Masthead header

009Resmi Gazete’nin dün yayımlanan sayısında ‘Sinema Filmlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik’ açıklandı.

Değişikliğe göre, Destekleme Kurulu, her yıl ilk toplantısında, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca sinema filmlerinin desteklenmesi amacıyla ayrılan kaynakların kullanımına ilişkin kararları alabilecek.

Yapılan değişiklikler arasından bir madde sinema çevrelerince dolaylı sansürün kapıları aralanıyor şeklinde yorumlandı:

Destek alan projelerde verilen işaret ve ibarelerin kullanılmaması, projenin gösterime uygun bulunmaması veya 18 yaş ve üzeri izleyici kitlesine yönelik olduğuna dair ibare kullanılmasının zorunlu tutulması hallerinde, sağlanan destek geri alınacak.  

25 Aralık 2013

books-classic-literatureEdebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmelik, Kültür Ve Turizm Bakanlığı’nca Türk edebiyatının gelişimine katkı sağlayacak nitelikteki özgün edebiyat eserlerini üretecek veya bunları yayımlatacak yazarlara sağlanacak maddi destek ile destekten yararlanmaya ilişkin usul ve esasları belirliyor.

Buna göre, özgün edebiyat eserlerini üretecek veya bunları yayımlatacak yazarlara Kültür Ve Turizm Bakanlığı tarafından projeleri karşılığında Türk Lirası olarak mali destek sağlanacak. Özgün edebiyat eserlerini üretecek yazarlar şu ölçütlere uygun olmak koşuluyla yazım desteği başvurusunda bulunabilecek:

“Yazarın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması; üretilecek eserin dilinin Türkçe olması; üretilecek eserin edebiyat üretimini artırması ve edebiyata yeni boyutlar kazandırması; üretilecek eserin özgünlük taşıması; projenin, başvuru öncesinde veya proje uygulama süresince herhangi bir fondan destek almamış olması.”

Yönetmeliğe göre yazarlar, aynı destek dönemi içerisinde yalnızca bir proje ile yazım desteği başvurusunda bulunabilecek. Yazım desteğinden iki defa faydalanmış yazar, bir daha yazım desteği başvurusunda bulunamayacak. Yazım desteği tutarı, destek konusu eserin kapsamı ve nitelikleri dikkate alınarak, 276.000 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımından elde edilecek miktarı geçmemek üzere Kurul tarafından belirlenecek.

Yazarlar, yönetmelikte belirtilen ölçütlere uygun olmak koşuluyla yayım desteği başvurusunda da bulunabilecekler. Yayım desteği tutarı, destek konusu eserin basım maliyeti ve niteliği dikkate alınarak, 65.000 gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımından elde edilecek miktarı geçmemek üzere Kurul tarafından belirlenecek.

Destek başvurularını değerlendirmek, desteklenecek projeleri ve destek miktarını saptamak ve destek sağlanan eserlerin kabulünü gerçekleştirecek toplam 7 üyeli Kurul, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nün teklifi ve bakan oluru ile oluşturulacak.

Yönetmelikte yer alan geçici maddeye göre, 2014 yılına ilişkin proje başvuru süresi ve eser teslim tarihleri Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü tarafından belirlenecek.

Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik ile birlikte 14/3/2012 tarihli ve 28233 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Edebiyat Eserlerinin Teşvik Edilmesi Hakkında Yönetmelik yürürlükten kaldırıldı. 

25 Aralık 2013

Dünya sanatına nice büyük besteciler, yazarlar, yönetmenler ve ressamlar kazandırmış olan Rus Sanatından Kaliteli ve hiçbir zaman ölmeyen müzik konusunda da Romantik dönemin en önemli bestecilerinden Pyotr İlyiç Çaykovski’yi sayabiliriz.

Edebiyatta Tolstoy, resimde Kandinsky, sinemada Tarkovsky ilk akla gelen isimlerden sayabiliyorsak klasik müzikte de en az bu saydıklarımız kadar Çaykovski de bestelediği baleler, konçertolar, senfonilerle ölümsüzleşen Rus sanatçılardandır. 53 yıllık hayatında toplamda yedi senfoni, iki opera, üç bale, üçü piyano biri keman olmak üzere dört konçerto üç yaylı dördül ve çeşitli oda müziği eserleri arasında en tanınmışlardan biri olan Keman konçertosu D major Op.35’tir.

Çaykovski’nin 1878 baharında İsviçre’de Cenevre gölü kıyısındaki Clarens’de hiç görmediği mektup arkadaşı olan maddi destekçisi Nadejda von Meck’in davetlisi olduğu günlerde yazdığı ve 11 Nisan günü tamamladığı Keman Konçertosu’nun kaderi de üç yıl önceki piyano konçertosununki gibi oldu…

Besteci, Antonina Milyukova ile sadece üç ay süren evliliğinden kurtuluşu Avrupa’ya kaçmakla bulmuş, ruhsal dengesine yeniden kavuşmuştu. Bu arada genç Rus kemancı Joseph Kotek’in sürekli isteği üzerine bir keman konçertosu üzerinde çalışmaya başlamış, ünlü Joseph Joachim’in öğrencisi olan bu virtüözün de teknik yardımıyla süregelen çalışmalarını 19 Mart tarihli mektubunda von Meck’e şöyle anlatmıştı: “…Birinci bölüm bitti, yarın ikinciye başlıyorum. Havamdayım ve bu rahatlıkla, zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden kolayca çalışabiliyorum.

25 gün içinde tamamlanan eserin ilk yorumu için üç yıl gerekti: 1875’teki keman ve orkestra için Melankolik Serenad’da olduğu gibi bu konçertoyu da Leopold Auer’e (1845-1930) ithaf eden besteciyi, ünlü virtüöz ve keman öğretmeni şu sözlerle reddediyordu: “Dostum, eseri keman için tekrar düzenledikten sonra getirin; onu bu haliyle kimse çalamaz.” Konçerto ancak üç yıl sonra Viyana’da çalınabildi. 4 Aralık 1881’de Hans Richter yönetimindeki orkestra eşliğinde filarmoni konserlerinde seslendirdiği esere tepki büyük oldu. Konserin provasında, sadece yazım hataları düzeltilebilmiş, konçerto doğru dürüst çalınmamıştı bile. Bu nedenle orkestra tüm partisini ancak duyulabilir gibi, pianissimo (çok hafif sesle, çok yavaş) yorumlamış; solist alkışlanmış ama eser yuhalanmıştı.

Zamanın en acı dilli eleştirmenlerinden olan Eduard Hanslick’in yazısında şu satırlar da vardı: “Çaykovski pek sık rastlanan bir yetenek değil; O, tanıdığımız eserlerine göre zevksizliği ve zorlama deha gösterisiyle, orijinallikle kabalığın, mutlu esinle sonsuz ukalalığın garip bir birleşimiydi. Bu keman konçertosu da öyle! Ayrıca keman da çalınmadı, yolundu, morarıncaya kadar pataklandı. Tüyler ürperten bu güçlükleri falsosuz çalabilecek kahraman var mıdır bilinmez ama, kemancı Brodsky, bizden az olmamak üzere bu işkenceye katlandı… Slav hüzünlü adagio bizi biraz sevindirir gibi geliştiyse de, yabani ve adi çehrelerin görüldüğü, kaba küfürlerin duyulduğu finalde, hatta bu yabanilerin kafayı çektikleri ispirtonun kokusunun burnumuza geldiğini hissettik. Ressam F. Vischer’in dediği gibi, böylece ilk kez, koktuğu işitilen müzik parçalarının da var olabileceğini acıyla düşünebileceğiz…” Wagner ve Bruckner’i de sert yazılarıyla hırpalayan Hanslick, böylece müzik tarihinin, belki de en çirkin eleştirisinin sahibi olmuştu…

Brodsky’nin cesursa çalmayı sürdürdüğü konçerto, önce Londra’da, sonra da Avrupa’nın diğer kentlerinde fazlasıyla başarı kazandı. Hatta sonunda Leopold Auer de eseri beğenerek repertuarına aldı ve başlıca savunucuları arasına katıldı.

Toplamda üç bölümden oluşan bu eser aslında bize en tanınmış bölümünü 6.dakikadan itibaren duyurmaya başlıyor ve tüyleri diken diken ediyor hem solo hem de orkestral yorumunda. Yaylı çalgılar ana temayı her tekrar edişinde dinleyeni o kadar heyecanlandırıyor ki; bir kere dinlemek katiyen yetmiyor insana. Aradan onlarca yıl geçse de aynı heyecanla çalınıyor ve dinleniyorsa o eserin ölümsüzlüğü Çaykovski’nin Keman Konçertosu’ndaki gibi bizi her defasında çok yoğun bir şekilde  etkileyip ve sonunda da insana “Vay bee” dedirtebiliyor.

Uğur Ersöz – edebiyathaber.net (25 Aralık 2013)

Mircea-Eliade-Ziaristi-Online“Aslında dünya ruhumuzun rüyasıdır…” 

Başlangıçta ölüm vardı. Ve bu, girdabına hepimizi çekecek o büyük ve yılgın devinimi başlatmak için yeterliydi. Başlangıçta ölüm vardı; sonra kösnül bir inilti duyuldu – Aşk.

Hep tekinsiz, hep yıkıcı; ne denli tutkuluysa o denli hüzünlü. Bir tehlike ünlemiyle anılıp bir vatan hasretiyle koşulan. Yaşamın matematiğine gelmiyor ama denklemlerle arası iyi. Bilinmeyeni çok; içine girince benliği de bilinmeze katan bir bataklık. İçinde çıkınca ben dediğinin bir kısmı – kimi tamamı – kalır sanki o bataklıkta;  bir hüzün bataklığıdır aşk. Ve belki diriliş pınarı.

Mircea Eliade’nın (evet, “o” Eliade) Matmazel Christina’sında hüzün ve diriliş yan yanadır. Bir ölüdür Christina; kötü bir ünle yaşamış, trajik bir şekilde öldürülmüş – ama ölmemiş. Küçümseyici güzelliği, dayanılmaz cinsel cazibesi ve – küçük bir ayrıntı olarak – ölü olması… Evet, belki en çok ölü olması. Hakkında konuşulamayacak alana geçmiş, dolayısıyla her söze egemen olmuş bir hüzün yaratığı. Vahşi, kıyıcı; âşık ve çaresiz.

Matmazel Christina’nın gözlerindeki çöküntü ve ıstırap çok derindi. Egor’u tanıyormuş gibi gülümsemesi boşunaydı; küçük mavi şemsiyesini sımsıkı tutması boşunaydı; belli ki hiç sevmediği ama annesi istedi diye taktığı fazla iri ve süslü şapkasına (‘Bir genç kızın kusursuz bir kıyafetle poz vermesi yakışık alır!’) gülmeye davet eder gibi gizlice bir kaşını havaya kaldırması boşunaydı. Matmazel Christina kıpırtısızlığının içinde acı çekiyordu.

Christina’nın kız kardeşi, Madam Mosco ev sahibesidir; kendisinden çok ölgün uyuşukluğu yer eder anlatıda… ruhunu çoktan yitirdiğini anlamak için onu derinlemesine incelemek gerekmez; kendinde ve kendi için ölmüş denli barışıktır varlığının silikliğiyle. Madam Mosco’nun küçük kızı Simina – küçük ama eksiksiz bir cadı, çocuk bedenine sıkışmış şehvet ve ölüm tanrıçası – teyzesinin adanmış uşağı. Büyük kız Sanda ise daha dünyevidir; teyzesinden ve ölümsüzlüğün – kanın – lanetinden kurtulma umudu taşır… bu yüzden ölüme en yakın olandır. Ve ev, evin ağdalı bir kâbusu andırır havası… Rüyaların gerçek soluklardan daha çok yer kapladığı bir yerdir Tuna’dan esintilerin ulaştığı bu malikâne. Tuna’nın erkeksi gücü bile çekip çıkaramaz evi bu rüya diyarından; çünkü “Rüyaların, aynı anda birçok kişi tarafından, insanın göremediği ama yakınında hissettiği birçok kişi tarafından görüldüğü” bu coğrafyada “Aslında dünya ruhumuzun rüyasıdır…

2373Aşk, işte bu bungun, trajik ve kan kokusu denli yoğun Romen atmosferinde,  Sanda’ya duyduğu ilgi nedeniyle malikânede konaklayan Egor etrafında şekillenir: Egor’un damarında gür akan kan, kadını şehvete çağıran kan, acıtmaya ve acı çekmeye davet eden erkeksi yan elbet gereğinden fazla kadını uyandıracaktır. Egor’un varlığı Christina’yı baştan çıkarır; bir menekşe kokusuyla Egor bu rüya âleminin ve hiç bilmediği, hiç bilemeyeceği bir tutku ve korku yoğunluğunun içine dalar. Ve Matmazel Christina’nın alaycı ezgileriyle büyülenir.

“Gel artık, beni çağıran kötülük meleği

Çünkü bazı anlar var ki, seni görsem

Kanın uğruna hayatımdan vazgeçerim,

Ruhumdan da… inansaydım ruha!”

Christina için yaşamdır Egor… Bir ressam, yaratıcı; gıdıklayıcı cazibesi ve oyunbazlığıyla sıkıcı olmaktan çok uzak. Gençliğin taze kokusu var onda; ışıklı gecelerin, saatler süren dansların ve sevişmelerin coşkusu… Ölünün tutkusuna Sanda’ya duyduğu ilgiye bürünerek karşı koymaya çalışıyor; oysa ellerin ateşiyle yazılan başka bir öykü var ve Christina ellerin dilini çok iyi biliyor. (Evet, eller bir ilişkinin, bir dokunuş tarihinin, bir varoluş biçiminin güncesidir.)

Bir ölüyü sevemeyecek kadar korkak; “Kandan korkuyorsun!… Kendi canından, ölümlü kaderinden korkuyorsun!” Ama aşktan – yani lanetten – kurtulmak için bir ölüyü öldürecek kadar gözü kara – belki bir benlik kaçkını ve sinik… Ve artık, Christina dönmemek üzere gitmişken, perişan: “Hüzünle gülümsedi. Her şey doğruydu. Kendisi öldürmüştü onu. Bundan böyle en ufak bir umudu nereden bekleyecek, kime dua edecek, Christina’nın sıcak kalçasını hangi mucize yanına getirecekti?…

Aşk ve o kopkoyu tutku, gulyabaninin ölmesi, evin alevler içinde lanetten arınmasıyla sonlanır; “iyilerin” zaferinde sonsuz bir burukluk vardır oysa.

O müthiş yalnızlığında, artık kimsenin kıramadığı, en ufak sesin delemediği gece karanlığında” Egor, kendi içindeki en canlı yanı, benliğinin en kudretli kaynağını da Christina ile birlikte öldürdüğünü bilir. Egor eksilmiştir; Christina’nın kalbine sapladığı demirin soğukluğu bundan böyle hep tenindedir. Çünkü bir kadını, bir erkeği değil; bir ölüyü, bir diriyi değil; bir dokunuşu severiz daima. Yeni bir ben’e ilişkin umudun dokunuşunu, yeni bir ben’in umudunu. Aynalar değişir, imgeler zamanın dokusuna göre yeniden ve yeniden biçimlenir. Biz hep bir başkasının gövdesinde yeni bir ben’in doğuşuna ilişkin o yakıcı ve doğurgan umuda sevdalanırız. İster ölü ister diri; ister kadın ister erkek – aşk olsa olsa ben’in, başka ben’i bulacağını hayal ettiği tene dokunuşudur.

Bundandır ki aşkın doruk noktası iki bedenin ayrılığına, asla bir olmayışına; her bedenin kendi sorumluluğunu yüklenme zorunluluğuna, yani bedenin, yalnızlığın sorumluluğunu kucaklayışına yakılan ağıttır. Ağıt bitince her beden kendi varoluş koşullarına ve olanaklarına geri döner; ister çoğalmış ve yeni ben’i kucaklamış olsun ister kısır ve ketum kalsın. Biri hep yeniktir, diğeri suçluluk dolu. Biri ölü kalacaktır şimdilik, biri yeniden ölene dek diri.

Başlangıçta ölüm vardı. Ve sonra döngü tamamlandı. 

Anıl Ceren Altunkanat – edebiyathaber.net (25 Aralık 2013)

 

  • Seher Andaç - 26/12/2013 - 15:05

    Bir nefes de okudum… Kitabı hiç duymadım. Çok etkilendim…cevaplakapat

Yaln¦-zlar-Mektebi-Dergi-6İki aylık kültür sanat dergisi Yalnızlar Mektebi, 6. sayısında geçtiğimiz sene kederine son veren kenar kültürün afili delikanlısı, Ağır Roman, Harman Kaplan, Adalara Vapur ve Fındık Sekiz romanlarının yazarı Metin Kaçan’ı kapağına taşıyor.

Dergi bu sayıda dosya konusu olarak delilik ve intiharı ele alıyor. Kürt yazar ve şair Müslüm Yücel, edebiyatta intihar temalı Mem û Zin konulu bir yazıyla yerini alırken, Özge Bilsel İnce Kırmızı Çizgi yazısıyla edebiyatta deliren ve intihar eden sanatçıları ele alıyor.  Hatice Tosun, Türk edebiyatında intihar denince akla gelen Beşir Fuad’ı anlattığı yazısıyla okuyucu karşısına çıkıyor.  Merve Akıncı, Metin Kaçan’ı ve edebiyatını incelediği yazısıyla YMdergi’nin 6. sayısında yer alıyor. Metin Kaçan da bu sayıda, Mutlu Edebiyatçı Yoktur başlıklı fotoromanıyla ve Kışlara Veda adlı öyküsüyle okura tekrardan “Merhaba!” diyor.

Metin Kaçan’la birlikte Kaçak Yayın dergisini de çıkaran halen LeMan dergisinde editörlük yapan şair Aslan Özdemir, aynı dergide yazmış felsefeci, şair ve boksör Oktay Taftalı, C. Hakkı Zariç ve Devrim Dirlikyapan da şiirleriyle dergideki yerlerini alıyorlar.

Artık klasikleşen divan şiiri bölümünde ise Esrâr Dede’nin şiirinin diliçi çevirisiyle birlikte dergi yazarları öykü, şiir ve düşünce yazılarıyla kışa ve yeni yıla merhaba diyor!

edebiyathaber.net (25 Aralık 2013)

266_smallEdebiyatla yakından ilgilenen okurlar ve yazar adayları, yaşamdan ve düşlerden süzülenleri kendi dil dünyası içinde özgün eserlere dönüştüren yaratıcı yazarların yazma süreçlerine, edebiyata ve yaşama dair düşüncelerine heyecanla karışık güçlü bir merak duyarlar. Bu merak, onları öykü, roman gibi türlerin yanı sıra yazmaya dair başucu kitaplarını da okumaya yönlendirir. Yazmak eylemine odaklı bu kitaplar, edebiyat sanatının uçsuz bucaksız gizeminden bir kısmını okura aktardığı gibi, yazarın yaratma sancılarına, iç çelişki ve karmaşalarına da dikkat çekerek yazmanın her şeyden önce yaşama, yazıya, edebiyata ve geleceğe duyulan inanç üzerinde temellendiğini gösterir.

Yazmaya yeni başlayanlar için ufuk açıcı nitelikteki bu tarz kitaplardan biri Amerikalı yazar Joyce Carol Oates’ın Bir Yazarın İnancı adıyla dilimize çevrilen ve Yaşam, Zanaat, Sanat alt başlığıyla sunulan denemeler toplamı. Önsözde, yazmanın yalnızlığı en çok seven sanat  olduğunu belirten Oates, Neden yazıyoruz? Neden okuyoruz? gibi asli sorularla insandaki metafor güdüsünün temellerine inmek istiyor ve yazarlarla okurların metaforik bir karşı -dünya yaratmak için dünyadan elini eteğini çekme eylemini anlama çabası içine giriyor. Sanatsal güzelliğin apaçık bir yarar sağlamadığı ve belirgin bir kültürel gereksinme olmadığı halde, uygarlığın güzellik olmadan ilerleyemediğinin altını çiziyor. Kitabın özünün doğmalara dayanmayan geçici bir anlama sahip olduğunu; yazma sürecinden çok yazar olma durumunun tedirginliği, değişkenliği hakkında kaleme alındığını ifade ediyor. Önsözden sonra yazar olarak inancını tek sayfada sanatsal bildiri halinde sunan Oates, sanatın insan ruhunun en yüce ifadesi olduğuna; yazarların kısa ömürlü ve gelip geçici olanı aşmayı arzuladığına inandığını belirtiyor.


 Andrè Gide’in “Sanatçının bir tek şeye ihtiyacı vardır; anahtarı yalnızca kendisinde olan özel bir dünyaya.” sözünü anan Oates, Alice’in geçtiği ‘öteki’ boyutun, tek bireyin erişebileceği bir karşı- dünya olduğunu belirtiyor. Bu karşı- dünyanın hem gerçek dünyayı yansıttığını hem de onu çarpıttığını dile getirerek sözlerini şöyle sürdürüyor: “Orada hem kendinizsiniz hem de kendiniz değilsiniz. Bu, sanatsal yaratının en temel gerçeğidir.” Birçok yazar gibi Oates’ı da bu çocukluk okumaları büyütmüştür.Sonraki bölümde Joyce Carol Oates’ın ‘yazan özne’ olarak varoluş serüvenini; yazarlık ve yaratım yolculuğundaki aşamalarını öğreniyoruz. “Yazmak hatırlamaktır” diyen Oates, kendi dünyasını şekillendiren çocukluk anılarına götürüyor bizleri. ABD’de, uzak bir kırsalda sessizlik ve doğanın büyüsü içinde geçirdiği çocukluğu Oates’a yaratıcı düşlerin kapısını aralar. Daha o yaşlarda sessizlik ve tek başınalığı seven, kendine özgü dünyalar kuran bir çocuktur. Çocukluk çağının imgeleri, sonraki yıllarda öykü ve roman kurgularında harekete geçerek yepyeni esinlenmelerin rüzgârlarını taşıyacaktır ona. Düşlere açılan ilk okuma deneyimlerini okul kütüphanesinde kazandığını anlatan Oates, babasının kitapları arasında Edgar Allen Poe’yu keşfettiğini, Poe’nun kurmacalarından derinden etkilendiğini içtenlikle belirtir ve insanlığın binlerce yıl öncesinden başlayan gerçeküstü, hayali, destansı, fantastik yaratımlarının kaynağını çocuksu bir keşif ve merak duygusuyla araştırdığını ifade eder. Alice Harikalar Ülkesinde ve Aynanın İçindekiler adlı masallar da kendisine farklı bakış açısı ve görme biçimi kazandırır. Oates için unutulmaz bir çocukluk okumasıdır bu; Alice’le özdeşleşerek düşlere dalar, iki kitabı kısa sürede ezberler. Başka bir perspektiften baktığı o anlarda düş ile gerçek arasında kurulan salıncaktaymış gibi içi sevinç ve heyecanlı bir ürperişle dolar.

Bir Yazar-n -nanc-

Genç Yazara başlıklı deneme, “yüreğinizi yazıya dökün” cümlesiyle başlıyor. Tutkulu biçimde yazmayı öneren Oates, sanatta karanlık yanlarımızı harekete geçirmenin önemini vurgulayarak “saklı kalmış benliğinizle ya da benliklerinizle mücadeleniz sanatınıza yol verir.” diyor ve zor anlaşılan bu dürtüler olmadığında esaslı şeyler yaratmanın olanaksızlığını dile getiriyor. Koşmak ve Yazmak başlığı altında, koşmak ile yazmak eylemi arasındaki paralelliğe dikkat çeken Oates “Düş gören zihin genellikle bedensizdir, tuhaf bir hareket gücü vardır, en azından kendi deneyimlerime göre, yer boyunca ya da gökyüzünde koşar, süzülür veya uçar.” sözleriyle dillendiriyor duygu ve sezgilerini.

Yazmakla görmek arasındaki ilişkiye de işaret eden Oates, imgenin, hayalin düzyazı kurgusundaki önemini vurguluyor. Metnin iç sesine, ritmine kulak vermenin yapıtı dil ve edebiyat estetiği açısından üst noktalara taşıdığını belirtiyor. Yazmaya başlamanın, dilin müziğinden, gizemli seslerinden, sözcüklerin gücünden büyülenmenin ötesinde, genel söylemin altında yatan gizli anlamları kavrayışla gerçekleştiğini, sadece yazarlar aracılığıyla dile getirilen o sözle anlatılamaz olanı kavrayışın, insanı yazmaya başlatan güç olduğunu ifade ediyor.

Bütün sanat türlerinin bir çeşit keşfetme ve sınırları aşma olduğunu belirten Oates’ın gösterdiği yol üzerinde, dönemler boyunca yazarların edebiyat sanatına, geleceğe, güzelliğin sonsuz gizemine duyduğu güçlü inanca yakından tanık oluyor; yaratma sürecinin ancak bu inançla şekillendiğini görüyoruz. Oates, yazarların dünyalarına ışık tutma çabasını, onların doğrudan, içten ve dolayımsız olarak kendilerini ifade ettikleri günceleri, mektupları, söyleşileri üzerinden gerçekleştiriyor. Ayrıca biyografik yapıtlardan da yararlanıyor. Birinci elden anlatımlarda yazarların ruhlarındaki tedirginliklerini, kırılganlıklarını, güven ve güvensizlik duygularını, iç çelişkilerini, yazma/yaratma sancılarını okuyor; yaratıcı yazarlığın varoluşsal ipuçlarına ulaşıyoruz. Oates özellikle Virginia Woolf’un günlüklerine ayna tutuyor. Ayrıca Henry James, Çehov, Plath gibi yazarların ruhsal derinliklerini, güncelerinden aktarılan anlatımlarla sezme ve yorumlama olanağı bulabiliyoruz. Oates, başarısızlığın yazarda çoğu zaman olağanüstü bir etki yarattığını, âdeta onu kamçıladığını, başta James Joyce olmak üzere birçok yazarın yaşamından örneklemelerle gösteriyor bizlere.

İki tarz yazmadan söz ediyor Oates; biri tasarlayarak, inşa ederek yazma, öteki ise kendini tamamen metnin akışına bırakarak yazma. Her tarzdan ilginç örnekler sunan yazar,  metni oluştururken bilinçaltının eşsiz gücünün bizi gitmeyi arzu ettiğimiz yere değil de kendi gideceği yere götürmesi olduğunu belirtiyor.

Yazmanın sanat olduğu kadar zanaat yanını da gösteren ve başarılı yapıtların ancak planlı, sıkı ve disiplinli okuma, çalışma eylemiyle gerçekleşebildiğini, kendisi ve başka yazarların çeşitli deneyimleri üzerinden anlatan Oates, esinlenme, enerji, hatta dehanın sanat yapmak için nadiren yeterli olduğuna dikkat çekiyor. Kurmaca düzyazının aynı zamanda bir zanaat olduğunu ve bu zanaatın öğrenilmesi gerektiğini önemle vurguluyor. Edebiyat dönemlerinden yazar ve yapıt örnekleriyle, ‘okuma-etkilenme-dönüştürme-kendi tarzını yaratma’ süreçlerine odaklanmamızı sağlıyor. Farklı okumalar, heyecanlar ve sezgilerin genç yazara ışık tutacağını belirterek, mesela-Çehov’un metinlerinden hareketle ‘en kusursuz sanatın belki de sanatı büsbütün gizleyen sanat’ olduğunu görebileceklerini ifade ediyor. Oates, yazar özeleştirisi, yazar körlüğü, yazar egosu, yazar odası gibi başka maddelere geçerek yazma süreçlerinde yazara göre değişen yönsemeler, ilgiler ve eğilimlere işaret ediyor.

Bir Yazarın İnancı, yazmak eylemi ve yazarlık durumunun yoğun anlamlarıyla örülen, farklı yorumlarla derinleşen; okuma keyfini, düşleri ve yazma heyecanını çoğaltan bir denemeler toplamı. Dilin büyülü dokusu içinde başka dünyalar kurmak isteyenlere…

Hülya Soyşekerci – edebiyathabernet. (24 Aralık 2013)

20131124123522ogretmenDershanede çalışan öğretmenlere Milli Eğitim Bakanlığından müjdeli haber geldi. Dershaneler kapatıldıktan sonra derhanede çalışan yaklaşık 100 bin öğretmene formasyon verileceği belirtildi. 

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), dershane dönüşüm takviminin Eylül 2015’e ertelenmesinin ardından, tüm dershanelerin dönüşüm için uygunluğunu araştırmak üzere harekete geçti. Bu kapsamda öncelikle fiziki şartları uyan yaklaşık 2 bin civarında dershanenin ‘akademik lise’ye dönüşmesi bekleniyor. Bu süreçte özel okul ya da akademik liseye dönüşemeyeceğini söyleyen dershanelere MEB, ücretsiz etüt merkezi olma teklifini sunacak.

Dönüşemeyen dershanelerden devlet hizmet satın alacak. Bu dershanelerin binaları etüt merkezine çevrilecek ve öğretmenleri ile personeli hizmet vermeye devam edecek. Dönüşümün ardından özel okul ya da akademik lisede görev yapmayı sürdüren öğretmenlerde ise ‘formasyon’ şartı aranacak. Şu an dershanelerde çalışmakta olan Fen-Edebiyat Fakültesi mezunu yaklaşık 20 bin formasyonsuz öğretmen, dönüşüm sonrası kurumlarında çalışmaya devam edecek, ancak bu kişilerin formasyon almaları sağlanacak. Böylece öğretmen olarak görevlerine devam edebilecekler.

‘Özel okul’ olmaya uygun olmayan dershanelere MEB’in sunduğu ikinci seçenek olan ‘akademik liseler’ 4 yıllık geçiş sürecinde hizmet veren özel statülü okullar olacak. Açık lise müfredatını uygulayacak bu liselerde, 20 saat yüz yüze 20 saat de uzaktan eğitim sağlanacak. Akademik liseler ayrıca meslek lisesi öğrencilerine takviye eğitimler de verebilecek. Öğrenci teşvikleri alacak bu liseler için özel okul yönetmeliğine geçici bir süre için esneklik getirilecek. Buralarda okul bahçesi, kapalı spor salonu, laboratuar gibi şartlar belirli süre aranmayacak. Mevcut borçları ise yapılandırılacak. Bu liseler, öğrencilere ücretsiz etüt hizmeti de verecek. Dershanelerin yaklaşık 2 bininin ilk etapta akademik liseye dönüşmesi bekleniyor. Çalışmalar tamamlandığında Kalkınma Bakanlığı’nın Doğu ve Güneydoğu’daki SODES programı ise Türkiye genelinde yaygınlaşmış olacak. SODES destekli etüt merkezlerinin bütçesi Kalkınma Bakanlığı’ndan karşılanacak.

Dershanelerin dönüşümü sonrasında devlet, bursla özel okulda okutacağı öğrencilerde öncelikle ‘yoksulluk’ ve ‘başarılı olma’ kriteri arayacak. Özel okula devlet imkanlarıyla yönlendirilecek öğrenciler arasından, yığılmayı önlemek amacıyla ilk başta yetiştirme yurdunda kalanlar tercih edilecek. Bunun dışında ‘bölge kriteri’ de uygulanacak. Özel okulun bulunduğu mahallede ya da bölgede yaşayan yoksul, başarılı öğrenciye öncelik verilecek. Bakanlık, dershanelerin dönüşümü çerçevesinde özel okul açma kriterlerini de tekrar ele alacak. Okul için ‘bahçe’ şartına sahip dershane oranının yüzde 14,8 olduğu belirlendi. Bahçesi olması gereken okullar için bu maddeyi yumuşatmayı düşünen bakanlık, dönüşebilecek dershane oranını yüzde 48’e çıkarmayı hedefleyecek. Bakanlık bürokratları bahçe maddesine ‘müstakil girişli okul olabilir’ ifadesi eklemeyi değerlendirecek.

edebiyathaber.net (24 Aralık 2013)

orhan-kemal-100-yasinda-5386825_8867_oÜnlü yazar Orhan Kemal, doğumunun 100’üncü yılında memleketi Adana’da kitap fuarında anılacak.

Bu yıl 14 – 19 Ocak 2014 tarihleri arasında TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek Çukurova 7. Kitap Fuarı, Türk edebiyatının en üretken yazarlarından Orhan Kemal’i çeşitli etkinliklerle anmaya hazırlanıyor.

Orhan Kemal fuarda, bir dizi söyleşi, panel, sergi ve “Orhan Kemal 100. Yaşında Sempozyumu” ile anılacak. Sempozyum kapsamında “Yaşamı ve Eserleri ile Orhan Kemal”, “Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Anıt Yazarı Orhan Kemal 100 Yaşında”, “Çukurova’dan bir Orhan Kemal Geçti” “Edebiyattan Sinemaya Orhan Kemal”, “Bursa Cezaevi’nde Bir Çukurovalı: Orhan Kemal” ve “Orhan Kemal ve İzleri”, başlıkarı altında paneller düzenlenecek. Ünlü yazarın yaşamı, Adana’da geçirdiği yıllar ve eserlerinden seçme metinlerden oluşan sergi de fuar süresince kitapseverlerle buluşacak.

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile yılın ilk kitap fuarı olarak düzenlenecek Çukurova 7. Kitap Fuarı’na yurt içinden 200’ün üzerinde yayınevi ve silvil toplum kuruluşu katılacak. Fuar süresince 50 kültür etkinliği yapılacak.

Girişin ücretsiz olduğu fuar 14-18 Ocak 2014 tarihleri arasında 10.00-20.30, kapanış günü 19 Ocak 2014 tarihinde ise 10.00-19.00 saatlerinde ziyaret edilebilecek.

edebiyathaber.net (24 Aralık 2013)

131223_almanak.widec2005 yılında ’10 Yıl Almanak’ı ile başlayan ‘Almanak Serisi’ her yıl düzenli olarak tarihe kayıt düşmeye devam ediyor. Bu yıl da NTV 2013 Almanak’ı, Türkiye’de ve dünyada fotoğraflarla bir yılı özetliyor.

Geride bıraktığımız yıl boyunca Türkiye ve dünyada meydana gelen olaylar bir NTV klasiğinde, Almanak 2013’te.

Türkiye’nin sıcak yazı, Arap Baharı’ndan bu yana suların durulmadığı Ortadoğu, Suriye’de içsavaş, Mısır’da darbe, ekonomik krizin yükünden kurtulamaya çalışan ABD ve Avrupa, dünyanın dört bir yanında yaşanan felaketlerden doğanın mucizevi güzelliklerine, sinemadan müziğe ödül alanlar, spor sahalarında kupa kaldırıp madalya kazananlar, NTV Almanak 2013’te…

NTV Almanak, geçen bir yılı unutulmaz fotoğraflarla bir kez daha hatırlatıyor. Her zamankinden daha dolu ve daha renkli fotoğraflarla bir yılın görsel özetini sunuyor.

edebiyathaber.net (24 Aralık 2013)

  • Kitap Notları - 24/12/2013 - 10:38

    Direnişi bir-iki fotoğrafla geçiştirmemişlerse şaşıracağım.cevaplakapat

henuz 17 kapak1881’de yazılan ve o dönemde yasaklanarak satıştan kaldırılan Henüz 17 Yaşında, Kapı Yayınları’ndan yayımlandı.

Osmanlı’nın son döneminde toplumun birey ve kadın üzerindeki baskısını günümüzle karşılaştırabileceğiniz bir roman Henüz 17 Yaşında.

Kalyopi adında bir genç kızla “Ahmet Efendi” karakteri arasında geçen, “yaşanmış” bir hikâye Henüz 17 Yaşında. Dönemine göre hayli “modern” olan bu roman, aynı zamanda Osmanlı’nın son yüzyılında birey üzerindeki toplumsal basıncı resimliyor.

Osmanlı’da 17 yaşındaki bir kızın genelevinden kurtarılma hikâyesini okurken Ahmet Midhat Efendi’nin dili kullanmadaki ustalığına kapılacaksınız…

 edebiyathaber.net (24 Aralık 2013)

1952_rgk______k_1383138897Shakespeare’in ölümsüz eseri “Hamlet”i, Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu’nun grotesk yorumuyla yetişkinler için yeniden sahneleniyor.

Annesi Gertrude ve Hamlet arasındaki gerilimli ilişkinin temel alındığı yorumda, izleyici iyi ile kötü arasındaki sınırın nerede olduğunu sorgulamaya çağrılıyor. Kurulduğu günden bu yana kuklanın bakışını arayarak tiyatroyu yeniden biçimlendirmeyi deneyen Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu, bu kez Shakespeare’in temsilinden kışkırtıcı bir sanatsal ironi yaratıyor.

Birçok farklı kukla tekniğinin kullanıldığı oyunda ipli kukladan sopalı kuklaya el kuklasından gölge kuklacılığına kadar çeşitli denemeleri izleme fırsatı seyirciye sunuluyor.

Yönetmen: Emre Tandoğan

Kukla Tasarımı: Çağrı Yılmaz

Işık Tasarımı: Enrico Zeber

Oyuncular: Çağrı Yılmaz, Emre Tandoğan, Ergin Karataban

Işık uygulama: Fatma İnan

Ses Uygulama: Elif Tandoğan

25 Aralık 2013 20:00, Hayal Perdesi Beyoğlu-İstanbul

edebiyathaber.net (24 Aralık 2013)

filiz-gazi-300x225Sartre’nin “Bulantısı”nda Antoine Roquentin Otodidakt’a sorar: “Issız bir adada olsanız yazar mıydınız? Başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan?”

Dolaylı olarak ya da direk çoğu söyleşide sorulan bir sorudur bu: “Niçin yazıyorsunuz?” Bildiğiniz cevaplar verilir. Yazmak, çocukluğumdan beri tek tutkum. Yazarak, var olabiliyorum. Yazıya sığınıyorum. Yazmazsam ölürüme kadar gider cevaplar. (Ki yazmak öldürür esasen başka yazının konusudur.)

Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”da şöyle yanıtlar bu soruyu: “Açık konuşalım, yazarlar egoisttir. Tüm sanatçılar öyledir. Diğerkâm olsalar işlerini yapamazlar. Yazarlar, yazar hayatının yalnızlığı üzerine sızım sızım sızlanıp kendilerini ses geçirmez odalara kapatma ya da daha iyi sızlanmak için barlara takılmaya bayılırlar. Ancak yazmanın büyük bölümü yalnızken yapılsa da, inanıyorum ki, aslında tüm sanatlar gibi oda bir izler kitlesi için yapılır. Yani bir izler kitlesiyle birlikte yapılır. Tüm sanatlar gösteri sanatıdır.”

Yazmak yavaşlık ve kimi zaman bekleyiş isteyen bir uğraş. Düşünceye daldığınız anlara dikkat edin. Düşünme hızınız dikkatinizi çekecektir. O kadar hızlıdır ki, yazıya aktarılamaz kafanın içinde dönen çoğu şey. Daha ziyade bu esnalarda yakalayabildikleriniz ve bütün olarak metnin içine yakışacağını düşündüğünüz şeyleri çekip alırsınız.

Birkaç yıl önce okuduğum Sartre’nin “Edebiyat Nedir?” kitabına şöyle bir not düşmüşüm: “Edebiyatı çok abartmış bu adam!” Şimdi bu fikirde olmasam da o zamanki beni anlayabiliyorum. Niye derseniz, yazarak anlatmaya çalışmaktan ziyade anlatma derdi olmadan yaşamak başka gelir bana. Nasıl, ne biçim dans etsem acaba diye düşünürken, yanındaki kişinin çoktan ritme kendini bırakmış olması gibi.

Yazının gücü yazıldığı anda fark edilecek kadar ne güçlüdür ne de aceleci. Çünkü okuduğumuz çoğu şey, bilmediğimiz çok az şeyi söyler bize. Kuşkusuz, yüz yıl öncesine ait bir metinin içinde de bildiklerimiz vardır. Yalnız şu var ki o zamandan bugüne aynı olan şeyleri bir kez daha hatırlamak yalpalatır okuru. “Rüzgârı” anlatmaya çalışan zihne eşlik etmek emin olun bir yüz yıl sonra daha inanılmaz güzellikte olacak. Ağaçların hışırtısına kulak kabartamayacak kadar mekanik olan insan, okuyarak hatırlayacak belki de. Bu sayede çok sıradan, aşina olup da dikkat kesilmediği şeye çevirecek yüzünü. Esinti vuran yüzüne dokunacak ve geçmişle, yaşadığı an arasında hala kaybolmamakta direnen, tıpatıp aynı kalmayı başaran parıltılı hislere şaşıracak.

Hangi yazar “gelecek için yazıyorum” ya da “satırlarım okunurken ismimin anıldığını duymama gerek yok” diyebilmiş. Bir fotoğrafçı düşünün ki kadraja aldığı vahşetle, teknik bir çerçeve vermeye çalışması dışında bir ilgi kurmayan. Ya da yaşadığı toplumun kir pasını ifade etmekte kusursuz olma çabası gösteren yazarın, “seyirci” olmakta özen göstermesini. Niçin fotoğraf çeker niçin yazar bu insanlar? Bugüne kadar kulağımıza doğru gelen bir yanıt alabildik mi?

“Zamanın yurttaşı” olmak diye bir tanımı vardır Schiller’in. Takdir edersiniz ki devletin yurttaşlığından daha ağır sorumlulukları kapsar. Hiçbir sorumluluk altına girmek istemeyen sanatçı, yazar veya her kimse anlaşılabilir ama “niçin yazıyorsunuz” sorusuna verilen romantik cevaplar niyedir.

Modern ritüellerimizden olan imza günlerinde sandalyelerine oturmuş okurunu bekleyen yazarların ruh hali esasen komiktir. Hem “İnsanın kendini ele alırken, ciddi ve yüksek bir şey ortaya çıkarmasından daha aşağılatıcı, onu daha derin kendinden koparıcı bir şey var mıdır?” (F. Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne)

Son kez soralım: Yazar niye yazar?

Bu arada bu konu mühim bir mesele değildir. Maksat yazının üzerindeki bu yapay sihir kalksın.   Ulvi yazma gerekçeleri dönüp kendine bir daha baksın.

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (23 Aralık 2013)

  • kitapcıl - 24/12/2013 - 09:22

    Yazan insan ,düşünme yeteneklerini bir araç değil, ihtiyaç olarak görür.Başkaları,hayat ve olaylar onun umurundadır.Bir şeye kızdığı zaman,bir şeye sevindiği zaman,bir şeyi fark ettiği zaman bunu haykırmak istercevaplakapat

  • Bülent Yürik - 24/12/2013 - 11:32

    Neden mi yazıyorum?
    “”Babamın Bavulunu” açarak cevap vermekte Orhan Pamuk

    Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de
    nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın,
    kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her
    şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum.
    Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için
    yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok
    kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için
    yazıyorum… (duyduğum en iyi yanıttır )cevaplakapat

yayincilikCem Akaş ile “yayıncılık ve editörlük” dersleri 5 Şubat’ta başlıyor.

“Yayıncılık ve Editörlük”, kendi yayınevini kurmak isteyenlerle, yayınevi yöneticisi ya da editör olan ya da olmayı hedefleyenler için, mesleki eğitim – kültür – vizyon sınıfı olarak düşünüldü.

Dersler yayıncılık tarihiyle başlıyor, ardından Türkiye’de yayın sektörü ve yayınevlerinin durumu ele alınıyor. Yayın programı belirleme, yayınevi organizasyonu, iş akışı, bütçe yapımı, yazar-çevirmen-matbaa-dağıtımcı-kitapçı-basın-okur ilişkileri irdeleniyor. Ardından yayınevi içi çalışmalara odaklanılıyor ve “kitabı her şeyinden sorumlu editör”ün hem kendi yapacağı, hem de yayınevinde başkalarına yaptıracağı işler ayrıntılı olarak inceleniyor. Bunlar arasında yazar ve çevirmenle ilişkiler, metin üzerinde çalışmak, arka kapak – yazar biyografisi – basın duyurusu gibi yan metinleri yazmak da var, kitap tasarımı, tanıtım ve pazarlama gibi konularda yapılacaklar da var. Derste konularının uzmanı konuklar yer alıyor, bir de matbaa gezisi var. Yayıncılığın geleceği, e-kitap ve küresel yayıncılık, copyright/copyleft gibi konular da kapsama dahil.

Ayrıntılar için tıklayınız.

edebiyathaber.net (23 Aralık 2013)

imagesCemal Süreya Kültür Sanat Derneği, Cemal Süreya Şiir Ödülleri Seçici Kurulu, 2013 yılı ödülleri üzerindeki değerlendirmesini sonuçlandırdı.

Cemal Süreya 2013 Şiir Ödülü oy çokluğu ile “Dosya” dalında Abuzer Gürpınar’ın “Başım Kirazlı” adlı yapıtına verildi. Bu dalda ayrıca Eşref Yener’in “Baykuşta Yangın Tekrarı” adlı yapıtı da Özendirme Ödülü’ne değer görüldü.

“Kitap” dalında Emre Polat’ın “Vukuat Vardiyası” ile Süveyda Sezgin’in “Anahtar Yolu” yapıtları, özendirme ödülüne layık görüldü.

Ödül töreni, 9 Ocak 2014’te Kadıköy’deki Barış Manço Kültür Merkezi’ndeki yapılacak.

edebiyathaber.net (23 Aralık 2013)

picasso_high-ressmall_custom-a37f1fad6e1f2c0ebaf08fcc6192db6f401346e7-s6-c30Lübnan’daki Tyr kentine yardım amacıyla düzenlenen kampanyaya sadece 100 euro ödeyerek başvuran Amerikalı Jeffrey Gonano, 1 milyon dolar değerindeki tablonun yeni sahibi oldu.

Duvarına asmak için resim aradığını ve Picasso’nun tablosunun satışıyla ilgili makaleyi okuduktan sonra “1picasso100euros.com” adresi üzerinden bilet alarak çekilişe katıldığını belirten 25 yaşındaki ABD’li Jeffrey Gonano, Paris’teki Sotheby’s müzayede evinde düzenlenen çekilişte “L’Homme au Gibus” (Man with Opera Hat-Opera Şapkalı Adam) tablosunun yeni sahibi oldu.

Picasso’nun torunu Oliver Picasso da kampanyanın destekçileri arasında. Oliver Picasso, büyükbabasının çalışmalarının iyi işlerde değerlendirildiğini görmekten mutlu olduğunu kaydetti.

edebiyathaber.net (23 Aralık 2013)

22619222Mardin’de 76 yıl önce annesinin Süryanilerin Deyrulzafaran Manastırı’nda bıraktığı ve o günden beri manastırda annesini bekleyen Bahe’nin yaşamı film oldu.

Mardinli yönetmen 28 yaşındaki Haydar Demirtaş’ın çektiği “Bahe-Misafir” adlı belgesel manastırda yaşayan Bahe’nin yaşam hikâyesini konu alıyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de gösterilen ve Boston’da en iyi belgesel ödülüne layık görülen film şimdi Türkiyeli izleyicisiyle buluşuyor.

Belgesel filmin gösterimi ve sanatçıların Bahe karakteri üzerine eserler ortaya koyduğu sıra dışı sergi 22 Aralık Pazar günü saat 15:00-18:00 arasında Garaj İstanbul’da yapılacak.

30 dakikalık belgesel ve sergi, Süryani Kadim Vakfı Kültür ve Sanat Komitesi tarafından Özcan Geçer’in sanat yönetmenliğinde sunulacak.

edebiyathaber.net (23 Aralık 2013)

photop1331641659Fehmi Soner Mazlum, masaüstü yayıncılık konusunda verdiği dersleri ve deneyimlerini yeni kitabında okuyucuya aktarıyor. 80′den fazla örnek uygulama içeren Photoshop CS5.5 kitabı,  photoshop öğrenmek isteyenler için.

Kitap; Photoshop programının son sürümü olan CS5.5′e göre, programı öğrenmeyi düşünen veya kendisini bu konuda geliştirmek isteyen grafik tasarımcı, web tasarımcısı, mimar, mühendis, fotoğraf sanatçısı gibi dijital görüntülerle uğraşan herkese hitap ediyor. Kitapta; Photoshop’un araçları, menüleri ve paletleri tek tek listeleyip açıklamanın yerine, çok sayıda örnek uygulama yapılarak programın daha da kolay öğrenilmesi amaçlanıyor.

Seçkin yayıncılıktan çıkan kitabın tüm sayfalarının kuşe kağıda renkli baskılı olması, kitabı okumayı ve uygulamaları yapmayı daha kolay ve zevkli hâle getiriyor.

edebiyathaber.net (23 Aralık 2013)

  • Murat Şahin Öcal - 23/12/2013 - 10:11

    Bu kitabın edebiyat dünyası ile ne ilgisi var?cevaplakapat

  • Lütfi Kiremitler - 31/12/2013 - 23:44

    Murat beyin sorusuna ortak olmak istiyorum…cevaplakapat

ayhan-hanım-filmNefes filminin de yönetmeni olan Levent Semerci’nin 1 Mayıs 1977 dönemini konu alan Ayhan Hanım adlı filmi çok yakında vizyona girecek.

Türk sinemasında ilk kez İstiklal Marşı, İnfitar suresi ve modern dansın bir arada kullanıldığı filmin teaserları yayınlandı. Kanlı 1 Mayıs olaylarının bir annenin gözünden anlatıldığı filmin baş rollerinde ise Vahide Gördüm ve Selçuk Yöntem var.

Ayhan Hanım, yakın zaman Türkiye tarihine damgasını vuran 12 Eylül 1980’den 1990’lara kadar uzanan süreçten en ağır şekilde etkilenen Ayhan Hanım’ın serüvenini konu ediniyor. Ayhan Hanım’ın yaşamı 10 yaşındaki çocuğunun bakış açısıyla beyaz perdeye yansıtılıyor.

İşte filmin İstiklal Marşı ve İnfitar sureleri ile modern dansı birleştiren ilginç teaserları:

edebiyathaber.net (21 Aralık 2013)

78158183-thinkstock-anne-kiz-anne-cocuk-kitap-okuma-glrKitap okuma alışkanlığı, çocuklara büyük bir hayal gücü katmasının yanı sıra öğrenme kabiliyetlerinin gelişmesine de yardımcı olur.

Pek çok çocuk, kitap okumayı sıkıcı buluyor ve her fırsatta bu aktiviteyi yapmaktan kaçıyor. Onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmakta ise en büyük görev ebeveynlere düşüyor. İşte adım adım çocuklara kitap okumayı sevdirmenin yolları…

Çocuğunuzla birlikte okuyun: Çocuğunuz kitap okuduğu sırada ona eşlik edin ve birlikte okuyun. Daha sonra okuduğunuz hikâyeyi tartışın ve ona sorular sorun. Hikâyeyi birlikte yorumlarken, çocuğunuzun hayal gücünün ve anlama kabiliyetinin gelişmesine yardımcı olursunuz.

Rahat edeceği bir ortamda olun: Kitap okurken çocuğunuzun rahat edeceği bir yer seçin; evde sevdiği bir köşe ya da yatağının üzeri olabilir.

Farklı özellikteki kitaplardan yararlanın: Çocuğunuzun kitap okuma aktivitesinin biraz daha eğlenceli bir hale gelmesini istiyorsanız, e-kitaplar, içinde değişik grafikler bulunanlar ya da sesli kitaplardan yararlanabilirsiniz. Sesli kitapları okurken, çocuğunuz hem eğlenecek hem de dinleme kabiliyeti gelişecektir. Grafikli kitaplar ise miniğinizin sıkılmamasını ve kitaptan keyif almasına yardımda bulunur.

Dilediği kadar okumasına izin verin: Çocuğunuz yatakta kitap okumak istiyorsa, ona kısıtlı bir zaman vermeyin. Eğer daha fazla okumak istiyorsa, dilediği kadar yatakta kalmasına ve uyuyana kadar kitabını okumasına izin verin.

Ona örnek olun: Düzenli olarak okuduğunuzu çocuğunuza gösterin. Yalnızca kitap okumakla kısıtlı kalmayın. Evde mutlaka dergi ve gazete de bulundurun.

İlgi alanlarına yönelin: Bazı çocuklar, uzun hikâyeler okurken sıkılabilir. Bu tip çocuklar için, uzay, doğa ya da tarih kitapları oldukça uygundur. Bilimsel kitapların içeriğindeki görseller, grafikler ve değişik bilgiler onu kitap okumaya teşvik edecektir.

Gözlerini test edin: Çocuğunuzun kitap okumayı sevmiyor oluşu, belki de gözlerindeki görme bozukluğundan kaynaklanıyor olabilir. Çocuğunuz kitap okurken onu test edin ve herhangi bir sorun varsa mutlaka bir göz doktoruna başvurun.

edebiyathaber.net (21 Aralık 2013)

gonulkÖnce küçük bir tespit.  Bizden önceki kuşağın kadınlarından “divanlarına oturan erkekleri” saymalarını istesek epey alçakgönüllü sayılar çıkar karşımıza. Annnelerimiz için divan kutsaldır, bir erkek oturur oraya. Eğer ölürse belki bir tane daha. Ama o kadar.

Divanlarımıza oturan, yani kibarca söylersek, salonlarımızdan geçen erkeklerin sayısı çoğalıyor ama onların gerçekten ne istediğini biliyor muyuz?

Bir insan ne ister, ne talep eder hayattan?

Bir erkeği ya da kadını tanımanın bedeli nelerdir?

Klinik psikolog Dr. Brandy’nin erkek hastalarının hikâyelerine odaklanarak yazdığı “Divanımdaki Erkekler” (Ayrıntı Yayınları, 2013) çoğumuzun er ya da geç gelip tosladığı bir duvara dair hafıza tazelememize yardımcı oluyor. Erkekler  ve kadınlar arasındaki duvarlar bunlar.

Hafıza tazelerken işin bir bayağı, bir edebi yanı var elbette. Brandy’nin kız arkadaşını otomatiğe bağlanmış bir modda aldatan hastası için sarf ettiği “elinden gelse barlardan eve getirdiği kadınların içini doldurup duvara asabilirdi” türünden acımasız tespitlerinin yanına, modern ilişkiler buhranını yaşayan herkes bir benzerini istifleyebilir.

Anlamıyorum nedir bu skor derdi, adam neredeyse ölümünden sonra da kadınları avlamaya devam edecek, gibi.

Erkekler öyle keskin itiraflarla öyle çırılçıplak kalıyor ki kitabın sayfaları boyunca, bunların yanına okur da çağrışımlar zinciriyle hayatından bir şeyler katacaktır muhakkak.

Kitabın bir de dürüst tarafı var: anlatıcının, erkeklerin hikâyelerine paralel olarak kendi hikâyesini de sofraya koyması, yani bizle paylaşması. Dr Brandy’nin en az hastalarınınki kadar karmaşık özel hayatı, kitaba romanımsı bir kurgu veriyor.

Seyrettiğim başarılı bir diziyi hatırlattı kitap bu yanıyla. “In Treatment”. Gabriel Byrne’ün mükemmel oyunculuğuyla buluşan zekiDivanimdaki-Erkekler_170372_1senaryonun çatısı yaklaşık olarak şöyleydi: ellilerindeki yakışıklı terapistin çıkmaz sokağa girdiklerini düşündükleri için kapısını aşındıran hastaları, terapist Paul Weston’un kendi sorunları ve bütün seansların sonunda, onun da diğer bir terapiste, yaşananlara ve karısıyla çözümsüz sorunlara dair açılımı.

Hikâye içinde hikâye içinde... Hayatın özeti tam da böyle bir şey değil mi?

Şimdi gelelim kitabın sıraladığı vakaları okumanın hayatımdaki deneylerden de faydalanarak daha önce şekillendirdiğim ve unuttuğum bir düşünceyi geri çağırmasına: Tutkunun gemisiyle denize açılmak isterken hikâyesizleşen erkekler ve kadınlar. Sığ sularda boğuşan, sonunda gemiyi karaya oturtan. Kitapta bunlardan bolca var.

Yazarken çağın ruhuyla ilgilenen biri olarak bu ‘hikâyesizleşmek sorunu’ beni yakından ilgilendiriyor. Aşk, hikâyesi olduğu için acıtır canımızı. Aşık olamıyorum diyerek terapiste koşan David kitabın en can yakıcı ‘hikâyesini’ anlatıyor aslında. Yani hikâyesizliği. Çağın sorunudur belki de. Yaşadıklarımızı çabuk tüketmek. Çabuk acıkmak ve tekrar tüketmek. Seansların arasına bir iki hazır yiyecek daha serpiştirmek. Hızın hazzı kamçıladığını sanırken, hazzın içinin boşaldığını fark ederek irkilmek. Kadınlar yerine mastürbasyonu tercih etmek.

“Şu anda bir kadınla ciddi bir ilişki yaşamak istemiyorum,” diyor Michael. Bu cümleyi erkeklerden duymak için terapist olmaya gerek yok malum. Peki insanlar neden paldur küldür hikâyesiz ilişkilerin içine yuvarlanıyor? Ya da egolarımız neden bu kadar yaralı? Bir merdivenden yavaş yavaş inercesine yaklaşıyoruz o kaçınılmaz noktaya.

İlişkiye giremediklerimiz sadece kadınlar ve erkekler mi acaba? Haftalarca süren yolculuklardan sonra kapımıza gelen ve postayla gönderilmiş mektuplarla girdiğimiz “ilişki” elektronik ortamda okuduğumuz bir mektupla kurduğumuz ilişkiye benzer mi? Seyahatla kurduğumuz ilişki, otobüsle çıkılan yorucu ama hikâyelerle dolu bir yolculuğu uçakla gerçekleştirilen süper hızlı bir yolculukla karşılaştırdığımızda aynı olabilir mi? Tipexle yazı hatalarını düzelttiğimiz günlerde yazmak meşakkatliydi ama yaptıklarımızın bir izi vardı.  Bilgisayar hayatı kolaylaştırırken, İngilizlerin deyişiyle, suyla birlikte bebeği de mi dışarı atıyoruz acaba?

“Lalenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin sembolü değildir. Ne şair onun renginde sevgilisinin yanağını hatırlıyor, ne nakkaş çiniye, mermere onun birlik işaretini geçirmeye çalışıyor… Lale şimdi zevk dediğimiz terkibin dışında, arkasından tanrısı çekilmiş herhangi bir şekil gibi sadece bir çiçek olarak mevcuttur.” diyor üstat. (Tanpınar, Yaşadığım Gibi)

Seks de arkasından tanrısı yani hikâye çekildiğinde hayatımızda tuttuğu yeri kaybetmeye, özelliğini kaybetmiş bir çiçek gibi boynu bükük dolaşmaya aday galiba. Kimbilir, ilişkiler evrime uğruyordur, bir gün önümüze konan bir makineye istediğimiz insanın özelliklerini girdiğimizde kendine güvenen, her şeyden önce kendini aldatmayan, sonra da sevgilisini aldatmayacak ideal partner oradan önümüze fırlayacaktır. Ve bizler hayatımızı kolaylaştıran teknik gelişmelerin hikâyeyi kapı dışarı etmesine bir gün aldırmıyor hale geleceğizdir.

Ya da korkuya teslim olmayacak, risk alacak ve kırmızı başlıklı kızları yiyen kurtların, çocukların başlarını fırına sokan cadıların hikâyesini okumaya devam edeceğiz. Çünkü bütün hikâyeler, Brandy’nin hastalarının da ölesiye korktuğu o hiçlikten daha iyidir.

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (21 Aralık 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z