Masthead header

afisSait Faik’in edebiyatına ve yaşamına dair yeni bulgular ile bakış açıları elde etmek amacıyla, Sait Faik Müzesi çevresince gönüllülük esasında yürütülen “Sait Faik Araştırma Atölyesi” çalışmalarının dördüncü bölümü, 26 Ekim 2014 Pazar günü, Kadıköy-Akademi Kitabevi’nde yapılacak.

26 Ekim’de, 13.00-15.00 saatleri arasında, Kadıköy-Akademi Kitabevi’nde yürütülecek atölye çalışmalarında, Sait Faik’in “Mektup” adlı hikâyesi merkezinde bir oturum gerçekleştirilecek ve elde edilen bulgular ile kavramsal ilişkiler, Sait Faik Odaklı Bilişsel Harita ve diğer türev haritalara eklenecektir.

Türkiye’de, edebiyat alanına yansıyarak Sait Faik odağında gerçekleştirilen ilk “Bilişsel Haritalama” çalışmalarına ilişkin ayrıntılı bilgi için>>>

Sait Faik Araştırma Atölyesi’ne ilişkin ayrıntılı bilgiler ile atölyenin diğer faaliyetleri için>>> 

Bilişsel Haritalama; belli bir konuyu odak alan öznel algıların birleşimi ile kavramlar, olgular, unsurlar arasında kurulan nedensellik ilişkilerini (nedenselliğin derecesini ve etkileşim yönünü) ortaya çıkarmaya yarayan bir grafik temsil/analiz yöntemidir. 

1980’li yıllardan bugüne bilim dünyasında sosyolojik ve psikolojik araştırmalar alanında yaygın olarak kullanılır.

edebiyathaber.net (17 Ekim 2014)

9786054518715_Default “Zamana inanın. Shakespeare bir sonesinde şöyle demiş: ‘Zaman kralların fermanını bile değiştirir / Kutsal güzelliği karartır, sivri niyetleri köreltir’.”

“Ne güzel söylemiş. Bizim Kaptan da ‘İnsan susmazsa zaman konuşmaz’ demişti.”

Güzey”, 1985 doğumlu Mehmet Can Şaşmaz’ın ilk romanı. İstanbul’da psikoloji eğitimini tamamlamış yazarın ilk öyküleri Adam Öykü, Notos, Kül Öykü, Sanat Cephesi, Mavi Melek, Tigris ve Bajar dergilerinde yayımlandı. İlk öykü kitabı Çeşitli Yalnızlık Söylentileri ise 2008 yılında Pan Yayıncılık tarafından basıldı. Yazar Edirne’de psikolog olarak çalışıyor.

Mehmet Can Şaşmaz ilk öykülerinde samimi bir dille, insanı, insanın fiziksel ve ruhsal yalnızlığını anlatmış. “Satırlarını dolduramadığı ilkokul defterine” ithaf ettiği bu kitap karamsar bir havaya sahip görünmekle birlikte, bazen karakterlerin hayalinde bazen de onların gerçekliklerinde geçen diyaloglar son derece zengin ve öyküler her birimizin hayatına göz kırpar nitelikte. Mehmet Zaman Saçlıoğlu da kitaptan “umut verici” olarak övgüyle bahsetmiş.

Yazarın ilk romanı oldukça vurucu bir şekilde başlıyor. İntiharların önünün alınamadığı, yani halihazırda huzursuzluğun kol gezdiği bir kasabada Kaymakam Ekber, korku salan sesiyle canına kıyanların cenaze namazlarının kılınmasını yasaklar, mallarına el konulmasını buyurur. Zihinlerinden intihar fikri çıkmayan, yaşadıkları her olumsuzluğu kendi lanetlenmişliklerine bağlayan bir kasaba halkına yardım etmesi için gönderilmiştir aslında Ekber Bey. Fakat kasabanın tepesinde düştü düşecek gibi duran kocaman kaya, korkuyu yıllardır insanların içine öyle bir yerleştirmiştir ki, artık intiharlara yol açan şey yalnızca hayatlarındaki umutsuzluk ve çaresizlik değildir.

Söylenenlere göre sahip olduğu doğaüstü güçlerle savaş zamanında kasabalının koruyucusu olmuş Efsun Nine durumu kaymakama açıklar: “Dağın kuzey yamacı mesken tutulur mu? Tutulmaz, soğuk olur, gölgede olur, verimsiz olur; güzey denir! Ne var ki harp zamanı burası en güvenli yerdi. Üstelik tepedeki dev kaya, altında, gölgesinde, bizi gizlemek ister gibiydi. … Harp bitince top seslerinin yerini kayanın uğultusu aldı. Sesini duyunca başka türlü de görünür oldu. Korkuyorduk. Bir gece kaya yerinden kopacak ve bizi böcek gibi ezerek öldürecekti. … İşte bu yüzden her gün ölmek yerine birisi bir gün ölmeyi tercih etti”. Fakat bildiğini okumakta ısrarcıdır Kaymakam Ekber. İntihar etmeyi düşünenleri, hattâ “Allah canımı alsa da kurtulsam” diye yakınanları bile kendisine ihbar etmeyi zorunlu kılmıştır.

Kitabın belli başlı birkaç karakter üzerinden ilerlediğini söylemek güç. Güzey daha çok, intiharların ekseninde, ölümle yaşam arasında gidip gelen hayatları, geçmiş ölümlerin bireylere verdiği süregelen acıyı, ölümlerin, mutsuzlukların yanında bir umut –hatta onurları pahasına- hayata tutunmaya çalışan insanları, yoksulluğun çaresizlikle ne kadar iç içe olduğunu anlatıyor. Kasabalının ağabeyi saydığı Kaptan canına kıymasın diye kaçakçılık yaptığını bildiği Akçalı’dan yardım isteyen Devran, tombalacılıkla hayatını kazanmaya çalışan, sevdiği kadın onu terk edince sonsuz bir bunalımın eşiğine sürüklenen Emin, intiharın eşiğinden döndürülen fakat her gece tepede yalnız başına oturup düşünen, ağzını bıçak açmayan Osman, kocası Almanya’dan dönmediği için kendini yiyip bitiren ablasıyla, yıllar önceki meselesi yüzünden arası açık, kasabanın yakışıklı delikanlısı Celal, her intihar vakasında ilçeden gelen Savcı Azmi, kasabalıların hayatına renk gelsin, mutlu olsunlar diye açılan tavernada dans eden, izlemeye gelenlerin şehirli-kasabalı ikileminde çarpıcı biçimde bocalamalarına sebep olan güzel kadınlar…

Neredeyse tüm karakterlerin geçmişleriyle yarım kalmış bir hesaplaşmaları var. Kiminin annesi ya da babası canına kıymış, kimisi sevdiğinden ayrı düşmüş, kimisinin bitmek bilmeyen geçim derdi canına tak etmiş, kimisi de eski yaralarını kapatmak için yollara düşüp gelmiş. Ancak hepsini o kasabaya bağlayan aslında tek bir şey var: Çaresizlik. Biz de kitap boyunca benliğimizi saran bu duyguyla -her an olayların akışının değişebileceğini hissederek- adeta diken üstünde okuyoruz kahramanların psikolojik savaşlarını. Bu gelgitlerde boğulmadan ilerlemeyi başardığımızda ise bir hayvanın kendi canına kıymasına bile şaşıramayacak kadar kitabın derinliklerine inmiş oluyoruz. Tüm bu keder kasabalıyla birlikte benliğimizi de esir etmeye giriştiğinde uzaktan bir umut ışığı beliriyor. Her ne kadar karakterlerin pek çoğu umudun insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri olduğunu düşünse de kasabalının keyfini bir parça yerine getireceği düşünülen tavernanın açılmasıyla, bir de Ekber’in cezalarını azaltma ihtimali olan Psikolog Samet’in kasabaya gelişiyle bir nefes alıyoruz.

Samet ise -tam da kitabın havasına uygun olarak- kasabaya içinde bin bir sıkıntıyla varacaktır. “Bir yolcu yanında biri olmadığı zaman ya da gittiği kimse olmadığı zaman değil, ardında bekleyen birini bırakmadığı zaman yalnızdır; çünkü yola yalnızlıktan çıkmıştır,” diye düşündüğünde onun da çözemediği sorunlarını geride bırakmaya çalışarak geldiğini anlarız. Yine de psikoloğun gelişiyle kasabada hava değişir; Ekber’in kararlarına karşı çıkamasa da onun kadar etkili olabilecek bir insan, umut getirmiştir evlere. Ancak kendisinden beklenenler, Samet’in elinden gelenleri aşınca yine bir gerginlik sarar kasabayı. Biz de aklımızdaki sorularla olduğumuz yerde kalırız: İnsanların zihinlerine yıllardır işlemiş korku silinebilecek gibi midir? En önemlisi, ölümle yaşam arasındaki çizgide gidip gelen düşünceleri susturmanın bir yolu var mıdır?

Mehmet Can Şaşmaz, her bir karakterin kendine ait huzursuzluğunu sürükleyici bir üslupla bizlere aktarıyor. Belki de çoğumuza yabancı gibi gözüken küçük bir kasabadaki hayatları incelikle ele alıp neredeyse her ayrıntının gözümüzün önünde canlanmasını sağlıyor. Yine de belirtmekte fayda var, kitapta çok fazla karakter yer aldığı ve karakterler çok canlı olarak önümüze serildiği için kitabın sonuna geldiğinizde tamamlanmamışlık hissine kapılabilir, sona ermemiş bazı hikayeleri merak eder durumda kalabilirsiniz. Fakat roman, korkunun bireyler üzerindeki geniş çaplı ve uzun süren etkisini hissettirmekte oldukça başarılı.

Pelin Savtak – edebiyathaber.net (17 Eylül 2014)

24. Sayı KapakHaftalık “a beşle iştigal” edebiyat, sanat ve kültür fanzininin 24. sayısı çıktı.

Ücretsiz dağıtılan fanzinde yer alanlar

küçük kara balık (Konuk iştigalci): Ah…
şef: Aşkın Eksikliği Üzerine
kör bağırsak: Sezon Başlangıcı
ikircikli: Küçük Bir Şehir
müşkülpesent yumurta: Bi’şeyler
ooometebeyler: Üç Evre

Bulabileceğiniz yerler

İstanbul

-Taksim-

Robinson Crusoe 389

Mephisto Café

Leman Kültür

ara kafe

Z Book Coffee Store

avam kahvesi

-Karaköy-

OT Kafe

Ops Cafe

Dem Karaköy

Bando Kafe

-Galata-

Mavra Galata

-Beşiktaş-

Siyah Cafe

-Maçka-

Popup Kafe

-Nişantaşı-

Patika Kitabevi Cafe

-Kadıköy-

Gergedan Kitabevi

İkinci Yeni Kafe

Cherrybean Coffees

Mephisto Kitabevi

Akademi 1971 Kitabevi Felsefenin Tadı

6:45 Dükkan

Leman Kültür

Kafe 26A

Bursa

-Görükle-

At Kafe

Kırklareli

-Lüleburgaz-

Lokal Beer Cafe

İzmir

-Konak-

Duvar Kitabevi

-Alsancak-

Yakın Kitabevi
Cafe İonia

ve yakında Ankara’da…

edebiyathaber.net (17 Eylül 2014)

lucia_ve_ejderha_fulari_kapak.inddRudolf Herfurtner’in 9 yaş ve üstü çocuklar için kaleme aldığı Lucia ve Ejderha Fuları Can Çocuk Yayınları’ndan çıktı. Kitabı Saliha Nazlı Kaya çevirdi, Gözde Bitir resimledi. 

Küçük fare Lucia’nın öyküsüyle çocuklar, toplumsal düzenin devamı için “korku”larımızla beslenen “sistem”i sorgulayacaklar.

Terk edilmiş bir çiftlik, görkemli bir malikâne ve bu malikâneye ait eski bir tahıl ambarı… Bu ambarın ağır döşeme tahtalarının altında, kahramanımız kimsesiz ve küçük fare Lucia bir fare kolonisiyle birlikte yaşamaktadır. Büyük pençeleri, hançer gibi dişleriyle onları yalnız bırakmayan bir de kediler vardır bu evde farelere hayatı dar eden.

Fare halkı, adını bile ağızlarına almak istemedikleri bu bıyıklı “dehşet”lerle ve içine düştükleri bu “büyük korku”yla yaşamaktan bıkıp usanmıştır. Farelerin bilge lideri Diodorus bu korkuyu “Kahraman Fare Gil”in zaferlerle dolu hikâyelerini anlatarak dindirmeye çalışır. Fakat bu koloninin içinde yalnızca bir fare vardır ki bu “masallar”a inanmaz; küçük Lucia’nın arkadaşı genç Orlando bu korkudan kaçmak, bu kurmaca zafer hikâyeleriyle oyalanmak yerine bu korkuyla yüzleşmek, hatta mücadele etmekten yanadır.

Önce toplulukları içinde kurdukları düzende korkularını pekiştiren uygulamaları sorgulayarak başlar işe Orlando. Bu küçük fareler, adını bile ağızlarına almayarak her gün biraz daha büyüttükleri korkularıyla bu kedilerin hakkından acaba nasıl gelecekler dersiniz?

Almanya doğumlu yazar Rudolf Herfurtner, bu romanda aslında yüzyıllardır süren dünya düzeninin trajik bir resmini çiziyor. Doğumumuzdan itibaren bizlere enjekte edilen “korkuları”, bunlarla mücadele yöntemlerimizi, toplumların kendi yaratımı “kahramanlar”ı sorguluyor.

9 yaş ve üstü çocuklar için hazırlanan kitap sorgulayan, merak eden, kendine inanan, karşı koyabilme cesaretine sahip, birlikte davranmayı ve dayanışmayı bilen birey olma kaygısı taşıyor.

“Canavar kocamandı. Devasa pençeler. Devasa tırnaklar. Hançer gibi sivri parçalayıcı dişler. Dehşetin ta kendisi. Lucia’nın şimdiye kadar gördüğü en büyük, en korkunç hayvan. Aklında ise sadece tek bir şey var: Yemek… Lucia bunu biliyordu. Fareleri yemek. Minik, masum fareleri.”

edebiyathaber.net (17 Eylül 2014)

feridun andac 10.tifEdebiyatta kanonik yapıyı görmek için tarihsel çıkarımlara gitmeye gerek yok, bence. Bugün “kuşak” kavramı parçalanmış da olsa, geçmişten taşınan birikimin öne çıkan adlarıyla edebiyatın varlığına/etkisine dair edebileceğimiz sözler gene gelip yapıta/yazara dayanmaktadır. Eğer siz tarihsel dönemin içinden bakarsanız; Namık Kemal “millî şair”, Halit Ziya “kurucu romancı”dır.

Yazarın/şairin varlığının tek ölçütü “yapıt”ı olduğuna göre; bunun yaşanırlığı/etkisi, kuşaktan kuşağa aktarılan sesi çok daha önem kazanır. Yani, bunlar okunduğunda bugün bize ne anlatıyor… Dahası, etkisi/ivmesi, insana dair sözü nedir…

Uzatmadan hemen Shakespeare örneğine dönebiliriz; Harold Bloom’un haklı savını da destekleyerek.

Kanonik yapının odağına Shakespeare anlatısını koyduğumuzda, onun bu 450 yıllık varlığını, ancak yapıtlarındaki insani öze bağlayabiliriz. Kuşkusuz şunu da göz ardı etmeden: Shakespeare’i var eden Elizabeth Çağı Rönesansı’dır.

Bugün, bizde, hiçbir kuşağa akıma/döneme bağlı kalmadan varlığını sürdüren Sait Faik Abasıyanık’ın 80 yıldır okunuyor olması anlatısının gücünü göstermektedir. Bunu Nâzım Hikmet için de söylememiz mümkün. Ama onları çıkaran ortamı da yadsımamak gerekir.

Şimdi, buradan bakınca, edebi kanonun gücünü tamamen kuşaktan/ (edebi)dönemden almadığı gerçeği çıkıyor ortaya. Ayrıca bir düşünceye, siyasi erke bağlanmışlığın, aidiyetinin de burada çok önemi yok. Yani belirleyicilik taşımaz. Estetik ölçü her zaman ön plandadır.

Burada kanonu savunarak bir şeyi açıklamak değil amacım. Ama edebiyatta kanonik yapıyı kurabilen bir yazara dönerek yüzümü, gene edebiyatın gücüne bakmaktır çabam.

Günümüzde çoksatarlık, popüler kültürün ikonu haline gelmek hiçbir zaman “iyi edebiyat”ın ölçüsü olmadığı gibi, gelecekte kurulabilecek bu kanonik yapıda da bunların esamesi okunmayacaktır.

Eğer bir kanonik yapıdan söz ediyorsak; Nâzım Hikmet’in karşısına Necip Fazıl’ı çıkarıp, Tevfik Fikret mi, Mehmet Akif mi gibi safsatacı söylemlere kapılıp, bir ölçüt kurmaya çalışmanın yersizliği ortada. Yol açıcı/öncü kimlik olmanın ötesinde; yapıtıyla çağdan çağa taşınan olmak her şeyin başı.

Günümüz edebiyatı bizden bunu istemektedir; yazarları/şairleri, yapıtları bir hipodromda yarış atı kılmayı değil.

Yapıta bakarak kavramak, anlamak, değerlendirip görmek… Başkaca da bir ölçüt yok.

Kanonik yapıda öncül olma durumu kadar özgünlük esastır, bence. Asıl sürekliliği sağlayandır özgünlük, estetik yapı.

Zaman zaman şunu düşünmeden alamam kendimi: Nâzım Hikmet’in şiirde yaptığını romanda kim yapmıştır…

Yaşar Kemal mi?

–         Hayır!

Oğuz Atay mı?

–         Hayır?

Orhan Pamuk mu?

–         Hayır!

Peki, öyküde?

–         Elbette ki Saik Faik.

250px-SaitfaikTarih bilinci, felsefe, bilimsel-teknik alandaki verilerimiz romandaki gelişip gelişmeme düzeyimizin etkileyici kaynağıdır, bence. Her şeyden öte burjuva sınıfımız yok; ülke tarihinde ne toprak ne din ne sınıf savaşı olmuştur; ne de endüstri devrimi yaşanmıştır. Bir aydınlanma rönesansından söz etmek mümkün değil.

Roman, bizde, iki kanaldan kendine yol bulmuştur: sözlü gelenek, çeviri edebiyat. Sözden beslenip, Batı romanının yaptığını yapmaya çalışmışız. Ahmet Mithat Efendi’nin hiçbir yapıtının neden özgün olmadığı, kendisinin de bu anlamda “kurucu romancı” olamadığı ortada.

Hatırlayalım şu anekdotu:  Emile Zola’nın Gerçek romanını okuyan Mustafa Kemal, Reşat Nuri Güntekin’den bunu Türkçeye çevirmesini ister. 1928’de yazılan Yeşil Gece’si de, bir bakıma, bunun “yerli versiyonu”dur. Toplumdaki din-laiklik çatışmasına Zola’nın roman yapısı ekseninde bakılır. Reşat Nuri, oradan edindiği yol/yordam, yöntemle yaşadığı dönemin gerçekliğine bakmıştır.

Demem o ki; özgünlük bir süreçte oluşur, işte benim “kurucu yazar”/ “kurucu yapıt” dediğim de o süreçlerin ürünüdür. Kuyruklu yıldız gibidir bu, bir ülke edebiyatında her dönem/zaman olacak/oluşabilecek bir şey değildir.

Bu anlamda Sait Faik’i öykü kanonunun, Nâzım Hikmet’i şiirin merkezine oturtabiliyoruz; ama romanda hâlâ soru işaretlerim var!

Halit Ziya, Tanpınar sesleri duyuyor gibiyim…

Kuşkusuz şöyle bir karşılaştırma yapacak/soracak değilim:

Proust’un, Joyce’un, Faulkner’ın, Woolf’un, Kafka’nın, Marquez’in karşısına koyacağımız kimler(imiz) var?

Gene de ben düşünüyorum bu sorumun yanıtını, varın siz de düşünün sevgili okurum. Ama tarihsel bir seyrin/edebiyatı tarihselleştirmenin tutsağı da olmadan…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (16 Eylül 2014)

orlandoVirginia Woolf’un “Orlando” adlı romanı İlknur Özdemir’in çevirisiyle Kırmızı Kedi Yayınevi’nce yayımlandı.

Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı “Orlando”, eğlenceli, fantastik bir sahte biyografi. Canı istediğinde bukalemun gibi biçim, daha doğrusu cinsiyet ve kimlik değiştiren tarihi bir karakterdir Orlando. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürür, on altıncı yüzyılda soylu bir aileye doğar, birkaç yüzyılı hızla yaşar, bir gecede cinsiyet değiştirir, yirminci yüzyılın ilk yarısına bir kadın yazar kimliğiyle ulaşır. Erkekken, İngiltere Kralı tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak gönderilir; Çingenelerin arasında da yaşar, saraylarda da; edebiyat sevdalısı, melankolik bir şairdi.

Viktorya Dönemi değerlerini eleştiren ve cinsiyet, özgüven, hakikat, kimlik, kişinin toplumdaki yeri, edebiyat gibi konulara şiirsel bir üslupla dokunan Woolf’un kendi deyişiyle “Orlando”, yazarlık yaşamında tasasız bir tatil; kafaları karıştırıyor, ne yana döneceği belli olmuyor ve bu yüzden de keyifli.

edebiyathaber.net (16 Eylül 2014)

kopekler_icin_gece_muzigi_1baskiFaruk Duman’ın son kitabı Köpekler İçin Gece Müziği” Can Yayınları etiketiyle raflarda. 

Yalın olduğu zannedilen yaşamların derin bataklarını anlatan Köpekler İçin Gece Müziği, dil ve imgeler aracılığıyla tablolar çizen bir kitap. 

Vaktin zamanın birinde bir adam tam işte bu yolda yürümeye başlamış. Evi de şurada bir yerdeymiş. Adam yürümüş, yürümüş, ormanda görülecek işleri varmış. Ne işi varmış da bütün günü bu koca ağaçların arasında geçirmiş de havanın karardığının farkına varamamış dersen, onu ben bilemem. Neticede adamın işi varmış; herif akşama kadar çalışmış. Hava iyice zifiri olunca da fenerimi yakayım da evime döneyim, demiş. Dönmüş de. Ama dönünce ne görmüş? Ev başka bir evmiş. Yani, ev aynı evmiş de, anlayacağın, kapıyı tanımadığı biri açmış. 

“Hep denir: ‘Doğayı çok severim!..’ Tanımadan, doğayı uzaktan sevmek olası mı? Doğa ‘kimdir’? Doğa ‘sever’ mi? ‘Öç’ alır mı? ‘Başına buyruk’ mudur? Bir ‘avcı’ kimliğine bürünür mü doğa? Sonra ormanlar, sonra yağmurlar… Ürpererek okudum Köpekler İçin Gece Müziği’ni. Her sözcüğü özenle seçilmiş, dili, anlatımı yalın, duru; gerilimi yüksek; her an gerçekliğe dönüşebilecek bir kara masal!” Selim İleri 

Faruk Duman, 1974’te Ardahan’da doğdu. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun oldu. Av Dönüşleri’yle 2000 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Keder Atlısı’yla 2004 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, Adasız Deniz’le 2011 Memet Fuat Deneme Ödülü’nü, İncir Tarihi’yle de 2011 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Can Yayınları’nda editör.

edebiyathaber.net (16 Eylül 2014)

kadinimMine Engin Tekay’ın öykülerinden oluşan “Kadınım ve Katilimi Sevmişim”, Netus Kitap etiketiyle yayımlandı.

Kadınların bildiği öyküler bunlar, bilip de kimselere anlatamadığı… Arap sabunu, tuz ruhu, çamaşır suyu kokan evlerde; törenin, tabunun, günahın, erkeğe koşulsuz sunulmuş iktidarın altında ezilen kadınların öyküleri…

Okulda, işte, mahallede, evde, köşeye sıkıştırdıkları her yerde kadınları kendilerince sevmeyi hak gören adamların yakıcı, öldürücü, yok edici sevdaları…

Ödevlerini yapmamış bir çocuktum bundan sonrası. Öğretmenin saçlarını hiç okşamadığı, derse geç kalandım hep… Ütüsüzdü siyah önlüğüm ve beyaz olması gereken yakam kirli. Kesilmemişti tırnaklarım. Mendilim yoktu yanımda ve annem su güğümünü ısıtmamıştı geceden, yıkanabileyim diye. İnsan, bir âşığın ahını almamalı küçükken bile. Çocuk ama kadın yüreğimin sevdayla ilk imtihanıydı bu. Ben sınıfta kalmıştım, aşksa mavi mantomun cebinde.

edebiyathaber.net (16 Eylül 2014)

kalabalik1Kalabalık Bir* Fanzin’in 3. sayısı çıktı.

Bu sayıda Mesafeler konusuna yer veren fanzindeki yazılar şöyle:

Ali Lidar’ın Konmaktan Vazgeçmiş Kuşlar
Mete Karaoğlu’nun Aramızda ki en kısa mesafe, Soyut bir yol, Şiir’e
koşan adam, Tapınak
Dilan Özdemir’in Buz kesti kalemim
Devrim Horlunun Şiirli bahçe
Ayşenaz Özkan’ın Mesafelerimiz Yaralarımızdır
Şeyma Eke’nin Ya ben leyla isem?
Dilara Akan’ın Yıllar mı? Yollar mı?
İlkay Özcan Bayım
Elif Şeyda Doğan İpsiz Uçurtma

Bulabileceğiniz adresler

İstanbul: Kadıköy Mephisto, 26a, Sosyal Kitabevi, İkinci Yeni
İzmir:  Yakın Kitabevi
Yalova: Yalova Kitabevi, 26a, Pusula Cafe

edebiyathaber.net (16 Eylül 2014)

tmpimage_1409066785.0229_1“Çocuklar bizi şaşırtacak ve mutluluktan ağlatacak kadar büyük bir var olma, yaşama gücüyle geliyorlar dünyaya. Zannettiğimizden çok daha affedici, anlayışlı, paylaşımcı ve ileri görüşlüler. Biz onlara kurulu dünyaya uyum sağlamayı öğretme işini fazla ciddiye alıyoruz. O kadar ki, onların bize dünyayı yeniden kurmayı öğretme gücünü barındırdıklarını unutuyoruz,” demiş Şule Tankut geçmiş zamanın birinde. Bu unutkanlığımızın etkisinden olsa gerek her adımımızda elimizin altındaki bu çocukları şekillendirmek için çaba harcıyoruz. Bu şekillendirmeyi olumsuz olarak düşünmeyelim hemen. Olumlu yönden de görmeliyiz bazı noktaları. Örneğin; okuyacağı kitaplar. Benim de savunduğum görüş çocuğun okuyacağı kitapları seçerken kendisinin karar vermesidir. Ama gerek ebeveyn olarak gerekse de öğretmenleri olarak okuma yönlendirmeleri yapıyoruz. Özellikle nitelikli birer insan olabilmeleri için “değerlerimizi” içeren, bu konuları işleyen kitapları tercih ediyoruz.

İnsan, yerküre üzerinde yalnız yaşayamaz. Etrafında arkadaşlara hatta ötesinde güvenebileceği bir dosta gereksinim duyar. Gereksinim duyulan dostluğun öyküsünü işleyen kitaplardan biri YKY tarafından yayımlandı.

Ayıcık Ernest ile Farecik Celestine’in Romanı” Daniel Pennac’ın kitabı. Eşsiz coğrafyamızda bir arada yaşamayı beceremeyen başta çocuklar olmak üzere bu topraklar üzerindeki herkesi mutsuz eden bizlere ders olabilecek bir kitap bu! Ayı Ernest ve Fare Celestine’in sımsıcak dostluk öyküsü. Her ne kadar bir ayı ile bir farenin dost olabileceğine inanılmasa da ve kitapta da bu engellenmeye çalışılsa da kötü amaçlara ulaşılamaz ve sağlam dostluk kurulur. Kitabın sonunda ise Pennac gerçek bir dostluk öyküsünden söz ediyor. Hatta bu kitabı yazdıran temel nedenin bu dostluk olduğunu öğreniyoruz. “Ben de bu hikâyeyi yüzünü hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım, mürekkep, suluboya ve kâğıt arkadaşım hatırlansın diye anlattım.”

Ernest İle Celestine’in romanı önyargıları yıkan, yerle bir eden bir roman. Evde anne-babasından farklı bir cinsiyet, farklı bir etnik kimlik, farklı bir inanç için olumsuz sözler duyan çocukların iç dünyasındaki algıyı değiştirecek bir kitap. Satır aralarında dikkatimi çeken ise toplumsal olarak çok yakından tanık olduğumuz hatta yaşadığımız bir olay var. Celestine bir ressam olmak istiyor. Sanatçı ruhu taşıyor. Ernest de bir müzisyen olma hevesinde. Kafasında onlarca şarkı ile geziyor. Fakat her ikisinin ailesi de bu isteklere karşı çıkıyorlar. (Tanıdık geldi mi?) Celestine’in dişçi, Ernest’in de yargıç olmasını istiyor aileleri. Hangi mesleği yapmak, nasıl yaşamak istediklerinin bir önemi yok. Toplumsal kurallar, aile geleneği neyi gerektiriyorsa öyle yaşamak durumunda ve zorundalar. Pennac, çok ince bir şekilde dile getirmiş bu sorunu.

Günümüzdeki gerçekliğe döndüğümüzde değil dostlukların arkadaşlık ilişkilerinin bile çok sağlıklı olmadığını görüyoruz. Yol arkadaşlığı, dava arkadaşlığı kavramlarının içi boşaltılmış durumda.

Yitirdiğimiz değerleri anımsamak için, önyargılarımızdan kurtulmak için, geleceğimiz çocuklarımıza dostluğun tanımını anlatmak için “Ayıcık Ernest ile Farecik Celestine’in Romanı” doğru bir seçim olacaktır. Hem küçüklere hem büyüklere…

 Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (15 Eylül 2014)

Gamze Güller1. Ne kadar cezbedici olsa da asla birinden intikam almak için yazmayın.

2. Daha iyi yazmanın yolu daha iyi okumaktır. Gün geçtikçe daha iyi bir okur olmuyorsanız iyi yazmayı da ummayın.

3. Herkesin biyolojik saati farklı çalışır. Günün sizin için en verimli bölümünü keşfedin ve bunu olabildiğince değerlendirmeye çalışın.

4. Kahve zihni açar ama fazlası çarpıntı yapar. Benim gibi yazarken çok kahve tüketenlerdenseniz dikkatli olun. Kalp çarpıntınız yazdıklarınız sizi heyecanlandırdığı için olsun, kafeinden değil. Farkı anlamayabilirsiniz.

5. Yazdığınız şeyler sizi heyecanlandırmıyorsa kimseyi heyecanlandırmaz. Israrcı olmayın.

6. Öykü yazarken romancılar gibi gevezelik etmeyin.

7. Okur daha iyi okumakla sorumluysa siz de daha iyi yazmakla sorumlusunuz. Okunmuyorum diye üzüleceğinize daha iyi yazmaya çalışın.

8. Gözünüze iyi bir okur kestirin ve onun için yazın. Bu gerçek biri olmak zorunda bile değil.

9. Hem yazar hem de okur olarak akranlarınızı arayın ve bulun. Bunun için yeterince çaba harcarsanız onların da sizi bulduğunu göreceksiniz.

10. Ve son olarak, yalan söylerken bile yalan söylemeyin!

edebiyathaber.net (15 Eylül 2014)

received_m_mid_1410522393423_c77e1fdd7e9420ab75_0Edebiyat, klinik bir etkinlik olarak toplumsal alanın bir semptomatolojisini oluşturur. 1975 – 1985 kolektif öykü kitabı da, 75-85 yılları arasının toplumsal çatışmalarının bir haritasını, mikropolitik[i] bir düzeyde üretiyor. Özgürleşme hareketlerinin ve toplumsal muhalefetin askeri-bürokratik-polis aygıtı tarafından ezilişini adım adım takip ederek, bu yıkımın yaşamın moleküler düzeyinde, yani üretken ilişkiler ve oluşumlar boyunca soğukkanlı bir teşhis çalışması yapıyor. Birey, aile, dostluk ve aşk gibi düzeylerin içinde meydana gelen kırılmaların semptomlarını yalıtıyor.

Yaşam belli bir anlamda daima oluşlarla, ilişkilenmelerle ve deneyim ile ilgilidir. Bizler, yaşamın içinde ve onun sayesinde oluşlara kapılarak, ilişkiler kurarak ve deneyimleyerek kendimizi (ve gruplarımızı, aileyi, dostluğu, aşkı, örgütlerimizi) üretiriz. 1975 – 1985 öykü kitabı bizlere, bir faşizm deneyimi güncesi sunmuyor, zira faşizm deneyimlenebilir değildir. Daha ziyade faşizmin deneyimin nihai yıkımı olduğu söylenecektir: oluşlara karşı yaşanamaz kılınışlar; yaşama karşı ölüm; arzuya karşı mutlak bastırma; üretken ilişkilere karşı katatoni. “Etli Pırasa” öyküsünde, ailenin oluşumsal bir parçası olan etli pırasa yemeğinin, askeri-bürokratik-polis aygıtı ile gerçekleşen karşılaşma sonrası, yenemez kılınışı. “Can acısı” öyküsünde sevgilinin ölümü sonrası, mor sümbülün alınamaz kılınışı. “O Fotoğraf” öyküsünde, enkaza dönüşüp, katatonikleştirilen bedenin, yaşanamaz kılınışı ve intiharı. Çeşitli yaşanamaz kılınışlar ve onları kat edip nesnelleştiren bir mutlak olarak yaşanamaz kılınış.

1975 – 1985 öyküleri, belli bir anlamda bizim güncelliğimizin bir ontolojisidir. 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü çokça Türkiye’ye özgü darbeler tarihinin bir parçası olarak –elbette son derece doğru ve haklı gerekçelerle- ele alındı. Oysa 12 Eylül aynı zamanda –kesinlikle daha evrensel anlamında olmayan- dünya-tarihsel bir eğilim ve küresel oluşumların, bugünümüze uzanan yeniden-düzenleme politikalarının bir parçasıdır. Bu öyküleri, güncelliğimizin kurulduğu düzlemin bir arkeolojisi haline getiren şey, bu sebeple, basitçe hala 12 Eylül anayasası ve kurumları içinde yaşıyor oluşumuz değildir. Zaten onlar şu veya bu ölçek de yeni iktidar şebekeleri tarafından yeniden düzenlenerek, o şebekelere eklemlenmiştir. Bunun sebebi, daha ziyade 12 Eylül Diktası’nın da içinde bulunduğu dünya-tarihsel düzenlemenin, öznelliklerin, iktidar oluşumlarının ve sermaye bileşimlerinin içinde yer alıyor oluşumuzdur. Dönüştürme, aşık olma, dostluk kurma, ilişkilenme, sevme kudreti: İşte askeri-bürokratik-polis aygıtının tahrip etmeye, işlemez hale getirmeye yeltendiği ve bunun için korkunç bir kıyımı işleyişe koyduğu yaşamsal kudretlerimiz. Muhbirlerin, sürgünlüğün, ölümün kapıda bekleyişinin, ölüm ile yaşam arasındaki belirsizlikte –işkence edilenin, hücreye atılanın kadar, dışarıda olası bir tutuklanmayı, saldırıyı bekleyenin de belirsizliği- asılı kalışın yarattığı o derin tahribat. “Kız Çocuğu” öyküsü, askeri-bürokratik-polis aygıtına kapılmanın tedirginliğini, artık kendisi olarak yaşayamaz kılınmış bir ailenin, sahte pasaportlarla sürgüne gidişini anlatır. Güvensizlik, tedirginlik, deneyimin yıkımı, yaşayamaz kılınma. Son derece farklı düzeylerde –bireylerin, aşıkların, ailelerin, dostların, eğitim kurumlarının, politik örgütlerin içinde ortaya çıkan patolojilerin semptomlarıdır. Ve kim bugün, aynı patolojik kuşakta yaşamadığımızı kendinden emin bir şekilde söyleyebilir: Panik atak, depresyon, katatoni ve paranoya.

Deleuze, psikanalizi yazarın durumunu ve edebiyatın durumunu yanlış anlamakla suçlar. Zira, psikanaliz, hasta (veya analizan) olarak gördüğü yazarın patolojilerinin semptomları olarak kurduğu, metindeki ifade edilenin ardında ifade edilmeden kalan bilinçsiz öğelerin peşine düşer. Oysa işin aslı psikanalizin gördüğü ve gösterdiğinden çok daha farklıdır. Yazar bir hekimdir (Nietzsche de, filozofu çağının hekimi ilan etmiştir) ve toplumsal yaşamımızın bilinçsiz öğelerinin peşine düşerek, geleceğin (iyi veya kötü olabilen) güçlerinin ve güncelliği kuşatan bilinçsiz süreçlerin görünür/söylenir kılınmasını sağlar. Bu sebeple, yapılabilecek en kötü okuma, 1975-1985 öykü kitabını, yazarları birer “mağdur” olarak görerek, onların öznel duygu durumunu anlamak üzere okumak olurdu. Kitap, üzerinde işlediği bağlamın bütün hüznüne, acısına rağmen, bir sağlık işareti olarak okunmalı. Kitabın teşhiste gösterdiği soğukkanlılık, öykülerin yazıldığı bakış açısının terapik/iyileştirici bir bakış açısı olması ile anlaşılabilir. Zira askeri-bürokratik-polis aygıtının korkunç eylemleri (tecavüz, işkence, kayıplar), korkunç ve konuşulamaz travmalara sebep olmuştur. Öyküler bu açıdan, konuşulamaz kılınmış olanı yeniden konuşabilir hale getirme çabasıdır. Bu öykülerin asıl güçlü yanı ve onları edebi yaratımın bir parçası kılan –ve politik dikkate değer kılan- yanı, bu öykülerin her türlü öznel, yorumlayıcı vs. çerçeveyi aşan bir şekilde toplumsal alandaki süreçleri görünür kılarak nesnelleştirebilme gücüdür.

Öyküler, 75-85 döneminin yaşamını, o yaşama dair oluşmuş kolektif sözceleme, yani hafızaya bağlanarak, oradan tekil sözceleri kesip, biçip yeniden eklemleyerek, yaratıcı ve somut bir klinik tablo oluşturuyor. Yazarlar büyük “Y” ile yazılan yazar-işlevini (Foucault’nun dediği gibi), tanrısal yaratıcı olmayı bırakarak, bir kolektif varlığın parçası olarak yazıyorlar. Öykü kitabı bu anlamda, “İzmir Yazarevi” yazarlarının ortak ürünü, hem de başından sonuna. Kurulduğu 2012 yılından bu yana sıkı ve sürekli bir atölye süreci yürüten yazarların daha önce de Atölyeden Öyküler isimli bir başka öykü kitabı Duvar Yayınevi’nden çıkmış. 1975 – 1985 öykü kitabı ise Nisan 2014’te Arvo Yayınları tarafından basılmış.

Kaynakça:

Deleuze, Gilles & Guattari, Felix, Anti – Ödipus, Bilim ve Sosyalizm Yay., Çev:

Deleuze, Gilles, Kritik ve Klinik, Norgunk Yay., Mayıs 2007, Çev: İnci Uysal

Smith, Daniel W., Saf İçkin Yaşam: Deleuze’ün “Kritik ve Klinik” Projesi, Norgunk Yay., Temmuz 2013, Çev: Emre Koyuncu

İzmir Yazarevi (Kolektif), 1975 – 1985, Arvo Yayınları, Nisan 2014


[i] Mikropolitikadan kastım, oluşmuş halleriyle bireyleri, grupları, kurumları verili kabul etmeyen, onların oluşum süreçlerini bakış açısının merkezine yerleştiren bir anlayış. Dolayısıyla bu açıdan birey, aile, dostluk, örgüt, kurumlar vs. hepsi oluşumsal varlıklar olarak görülmelidir.

Oğuz Karayemiş – edebiyathaber.net (15 Eylül 2014)

dogan-hizlan-2TESAK Ekim etkinlikleri 18 Ekim Cumartesi saat 15.00’te Doğan Hızlan’ın “Edebiyatımızda 50 Kuşağı ve Anımsattıkları” Söyleşisi ile başlıyor.

Edebiyat eleştirmeni ve yazar Doğan Hızlan, 50 Kuşağı edebiyatı ve ayrıca yıl dönümlerini kutladığımız yazarlarla ilgili anılarla iç içe geçen bir sohbet gerçekleştirecek.

Tarih Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi (TESAK)

Adres: Caferağa Mah. Rıhtım Cad. No: 2/3 Eski Başkanlık Binası (Beşiktaş İskelesi karşısı)

Kadıköy İSTANBUL

Tel: 0216 337 8654-55

edebiyathaber.net (15 Ekim 2014)

9pic_4f7231183b550a6169e14b397add5587Britanyalı sanatçı Camilla Leprust, okunduğu sırada sayfaları kararan kitap icat etti. Yeni icat, 26-28 Eylül’de geleneksel London Art kitap fuarında tanıtılacak.

The Guardian gazetesinin verdiği habere göre ressam, ısınınca şekil değiştiren özel termal kâğıt kullandı. Böylece okur, metin tamamen yok olmadan okumayı bitirmek için yaklaşık dört saate sahip. Kitapta Alissa Valles’in “Anastylosis” ve TS Eliot’un “The Love Song of J Alfred Prufrock” şiirleri yer alıyor

Art-çalışması aracılığıyla, içeriği ne olursa olsun bir nesne olarak kitabın değerini yorumladığını anlatan sanatçı, “Okuma sürecinin bu eşyayı nasıl dönüştürdüğü ilgi çekici. Kitapla etkileşimimiz, seri üretim objesini eşsiz ve kişisel bir şeye dönüştürüyor” dedi.

15 Eylül 2014

haaHikâye Anlatıcılığı Atölyelerinin ilki olan Duyular, İmajlar, Hikâyeler 27 Eylül’de başlıyor.

Bir varmış bir yokmuş demeden önce, duyularımızın hikâyelerin dünyasını açan bir anahtar olduğunu keşfetmek isteyen herkes bu atölyeye katılabilir.

Atölyenin çalışma başlıkları:

  • Duyularımı yeniden keşfediyorum
  • Kendi hikâyemi yazıyorum / anlatıyorum
  • Doğaçlama
  • Spontanlık
  • Beden bilinci
  • Seyirci ve dinleyici ile etkileşim 

Ne zaman: 27-28 Eylül 2014, 11.00-17.00

Nerede: Galata Şifahanesi

Ücret:  Tam: 350 TL, Öğrenci: 300 TL

Katılımcı sayısı: min.6, max.20 kişi

Eğitmen: Nazlı Çevik

İletişim: masalanlaticiligi@gmail.com

edebiyathaber.net (15 Eylül 2014)

pan kütüphane2-1Pan Yayıncılık, 25 Ekim’de başlayacak iki atölye düzenliyor: Nefrin Tokyay ile Yaratıcı Yazarlık ve Alper Maral ile Müzik Yazarlığı.

Yaratıcı Yazarlık atölyesi cumartesi günleri 10:00-12:00 arasında; müzik yazarlığı cumartesi günleri 15:00-17:00 arasında olacak. 10 hafta sürecek dersler, yayınevinin Beşiktaş’taki kütüphanesinde yapılacak.

Pan Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, yazmak isteyen ama yazma konusunda disiplin, motivasyon, cesaret ve yazma eylemini baskılayan birçok konuda sıkıntı yaşayan kişiler için geliştirilmiş bir program. Katılımcının çeşitli anlatı teknikleri, karakter, dili kullanma ve benzeri konularda bilgi edinmesinin yanı sıra yazma pratiği kazanması üzerine yoğunlaşır. Bu amaçla kişinin yazma konusunda cesaret ve güven kazanması, sıkıntı ve tıkanıklıklarını aşması ve yazı yazma deneyiminin artması için çeşitli teknikler uygulayarak katılımcının yaratıcı potansiyelini harekete geçirerek yazma eylemine taşımayı hedefler. Program belli bir içerik ve akış izlemekle birlikte yaratıcılığı esas alan pratik uygulama ve alıştırmalara daha fazla alan ayıran dinamik bir program.

Nefrin Tokyay, yazar, yönetmen ve eğitmendir. Hala MSM Tiyatro bölümünde Sahne ve Uygulamalı Dramaturgi derslerini vermektedir. “Gizli Evin Kitabı” ve “Tebriz’in Kış Güneşi” adlı iki kitabı bulunmakta, ayrıca şimdilerde Mitler, Arketipler ve Semboller üzerine bir çalışma olan “Perseus’un Yolculuğu” kitabı da yayıma hazırlanmaktadır. 

Pan Müzik Yazarlığı Atölyesi’nde, kısa tanıtım spotlarından gözlem raporlarına, program notlarından basit röportajlara, biyografilerden monografilere, çeşitli türlerden müzik yazıları yazmaya yönelik temel teknikler, başlıca araştırma yöntemleri ve başvuru kaynakları tanıtılacak; “sahada” aktif uygulamalar yapılacak ve nihayetinde, her katılımcının ilgi ve eğilimine göre, müzik yazarlığının bir dalında daha etkin olabilmesinin önü açılmaya çalışılacak.

Alper Maralmüzikolog ve bestecidir. YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi, Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü; İ.Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü, başta, çeşitli kurumlarda müzik-toplum-sektör-iletişim odaklı dersler veriyor.  

İletişim: pankitap@pankitap.com

edebiyathaber.net (15 Ekim 2014)

Zeynep.Cemali.Edebiyat.Gunu.2014Günışığı Kitaplığı tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen, edebiyat yayıncılığı, çocuk ve gençlik edebiyatı konferansı Zeynep Cemali Edebiyat Günü, 18 Ekim’de Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşecek.

Konferansa yayıncılar, edebiyatçılar, çevirmenler, tasarımcılar, illüstratörler, akademisyenler, resmi ve sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri, eğitim kurumlarından, kütüphanelerden ve basından yetkililer katılıyor.

Dördüncü yılında gelenekselleşen konferansın yeni içeriği, yayıncılığımıza çok sesli bir canlılık kazandıran çocuk ve gençlik edebiyatının konularıyla genişliyor. Yayıncılığın güncel başlıklarının tartışılacağı tamgünlük konferansın açılış konuşmasını usta yazar Nazlı Eray yapacak. Metin Celâl’in yayıncılık gündemimizi, Feridun Andaç’ın editörlüğün önemini, Mine Soysal’ın eğitimde edebiyat sansürünün yeni boyutlarını paylaşacağı konferansta Ayfer Gürdal Ünal, çocuk ve gençlik edebiyatındaki uluslararası buluşmaları aktaracak. Gazeteci ve blogger Gülenay Börekçi ile edebiyatımızın genç kalemlerinden editör Halil Türkden’in söyleşisinde, yeni medyada edebiyat masaya yatırılacak. Huban Korman, Feridun Oral, Sadi Güran ve Dr. Müren Beykan’ın katımıyla düzenlenecek panelde ise kitap tasarımı ve illüstrasyon konusu incelenecek.

Sunuculuğunu, çocuk ve gençlik edebiyatının ödüllü yazarlarından Aslı Der’in üstlendiği konferansın kapanış konuşmasını, edebiyatımızın büyük emekçilerinden, yayıncı ve usta şair Enver Ercan yapacak. Konferansın içerikleri, e-dergi Keçi’nin Aralık’ta okurla buluşacak KIŞ 2014 sayısında yayımlanacak.

Konferans, ülke genelinde büyük bir katılımla sonuçlanan Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2014 Ödül Töreni’ne de ev sahipliği yapacak. İlköğretim 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerinin katıldığı öykü yarışmasında 2014’te dereceye giren gençler ödüllerini edebiyatımızın usta isimlerinden alacaklar.

Program

08:30  Kayıt ve ikram

09:30  Açılış

09:45  Nazlı Eray   Açılış konuşması

10:00  Metin Celâl   Yayıncılık Gündemimiz 

10:30  Gülenay Börekçi, Halil Türkden   Yeni Medyada Edebiyat

11:15  Kahve molası

11:35  Panel: Kitap Tasarımı ve İllüstrasyon

Huban Korman, Feridun Oral, Sadi Güran, Dr. Müren Beykan

12:40  Mine Soysal   Eğitimde Edebiyat Sansürünün Yeni Boyutları

13:00  Öğle yemeği

14:10  Ayfer Gürdal Ünal   Çocuk Gençlik Edebiyatında Uluslararası Buluşmalar

14:30  Feridun Andaç   Editörlük Ne Değildir?  

15:00  Enver Ercan   Kapanış konuşması

15:20  ZEYNEP CEMALİ ÖYKÜ YARIŞMASI 2014 ÖDÜL TÖRENİ

Dr. Müren Beykan   2014 Sonuçları

15:50  Kokteyl

Kayıt

info@gunisigikitapligi.com

LCV Merve Özcan  •  T 0530 280 89 04  •  F 0212 217 91 74

edebiyathaber.net (14 Ekim 2014)

siirfest14-18 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek olan Uluslararası İstanbul Şiir Festivali ile İstanbul önemli bir etkinliğe daha ev sahipliği yapıyor. 

Türkiye’nin en büyük uluslararası edebiyat etkinliklerinden olan İstanbul Şiir Festivali, sürekliliğini sağlayarak İstanbul’un kültür yaşamında önemli bir boşluğu dolduruyor.

Katılımcılar için>>>

Program için>>>

edebiyathaber.net (14 Ekim 2014)

 

jale26-31 Ekim 2014 tarihlerinde Datça’da düzenlenen Jale Sancak’la Edebiyat Çalıştayı,  “yazma” ve “gezme” serüvenini buluşturacak bir deneyim.

Program

1.Gün
Yaratıcılık nedir, yaratıcı düşünmenin yöntemleri, yaratma cesareti, yaratıcı metin oluşturmanın kuralları.

Kurmaca, bir başka deyişle düşsel bir dünya ve düş gücünün sınırsızlığı.

Öteki olmak ya da düşleyerek yepyeni hayatlara konuk olmak.
Öykü, roman yazma teknikleri
(Sözcüklerden metin üretme)
2.Gün
Kurgu, olay örgüsüyle tanışma. Kurgu teknikleri. Anlatma biçimlerini keşfetme.
Zamanı doğru kullanma.
İşinizi kolaylaştıracak bir liste.
Fotoğrafa bir hikâye yakıştırma.
Sizin kahramanınız hangisi?

3.Gün
Karakterlerin önemi. Karakter oluşturmak. İnandırıcılık, sahicilik. Karakter özellikleri.
Sizin kahramanlarınız kimlerdir?
Bir kahraman ve bir dünya yaratıyoruz.
Yolculuk bizi nereye, nasıl bir dünyaya çağırıyor?
4.Gün
Ve diğer öğeler, bakış açısı, betimleme, mekân ve atmosfer. Anlatmanın, göstermenin bir başka yolu. Sahneleme tekniği.
Sahneleme çalışmaları.
“Herkesin bir öyküsü vardır.”
5.Gün
Günümüz öykücülüğü ve romancılığı. Bir öykü çözümlemesi. Öykü üzerine yorum ve paylaşımlar.
Yazılan öykülerin okunup değerlendirilmesi.

Gezilecek yerler
1) Knidos Antik Kenti
2) UKKS (Uluslararası Knidos Kültür Sanat Merkezi) Gözlem ve sanatçılarla söyleşi
3) İpek dokuma atölyesi. Bilgilendirme ve gözlem
4) Zeytin, zeytinyağı ve ürünleri işleme merkezi
5) Üzümün işlenişi bilgilendirme ve tadım
6) “Hacetlik” denilen dilek tepesi
7) Sürpriz etkinlikler…

Geniş bilgi ve rezervasyon için: 
Suna Güler – gulers48@gmail.com

edebiyathaber.net (13 Ekim 2014)

2053 MEVSIMLER (2)Gün Zileli, Türkiye’de sol siyasetin ilginç isimlerinden biri. Hatıraları, mücadeleci kişiliği ve siyasi polemikleriyle hatırlanıyor. “Mevsimler” onun yeni romanı. Ellili yılların sonundan 12 Eylül’e varan aşağı yukarı çeyrek asırlık bir dönemi, mevsimler metaforunu kullanarak bölümlendirmiş. Dönemin gençlerini ve değişen siyasetini, devrimcileri ve örgütleri anlatıyor. Dinamik, derinlikli ve oldukça renkli bir roman Mevsimler. Zileli ile romanı ve dolayısıyla o günlerin romandaki yansımalarını konuştuk.

Roman, Camus’dan bir epigrafla başlıyor. Mevsimler ve kahramanlarını katarak soruyorum. Nedir “hiç kimse olamamaya çalışmak”?

Camus’un bu sözünü romana başladığım ilk günlerde benimsemiş ve roman yazımının başına koymuştum. Öylece de kaldı. Belki roman ilk başladığı noktadan başka yerlere doğru yol aldı ama Camus’un bu sözünün orada kalmasını istedim. Bu söz, varoluşçuluğu, yabancılaşmaya karşı var olmayı çok iyi anlatıyor ki, bence romanın başkahramanlarından Gediz’in bocalamalarına ve trajedisine oldukça uygun. 1960’ların ilk yarısının dönem ruhuna da.

Türkiye’de pek dikkat edilmiyor ama 27 Mayıs ertesi ve 1968 öncesi bir dönem var. Bütünüyle tanımlamak için söylüyorum bohem bir devre sanki. Ve sanki ilk devrimciler o bohemlerden çıktılar. Romanda böyle bir değişim görülüyor.

Hemen ardından bu sorunun gelmesi iyi oldu. Yukarda tam da buna giriş yapmıştım aslında. Evet, kesinlikle böyle bir dönem var. Gösterilmek istenmeyen ya da unutturulmak istenen bir dönem. Her şey 1968’le başlamış gibi gösteriliyor. Oysa 1968 başlangıç değil, sonuçtur, hatta bir anlamda da sözünü ettiğimiz dönemden bir kopuştur. Üstelik bir yönüyle olumsuz bir kopuş.

Bu dönem elbette bohemliği içerir ama sadece ondan ibaret değildir. Daha doğrusu içeriği zengin bir bohemliktir bu –bohemlik biraz amaçsızlıkla karıştırıldığı için söylüyorum -. 1968’in öncelidir, onu hazırlayan dönemdir bu. O dönemde klasikleri de okurduk, Dmitir Dimov’un Tütün’ünü de okurduk ama Camus’nun Yabancı’sını ve Kafka’nın Dava ve Şato’sunu daha çok okurduk. Potemkin Zırhlısı’nı izlerdik ama bir yandan da Avant-Garde filmleri, örneğin Godard’ın Serseri Aşıklar’ının ve Resnais’in Hiroşima Mon amour’unun hayranıydık. Mahmut Makal’ı da okurduk, Ferit Edgü ve Demir Özlü’yü de. Mevsimler de gözlerden saklanan bu dönemi anlatıyor. Ve tabii ardından gelen 1968 fırtınası her şeyi dağıtıyor. Olumlu ve olumsuz yönleriyle. En büyük devrimci dönüştürücü olan edebiyat ve sanatın yerini, siyaset ve salt iktidarın ele geçirilmesi anlamında “devrim” alıyor, hatta artık sanat ve edebiyat küçümsenmeye başlıyor. SBF kantinini anlatan sahnede atmosferin değiştiği hemen algılanıyor zaten.

zileli_MG_2794Bohemleri konuşmuşken…Atok ilginç bir karakter. İlk kazanan ve ilk kaybedeni romanın. Siyasetin her şeyden daha önemli olduğu günlerde değer kaybediyor, tutunamıyor. Roman için neye denk düşüyor Atok.

1960’ların rüzgârına ulaşamayan “asi gençleri” temsil ediyor. Yani ilk gençliklerini 1960’larda değil de 1950’lerde yaşayan kuşağı. Bu gençler, James Dean’le Nathalie Wood’un oynadığı Asi Gençlik filminde anlatıldığı gibi başına buyruk ve maceracıydı. Kendilerinden sonra gelecek olan, ideallere sıkı sıkıya bağlı 1960 gençliğinden kesinlikle farklıydılar. Bireyci ve delibozuktular, elbette Atok gibi en belirgin temsilcilerinden söz ediyorum. Bu yüzden de duvara çarpıp parçalandılar. Bu kuşak da pek bilinmez. Belki de 1960 gençliğinin habercisiydiler ama onlardan hiç söz edilmez. Mevsimler’de bu gizli tarihe de girilmiş olunuyor Atok aracılığıyla.

Rü. için dört mevsimden söz edebilir miyiz?

Tabii ki. Herkesin kendi mevsimleri var. Rü.’nün mevsimleri sınıfsal döngülerle ortaya çıkıyor. Burjuva eğitimi almış kolejli bir kız ne işlere giriyor, ne işlerin altından kalkıyor ve sonra nasıl başladığı yere geri dönüyor…

Suat nasıl yükseliyor ve nasıl yalnızlaşıyor. Örgüt mü büyüyor, örgüt mü küçülüyor. Yoksa devrimci siyaset mi başkalaşıyor.

Suat, zekâsıyla, atılganlığıyla ve entelektüel yetenekleriyle tipik bir öncü. Dolayısıyla bir öncünün yaşayabileceği her türlü coşkuyu ve hayal kırıklığını yaşıyor. Örgüt mü? Örgütler süreklidir ama aslında hiçbir şeydir. Cansız nesnelerdir. Kartondan şatolardır. Yapılır yapılır yıkılırlar. Yıkıntının altında kim kalıyor, esas önemli olan budur. Bu önemsenmez. Mevsimler yıkıntının altına ışık tutuyor.

Son soru özel, bir okur olarak, sahiden iyi yazılmış, çok canlı, edebi tatları olan hatıralarınız vardı. Ama doğrusu sizin edebiyata dahil olmanız sürpriz oldu. Devam edecek misiniz?

Belki pek bilinmez ama elli yıldır edebiyatın içindeyim. İlk öykülerim 1966-1968 yıllarında, Hüseyin Cöntürk’ün Yordam dergisinde ve Halil İbrahim Bahar’ın Soyut dergisinde yayınlandı. Bu öykülerim ve başkaları, bundan birkaç yıl önce Yaba yayınlarından, Yüreğe Yağan Kar adıyla yayınlandı. Ayrıca daha önce yayınlanmış üç romanım daha var: Deniz Orada (Sel, 1995); Bahar ve Tipi (Telos, 1997); Komün (Yaba; 2007).

Toplumsal hareketin dalgaları beni edebiyatın kıyılarından alıp alıp sürükledi ama ben her seferinde yeniden o kıyıya doğru yüzmeye çalıştım. Aceleci ve atılgan karakterimdi beni edebiyattan koparıp toplumsal mücadelenin dalgalarına atan. Şimdi düşünüyorum da, aslında bir bakıma böyle karmaşık bir süreç yaşamam iyi de olmuş. Toplumsal mücadelelerin içinde yoğrulmasam Mevsimler gibi bir roman yazamazdım.

Söyleşi: Serap Uysal – edebiyathaber.net (12 Eylül 2014)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z