Masthead header

Roman patlaması ve edebiyatta tektipleşme | Erdinç Akkoyunlu

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da açılan 3. Kitap Fuarı’nda A.A.’ya yaptığı açıklamada, “Türkiye’de günde 5 roman yayımlandığını” söyledi.

Prof. Kula’nın Kültür Bakanlığı’nın kitaplara verdiği bandrol hesabına dayandığından “resmi verilerle” yapılan matematiğine göre yılda 1.825; yayımcılara göre de (kendi çabasıyla yayımlanan bandrolsüzler dahil edilince) ortalama 2.100-2.200 roman yayımlanıyor. Yayımlanan roman sayısının 10 yıl önce yılda yaklaşık 150-200  roman olduğunu da hatırlayalım. Ve bugün yayımlanan romanların yaklaşık 1.000 tanesinin de bir yazarın ilk romanı olduğunu yine resmi açıklamadan ayrıca edebiyat araştırmacılarının metinlerinden bildiğimizi not edelim de böylece son 5-6 yıldır iyice dilimize yerleşen ifadesiyle neden yaşadığımız günlere “roman patlaması” adını verdiğimizi anlayalım ki patlamanın etkileri hakkında konuşmak daha yakıcı olsun…

Ayakta kalmak

Bir ülkede kendini ifade biçimi olarak edebiyat ve onun en çok bilinen türü roman patlama ifadesiyle karşılanacak denli büyüyorsa, ortaya bu büyüme çeşitliliği de getiriyor mu sorusu gelir ya da gelmesi beklenir. Elbette Türkiye’deki önemli yayıncıların önemli kısmının yayın stratejilerini kendi varlıklarını sürdürme hedefiyle kurmaları ekonominin doğasında var. Ne de olsa, rekabet artınca yaşamı sürdürme koşullarının çetinleşmesi yayıncılık dünyasına özel bir hal değil. Ama bu zor koşullar hemen her alanda amaca giden yolda her şeyi mubah gören Makyevelist bir anlayışı vebadan daha hızlı yayar… Ve ayakta kalmak, bunun için de sürümden kazanmak istenir de asıl hastalık, bu isteğin yayıncılık dünyası açısından büyük-butik yayıncı ayrımı yapmadan gerçekleşmesinde ölümcül olur.

Bugün yayın dünyamızın çok rekabetçi ortamında ayakta kalmanın tek koşulunun, ilk ve en büyük hedefi çok satmak olan popülerliğe yönelmek olduğunu biliyoruz. Ama iş gelir de edebiyata tektipleştirici bir şekilde yön vermeye dayanırsa, edebiyatın kendi varlığını sürdürmesi için çanlar asıl o zaman çalmaya başlar. Çünkü Türk edebiyatı 100 yıllık bir derinliğe sahip. Ve henüz kendi tadını mazisi kendiyle aynı 100 yıllık geçmişe sahip Latin Amerika edebiyatı başarısında bulmuş bir edebiyat değil.

Latinler ve biz

Elbette Türk edebiyatı da Latin Amerika edebiyatını besleyen askeri darbeler, siyasi cinayetler, faili meçhuller ve ölü mü diri mi olduğu bilinmeyen kayıplar, ekonomik çöküntüler gibi daha sayılacak, toplumun yapısını kökünden değiştiren acıları yaşadı. Hatta Türkiye’nin yazgısı, Latin Amerika ülkelerindekiyle tarihte görülmemiş bir şekilde benzer oldu. Ama coğrafya kaderdi… Ve Latin Amerikalılar kendilerini sömüren İspanyollar ile Portekizlerin diline edebiyatta büyülü gerçekçiliğin sınırlarını kendileri belirleyeceği denli gelişkin kullanabildikleri andan itibaren edebiyatın krallığına taht kurarken, Doğu–Batı arasında sıkışmış Türk edebiyatında başlangıç tarihine oranla özgünlüğün silinmez mürekkebiyle yazılı az sayıda eseri ve buna meyleden yazarı oldu.

Dahası, Latin Amerika edebiyatı artık büyülü gerçekçilik dilini bir edebiyat dili olarak kullanmamayı bu dilin ustalarının Everestlerini aşamayacakları hem de yeni bir dil oluşturacak denli zengin yaratıma sahip olduklarını düşünerek edebi devrimlerini son 15-20 yılda Avrupa edebiyatını bir kez daha paspasa çevirerek gösterirken, Türk edebiyatında ise bireysel birkaç iyi edebiyat örneğinin dışında Türk edebiyatı tadını oluşturacak bir hamur yoğrulamadı.

Kemal ve Pamuk olmak

Bunda elbette sınırlandırılamayan, şekil verilemeyen daha doğrusu akıl erdirilemeyen sadece kaderin ellerinde olannitelikli yazarların periyodik ortaya çıkışlarının etkisi var tüm dünya edebiyatlarında olduğu gibi… Ne de olsa Yaşar Kemal olmak için gerçekten Yaşar Kemal’in insan duyarlılığına, edebi kalitesine ve yeteneğine gerek duyulur; yoksa edebi birikim sizi Yaşar Kemal yapmaz. Zaten buna Türk edebiyatında en nefis örnek de Orhan Pamuk’tur. Yazar olmak isteyen Pamuk, hayatını kazanması için bir işte çalışmasına gerek olmamasının ayrıcalığıyla yıllarca odasına kapanıp Türk ve dünya edebiyatını inceleyerek önce edebi inşa sürecini öğrenmiş, sonra yıllar içinde yazdıkça gelişen dili ve zihniyle de özgünlüğünü eserlerine Beyaz Kale’den itibaren yansıtmıştır. Bir başka değişle; Yaşar Kemal’in ilk metninden itibaren ortaya çıkan yazı kalitesinin yanında Orhan Pamuk’un kendi hissettiği yeteneği yıllarca çalışarak geliştirmesi… Bu iki hikâye de edebiyat yazarlığının tarihi kadar eskidir. Ve Yaşar Kemal parantezinin içine giren pek çok Allah vergisi yazı yeteneğini daha çabuk bulan yazar ile Orhan Pamuk gibi Allah vergisi yeteneğinin izini bulmak için dolambaçlı ve çok zor yolu yürümesi gereken yazarlar, zaten yazı ustalığının iki ana tipini oluşturur. (Burada Pamuk’a bir parantez açmak ve onun ülkesinin edebiyatını, dünya edebiyatıyla birlikte damarlarına kadar öğrenmek için verdiği uğraşın, bugüne değin henüz kimsenin girişemediği; girişse de tam başarılı olmadığı büyük bir çalışkanlığı, zekâyı ve iradeyi gerektirdiğini söylemek gerekir… Ne de olsa Nobel’e bir form doldurup kişi aday olamaz ama Nobel verilmez de, yarattıklarıyla alınır…)

Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk gibi gelişimleri farklı olsa da “Büyük Yazar” ifadesinin Türk edebiyatındaki karşılıkları olan yazarların ne zaman geleceğini, hapşırık gibi sadece kendileri belirleyebilir. Böyle olunca da edebiyattaki “yeni büyük yazar” kontenjanlarının bir şekilde doldurulması sorunu ortaya çıkar. Çünkü yılda 2 bin roman yayımlanıyordur, yarısı bir yazarın ilk romanıdır. İlk romanı olmayan yazarlar arasında kademe kademe satış rekabeti yaşanmaktadır ve büyük yazar çoksatar. Bugünkü roman patlamasında yaşanan biraz da odur.

Büyük yazar etiketi

Peki, ama bu büyük yazar etiketi büyük olmayana nasıl yapıştırılıyor? Burada devreye tabii ki yazarları bulan yahut emeli popüler olmak isteyen mevcut yazarlara çok sattırmanın edebi inşa planını hazırlayan edebiyat ajanları, bu faaliyetlerden yararlanan yayınevleri ve işi sattırmak olan reklamcılar devreye giriyor. Çarkın en mühim yanı da röportajlar vasıtasıyla gazetecilerin istedikleri yazarı parlatmasından oluşuyor. O nedenle edebiyatçılarla yapılan söyleşiler, iletişim bilimcilerin uğraşmayı pek sevdikleri söylem analizine tabi tutulursa gizlenerek yapılan reklam röportajlara projektör tutulmuş olur.

Ben, bir yayınevinin nitelikli edebiyata yatırım yapmak için belli bir edebi kaliteyi göz ardı etmeyerek popüler yayınlar yapmasını ya da buna ağırlık vermesini ayıp, günah saymıyorum. Bir çeşit Robin Hood’luk sayılabilecek bu eyleyişi gerçekleştirenlere günümüzün ekonomik imkânlarını ve toplumun edebi dönüşümünü görerek saygı da duyuyorum. Fakat bu uğraşı, popülerlikten kaçmanın mümkün olmadığını düşünerek alkışlıyorum. Yoksa, popülerlilik tadı alındıkça artan bir uğraştır ve zamanla kendinden başkasının tadının alınmasını engelleyen bir zorbalığa sahiptir. O nedenle, popülerle uğraşmak ehilleştirilmemiş aslan kafesine girmekle parçalanış açısından aynı kadersel sona sahip kuşku yok ki.

Tektipler

Oysa bugün yayıncıların bu çok satandan kazandıkları parayı nitelikliye yatırmadıklarını görmemek, üstelik kendi ayakları üzerinde durmaları için kitap satmalarına gerek olmayan, arkalarında büyük sermaye grupları bulunan yayıncıların da buna dahil olduğunu kaydetmek varmış, yayımlanan tektipleştirilmiş edebiyatımıza bakınca.

Elbette yılda 2 bin romanın sadece yayımlandığını düşündüğümüzde bu romanları yayına hazırlamak için bile yüzlerce editör kadrosu gerekirken, Türkiye’nin en önemli 25 yayınevindeki editör kadrosunun 60’ı geçtiğini söyleyebilen çıkar mı acaba? Dolayısıyla da bu patlamanın sağırlaştırdığı ilk kesim, kendilerine yayımlanması amacıyla gelen dosyaları okumak zorunda kalan editörler oldu. Onlar on-on beş günde bir yapılan yayınevinin yayın toplantısına kendilerine gönderilen ve hızla haber bekleyen pek çok ilkokul manzumesi tadındaki Nobel aday adayı yazar aday adayının dosyasını okuyup raporlamak zorunda. Böyle bir uğraşa yayımlanacak kitapları da hazırlama uğraşını katınca editörün çalışarak ölmesi, doğal ölüm nedeni sayılır yayıncılık sektöründe. Böyle olduğu için de yayınevlerine giden dosyalar, okudukları dosya başına ücret alan, yayınevleri için raporlar hazırlayan okutmanlara gidiyor. Okuyup raporlaştırdığı dosya başına ücret, kısa zamanda çok dosya okumak anlamına gelir ki bunun için gerekli malzemeyi, zaten 2 bin romanın yayımlanan ve yayınevlerine yayımlanması amacıyla gönderilen bir o kadar roman dosyasının sahibi yapıyor.

Zor metinler ve uzunlar

Bir edebi metin ilk cümlesinden itibaren kendini gösterir, ama ilk cümlenin devamında metnin gerçek tadı keçiboynuzundaki gibi sert kabuğun altında ve epeyce dişledikten sonra ortaya çıkabilir. Böyle bir metin oluşturmak elbette yazarın tercihi ama bu uğraş, ilk cümlesinden son cümlesine kadar heyecanla kendini okutturan metinleri yayın için ayıklamaya kodlanmış editör-okutman dalgakıranında parçalanacağı için yayınevlerinin artık göndermeye dahi hallerinin kalmadığı yahut tenezzül etmedikleri “Bu yılki programımız dolu olduğundan eserinizi yayımlayamayacağız” karşılığını bile alamayacak.

Bu hal de karşımıza iki durumu çıkartır pekâlâ. İlki, ister istemez, yapıtların dilinin sadeleşip hacimlerinin kısalması, hatta bugün yaşadığı gibi metnin öyküsünün bir kenara bırakılıp üslubun her şeyin önünde olması. Yani bir üslup metni. İkincisi de herkesin yayımlanmak için aynı yoldan yürümesi nedeniyle yayımlanan eserlerin aynı elden çıkmışa benzemesi.

Çeteler

Bugün kimse yayınevlerinin çok satmak ve ayakta kalmak için popülere yönelik ilgisini çok yanlış, derhal geri dönün, diye karşılamaz. O zaman sorun nedir? Sorun, Türk edebiyatında son dönem eserlerinin birbirine olan aşırı benzerliği ve bunun yayıncı tarafından zorunlu kılınışından kaynaklanıyor. Çok satmanın çok rekabet etmek ve çok kazanmakla aynı anlamları taşıdığını söylemeye gerek var mı? Böyle bir savaşımın verildiği ortamda amacı nitelikli yapıtı okurla buluşturmak olan hem büyük hem de butik yayınevleri bile çok satmanın nitelikli popülerliğini arar olurlar. O zaman da karşınıza kısa, öyküsüz ve üsluba dayalı ki çoğunlukla bilinçakışı ve sadeliğin ihtişamıyla yazılmış birbirine pek benzer yapıtlar çıkması kaçınılmaz olur. Üstelik bu uğraş, edebi kanaat önderlerinin yer aldığı, edebiyat dergileri, yazı atölyeleri ve tabii ki yayınevi yayın toplantılarında ilk kriter haline gelirse, edebiyat tektipleşir. Daha doğrusu, günümüzün edebi kaymağını yiyen birkaç yazarın ıkına sıkına orta halli eserlerini verebildikleri bu türlerin dışında yayıncılarının başka bir şeye kapılarını açmasına müsaade etmeyen tutumları her noktada etkili olur. Bu başka türe izin vermeyen yazar, yayıncı, edebiyat kanaat önderi oluşumuna da pekâlâ “edebiyat çetesi” denir.

Oğuz Atay

Edebiyat çetesinin bugün türemediğini, edebiyat yazara ün, para ve statü getirdiğinden beridir çağa göre oluşturulduğunu biliyoruz. Zaten yaşarken yapıtları ne basılan ne de yayımlandığında varlığı önemsenen Oğuz Atay da 40 yıl önce, edebiyat çetelerinden yılgınlığını anlatıyordu. O gün Atay’ın Anglosakson edebiyatın temellerinde kurulu, müthiş bir Türkiye eleştirisi olan Tutunamayanlar’ı adeta yok sayılmıştı onunla rekabet edemeyeceklerini bilenlerce. Tehlikeli Oyunlar’ına tehlikeli oyunlar oynanmıştı…

Atay yayımlatmaya çok uğraşmış, yayımlatınca da henüz ortada roman patlaması yokken kendini anlatmaya çok çabalamıştı. Bugünün edebi çeteleri o günden pek farklı değil. Büyük Yazar’ın, yazarların gelişi rötar yaptıkça vasatlıktan öteye gidemeyeceklerin edebiyatı kutsanarak, okura ve yazara dayatılıyor. Ama tarih her zaman Oğuz Atay’ın ilkesini belirleyenlerin yanında olacak. Yazmak yaşamdan payını alamamışların kendiyle dertleşmesi, yayımlanınca da bunu kitleye açması değil mi?  Yazmak unutulmaktan yana olan kadere yardımcı olmak değil mi? Yazmak beklemek değil mi?

Ne yayımlanacak

Elbette öyle ama tektipleşmenin sancıları Türk edebiyatında çok roman yayımlanışından roman patlamasına geçildiği günden beridir sürüyor. Ve dayatmacı bir hal alıyor. Böyle iken, Türk edebiyatında Tristram Shandy, Vergilüs’ün Ölümü, Kayıp Zamanın İzinde, Mrs. Dalloway, Moby Dick; hadi zor metinleri geçtim, Don Quijote, Savaş ve Barış, Karamazov Kardeşler; uzun metni de geçtim, Yaşlı Adam ve Deniz, Morgue Sokağı Cinayeti, Kuşlar da Gitti, Medar-ı Maişet Motoru tadındaki metinler de hiç yayımlanmayacak, bugün kapı klasiklerine açıkken sadece… Yakında herkes başka isimlerden hep aynı romanı okuyacak. Ne de olsa zor ya da uzun metinler hele ki iki günah bir aradaysa yayıncı bulamayacak. Yayımlansa ne mi olacak? Edebiyat zenginleşecek. Okur, yeni metinlere ulaşmak için daha adil bir tanıtım sistemi talep edecek. Edebiyatımız ilk adımını attığı günden bugüne değin sürdürdüğü sadece popülerlik anlayışından sınır ihlali yapmış olacak. Tabii edebiyat paranın önüne geçerse bir gün…

Erdinç Akkoyunlu – edebiyathaber.net (17 Haziran 2013)

Joan Baez’den direnişçilere selam

Dünyaca ünlü Amerikalı müzisyen, folk şarkıcısı ve aktivist Joan Baez, Fairfax-Virginia’daki Wolf Trap-Filene Center konser alanında binlerce kişi önünde verdiği konser sırasında Türkiye’ye mesaj yolladı.

Gün içerisinde kendine ait Facebook hesabından Türkiye’deki halk direnişine destek vermek istediğini belirten Joan Baez, konseri sırasında eski bir Kızılderili ilahisi olan “Swing Low, Sweet Chariot” adlı folk şarkısını seslendirmeden önce okuduğu mesajda, okuyacağı şarkıyı Türkiye’ye ithaf ettiğini söyledi:
“Sevgili Türkiye Halkı,
Kültürünüzdeki çokrenkliliği, toprağınızdaki güzelliği, insanınızdaki iç zenginliğini canlı tutmak için verdiğiniz mücadeleye ve bu yürekli ve barışçıl mücadeleyi sürdüren vatandaşlara, avukatlara, doktorlara, gençlere, ailelere, öğrencilere, inançlı insanlara olan desteğimi tüm kalbimle ifade etmek istiyorum.
Dünya sesinizi duydu ve ben de buradan sizleri selamlıyorum”.
Amerikalı seyircilerden büyük alkış ve destek alan Baez, daha sonra “Swing Low, Sweet Chariot” şarkısına geçti:

Süzül gel, güzel araba;
Al beni, götür evime.
Süzül gel, güzel araba;
Göklere, götür beni evime.

Oraya varan olursa, benden önce;
Al beni, götür evime.
Dostlara söyleyin, geliyorum ben de;
Göklere, götür beni evime.

Nedir yaklaşan? Bakıyorum uzaklara;
Al beni, götür evime.
Melekler geliyor! Beni karşılamaya!
Göklere, götür beni evime.

Süzül gel, süzülerek gel, güzel araba;
Göklere, götür beni evime.
Süzül gel, süzülerek gel, güzel araba;
Göklere, götür beni evime.

Süzül gel, süzülerek gel, güzel araba;
Göklere; beni, onu, götür bizi evimize. 

edebiyathaber.net (17 Haziran 2013)

[...] şarkısı Joan Baez Türkçe selamladığı Gezi direnişçileri için Imagine’ı [...]

“1984″ kendini hiç unutturmuyor

Geçtiğimiz hafta ABD’yi sarsan “Prizma” skandalı nedeniyle George Orwell’ın ünlü romanı 1984’ün satışları patladı.

Önceki sabah itibariyle romanın, ABD’de Amazon üzerindeki satışları yüzde 5.771 gibi olağanüstü bir oranda artarken, bir baskısı ilk 100 çoksatan arasına girdi. Sadece birkaç gün önce satış sıralamasında 12.507. sırada yer alan kitap, sitenin “Movers and Shakers” listesinde 80. sıraya kadar yükseldi.

Orwell’ın 64 yıl önce yayımlanan romanı polis devleti olarak yönetilen ve Big Brother adlı tekinsiz, paravan bir diktatörün yönetimindeki Londra’yı tasvir ediyor. Meşum sloganı “Büyük Birader sizi izliyor” olan yönetim, sivil hayatın her bölümünü izliyor ve kontrol ediyor.

Geçtiğimiz hafta, ABD Ulusal Güvenlik Dairesi’nin (NSA), on milyonlarca Amerikalı’nın telefon ve internet kayıtlarını “Prizma” adlı bir program vasıtasıyla izlediği ortaya çıkmıştı.
Kaynak: Guardian (17 Haziran 2013)

Orwell’ın 1984‘üne sansür temalı kapak tasarımını görmek için tıklayınız.

Subcomandate Marcos’tan Gezi direnişine selam

Subcomandate Marcos, Gezi direnişi için “Tüm dünya vatandaşlarına” başlıklı bir mesaj yayımladı.

“Kardeşler, Kadınlar, Erkekler, Evsizler, Yoksullar…
Zapatalar kaç kişidir diye sormuşlardı bizlere ve biz, hakları, özgürlükleri, kendi gelecekleri için mücadele verilen her yerde yüz binler olduğumuzu söylemiştik. Şimdi bugün, buradan binlerce kilometre öteden duyuyoruz ki Anadolu topraklarında, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Lazların, Çerkezlerin ve sayamadığım diğer halkların anayurdunda onurlu yaşamak isteyen yüzleri maskeli yüz binler sokaklarda özgürlük diye haykırıyor. Yıllardır Kürt kardeşlerinin onurlu bir yaşam mücadelesinde olduğu gibi. Mücadeleye başladığımız günden bu yana, yalnız olmadığımızı, milyonlar olduğumuzu ve her gün çoğaldığımızı biliyorduk. Bugün bir toprak daha çoğaldığımızı görüyoruz. Hükümetlerinin on yıllardır süren baskıcı yönetimine karşı onurlarını savunmak için Türkiye halklarının sokaklarda isyanda olduğunu, Ya Basta! diye haykırdığını işitiyoruz. Tarih boyunca efendilerin başkenti olmuş büyük İstanbul bugün isyanın başkentine dönüşmekte, ezilenlerin sesine ortak olmakta. Büyük İstanbul’un sokakları bugün kadınların, çocukların, erkeklerin, eşcinsellerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Hıristiyanların, Müslümanların başkentine dönüştüğünü; on yıllardır kendi hükümetlerince aşağılananların, bastırılanların, yok sayılanların bugün artık buradayım dediğini görüyoruz. Heyecan duyuyoruz!

İsteğimiz hiçbir zaman yeni bir iktidar, yeni bir yönetim, yeni bir hükümet, yeni bir başkan olmadı. Sadece saygı bekledik. Özgürlük, demokrasi ve adalet isteğimize saygı göstermesini bekledik hükümetlerden. Türkiye halkı da günlerdir süren direnişinde aynısını istiyor ve talep ediyor: Şu an iktidardaki hükümetten başlamak üzere, iktidara gelecek tüm hükümetlerden sadece özgürlük, demokrasi ve adalet isteğine saygı! Ve ekliyor: Bunu göstermediğiniz takdirde, hakların ve özgürlüklerin sahibi olan bizler, size karşı her zaman direneceğiz, saygılı olmayı öğreninceye kadar sokaklarda savaşacağız. Yeni bir şey, fazla bir şey değil sadece haklarımıza saygı duymanızı bekliyoruz. Çünkü bizler nasıl yaşamak istediğimizi biliyor, nasıl yönetmek ve yönetilmek istediğimizi çok iyi biliyoruz. Kendimizi yönetmek ve hakkımızda kendimiz karar vermek istiyoruz.

Ve bizler buradan, onurlu bir yaşam için mücadele eden Türkiye halklarına dostça selamlarımızı iletiyor ve isyanın ateşinin Chiapas’ı ısıttığını belirtmek istiyoruz. Tarihi geçmişten ve gelecekten kurtarıp şimdiye taşıyanlarla dayanışmayla.

Lakandon Ormanları – Subcomandate Marcos”

edebiyathaber.net (17 Haziran 2013)

Nietzsche Assos’a geliyor

Aristoteles’in yaşamının bir bölümünü geçirdiği antik Assos kentinde 1-4 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek Assos’ta Felsefe etkinliğinin bu yılki konusu Friedrich Nietzsche.

Felsefe tarihinin en önemli filozoflarından Aristoteles’in yaşamının bir bölümünü geçirdiği ve felsefe eğitimi verdiği antik Assos kentinde 13 yıldır düzenlenen Assos’ta Felsefe etkinliği, bu yıl 1-4 Temmuz tarihlerinde yapılacak. Felsefe Sanat Bilim Derneği’nin kurucu başkanı Prof. Dr. Örsan K. Öymen’in öncülüğünde gerçekleşen toplantıların bu yılki konusu 19. yüzyıl Alman filozofu Friedrich Nietzsche. Nietzsche’nin din, ahlak, akıl, tutku, içgüdü, metafizik, bilim, gerçeklik, kültür, özgürlük konularındaki düşünceleri ele alınacağı toplantılara konuşmacı olarak Prof. John Richardson, Prof. Werner Stegmaier, Prof. Simon May, Prof. Kenneth Gemes, Prof. Graham Parkes ve Prof. Gary Shapiro gibi dünyanın önde gelen Nietzsche uzmanları katılacak.
Etkinlik çerçevesinde aynı zamanda, Antik tiyatroda, Anne Monika Sommer-Bloch bir klasik müzik keman dinletisi gerçekleştirecek, Oruç Aruoba’nın öncülüğünde de ay ışığında Nietzsche üzerine bir sempozyum yapılacak. Toplantı ücretsiz ve herkese açık. Ayrıntılı bilgi ve kayıt için: www.philosophyinassos.org

Assos’ta Felsefe programı
1 Temmuz Pazartesi 19:00 Athena Tapınağı: Tanışma, mavi deniz, şarap, güneşin batışı
21:30 Liman’da Akşam Yemeği (Nazlıhan Otel Restaurant)

2 Temmuz Salı 12:00 John Richardson ( New York University): “Nietzsche’s Naturalized Values”
13:15 Kenneth Gemes (Birbeck College): “Nietzsche on the Value of Truth”
14:30 Alexander Aichele (Martin Luther University): “Causation and Reality: Nietzsche on What There Is.”
15:45 Örsan K. Öymen (Işık University): “Nietzsche’s Scepticism”
17:00 Christa Davis Acampora (Hunter College): “Nietzsche’s Critical Philosophy”
18:15 Werner Stegmaier (Ernst-Moritz-Arndt University of Greifswald): “Subject(iv)ity: Nietzsche, Before and After”
20:00 Köyde Akşam Yemeği (Assosyal Otel Restaurant)

3 Temmuz Çarşamba 12:00 Ivan Soll (University Of Wisconsin-Madison): “Nietzsche on Pleasure and Power.”
13:15 Simon May (King’s College London): “Does Nietzsche Affirm Life?”
14:30 Graham Parkes (University College Cork): “Nietzsche’s Care for Stone: The Dead, Dance, and Flying”
15:45 Oruç Aruoba (Independent Researcher): “A Key to Nietzsche: Death.”
17:00 Gary Shapiro (University of Richmond): “The Time of the Political After World-History.”
18:15 Rainer Hanshe (Independent Researcher): “Zarathustra’s Stillness: Dreaming and the Art of Incubation”
20:00 Akşam Yemeği (Assos Terrace Otel Restaurant)
22:30 Antik Tiyatro’da Klasik Müzik (Anne Monika Sommer-Bloch)
23:00 Antik Tiyatro’da Dyonisos ile Symposium (Oruç Aruoba)

4 Temmuz Perşembe 15:00 Truva Ziyareti
20:30 Veda Yemeği (Assos Terrace Otel Restaurant)

Konuşmacılar
John Richardson: New York Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: 19. ve 20. Yüzyıl Avrupa Kıta Felsefesi, Antik Yunan Felsefesi, Biyoloji Felsefesi, Nietzsche, Heidegger, Darwin ve Aristoteles. “Existential Epistemology: A Heideggerian Critique of the Cartesian Project”, “Nietzsche’s System”, “Nietzsche’s New Darwinism”, “Heidegger” ve “The Oxford Handbook of Nietzsche” (Kenneth Gemes ile) kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır.

Kenneth Gemes: Birbeck College ( Londra ) Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Bilim Felsefesi, Mantık Felsefesi, Epistemoloji, Nietzsche ve Freud. “The Oxford Handbook of Nietzsche” (John Richardson ile) kitabının yazarı, “Nietzsche on Freedom and Autonomy” (Simon May ile) kitabının derleyicisidir. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır.

Alexander Aichele: Martin Luther Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Metafizik, Estetik, Etik, Epistemoloji, Antik Yunan Felsefesi, Hermeneutik, Platon, Aristoteles, Kant ve Nietzsche. “Philosophie als Spiel: Platon-Kant-Nietzsche” ve “Ontologie des Nicht-Seienden: Aristoteles’ Metaphysik der Bewegung” kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır.

Örsan K. Öymen: Işık Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Epistemoloji, Etik, Kuşkuculuk, Varoluşçuluk, Sextus Empiricus, Hume, Nietzsche, Marx, Heidegger ve Sartre. “Hume” adlı kitabın yazarı ve derleyicisidir. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır. “Assos’ta Felsefe” etkinliğinin kurucusu ve direktörüdür.

Christa Davis Acampora: City University of New York Hunter College Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Modern Avrupa Kıta Felsefesi, Ahlak Psikolojisi, Siyaset Felsefesi, Nietzsche ve Heidegger. “Nietzsche’s Beyond Good and Evil: A Reader’s Guide” (Keith Ansell Pearson ile) ve “Contesting Nietzsche” kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır.

Werner Stegmaier: Ernst-Moritz-Arndt Greifswald Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Etik, Estetik, Hermeneutik, Din Felsefesi, Aristoteles, Descartes, Leibniz, Kant, Hegel, Nietzsche, Dilthey, Derrida ve Levinas. “Der Substanzbegriff der Metaphysik. Aristoteles – Descartes –Leibniz”, “Bedingungen der Zukunft. Ein naturwissenschaftlich-philosophischer Dialog” (Karl Ulmer ve Wolf Hafele ile), “Philosophie der Fluktuanz. Dilthey und Nietzsche”, “Wirtschaftsethik als Dialog und Diskurs” , “Nietzsches ‘Genealogie der Moral’”, “Interpretationen. Hauptwerke der Philosophie. Von Kant bis Nietzsche” , “Levinas”, “Philosophie der Orientierung”, “Nietzsche zur Einführung” , “Nietzsches Befreiung der Philosophie” kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır.

Ivan Soll: Wisconsin-Madison Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Metafizik, Etik, Estetik, Varoluşçuluk, Nietzsche, Sartre, Freud, Hegel, Schopenhauer ve Camus. “Introduction to Hegel’s Metaphysics” kitabının ve alanında birçok makalenin yazarıdır.

Simon May: King’s College London Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Etik, Alman İdealizmi, Duygu Felsefesi, Schopenhauer, Nietzsche ve Heidegger. “Love: A History” , “Nietzsche’s Ethics and his War on ‘Morality’” ve Financial Times Gazetesi 2009 Yılı Yılın Kitabı Ödülü’nü alan “Thinking Aloud: A Collection of Aphorisms” kitaplarının yazarı ve “Nietzsche on Freedom and Autonomy” (Kenneth Gemes ile) kitabının derleyicisidir. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır.

Graham Parkes: University College Cork Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Estetik, Çevre Felsefesi, Çin Felsefesi, Daoist Felsefe, Budist Felsefe, Japon Felsefesi, Avrupa Kıta Felsefesi, Heidegger ve Nietzsche. “Composing the Soul: Reaches of Nietzsche’s Psychology” kitabının yazarıdır. Nietzsche’nin “Böyle Konuştu Zerdüşt” kitabını Almanca’dan İngilizce’ye çevirdi. (Oxford Üniversitesi Yayınları). Alanında birçok makalesi, çevirisi ve derleme kitabı bulunmaktadır.

Oruç Aruoba: İlgi ve çalışma alanları: Epistemoloji, Etik, Hume, Kant, Kierkegaard, Nietzsche, Marx, Heidegger ve Wittgenstein. “Benlik”, “Sayıklamalar”, “Kesik Esintiler”, “Geç Gelen Ağıtlar”, “Ol / An”, “Doğançay’ın Çınarları”, “Zilif”, “Çengelköy Defteri”, “İle İlişki Defteri”, “Yakın”, “Ne Ki Hiç Haikular”, “Tümceler Bir Yerlerden Bir Zamanlar”, “De ki İşte”, “Yürüme”, “Uzak”, “Hani”, “Olmayalı”, “Ne Otuz Altı Tanzaku” kitaplarının yazarıdır. Nietzsche’nin “Anti-Christ” eserini Almanca’dan Türkçe’ye çevirmiştir. Alanında birçok makalesi ve çevirisi bulunmaktadır.

Gary Shapiro: Richmond Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. İlgi ve çalışma alanları: Etik, Estetik, Avrupa Kıta Felsefesi, Amerikan Felsefesi, Kant, Nietzsche, Schopenhauer, Hegel, Peirce, Gadamer, Habermas, Derrida ve Foucault. “Archaeologies of Vision: Foucault and Nietzsche on Seeing and Saying”, “Earthwards: Robert Smithson and Art After Babel”, “Alcyone: Nietzsche on Gifts, Noise, and Women” ve “Nietzschean Narratives” kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır.

Rainer Hanshe: İlgi ve çalışma alanları: Etik, Estetik, Edebiyat ve Felsefe, Nietzsche. “The Acolytes” ve “The Abdication” kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır. Merkezi New York’ta olan “The Nietzsche Circle”ın kurucularındandır.

edebiyathaber.net (17 Haziran 2013)

Fotoğraflarla Hemingway’in evi

Bundan 60 yıl önce, 5 Mayıs 1953′te Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz kitabıyla Pulitzer almıştı.

Aşağıda fotoğrafları bulunan Florida Key West’teki evde Hemingway 1931-1940 yılları arasında, içlerinde  Marlene Dietrich’in de bulunduğu geniş arkadaş çevresiyle birlikte yaşadı.

1850′lerde inşa edilen kireçtaşı  evi, ikinci eşi Pauline ile dekore eden Hemingway’in, ünlü altı parmaklı kedisi Snowball’da bu evde yaşıyordu.


Hemingway’den yazarlık ve ego üzerine>>>

Hemingway’in, kedisinin son saatlerini anlattığı mektup>>>

Hemingway’den yazmak üzerine 8 öneri>>>

Google’dan “Ulysses” için görkemli kutlama

James Joyce‘un destansı romanı Ulysses için dünya çapında düzenlenen Bloomsday kutlamaları, bu yıl Google’ın katkısıyla tüm yerküreye yayıldı.

James Joyce’un efsanevi romanı Ulysses için 1954′ten bu yana her yıl 16 Haziran’da düzenlenen kutlamalar, bu yıl en az romanın kendisi kadar “şaşırtıcı” oldu. Efsanevi roman, teknolojinin katkısıyla bu yıl ilk kez güneşi izleyen bir yönde, dünyanın 25 kentinde baştan sona İngilizce okundu. Türkçeye iki çeviriyle kazandırılmasına karşın Ulysses‘in okunduğu ülkeler arasında Türkiye yer almadı.

1954 yılından bu yana Ulysses romanının geçtiği gün olan 16 Haziran’da her yıl dünyanın belli başlı kentlerinde edebiyatseverler, romanın başkahramanı Leopold Bloom’un adına atfen Bloomsday’i kutluyor. Bir Dublin sabahı deniz kıyısındaki bir kulede başlayan roman Leopold Bloom ve Nora Barnacle’nin Dublin’in güney kesimlerinde gezisiyle sürüyor ve bir günlük bir zaman diliminde geçiyor. En büyük kutlamaların yapıldığı Dublin’de Joyce hayranları, her yıl roman kahramanlarının rotasını izleyerek yürüyüş yapıyor. Edebiyat dernek ve kulüplerinde romandan pasajlar okunurken kutlamalar birçok mekâna yayılıyor.

Google, bu yıl Bloomsday kutlamalarına katkıda bulundu. Bu nedenle iki güne yayılan kutlamalarda Leopold Bloom ve Nora Barnacle’ın Dublin’i aylak aylak dolaştıkları saatlerde dünyanın 25 kentinde video konferans hizmeti olan “Google+ hangout” aracılığıyla romandan pasajlar İngilizce seslendirildi.

Yeni Zelanda’dan itibaren güneşi izleyen biçimde  Melburn, Sidney, Tokyo, Beijing, Şangay, Singapur, Moskova, Pula, Zürih, Trieste, Edinburg, Bangor, Dublin, Cork, Londra, Sao Paulo, Santa Maria, New York, Boston, Chicago, Ottava, Montreal, Toronto ve San Fransisco’da okunan parçalar internet üzerinden dünyanın dört bir yanında izlenebildi.

Google İrlanda birimi yetkilisi Sophie Walsh konuya ilişkin açıklamasında Ulysses‘in dünyada ilk kez değişik zaman dilimleri ve değişik ülkelerde baştan sona okunmasının çok heyecan verici bir etkinlik olduğunu bildirdi.

Kaynak: Ankara Haber Ajansı (17 Haziran 2013)

Boyun Eğmeyenler’in şarkısı

Yiğit Özatalay ve Nimet Çakıcı, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi /İstanbul ve Nâzım Hikmet Akademisi Sinema Bölümü’nün katkılarıyla bir şarkı ve klip hazırladı. Akın Eldes, Burhan Şeşen, Emin İgüs, Genco Erkal, Nejat Yavaşoğulları, Sibel Köse ve Tülay Günal gibi sanatçıların yanı sıra orkestra ve koroda genç müzisyenler; Barış Yazıcı, Cansu Aslan, Muratcan Atam, Noyan Coşkun, Nimet Çakıcı, M. Kemal Emirel, S. Ahmet Türkmenoğlu ve Yiğit Özatalay yer aldı. Sanatçılar, “Şarkımızı Türkiye’nin güzel ve aydınlık günleri için direnenlere armağan ediyoruz…” dedi.

17 Haziran 2013

Şüpheli paketten kitap çıktı

Gezi Parkı eylemlerine destek için Ankara’daki gösterilerin merkezi olan Kızılay Meydanı’nda bomba paniği yaşandı.

Kızılay metrosu girişine bırakılan şüpheli paket polisi alarma geçirdi. Polis 500 metrelik alanı emniyet şeridi ile çevirirken metro seferleri de iptal edildi. Bomba imha uzmanları olay yerine geldi. Yapılan incelemede paketin içinde kitap ve broşür olduğu görüldü. Metro seferlerine de yeniden başlandı.

15 Haziran 2013

Mo Yan “Kızıl Darı Tarlaları” ile ilk kez Türkçede

Çin’in Nobel ödüllü yazarı Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları, Shandong ailesinden üç kuşağın, 1923-1976 yılları arasındaki öyküsünü aktaran bir roman.

Yazar, bir mücevher güzelliğindeki doğa manzaraları fonuna yerleştirdiği ve kronolojik sıra gütmeden kurguladığı romanda, Japon istilasına karşı verilen Direniş Savaşı, Çinlilerin birbirleriyle çatışmaları, Komünist Devrim, Kültür Devrimi gibi Çin tarihindeki önemli halk hareketlerini ve bütün bu yıllar içindeki tutkulu aşkları anlatıyor.

Çin sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Yimou Zhang’ın beyaz perdeye aktardığı Kızıl Darı Tarlaları, tarihsel bir anlatımla kara mizahı ustalıkla kaynaştırıyor. Roman, geçmişle bugün, ölüyle diri, iyiyle kötü arasında belirgin bir ayrım yapılmadan sürüyor.

Nobel ödül töreninde konuşan Per Wästberg’in dediği gibi, Mo Yan, bireyi kimliksiz insan yığınlarından çekip ortaya çıkaran; alaycı ve iğneleyici bir üslupla tarihe, tarihî çarpıtmalara, yoksunluklara ve siyasal riyakârlıklara karşı çıkan bir yazar.

Mo Yan: Kızıl Darı Tarlaları’nı Neden Yazdım? 

Ben ve benim kuşağımdan romancılar hiç şüphesizdir ki Batı edebiyatından çok etkilendik; seksenlerden önceki dönemde Çin kapalı bir toplumdu, Batı edebiyatındaki değişimlerden, yeni yazarlardan, o olağanüstü eserlerden hiçbirimizin haberi bile yoktu. Ekonomik reformla birlikte dışa açılınca Batı edebiyatının eserleri de dilimize çevrilmeye başladı; kendimizi iki-üç yıllık çılgın bir okuma serüvenine kaptırdık, doğal olarak okuduklarımızdan etkilendik de; böylece etkilendiğimiz yazarların izlerinin farkında olmadan da olsa kendi eserlerimize sızdığını fark ettik. 

Tarih ve savaş hakkında yazılan bu romanın büyük bir ilgi uyandırmasını o zamanki Çin halkının ortak tutumunu ifade etmesine bağlıyorum; uzun süre baskı altında kalmış bir toplum, içinde konuşmaya, düşünmeye ve harekete geçmeye cesaret eden özgür bireylerin bulunduğu bir romanı okuyunca elbette ki etkilenmiştir. Başlarda romanın toplum üzerindeki etkisinin farkında değildim açıkçası, ayrıca insanların böyle bir şeye ihtiyacı olabileceğini de hiç düşünmemiştim. Kızıl Darı Tarlaları’nı şimdi yazsam bu kadar etkili olacağını hiç sanmam, bugünün okuyucularının okumadığı bir şey kaldı mı ki? Herkesin kendi kaderi olduğu gibi romanların da kendi kaderleri var işte…

MO YAN, 1955’te Çin’in Shandong eyaletine bağlı Dalan kasabasında doğdu. Kültür Devrimi sırasında 11 yaşındayken okulu bırakıp çiftçi olarak çalışmaya başladı. Ardından bir pamuk fabrikasında çalıştı ve yazmaya başladı. İlk çalışmaları daha çok Mao dönemine özgü toplumcu gerçekçi tarzdaydı. 1976’da Kültür Devrimi hareketi sona erince Mo Yan, Halk Kurtuluş Ordusu’na katıldı ve bir yandan orduda görev yaparken öte yandan yazmayı sürdürdü. Asıl adı Gu n Móyè olan yazar, 1984’ten itibaren Çince “sakın konuşma” anlamına gelen Mo Yan adını kullanmaya başladı. Time dergisinin “Çin’in en ünlü, en sık yasaklanan ve en çok korsan baskısı yapılan yazarlarından biri” tanımladığı Mo Yan’ın başlıca romanları arasında, “Bir İlkbahar Gecesinde Yağan Yağmur”, Kızıl Darı Tarlaları, “Sarmısak Baladı”, “İçki Cumhuriyeti: Bir Roman” bulunuyor. Öyküleri, “Patlamalar ve Diğer Öyküler” ve “Şifu: Bir Kahkaha Uğruna Her Şeyi Yaparsın” adlı derlemelerde toplanmıştır. Mo Yan, 2012 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken Çin’de doğan ve Çin’de yaşamayı sürdüren ilk Çinli Nobel ödüllü yazar oldu.

 15 Haziran 2013 (edebiyathaber.net)

E-kitap pazarının yüzde 20’si Apple’ın

ABD hükümeti ile Apple arasında şu anda e-kitap konusunda bir dava devam ediyor. Dava nedeni ise Apple’ın kitap fiyatlarını yükseltmek amacıyla yayıncılarla gizli anlaşmalar yaptığı iddiası. Apple’ın CEO’su Tim Cook’un “garip” olarak nitelendirdiği ve bu konuda mücadele edeceklerini söylediği konuyla ilgili tartışmalar devam ederken, daha önceden gün yüzüne çıkmamış bazı bilgiler de konuşulmaya başlandı.

Bunlardan ilki Apple’ın efsanevi CEO’su Steve Jobs’un aslında bu işin en başında e-kitap işine girmeye karşı çıkmış olması. Bu bilgi Apple’dan Eddy Cue’nun konuyla ilgili verdiği ifadede ortaya çıktı. Cue, fikri ilk olarak Jobs’a götürdüğünde insanların telefonlarında ve PC’lerinde kitap okumak istemeyeceklerini yanıtını almış. Fakat aradan belli bir zaman geçtikten sonra 2009’da Cue aynı konuyu tekrar Jobs’un gündemine taşımış ve yine benzer bir yanıt almış.

Buna rağmen daha sonrasında Apple bu işe girdi ama bu güne kadar tam olarak ne kadarlık bir pazar payına ulaştığı bilinmiyordu…

Pazar payı ile ilgili bilgiler ise Apple’dan Keith Moerer’ın konuyla ilgili sözleri ile ortaya çıkmış oldu. Moerer, iBooks’un geçtiğimiz yıl yüzde 100 büyüme gösterdiğini ve toplamda 100 milyon müşteriye ulaştığını söyledi.

2010 yılında resmen açılan iBooks ile ilgili bu rakamlar doğruysa Apple’ın pazar payı ile ilgili daha net bir tahmin yürütmek de mümkün olabilir gibi görünüyor. Daha önce farklı analistler Apple’ın payının yüzde 10 ile yüzde 25 arasında bir payı olduğunu düşündüklerini dile getirmişlerdi. Bu rakamlarla beraber Apple’ın pazar payının yüzde 20 civarında olması daha muhtemel görünüyor.

Bu sırada pazarın lideri ise Amazon. Tahminlere göre Amazon e-kitap pazarının yaklaşık yüzde 60 ile yüzde 70 arasında bir oranını elinde bulunduruyor. Barnes & Nobles’ın ise yine yüzde 20’ye yakın bir payı olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: webrazzi.com (15 Haziran 2013)

Ferit Edgü: “Her gecenin bir sabahı vardır, bu ülkede bile”

Cumhuriyet gazetesinin Gezi direnişi hakkında yorumlarını sorduğu Ferit Edgü, Gezi Parkı direnişini izlerken kaleme aldığı “Gezi-Yorum” başlıklı özlü sözlerle yanıt verdi:

GEZİ-YORUM

Herşey bir ilkle başlar:
Şiir bir sözcükle
Aşk bir dokunuşla
Gelecek bir adımla.
***

Unutma
Hiçbir güç senden daha
Güçlü değil.
***
Onlar geçmişi inşa etmek istiyor
Gençlik ise yepyeni bir geleceği.
***
Dün dündür bugünse yarın
***

Her gecenin bir sabahı vardır
Bu ülkede bile.
***

Oturmayın
Geleceğiniz için gezi-nin.
***

… Ve bir anı: De Gaulle 1968 gençliğine
“Maskaralar” dedi.
Ama sonunda evinin yolunu tutan
O oldu

14 Haziran 2013

Gezi Parkı’nda kadın zinciri

Gezi Parkı’nda zincir oluşturan kadınların taşıdığı bir pankartta yazanlar sahneden okundu: “Sevgili polis anneleri, çocuklarınızı parktan çekin”.

Kadınlar Gezi Parkı’nda insan zinciri oluşturdu. “Anneler burada”, “Anneler sizinle gurur duyuyor” sloganları atıldı.

Vali Hüseyin Avni Mutlu, geçtiğimiz günlerde “Anne babaların, yavrularıyla birlikte bu ortamdan uzaklaşmalarını istiyoruz. Güvenlikleri açısından Gezi Parkı’ndan ayrılmalarını istiyoruz. Değerli ailelere sesleniyorum. Evlatlarımıza sahip çıkalım” demişti. Başbakan Erdoğan ise “Yavrularınızı Gezi’den çekin” dedi.

Çocuklarını uzaklaştırmak yerine kendileri Gezi Parkı’na giden kadınların taşıdığı bir pankartta yazanlar sahneden okundu: “Sevgili polis anneleri, çocuklarınızı parktan çekin”.

Kaynak: bianet (14 Haziran 2013)

Adalet Ağaoğlu’ndan Başbakan’a mektup

Yazar Adalet Ağaoğlu, Başbakan’a yazdığı mektupta, Gezi Parkı ve yeni anayasa konusunda eleştirilerine yer verdi. İşte Ağaoğlu’nun mektubu:

“Sayın Başbakan dikkatlerine;

Birey hakkını savunma dayanışması

Anayasasıyla demokrasiden mahrum Türkiye Cumhuriyeti devletinin seçilmiş Başbakan’ı Sayın Recep Tayyip Erdoğan;

Yaşım ve fizyolojik engellerim nedeniyle makamınıza gelip Gezi Parkı eylemleri hakkında sizinle yüz yüze görüşerek bu olgu üstüne görüşlerimi ifade edememekteyim. Hoşgörün. Partinizle 3 seçim TBMM’de iktidarı elinizde tutmayı başardığınızı biliyorum. Başbakanlığınız altındaki hükümetinizle birlikte memleket adına olumlu adımlar attığınızın farkındayım.

Ekonomiyi iyileştirmeniz, Güneydoğu’daki 30 yıldır minicik çocuklarımıza kadar ölüm kıyımıyla süregiden iç savaşa karşı bir çözüm ve barış yolu açabilmiş olmanız büsbütün övülmeye değer. Fakat yazık ki defalarca TBMMM Anayasa Çalışma Kurulu Başkanlığı’na kadar yazıp önerdiğim gibi demokratik meşru bir anayasa hazırlanmasında son seçimler sırasında gösterdiğiniz büyük ilgi ve heyecanınız artık pek görülmemekte.

Konuyla ilgili bulunan kurulda yapılan çalışmalarda uzlaşmaya yatkın bir durum görülmemekte. Güney ve Güneydoğu’da açtığınız barış süreci de eşitlikçi demokrat ve darbe anayasalarını tadilen yepyeni bir anayasa yapmaya doğru evrilmedikçe bir sonuç verecek gibi değil. Verse de eski hamam eski tas gibi kalacak. Sağıma soluma bakıyor, görüp dinliyorum. Bu konuda kuşkular içindeyiz. Zaten BDP’nin altını çizip durduğu demokrasi görüş ve önerisi de apaçık. Çünkü TBMM’nin partilerinin birlikte anlaşarak aldığı kararlar cumhuriyet devletine uygun düşebilir, ama seçim yasası nedeniyle toplumun çoğunluğunu kucaklamakta, uzak kalmakta.

Sayın Başbakanımız; ben memleketimizin bütün kırılma hallerini, dönüşüm ve sözde değişimlerini görmüş, taa içinde yaşamış biriyim. Bu kadar yetenekli, çalışkan, sorumluluk duygularıyla yüklü ve çok sabırlı toplumumuz hala daha huzurlu bir hayata kavuşabilmiş değil. Geçmişte dış düşman geldi geliyor korkularıyla yaşandı, şimdi de çağa ayak uyduramamak, eşitlikçi, demokratik bir hayata kavuşamamak, sadece yurttaş bireyler olarak insan haklarımızı kullanmamıza dahi, yatak odalarımıza kadar uzanan neredeyse sizin kişisel yasaklarınızla engel olunmakta. Size göre tektip üslup, sessiz, itaatkar, emirverici olunması makbuldür.

16-22 hatta 26 yaş arasındaki gençliğin yetişme çağında ana babalarıyla nasıl gerilimlere düştükleri bilinir. Herkes yaşamıştır bunu, çünkü “ben varım, kendimim, sorumluluklarımın farkındayım” bilincine ulaşılmıştır. Hele günümüzde ekonomik ve kültürel alışverişin neredeyse bir dünya milleti yarattığı çağımızda…

Gezi Parkı olgusu nedeniyle 90 kuşağı dediğimiz gençlerimiz bilgisayar dünyasına doğdular. Dünyada olup biten her şeyi görüp işittiler ve şahsen dünyayı, planet’imizi anlayıp anlamlandırmakta beni çoktan geçtiler ve her büyük geçiş gibi çalkalanmalar olması doğal karşılanmalı. Yeter ki ikiyüzlülük, samanaltından su yürütmeler olmasın. Bana göre söz konusu gençler son derece samimiler, günümüz evrensel planda insan hakları meselesinde ne istiyorsa onlar da hemen hemen oradalar. Sert uyarılardan önce kendinizi bir an için onların yerine koymaya çalışınız. Ortalıkta büyük bir kargaşa görüldüyse, bu sizin polisinizin göreve çağrılmasından, özellikle sizin seçim sandığını ısrarla göstere göstere iktidar gücü sağlayamamış yurttaşları hiçseyen tutumunuzdan ileri gelmekte kanımca”.

14 Haziran 2013

“Gençlik”: Conrad’dan baş döndüren bir öykü

Joseph Conrad’ın yazdığı Gençlik, Gökhan Sarı’nın çevirisiyle Alakarga Yayınları’nca yayımlandı.

Polonya asıllı Conrad, İngiltere’ye yerleştikten çok sonra bile ağır bir aksanla konuştuğu İngiliz dilinde verdiği eserlerle kendine İngiliz romancılığında unutulmaz bir yer edindi. Yaşanan her türden olaya kayıtsız kalan bir evrende insan ruhunun karşı karşıya kaldığı sınavları anlatan romanlar kaleme aldı. Onun eserleri, her ne kadar kimi romantik ögeler barındırsa da, Conrad modern romanın öncüsü sayılmış ve Faulkner, Hemingway, Orwell gibi pek çok yazarı etkisi altına almıştır. İlk kez Doğu’ya yolculuk etmekte olan genç bir denizcinin, zor doğa koşullarına rağmen yaşamı kucaklayışını ve bu esnada kendisini tanıma yolunda girdiği mücadeleyi anlatan Gençlik okuyucuyu nefes kesen bir maceraya davet ediyor.

Yanmakta olan geminin kıvılcımlarından daha da hızlı baş döndüren, koca dünyaya büyülü ışığını saçan, gökyüzüne doğru küstahça sıçrayan, an itibariyle zaman tarafından çoktan bastırılmış, denizden daha acımasız, daha zalim olabilen, zifiri bir gecenin içinde yanmakta olan geminin alevleri gibidir gençlik ateşi!

edebiyathaber.net (14 Haziran 2013)

Gezi Parkı’nın arkasında dijitalleşme

Taksim’deki Atatürk Kitaplığı 2014’te tamamlanması hedeflenen dijitalleşme atılımıyla Osmanlıca kitapları internet ortamına taşıyor. Bu projeyle Abdullah Cevdet’ten Fuat Köprülü’ye, Fatma Aliye Hanım’dan Mehmet Akif Ersoy’a birçok yazarın eski dildeki eserlerine internet üzerinden ulaşmak mümkün olacak.

Türkiye’nin gündemine oturan Gezi Parkı’nın hemen arkasında bulunan Atatürk Kitaplığı’nda son günlerde hummalı bir çalışma yürütülüyor. Bu kapsamda Osmanlıca eserler dijital ortama taşınıyor. 2014’te tamamlanması öngörülen projeyle kitaplığın internet sitesi üzerinden; Osmanlıca dergi, kitap, gazete, el yazması, bilim, kültür-sanat ve daha pek çok alandaki eserlere dünyanın her yerinden ulaşmak mümkün olacak.
Atatürk Kitaplığı’nın bağlı olduğu Kütüphaneler ve Müzeler Müdürü Ramazan Minder ve dijitalleşme projesinin başındaki Selçuk Aydın, Atatürk Kitaplığı ve kitaplıkta süren “dijital devrim” niteliğindeki projeyi ilk kez Akşam gazetesine anlattı.

650 bin kitap 
Atatürk Kitaplığı ile birlikte şubelerimizde toplam 650 bin civarında kitabımız var. Son yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Müzeler ve Kütüphaneler Müdürlüğü olarak kütüphane sayısını artırmaya başladık. Her açtığımız yeni kütüphane okuyucuyla buluştu. Hiçbir kütüphanemizde okuyucu sıkıntımız yok. Her kütüphanemizin ortalama 5 bin üyesi var.

Restorahane
Kitaplığımızda restorasyon atölyemiz var. Biz bu atölyede bozulmuş, rutubetlenmiş gazete ve el yazması eserlerimizi itinayla restore ediyoruz. Aynı zamanda uluslararası standartlarda özel bir kitap deposuna sahibiz. Gazlı yangın söndürme sisteminden tutun da iklimlendirme sistemine kadar pek çok detay düşünüldü ve ona göre tasarlandı.

Müdavimler 
Kitaplığımızdan faydalanan isimler arasında; Doğan Hızlan, Fırat Bali, Turgut Kut ve daha pek çok isim var. Taha Akyol da “Rumeliye Elveda Belgeseli”ni hazırlarken kaynaklarımızdan faydalandı.

İbni Sina’nın kitabı bir tık uzakta
Dijitalleşme sürecinin koordinatörlüğünü üstlenen Selçuk Aydın, proje kapsamında Avrupa’da basılmış ilk Osmanlıca kitaplardan olan 1593 tarihli İbni Sina’nın “el-Kanun fi’t-Tıb” kitabı ile Nasırüddin et-Tusi’nin 1594 tarihinde Roma’da basılmış olan eseri “Kitab Tahrir Usul li-Oklides”in sayısal ortama aktarılacağını söylüyor.
Bunların yanı sıra Abdullah Cevdet, Ahmet Mithat, Ali Suat, Fuat Köprülü, Hasan Ali Yücel, Mehmet Akif Ersoy, Osman Nuri Ergin, Ruşen Eşref, Fatma Aliye Hanım ve Fahrettin Kerim Gökay gibi Osmanlı basın ve yazın hayatının önemli isimlerinin eserleri de dijital ortama aktarılarak bilim ve araştırma dünyasının hizmetine sunulacak.

Melling’in gravürleri
Kitaplığın nadide eserlerinden biri de ünlü mimar Anton Ignaz Melling’e ait. Melling’in çizdiği gravürlerin pek çoğu bu kitaptan kopyalanmış. II. Mahmut Dönemi’nde İstanbul’da bulunan ve peyzaj ve mimari çalışmalar yapan Melling, Latin alfabesiyle I. Selim’in kızı Hatice Sultan’la mektuplaşmıştı.

Osmanlı’daki ilk gazete
Kurum 90’ıncı kuruluş yıldönümünde özel bir kitap yayımlayacak. Bu kitap 90 yıllık tarihi bir belgesel niteliğinde olacak. Kitaplığın envanterinde Osmanlı’da yayımlanan ilk gazete olan Takvim-i Vekayi’nin orijinal nüshaları da bulunuyor.

14 Haziran 2013

Dedektif Saxby Smart ile suçluları yakalamak ister misiniz?

Simon Cheshire’ın yazdığı Özel Dedektif Saxby Smart serisinin yeni kitabı Kıyamet Gününe Beş Saniye KalaAltın Kitaplar’ca yayımlandı.

Saxby Smart, St.Egbert Okulu’nda okuyan parlak zekâlı bir öğrenci dedektiftir. Bahçelerindeki kulübeyi ofis olarak kullanan Saxby’nin diğer dedektiflerin aksine yardımcısı yoktur. Kıyamet Gününe Beş Saniye Kala, Zombilerin Yürüyüşü ve Kırık Kutu adlı dosyalarda Saxby’nin verdiği ipuçlarıyla bakalım siz davayı çözebilecek misiniz?

Saxby’nin can düşmanı korkunç bir intikam planı hazırlamaktadır. Bir kamyon dolusu oyun CD’si ortadan kaybolurken, diğer yandan okulda yaşanan tuhaf ve anlamsız hırsızlık olayı herkesi şaşkına çevirir.

Bir öğrenci ve aynı zamanda özel dedektif olan Saxby Smart, bu kitapta da birçok gizemli olayı çözüyor.

edebiyathaber.net (14 Haziran 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z