Masthead header

30883879Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde yapımcı Türker İnanoğlu ve usta oyuncular Ayşen Gruda ile Aytaç Arman’a onur ödülü verilecek.

Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Altın Koza Festival Komitesi aracılığıyla yaptığı yazılı açıklamada şöyle dedi:
“Bu yıl festivalimizin onur ödüllerini sinema tarihimizin en önemli yapımcılarından Türker İnanoğlu’na ve efsane oyuncularımız Ayşen Gruda ile Aytaç Arman’a takdim ediyor olmaktan Adanalılar olarak büyük mutluluk duyuyoruz. Sinema hafızamıza güçlü eserleriyle kazınan değerli sanatçılarımızı festivalimiz sırasında Adana’da ağırlamaktan memnuniyet duyacağız.”

Festivalde onur ödülleri bölümü kapsamında Türker İnanoğlu, Ayşen Gruda ve Aytaç Arman’ın filmlerinden oluşan seçkilerin izleyiciyle buluşacağını bildiren Sözlü, sinema yazarı Burçak Evren’in de yine bu üç isimle ilgili kitapları kaleme alacağını ifade etti.
Ödüller, 14 Eylül’de yapılacak açılış ve onur ödülleri töreninde sahiplerine verilecek.

edebiyathaber.net (20 Ağustos 2015)

2201 EDEBIYATNEDIYORconv.inddMustafa Baydar’ın “Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar” adlı kitabı güncellenerek İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Mustafa Baydar’ın ilkin 1960 yılında yayımlanan kitabı, dönemin önde gelen ya da parlamaya başlamış elli edebiyatçısıyla yapılmış söyleşilerden oluşuyor.

Basmakalıp sorulardan ziyade görüştüğü kişinin o dönemde içinde yer aldığı edebiyat akımlarına, tartışmalara, dünya görüşüne uygun sorular soran Baydar’ın konuştuğu kişilerden bazıları artık edebiyat dünyamızda yer kaplamıyor, unutulmuş durumdalar; bazıları söyleşilerin yapılmasından kısa süre sonra hayatlarını kaybetmişler; Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Tahsin Yücel, Haldun Taner, Orhan Kemal ve daha birçok isimse bugün artık Türkçe edebiyatın çınarları arasında.

Kitapta yer alanların daha sonraki hayatları, eserleri, aldıkları ödüllerle güncellenen Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar edebiyatçılarımıza dair yeni ufuklar açan bir kitap.

Kitaptan bir bölüm okumak için tıklayın.

edebiyathaber.net (20 Ağustos 2015)

sule-tuzulYazarlar roman kahramanlarını, bazen az ya da çok otobiyografik biçimde kendilerinden, bazen kendileri ya da yaşamları üzerinde izler bırakan yakın tanıdıklarından, bazen de kendi yaşamları asla hiçbir biçimde kesişmemiş ve kesişmeyecek olan başka yaşamlardan yaratırlar. Bazen kahramanlarına kendilerinden parçalar dağıta dağıta kurguyu oluştururlar, bazen de onları kendilerine en uzak mesafeye koyarak. Yöntem ve şekil nasıl olursa olsun, bir yazarı o kahramanlar yazar yapıyor. Öyle ki, her kim olursa olsun, romandaki rolü bir cümleden bile ibaret olsun, bir roman kahramanı sayfalardan ve sözcüklerden sıyrılıp ete kemiğe bürünüp hayatlarımıza konuk oluyor, çoğu zaman zihnimizin ve yüreğimizin bir parçası olarak bizimle birlikte bir ömür sürüyor. Bazıları o kadar bize benziyor ki, yazarın bizi bize anlatışını şaşkınlık ve hayranlıkla okuyoruz.

Romanları ile Türk Edebiyatı’na bambaşka bir tat getiren Latife Tekin kahramanları da şaşkınlık ve hayranlıkla hayatımıza giren kahramanlar. Büyülü Gerçekçilik akımının Türk Edebiyatı’ndaki en önemli temsilcisi Latife Tekin, diğer romanlarında olduğu gibi Buzdan Kılıçlar’da da üç kardeş Halilhan, Hazmi ve Mesut Suntariler ile onların aileleri ve Halilhan’ın en yakın arkadaşı Gogi’nin yaşam hikâyeleri ile buluşturuyor okuyucuyu. Onlar, varoşların “pılık pırtık adamları”. Onlar, her gün karşılaştığımız, hem yaşamlarımızın kıyısında hem de hep uzak sandığımız “pılık pırtık adamlar”. Latife Tekin’in özgün dili, klasik roman dilinden farklı, alıştığımızın ötesindeki direnişin ve itirazın dili bu romanında da karşımıza yoksulluğun dili olarak çıkıyor, Tekin “pılık pırtık adamlar”ın dünyasını yine onların dili ile anlatıyor. O dünyayı ötekileştirmeyen, indirgemediği gibi yüceltmeyen, “olduğu gibi”liği ile okuyucuya ulaştıran bir dil ile.

“Yoksulların yüzyıllardır dünyaya karşı kalkan olarak kullandıkları serap, başkalarının hayatıdır.”

1926 BUZDANKILICLAR.inddBu yüzden Halilhan Sunteriler, yaşamı Volvo’su ile anlamlandırır. Volvo’su ile dertleşir, sıkıntılarını ondan gelen ilhamla çözmeye çalışır, kadınları onunla etkiler, içini ona döker.

“’Leri şarupdiende tisika cemi’ deriz bizler eşyalarımıza. Yani ‘yoksullar ülkesinin sınırlarını gösteren harita’.”

Romanın ismi gibidir “pılık pırtık adamlar”ın yaşamı. Buzdan kılıçlarla yaşamaya çalışırlar, savaşırlar. Halilhan Sunteriler de buzdan kılıçları ile, yaşamın sunduğu hayal kırıklıklarına, dışlanmışlıklara, yüz çevirmelere, kent insanın küçük görmelerine, Volvo’sunun aldığı darbelere bile, hepsine karşı durabilir, ama en yakın dostu Gogi’nin de bir gün ona yüz çevireceği gerçeği ile yüzleşmek en zorudur. Özendiği zenginlerin dilinden devşirdiği kelimeler ile felsefe yapar kitap boyunca… Kimisine güleriz, kimisi düşündürür…

“Şimdi, dostu tarafından harcanmamak için dua etmekten başka yapacak şey aklına gelmiyordu. İnsanlar, dünya üstünde defalarca beraberlikleri açısından böyle hassas noktalara gelmişler, ama dostluk denen kutsal yaşantının mahkemesi hala kurulmamıştı. Halilhan bu konuda hesap soracak bir merci tanımıyordu. Duymamıştı. Yaşayıp çekilenler, dostluğun muhasebesini, herhalde kesin kurallar saptayamadıklarından tamamen vicdana bırakmışlardı.

Bunda yazık olan yön şuydu: Arkadaşlığın şekline göre ruh bir akış yapıyor, dışardan bakan bir kimse bu akıştaki gizli unsurları göremiyordu. Bu ebedi körlüğün insanı ölümüne buruklaştırdığı, başkalarına katiyen anlatılmamaktaydı. Aynı zamanda herkesin ortaklaşa, tatsız kaderiydi bu.”

Latife Tekin 2002’de Varlık Dergisi’nde Buzdan Kılıçlar için şöyle demiş:

“Buzdan Kılıçlar’ı yoksulların, kendilerini küçümseyici bakışlarla süzen insanlara keşfedilmedik bir bilinçle numara yaptıkları düşüncesiyle yazdım. Yoksullardan yakınanların aklına nedense, yoksulluk içinde yaşayan insanların aklı fikri olabileceği düşüncesi gelmiyor. Bu çok kuşku uyandırıcı bir emin olma hali bence.”

Yoksullara uzaktan bakan insanların, emin olma hallerinin hangisi kuşku uyandırıcı değil ki… Yaşamın herhangi bir parçasına uzaksak, diğer parçalarına yakın olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz ki…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

DijitalFotogPratikcektek1-gece foto.inddÖzer Kanburoğlu’nun Gece Fotoğrafları Nasıl Çekilir? adlı kitabı İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlandı.

Kitapta gece fotoğraflarında hangi ışık kaynağının kullanılacağından hava koşullarının nasıl olması gerektiğine kadar amatör ya da profesyonel tüm fotoğrafçıların bilmesi gereken her şey yer alıyor.

Arka kapaktan:

Dijital Fotoğraflarda Pratik Çekim Teknikleri 1/ Gece Fotoğrafları Nasıl Çekilir?

Fotoğrafçılıkta en çok arzu edilen farklı anları ölümsüzleştirmektir. Fantastik fotoğraf teknikleri sayesinde hem profesyonel hem de amatör fotoğrafçılar birçok çarpıcı kareye imza atmışlardır ve atmayı da sürdürmektedirler. Fantastik fotoğraf teknikleri içinde en çok tercih edilen de gece fotoğraflarıdır. Kısa bir zaman içinde farklı ışık tonlarıyla en güzel kadrajı yakalayıp deklanşöre basmak aslında sanıldığı kadar kolay ve yeterli değildir.

Prof. Dr. Özer Kanburoğlu (AFIAP), Dijital Fotoğrafta Pratik Çekim Teknikleri serisinin ilk kitabı Gece Fotoğrafları Nasıl Çekilir? ile gece fotoğrafı çekimlerinin temel özelliklerine ve teknik anlamda dikkat edilmesi gereken tüm konulara değinerek her düzeydeki fotoğrafçının anlayıp uygulayabileceği ipuçları sunuyor.

Gece fotoğrafçılığında etki nasıl yaratılır?

Gece fotoğrafçılığında hangi tip makine/objektif tercih edilmelidir?

Hava durumunu nasıl avantaja çevirirsiniz?

Havai fişek, şimşek/yıldırım ve yıldız kayması fotoğrafları nasıl çekilir?

Fotoğraflar hangi programlarda nasıl birleştirilir?

Tüm bu soruların cevabı ve daha fazlası, örnek fotoğraflarla bu kitapta.

edebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

eLib_4427095Etiyopya cazının efsanevi ismi Mulatu Astatke, Red Bull Music Academy Night kapsamında 1 Eylül’de Küçükçiftlik Park’ta sahne alacak. Konser öncesinde Astatke, bir söyleşiyle takipçileriyle buluşacak.

1998’den beri dünyanın dört bir yanında müzik efsanelerini ve yeni müzisyenleri dinleyicilerle buluşturan Red Bull Music Academy, 2015 sezonuna etkinliklerle son sürat devam ediyor. 1 Eylül’de Etiyopyalı efsanevi müzisyen ve Ethio-Jazz akımının öncüsü Mulatu Astatke, Red Bull Music Academy ve Analog Kültür ev sahipliğinde İstanbul’da Küçükçiftlik Park sahnesinde olacak. Mulatu Astatke ile, konserinden önce 18.00’da bir RBMA söyleşisi de gerçekleşecek. Kapılarını 17.30’da açacak etkinlikte Mulatu Astatke’ye yerli müzik sahnesinden de önemli isimler canlı performanslar ve DJ setlerle eşlik edecek.

Gecenin açılışını Ahu yapacak. Büyük Ev Ablukada, canlı elektronik projesi “Fırtınayt” ile Mulatu Astatke öncesi sahnede olacak. Mulatu Astatke’nin hemen ardından ise akustik enstrümanlar ve sample’lar içeren çok katmanlı emprovize performansları ile Barış K, Cem Yıldız ve Alican Tezer’in ‘‘İnsanlar’’ grubu kapanışı yapacak. Set aralarında ise RBMA mezunlarından Kaan Düzarat, İstanbul Galata’da geçtiğimiz yıl hayata geçen plak dükkanı Analog Kültür’ün arşivinden seçtiği plakları çalacak.

Mulatu Astatke, Etiyopya’dan çıkıp caz dünyasını etkilemiş efsanevi isimlerden biri. Jim Jarmusch filmi “Broken Flowers” ile 60 yaşında tanınmış olmasına rağmen Afrika’nın egzotizmini 40 yılı aşkın süredir sahnelere taşıyor. Debussy ile Charlie Parker’ın karışımı bir yaratıcılıkla Etiyopya’nın kendine özgü kültürünü ve seslerini buluşturan Mulatu Astatke’yi ünlü DJ Gilles Peterson “Müziğin ulaşabileceği en yüksek form” olarak tanımlıyor. Etiyopya’nın caz şövalyesi aynı zamanda prestijli müzik okulu Berklee’nin ilk Afrikalı öğrencisi ve mezun olduğu okuldan fahri doktora almış bir isim. 1943 doğumlu usta müzisyen, yayımladığı albümlerin yanında, Harvard ve MIT gibi üniversitelerde müzik üzerine araştırmalar yapıyor.

Gecenin biletleri Tixbox’ta satışa çıktı.

Program

18.00 Mulatu Astatke ile söyleşi

18.45-19.45 Ahu

20.00-21.00 Büyük Ev Ablukada – “Fırtınayt”

21.30-22.45 Mulatu Astatke

23.00-00.00 İnsanlar

Set araları Kaan Düzarat

edebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

Sweden Nobel Literature2011 Nobel Edebiyat Ödülü’nü İsveçli Tomas Tranströmer’in aldığını duyunca içimi çekmiştim. “Aklımın sinemasına bir bobin taktım” ben de, 2006′da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Orhan Pamuk gibi.

Çeviri şiirden kendimi bildim bileli hazzetmedim. Cumhuriyet Kitap’taki emeklerini saygıyla karşıladığım Cevat Çapan başta olmak üzere, şiir çevirisine emek verenler, gönüllerini bu işe koyanlar beni bağışlasınlar lütfen. Kanaatim odur ki şiir başka bir dile çevrilmez, çevrilemez. Hatta yazıldığı dile bile! “Şiir çevirisi kadına benzer, güzel olduğu zaman sadık değildir, sadıksa da güzel değildir.” sözünü muhakkak duymuşsunuzdur. Mevzu derin, mevzu akademik, mevzu poetik sulara yelken açmaya çok müsait. “Melâl” diyorum sadece size, “melâl”! Başka bir dile çevrilemez!

Bir istisnam vardır sadece: Orhan Veli’nin Charles Cros çevirisi “Çiroznâme”sine toz kondurmam. Hepsi bu. Can Yücel üstadımız, Shakespeare’i “Türkçe söylemiştir” ve olması gereken de budur bence. Nobel ödüllerinin eşi dostu kayırmacaya evrildiği aşikâr. Bu “eş dost” kayırma bağlamında tarihsel-kültürel “sert” çıkışlar kadar, bir nev’i “onur ödülü”ne koşar adım gittiğini düşünüyorum Nobel ödüllerinin. Nobel’e bel bağlayanlar, neyin, nasıl konumlandırılması gerektiğini gayet iyi biliyorlar artık.

Tomas Tranströmer’in Nobel’i aldığı haberini duyduğumda hatıralar dehlizinde Akmar Pasajı’na yol alıvermiştim, hiç unutmam. Kadıköy demek, Akmar Pasajı demekti ‘90’lı yıllarda. Oralardan Ali Ece de geçti, Ayhan Sicimoğlu da… Norveç’in medâr-ı iftiharı Jan Garbarek’in Amerikan caz çevrelerinde ısınma turları attığı, İstanbul’da ise sadece Akmar Pasajı müdavimlerinin şanslı kullardan olduğunun farkına yıllar sonra varacağı vakitlerde, ECM Records, 1984’te It’s OK to Listen to the Gray Voice albümünü biz ölümlülere hediye etmişti. Tenor saksafonun mütevazı dervişi Jan Garbarek, Tomas Tranströmer’in pek çok şiirinden ilham alarak, “şiir gibi” besteleriyle hepimizi mest edip yerlere sermişti. “Mission: To Be Where I Am”i hâlâ aynı coşkuyla dinlemekteyiz. “The Outpost” adıyla İngilizceye çevrilen şiirden ilham almıştır, Jan Garbarek.

Şiirin çevrilemezliğine esaslı bir örnek: Robin Fulton’ın “After a Long Drought” adlı Tomas Tranströmer çevirisinde “It’s possible to hear the grey voice”,  “It’s OK to Listen to the Gray Voice” diye de İngilizceye çevrilmiştir. “It’s possible” ile “It’s OK” arasındaki fark ortada. İsveççeden şiir çevirmenin zorluğu da…

Nobel’e inanma ama şiirsiz de kalma!

Adnan Algınedebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

romanya-kitap-otobus-3-customRomanya’nın Kaloşvar şehri belediye başkanı Emil Boc, kitap okuyan vatandaşların otobüse bedava binebileceğine dair düzenlemeye imza attı.

Kararının amacının, ‘daha çok kişiyi kitap okumaya teşvik etmek’ olduğunu söyleyen fikrin sahibi Victor Miron, en başta hayal olan bu projenin ilk olarak 4-7 Haziran’da gerçeğe dönüştüğünü belirtti. Miron, “Birini kitap okumadığı için eleştirmektense, kitap okuyanları ödüllendirmenin daha önemli olduğunu” söylüyor.

Miron’un kitap okumakla ilgili diğer projeleri arasında, Facebook profil fotoğraflarının kitap fotoğrafıyla değiştirilmesini öngören ‘Bookface’ de yer alıyor. Bookface projesine katılan kişiler, belli mağazalarda ve restoranlarda indirim alabiliyor.

Kitap okumayı teşvikle ilgili Miron’un bir diğer projesi, 23 Nisan Dünya Kitap Günü’nde, yerel botanik bahçelere girişin ücretsiz olması.

edebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

CCF Makineler insanlar kpk 5Brigitte Labbé’nin yazdığı “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin 28. kitabı Makineler ve İnsanlar Azade Aslan’ın çevirisiyle Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlandı.

Çocukları erken yaşta felsefeyle tanıştıran ve tüm dünyada her yaştan okurun beğenisini kazanan “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin yaratıcısı Brigitte Labbé, Türkçeleşen 28. kitabında insan-doğa-teknoloji arasındaki etkileşimi tartışmaya açıyor. Makinelerin insan yaşamındaki etkisini yargıya varmadan, örnekler ve sorular eşliğinde irdeleyen kitap, çift yönlü bir bakış açısı sunuyor. Bir yandan makinelerin yaşamımızdaki önemini ve insanı özgürleştirdiğini açıklarken, diğer yandan onu nasıl tutsak kılabildiğini, üstelik doğayı da tahrip edebileceğini hatırlatıyor. Minik filozofları çoklu düşünmeye davet eden renkli kitap, Jacques Azam’ın karikatür tadındaki desenleriyle boyutlanıyor. Her yaştan okuru, sorular sormayı ve düşünmeyi gündelik yaşamın bir pratiği haline getirmeye özendiren, eğitimcilerin ve ebeveynlerin ilk okuma önerileri arasındaki dizi, yeni kitaplarıyla zenginleşiyor.

İnsan arabayı icat ettiğinde, akciğerlerimizi ve şehirlerimizi boğan hava kirliliğine de neden oldu. Nükleer enerjiyi keşfettiğinde, yüz milyonlarca insan için elektrik üretmeyi başardı, ama binlerce canlının zarar gördüğü felaketleri de yarattı. İnsanın teknik gücü çok arttı. Ancak insan, tarihinde olmadığı kadar fazla, gökyüzünden ve yeryüzünden, denizlerden, nehirlerden, havadan, hayvanlardan, ağaçlardan, çiçeklerden de sorumlu artık.

Yazar Brigitte Labbé uzun süre iletişim sektöründe görev aldıktan sonra Paris Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi gördü. Çalışmalarını, karışık felsefi kavramları çocuklara aktarabilmek üzerine yoğunlaştırdı. “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinde, çocuklara felsefenin sürekli kendini yenileyen bir sorgulama olduğunu göstermek istedi. Okullarda, kütüphanelerde ve kafelerde, çikolata, kurabiye ve şeker eşliğinde çocuklar için “Çıtır Çıtır Felsefe” günleri düzenleyip tartışmalar yapan Labbé, katıldığı ulusal ve uluslararası konferanslarda, yetişkinler için, çocuklara zor konuları anlatmak üzerine sunumlar gerçekleştiriyor. İstanbul’da da okullarda çocuklarla bir araya gelen yazar, müzisyen eşi Wassim Soubra ve iki kızıyla birlikte Paris’te yaşıyor.

Danışman P.-F. Dupont-Beurier, Paris’te lise felsefe öğretmeni.

İllüstratör Jacques Azam, özellikle gençlere yönelik kitap ve dergilerde desenleme çalışmaları yapıyor. Yayımlanmış çizgi romanları var.

edebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

olumdirim.aiGenç yazar Erkan Horoz’un “Ölüm | Dirim: Katatonik Uyku Notları” adlı kitabı, Beyaz Baykuş Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Kitap, okunuşu zor, fakat bir o kadar da kendi karanlığında yaşayıp orada beslenen bir anlatıma sahip. Hiçbir akımın veya bağlı düşüncelerin peşinden koşmayan kitap, saldırgan ve bir o kadar da yumuşak dokunan lirik…

Arka kapaktan:

Ruh ve beden, kendi döngüsel karşılıklarında yüz yüze geldi. Ve bu yüz yüzelikte birbirlerinin anlayışlarına dirilip, yenidenleşti. O anlayışlar ki; “ölüm ve dirim” bağıllığında varlığa belirip, ruh ve beden arasında sonsuz yokluklarına salındı.

Şimdi insan, kafa kemikleriyle ördüğü bu düşünsel kodeste, ustaca gizliyordu o yalnızlıklar değerini! Aklın mahkûmiyetine tutunmuş olan dirayeti, “ölüm ve dirim” arasındaki kasılışlarına ancak ruhun direnciyle kenetlenebildi. Vücutsal değerlilik halini alan zihinsel teslimiyet, ölümü bu diyalektikte yaşamsal akıbet olarak belirledi. Fakat, biriktiren iç olarak boşalan dış, ölümü yaşamlar suretinde gizledi. Sizler için yaşam sorunsalı, ölümler zeminine örülmüş bir duvardı artık. Bir uyarı olarak: “Acıya sahip olanlar, güçlü nefesleriyle yıkıp geçti! Mutluluğa sahip olanlarsa, yıkıntılar altında kalıp ezildi.”

İzahatımın, yani bu yüksek tanımlar etkisinin tüm değerler üzerinden bir “ölüm ve dirim” halini alması; insanı zayiatlar kusurunda ölümcül duyuma yaklaştırdı. Ve canlılığın yitimini yeni yaşam formlarına uyarlayıp, hiçlikler mecburiyetine sapladı.

edebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

Zaman’dan Musa İğrek’in haberine göre, hem dünyada hem de ülkemizde edebiyat dergiciliğini sürdürmenin zorlukları gittikçe ağırlaşıyor. Geçtiğimiz hafta iki saygın edebiyat dergisi biri Londra’dan biri de New York’tan önemli işbirliğine girdi.

The Paris Review ve London Review of Books, her iki dergiye birlikte abone olma kampanyası başlattı. İlk sayısını 1953’te çıkaran The Paris Review ve ilk sayısını 1979’da yayımlayan London Review of Books, gerçekleştirdiği ‘ikisi birlikte’ indirimi, yayın dünyasında basılı dergilerin ayakta durmasının zorluğuna bir işaret fişeği. Basılı edebiyat dergiciliğinin zorluğunun bu iki önemli dergiye de sıçramış olması, çeşitli senaryoları beraberinde getiriyor. Bunun yanı sıra ülkemizde de edebiyat dergiciliği sıkıntılı bir iş. Geçen yıllarda kapanan birçok derginin ardından, iki aylık öykü dergisi Sarnıç, temmuz ayında artık çıkmayacağını duyurmuştu. Ardından İzafi dergisi de ekonomik açmaza düştüğünü belirterek kapandığını açıkladı. Hem dünyada hem de ülkemizde maddi zorluklarla boğuşan edebiyat dergilerinin sayısı artarken, yayın dünyası, edebiyatın geleceğinin dijital dergilere mi bağlı olduğu sorusuna odaklanmaya başladı.

Yeni nesil dergilerin toplanma mekânı haline gelen dijital dünya, gittikçe daha cazip bir hale dönüşüyor. Yekta Kopan’ın bu ayın başında Twitter adresinden “Uzun süredir kafamda olan bir internet dergisi projesi şu anda öğrencilerimin çalışma masasında. Sanırım eylül gibi yayındalar.” şekindeki ifadeleri bunun bir örneği. Geleneksel edebiyat dergiciliğinin önümüze getirdiği yeni sesler yeni metinler ve sağlam eleştiriler artık internette hayat bulurken, bu yayıncılık türünün de kendine göre zorlukları var. Blog, Facebook ve Twitter çağında dijital edebiyat dergileri de sürekli kendini güncelleme gibi bir sıkıntıyla karşı karşıya. Dijital ortamda yayımlanan edebî üretimlerin, metin kalitesi açısından biraz küçümsendiğini söylemek zor olmaz, zira iyi bir editörün gözünün değmediği bu metinler çoğu zaman ciddi bir ürün olarak görülmüyor. Fakat, ciddi edebiyat dergilerinin yavaş yavaş dijital ortama geçmesi ve maddî sorunlar, yayıncıları dijital alana geçmeye zorluyor.

Üniversitelere sığınan edebiyat dergileri

Dijital yayıncılığı hâlâ bulutlu bir alan kılan bir diğer neden ise telif sorunu. Yazarların bu konuda şikayetçi olduklarını söyleyebiliriz. Kimi basılı dergide bile telif ödemesinin oturmadığını dikkate alırsak, uçsuz bucaksız bir mecra sunan dijital yayıncılığın yazarlara telif ödeyeceğini düşünmek iyi niyetten öte gitmez. Bu belirsizlikler pek çok yazarı bu mecradan uzak tutuyor. Dergilerin maddi zorluklara göğüs geremediği zamanlarda, Avrupa ve Amerika’daki yayıncılık anlayışında ilk akla gelen, bir üniversitenin bünyesine dahil olmak. Bu çatı altında ekonomik yüklerinden kurtulan dergiler, yoluna maddi zorlukları düşünmeden, daha özgür devam edebiliyor. Fakat bu her derginin becerebildiği bir durum değil ne yazık ki. Bir taraftan üniversitenin yayın çizgisi ve yapılan maddi kesintiler, bu tür dergilerin önüne engel olarak çıkıyor.

Dijital yayıncılığın sunduğu özgür ve sınırsız alan bu yayıncılık anlayışını daha da geliştirecek. Öte yandan, geleneksel okura, her kapanan derginin ardından üzülme ve biraz da vicdan azabıyla gidip derginin son sayısını almak ve veda mektubunu  okumak düşüyor. Edebiyatın gücüne inan sorumlu okurlar ise elbette gücü yettiğince basılı edebiyat dergilerini destekleyecektir.

edebiyathaber.net (19 Ağustos 2015)

2193 BIZEKALSABOYLE.inddSerhan Ergin, ilk romanı Yürek Tutsağı’ndan dört yıl sonra, “Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar” isimli yeni bir romanla karşımızda. İletişim Yayınları‘ndan çıkan romanla söylenmeyenleri, samimiyeti, arkadaşlığı ve aşkı sorguluyor Ergin.

Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar, tercihlerin, içe atılan hallerin, ufak dokunuşların, mimiklerin, kısa temasların hikâyesini içeriyor. Ben sorguluyorum, yanıt vermiyorum diyor Serhan Ergin; “yanıt için önce soruların sorulmuş olması gerekir”, doğru söylüyor, sanki açık seçik sorular da sormuyor. Yarattığı karakterler gibi romanın içinde geziniyor yazar. Mahir ve Zafer uzun yıllardır dostlukları olan Ankaralı iki genç, ilişkileriyse yalnızca kendilerinin bilip anlayabileceği noktalar üzerinde şekillenip gidiyor. Sonra aralarına Filiz katılıyor -öylesine bir kadın değil, Filiz- ve bu ikili ayrılmaz bir üçlüye dönüşüyor.

Birbirlerinden hiç ayrılmayan bu üçlü oradan oraya gidiyorlar, bir yerlere girip çıkıyorlar, yedikleri içtikleri ayrı gitmez oluyor, bazen de birlikte kaçıyorlar. Ankara’da dolaştırıyor bizi Ergin. Ankara’yı hiç bilmeyen biri bile Ergin’in gerçekçi anlatımıyla şehri tahayyül edebilir. Kuğulu’dan geçiyoruz, parkında oturuyoruz sonra Tunus’a giderken dar kaldırımlardan yürüyoruz; Sakarya’da barlar sokağında oturup bir bira, bir beyaz şarap bir de viski söylüyoruz, sonra birden Opera’nın önünden geçiyoruz, Ulus’un bozuk yokuşlarından yukarı kahvehaneyi arıyoruz. Ergin’in Ankara’yı seçmiş olması elbette bir tesadüf değil. Doğma büyüme Ankaralı olmasının etkilerini görüyoruz. Alışılagelmiş İstanbul romanları çizgisinin dışına çıkarak bize yeni bir şehirde yeni yerler sunuyor. Kızkulesi’ni seyretmek, Galata üstünden hayran hayran bakmak ya da Gar’dan çıkıp İstanbul’a bakmaktan daha fazlasına ihtiyacımız olduğunun farkında. Anlatımıyla Ankara’yı bize dost yapıyor, onunla ahbap oluyoruz şehre.

Kitap boyunca devam eden bu hareketlilikten ne anlamak gerekir? Üç karakter de gençler ve bir şeyleri fark etmek ya da fark edilmek üzere geziniyorlar şehirde. Anlatılanlar günümüzdeki arkadaşlık ve aşk ilişkilerine hem benziyor hem de benzemiyor. Hassas bir denge var arada. Benziyor, çünkü üçlü aşk hikâyeleri alışılageldik bir klişedir. İki erkeğin ya da iki kadının karşı cinsten arkadaşlarına duydukları aşkî ilgi ve o ilginin tepkimesi her zaman ilginçtir. Aynı kadını seven iki arkadaş gerilimi bizatihi duygusal bir gerilimdir. Benzemiyor, çünkü sadece bunu anlatmıyor yazar, sakin bir dille akıp giden gündelik hayatı resmediyor, önemsizmiş gibi duran farklı ayrıntıları aktarıyor. Dikkat çeken diğer bir nokta ise kitapta bir küçük an dışında cinsel yakınlaşma göremiyor oluşumuz. Oysa bu üçlüden ikisi sevgili değil miydi? Onları birbirinden uzak tutan şey ya da bize öyle gösterilmesinin sebebi nedir? Mahir’in anlatıyor olması mı yoksa cinselliğin aşkı öteliyor olması mı? Cinsellik bir gizem olarak kalmış, böylece bu konuda herkes kendine göre bir yaklaşım benimseyebiliyor. Yakınlaşmalar olacak gibi oluyor ama olmuyor, sürekli gelgitler yaşatıyor Ergin.

Ergin’in kısa kısa cümleler kullanıyor; bizi hem kendi monoluğuna davet ediyor hem de okuru bu monoloğun mahrem bir sırdaşı kılıyor ister istemez. Sen, ben ve o diyor yalnızca. Ben (Mahir), sen (Zafer), o (Filiz) kelimelerinden ibaret kalıyor her şey. Her haliyle minimalist bir roman; karakterleriyle, cümleleriyle ve mekânlarıyla. Önemli olan temel içgüdüyü ve onun bağlı olduklarını vermekse, bunu üç kişilik bir anlatımla maharetle dile getirmiş. Özetle kısa cümleler, sorulan sorular, verilen cevaplar kurgunun temelini oluşturmuş. Karakter, gördüklerini ve hissettiklerini yalnızca olduğu gibi veriyor. Ne süsleme ne lafı dolandırma var, her şey ortada ve birlikte yaşanıyor. Anlatıcının Mahir olması da romanı bir iç dökme ya da günah çıkarma havasına sokuyor.

Kaçış da kurgunun bir parçası halinde. İnsanın kendinden, duygularından, yapacaklarından kaçması anlatılıyor çoğu zaman. Bazen Amasra’dalar, bazen Olimpos’talar ve sonra İzmir’de. Kendi içlerine sığamaz olduklarında hemen valiz toplamaya başlıyorlar. Ama nereye giderlerse gitsinler kendi benliklerini de yanlarında götürdüklerinden yalnızca mekân değişikliğine gitmiş oluyorlar. Duygular, düşünceler hepsi kafada kalmaya devam ediyor.

Serhan Ergin bize ikinci romanıyla ince gerçeklikleri sunuyor. Her şeyi tam olarak söylemiyor belki, karakterleri gibi davranıyor. Ama hissetmemizi, düşünmemizi istiyor. En önemli yanı bizimle sakinliği ve sıradanlığı paylaşıyor olması. Kitabın son sayfasını da bitirince durup düşünüyoruz artık. Bizler kendimizi ne kadar tanıyoruz; sınırlarımızı, arzularımızı? Etrafımızdakileri anlıyor muyuz, düşünüp hissediyor muyuz? Yoksa bize kalsa öylece geçip gidecek mi akşamlar? İnsan ilişkilerinde bilinmesi gereken sınırları samimi, kısa ve akıcı diliyle aktarıyor Ergin. Böylece roman, herkesin hayatının bir döneminde yaşamış ya da yaşayabileceği bir gençlik anısına dönüşüveriyor.

Şeyda Kurt – edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

İRAN+MEKTUPLARI_kartonMontesquieu’nün büyük hicvi “İran Mektupları”, Berna Günen’in çevirisiyle İş Bankası Kültür Yayınları’nın Hasan Âli Yücel Klasikler dizisinden yayımlandı.

Siyaset ve hukuk felsefesine yaptığı katkılarla tanınan Montesquieu’nün “İran Mektupları” isimli eseri ilk yayımlandığı dönemde yazara büyük ün getirmiş bir mektup-roman.

Montesquieu dünyayı keşfetmek üzere İran’dan yola çıkıp Fransa’ya gelen iki İran soylusunun başta sarayla, büyükelçilerle, din adamlarıyla, büyükelçilerle yazışmalarını romandakine yakın bir olay örgüsü yaratma çabasıyla bir araya getiriyor. Doğu’nun Batı’ya dair tecrübelerini anlattığı bu mektuplar, aynı zamanda Doğu’nun gizemli saray yaşamına dair de tezler içeriyor.

Bu eser aynı zamanda Monstesquieu’nün daha sonra yazdığı ve başlıca eseri kabul edilen “Kanunların Ruhu”nda ele aldığı bazı fikirleri en ham halleriyle görme imkânını sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda bir Aydınlanma Dönemi düşünürünün Doğu’ya, İslam’a bakışına dair de fikir edinmemizi sağlıyor.

Montesquieu (1689-1755): Aydınlanma döneminin önemli düşünürlerindendir. Kanunların Ruhu isimli eseri başta olmak üzere siyaset kuramına büyük katkılar yapmış, iklim teorisiyle bu alana antropolojik bir soluk getirmiştir. Devlet tanımları, devletin işleyişi, despotizm, toplumsal katmanlar, kölelik vs. gibi konularda geçerliliğini asla yitirmemiş temel önermelerin sahibidir. Bunların başında günümüz anayasaları şekillendiren “kuvvetler ayrılığı” ilkesi gelmektedir. İran Mektupları, dünyayı keşfetme arzusuyla Fransa’ya giden iki İran soylusunun mektuplarından oluşur. Devlet, toplum, kültür, demografi vs. konuları çarpıcı anekdotlarla işleyen bu hiciv, ilk kez 1721 yılında roman olarak yayımlanmış, Monstesquieu’ye büyük ün kazandırmıştır.

edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

MASAL+SENLIGI+GORSEL_SON_16.08.2015Beşiktaş Belediyesi ve KidsNook Masal Akademi, 12-13 Eylül tarihlerinde Akatlar Sanatçılar Parkında Türkiye’nin ilk masal şenliği, “Bir Varmış Bir Yokmuş” etkinliğini gerçekleştiriyor.

İki gün boyunca sürecek masal şenliği dopdolu programı ile hem çocukları hem yetişkinleri masalların büyülü dünyasına götürüyor. Katılımın ücretsiz olduğu bu özel organizasyona herkes davetli.

KidsNook Masal Akademi çatısı altında buluşan masalların gücüne inanmış bir masalcı, bir oyuncu, bir yazar, bir filolog, bir sosyolog ve bir iletişim uzmanından oluşan 6 kişilik ekip ve Beşiktaş Belediyesi tarafından hazırlanan “Bir Varmış Bir Yokmuş Masal Şenliği”nde çocuklar ve yetişkinler, masalların büyülü dünyasında kaybolacaklar…

Bu özel organizasyon, gerek açık sahne gerekse kapalı çadır programları ile çocukları masallar dünyasında iki gün boyunca ağırlayacak… Halka açık bir organizasyon olan Bir Varmış Bir Yokmuş Masal Şenliğinde ayrıca canlı performanslar ve çocuk etkinlikleri de yer bulacak. Şenlik,13 Eylül Pazar akşamı Demet Tuncer’in şovuna sürpriz ünlülerin katılmasıyla son bulacak.

Şenlikle ilgili detaylı bilgilere www.birvarmisbiryokmus.org sitesinden ulaşabilirsiniz.

edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

feridun-andacÖyküde kendine bir başlama noktası arayanlar için sıklıkla Sait Faik ve Sabahattin Ali adlarını anarız. Neden niçinlerini anlatır dururuz. Doğrudur da. Ama asıl sözü “1950 Kuşağı” öykücülerine getirince, modern edebiyatımızın kurucularının yanı sıra bu kuşağın varlığının neleri gerçekleştirdiğini göstermek için bir tek yazarını bile ele almak/okumak çoğu şeyi öğretir size gibisinden sözler etmenin yerindeliğini söylemek isterim burada.

Bu nedenledir ki, ben de, sıklıkla Tarık Dursun K. öykücülüğünden söz eder; Türkçe yazmak isteyenin yol uğrağının ondan, Bilge Karasu’dan, Vüs’at O. Bener’den, Tahsin Yücel’den geçmesi gerektiğini söylerim. Her biri yarattıkları anlatı evrenleriyle yenilikçidir, yeni söylemler katmıştır edebiyatımıza. Üstelik taşıyıcı yanları da vardır. Eğer bu kuşağı tek tek ele alacak olursak her birindeki o özgünlüğün neleri içerdiğini daha iyi gözleriz.

İşte Tarık Dursun K. öykücülüğüne de bu pencereden bakarak birtakım çıkarımlar yapabiliriz.

Şu sözlerini aklımızdan çıkarmayarak, onun bu yazınsal evrenine kısa bir göz atalım derim:

“Şunu demelere getiriyorum sonuçta; hikâye zordur, acımasız ve hoşgörüsüzdür. Oturursunuz ve başından kalkamazsınız. Ancak bitirir, öyle kalkarsınız. Ben, canımın istediği zaman yazarım, bitiririm hikâyemi, diyemezsiniz. Hikâye buna izin vermez. Bunu yapmadınız mı, sizi hikâyeden uzaklaştırır, yazdığınız ( o her ne ise artık) sıcaklığını, hikâyeliğini yitirir. En iyisi, yazmak ve… bitirmektir. Sahiden hikâyeciyseniz… Hikâye bunu bekler sizden.”

Lirizmin öykücüsü

Tarık Dursun K.(akınç), öykü ve romanlarında yer ve mekan duygusunu sık sık işler. Hatta bunlarsız hiçbir anlatısı yoktur diyebiliriz. Onu buna itense, yaşanmışlığın izleridir, sanırım. “Alireis’teki Çıkmaz Sokak” anlatısına sinen duyguda onun yaşamından izlere döneriz. Bir duygu seline döndürür okurunu. Çocukluğuna, yazısının yurduna uzandırır o duygu atmosferiyle: “Bir yeri ‘mekan tutmak’, o yerde bir şeyler aranmak, bulma umudunu sürekli harlı tutmak, eskimiş, artık unutulmaya yüz tutmuş anılar defterinin sayfalarını karıştırmak, geçmişe özlem gidermek… Nasıl mümkündür, hangi yolla gerçekleşir?

Bazan bende de olur bu.” (1)

Onu, bu anılar yumağına götüren doğup büyüdüğü, ilkgençlik günlerini geçirdiği kenttir. Tarık Dursun K., 1931’de İzmir’de doğdu. Ortaöğreniminden sonra (1950) birçok işte çalıştı.

Çocukluğunun geçtiği mekana dönük anlatımında o günlerden şu renkleri getirir: “İzmir, Alsancak değildir, Karşıyaka hiç değildir. Alireis Mahallesi, gerçek İzmir’dir. Tekke’yi geçtim mi, sağdaki ilk çıkmaz sokakta yan yana dört ev vardır. Biri bizimdi o evlerin. İki katlı, bahçeli ve taraçalı. İzmir, geceleyin ışıklar içinde ve ayaklarımızın altındaydı hep. Babam; o, on yedi lira aylıklı maliyede sıradan bir memur; akşamları taraçaya kurulmuş çilingir sofrasına oturur, ışıklar içindeki İzmir’e karşı rakısını içerdi. Kaçıncı kadehdeydi, bilemiyorum, karık ama içten bir sesle “Yalnız bırakıp gitme beni bu akşam yine erken” diye bir şarkıya başlardı. Annem de söylesin isterdi birlikte, zorlardı. Nazlı bir kadın değildi annem. Kocasını kırmazdı, söylerdi: “Öksüz sanırım ben, kendimi yalnız içerken…”(2)

Gazeteciliğe başladı. Ankara’da Son Havadis, Pazar Postası, Yeni Gün, Ulus; İstanbul’da Son Posta, Vatan gazetelerinde sekreter yardımcılığı, röportaj yazarlığı yaptı. Senaryolar yazdı, sinema yazarlığının yanı sıra rejisör olarak sinemayla ilgilendi. Cumhuriyet Ansiklopedisi’nde çalıştı. Kurul Kitabevi’ni açtı (1969). Milliyet gazetesinde kitap tanıtma yazıları yazdı. Milliyet ve Koza yayınlarını yönetti. Günümüzde Kitaplar dergisini çıkardı (Nisan 1973-Şubat 1974). Yeni Yüzyıl gazetesinde sürekli olarak yazmaya başladı.

Oğlu Zafer Kakınç, onu şöyle tanımlamakta: “Tarık Dursun K. Welles gibi… İzmir’den İkiçeşmelik’ten, İskenderun’a, Ankara’ya, İstanbul’a, Dinar’a, Gavur Dağları’na, sınır boylarına, Berlin’e, Frankfurt’a bütününü taşıyan, sunan, kendisini insanlarla cömertçe paylaşan bir adam…

Babam, her şeyden önce, bir yazar. Kağıdı ile, daktilosu ile, kalemi ile, herşeyden önce kendisi ile barışık bir insan… Kağıt, onun için, gece-gündüz ilerlenen bir evren…Yıldızlarını kendisinin koyduğu, pırıltılarını kendisinin biçimlediği…”(3)

Edebi yaşamı

f8Edebiyata şiirle başladı. Ama, onun asıl tutkusu öyküdür: “Şiirle ilişkim yoktu başlarda, hikaye düşlüyordum. İlk yazdıklarımı gönderecek yer bulamıyordum: Dergi diye bir ‘Fikirler’ vardı, bir ‘Varlık’, bir de ‘Yeditepe’. O dergileri de ünlüler kapatmışlardı çoktan. Ayda bir kez çıkan topu topu üç dergiden hangisi adsız sansız bir hikayeci adayının hikayesine sayfalarını açardı? Hiçbiri elbet. O dönemin ünlüleri kendilerinden sonra gelen kuşağı da sevmiyorlardı zaten. Biz buna inanıyor, kızıyor, Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat üçgeninin başkaldırı örneğini tazelemek için fırsat kolluyorduk.” İlk şiirleri “Kaynak” ve “Varlık” dergilerinde yayımlandı (1949). Cengiz Tuncer’le ortaklaşa Devrialem adlı şiir kitabını çıkardı (1951). Bu kitabın çıkış öyküsünden söz ederken şunları söyler: “Kitabımız Avni Dökmeci’nin ilkel basımevinde el dizgisi ve el pedalında basıldı, 1951 yılının Mayıs ayında da gün yüzüne çıktı. ‘Kaynak Yayınları’nın 7 numarasını taşıyordu. Sarı bir kapak üstüne mavi basılmıştı, giysilerinizin hangi cebine isterseniz koyabileceğiniz küçüklükteydi boyutları. Kırk kuruş da fiyat koymuştuk.” (4)

Daha sonra öyküye yöneldi. “Yeditepe”, “Seçilmiş Hikayeler”, “Mavi”, “Yenilik”, “Dost”, “Yelken”, “Ataç”, “Varlık”, “Türk Dili” gibi dergilerde yayımladığı öyküleriyle dikkati çekti. Kuşağının en verimli öykücülerinden oldu. Bunun yanı sıra romana yöneldi.

Güzel Avrat Otu ile 1961 Türk Dil Kurumu, Yabanın Adamları ile 1967 Sait Faik, Ona Sevdiğimi Söyle ile 1985 Sait Faik öykü ödüllerini; ayrıca Ömrüm Ömrüm öykü kitabıyla da 1987 İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Kurşun Ata Ata Biter romanıyla Orhan Kemal 1984 Roman Armağanı’nı, Ağaçlar Gibi Ayakta ile de 1991 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı.

Sinema edebiyat ilişkisi

Sinemaya ilkgençlik yıllarında ilgi duyan Tarık Dursun, yazarlığının oluşumunda da bunun olanaklarından yararlandı. Sinema eleştirileri yazdı. Reji asistanlığı, yönetmenlik, montajcılık, senaryo yazarlığı yaptı. Sinemayla profesyonelce ilgisini şöyle dile getirir, Tarık Dursun K.: “Son olarak Yılmaz Güney’in başrolünü oynadığı Yaralı Kartal’ı çekmiştim. O filmi yapımcı Nejat Duru ile ortak yaptık. Ama sonuçta Yaralı Kartal’dan elime bir yüz lira geçti. Sinemayı bırakıp bizim yokuşa döndüm, o gün bugündür de yokuştayım. Ne var ki sinema bulaşıcı bir hastalıktır. Siz ‘Onu bıraktım’ deseniz bile, o sizi bırakmaz, aklınızı fikrinizi çeler durmadan sonunda yavaş yavaş sizi teslim alır. Sinema konuşursunuz, senaryo yazmaya sıvanırsınız ve… bir de bakarsınız bir gün kamera gerisindesiniz ve ‘motor’, ‘stop’ demeye başlamışsınız.” (5)

Kendi deyimiyle, “sinemanın olanaklarından yararlanmayı bilebilen bir edebiyat” ile “edebiyatın gücünden yararlanmış bir sinema” anlayışını benimsedi. Sinema edebiyat ilişkisine bakışını ise şu sözleriyle dile getirir: “…Bir edebiyat yapıtının sinemaya uyarlanması edebiyatın kurallarına değil, sinemanın kurallarına uyularak yapılır. Kelimelerin gücüne ve büyüsüne kapıldığınız bir edebiyat yapıtı, senaryolaştırmaya giriştiğinizde size hiçbir şey vermez olabilir. (…) …roman yazmak bir yetenek işidir, teknik bir iş değil. İyi bir roman yazarı, sinemayı bilmiyor, sevmiyor ve tekniğine de uzak duruyorsa asla iyi bir senaryo yazarı olamaz.”(6)

1979’da, Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep öyküsü televizyon filmi olarak çekildi. Denizin Kanı ve Alçaktan Uçan Güvercin romanları, 1980’de televizyona uyarlanıp dizi olarak yayımlandılar. Kurşun Ata Ata Biter romanı da 1985’te, senaryosunu birlikte yazdığı Ümit Elçi tarafından sinema filmi olarak çekildi. Gene aynı yıl, Yücel Çakmaklı’nın çektiği 5 bölümlük Aliş ile Zeynep adlı dizinin senaryosunu yazdı. Ağaçlar Gibi Ayakta adlı romanını senaryolaştırarak televizyon dizisi olarak çekti (1991)

Sanatı

İlk öykülerini İzmir ekseni üzerine kurdu. Bireyin çevre/aile ilişkileri, yalnızlaşan dünyasındaki tutkuları, yaşanılan ortamın gerçekliği bu öykülerinin başlıca konuları oldu. Giderek daha oylumlu konulara yöneldi. Öyküsünün temel öğesi olan bireyin dünyasını yoğun, etkili bir anlatımla sergiledi. Kurgulama tekniğindeki başarısının yanı sıra anlatımındaki lirik söylemi ile özgün bir öykü evreni kurdu. Öykücülüğünden söz ederken, bu özelliklerinin altını şöyle çizer: “Yaşamın içinden gelmesi, inandırıcılığı, kişilerinin; kişilerle birlikte onları sarıp sarmalayan olayların ya da olaylar dizisinin gerçekliği…Duyarlılık dediğimiz olgunun dozundaki uyumlu ayarlılığı…Bir de hala şair kökenli oluşum, sanıyorum. Şiiri , en az hikaye kadar seviyorum. Az ve öz, güç ve erişilmez. Kelimelere olduğundan çok anlam yükleyebileceğiniz hangi yazı türü vardır ki başka?”(…) Hikaye zor bir uğraştır, bağışlamasızdır. Yanlışa, eksikliğe, tavsatıcılığa, adamsendeciliğe kesinlikle izin vermez. (Hiç değilse, ben, hikayeyi böyle alıyorum). Roman, hep söylediğim gibi; bağışlayıcıdır, hoşgörülüdür. Sizin ufak tefek ihmallerinizi, uçarılıklarınızı, savrukluklarınızı görmezden gelebilir. Üstesinden gelemediğiniz hikayeyi gönül rahatlığıyla romana dönüştürebilirsiniz.”(7)

Benzer özelliklerin romanlarında da yer aldığı gözlendi. İlk romanlarında çocukluk kentinin atmosferini, kentin küçük insanlarının dünyalarını yansıttı. Denizin Kanı’nda, Ege’de yaşayan deniz insanlarının sorunlarını konu edindi. Kurşun Ata Ata Biter’de Güneydoğu insanının sınır kasabasındaki yaşam gerçeğini işledi. Giderek romanlarında toplumsal sorunlarla birlikte insan ilişkilerinin boyutlandığı durumları yansıttığı gözlendi. Romanlarında yaşanmışlık duygusu, tanıklık ağır basar. O, bunu ise şöyle açıklar: “Roman yazarı; yaşanmış ve yaşanan gerçeği alır, roman gerçeğine uyarlar. Nasıl görüyorsa, nasıl görmeyi istiyorsa kahramanlarını öylesi durumlara getirir, kendi istediklerini yaşatır; o durumlara uygun davrandırır, konuşturur, özel tavırlar takındırır.”(8)

“Yaşadığımız şu dünyada kötücül olmak değil sanatçının işi. İnsanı, dünyayı değiştirme amacını güderken, sanatını toplumun yararına verir, devrimci sanata arka çıkarken derinlemesine bir etki gücünü de eksik etmemeli. Bunu da katmalı sanatına. Bunu yapmadı mı, sevgisiz, dostluksuz, düşsüz, hayalsiz (ve duyarlık dışı) bir ürün ortaya çıkar.”

Sanata, sanatçının işlevine bakışını bu sözleriyle dile getiren Tarık Dursun K., öykü, roman, deneme yazılarının yanı sıra gazete röportajları da yaptı. Öykülerinin çıkış noktasını oluşturan bireyin gerçekliğini birçok yanıyla ele alıp irdeledi. En tikel durumlardan, yaşanılan atmosferin görünenin ötesindeki gerçekliği onun kaleminde capcanlı bir görünüm kazandı.

Tarık Dursun K.’nın öykücülüğünün beslendiği kaynak olarak, kenti, kent insanının gerçekliğini imlemiştim. Değişimin getirdiği yalnızlaşma, yabancılaşma durumları, onun ele aldığı insan gerçekliğinin en temel özellikleridir.

________

1 Tarık Dursun K., “Alireis’teki Çıkmaz Sokak”, Cumhuriyet dergi, 28.2.1986

Agy.

2 Zafer Kakınç, “Kuşaklararası”, Güneş, 8.4.1990

3 Tarık Dursun K., “İlk Gözağrımız Bizim”, Günümüzde Kitaplar, Eylül 1984, Sayı: 9

4 Yurdagül Erkoca, “Tarık Dursun K. Kamera Arkasında”, Cumhuriyet, 26.4.1991

5 Tarık Dursun K.: “Yayıncılık amatör, sinema profesyoneldir”, Dünya, 3.3.1989

6 “Tarık Dursun K. İle Konuşma”, Milliyet Sanat, 15.1.1988, Sayı: 184

7 Tarık Dursun K., “Bir Romanı Bitirince…”, H.Gösteri, Şubat 1989, Sayı:99

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

içilebilir_kitapGüney Afrika, Gana ve Bangladeş’te temiz içme suyunun zor bulunduğu bölgelerde yapılan denemeler, “içilebilir kitap” isimli aygıtın temiz su sağlamada büyük başarı gösterdiğini ortaya koydu.

“İçilebilir kitap” sıradan bir kitap gibi görünüyor ve içinde suyun neden filtre edilmesi gerektiği ve bunun nasıl yapılabileceği ile ilgili bilgiler bulunuyor. Ancak bu kitabın her bir sayfasında filtre olarak kullanıldığında suda bulunan tüm bakterileri öldürebilen gümüş ve bakır nano-partikülleri bulunuyor.

Uzmanlar, içilebilir kitabın sayfalarını Gana, Bangladeş ve Güney Afrika’daki 25 kirli su kaynağını dezenfekte etmek için kullandıklarını ve yaptıkları testlerde sulardaki bakterilerin %99’unun bakır ve gümüş parçacıkları tarafından öldürüldüğünü gördüklerini söyledi.

Araştırmacılar, içilebilir kitabın sayfalarının filtre ettiği suyun içine bazı gümüş ve bakır partikülleri bıraktığını ancak bu partiküllerin “insan sağlığını tehdit etmeyecek derecede az miktarda olduğunu” söyledi ve bu şekilde filtre edilen suyun “En az ABD’deki musluk suları kadar temiz olduğunu” dile getirdi.

Kitabın bir sayfasının 100 litre suyu temizleyebildiği ve bir kitabın yetişkin bir insanın 4 yıllık su ihtiyacını temizleyebileceği açıklandı.

McGill ve Virginia Üniversitelerinde içilebilir kitabı geliştiren ekibin başında bulunan Dr Teri Dankoviç denemelerde elde edilen olumlu sonuçları  American Chemical Society’nin Boston’da yapılan 250. Ulusal Kongresi’nde açıkladı.

edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

58-OLUMCUL+YUMURTALARUsta yazar Mihail Bulgakov‘un Ölümcül Yumurtalar adlı romanı, Tuğba Bolat çevirisiyle  İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizisi’nden yayımlandı.

Bu parlak bilimkurgu, 1924 yılında kaleme alınmasına karşın 1928 yılında geçiyor. 1917 Rus Devrimi’ni izleyen çalkantılı dönemde yeni bir Rus gerçekliği ortaya çıkarken, dahi zooloji profesörü Persikov da bilimsel çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çalışmalar sırasında tesadüfen canlı organizmaların üreme hızlarını artıran ve onları devleştiren yeni bir “kızıl” ışın keşfeder. Tam da o sıralarda Sovyet cumhuriyetlerinde bütün tavukları kırıp geçiren bir salgın patlak verince, Persikov’un henüz test edilmemiş buluşu bu soruna çare olarak görülür. Ne de olsa, bilimde kaydedilen ilerlemeler sayesinde düşmanlarla rakipleri geride bırakma, Stalin döneminin yol gösterici ilkesidir.

Ölümcül Yumurtalar, iktidarın ve bilginin kötüye kullanılmasının vahim sonuçlarına işaret eden parlak bir sistem eleştirisidir.

Mihail Afanasyeviç Bulgakov (1891 – 1940): Sovyet yazar Kiev’de dünyaya geldi. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1915’te mezun oldu. İç Savaş sırasında bir grup Beyaz Ordu subayının başından geçenleri anlatan ve 1925’te yayımlanan Beyaz Muhafız adlı romanı, resmi çevrelerden büyük tepki gördü. Bulgakov bu romanını Turbin Günleri adıyla oyunlaştırdı. 1926’da sahnelenen oyun çok geçmeden yasaklandı. 1925’te ayrıca yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar adlı yapıtıyla, Köpek Kalbi adlı yergiyi yayımladı. Sovyet yaşama tarzına yönelik sert eleştirilerin yetkililerin kabul edemeyeceği bir noktaya varmasıyla, 1930’a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ölümüne dek edebiyat çevrelerince dışlanmasına karşın, başyapıt niteliğinde ürünler verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren Bir Ölünün Notları: Teatral Bir Roman (1969) ile Gogol tarzı bir fantezi olan Usta ile Margarita (1968-69) bu başyapıtlar arasındadır.

edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

aski-dipnotlarda-yasamakMahsa Mohebali’nin İran’da yasaklanan ödüllü kitabı “Aşkı Dipnotlarda Yaşamak“, Mojgan Dolatabadi’nin çevirisyle Güldünya Yayınları tarafından yayımlandı.

Mahsa Mohebali’nin, Aşkı Dipnotlarda Yaşamak adlı, kısa öykülerden oluşan kitabı 2004 yılında İran’da yayımlandı. Kitap ülkenin en itibarlı edebiyat ödüllerinden biri olan Huşeng Golşiri Vakfı’nın ödülünü, kısa öyküler dalında kazandı. Kitabın aynı yıl yapılan üçüncü baskısının ardından yayını durduruldu ve halen de yasaktır.

Tahran’da 1972 yılında dünyaya gelmiş olan Mohebali bize, medyada sunulan, zihnimizde canlanan imgelerden çok farklı bir İran gösteriyor. Öyküleri, kadın olmanın dünyanın farklı ülkelerinde bile olsa, birbirine çok benzer şeyler yaşamak anlamına geldiğini hissettirmesi açısından da etkileyici.

Mohebali, kendine has yenilikçi üslubu, kadınlara mahsus bakış açısı ve zengin kültürel göndermeleriyle üçüncü kuşak İranlı kadın öykücülerin parlak bir temsilcisi.

edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

8035_education-books_1419589844Galapera Sanat’ta Yaratıcı Okuma Atölyesi 12 Eylül’de başlıyor.

8 hafta süre ile Türk ve dünya edebiyatından seçilen yapıtlar üzerinden, roman ve öyküleri farklı okuma yöntemlerinin, okur merkezli, yazar merkezli ve yapıt merkezli okuma biçimlerinin, yapısal ve teknik çözümlemelerin öğretildiği bu atölye, öykü ve roman yazmak isteyenlere de katkı sağlayacak. Çalışmalar,  cumartesi günleri  saat 12-14.00 arasında Galapera’da  yapılacak.

Bilgi ve iletişim: laloze68@gmail.com

Tel : 05356175071

Adres: Tünel, Ensiz sk. Şeref apt. no 4/2.Beyoğlu

edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

isvecde-en-uzun-kitap-standi-kuruldu-1173415-664x354İsveç’te düzenlenen Stockholm Müzik Festivali sırasında 3 kilometrelik kitap standı kuruldu.

İsveç’in başkenti Stockholm’ün merkezindeki trafiğe kapalı Drottningatan’da kurulan 3 kilometre uzunluğundaki stantlarda kitaplar, plaklar, eski sinema afişleri satıldı.

15 yıldır stant sorumlusu olan Ulla Salzman “Stockholm ve Stockholm’ün yakın çevresindeki sahaflar bütün yıl topladıkları kitapları bugün satarlar. Stockholm Büyükşehir Belediyesi olarak okumaya teşvik için hiçbir sahaftan işgaliye almıyoruz. İsveç çok okuyan bir ülke olmasına rağmen okuma oranı akıllı telefonlardan dolayı biraz düştü. Yine de fena sayılmaz. Stantların açıldığı günlerde yağmur yağmaması için dua ediyoruz“ dedi.

edebiyathaber.net (18 Ağustos 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z