Masthead header

TESAK-19MartTurgutCevikerevize1_72e-postaTurgut Çeviker’in katılacağı Türkiye’de Karikatür ve Sansür söyleşisi 19 Mart Cumartesi 14.00’te TESAK’ta yapılacak.

Çok yönlü kültür insanlarımızdan, karikatür tarihçisi Turgut Çeviker, 19 Mart Cumartesi günü TESAK’ta gerçekleştireceği söyleşisinde, Türkiye’de “mizah”ın “gerçek”liği dile getirme savaşımında siyasal iktidar ve baskı grupları karşısındaki konumunu –tarihsel süreç bağlamında– ele alacak. Çeviker’in anti demokratikleşmenin yarattığı kişisel sansürden, toplumsal sansüre geçişinin kanayan tarihini ana çizgileriyle anlatacağı söyleşisine tüm meraklılar davetli.

edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

YILDIZ_SOMIZ_KAPAK_icKAPAKArmağan Tunaboylu’nun “Yıldız Cinayetleri: Bir Metin Çakır Polisiyesi” romanı Oğlak Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Sinemaya Şeytan Tüyü adıyla uyarlanan Yıldız Cinayetleri’nde, tarihin en hergele detektifi Metin Çakır’la kendinizi İstanbul’un en karanlık mahallelerinde, acımasız katillerin peşinde, amansız bir kovalamacanın içinde bulacaksınız…

Metin Çakır da kim?

Hercule Poirot kadar zeki, Sherlock Holmes kadar dikkatli, Mike Hammer kadar çapkın, James Bond kadar yakışıklı, Philip Marlowe kadar pervasız…

Yok canım, nerdee! O, tarihin en ahlaksız, sahtekâr, korkak, yalancı, maço vb karaktersiz karakteri. Ama insan gene de onu sevmeden edemiyor.

Yıldız Cinayetleri’nin olağanüstü detektifi Metin Çakır’ın, giderek tuhaflaşan maceraları, Resim Cinayetleri, Konsey Cinayetleri ve Karakol Cinayetleri ile devam ediyor…

Tabii ki Maceraperest Kitaplar’da…

edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

abbasAbbas Kiarostami (d. 1940 ) İranlı sinema yönetmeni ve senarist. 1970 yılından bu yana aralıksız devam eden sinema serüvenine 40’dan fazla uzun, kısa ve belgesel film sığdıran sanatçıyı biz en çok Koker Üçlemesi, Kirazın Tadı, Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmleri ile tanıyoruz. Aynı zamanda fotoğraf sanatçısı ve ressam olan sanatçı Furuğ Ferruhzad, Sohrap Shahid, Bahram Beizai, Parviz Kimiavi ile birlikte İran yeni akım sinemasının öncüsü. Bu kuşağın sineması siyasi felsefi konular üzerine olmakla birlikte şiirsel diyaloglar ve alegorik öykü anlatımını sinema dili ve tekniği olarak benimsemişlerdir.

  “Benim filmlerimde konumlanan doğa, fotoğraflarımda da görülebilir, aslında filmlerimin fotoğrafıma daha yakın olmasını ve hikaye anlatımından daha uzakta olmasını isterim. Her ikisinin farklı mecralar olduğu doğrudur, ancak benim görüşüme göre en ideal durum bu iki mecranın, -fotoğraf ve sinema-, birbirine en yakın olduğu durumudur.”

Abbas Kiarostami’nin filmlerinde sık rastladığımız sekanslardan biri doğanın kendi diliyle seslenmesi ve renklerin ahengi izleyicinin kendisinden parçalar bulmasında önemli etken. Çayırların, tepelerin ve rüzgarın sesine ortak olduğumuz filmlerin ön izlemesine CerModern’deki resimlerde rastlamanız mümkün. Siyah-Beyaz fotoğrafa ses verebilen sanatçının filmlerinde de aynı başarıyı yakaladığı göz ardı edilemez bir gerçek. Fotoğraflarındaki en belirgin özellik ise somut nesnenin ışıkla yoğrulmasıyla ortaya çıkan ahengin renkler ile uyumu olsa gerek. Koyu tonların hakim olduğu sergide ışığın el vermesiyle renklerin ilk olana bağlılığına şahit olacaksınız.

 “Işık: her şeyin üzerinde en büyük ressam ve fotoğrafçıdır. Yaşamımızın her bir anında farklı bir görüntü, farklı bir resim görürüz.” Sergideki resimlerin birçoğunda ışığın nesneler üzerindeki valsi dikkat çekici özelliklerden biri. Abbas Kiarostami’nin fotoğraflarında soluk duvarlar, uzak plan ve göz ardı edilmiş nesnelerin sesi gün yüzüne çıkmış diyebiliriz. Fotoğraflarda şiirsel dil hakim olmakla birlikte ötekine duyulan bağlılıkta söz konusu. Bu da sanatçı duyarlılığıyla bağdaşır bir durum.

1998 tarihinde Ohio Devlet Üniversitesi Wexner Sanat Merkezi’nde Ali Akbar Mahdi ile yaptığı  söyleşide “Gerçekliğe sanatsal bir noktadan, özellikle resmin görüş açısından bakmaya alıştım. Doğaya baktığımda bir resim çerçevesi görürüm. Her şeyi estetik açıdan izlerim. Takside camdan dışarı bakarken bile her şeyi bir çerçeve içine yerleştiririm. Resmi, fotoğrafı ve filmi, hepsini böyle birbiriyle ilişkili ve bağlantılı görürüm” diyen Kiarostami’nin sanat anlayışını kavramak için CerModern’deki sergi iyi bir izlek diye düşünüyorum

Filmlerinin sonunu hep ucu açık bırakan ve bunu sanat anlayışının bir parçası haline getiren sanatçının fotoğraflarında ziyaretçilere yeni kurguların kapısını aralamakta. Sizlere önerim Abbas Kiarostami filmlerinden en az bir tanesini izleyip fotoğraf sergisine gitmeniz olacak. Fotoğrafların gürültülü sesine şahit olacaksınız.

Emre Şahinler – edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

  • Ali Kemal ŞAHİNLER - 16/03/2016 - 16:25

    Şiirlerini,yazılarını,eleştirilerini kısaca yazı hayatını yakından takip ettiğim şair/yazar Emre ŞAHİNLER ile bir eleştiri yazısında daha buluşmaktan onur duydum… Okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum!cevaplakapat

  • Edebiyat Rüzgarı - 16/03/2016 - 16:28

    Öneri ve tavsiyelerini dikkate aldığım nadir yazarlardan. Başka bir yazısında tekrar karşılaşmak ümidi ile…cevaplakapat

  • Mehmet YILDIZ - 16/03/2016 - 16:31

    Okunmalı-paylaşılmalı. Yazarımıza yazın hayatında başarılar dilerim.cevaplakapat

  • BATU - 16/03/2016 - 16:37

    Emre ŞAHİNLER denince aklıma kazınan bir kaç satır canlanıyor yeniden… ”Babamın hiç bilmediği alışkanlığımdı gözlerin”cevaplakapat

  • Burak Eryılmaz - 16/03/2016 - 16:59

    Işığın nesneler üzerindeki valsi… Harikulade.cevaplakapat

sule-tuzulPolisiye romanlara ilgi duymayanlara bile keyif vaat eden bir roman: Neruda Vakası. Romanın Şili’li yazarı Roberto Ampuero, bir polisiye roman içerisinde Neruda ve şiirlerini, Şili’nin Pinochet darbesi öncesini ve darbe sürecini, Şili ve Küba tarihinin çarpıcı kesitlerini, edebiyata ve şiire dair sorgulamaları ve devrimi harmanlayarak, zengin ve yoğun bir tat, sürükleyici bir hikaye sunuyor okura.

Roberto Ampuero’nun polisiye romanlarının değişmez kahramanı özel dedektif Cayetano Brulé Küba’lıdır ve dedeklifliğe Şili’de, tam da Pinoche darbesine çok yakın bir zamanda, Şili’nin Nobel ödüllü dünyaca ünlü şairi Pablo Neruda tarafından başlatılır.

Bilindiği gibi, Pinoche darbesi sırasında Neruda hastadır ve ölümü beklemektedir. Darbeden 12 gün sonra yaşama veda eder. Ölümüne dair sırlar bugün de tartışılmaktadır. Hastalığı nedeni ile mi, yoksa Pinoche tarafından mı öldürüldüğü hala bir sırdır. O dönemde yanından hiç ayrılmayan şoförü, Neruda’nın darbenin yapıldığı sırada acil olarak kaldırıldığı hastanede zehirlendiğini iddia etmektedir. Bugünkü Şili Hükümeti de Neruda’nın ölümünün ardında doğal olmayan nedenler olabileceğini kabul etmiştir. Kaldı ki, ömrünü halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine adamış bir şaire, ölüm döşeğinde halkına yapılmış kanlı bir darbeyi izlemekten daha büyük ve daha korkunç bir zarar olabilir miydi?

Ampuero romanını, hem Şili’nin hem de Neruda’nın bu zor günlerini temel alarak kurgular. Neruda, son günlerini yaşadığını anladığında, bu dünyadan göçüp gitmeden önce geçmişi ile hesaplaşmaya dayanılmaz bir ihtiyaç duyar. Ancak hem dünya çapındaki ünü, hem de ülkenin içinden geçtiği gergin süreç düşünüldüğünde, geçmişine dair ortaya çıkacak sırların başkalarına zarar vermemesi için, geçmişin izleri gizli biçimde ve sadece güvenebileceği bir sır ortağı aracılığıyla araştırılmalıdır. Ampuero’nun çiçeği burnunda dedektifi Cayetano bu sırada sahneye çıkar ve olaylar hızla akmaya başlar.

Cayetano, Neruda’nın geçmişinin peşinde, dünyanın bir ucundan diğer ucuna birçok ülkeye gider.neruda_vakasi_1baskiAraştırmaları sırasında hem onun hem de biz okurların karşısına hangi isimler çıkmaz ki… Neruda’nın yakın dostu Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’den Neruda’ya pek de sempati duymayan Fidel Castro’ya, Belçika’lı polisiye yazarı Georges Simenon’dan Brecht’e ve daha nice ünlü yazar ve şaire, onlardan alıntılara, şiirlere dokunup geçen bu serüvende, Cayetano ile biz okurlar da aynı heyecan ve şaşkınlıkları birlikte yaşarız. Efsane fotoğrafçı Tina Modetti’nin ismi bile yer bulur bu hikayede. Cayetano’nın zaman zaman karşılaştığı tehlikelerin, yaklaşan kanlı darbenin gerginliğinin gölgesinde, Neruda ve Cayetano ile birlikte edebiyatı, şiiri, aşkı, politikayı ve devrimi sorgularız.

Kitap, Neruda’nın hayatına damgasına vuran beş kadının ismi altında bölümlendirilmiş. Her bölümde, Cayetano’nun dedektiflik hikayesine kısa bir es verilmek istenir gibi, o bölüme ismini vermiş olan kadına dair ve romanın kurgusuna uygun biçimde Neruda’nın bir metni yer alıyor. Hikaye boyunca da Neruda’nın şiirleri ara sıra göz kırpıyor.

Neruda Vakası, hem Neruda’yı, hem Cayetano’yu, hem de okuru oldukça düşündürücü bir sorgulamayla karşı karşıya getiriyor. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri bu oldu. Kendini sosyalizme ve Şili halkının iktidarına adamış, bu uğurda Salvador Allende gibi isimlerle ortak mücadelede yer almış büyük bir şairin, ülkesi bir yangın yerine dönüşürken bireysel geçmişinin hesaplaşmasını dert edinmesi ne kadar anlamlıdır? Öyle ki, bu hesaplaşmayı yazdığı bütün şiirlerle takas edebileceğini söyleyecek kadar önemsemektedir. Neruda Vakası, Neruda’nın aşkları kadar, devrimin silahlı mı silahsız mı yapılacağı üzerinde de durur. Cayetano, Neruda’nın sırlarının peşinde koşarken, romanın kurgusunda Şili’nin, Küba’nın, devrim uğruna yaşamını feda edenlere ait coğrafyaların tarihine de yer verilir. Peki iktidarın hırsları ya da devrim uğruna ölmek ve öldürmek ne kadar anlamlıdır? Bu soruların cevabını her okur kendisi verecektir, Cayetano da kendi cevapları ile ilerler bu serüvende.

Roberto Ampuero, romanını Neruda gibi bir şaire yer vererek güçlendirirken, roman kahramanlarının cümlelerini de şairin dizeleri ile yarıştırıyor bazen. Neruda’nın büyük aşklarından ve onun sayesinde kendini devrim mücadelesinin içinde bulan kadınlardan birini şöyle konuşturur Ampuero: “Tabii bir açıdan hepimiz aşklarımızdan doğuyoruz. Tatmin edici olanlar ya da olmayanlardan.”

Bir şair hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun, hangi aşkları yaşamış olursa olsun, savaş ya da barış, devrim ya da diktatörlük, her ne koşulda yaşarsa yaşasın, ölüm döşeğinde bile olsa şairdir. Şair şairdir ve her daim şirini yazar, yaşamı şiirin kendisidir zaten. Neruda Vakası’nın Nerudası, Pinoche’nin yüreğinde açtığı acılarla erirken de, Cayetano’yu geçmişinin peşinde koştururken de şiirini yazmaktadır. Cayetano bunu anladığı için darbenin onu ölümle yüz yüze getirdiği anlarda bile yaptığı işi bırakmaz, o şiirin bir parçası olmayı tercih eder. Neruda’nın ölümünün ardından, cunta yönetiminin engellemelerine ve sokağa çıkma yasağına rağmen cenazesine, elinde çiçekler ve Neruda kitapları ile binlerce kişinin katılması, şiirin galibiyetinin en güzel kanıtıdır…

Roberto Ampuero, bir polisiye romana şiir bulaşırsa ne olur sorusuna, çok güzel olur dedirtiyor Neruda Vakası ile…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

yetenekli bay ripley_kapakPatricia Highsmith’in yarattığı, edebiyat tarihinin unutulmaz antikahramanı Ripley serisinin, biri Türkçeye ilk kez çevrilen beş kitabı Can Yayınları tarafından yeniden yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Gerek odasında yalnız geçirdiği saatlerin gerek çevresine bakınmak ya da daire aramak için Roma sokaklarını aşındırırken geçirdiği anların hepsi Tom’a zevk veriyordu. Dickie Greenleaf olduğu müddetçe kendini yalnız hissetmek ya da sıkılmak söz konusu bile değildi.”

Patricia Highsmith’in bütün dünyada tanınan ve beğenilen ünlü “Ripley” dizisi, Ripley ve Peşindeki Çocuk’un da çevrilmesiyle ilk defa bir bütün olarak Türkçede. 1955’te Yetenekli Bay Ripley ile başlayan serüven, Ripley Yeraltında (1970), Ripley’nin Oyunu (1974), Ripley ve Peşindeki Çocuk (1980) ve Ripley Su Altında ile  (1991) devam etmişti. Edebiyat dünyasının en unutulmaz antikahramanlarından biri olan Ripley’nin hikâyesi birçok kere sinemaya da aktarıldı. Hem Highsmith külliyatında hem de dünya edebiyatında özel bir yere sahip bu diziyi okuyunca siz de kendinizi Ripley’nin cazibesine kapılmış bulacaksınız.

Dizinin ilk kitabı Yetenekli Bay Ripley’de, New York’ta yaşayan hırslı, zeki ve kurnaz bir genç olan Tom Ripley’yle tanışıyoruz. Ripley, zengin bir ailenin, aile işlerine sırt çevirmiş oğlu Dickie’yi geri getirmek üzere İtalya’ya gönderilir. Dickie’nin yaşamı onu öylesine cezbeder ki, Dickie gibi olmak, ona yakın olmak arzusu Ripley’de kısa sürede bir takıntıya dönüşür. Bu takıntı, edebiyat tarihinin en unutulmaz antikahramanlarından birini doğuracaktır.

Patrica Highsmith’in Yetenekli Bay Ripley’den on beş yıl sonra kaleme aldığı, dizinin ikinci kitabı Ripley Yeraltında’da İngiltere’deki bir resim galerisinden Paris’e, Paris yakınlarındaki bir kasabaya, Salzburg’a gidiş gelişlerle aktarılan heyecanlı serüvende, yine Tom Ripley’nin kötücül ama kıvrak zekâsıyla karşı karşıyayız.

Ripley’nin Oyunu, Ripley Yeraltında adlı kitapta tanıdığımız bir coğrafyada geçiyor. Tom Ripley, karısı ve evin emektar kâhyasıyla birlikte yaşadığı Fransa’da kendisinden bir konuda aracılık etmesini isteyen dostunun isteğini kırmıyor ve karşısına iki mafya ailesini alıyor.

Ripley ve Peşindeki Çocuk’ta Amerika’dan kaçıp Paris’e gelen on altı yaşındaki bir çocukla Tom Ripley’nin kesişen yolunun hikâyesi anlatılıyor. Ripley bu romanda alışmadığımız kadar şefkatli, babacan biri olarak çıkıyor karşımıza.

Ripley serisinin beşinci ve son kitabı olan Ripley Su Altında’da Bay Ripley sürükleyici yeni bir serüvenle okurlarıyla buluşuyor.“Kediyi merak öldürür” deyimini doğrular türde olayların geliştiği bu kitapta Ripley, yine mucizevi bir biçimde suçlanmaktan kıl payıyla kurtuluyor.

Patricia Highsmith

1921’de Teksas’ta doğdu, 1927’de ailesiyle New York’a taşındı. Üniversite eğitimini burada, Barnard Koleji’nde tamamladı.

Küçüklüğünde annesi onu doğurmak istemediğini söyleyince annesiyle ömür boyu girdiği çatışma, polisiye romana yönelmesine yol açtı. Ateist olan Highsmith, Amerika’nın demokratik ideallerine inanırdı ancak ülkenin 20. yüzyıldaki kültürel yapısını ve dış politikasını da şiddetle eleştirdi. Suç işleme psikolojisini, çift kişilik sorununu işleyerek çarpıcı romanlar kurgulayan Highsmith çok sayıda ödül aldı. İlk romanı Trendeki Yabancılar, “Ripley” serisi ve başka yapıtları birçok defa sinemaya uyarlandı. Diğer eserlerinin arasında Carol, Ocak Ayının İki Yüzü, Edith’in Güncesi, Küçük g: Bir Yaz Masalı ve Bir Kadın Düşmanından Öykücükler sayılabilir. Highsmith, ömrünün son on iki yılını geçirdiği İsviçre’nin Locarno kentinde 1995’te lösemiden hayata veda etti.

edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

Edebiyatta Aşk Atölyesi -Afis2.inddİstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Yaşam Boyu Eğitim Merkezi Bilgi Eğitim’de bahar dönemi yeni açılacak farklı eğitim programlarıyla başlıyor. İlki 2 Nisan’da başlayacak yeni programlar arasında, ‘Edebiyatta Aşk Atölyesi’, ‘ Liderlik ve İletişim Sanatı’, ‘Uygulamalı Spor Psikolojisi’, ‘Dijital Pazarlama İletişimi’ de yer alıyor.

Bilgi Eğitim’de Nisan ayı eğitim takvimindeki eğitim programlarının tarihleri ise şu şekilde olacak.

  • Mimari Aydınlatma Tasarımı Eğitimi: 2 Nisan – 7 Mayıs
  • Uygulamalı Spor Psikolojisi Sertifika Programı: 2 Nisan – 18 Haziran
  • Liderlik ve İletişim Sanatı: 13 Nisan – 11 Mayıs
  • Edebiyatta Aşk Atölyesi: 16 Nisan – 28 Mayıs
  • Gayrimenkul Yatırım ve Geliştirme Programı: 16 Nisan – 29 Mayıs
  • Dijital Pazarlama İletişimi Programı: 16 Nisan – 21 Mayıs

Bilgi için:

Web: http://www.bilgi-egitim.com/

E-mail: bilgi-egitim@bilgi.edu.tr

edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

oykuMehmet Zaman Saçlıoğlu ile Öykü Atölyesi bugün saat 19.00’da Ayrıntı Akademi’de başlıyor.

Tanıtım bülteninden

Yazmayı istiyorsunuz ama nasıl başlayacağınızı bilmiyorsunuz…

Yazmayı istiyorsunuz ama dünyanın edebiyat birikimi gözünüzde büyüyor,”ben bunların dışında ne yazabilirim ki” diyorsunuz…

Yazmayı istiyorsunuz ama çeşitli teknikler, kurallar gözünüzü korkutuyor…

Yazmayı istiyorsunuz ama düşüncelerinizle sezgilerinizin, aklınızla duygularınızın kurallarla kuralsızlığın arasında sıkışmış hissediyorsunuz…

Yazmayı istiyorsunuz, aklınızda neler neler var ama sözlere, sözcüklere dökerken bir şeyler, belki kendi diliniz size engel oluyor…

Ve daha nice engel, nice gerekçe, nice bahane…

Ya bunların üstesinden gelecek oyunlar varsa?

Bu ‘Öykü Atölyesi’ aslında bir ‘Oyun Atölyesi’. Sözcüklerin, tümcelerin, duyguların, düşüncelerin, aklın ve sezginin, belki çok az da bilginin, ama çokça kendi yaşamınızın, hepimizin yaşamlarının, kısacası “ne var ve ne yok”un içinde yer aldığı bir atölye…

Kırk yıla yakın sanat ve tasarım eğitmenliğinin verdiği birikimle Mehmet Zaman Saçlıoğlu, başka sanatlarla edebiyat arasındaki ilişkileri de kapsayan eğlendirici oyunlar kuracak ve size hiçbir yazılı bilgi, hiçbir kalıplaşmış kural öğretmeyecek olan bu atölye, yazıyla yaratma alanında kendi yolunuzu, kendi sesinizi, kendi yaratı yönteminizi bulmanıza yardımcı olacak.

Takvim: Her Çarşamba 19.00-21.00 (2 ay)

Bilgi ve kayıt: 05324244904 – 05323976587

http://www.ayrintisanatakademisi.com/#!oyku/c1352

edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

guven-turanPEN Türkiye Merkezi tarafından verilen şiir ödülünün bu yılki sahibi Güven Turan oldu.

Şiir, deneme, eleştiri, roman ve öykü olmak üzere edebiyatın her dalında yapıtlar veren Turan, aynı zamanda dergicilik, yayın yönetmenliği ve editörlük de yapıyor.

Ödül, 21 Mart Pazartesi Dünya Şiir Günü’nde düzenlenecek törenle şaire verilecek. Şişli Belediyesi Nâzım Hikmet Vakfı Kültür Merkezi’nde 19.00’da başlayacak törende vakıf adına Turgay Fişekçi konuşurken, PEN Yönetim Kurulundan Tarık Günersel, Haydar Ergülen ile şairler Baki Ayhan T. ve Nazmi Ağıl da Güven Turan şiiri üzerine söz alacaklar. Tören Güven Turan’ın konuşması ve şiir bildirisini okumasıyla son bulacak.

PEN Türkiye ve Şişli Belediyesi ile Nazım Hikmet Vakfı’nın katkılarıyla düzenlenen tören ücretsiz ve herkese açık.

edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

plutonPlüton Dergi’nin 2. sayısı yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Popüler kültürden uzak edebiyat, kültür ve sanat dergisi eksikliğini hisseden Plüton Dergi’nin kadrosunu Fanzin kültüründen gelen gençler oluşturmaktadır. Bir okur olarak eksik gördükleri ne varsa onları tamamlamayı ve dergilerde ünlülerden ziyade gençlerin yer alması gerektiğini savunuyorlar. Bu dergide gençlerin güncel edebiyattan farklı şekilde kaleme aldıkları şiirlere ve öykülere, az bilinen kültür-sanat topluluklarının tanıtımlarına, birbirinden farklı dizi-film-kitap-kültürel etkinlik tanıtımlarına ve eleştiri yazılarına ulaşabilirsiniz.

Isimlerinin Plüton olmasının sebebi genç, ünsüz olmalarından kaynaklı dışlanmışlıkları ve yeraltı edebiyatına da yer veren bir dergi olmalarıdır, çünkü Roma mitolojisinde Plüton yeraltı dünyasının hükümdarıdır.

Kalabalık bir yazar-çizer kadrosuna sahip olan plüton dergi buna rağmen dışardan eser kabul ediyor ve kim olduğuna bakılmaksızın seçim yaptıklarını belirtiyorlar, bunu da hep şu şekilde duyuruyorlar: “Eser gönderenler lütfen özgeçmiş göndermesin, bizi kim olduğunuz değil gönderdiğiniz eser ilgilendiriyor”

Plüton Dergi süresiz bir yayın; bunun sebebinin “belli periyotlar arasına sıkışıp yayınlanmak için yayınlanmaktansa her anlamda tatmin olarak yayınlanabilmek” için olduğunu savunuyorlar.

İletişim

PlutonDergi@gmail.com

Twitter: https://twitter.com/PlutonDergi

Instagram: https://instagram.com/PlutonDergi

Facebook: https://www.facebook.com/PlutonDergi

www.plutondergi.com

edebiyathaber.net (16 Mart 2016)

Çoğul Kapak 01 jpegÇoğul! Dergi, Mart-Nisan sayısıyla yayın hayatına başladı.

Tanıtım bülteninden

Çoğul!, ülkemizin her sabah yeni bir acıya uyandığı bir dönemde yayın hayatına başladı. Kötülükleri örterek görünmez hale getiren ama alttan alta onun büyümesine hizmet eden popüler kültür araçlarının aksine edebiyatın, tüm olumsuz koşullara karşın varolacağını ve var kılacağını düşünüyoruz.

İlk sayımızda özelde edebiyatın, genel olarak sanatın oluşmasını sağlayan ana bileşenlerden “Ortam” kavramını Açık Ajanda bölümüne not ettik. Turgay Fişekçi ve Murat Yalçın dergilerin edebiyat ortamındaki yerini; Bâki Ayhan T., Çağlayan Çevik ve Armağan Ekici Türkiye’deki edebiyat ortamının dününü, bugününü masaya yatırdı. Selin Arslan ise mimarlık-yayıncılık ilişkisi ekseninde kavramın izini sürdü. Ali Gazi, Ethem Baran, İlknur Özdemir, Necla Rüzgar, Ömer Erdem, Sedef İlgiç, Sırma Köksal, Tanıl Bora ve Tarık Günersel konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayarak dosyaya katkı sağlayan isimler oldu.

Günümüz öykücülüğünün önde gelen kalemleri ilk sayımızda yerini aldı. B. Nihan Eren, Berna Durmaz, Ethem Baran, Hasan Cüneyt Bozkurt, Mehmet Oktay Onbaşı, Melike Belkıs Aydın, Nazlı Karabıyıkoğlu, Tarık Günersel bu sayının öykücüleri.

Alper Beşe, Bâki Ayhan T., Emel Kaya, Emel Koşar, Ömer Erdem ve Şükrü Erbaş  Çoğul!’un Mart-Nisan 2016 sayısının şairleri.

Volkan Çağan’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerine ortaya koyduğu okuma denemesi ile Nil Sakman ve Asuman Susam’ın Clarice Lispector’ın farklı metinleri üzerinden yürüttükleri kuşatıcı okumalar bu sayının  yazıları. Elif Türker ile Sabri Gürses’in çeviri sorunlarına değindikleri mektupları ise edebiyatımızdaki eski bir geleneği canlandırıyor.

Çoğul!, Mephisto, Gergedan, Robinson Crusoe 389, Dost, İmge ve Turhan kitabevlerinde.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

farkliokumalar“Farklı Okumalar Yeni Anlamlar” çalışması 16 Mart Çarşamba saat 19.00’da Akademi 1971 Kitabevi’nde başlayacak.

Tanıtım bülteninden

Aysel Karaca ve Ayşegül Ayman, altı yıldır Koşuyolu Mahalle Evi’nde Nükhet Eren’le birlikte geniş çaplı edebiyat çalışmalarını sürdürmektedir.  Akademi 1971 Kitabevi’nde başlayacak olan “Farklı Okumalar Yeni Anlamlar”, buradaki edebiyat birikiminin yeni okurlarla buluşması ve katılımcılara başka bir dünyanın yolunu açması açısından bir başlangıç olacaktır.

16 Mart Çarşamba saat 19.00’da başlayacak ve 12 hafta sürecek olan çalışma,

Işığı hiç bir zaman sönmeyecek kadim yazar, Dostoyevski‘nin ruhunda gizlenen gölgeleri,

Sisli sabahlardan muhteşem bir “servet” yaratan, hem popüler hem dahi Dickens’ı

 Kusursuz labirentlerin içinden kusurlu kütüphanecilere açılan yolları tarif eden Borges’i

 Mübarek rüyaların arasında gezinerek Huzura giden yolu keşfetmemizi kolaylaştıran Tanpınar’ı ,

 Derinden tanıma fırsatı sunacak.

Detaylı bilgi için 0216 700 19 71 nolu telefonu arayınız.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

yagmur-dinecek-kimse-bilmeyecek-kitabi-harun-candanHarun Candan ikinci romanı Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek’te bir banka müfettişinin teftiş için gittiği adada başından geçen polisiye ve romantizm yüklü olayları anlatıyor.

Romanın kahramanı otuzlu yaşlarda, mesleğinin getirilerinden dolayı sürekli seyahat edebilme özgürlüğüne sahip, biraz da mesleki egosu olan bir karakter. Boşanmanın arifesindeki müfettişimiz, adaya yaptığı fırtınalı yolculuğu esnasında hem evliliğini, hem de mesleğini yeniden gözden geçirme fırsatı buluyor. Artık evliliğini sonlandırmaya kararlı, işinden de bıkkın bir vaziyette düşünedururken gemide kendisinden ateş isteyen bir kadın şöyle bir belirip, ardından yok oluyor. Ancak tesadüf bu ya, kahramanımız bu kadınla teftişe gittiği bankada tekrar karşılaşıyor; bir banka müfettişi olmanın verdiği özgüvenle “çıkma” teklif ediyor. Müfettişimizin çıkma teklif ettiği Aslı, yirmili yaşlarda, şehrin keşmekeşinden kaçmak ve biraz da kafa dinlemek adına adaya yerleşmiş. Yalnızlıktan mustarip, iki çift laf edebileceği birilerini arayan banka memurumuz Aslı ve zaten boşanmayı kafaya koymuş, kendince yeni maceralara yelken açma niyetinde olan banka müfettişi, zamanla belki kendilerinin de beklemediği bir tutkuyla birbirlerine bağlanıyor, bu ıssız adada herkesten uzakta, romantizm dolu bir gece geçiriyorlar. Ne var ki, saadetleri henüz şafak sökmeden son buluyor. Cinayet de gözün gözü görmediği bu yağmurlu romanın tam bu kısmında devreye giriyor. Bu dönüm noktasından sonra kahramanlarımız, aralarındaki tutkulu aşkın yanında, bir de nefretin sınavına tabi tutuluyor ve çemberin giderek daraldığı bir polisiye öyküye alelacele savruluveriyorlar.

Genç yazar Harun Candan ilk romanı Hayalname’de olduğu gibi bu romanında da birinci şahıs anlatımına başvurmuş ve yine romanın ana kişisinin adını kendine saklamış. İlk romanında genç bir imamın hikâyesine tanıklık ettiğimiz yazar, bu karanlık metninde okuyucusuna mesleki özgüveni yüksek, detaycı ve biraz da paranoyak bir banka müfettişinin yaşamından küçük bir kesit sunuyor. Ancak küçük bir kesit dediğimize bakmayın, romanın ana kişisi olan müfettişin adada geçirdiği üç gün, hem kendi özel yaşamı, hem de gelecek planları için belirleyici rol oynuyor. Bu anlamda, başından geçen onca olaydan sonra, evliliği üzerine tekrar düşünen banka müfettişinin öyküsünü bir gelişim romanı olarak okumak da mümkün.

“Birden kendimi çocuklarıma anlatacağım bir serüvenin içinde bulmuştum. Bu önemli bir şeydi. Eğer bir şey herkesin başına gelecek cinsten değilse, evet, önemli demekti bu.”

Metin içerisinde kilit role sahip hikâyeciklerden birisi olan orijinal elyazması İncil’in akıbeti, kahramanımızın kaderiyle kesiştiğinde, bu cümleler dökülür müfettişin ağzından. Günlük hayatın rutininin, işinin ve özel hayatının baskısı altında ezilmekten usanmış bireyin, yaşamına bir hareket kazandırmaya, sadece kitaplarda veya filmlerde gerçekleşebilecek türden hadiselere dahil olmaya duyduğu arzudur bu. Nicedir işlenen bu temayı bir polisiye romanda görmek, okuyucunun yaşadığı okuma hazzı ile roman kişisinin kendisini bir macerada var etme heyecanının aslında birbirlerinden çok da uzak olmadığını gösteriyor. Edebiyat ve diğer sanat dallarında işlenmiş böylesine önemli bir tema, Candan’ın sade üslubunda sırıtmıyor, aksine önemli bir yer tutuyor.

Candan, belli ki iyi bir gözlemci. Onun gözlem yeteneği romanın ana kişisinin karakter yapısında, yüksek müfettiş egosunda, detaycılığında ve paranoyaklığında ayyuka çıkıyor. Yazar, sosyal statülerin ne kadar büyük önemi haiz olduğunu gerçekten çok iyi yakalamış. Romandaki banka müdürü, otel kâtibi gibi yan karakterlerin davranışlarını izlemek, adeta sosyal bir deneye şahit olduğumuz hissiyatına kapılmamıza neden oluyor. Müfettişin kendi kendine yaptığı konuşmalar olabildiğince sade ve gerçekçi; bu iç monologları okuyan birinin muhtemelen ben de böyle düşünürdüm, diyeceği türden.

Kitabıyla ilgili olarak kendisiyle yapılan bir söyleşide[1], ilk romanına kıyasla daha sade bir anlatım tercih ettiğini, biçimden çok hikâyenin ön plana çıktığını belirten yazara kuşkusuz katılmamak elde değil. Metinde polisiye, romantizm, gerilim, entrika, kaçış gibi unsurların yanı sıra, olmazsa olmaz bir önem arz eden dinî unsurların birlikte ustaca bir kurgu ve yalın bir üslupla işlenmesiyle yazar alkışı hak ediyor.

Az karakterli, bol gerilimli bir metin Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek. Romana bu puslu havayı veren etmenlerin belki de en önemlisi bir türlü dinmek bilmeyen yağmur. Ne de olsa cinayetlerin üzerini örten de, bir aşkı alevlendirip, aynı aşkı söndüren de o, yine aynı yağmur…

Berk Cankurt – edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

[1] http://www.edebiyathaber.net/harun-candan-kitaplarim-cizginin-karanlik-tarafinda-kaliyor/

feridun andac 10.tifKitap fuarlarının tanıtan/gösteren bir yanı var. Bu hem okur hem de yayıncı bağlamında birtakım veriler için göstergeleri getiriyor bizlere.

 Şu bir gerçek ki, sayısal artış her açıdan var. Yayıncı, yayın çeşitliliği ve okur. Üstüne üstlük yayıncılık mecrasının evrildiği noktaları göstermesi açısından da kayda değer verilerle karşılaşıyorsunuz fuarlarda.

Burada sayısal verilerden söz edecek değilim.

 CNR Fuarcılık tarafından düzenlenen kitap fuarını gezerken, katılımcı yayınevlerinin stantlarındaki yayınları irdelerken gözlediğim şu: İslami kesimin yayıncılığı keşfi.

Birçok yayınevinin kitaplarının/yayın katologlarının içeriğine göz atarken, bu keşifte salt “din”/ “inanç” eksenli bir yayıncılık algısının önde olduğunu görüyordum.

 Anlaşılan, CNR fuarcılık kültür yayıncılarını ikna edemeyince, fuar ekseninde böyle bir yolu seçerek bu yayıncıları öne çıkarmış.

 Kuşkusuz birçok kadim yayınevi işin kültürel boyutunu kavramış, bu mecrada yayınlarını sürdürüyor. Gene de içimde bir kuşku var, ülkemizde bu denli bir yayın mecrası oluşturmada hiçbir geleneğimiz yokken, pıtrak gibi böylesi “pahalı” işleri yapmaya soyunan yayıncılar hangi desteklerle acaba yayın işlerini kotarıyorlardı. Çünkü, gözlediğim, öyle çoksatar kitaplar yok göz önünde. Eğer İskender Pala vari örnekleri verecek olursanız, o da bu kulvarın dışına düşmüş durumda, bence. Çünkü bu fuarda onun gibi prim yapan yazarların adı sanı bile yoktu.

Burada bir açmaz, bilinmezlik vardı benim gözümde.

 “İslam Rönesansı”nı yaşıyordu ülkemizde, diyemezdik!

 Öyle bir entelektüel aklın cılız kıpırtıları bile yansımıyordu yayınlara. Çünkü birçoğu “ithal”, birçoğu da “taklit” söylemlerle kendilerini var ediyorlardı belli ki.

 Dayanamadım, televizyonlarda “tarih”/ “gündemdışı” konular ekseninde programlar yapan bir sunucunun kitabının imza kuyruğunda bekleyenleri gözledim, sonra da kitabına göz attım. Program için alınmış notlar bir araya getirilerek derleme bir kitap yapılmıştı. O sıradaki okur neyi merak ediyordu acaba? Bir oyuncu edasıyla karşısında duran sunucuyu mu, yoksa o derleme bilgileri okuma heyecanını mı?

Bu tip birçok örnek daha çıktı karşıma. Ama sorun yayıncılığımızın bu cenahının yaşadığı açmazdı.

 Derleme tarih kitapları, bir tür “din propagandası” içeren yayıncılık. Edebiyata, sinemaya, sanata, kültüre dair çoğu konudan biharberlik!

“Entelektüel akıl”ın olmadığı yerde yayıncılık yapamazsınız. Yaparsanız eğer kitap kirliliğine ve vasat okur yetiştirmenin değirmenine su taşırsınız.

 Türkiye, bu alanda da, “körler sağırlar birbirini ağırlar” ülkesine dönüşmüş durumda ne yazık ki!

“Yeşil sermaye” bu alanı da kuşatma altına almış durumda. “Soğuk savaş” döneminde bu iki kutup için söylenirdi. Ama şimdi görünen o ki, her şey alenen yapılıyor.

 Ben, bu ülkede, bu denli İslami entelektüel birikimin olduğunu sanmıyorum. Bir İran’la karşılaştırdığımızda, bu alanda ne denli yoksul olduğumuz bilinir.

Ali Şeriati’yi okuduğumda şaşırmıştım. Ama beni daha da şaşırtan Abdülkerim Şuruş olmuştur. Yazdıklarıyla, İslam’a bakışı ve entelektüel birikimiyle etkileyici biriydi benim gözümde.

Bu iki düşünürün izlerini fuardaki yayınlarda boşuna aradım.

 Demem o ki, yayıncılığımızın “bu taraf”taki açmazı daha büyük. Kitap henüz kültürel bir meta olarak algılanmış değil.

Fuarı birlikte gezdiğimiz dostum, dayanamamış olmalı ki şunu söylemişti: “Hacılar ile bacılara yayın yapılmış, gelin bizden olduğunuzu kanıtlayın dercesine üstelik!”

 Belki dün benzer şeyler “sol yayıncılık” için söylenirdi; uydu değil kendiniz olun!

 Bugün yayıncılık için de en temel ilkedir bence önce yerli, sonra dünya yayıncısı olmak.

 Yoksa, “kargo yayıncı” olarak başkalarının ürettikleri (ürettiklerini) taşır durursunuz, üstelik para dışında ne için taşıdığınızı da bilmeden.

Evet, yayıncılıkta da “entelektüel akıl” olmayınca halimiz budur. Tıpkı siyasetteki gibi!

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

ucup-giden-bir-kusİranlı yazar Feriba Vefi’nin pek çok dile çevrilmiş ödüllü romanı Uçup Giden Bir Kuş, Verita Kitap etiketiyle ilk kez Türkçede.

Yayımlandığı dönemde İran’da büyük ses getiren roman, yoksul bir ev kadınının korkularını, tereddütlerini, pişmanlıklarını; aile ilişkilerinde üstlendiği rolleri sorgulayışını büyük bir ustalıkla aktarıyor. İran’dan kaçma hayalleri kuran kocasının aksine, onun en büyük korkusu benliğine ilişkin hayal kırıklıklarını da beraberinde götürmek. İnsan yaşadığı yerden kaçabilir; peki ya kendinden kaçmak mümkün müdür?

Arka kapaktan

“Senin cennetine, cehennemin üzerime yapışmış izleriyle gelmekten korkuyorum.”

***

Uçup Giden Bir Kuş, gündelik yaşamın cenderesinde, geçmişin yükü ve geleceğin belirsizliği arasında var olmaya çabalayan bir kadının hikâyesi. Bu kitap, şehrin yoksul bir mahallesindeki bir bahçe katında, iki küçük çocuğunun ihtiyaçları ve İran’dan kaçıp gitmek isteyen kocasının arzularıyla boğuşurken, bir yandan da kendi pişmanlıkları, çelişkileri ve özlemleriyle yüzleşen bir kadının yaşamı hakkında.

Uçup Giden Bir Kuş, yayımlanmasının ardından İran’da büyük yankı uyandırdı, çevrildiği dillerde ilgiyle karşılandı. Modern İran edebiyatının en güçlü kalemlerinden Feriba Vefi, Uçup Giden Bir Kuş’la ilk kez Türkçede.

Bir mutluluk arayışının sade, içten ve sarsıcı hikâyesi.

Yazar hakkında

İranlı romancı ve öykücü. 1963’te Tebriz’de doğdu. Daha çok kısa öyküleriyle ün kazandı. İlk öykü kitabı Sahnenin Derinliğinde 1996 yılında, ikinci öykü kitabı Gülerken Bile ise 1999’da yayımlandı. Vefi’nin ilk romanı Uçup Giden Bir Kuş Gibi İran’da büyük bir yankı uyandırdı; ülke çapında pek çok ödüle değer görülen eser İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Kürtçe (Soranî lehçesi) gibi dillere çevrildi. 2004’te yayımlanan Tarlan romanını Tibet Rüyası (2005), Sokaktaki Sır (2008) ve Mehtap (2011) romanları izledi. Edebi çalışmalarına Tahran’da devam ediyor.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

apartmanApartman Dergi Mart 2016 itibariyle yayın hayatına başladı.

Tanıtım bülteninden

Apartman Dergi, edebiyatın her alanında, her türlü ayrıma karşı durarak gönülden gönüle köprü olmak için kuruldu. Anlatmak istediklerini dile dökmek yerine kağıda akıtmayı seçen bir grup “Apartman çocuğu” tarafından, edebiyatın yalnızca edep ile mümkün olduğunu hatırlatmak için binbir emek ve özveriyle sırtlandı. Apartman samimidir, çağa ayak uydurmak yerine insanlığa ayak uydurmayı seçer. Komşuca, insanca, soba üstünde pişen kestane sıcaklığıyla yaşamak istemektir Apartman’ın derdi.

Aylık edebiyat, kültür ve sanat dergisi olarak çalacak okurun kapısını Apartman. Aynı düşünen, aynı hisseden, hala bir şeylere değer veren insanlara ulaşma dileğiyle, yüzünüzde kimi zaman ufak bir tebessüm oluşturarak, kimi zaman gözümüzdeki tek damla yaşı paylaşarak kalemimiz ve kelamımızla  sizlere komşuluk etme niyetindeyiz.

Bize ulaşmak ve derdimizi paylaşmak isteyenler için,

apartmandergi@gmail.com

www.apartmandergi.com

facebook.com/apartmandergi

twitter.com/apartmandergi

instagram.com/apartmandergi

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

OluOzanlarDernegi_oyunUnutulmaz film Ölü Ozanlar Derneği tiyatro sahnesine taşınıyor. Tiyatro Kedi tarafından sahneye konulan oyunun prömiyeri 4 Nisan’da Trump Kültür ve Gösteri Merkezi’nde yapılacak.

Edebiyat öğretmeni John Keating’in çok disiplinli bir erkek okuluna atanmasını ve burada öğrencilerini şiirin bambaşka dünyasıyla tanıştırmasını, onların dünyaya farklı açılardan bakmalarını sağlamasını anlatan filmde Robin Williams’ın oynadığı Jonh Keating karakterine usta sanatçı Can Gürzap hayat veriyor. Prömiyerini 4 Nisan’da Trump Kültür ve Gösteri Merkezi’nde yapacak oyunun provaları yine Trump AVM sahnesinde devam ediyor.

Can Gürzap ve oyunun yönetmeni Hakan Altıner, büyük bir keyif ve heyecanla provalara devam ettiklerini belirtti. Ölü Ozanlar Derneği’nin kült bir film olduğunu, oyununu da en iyi şekilde sahneye yansıtmaya çalışacaklarını Gürzap ve Altıner, “Çok genç ve kalabalık bir ekiple çalışıyoruz. Çok iyi bir oyun geliyor. Herkesi 4 Nisan’da Trump sahnesindeki ilk gösterime bekliyoruz” diye konuştu.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

kitapfuari-765x510TÜYAP tarafından, Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Bursa 14. Kitap Fuarı, 19-27 Mart tarihleri arasında TÜYAP Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenleniyor.

Bu yıl 300 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşecek Bursa Kitap Fuarı, söyleşi, panel ve çocuk etkinlikleri gibi 80 kültür etkinliğine ev sahipliği yapacak. Dokuz gün süresince düzenlenecek imza günleri ve etkinliklerde yüzlerce yazar okurlarıyla buluşacak.

Aralarında İlber Ortaylı, Can Dündar, Ahmet Telli, Sibel Eraslan, Gülten Dayıoğlu,  Uğur Koşar, Şermin Çarkacı, Ercan Kesal, İsmail Saymaz, Üstün Dökmen, Pelin Çift, Tuna Kiremitçi, Emre Kongar, Ataol Behramoğlu, Ahmet Şimşirgil, Deniz Kavukçuoğlu, Mustafa Armağan,  Büşra Yılmaz, Fehim Taştekin, Aret Vartanyan ve Hakan Akdoğan’ın da bulunduğu pek çok yazar okurlarıyla buluşmak üzere Bursa Kitap Fuarı’nda olacak.

Dünya Tiyatrolar Günü kapsamında 21 Mart Pazartesi günü oyuncu Mert Fırat ve gazeteci Bahar Çuhadar’ın katılımıyla tiyatro, mekan ve seyirci üzerine  “Sanat Girişimciliği ve Yeni Tiyatro” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Cemil Meriç 100 yaşında

TÜYAP Kitap Fuarları, edebiyat ve kültür dünyamızın değerli isimlerinin 100. yaşlarını kutlamaya devam ediyor. Bu kapsamda sosyolojiye yaptığı önemli katkıları ile Cemil Meriç’in 100. yaşı Bursa Kitap Fuarı’nda kutlanacak. Fuar süresince Meriç’in yaşamı ve eserleri söyleşi ve panellerle ele alınacak.

Bursa 14. Kitap Fuarı, 19-26 Mart 2016 tarihleri arasında 10.00-19.30, fuarın son günü olan 27 Mart 2016 tarihinde ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Fuara giriş ücretsiz.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

gulyabaniHüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” romanı Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Gulyabani romanında Hüseyin Rahmi Gürpınar alışık olduğumuz mizahi dilini sürdürürken Batı’nın maddeci, pozitif düşüncesini ülkemize aktarmaya, halkın gözünü açmaya çalışmaktadır. Gürpınar’ın bâtıl inançları en iyi işlendiği romanıdır ve Halide Edip’in ifadesiyle “en kusursuz, bir okuyucu gözüyle en eğlenceli” roman Gulyabani’dir. Kadınlar batıl inançlardan en çok etkilenen ve istismar edilenlerdir. Aklı temsil eden ise erkektir.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

terkedisAbdulrazak Gurnah’ın “Terkediş” adlı romanı, Müge Günay çevirisi ve İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Terkediş, modern dünya edebiyatında sömürgecilik sonrası dönemde yazılmış en parlak romanlardan biri.

Terkediş, kolonyalizmin bireysel ve siyasal düzlemdeki sonuçlarını üç neslin birbirine örülmüş hikâyeleri üzerinden anlatan bir insanlık epiği. Gurnah, Terkediş’te uygarlığın eşiğinde ufalanan bir ülkeyi, ülkeden göçenlerin yakasını bırakmayan suçluluk duygusunu, yurtsuzluğu, kalanların üzerine çöken karanlığı, din ve geleneğin şaşmaz bir süreklilikle muhafaza ettiği değerleri ve yok ettiği aşkları anlatmakta. 1899’da çölde yolunu kaybeden ve yaralı halde Doğu Afrika sahilindeki bir şehre varan İngiliz seyyah Martin Pearce, bölge esnafından Hasanali’nin ve güzeller güzeli kardeşi Rehana’nın yardımıyla hayata döner. Pearce ile Rehana’nın hikâyesini üç kuşağın ortak yazgısına bağlayan Gurnah, nesnel ve sahici anlatısı ile etnik-ulusal kimliklerin ötesinde bir kimliğin mümkün olduğu yeni bir edebiyatın ve dünyanın habercisi.

“Gurnah, Terkediş’te çöküşü yeni bir şafağa dönüştürmeyi başarıyor.”
Adam-Mars Jones

Kitaptan bir bölüm okumak için tıklayın.

edebiyathaber.net (14 Mart 2016)  

baskalasimlarKırmızı Kedi etiketiyle yayımlanan “Başkalaşımlar I-X”, Enis Batur’un denemelerinden oluşuyor.

Tanıtım bülteninden

“Başkalaşımlar” dizisi, Enis Batur’un, kendi deyişiyle, “yaratıcılık sorunları üzerine yatay, dikey ve sarmal ilişkileri sorguladığı denemeler”den oluşuyor.

Kırkı aşkın yıl önce “Ayna” ile başlattığı bu serüvenin ürünlerini yazar onluk desteler halinde bütünleştiriyor. Paul Valéry’nin deyişiyle “pahalıya mal olan” biçimini ararken “Deneme”nin çatısıyla yetinmiyor, Yazı’yla oluşturmak istediği akıya daha kıvrak bir yatak arıyor.

“Başkalaşımlar”, birşeyi dile getirmek ile sınırlı bir tasarımdan yola çıkılarak ortaya çıkmıyorlar: Bir o kadar da birşeyi dile getirme biçimi’nin aranışını konu ediniyorlar.

Enis Batur Başkalaşımlar’da bazı yazarlardan ve kitaplardan etkilenmiyor: Okuduğu, izlediği, zaman zaman parçası olduğu, kimi zaman uzağında kalsa da hemen hiç kopmadığı bir “dünya”dan, o dünyanın anonim ortak prizmasından ve açtığı ufuktan yeri geldiğinde gücünü zorlayarak yararlanıyor.

Bu yazınsal sergüzeştin başlangıcı Yapısalcılık, Déconstructiviste anlayış, Yorum Bilgisi, Göstergebilim’in tırmanışı, Frankfurt Okulu’nun yeniden “keşfi”, Lacan’ın açtığı yolda katedilen mesafe, Nietzsche ve Heidegger’in durmadan etki alanlarını genişletmeleri, Deleuze-Guattari, Alımlama Estetiği gibi edebiyatın ve sanatın üzerinde kuramsal çalışmaların, felsefî perspektifin yepyeni donanımlarla durduğu, son derece zenginleştirici açılımlarla karşılaşılan bir döneme 1970’lerin başına tarihleniyor.

Başkalaşımlar I-X, 1975-1992 arası yazılmış metinleri biraraya getiriyor. Yazı ile İmge’nin, Ses’in, Anlam’ın çarpıştığı denemeler bunlar. “Ben” ve “Öteki” türü kavramlar, Ece Ayhan’ın şiiri ya da İlhan Usmanbaş’ın besteciliği, Edebiyat ve Sanatta “Hayvanlar”ın, “Zaman”ın ya da “Savaş”ın kullanımı gibi alanlara sokulurken, Enis Batur’un uzun bir zincir kurduğu, ucu açık bırakılmış bir soruşturmaya yeni halkalar eklemeyi sürdürdüğü artık biliniyor.

“Başkalaşımlar” sürüyor, Kırmızı Kedi sırasıyla onluk desteler halinde toplam üç ciltte “Başkalaşımlar XI-XX” ve ”Başkalaşımlar XXI-XXX”u da yayımlayacak.

edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z