinan’a iyi gelir. Ancak zamanla ahalisiyle aynı dili konuşamadığından olsa gerek sıkılır. Yazar, romanda Sinan’ı merkeze alıp her şeyi onun üzerinden anlatıyor gibi dursa da öyle değil. Satır aralarında gezinirken, yazılmayan cümlelerle size de düşünme alanı bırakıyor.

“Mina, iki heceli aşk. Bozulmadan nasıl duracak bu rüya. Yeşille sarının bir yamaçtan öbürüne soluksuz sıçrayıp gidişi, masmavi gökyüzünün adaya uzanan ışıkları, öbür yanda beş altı sıra art arda sıralanmış dağların aldığı yeşil, lacivert, mor renklerin göz alıcı derinliği karşısında insan yanındakine bile bir şey söyleyemiyor.”

Bir yazarın rüyası

“Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz”daki kurgu dikkatli bir okuma gerektiriyor. Zihinde oluş(tur)ulan flaşbeklerle kahramanımız sürekli olarak, geçmişi anımsıyor. Hapishanede yaşadıkları, eşiyle ayrılışı, adaya yerleşmesi, yazdığı roman, doğadaki gözlemleri, Mina ile yaşadıkları, hayata tutunma çabaları… Ancak yaz(g)ısına boyun eğişi. Zaman değişiyor, anlatıcı değişiyor, isimler değişiyor: Değişmeyen, kitabın anlattığı o hikâye. Sorgulamalar…

Bir doğa, bir yazı, bir aşk romanı olmanın ötesinde değerlendirmek lazım “Belki Başka Şeyler de Konuşuruz”u. İnsanın kendi karanlığıyla yüzleşme çabası ve değiştirmeye çalıştığı yazgısıyla karşılaştığımız romanda, hem bireysel hem toplumsal konular ele alınmış. Gayet sert ve perdesiz bir dille üstelik…

Kitabın anlatıcısı Sinan’ın yazma süreci de dahil romana. Kitabın yazarı da ‘eleştirmen’ olunca, zaman zaman anlatıcıyla mı yoksa yazarla mı muhatap olduğumuzu bazen tam kestiremedim. (Çünkü Gümüş’ün gazete yazılarındaki cümlelerine benzer cümlelerle romanında da karşılaşıyoruz.)

“Her şeyi bırakıp azıcık parayla özgürce yaşamak, hiç aklıma gelmeyen yerleri gezmek. Para çoğalınca özgürlük azalır. Kimseye eyvallahı olmadan burnunun dikine, adanın yanından açık denize doğru gitmek. İnsan bilmediği uzun sulara açılabilmeli. Yalnız, arkadaşsız, aşksız. Yapabilir miyim. Soğuk yağmurların altında sabırla bekleyerek geçerken hayatımız, hangi hayalimizi gerçekleştirebildik. Belki ölüm özgürleştirecek bizi.”

Az diyaloglu; anlatıcı, dil ve zamanın değişip durduğu romanın en ilgi çekici yanı ise belki de şu: Cümleler kimi zaman uzadıkça uzuyor, kimi zaman birden kısalıyor. Deneme diline yaklaşıyor kimi zaman da.

Üst kurgu, daha doğrusu kurgu içindeki kurgu/lar açıldıkça açılan matruşkalara benziyor. Merak unsurunun diri tutulduğu romandaki diyaloglarda biraz ‘üst’ bir dilin kullanıldığını söylersek yanlış olmaz. Örnek mi?!

“Belki yalnızca düşlerdedir senin gördüklerin. İnsan yaşamadığı gerçeklerin rüyasını görmez.”

“Peki, gördüğümüz rüyaları yaşamayı deneyemez miyiz,” dedi Sinan.

“Gerçeğe dönüşebilecek olanları yaşayabiliriz ama ya rüyalarımızdaki hayaller, düşler, fanteziler? Onların gerçek hayatta karşılıkları yok ki.”

“Onların da imgelerini yaratabiliriz ve o imgeler bizim gerçeğimiz olabilir.”

Akıcı, arı-duru, açık bir anlatımın hakim olduğu romanda, yazar okuduğu güzel kitapları da harmanlamış sanki. Çıt diye ezilen bir böcek, Satranç’taki siyah ve beyaz ben, Narkissos efsanesi vs. vs…

“Mina söylesene, aşk, sevdiği insanın rüyasını görmek değil midir?” diye soruyor ya kahramanımız romanda.Bir yazarın rüyası” diyebilirim ben de bu romana.

Şimdilik bu kadar! “Belki sonra başka şeyler de konuşuruz.”…

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (15 Ekim 2015)

tudem2015 Tudem Edebiyat Ödülleri sahiplerini buldu.

2015 yılında roman türü üzerine düzenlenen yarışma için belirlenen seçici kurulun en özel üyesi geçtiğimiz günlerde ebediyete uğurladığımız şair, yazar Sennur Sezer oldu. Şiir ve denemelerinin yanı sıra, çeşitli anlatı ve derleme eserlere de imza atan Sezer, güçlü kaleminin yanı sıra emekten yana mücadeleci duruşu ile 2015 jürisinin en renkli üyelerinden biriydi. Sezer’e seçici kurulda Habib Bektaş, Şeref Bilsel, Betül Avunç ve Zarife Biliz eşlik etti.

Kazananlar

Birincilik: “Beşir”, Güzin Öztürk
İkincilik:“Kayra: 5000 Yıl Öncesinde Düşen Yıldız”, Bengi Bağdat Kurt, Yıldız Kurt, Billur İpek Kurt
Üçüncülük: “Taş Devri Çocukları”, Zehra Tapunç

2015 Tudem Edebiyat Ödülleri “Roman Yarışması” sonuçlarına göre; birinciye 5.000 TL, ikinciye 4.000 TL, üçüncüye 3.000 TL ödül verilecek.

İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal tarafından tasarlanan ödül heykelcikleri, 34. İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nın açılış günü 7 Kasım 2015 Cumartesi günü, saat 15.30’da Karadeniz Salonu’nda düzenlenecek törende sahipleriyle buluşacak.

edebiyathaber.net (15 Ekim 2015)

sanati-anlamakCerModern bünyesinde gerçekleştirilecek olan Sanatı Anlamak- Kısa Batı Sanatı Tarihi seminer programı, 14 Kasım – 2 Ocak tarihlerinde her cumartesi 14:00-17:00 arası Dilek Şener tarafından yürütülecek.

Program, XIV. yüzyıldan günümüze sanatçıların hayal gücü, sezgi ve düşünceleriyle, Dünya Sanat Tarihi haritasına katkılarının, siyasal, sosyal ve kültürel dinamikler üzerinden incelenmesini, değerlendirilmesini, katılımcılarla birlikte tartışılmasını ve eleştirel metinlerle birlikte okunmasını içeriyor.

Sekiz haftalık bir süreci kapsayan seminer programının 4. ve 7. haftalarındaki başlıklar, konuk katılımcıların sunumları ile sanatın odakları, piyasası, galeriler, sergiler, kurumları, koleksiyon ve müze eser politikaları, siyasal ve kültürel alandaki ilişkileri ile Güncel Sanat’ın 1980’lerden bu yana küreselleşen dünyanın sanatla kesiştiği noktalardaki yansımaları ele alınacak.

Program

1.HAFTA – 14 Kasım 2015, Cumartesi

Erken Rönesans

Rönesans

Maniyerizm

Barok

2.HAFTA – 21 Kasım 2015, Cumartesi

Rokoko

Neo-Klasisizm

Romantizm

Realizm

Empresyonizm

3.HAFTA – 28 Kasım 2015, Cumartesi

Post-Empresyonizm

Fovizm

Kübizm

Fütürizm

Dadaizm

4.HAFTA – 05 Aralık 2015, Cumartesi

Sanat Felsefesi

Sanatın Metalaşması

Sanat ve Siyaset İlişkisi

5.HAFTA – 12 Aralık 2015, Cumartesi

I. Dünya Savaşı Sonrasında Toplumsal ve Kültürel Değişim/Dönüşümler ve Post-Modernizm

Soyut Dışavurumculuk ve Geç Resimsel Soyutlama

Taşizm/Art Informel

Pop Art

Op Art

Hiper-Gerçekçilik

6.HAFTA – 19 Aralık 2015, Cumartesi

Yeni Gerçekçilik

Minimalizm

Kavramsal Sanat

Fluxus

Arazi Sanatı/Land Art

7.HAFTA – 26 Aralık 2015, Cumartesi

Konuk Eğitmen -Işıl Eğrikavuk

Performans ve Video Sanatı

Feminist Sanat

Yeni Dışavurumculuk – Transavanguardia (Trans-Avant-Garde)

Avrupa’da ve Amerika’da 1980 Sonrasında Sanat ve Kavramlar

Yeni Medya Sanatı (Eğilimler-Sanatçılar)

8.HAFTA – 02 Ocak 2016, Cumartesi

Sanat ve Bugün: Güncel Sanata dair bir şeyler söylemek

Kültürün Özelleştirilmesi:

Devletin Sanat Alanındaki Rolü

Sanat Mütevellileri

Sanat Sergileri ve Galeriler

Sanat Kurumları

Bienaller

edebiyathaber.net (15 Ekim 2015)

sen-olursunPolisiye edebiyatın usta kalemi Celil Oker’in yeni romanı Sen Ölürsün Ben Yaşarım 16 Ekim Cuma günü Altın Kitaplar etiketiyle raflardaki yerini alıyor.

Aykırı dedektif Remzi Ünal’ın maceralarını anlatmaya devam eden Celil Oker. Sen Ölürsün Ben Yaşarım adlı son romanıyla kentsel dönüşüm sürecinden bu sürecin sonuçlarından biri olan kültür sıkışmasına, bir tür zorunlu “modernleşme” hali olan plaza kültüründen sosyal çelişki ve çatışmaların odağındaki insan hikâyelerine kadar tam anlamıyla bir metropol hikâyesini okurlarına sunuyor.

“Önünde durduğunuz kapının aralık olması bela getirir. Ama sizi o kapıya kadar getiren şey, sırtınızı dönüp gitmek isteseniz de çoktan kaderinizi çizmiştir. Ve bunun böyle olduğunu hiç kimse, Dedektif Remzi Ünal’dan daha iyi bilemez.”

Remzi Ünal bu defa hatır için, kendine göre gayet kolay bir işi çözmek amacıyla yola koyuluyor. Hisarüstü’nde yaşayan ihtiyar bir çifte, büyük bir inşaat firmasının şantiyesinde kaza geçiren oğullarının hak mücadelesinde yardım etmesi istenmiştir. Ama bu iş için çaldığı ilk kapının ardında, kafasından tek kurşunla vurulmuş bir cesetle karşılaşır. Ve her zamanki gibi bu ceset de sadece bir ceset olarak kalmaz.

edebiyathaber.net (15 Ekim 2015)

marlon-james-man-booker-appreciation--001Man Booker edebiyat ödülünü, “A Brief History of Seven Killings” adlı romanıyla Jamaikalı yazar Marlon James aldı.

Jamaikalı şarkıcı Bob Marley’e 1970’li yıllarda düzenlenen suikast girişiminden esinlendiği “A Brief History of Seven Killings” isimli romanıyla bu ödüle layık görülen James, aynı zamanda 50 bin sterlin para ödülünün de sahibi oldu.

Adaylar arasında James’in yanı sıra, “Satin Island” romanıyla İngiliz yazar Tom McCarthy, “The Fishermen” romanıyla Nijeryalı yazar Chigozie Obiomo, “The Year of the Runaways” romanıyla İngiliz yazar Sunjeev Sahota, “A Spool of Blue Thread” romanıyla Amerikalı yazar Anne Tyler ve “A Little Life” romanıyla Amerikalı yazar Hanya Yanagihara bulunuyordu.

Man Booker Ödülü, geçen yıla kadar İngiliz veya İrlanda vatandaşı olan bir yazarlara veriliyordu. Ödül geçen yıldan bu yana, İngilizce yazan ve İngiltere’de kitabı basılan tüm yazarlara verilebiliyor.

edebiyathaber.net (15 Ekim 2015)

almanAlman Kitap Ödülü’nün bu yılki sahibi Frank Witzel oldu. Yarışta sürpriz bir isim olarak öne çıkan Witzel, ödüle vesile olan romanıyla eleştirmenlerden tam not aldı.

Frank Witzel haberi duyduğunda şaşkınlığını gizleyemedi. 2015 Alman Kitap Ödülü’nü favori olarak gösterilen Jenny Erpenbecks’in mültecileri anlatan romanı “Gitmek, Gittiler, Gitmişlerdi”nin kazanması bekleniyordu. Jüri, yılın kitap ödülünü Frank Witzel’in “Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun 1969 Yazında Manik-Depresif Bir Genç Tarafından Yaratılışı” adını taşıyan eserine verdi.

Doksan dokuz bölümden oluşan, yaklaşık bir kilo ağırlığındaki kitap, kısa portrelerden biyografilere, diyaloglardan sorgulara, gerçeklerle bezenmiş kuruntulara kadar farklı metinlerden oluşuyor. Wiesbaden’da 1955 yılında dünyaya gelen yazar ve müzisyen Frank Witzel, 15 yıl üzerinde çalıştığı kitabında eski Almanya’yı yeni bir bakış açısı ile ele alıyor.

Alman zihniyetinin tarihi

Witzel’in romanının kahramanı 1969 yılının yazında 13 yaşına basan, aslında anlaması çok da zor olmayan Wiesbaden’ın Biebrich semtindeki dünyayı anlamaya çalışan bir genç. Romanın kahramanı, logosunu semtteki spor kulübünden kopyaladıkları, pop müzik hakkında tartışmalar yürüttükleri, çalıntı otomobillerle çevrede dolaştıkları ve yakınlarındaki büfeyi su tabancasıyla soyma planları yaptıkları “Kızıl Ordu Fraksiyonu” adını verdiği bir çete kuruyor.

Bu genç, bir gün televizyon izlerken gerçek mermilerle ateş eden rakip bir çetenin varlığından haberdar oluyor. Kafasında Kızıl Ordu Fraksiyonu gerçekliğini yeniden sorgulayan genç, kendi yarattığı hayal dünyasında, derin anlamlar taşıyan Beat müzik ile yaşamaya başlıyor. Ancak bu çok uzun sürmüyor ve tedavisi için yoğun çaba harcayan Dr. Maerklin ve Fleischmann’ın görev yaptığı bir sanatoryuma gönderiliyor.

Alman Kitap Ödülü jürisi Frank Witzel’in eserini “kelimenin tam anlamıyla olağanüstü bir roman kurgusuna sahip” olarak nitelendirdi. Zira kitap taşralı bir gencin yetişkin olmasının hikâyesiyle birlikte savaş sonrasında üzerindeki tozu atmaya başlayan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin siyasi uyanışını ele alıyor. Hayaller aracılığı ile dünyayı anlamaya çalışan ve eski Federal Almanya’nın inanılmaz ölçüde komik zihniyetini anlatan kitap okuyucuda hayranlık uyandırıyor. Ancak kitabı iyice anlamak için belki de birkaç kere okumak gerekiyor.

Her açıdan ödüle layık

Jüri ödülü verirken “hayaller ve espriyle karışık, cesur ve yakın tarihten genel bir görünüm sunan kitabın Alman edebiyatında benzeri yok” değerlendirmesinde bulundu.

Almanca yazılan en iyi romana verilen Alman Kitap Ödülü sahibine Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılışı için düzenlenen törende takdim ediliyor. Toplam 37 bin 500 euro tutarında olan ödülün 25 bin eurosu ödülü kazanana, 2 bin 500’er euro ise finale kalan beş yazara veriliyor. Alman Yayıncılar Birliği tarafından verilen ödül, Almanca yazan yazarlara ülke sınırları dışında dikkati çekmeyi hedefliyor.

199 yeni çıkan romanı değerlendiren bağımsız jüri, Frank Witzel’in “Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun 1969 Yazında Manik-Depresif Bir Genç Tarafından Yaratılışı” (Matthes&Seitz) adlı kitabının yanı sıra şu romanları ödüle layık gördü:

Jenny Erpenbeck “Gitmek, Gittiler, Gitmişlerdi” (Knaus Yayınevi), Rolf Lappert “Kış Hakkında” (Carl Hanser), Inger-Maria Mahlke “Nasıl İsterseniz” (Berlin Yayınevi), Ulrich Peltzer “Daha İyi Bir Hayat” (S. Fischer) ve Monique Schwitters “Tek Taraf” (Droschl).

Kaynak: Deutsche Welle Türkçe (14 Ekim 2015)

ON8 Ben Ayrikotu kpk 4soİrem Uşar’ın “Ben Ayrıkotu” adlı romanı ON8 Kitap etiketiyle yayımlandı.

On dokuz yaşındaydı ve insanlardan kopmuştu. Ne buluşmak istiyordu onlarla, ne de karşılaşmak. Konuşup yanlış anlaşılmaktansa, yazının güvenli ritmini tercih etti. Kapısını kapadı, kalbini açtı. Böyle böyle başladı mektup yazmaya. Kimseye söyleyemediklerini herkese anlattı. Günlerce, haftalarca, aylarca… Ve sonunda, hiç beklemediği birine yakalandı!..

Ben giyinip evden çıkacağım. Bir apartman kapısının önüne geleceğim, durup önce apartmanın ismine, sonra zillere bakacağım. Zildeki bir isim hoşuma gidecek, hemen oracıkta zahmetsizce sokağının, apartmanının adını, daire numarasını zarfın üstüne yazacağım. Sonrasında, derhal oradan uzaklaşacağım. Postaneye gidip Şef’ten –postanenin şefi, eski ahbap, uzun hikâye– mektubumu postalamasını rica edeceğim.

Platonik posta! Yapacağım şey bu.

Gözlem gücünün yansıdığı kitaplarıyla sevilen İrem Uşar’ın ilk kez 2008’de yayımlanan romanı, gözden geçirilmiş baskısıyla ON8’de. Bir gencin yaşamındaki özel bir döneme, onun saklanmak ve erişmek, silikleşmek ve görünür olmak arasındaki gelgitine tanıklık eden Ben Ayrıkotu, gerçeklik ve hayal dünyası arasında usulca geziniyor. İnsanın karmaşık duygu durumlarını, iç hesaplaşmalarını ustalıkla çözen romana İstanbul’un birbirinden farklı ve özel mekânları ev sahipliği yapıyor. Ödüllü çocuk kitaplarının yazarı İrem Uşar, genç ve samimi üslubuyla her yaştan okuru kucaklıyor.

Yazar hakkında

1975’te İstanbul’da doğan İrem Uşar, Notre Dame de Sion Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Muhabirlik, editörlük ve metin yazarlığı yaptı. 2010’da PEN’in davetiyle Belçika’nın Antwerp kentinde katıldığı yazarlık atölyesinde, Assos yakınlarındaki Sivrice Deniz Feneri için Günışığı Kitaplığı tarafından özel projelendirilen çocuk kitabı Fenerden Taşınan Işık ’ı (2011) yazdı. ÇGYD tarafından Yılın En İyi Çocuk Öyküleri Kitabı 2011 Jüri Özel Ödülü’ne değer görülen Kuuzu ve Lunapark Ailesi ’nde (2011), gülümseten aile öykülerini kaleme aldı. Sadi Güran’ın desenleriyle canlanan Lataşiba’da (2013), zıt özelliklere sahip insanların yaşadığı iki farklı kentin fantastik öyküsünü anlattı. Yıllardır tai chi çalışan İrem Uşar, Ankara’da yaşıyor.

edebiyathaber.net (14 Ekim 2015)

frankfurtDünyanın en büyük kitap fuarı olan Frankfurt Uluslararası Kitap Fuarı, 67’nci kez açıldı. Fuarın bu yılki ana teması Düşünce Özgürlüğü.

Frankfurt Kitap Fuarı, 14-18 Ekim tarihleri arasında tüm dünyadan yayınevleri, kitap dünyası ve yazarları buluşturacak.

Fuarın bu yılki onur konuğu ülkesi Endonezya.

Fuarda, 7 bin civarında yayıneviyle 100’ü aşkın ülkenin temsil edilecek.

Türkiye ulusal standı, 92 metrekaresi çocuk yayıncıları için olmak üzere toplam 368 metrekarelik bir alandan oluşacak ve 3 bin kitap sergilenecek. Salon 5.0’daki ulusal stantta 14 yayınevi, Salon 3.0’daki çocuk yayınları standında 10 çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncısı kendilerine ayrılan sergi ve görüşme ünitelerinde kitaplarını tanıtacak ve telif görüşmeleri yapacak.

Fuar etkinlikleri çerçevesinde şair Ahmet Telli, 17 Ekim’de Frankfurt Türk Halkevi’ nde düzenlenen edebiyat akşamına katılacak.

edebiyathaber.net (14 Ekim 2015)

mitoloji_diyonysosCerModern’de 15 Kasım Pazar günü saat 14:00’te Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Çiğdem Gençler Güray ”Anadolulu Dionysos”u anlatacak. Mitoloji Sohbetleri, Tolga Yüksel Genel Koordinatörlüğünde her ay tekrarlanıyor. 

Programın moderatörlüğünü ise Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Araştırma Görevlisi Elif Büyükkaya üstleniyor. Mitoloji sohbetlerine katılım ücretsiz olup herkese açık.

Anadolulu Dionysos

“Ben, Zeus un oğlu Dionysos, Kadmos’un kızı Semele’nin yıldırım dolu şimşekler içinde doğurduğu Tanrı. Ben Lydia’nın altın ovalarından geliyorum.” diyerek tanıtır kendini Euripides’ın “Bakkhalar” adlı tragedyasında. Klasik mitolojideki en renkli tanrılardan biri olan Dionysos şarap tanrısı olmasının yanında aynı zamanda bereket tanrılarından biri olarak da kabul edilir.

Kökeni Anadolu olan şarap tanrısı Dionysos’un, bu topraklarda bıraktığı izler takip edilerek, inanç sisteminin nasıl ortaya çıktığı ve süreç içindeki değişiminin mitolojik ve arkeolojik veriler ışığında tanıtılması, sunumumuzun temel konusunu oluşturmaktadır.

edebiyathaber.net (12 Kasım 2015)

onur-bilge-kula

Konuyla ilgili önceki yazı için>>>

Ayrıca, eleştiri, Brecht’in “biçimlendirdiği şeylerin yeterliliğinin ötesinde nesnel nedenlerden ötürü”, “kurtarıcı bir şeymiş gibi kendi üzerine kurduğu normu/ölçütü karşılamadığını” suskunlukla geçiştiremez. “Mezbahaların Kutsal Johanna’sı”, onun “diyalektik tiyatrosunun merkezi konsepsiyonuydu.” “Seçuan’ın İyi İnsanı”, “iyiyi isteyen kendisini kötüleştirmelidir” sözü uyarınca, “iyiliğin dolaysızlığıyla kötüye yardım eden” Johanna gibi, söz konusu tiyatro anlayışını tersine çevirmek suretiyle farklılaşır. Öte yandan, bu anlayışa denk düşen şey, Brecht’in savaş açtıklarını gülümseten aklı kıt düşmanlarından korkulacak bir şey olmadığı şeklindeki “politik naifliktir.” Bu aklı kıt düşmanlar da Brecht’in kendilerini Johanna’nın “bitim sahnesinde betimlemesinden” hoşnut olabilirler.

Adorno’nun açımlaması uyarınca, Brecht, ‘Büyük Diktatör Arturo Ui’nin Durdurulamaz Yükselişi’nde faşist önderin “öznel bakımdan hiç önem taşımayan öğesi ve göstermelik yönü, çarpıcı ve doğru olarak” sergilemiştir. Faşist önderlerin “parçalanımı” (demontajı), “diktatörün etkinleştiği toplumsal ve ekonomik bağıntıların kurulumuna değin uzatılır.” Böylece çok güçlü erk sahiplerinin “dalavereleri/dümenleri” değil, “sıradan gangster örgütü” öne çıkarılmış olur. “Faşizmin hakiki vahşeti” ortadan kaldırılır; faşizm “toplumsal gücün/erkin yoğunlaşmasının” bir sonucu olarak değil, “her hangi bir kaza veya cinayet türünden rastlantısal” bir şeye dönüşür.

“Ajitatör amaç” şunu buyurur: “Düşman küçültülecektir” ve bu buyruk edebiyatta ve 1933 öncesi edimde olduğu gibi, “yanlış politikayı” özendirir. Ui’ye yüklenen “gülünçlük”, her türlü diyalektiğin tersine “faşizmin dişlerini kırar.” İdeoloji karşıtı bir yazar/şair olan Brecht, “kendi öğretisinin ideolojiye indirgenmesine” ortam hazırlar. ‘Büyük Diktatör’, “yergi gücünü yitirir ve bir Yahudi kızın, SA’nın adamları tarafından parçalara bölünmeksizin, kafalarına sırayla tavayla vurduğu yerde” her türlü zulmü yapar. Gerçekte Yahudi bir kız SA’nın adamlarının kafasına vuramayacağı için, “politik angajman” yüzünden “politik gerçeklik” hafife alınır. Bu tutum, “politik etkiyi” de azaltır.

Adorno’nun açımlaması uyarınca, Sartre’ın “Guernica tablosunun İspanyol davasına bir tek kişi kazandırıp kazandırmadığı” kuşkusu, Brecht’in tiyatro oyunları için de geçerlidir. Dünyada işlerin adil olmadığını kimseye “öğretmeye” gerek yoktur. Ayrıca, Brecht’in de sahiplendiği “diyalektik kuram dahi bu alanda pek az iz bırakmıştır.” Onun öne çıkardığı “saf biçime göre öğretinin öncelikli olduğu” savı, “bizzat öğretinin öğesine” dönüşmektedir. “Süsleyici öğelerin amaçlılık gerekçesiyle yok edilmesi”, diyesi, “koşullardan ötürü biçimin düzeltilmesi”, büyüyerek, kendi özerkliğini gölgeler.

Brecht’in “sanatsal ilke olarak öğretici oyun” anlayışına dayanan “yazarlığının özü budur.” Onun dolayımı olan dolaysız olarak görülen süreçlerin “yabancılaştırımı”, bu yüzden “edimsel etkiye katkı yapmaktan çok bir “biçim oluşturumu” olarak değerlendirilebilir.

Brecht’in söylediklerine eksiksiz uyarak, “politika onun angaje tiyatrosunun ölçütü” durumuna getirilse bile, bu tiyatro anlayışının “politikada” kendisini doğrulamadığı görülür. Bu bağlamda Hegel, “özün ortaya çıkması/görünmesi gerektiğini” öğretmiştir. Öz görünse bile, onun “ortaya çıkmayla ilişkisini” göz ardı eden betimlemenin kendisi de, ayni “faşizmin arkasındakilerin yerine lümpen proletaryayı” koymak gibi, “yanlıştır.” Brecht’in “indirgeme tekniği”, yalnızca kendisinin “angajman versiyonunu mahkum eden” ‘sanat sanat içindir’ alanında geçerli olabilir.

“Batı için önemli bir figür” olan yazıncı Brecht’i politikacı Brecht’en ayırmak ve “tüm Almanya”nın yazıncısı konumuna yükselterek, “yansızlaştırmak” isteyen görüşler olduğunu belirten Adorno, Brecht’in “yazıncı gücünün, hilebaz ve gemlenemez zekâsının, halk demokrasilerinin inancının ve buyurduğu estetik anlayışın” ötesine geçtiğini vurgular. Bununla birlikte, Brecht asıl “bu tür bir savunmaya karşı savunulmalıdır.”

Ayrıca, onun yapıtı, “ortada olan zayıflıklarına” karşın, “politikayla böyle iç içe geçmemiş olsaydı, böyle bir güce de” ulaşamazdı. Brecht böylece “tiyatro yoluyla düşündürme” savını yerine getirmiştir. Onun yapıtının “mevcut kurgusal güzellikleri, politik amaçtan ayrı tutulamaz.” Bununla birlikte, içkin/diyalektik eleştiri, “yapıtlarının tutarlılığı sorunuyla politikasının tutarlılığı sorununu bireşimlemek zorundadır.”

Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır

edebiyat-nedir-581682-Front-1Adorno’ya göre, Sartre’ın “Edebiyat Nedir?”in “Neden Yazılır?” bölümündeki “hiç kimse bir an bile antisemitizmi övmek için iyi bir roman yazılabileceğine inanmamalıdır” sözü çok yerindedir. Adorno, bu söylemi örnekseyerek şu belirlemeyi yapar: “Hiç kimse Stalin’in daha önce Sinovyev ve Buharin’i öldürttüğü Moskova Davalarını övmek için de iyi bir roman yazılabileceğine bir an bile inanmamalıdır.” Düşünürün kalıcı belirlemesiyle, “politik hakikatsizlik, estetik biçimi kirletir.”

Brecht’in epik tiyatroda bir şeyi kanıtlamak amacıyla yaptığı gibi, “toplumsal sorunsalın eğilip büküldüğü yerde, drama kendi gerekçelendirim bütünlüğü içinde parçalanıp gider.” “Cesaret Ana”, Adorno’nun deyişiyle, bu tutumu gösteren “resimli alfabedir.” Brecht anılan yapıtta “politik bakımdan kötü bir şeyi, sanatsal bakımdan kötü bir şeye veya sanatsal bakımdan kötü bir şeyi, politik bakımdan kötü bir şeye” dönüştürmektedir. Sanat yapıtına “ileti” veya “bildirim” yükleyen angaje sanat anlayışının tersine, sanat/edebiyat yapıtlar, “ne denli az şeyi iletirse/bildirirse, o denli kendi içinde tutarlı olurlar.”

Adorno’ya göre, “kendi politikasının hakikatsizliği Brecht’i zehirlemektedir”; çünkü Brecht’in savunduğu ve öne çıkardığı şey, “uzun süre inandığı gibi yetersiz/eksik bir sosyalizm değil, övgü düzerek destek verdiği toplumsal güçlerin etkileşiminin kör akıl-dışılığının geri döndüğü bir şiddet egemenliğidir.” Bu ortamda söz konusu şiddet egemenliğinin “seni yiyebilmesi için, lirik ses tebeşir yutmak zorunda kalır ve katur kutur eder.”

Brecht’i “cesareti satın alınmış entelektüel ve şiddetten umutsuzluğa kapılıp şiddet edimine yönelen” kişi olarak niteleyen Adorno’ya göre, “Önlem’deki vahşi bağırış-çağırışlar, davanın uğradığı felaketi bile geride bırakan ve bunu selamet olarak gösteren” türdendir. Brecht’in “en iyi yönüne, angajmanının aldatıcı öğesi” bulaşmaktadır. Onun dili, “taşıyıcı şiirsel özne ile bu özne tarafından bildirilen şeyin bir birinden ne denli uzaklaştıklarını” göstermektedir. Brecht, “bu kopuşu aşmak için, yapay olarak ezilenlerin dilini” kullanmaktadır; ancak propagandasını yaptığı “doktrin”, “entelektüelin dilini” talep etmektedir. Söz konusu dilin “yalınlığı ve basitliği, kurgudur.”

Burada yanlış anlamaları önlemek için vurgulayalım: Adorno’nun bu belirlemesi tutarlı değildir; çünkü birincisi dil dolayımıyla gerçekleştirilen her türlü düşünce bildirimi bir kurgudur. İkincisi, dilin özü gereği her türlü dilsel anlatım kaçınılmaz olarak kurgusaldır.

Adorno’nun deyişiyle, angajmana karşı en ağırlıklı önem taşıyan şey, “doğru niyetin bile fark edildiğinde, dahası bundan dolayı kendisini maskelediğinde bozulmasıdır.” Bu olgunluk dönemi Brecht’in “dilsel bilgelik tavrında, şiirsel özne olarak epik deneyimin doyurduğu yaşlı çiftçide” görülür. “Dünyanın hiçbir devletinde hiçbir insan, böyle bir Güney Almanyalı muşik/köylü gibi dolgun deneyime sahip olamaz.” Brecht, “Kızıl Ordu’nun bir zamanlar yönetimi ele geçirdiği yerde yaşamın düzgün olduğu sanısını yaratmaya yönelik duyarlı tınıyı propaganda aracına” dönüştürür. Ayrıca, “gerçekleşmiş gibi gösterilen insancılığın tutunabileceği hakiki hiçbir şey olmadığı için”, Brecht’in tonu/sesi “geri getirilemez şekilde geçmişte kalan, eskimiş ilişkilerin yansıması” niteliği kazanır.

“Auschwitz’ten sonra artık şiir yazmak barbarlıktır” tümcesinin etkisini zayıflatmak istemediğini belirten Adorno’nun söyleyişle, burada “olumsuz olarak dile getirilen şey, angaje edebiyatı ruhlandıran itkidir.” Bu bağlamda “Mezarsız Ölüler”den (Morts sans sepulture) çıkan kişinin sorusu şudur: “İnsan bedenindeki kemikleri param parça edene değin vuran/döven kişi olduğu sürece, yaşamanın bir anlamı var mıdır?” Bu soru örneksenerek sanata veya edebiyata şöyle uyarlanabilir: “Toplumsal gerilemenin buyruğuyla angaje sanat kavramındaki gerileme var olduğu sürece, sanat olabilir mi?”

Konuyla ilgili sonraki yazı için>>>

Prof. Dr. Onur Bilge Kula – edebiyathaber.net (14 Ekim 2015)

sevda-senerEskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Sevda Şener 2. Tiyatro Oyunu Yazma Yarışması düzenliyor.

Tiyatromuza yeni metin ve yazarlar kazandırmak amacıyla Prof. Dr. Sevda Şener anısına, düzenlenen ve geçtiğimiz yıl Türkiye’nin birçok bölgesinden katılımın sağlandığı yarışmanın son teslim tarihi 15 Ocak 2016.

Katılacak yapıtlarda konu sınırlaması bulunmayan yarışmada, dereceye girecek olan yapıtlar Şehir Tiyatroları repertuvarına alınarak sahnelenebilecek.

Yarışma koşulları ve şartname ile ilgili detaylı bilgi için>>>

edebiyathaber.net (14 Ekim 2015)

ciaTricia Jenkis’in CIA ve Hollywood: Teşkilat Film ve Televizyonu Nasıl Biçimlendiriyor? adlı kitabı Matbuat Yayın Grubu etiketiyle yayımlandı.

CIA ve Hollywood arasındaki ilişkileri masaya yatıran ve bu ilişkiyi sadece sinemasal anlatım ve içerik yönüyle değil, yasal ve etik açılardan da sorgulayarak analiz eden kitap, Texas Christian University’de Film, TV ve Dijital Medya bölümünde Yardımcı Profesör olan Tricia Jenkis tarafından yazıldı.

Kitap CIA’in Hollywood’la olan ilişkisini, bir dizi önemli soruya yanıt vermeye çalışarak analiz ediyor. Bu sorulardan bazıları şunlar: CIA sinema endüstrisi içerisinde ne tür bir rol oynamaktadır? CIA hangi yapımlara ne amaçla etkide bulunmuştur? 1990’larda Langley’i Hollywood ile ilgili kapalı-kapı politikasından vazgeçmesi için hangi olaylar harekete geçirmiştir? Emekli CIA ajanlarının eğlence endüstrisi içindeki rolünün Teşkilat’ın rolünden farkı nedir ve emekli ajanlar neden yoğun bir şekilde hükümetten sert eleştiriler almışlardır? Sinema ve televizyon Teşkilat’ı geleneksel olarak nasıl anlatmıştır? CIA ile Hollywood arasındaki ilişkinin (özellikle de bir demokraside) doğurduğu yasal ve etik meseleler nelerdir?

Bu kitapla yazar, CIA’in Hollywood’daki bugüne kadar büyük ölçüde gizli kalmış tarihini ortaya koyarak okurları güncel medyayı daha eleştirel bir şekilde tüketmeye teşvik ediyor ve modern dünyada hükümet ile eğlence endüstrisi arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine yürüyen akademik tartışmaları ilerletmeyi amaçlıyor.

Kitap, American Library Association (ALA)‘ya bağlı The Association of Collegeand Research Libraries (ACRL) yayını olan Choice dergisi tarafından Outstanding Academic Title 2013 listesinde yer almaya layık görüldü.

edebiyathaber.net (14 Ekim 2015)

anabasisAntik Yunan tarih yazıcılığının üç büyük temsilcisinden biri olarak gösterilen Ksenophon’un savaş yıllarına ait anılarına yer verdiği en tanınmış eseri Anabasis – On Binler’in Dönüşü Ari Çokona çevirisiyle İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı.

Antik Yunan tarih yazıcılığının temel kitaplarından biri olan Anabasis, büyük bir askerî sefere katılan Ksenophon’un kendi gözlemlerine dayanarak yazdığı bir günce niteliğindedir. Ksenophon diğer eserlerinde olduğu gibi Anabasis’de son derece akıcı ve sade bir dil kullanır.

Atina ve Persler arasında yirmi yedi yıl süren Peloponnesos Savaşı Yunan şehir devletlerinin ekonomisini ciddi şekilde bozar, toplumsal düzeni mahveder. Pers tahtında hak iddia eden prens Kyros, Yunan ve Anadolu halklarından paralı askerlerden oluşturduğu orduyla ağabeyi II. Artakserkes’e karşı bir sefer başlatır. Binlerce insan para kazanmak ve ganimet elde etmek için sefere katılırken zengin bir aileden gelen Ksenophon’un savaşa katılma amacıysa farklı kültürler tanımak, seyahat etmek ve macera yaşamaktır. Askerlerin sevgisini kazanan ve başarılı bir komutanlık sergileyen Knesophon’un On Binler’le birlikte Atina’ya geri dönüşü sanıldığı kadar kolay olmaz.

Ksenephon (MÖ yaklaşık 432 – MÖ 355): Atinalı yazar, tarihçi, komutan. Peloponnesos Savaşı’nda kentinin yenilgisini demokrasiden kaynaklanan disiplin eksikliğine bağlayarak demokratik yönetime karşı tavır aldı. MÖ 394’teki Koroneia Savaşı’nda Sparta saflarında Atinalılara karşı savaştı. Bunun üzerine ihanetle suçlanarak sürgün edildi ve bütün mal varlığına el kondu. Sokrates’in öğrencisi olan Ksenophon ilk eserini haksız ölümü üzerine hocasını savunma için yazmıştır. Devlet adamlığı konusundaki Kyros’un Eğitimi ve Tiranlık Hakkında, Spartalılara ilişkin Hellenika ve Lakedaimonların Devleti, ev idaresine dair İktisat Üzerine yazarın başlıca kitapları arasında yer alır. En tanınmış eseri Anabasis – On Binler’in Dönüşü, Pers prensi Kyros’un iktidarı ele geçirmek için ağabeyi II. Artakserkes’e karşı açtığı sefere katılan Yunanlı askerlerin savaş ve yurda dönüş macerasını anlatır. Ksenophon’un anı ve deneyimlerini aktardığı Anabasis, çoğu Anadolu’da geçen büyük bir askeri seferin güncesidir.

edebiyathaber.net (14 Ekim 2015)

CLAUDIO CINELLI OYUN TANITIM VE GÖRSELİ_İtalyan Kukla Sanatçısı Claudio Cinelli’nin “Mani d’Opera” adlı kukla oyunu, Kukla Festivali kapsamında 16 Ekim Cuma günü 15.30’da İstanbul Levent’teki ÖzdilekPark İstanbul AVM’de sergilenecek.

Oyun hakkında:

Claudio Cinelli – Mani d’Opera (Opera’nın Elleri):

Opera’nın elleri dünyanın en tanınmış kukla sanatçılarından Claudio Cinelli İstanbullu kuklaseverlerin yakından tandığı bir usta. Bu yıl Mani d’Opera ve Screch adlı oyunlarıyla festivale katılan Cinelli bir kez daha muhteşem solo performansıyla izleyicileri büyülemeye hazırlanıyor. Farklı kukla tekniklerini harmanladığı gösterileriyle Cinelli, her yaştan izleyiciyi eğlenceli ve romantik bir maceraya davet ediyor.

edebiyathaber.net (14 Ekim 2015)

iki_isimli_kedi-1baskiÖdüllü öykü anlatıcısı Linda Newbery’nin çocuklar için yazdığı “İki İsimli Kedi: Kedi Öyküleri” Meral Alatan çevirisiyle Kırmızı Kedi Çocuk tarafından yayımlandı.

İki evinin olması; iki kahvaltı, iki çay saati atıştırmalığı, iki kâse süt, iki akşam yemeği… ve iki isim demek! Ancak Kedi’nin de yakında öğreneceği gibi, her şeyden iki tane olması, sorunları da iki katına çıkarır!

edebiyathaber.net (13 Ekim 2015)

samsaSekiz sayı boyunca fanzin olarak yayınlanan Samsa Fanzin, Samsa Dergi ismi ile yayın hayatına devam ediyor.

Dergide yazar/şair dosyası, şiir ve öykülerin yanı sıra yer alan köşeler şöyle:

Öykü–raf adlı köşede eski ve siyah beyaz bir fotoğraf, kurgulanıp yazıya aktarılıyor.

“Biri Bizi Tanımlasın” köşesi.

İstanbul’daki kültür–sanat takvimini gösteren bir köşe. Akıllara kazınan bir film ve repliği köşesi.

Öneri, eleştiri ve yazılarınız  için:

samsadergi@gmail.com
twitter.com/samsadergi
facebook.com/samsadergi

edebiyathaber.net (13 Ekim 2015)

attila ilhan“Bir sanatçıyı, daha doğrusu bir aydını, tarih karşısında temize çıkaracak olan onun tutarlılığıdır, eğer tutarlı değilse zaten hiçbir halt olamaz.”

Emekli savcı Muharrem Bedrettin İlhan ve eşi Emine Memnune Hanım, 5 Haziran 1925 günü İzmir’in Menemen ilçesinde doğan oğullarına Atilla adını koyarlar. Attila ilk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamlar.

İzmir Atatürk Lisesi’nde okurken bir kız arkadaşına yazdığı aşk mektubu nedeniyle genç Attila’nın başı derde girer. Bu mektupta Nazım Hikmet’in bir şiirini alıntıladığı için gizli örgüt kurma suçlamasıyla henüz 16 yaşındayken tutuklanır. Üç ay kadar cezaevinde kalan Attila’nın yaşı küçük olduğu için cezası ertelenir, ancak öğrenimine Türkiye’de devam etmesi de yasaklanır. Babasının uzun süren hukuk mücadelesi sonucunda Danıştay kararıyla Türkiye’de okuma yasağı kaldırılsa da, genç öğrencinin içinde kopan fırtına kolay kolay dinmeyecektir.

Öğrenim hakkını yeniden elde eden Attila İlhan, İstanbul Işık Lisesi’nden 21 yaşında mezun olur. Lise son sınıfta okurken katıldığı bir yarışmada ödül kazanması ona edebiyat dünyasının kapılarını açacaktır. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydolan genç şairin ilk şiirleri bu dönemde dergilerde yayınlanmaya başlar. İlk şiir kitabı Duvar 1948’de yayınlanır. İlhan, Duvar’da daha çok toplumsal duyarlılıkla yazılmış şiirlere yer vermiştir. Özgürlük, yurtseverlik, insanlık temalarını ele alan bu şiirler aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı gerilim ve sıkıntıları da dile getirir.

Attila İlhan, üniversite ikinci sınıftayken öğrenimini yarıda bırakıp Nazım Hikmet’i Kurtarma Komitesine katılmak üzere 1949 yılında Paris’e gider. O yıllarda yasaklı bir şair olan Nazım Hikmet’in şiirleri el yazmaları şeklinde elden ele dolaşmakta, hayran kitlesi ise gizliden gizliye büyümektedir.

“İnsan sevdiğini bırakmaz, sevmek bırakır insanı.”

İlhan’ın Paris’te kaldığı süre boyunca Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin incelikli gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan birçok karakter ve olayın temelini oluşturacaktır. 1952’de yurda dönen Attila İlhan, bu dönemde senaryolar ve sinema eleştirileri de yazmaktadır. Hatta Ali Kaptanoğlu takma adıyla sinema dünyamıza on beş kadar senaryo da kazandırmıştır.

Attila_İlhan gençGenç yaşta ünlenen Attila İlhan’ın şiirleri çoğu kez Anadolu ezgilerinin tınısını, melodisini taşır dizelerinde. Şiirlerindeki bu özellik sonraları pek çok sanatçıya ilham kaynağı olacaktır. Hümeyra “Ben Sana Mecburum”, Alpay “Üçüncü Şahsın Şiiri”, Timur Selçuk Karantinalı Despina, Ahmet Kaya “Acı Ninni, An Gelir, Mahur”, Zuhal Olcay “Ayrılık Sevdaya Dâhil”, Nur Yoldaş “Sultan-ı Yegâh”, gibi nice sanatçı, İlhan’ın daha nice şiirini bestelemiş veya seslendirmiştir.

Besteci ve yorumcu Yaşar’ın ‘Beni Koyup Gitme’ adıyla notalara döktüğü Ağustos Çıkmazı’nın birkaç dizesi Attila İlhan şiirinin kendine özgü tarzını ve ruhunu yansıtmaya yetiyor:

Beni koyup koyup gitme, n’olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup koyup gitme, n’olursun 

“Edebiyat tarihinde köşe taşı olan isimlerin hepsine dikkat edin, kuralları kıran adamlardır. Kurallara uyan adamlardan hiç kimse öne çıkmamıştır… Bizim halk şairleri de hiç kural dinlemezler… Dikkat edin bakın işte. ‘Nazım’ diyoruz, ‘Necip Fazıl’ diyoruz. Bunlar kim? Ortalığı altüst eden adamlar!”

Attila İlhan’ın Böyle Bir Sevmek adlı şiirindeki Ne kadınlar sevdim zaten yoktular, Mikaha’daki Kolay diyorsun, gel bir de sen yaşa sensizliğimi, Şahane Serseri’sindeki Ben çocuklar gibi sevdim! Devler gibi acı çektim dizeleri kim bilir kaç aşığın belleğine kazınmış, yüreğini titretmiştir.

1968 yılında evlendiği sinema yapımcısı ve yönetmeni Biket İlhan ile beraberliği 15 yıl süren Attila İlhan yalnızca bir şair, senarist, eleştirmen, denemeci, düşünür ve gazeteci değil, aynı zamanda usta bir romancıydı. Roman yazarken geçmişimizden ve kendimize özgü kültürel değerlerden yararlanmak gerektiğini savunurken, körü körüne Batı taklitçiliğini de yapmacıklık, ucuz kahramanlık olarak nitelemiştir.

“Yanlış bir hayalin şehrinde kaldım. Sevdiği
ben değilim anlatamam.”

Attila İlhan roman yazarken yersiz betimlemelerden kaçınılması gerektiğine inanırdı. Uzun uzadıya sürüp giden tasvirlerin okurların dikkatini dağıttığını söyler, “bütün mesele tasarrufla anlatmaktır” derdi: “Yani az kelimeyle az cümleyle. Örnek mi istiyorsunuz? Mesela adam yalnız… Kendisini çok yalnız hissediyor. Hava kötü, hava bozmuş, ortada kalmış, ne yapacağını bilmiyor. Şimdi orada bu adamın yalnızlığını anlatmak için beş sayfa yazabilirsin. İşte şunu da hatırladı, bu da oldu, bunu da hatırladı falan. Çok muhtemel ki bunu okumazlar, bugünkü şartlar altında… Benim şiirlerimde vardır. Orada ben demişim ki, ‘Kesik bir kol gibi yalnızlık’. Şimdi ‘kesik bir kol gibi yalnızlık’ dediğin zaman, iş biter. İkinci bir şeye lüzum yok ki.”

sokaktaki adamSelim İleri, Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu (2015) adlı eserinde yazarın 1953 yılında yayınlanan ilk romanı Sokaktaki Adam’ın toplumsal eleştirileriyle birlikte, aslında “bir aşk ve macera” romanı olduğunu belirtiyor. İleri’nin söz konusu romandan alıntıladığı şu birkaç satır Attila İlhan’ın yalın üslubu ve incelikli diliyle yarattığı şiirsel atmosferi yansıtmaya yetiyor:

“Sis yayılıyor ve dağılıyor. Ağaçlar, caddeler, meydanlar, parklar sisin örtüsünde sarınıp kayboluyor. Apartmanlar ışıklı gemiler gibi yüzüyor. Şehir susuyor. Ve sessizlik duyuluyor.”

Attila İlhan’ın çok tartışılan üçüncü eseri Kurtlar Sofrası ise, tamamlandıktan ancak iki yıl sonra, 1963’de yayınlanır. Selim İleri bu romanı Rus romanları gibi karmaşık yapısı ve kalabalık kadrosu ile zor okunan bir eser olarak tanımlıyor.

Daha sonraki yıllarda Sırtlan Payı (1974), Fena Halde Leman (1980) gibi romanları da okurlarıyla buluşan usta yazar, televizyonda yayınlanan haftalık programları ve söyleşileriyle de merak ve hayranlıkla izlenen bir entelektüel olarak edebiyat ve düşünce dünyamıza damgasını vurmuştur.

“Lisede Sofokles okuduk, Klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi (…) Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk…”

Gerçek bir Atatürk hayranı olan Attila İlhan, zamanla toplumumuzda ortaya çıkan gösterişe dayalı Batı hayranlığını daha sağlam, daha doğru bir perspektife oturtmaya çalışmış, bu konuların ele alındığı Hangi Sol (1971), Gerçekçilik Savaşı (1980), Hangi Atatürk (1981), Batı’nın Deli Gömleği (1982) gibi pek çok deneme ve araştırması yayınlanmıştır.


görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
attila ilhan ölür

“An Gelir” adlı şiirinden

Unutulmaz şiirlerinden birinde “an gelir / attila ilhan ölür” dizeleriyle sevenlerine veda eden üstat, o an geldiğinde, 11 Ekim 2005 günü geçirdiği kalp krizi sonucunda, hayata gözlerini yumar.

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (13 Ekim 2015)

  • Melly - 20/07/2016 - 06:25

    I must be retarded because I don’t get it. How do you make any money off of this? Sounds like your just &#g820;flippin2” business credit…using it and paying it off in time, but where is the profit? I don’t see how you many any money aquiring credit.cevaplakapat

kitap-fuari-ni-dort-gunde-200-binden-fazla-kisi-ziyaret-etti-6275515Geçen cumartesi açılan 34. İstanbul Kitap Fuarı, ilk dört gününde rekor sayıda ziyaretçiyi ağırladı.

Fuara, salı günü akşamına dek 200 binden fazla ziyaretçi geldi. 15 Kasım Pazar günü kapanacak olan fuarın bu yıl da ziyaretçi sayısında rekora ulaşması bekleniyor.

Tüm yıl kitap fuarı için hazırlanan yayınevleri de fuara özel pek çok kitap bastı. Bunlar arasında Can Yayınları’ndan Faruk Duman’ın ‘Tom Sawyer’ın Kitap Okuduğu Kulübe’, Domingo Yayınları’ndan Patti Smith’in ‘M Treni’, Everest Yayınları’ndan Mario Levi’nin ‘Bu Oyunda Gitmek Vardı’, İletişim Yayınları’ndan Fehim Taştekin’in ‘Suriye: Yılık Git, Diren Kal’, Metis Yayınları’ndan Murathan Mungan’ın ‘Harita Metod Defteri’, Sel Yayıncılık’tan Harper Lee’nin yayın dünyasını sarsan devam kitabı ‘Tespih Ağacının Gölgesinde’si, Yapı Kredi Yayınları’ndan Orhan Pamuk’un ‘İstanbul’unun ve ‘Harry Potter’ serilerinin yenilenen baskıları okurla buluştu.

edebiyathaber.net (13 Kasım 2015)

feridun-andac*Yazmak yaşamı dönüştürür, ama önce iyi bir okursanız; yazdıklarınız okurda da bunu sağlar.

*Yazmak yaratıcılık gerektirmez, herkes yazmayı öğrenebilir. Ama yaratıcılık iyi bir kemancının dokunuşlarındaki ustalığı gerektirir. Bu da zamanla oluşur; sabır/sadakat/tutku ve çalışmayla yani. İyi bir yazarı her yazandan ayıran da budur.

*Yetenek biraz da hastalıktır, çocuklukta nükseder; bir ömür boyu da sürer. Çünkü siz ona itaat ederek yaşamayı öğrenirsiniz. Tutku, sadakat dediğim de buradan gelir.

*Yazmak yetinmemektir; zamana ve ölüme karşı hayatı savunma biçimidir çünkü. Başlarsanız bu yolculuğa, saatin sarkacı dursa da siz dur(dur)amazsınız.

*Eleştiri, kusur görmek değildir. Yazıda olamamayı/olduramamayı göstermektir.

*Yayıncı kime gider?

-Kazandıracak yazara.

*Yazar kime gitmez?

-Okura.

-Bir de yayıncıya; ama “iyi yazar”dan söz ediyorum.

*Önce kendiniz için yazmalısınız. Sonra sizi sevmeyen birileri için. Yazdığınızı bir kez daha ele alınca ulaşabileceğiniz ilk ve tek okuru düşünerek yazmalısınız. Dördüncü yazma çabanızda yayıncıya/editöre ulaştırmak heyecanını taşımalısınız. Beşinciyi yazmak için kendinize bir şans tanıyınız; ama iyi editörün düşüncelerini aldıktan sonra. Ya tümüyle vazgeçersiniz ya da hırsla yazdığınızı bir yana bırakıp yeniden yazarsınız. Size önerim, beğenmediğiniz bir metinle hiç savaşmayın; bunu unutun, oturup yeniden düşünün/tasarlayın, kurun ve yazın. Eğer bu cesareti gösteremiyorsanız; ne bir yayınevinde editör olmayı ne de bir kitapçıda çalışmayı seçin. Gidin, size iyi gelen bir işi yapın.

*Kitabınız yayımlanınca kitabevi kaçamakları yapacağınız kesindir. Ama gidip de “şu kitap geldi mi” diye de sormayın kitapçıya; ihtimal “gelmedi” yanıtını alacaksınızdır, üstelerseniz kitabınızı o raflarda bir daha hiç göremeyebilirsiniz. En iyisi, yazdığınızı unutup yeni bir kitaba başlayın. Siz siz olun da ortalara düşüp “beni, ama beni görün, tanıtın” demeyin. Salinger’ın bu konuda ne dediğini merak ediyorsanız eğer, okuyunca yaptıklarınızdan utanırsınız sonra! Benden söylemesi.

*Kitabınız üzerine birilerinin yazması yerine, “size bir konuşma verelim” diyeceklerdir medya çağanozları. Eleştirmen nasılsa pusuda bekliyordur diye de aklınızdan geçirmeyin sakın. Yani, henüz olmadığı söylenen. Neden bu kadar çok kitap üzerine konuşulup ediliyor sanırsınız.

*Şunu unutmayın; Al Pacino 11 film teklifinden sonra 12. filme evet demişti. Balzac ise ona yakın romanını salt kendisi için yazmıştı. Sabır, evet. Cesaret, evet. Çalışmak, olmazsa olmaz. Ama siz bunları yapın, kendi zamanınızı bekleyin.

*Her alıcı görünene bohçanızı açmayın, sizi Mahmutpaşa’dan mal kaldıran sanırlar. Hele hele yazıp tasarladıklarınızın büyüsünü bozmamak için önce ketum olmayı öğrenin.

*Okurken de, yazarken de edebî olana bakın. Bu nedir, derseniz? Bir yapıt önce dil duygusuyla sarmalıyor mu sizi, alıp bir duygu/düşünce yolculuğuna çıkarabiliyor mu… İlerlerken yazarın bir derdi olduğunu hissettirebiliyor mu, neden bunu yazdı sorusunu ta en baştan sordurabiliyor mu? Bunlara bakın derim.

counter-writers-block*Stendhal’in “Lamiel”ini okuyorum. Okumadığım bir romanıydı. “Henri Brullard’ın Yaşamı” özanlatısını okurken, en çok da “Lucien Leuwen” romanını merak ettim yeniden. Cesaretli bir çevirmeni, yayıncısını bekleyen bu roman, Fransız taşrasını anlatması açısından önemli. Stendhal’in kurduğu bir romanın malzemesini nasıl/nereden devşirdiğini görmek için önce “Henri Brullard’ın Yaşamı”nı, sonra da “Lucien Leuwen”i okumalı derim. Standhal, bizi, yalnızca bir roman düşüncesiyle buluşturmuyor; bir romancının çağına/zamanına bakışının nasıl kurulabileceğini de gösteriyor.

*Bir ustanız olmalı, mutlaka. Yoksa ne acı! Yazmanın zanaat yanını kimden öğreneceksiniz peki?

*“Mükemmel büyükbabam, farkında olmadan bana kendi kültünü, Horatius, Sophokles, Euripides kültünü, yüce edebiyatı aşılamamış olsaydı bu iki hoş ihtimalden biri bulacaktı beni,” diyor Stendhal. Ya mükemmel bir Cizvit ya da barlarda kadın peşinde koşan sefih bir asker olabileceğinden söz ediyordu. Bir idol kadar, bir usta da sizi uçurumdan kurtarabilir; yalnızca öğretmekle kalmaz.

*Edebiyat her şeydir! Neden mi?

Al Pacino’nun şu sözlerinin kulağınıza küpe olmasını dilerim:

“Çehov, tüm yazarlar gibi benim için önemliydi. Shakespeare’in yanı sıra Brecht de gerçekten hayatım boyunca bana yardımcı oldu. Henry Miller, Balzac ve Dostoyevski de. Yirmili yaşlarımda beni yakaladılar, bana var olma sebebi verdiler. Yazarlarla ilişkimiz önemli; aktör, müzisyen, besteci ya da siyasetçilerle ilişkilerimizden farklı. Benim için yazar her şey; o olmadan var olamam. O yüzden önce yazar. Tüm ün ve şöhreti oyuncu alıyor ama oyuncu kalıcı olmuyor.”

*Bugünü görmeyenin, hissetmeyenin gelecek için yazacağı hiçbir şey yoktur. Dostoyevski’yi, Kafka’yı bugün hâlâ okunur kılan da bu yanlarıdır.

*Kitaplardan, okumalardan kopmayın; ama eliniz kâğıda kaleme, tuşa gittiğinde unutun hepsini. Hatta size önerim; bir defter bir de kalemle baş başa kalın. Çizmeyi de öğrenmişseniz yazmanız daha şenlikli olacaktır inanın.

*Çok sıkıldığınız, hatta sıkıştığınız ânda, sevdiğiniz bir yazardan bir cümle ödünç alın, bunu defterinizin ilk satırına yazın; sonrasının nasıl geldiğine şaşıracaksınız. Deneyin, yanılmayacaksınız!

*Kalemleriniz olsun, renk renk biçim biçim; sonra defterleriniz… Çizgili bir yazı hayatı her zaman yaratıcılığınızı körükler. Yazmayı öğrenirken insan bunu da öğreniyor, sonra unutuyor ya da vazgeçiyoruz bu yaratıcı alışkanlıktan. Teknoloji her şeydir, ama kalem tektir ve bizim için her zaman tetikleyicidir. Yaratıcılığınızın efendisi olmak istiyorsanız kaleminize sarılın, sahip çıkın.

*Rüyalarınızı yazın. Tek bir sözcük de kalsa aklınızda, yazın. Oradan bakın hayatınıza. Unutmayın, her yazarın bir yeraltı hayatı vardır; rüyalardaki yaşamı ise bunların en derininde olandır.

*Kuyudan su çekmeyi bilir misiniz? Kuyunun nasıl açıldığına tanık olmasanız da bunu iyi kötü hayal edebilirsiniz. Yazan her insanın da bir kuyusu vardır. Sözcükleriniz orada saklıdır. Bunları çoğaltmak için okur ve yaşarız. Kuyularımız bize hem yetinmeyi hem de yetinmemeyi öğretir. Bekleyen, uman değil; taşıyan, gezgin olandır kuyusunu bir barikat gibi görmeyen…

*Yazı masanızı bir atölye gibi görmelisiniz. Bir terzinin, bir kuyumcunun atölyesi gibi… Bir piyanist için piyano neyse, yazar için de yazı masası odur.

*Her işin olduğu gibi yazmanın da altın kuralı vardır, o da çalışmak ve disiplin; süreklilik ancak böyle sağlanabilir.

*Not tutmak, not alarak okumak olmazsa olmazlarındandır bir yazarın; eğer “sizin okuma/konu/bilgi belleğiniz nerededir” diye sorsanız, ilkin defterlerimi gösteririm.

*Listeleme yaparak çalışın, hatta bir güne, haftaya böyle başlayın. Yazmak, biraz da kendine görev vermektir. Eğer önünüzde bir listeniz yoksa aylaklık kapınızı her ân çalabilir!

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (13 Ekim 2015)

  • Celalettin Kalkan - 13/10/2015 - 11:25

    Sayın Andaç’ı her ortamdaki ve türdeki yazdıklarıyla izlemeye çalışırım oldum olası. Artık, daha adını okur okumaz ” okuma iştahlarım ” kabarıyor ve her işi bırakıp derhal okumaya koşuyorum her yeni yazdığını. Çünkü çok yararlanıyorum. Ne bileyim işte, bana sesleniyor çünkü yazdıkları. Şimdiki işim ” Aforizmalar 2 ” yi beklemek artık. Birden çok gözle, bir sürü gözle. Çok teşekkür ediyorum kendisine, bu yazın lezzetlerini tattırdığı için.13 Ekim 2015. ANKARAcevaplakapat

  • gunlukname - 13/10/2015 - 17:18

    yaziniz cok guzel ve benim icin faydali oldu.yazmak.icin dogru yolda oldugumu hissettirdi;cesaret verdi.cevaplakapat

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z