Masthead header

“Ece Ayhan ve İsyan”

Çanakkale Halk Bahçesi’nde 20 Temmuz Cumartesi günü Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin (EASG) çağrısıyla düzenlenen “Ece Ayhan ve İsyan” temalı forum geniş katılımla gerçekleşti.

Forum öncesinde Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Umut Germeç’in Gezi Parkı direnişinden esinlenerek yaptığı “Kömür ve Karanfil” isimli enstalasyonu forum katılımcıları tarafından ilgiyle izlendi.

“Ece Ayhan yaşıyor”
Ece Ayhan Sivil Girişimi adına sunuş konuşmasını yapan Semra Canbulat, Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin 2008 yılından bu yana Çanakkale’de Ece Ayhan’ın şiirleri ve düşünsel mirası etrafında yan yana gelen bir grup okurun oluşturduğu sivil bir oluşum olduğunu belirterek Türkiye’nin bu aykırı, muhalif, mülksüz, sivil şairini gide gele aşınmış yollarla değil; şiir, edebiyat, tarih, resim, müzik, felsefe, etik gibi alanlarda “iktidar ve otorite karşıtlığı ruhu” ve gönüllülük ilkesinde gerçekleştirdikleri etkinliklerle yeniden okuyup tartıştıklarını ifade etti.

“Aşk örgütlenmektir”
Forum katılımcılarından Aşkın Yücel Seçkin, Ece Ayhan’ın metinlerinde, şiirlerinde, dipyazılarında “isyan” ve “isyan”la ilgili neler bulduğuna değinerek bu bulguları Gezi İsyanı bağlamında deneyimlerinden yola çıkarak değerlendirdi. Gezi Parkı’nda Ece Ayhan’ın dizelerine denk geldiğini ifade ederek  Ece Ayhan’ın  “Aşk örgütlenmektir” dizesinin LGBT blok üyelerince sık sık dile getirildiğini, “lezbiyen, gey, biseksüel, trans” bireylerin üzerinden tüm ezilenleri savunan bu örgütün dağıttığı bez çantalarda gökkuşağı üzerinde “Aşk örgütlenmektir” dizesinin yazılı olduğunu söyledi. Gezi’de sıklıkla tekrarlanan Ece Ayhan’ın dizelerinden birinin de “Maveraünnehir nereye dökülür?” “Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!” olduğunu belirtti.

Forumda ayrıca araştırmacı yazar Foti Benlisoy; yazar, çevirmen, dil danışmanı Necmiye Alpay; şair Sabahattin Umutlu; gazeteci yazar Ragıp Duran ve katılımcılar söz alarak Ece Ayhan ve isyanı anlattı.

24 Temmuz 2013

Chaussure Adidas Enfants - 03/12/2014 - 16:48

Il fallut huit ans 脿 Wright pour pr茅senter son concept aux Marden.

Actualit茅s Jordanie - 04/12/2014 - 02:58

- Banana Republic a signé sur les Champs pour une ouverture avant la fin de l’année.

Sahte Vefa fanzinde müzik var

Sahte Vefa fanzinin 12. sayısı çıktı. Ümran Kio’nun editörlüğünde okuyucuya her ay bir konu üzerinden selam veren Sahte Vefa’nın bu sayısındaki derdi müzik.

Öykülerde, denemelerde, incelemelerde ve şiirlerde yoğunlukla müzik var. Ayrıca bu sayıda İstanbul Taksim Gezi Parkı’nda yaşanan olaylara dair farklı ve “sokaktan” bakışlar da mevcut.
Kentte Sıcak Gece: Bekir Çulsuz‘dan gezi olaylarının tansiyonunu ölçen iki yazı.
Lorca ve Kadınlarımız: İpek Şen‘den kadınlarımıza Gabriel Garcia Lorca penceresinden bakış.
Şiddete Meyyalim Vallahi Dertten: Min’el Lâ‘dan bir “People are strange” öyküsü.
Suad: Adnan Algın‘dan zihin açan bir “Tanpınar ve mûsikî” yazısı.
#direnmuzik: Meltem Deniz‘den gezi olaylarının notaları.
Siyah Balon: Ahu Akkaya‘dan hisli bir öykü.
Evrileceksin, Müzik Olacaksın: Onur Şenay‘dan “Kashmir” sorgulama.
Başbakana Mektup: Ümran Kio‘dan oldukça samimi hisler.
Yedinci Kat’a Mektuplar: İpek Şen‘den Nazım Hikmet’e dökülen bir iç.
Haziran’da Penguen Olmak: Hasan B. Oğuldu‘dan kısa belgesel.
Kimseye Şikâyet Etmeyen Hanım İhsan Raif: Yağız Gönüler’den suzinak taksimi.
Başucumdaki Ney: Şeyma Karadağ‘dan başpâre kokan duygular.
Behçet Necatigil Ne Yaşadı Ne Yazdı: Seçil Epik‘ten ciddiyetli bir inceleme.
Tutkunun İkametgâhıydı Ali Sami Yen Sokak: Yağız Gönüler‘den hüzünlü tezahürat.
Vücut Notaları: Benem Yeşil‘den müziğe davet.
Vengo: Müzik, Endülüs ve Sinema: Ozan Şen‘den beyazperde ve müzik röntgeni.
Sahte Vefa‘nın 12. sayısı şiirleriyle de gözlere ve kulaklara hitap ediyor. Dilara Yiğit, Nazlı Hamurcuoğlu, Fatma Şengil Süzer, Hüseyin Karacalar, Bülent Parlak, Özgür Gümüşsoy, Yağız Gönüler, Muhammed Faruk Özcan ve Mehmet Şimşek bu sayının şairleri.
13. sayısıyla yolculuğuna başlayan ve geriye doğru ilerleyen Sahte Vefa fanzinin 12. sayısına İstanbul Avrupa yakasında Taksim Mephisto ve Aziz Kedi kitapevlerinden, Anadolu yakasında ise Kadıköy Mephisto, İmge ve 26A Sahaf’tan ulaşmak mümkün. Yakın zamanda şehir dışına da gönderim yapılacak ve fanzinin Facebook sayfasından duyurulacak.

edebiyathaber.net (24 Temmuz 2013)

Thomas Mann’den “Mario ile Sihirbaz”

Nobel ödüllü yazar Thomas Mann’in Mario ile Sihirbaz adlı öykü kitabı, Sami Türk’ün çevirisiyle Can Yayınları’nca yayımlandı.

“Herkesi bekletiyordu, bunun doğru ifadesi herhalde böyledir. Sahneye çıkışını geciktirerek gerilimi artırıyordu. Bu tavrı anlaşılıyordu da, ama sonsuza kadar değil. Dokuz buçuğa doğru seyirciler alkışa başladı, – alkışlamak aynı zamanda alkış isteğini de dile getirdiğinden haklı sabırsızlıklarını ifade etmenin sevimli bir şekliydi. Ufaklıklar için buna katılmak eğlencenin parçasıydı. Her çocuk alkış tutmayı sever.”

Mario ile Sihirbaz / Toplu Öyküler II, aralarında çok sevilen ve bu kitaba adını veren “Mario ile Sihirbaz”ın da bulunduğu, Thomas Mann’ın geç dönem öykülerini bir araya getiriyor.

Yazarın 1919-1943 yılları arasında kaleme aldığı geç dönem öyküleri, Toplu Öyküler’in birinci cildi Zor Saat’te yayımlanan erken dönem öykülerinden farklı bir izleğe sahip. Zor Saat’teki öykülerinde daha çok sanatçı sorunsalına odaklanan yazar, ikinci cilt Mario ile Sihirbaz’da gözlem gücünü bu kez keskin insanın en derin, en kuytu duygularını betimlemek için kullanıyor.

Mario ile Sihirbaz, kesin, açık ve dolaysız diliyle Alman öykücülüğüne yeni bir üslup getiren Nobel ödüllü Thomas Mann’ın, olgunluk dönemi eseri.

Thomas Mann, 1875’te Almanya’da doğdu. 1898’de yayımladığı ve Der kleine Herr Friedemann (Küçük Friedemann) adı altında topladığı ilk öykülerinde, daha çok Schopenhauer ve Nietzsche ile Wagner’in etkisi altında kalarak sanatçının yaratma sorununa odaklanmıştı. Bu ilk öyküleri, 1901’de yayımlanmasının ardından Mann’ı üne kavuşturan Buddenbrooklar adlı toplumsal roman izledi. 1903’te Tonio Kröger, 1912’de Venedik’te Ölüm yayımlandı. Daha sonra Büyülü Dağ’ı yazan Mann, Hitler iktidara gelince Almanya’dan ayrıldı. 1936’da ABD vatandaşlığına geçti ve Almanya’nın karanlık tablosunu çizdiği Yusuf ve Kardeşleri dörtlemesini yayımladı (1933-1942). Dörtlemenin ardından yazmaya koyulduğu Doktor Faustus’ta ise besteci Andreas Leverkühn’ün yaşamöyküsünün ışığında, Alman kültürünün barbarlığa yenik düşmesini anlattı. 1929’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Mann, 1955’te Zürich’te öldü.

edebiyathaber.net (24 Temmuz 2013)

Festivalden doğan roman

İTEF’in (İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali) 2011 yılındaki katılımcılarından yazar Antti Tuuri, İstanbul’u yazdı.

Tuuri’nin, “Bosfor Ekspresi” adını verdiği kitap, İstanbul ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anlatıyor. Roman, Finlandiya’da bu ay yayımlanacak. 60’a yakın kitabı bulunan yazarın kitapları pek çok dilde yayımlanırken bazıları sinemaya da uyarlandı. Yazar, 1985’te Nordik Edebiyat Ödülü’nü, 1997’de Finlandiya Kurgu Ödülü’nü almıştı.

Yazarın dilimize kazandırılan Gökdelenler adlı bir kitabı da var.

24 Temmuz 2013

Goerge Orwell, edebiyat ve iktidar | İsmail Gezgin

İnsanın seyahati doğadan kültüre, biyolojiden uygarlığa olmuştur. Kurtulunması amaçlanan yalnızlık Tanrı’ya yüklenirken, toplumsal yaşam geleceğin teminatı bellenmiş; beden kültürün yasal dünyasında mahkûm edilmişti. Yasalı bir kültür dünyasına doğmuş her insan yavrusunun, doğasından getirdiği dürtülerini fallik iktidarların ruhsal parmaklıklı kodesine tıkması beklenmişti. Hiçbir bedenin özgür olmadığı bu ruh dünyasının her bireyi, diğeri ile rasyonel akıl yoluyla ilintilidir.

Bu tutukluluk, doğa tarafından tehdit edilen bedenin ve geleceğin güvenliği içindi ve ne yazık ki güvenlik ile özgürlük aynı yataktan akan sular değildi. Birbirlerine mecbur olan insanlardan oluşan kalabalıklar dilde ve dil yoluyla örgütlenmişlerdi. Kişisel, bedensel arzuların karanlıklarda tatminsizliğe mecbur edildiği bu kalabalık, normatif paydada buluşmak zorundaydı; bu payda dildi. Dilin dışında Özne olmak, var olmak mümkün değildi. Dilin dünyasına düşen her birey, bencilliği bir kenara bırakarak dili konuşmak zorundaydı. Dilin talebi bireyin talebi değildi. Konuşan insan toplumun dilini konuşuyordu.

Toplumun taleplerini simgesel sistemle seslendiren dil, bu andan itibaren insanlar arasında iletişim sağlayan bir aygıttan, yasanın kendisine dönüşmüştür; insanın itaat etmek zorunda kaldığı muktedirdir artık o. Dil yoluyla toplumsalın kucağına düşen birey, Özne olabilmek için bölünerek nevrotik yasal yapıya uyum sağlayacaktır. Dilin acımasız yasası, kültürün bütün kodlarını kullanarak bireylerden oluşan bir popülasyon inşa ederek iktidar olmuştur. Toplumsal yasa, dil yoluyla her bireysel düşüncede kendini ifade etmektedir.

Toplumsal düzen dilde dolayımlanıyorsa ona en büyük itiraz da dilden gelecektir. Dilin üstatları bu durumda yasanın ve iktidarın en büyük düşmanları olacaktır. Yazın dünyasında özellikle edebiyatçı ve şairler potansiyel muhaliflere dönüşürler, iktidar ve yazar ilişkisi de irdelenmeye değer bir konuma yükselir. Türkiye’nin en kıymetli düşünürlerinden birisi olduğuna inandığım Saffet Murat Tura, Notos dergisine verdiği röportajda iktidar edebiyat ilişkisi hakkında şunları ifade etmiştir:

Bence edebiyatın en önemli problemi iktidardır. Edebiyat iktidar ve itaat problemleriyle uğraşır. Edebiyatın asıl konusu özgürlük kavramıdır. Toplum içinde insan ne kadar özgürdür? Ne kadar özgür olmalıdır? Geniş anlamıyla edebiyat, bir özgürlük gaspı olan iktidarla uğraşmak demektir. Burada iktidar kavramını siyasi iktidarla sınırlamadan tüm özgürlük ilişkilerinin temel problemi olarak kullanıyorum… Edebiyat, insanların bir arada olmasından ve örgütlenmesinden ortaya çıkan güçlerin, korku ve umut söylemiyle gasp edilmesiyle oluşan, fetişleşerek insanlardan bağımsız bir kimlik kazanan iktidarın maskesini düşürür. Bu bakımdan devrimcidir… Edebiyat, yazarın niyetinden bağımsız bir şekilde, başka bir yaşamı bize göstererek fantastik korkularımızın anlamsızlığını gösterir. Korku ve umut arasındaki yaşamımızı sorgulamamıza neden olduğu ölçüde iktidarı ve itaati de sorgularız…

Edebiyatçı, yazar ve iktidar diyalektiği modern bir sorunsal değildir. Daha eski örnekleri de mevcut olmakla birlikte matbaanın yayın dünyasında kullanılmasından itibaren, yazar ve yazdığı kitabın iktidarla ilişkisi sorunlu olmuştur. 1903 yılında doğan George Orwell, tamamı kitapla ve yazmakla geçen yaşamının bir kısmını Londra’da bir kitapçıda çalışarak sürdürmüştü. Orwell’ın kitap, yazar ve iktidar ilişkileri üzerine günümüzden farksız şikâyet ve gözlemleri, aradan geçen zamanı hiçe saymaktadır. Örneğin, “basının bir kaç zengin adamın elinde toplanmış olması, radyo ve filmlerin tekelleşme kıskacında bulunması; halkın kitaplara para harcama konusundaki isteksizliği ve bunun sonucunda neredeyse tüm yazarların geçimlerini yaratıcılıktan yoksun işlerden sağlamak zorunda kalmaları…”  Burada anlatılanlar adeta günümüz Türkiye’sini tasvir ediyor. Basın genelde iktidarla iyi ilişkiler kuran bir kaç sermaye grubunun elinde ve yazarların çok büyük bir bölümü yaşamlarını kazanmak için başka işlerde çalışmaktadırlar.

Spinoza’dan bu yana iktidarın, bireylerin toplumsal yasalara uymalarını sağlayacak korku-umut diyalektiğine dikkat çekilmektedir. Kapitalizmin devreye girmesiyle beraber yalnızlaştırılan bireyler üzerine uygulanan biyo-politikalar, kendine yabancılaşmış, yalnızlığından korkan bireylerden oluşmuş bir toplum inşasını beraberinde getirmiştir. İnsanın konformatif yapısı kalabalıklara uyum sağlamasını kolaylaştıran etkenler olmuştur çünkü kimse yalnızlığına mahkûm olmak istemez. Oysaki yazar, kendi gönüllü yalnızlığında, kelimelerden kurduğu bir şatoda yaşamak durumundadır. Yazdıklarıyla, birey ve toplum arasında kurduğu ilişkiyle iktidarın kontrol isteğini uyandıran yazar, zerle zor arasındaki seçimle baş başa kalır. Totalitarizmin, en büyük baskıyı uyguladığı alan yazın dünyasıdır. Çünkü hiçbir metin politikanın dışında değildir; “özellikle de bizimki gibi doğrudan siyasi türden korkuların, nefretlerin ve sadakatlerin tüm insanların bilincinin yüzeyine yakın olduğu bir çağda”.

Orwell, kurmaca metin üreten yazarların, otoriterleşmiş sosyal yapı içerisinde, kendi gerçekliklerini üretemediklerine, aksine öznel duygularını kurgulayarak değiştirmeye zorlandıkları için ölümcül hasta olduklarına inanmıştır. Uzun süren totaliter rejimlerde Orwell, düz yazının ölüme mahkûm olduğuna inanmaktaydı. Hatta geçmişteki rejimlerin, kendi çağdaşlarıyla kıyaslanınca totaliter bile sayılamayacağını ileri sürmüştü; baskı aygıtları gelişmemiş bu eski totaliter rejimler insanların nefes almalarını engelleyemiyordu. Orwell çağını ise daha farklı görüyordu: “Günümüzde siyasi yazılar yazmak neredeyse tamamen bir çocuğun meccano (bir çeşit logo) setinin parçalarını birbirine geçirmesi gibi önceden hazırlanmış cümlelerin birbirlerine geçirilmesinden oluşuyor. Bu otosansürün kaçınılmaz sonucudur. Yalın ve coşkulu bir dille yazabilmek için insanın korkusuzca düşünmesi gerekir ve eğer insan korkusuzca düşünürse politik açıdan Ortodoks olamaz”. Bu nedenle de bu ortamda üretilen metinlerin ömürlerinin uzun olmaması doğaldır. Orwell’in bu satırları yazmasının üzerinden geçen süre yaklaşık 70 yıl olmasına rağmen, bugün yazılmış gibi taze olmaları dikkat çekicidir.

George Orwell, şiirin ve şairin otorite karşısındaki yaşama şansının, düzyazı ve yazarından fazla olduğunu düşünmüştür. Politik tarafgirliğin şiir yazmayı kolaylaştıracağı ve hatta yaşatacağına inanan Orwell, özgürlük ve bireyselliğin ortadan kaldırıldığı totaliter rejimlerde bile şiire ihtiyaç duyulmaya devam edildiğini ileri sürmüştür. Ancak düzyazı için aynı şeyi düşünmez: “Üç yüz yıllık bir süre boyunca kaç kişi aynı zamanda hem iyi bir romancı hem de iyi bir Katolik olmayı başardı ki? Gerçek şu ki, kimi konular sözcüklerle övülemez ve tiranlık da bunlardan biri. Engizisyonu öven iyi bir kitap yazmayı kimse beceremedi. Totaliter bir çağda belki şiir varolmayı sürdürebilir ve mimari gibi belirli yarı sanatlar tiranlıktan kazanç dahi sağlayabilirler, ancak düz yazı kaleme alan yazarın suskunluk ile ölüm dışında bir seçeneği yoktur. Bildiğimiz düzyazı rasyonalizmin, Protestan yüzyılların, özerk bireyin ürünüdür. Ve entelektüel özgürlüğün yok edilmesi, gazeteciyi, sosyoloji yazarını, tarihçiyi, romancıyı, eleştirmeni ve şairi kötürüm bırakır”.

Ancak tarihin her döneminde iktidarla iyi ilişkiler içinde olan yazarlar da olmuştur. Bunlar, aldıkları büyük paralarla ödüllendirilmelerine karşın muhalif kanattaki diğer yazarlara zulmedilmesi neredeyse evrensel bir gerçektir. Orwell, bu yazarların safına İlya Ehrenburg ve Alexei Tolstoy’u eklemiş ve onları “iktidarın fahişeleri” olmakla suçlamıştır.

Kitapçıda çalıştığı yıllardaki gözlemlerine dayanarak, mevcut kapitalist sistem içinde kitapların sonunun gelebileceğini de tartışmıştır Orwell. Bugün halen bu tartışmanın devam ettiği dikkate alınırsa değişen bir şey yok demektir. Yazar, kitap, kitabevi ve okuma eylemi karşısına her zaman bir düşman dikilmekte, varlıklarını tehdit etmektedir. Toplumu tüketici durumuna düşürmek için ince politikalar üreterek insanın bedenine kadar sirayet eden iktidar dostu büyük sermayeler, insanların kitapla ilişkilerini engelleyici, eğlencelik ürünler çıkarmakta ve onları kendilerine bağımlı kılmaya çalışmaktadır. Orwell, insanların eğlenceye harcadıkları parayı kitaba vermediklerini ve özellikle de radyo ve filmlerin roman ve öyküleri tedavülden kaldıracaklarına inanmıştı.

George Orwell’in Kitaplar ve Sigaralar (Sel Yayıncılık, çeviren Levent Konca) adlı eseri, kitap ve okumakla alakalı pek çok konu yanında iktidar ve edebiyat ilişkisini ele almaktadır. Herkesin okumasını şiddetle tavsiye ettiğim bu kitabı en iyi özetleyen cümle şudur:

Şu anda tek bildiğimiz kimi hayvanlar gibi hayal gücünün de esaret altında üreyemeyeceği”.

İsmail Gezgin – edebiyathaber.net (23 Temmuz 2013)

Tüm Yazıları>>>

Leyla Erbil toprağa verildi

Cuma günü hayatını kaybeden yazar Leyla Erbil, dün İstanbul’da toprağa verildi.

Erbil için Teşvikiye Cami’nde cenaze töreni düzenlendi. Eşi Mehmet Erbil, oğlu Bora ile kızı Fatoş Erbil Pınar taziyeleri kabul etti.
Leyla Erbil’in naaşı öğle vakti kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Edebiyatın devrimcisi olarak nitelendirilen Erbil, ele aldığı konular ve anlatım dilinde yaptığı değişikliklerle 1950 kuşağının en önemli yazarları arasında sayılıyordu.
Nobel ödülüne aday gösterilen ilk Türk kadın yazar olan Leyla Erbil, uzun zamandır lösemi tedavisi görüyordu.
23 Temmuz 2013

Cemal Süreya 82 yaşında

Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği ve Gençlik Kanadı, bu yıl da derneğin kuruluş yıldönümü olan ve Cemal Süreya‘nın doğum günü kabul edilen 28 Temmuz’da şairin sevenlerini Kulaksız Mezarlığı’ndaki kabrinde onu anmaya çağırıyor:

Sevda Sözleri‘ni alın, güneşe aldırmayıp Cemal Süreya dizelerinin gölgesi altında buluşalım”.

Etkinlik için Kadıköy Nikah Dairesi ve Okmeydanı Şark Kahvesi önünden 13.00’te derneğin servisleri kalkacak.

edebiyathaber.net (23 Temmuz 2013)

“Dikkat Yazılı Var!”

Ahmet Gülüm ve Kemal Gönen’in öğrencilerin verdikleri cevaplardan daha önce derledikleri dört kitaptan iki ciltlik bir seçkiden oluşan Dikkat Yazılı Varİletişim Yayınları’nca yayımlandı.

İlk olarak 1997 yılında çıktığında özellikle genç okurun ilgisini çeken Dikkat Yazılı Var, öğrencilerin sınav sorularına verdikleri eğlenceli cevaplardan ve bu cevaplara eşlik eden eğlenceli çizgilerden oluşuyor.

Devletin temel organlarını yazınız.

“Mide, kalp, ciyer”

Mübarek geceler hangileridir?

1-Kına Gecesi

2-Gerdek Gecesi

3-Dolunay Gecesi

Bu ve buna benzer birbirinden ilginç cevaplar var Dikkat Yazılı Var kitabında. Çocukların dünyasını büyüklere açan, her iki kuşağı da eğlendiren kitabın gördüğü ilgiye derleyenlerin de bir teşekkürü:

“Oyun ve mizah, hayatımızdan giderek yok olurken, ‘şakasız ve oyunsuz’ bir an önce büyüme isteğinin prim yaptığı günümüzde, yeniden kahkaha atmanın, saçmalamanın keyfini yaşattıkları için kitabın asıl yaratıcısı çocuklarımıza ve daha iyi bir eğitim-öğretim için çaba gösteren herkese sonsuz teşekkürlerimizle…”

edebiyathaber.net (23 Temmuz 2013)

TÜBİTAK’tan e-kitap

TÜBİTAK üniversitelerde okutulan derslere yönelik e-kitap içerikleri hazırlayacak.

TÜBİTAK resmi sitesinden alınan bilgiye göre, üniversitelerde Türkçe akademik kaynak eksikliğinin giderilmesi, modern araçlarla zenginleştirilen ders materyallerinin tüm öğrencilerin erişimine sunulması ve lisans eğitimi kalitesinin artırılmasına destek amacıyla TÜBİTAK Bilim ve Toplum Daire Başkanlığı Kitaplar Müdürlüğünce e-Kitap ve e-Ders içerikleri hazırlanacak. TÜBİTAK, bu uygulama ile üniversitelerde okutulan derslere yönelik, Türkçe kaynaklar artırılacak ve ders materyali havuzu oluşturulması ve aynı zamanda akademisyenlerin Türkçe eser yazmalarının teşvik edileceği bildirildi. Akademik kaynakların çeşit ve niteliği artırılması planlanan program sonunda ortaya çıkacak ders malzemeleri çevrimiçi olarak tüm öğrencilerin erişimine açılacak ve ücretsiz kullanılabilecek. Hazırlanacak eserlerden, aynı zamanda öğretim elemanları da yararlanabilecek. TÜBİTAK desteğiyle hazırlanacak, e-Dersler ve e-Kitapların dijital eğitimde, derslerin anlatımına yardımcı olması amacıyla özgün çizim, animasyon, simülasyon, sunum, deneyler, fotoğraf, video ile etkileşimli uygulamalar kullanılacak.

e- Ders ve e- Kitapları hazırlayacak kişilerde, en az doktora derecesine sahip, dersin ilgili olduğu alanda lisans ya da lisansüstü düzeyde eğitim almış veya ders vermiş olmaları şartı arayan TÜBİTAK, telif bedeli hariç 120 bin liraya kadar destek sağlayacağını duyurdu. Ayrıca, TÜBİTAK, hazırlanacak e-Kitaplar için eser sahiplerine toplam 50 bin liraya kadar, e-Ders için ise 15 bin liraya kadar telif ödeyecek. ‘5001-Akademik e-Kita’ çağrısının ilk başvuruları sona ererken, ikinci bir çağrının önümüzdeki aylarda yeniden yapılacağı belirtildi. e-Ders içeriği hazırlayanlar için başvurular 23 Ağustos’a kadar devam edecek. Çağrı kapsamında desteklenmesine karar verilen projelerin ise 18 ay içinde tamamlanması öngörülüyor.

23 Temmuz 2013

Çikolata kokusu kitap aldırıyor

Belçika’da yapılan bir deney, insanların çikolata kokusu alınca, romantik romanlar ve yeme içme kitaplarını daha çok satın aldığını ortaya çıkardı.

Hasselt Üniversitesi araştırmacıları, 10 gün boyunca kitapçıda hissedilebilir bir çikolata kokusu yayılmasını sağladı. İnsanların dükkânda kalarak kitapları inceleme eğilimi 2 katına çıktı. Yeme içme kitapları ve romantik romanların satışı ise yüzde 40 arttı.

23 Temmuz 2013

Genç yazarlar için en klişe 4 tavsiye

Klişeler, bazı doğrular içermekle birlikte, çoğu zaman sıkıcıdır. İşte genç yazarlar için  policymic.com adlı sitenin hazırladığı klişeleri biraz değiştirerek sıralıyoruz:

1. Doğal ol!

2. Dünyadaki herkesin içinde açığa çıkmayı bekleyen bir kitap vardır.

3. En iyi bildiğin şeyleri yaz!

4. Mümkün olduğunca özgün ol!

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2013)

Fennî Edebiyat | Ercan Akyol

Seda Uyanık’ın Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat adlı kitabı, Türk edebiyatı araştırmaları alanına iki önemli yenilik getiriyor. Bu yeniliklerden ilki edebiyat tarihlerinin kanonik okumalardan kaynaklanan bir eksiğini vurgularken diğeri edebiyat ile sosyo-kültürel ortam arasındaki ilişkiye ışık tutuyor.

Genel olarak modern Türk edebiyatı tarihinin, kanona girmiş eserlerden yola çıkılarak oluşturulması, ne yazık ki günümüzde dahi geçerliliğini koruyan bir durumdur. Bu doğrultuda modernleşmeyle birlikte ortaya çıkan ilk Türkçe romanlar günümüze kadar, aşırı Batılılaşma, züppelik, alafrangalık ve kadın özgürleşmesi gibi kavramlar üzerinden okunmuştur. Halbuki bu tarz bir okuma modern Türk edebiyatının köklerinin sadece bir kısmını ortaya çıkaran, eksik bir okumadır. Seda Uyanık, bu noksanlığa Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat adlı kitabıyla, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki Türk edebiyatının aslında başka bir açıdan da okunabileceğini göstererek işaret ediyor. Ona göre modernleşme sırasında Osmanlı edebiyatında bir aşırı makineleşme ve aşırı endüstrileşme sorunsalı vardır. Bu sorunsal, o dönemdeki Osmanlı edebiyatında “fennî” olarak adlandırılan ve bilimi merkeze alan bir edebiyat türünün, metin merkezli bir yaklaşımla incelenmesiyle ortaya konabilecektir. Böylece Uyanık’ın çalışmasının temelini, günümüzdeki edebiyat tarihlerine alınmayan ve zamanında fennî olarak adlandırılan bu sekiz eser oluşturmaktadır: Ahmet Mithat Efendi - Fennî Bir Roman Yahut Amerika Doktorları (1888), Molla Davudzâde Mustafa NâzımRüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyye-i Rü’yet (1913), Celal Nuri İleriTarih-i İstikbal (1913), Yahya Kemal BeyatlıÇamlar Altında Muhasebe (1913), Hasan Ruşenî Barkın – Ruşenî’nin Rüyası – Müslümanların Megali İdeası Gaye-i Hayâliyesi (1914), Refik Halid KarayHülya Bu Ya… (1921), Abdülhak Hamid TarhanArzîler (1925) ve Behlül Dânâ -Makineli Kafa (1928).

Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat‘ta yukarıda adı geçen sekiz eser, dönemin sosyo-kültürel ortamını edebiyatla ilişkilendiren kapsayıcı bir giriş bölümünün ardından iki ana başlık altında değerlendiriliyor. İlk başlıkta Osmanlı fennî edebiyatında teknoloji ve modernizm arasındaki ilişkinin edebiyattaki yansımaları üzerinde duruluyor; ikinci başlıkta ise zaman ve mekân algısı üzerinden fennî edebiyatın, bilimi nasıl konumlandırdığı tartışılıyor.

Şimdiye dek çokça söylendiği üzere, modernleşme hareketleri sırasında Osmanlı aydınlarının Batı ile kurduğu ilişkinin temel meselelerinden birisi, Batı’nın bilimini ve teknolojisini almak bunun karşısında ise kendi geleneksel kültürünü ve ahlakını korumaktır. Seda Uyanık’ın kitabında ortaya koyduğu üzere Osmanlı fennî edebiyatı, Batı karşısında alınan bu tavrı net bir şekilde yansıtmaktadır. Çünkü Uyanık’a göre Osmanlı reformcuları açısından teknoloji ile modernizm arasında bir özdeşlik ilişkisi vardır; yani Batı’nın teknolojisine sahip olmak Osmanlı reformcuları tarafından modernleşmeye eş-değer olarak algılanmıştır.  Bu yüzden de incelemede ele alınan romanların ortak noktası, gelenek ve ahlak karşısında teknolojinin nerede konumlandırılacağı sorunsalıdır. Ayrıca kitapta söylendiği üzere fennî edebiyat sadece bilimsel gelişmelerden yola çıkılarak değil, Jules Verne ve H. G. Wells gibi Batılı bilim kurgu yazarlarının tesiriyle de oluşturulmuştur.

Fennî anlatılardaki “teknoloji ve ahlak” sorunsalı birbirine zıt iki merkez dâhilinde ele alınmıştır: bunlardan birincisi Batı’nın teknolojisini sahiplenip, geliştirmiş ve aynı zamanda geleneksel-İslam kültürüyle ahlakını korumuş olan bir gelecek zaman Osmanlısıdır. Bu bağlamda gelenek, ahlak ve teknoloji aynı potada eritilmiş ve ortaya Batı’ya boyun eğdirmiş, dünya hâkimi bir Osmanlı Devleti çıkmıştır. Buna bir tezat teşkil eden ikinci görüş ise aşırı makineleşme ve endüstrileşme sonucunda insanî, dinî ve tarihî değerlerini yitiren bir gelecek zaman Osmanlısıdır. Görüldüğü gibi gelecek zaman, Osmanlı yazarlarının zihin dünyasında bazen olumlu bazense olumsuz bir kavram olarak yer almıştır. Her iki örnek de bizlere o dönemin bir zihin haritasını sunması bakımından oldukça önemlidir.

Kitabın sosyo-kültürel ortam ile edebiyat arasındaki ilişkiyi aydınlattığından yukarıda bahsetmiştim. Buna göre “fennî” terimini Osmanlı’ya pozitivizmin girişi doğrultusunda görmek gerekir. 19. yüzyıl sonundan itibaren Osmanlı reformcularını dünyadaki bilimsel gelişmelere karşı tamamen ilgisiz kişiler olarak düşünemeyiz. Charles Darwin‘in Türlerin Kökeni‘nin yayımladığı yıl olan 1859’dan iki yıl sonra Osmanlı’da evrimle ilgili ilk makale yayımlanmış, bunu izleyen yıllarda ve özellikle 20. yüzyıl başında bu konuda çeşitli tercümeler ve telif eserler ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra aynı dönemde temel bilimlerin diğer alanlarıyla ilgili birçok kitap basılmıştır. Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat bu bağlamda toplumsal gelişmelere paralel olarak edebiyatın nasıl şekillendiğini göstermesi bakımından önemli bir çalışma. Çünkü Seda Uyanık’ın tespitleri sayesinde 1888 yılından itibaren (1870’lerde Jules Verne’in Osmanlıcaya çevirileri de başlamıştır) Osmanlı edebiyatının bilimsel alandaki gelişmeleri konu edindiğini görebiliyoruz.

Tüm bu noktalar göz önüne alındığında Uyanık’ın ortaya koyduğu yeni bilgilerden sonra, modern Türk edebiyatının kökenlerinin aslında sandığımızdan çok daha renkli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat bu açıdan bize, modern Türk edebiyatının tarihine dair oldukça yeni bir bakış açısının imkânlarını sunuyor.

Ercan Akyol – edebiyathaber.net (22 Temmuz 2013)

Google e-kitapla Hollanda’da

Google, Hollanda’da e-kitap satışlarına başladığını açıkladı.

Ünlü arama motoru Google tarafından yapılan açıklamada, Google Play Store üzerinden satışı yapılacak e-kitapların işlevselliğinin önümüzdeki günlerde artırılacağı aktarıldı.

Google yeni e-kitap sistemi için Hollanda’da bulunan yayıncılar merkezi dağıtım platformu, Centraal Boekhuis gibi kurumların yanı sıra Lannoo, Prometheus ve House of Books gibi önemli yayınevleri ile de ortak çalıştıklarını açıkladı.

E-kitap satın alan müşteriler bu kitapları hem bilgisayarlarında hem de telefon veya tabletleri aracılığıyla okuyabilecek. Kitap fiyatları konusunda bir açıklama yapmayan Google, düşük fiyatlar uygulamayı amaçladığını belirtiyor.

22 Temmuz 2013

Uykular tatlı rüyalarla dolup taşıyor!

William Joyce’un Çocukların Koruyucuları serisinin ikinci kitabı Uyku Perisi, Süleyman Genç çevirisiyle Altın Kitaplar Yayınevi’nce yayımlandı.

William Joyce, sinematik dili ve illüstrasyonlarıyla çocukların hayal dünyasına bir kez daha sesleniyor. Çocukların kâbusları Uyku Perisi’nin serptiği Rüya Tozları’yla son buluyor.

Çocukların koruyucusu Aydede, dünyadaki tüm çocuklara göz kulak oluyordu. Peki ya Ay, yarımaydan daha küçük olup yeterince ışık saçamadığında? O zaman çocukları geceleri kim koruyacak?

İşte karşınızda Kâbuslar Hükümdarı Karagölge Lort Sanderson Uykucuzade, I. Uyku Perisi, Uyku ve Düşlerin Yüce Koruyucusu! Artık Aydede ilk yardımcısını buldu. Uyku Perisi, gökyüzü ister bulutlu ister açık olsun Rüya Tozları’nı savurup dağıtıyor.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2013)

Mavi Yeşil dergisinde Bedrettin Cömert var

Mavi Yeşil dergisi, 82. sayısıyla okur karşısına çıkıyor.

Bu sayının ilk yazısını Hasan Öztürk kaleme aldı. 35 yıl sonra Bedrettin Cömert’i bize yeniden anımsatan yazı, Cömert’in edebiyat, sanat eksenli yaşamına ışık tutuyor.

Hüseyin Alemdar, Beş Vakit adlı yazısında ömrünün soluğu şiiri ve kendisini derinden etkileyen şairleri anlatıyor.

Şener Şükrü Yiğitler, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu adlı romanında zaman algısını inceliyor.

Ayşegül Özalp, Türk edebiyatının lirik prensesini ve onun otobiyografik romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri üzerine yazdığı yazısıyla dergide.

Erol Uzun, popüler kültürün hangi değerleri tükettiğini sorguluyor.

Elif Balcı Kaştaş, Sezai Karakoç’un Kapalı Çarşı adlı şiirini değerlendiriyor.

A. Murat Özhan yol ve yolculuk üzerine denemesiyle dergide.

Nurkal Kumsuz erkek egemen dünyada kadın edebiyatçı olmanın zorluklarına değiniyor.

Bu sayının öyküsünü Merve Şimşek yazdı. Yavuz Demirci, Tan Doğan, Cemal Karsavran, Fırat Caner, Kasım Yılmaz ve Ferda Balkaya Çetin şiirleriyle yer aldı.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2013)

Leyla Erbil vefat etti

Kendine özgü yazım tarzıyla tanınan yazar Leyla Erbil, tedavi gördüğü hastanede 82 yaşında hayatını kaybetti.

Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Leyla Erbil, tedavi gördüğü Balat Or-Ahayim Hastanesi’nde hayatını kaybetti.

PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne Türkiye’den aday gösterilen ilk kadın yazar olan Erbil, 82 yaşındaydı.

En son geçen Nisan ayında “Tuhaf Bir Erkek” adlı kitabı yayımlanan Erbil’in ilk öyküsü 1956 yılında Seçilmiş Hikayeler Dergisi’nde yayımlandı.

Erbil, sözcük anlamlarını esnekleştirip değiştirmeye dair çabasının yanı sıra yazım kuralları ve noktalama işaretleriyle de oynayarak kendine özgü bir biçim geliştirdi.

Erbil, Türkiye Sanatçılar Birliği ile Türkiye Yazarlar Sendikası’nın da kurucu üyesiydi.

edebiyathaber.net (20 Temmuz 2013)

“Straight Düşünce”: Heteroseksüel kalıplardan sıyrılmak | Mine Egbatan

Monique Wittig’in Straight Düşünce adlı kitabı toplumsal cinsiyeti bir politik kategori olarak öne sürmesi ve heteroseksüel toplumsal sözleşmeyi eleştirmesi bakımından önem kazanıyor. Kitap, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve heteroseksüel toplumsal düzeni ele alan dört bölüm ve yazın dili üzerine çeşitli bölümlerden oluşuyor.

“Cinsiyet Kategorisi” bölümünde Wittig, kadınları bir sınıf olarak ele alır. Kadınlar bir sınıf olarak erkeklere (ezen/egemen olana) karşı mücadele etmeli, bu mücadelenin sonucu olarak “cinsiyetler arasındaki çelişkileri” çözümlemeli ve cinsiyetleri ortadan kaldırmalıdır. Burada önemli olan kadın-erkek arasındaki “doğal” olarak sunulan farklılıkların “hâlihazırda orada” olan “doğal” karşıtlıklar olduğu düşüncesini ters yüz etmektir. Çocuk doğurmak, ev içi işleri üstlenmek gibi “kadının görevi” olarak addedilen işleri yapmanın kadınların ezilmişliğine yol açtığını belirtiyor Wittig. Bu görevleri doğallaştıran egemen düşünce, kadının sorgulamasını ve mücadele etmesini istemiyor. Kadın üzerinde tahakküm kuran bu erkek egemen düşünce, cinsiyet farklılığının “biyolojik”, “hormonal” ya da “genetik” olduğunu, “aile içinde doğal bir işbölümü” olduğunu ve dolayısıyla bunların değiştirilemez olduğunu öne sürüyor. Bu durumu eleştiren Wittig, cinsiyet kategorisinin bir “tahakküm kategorisi” ve “erkeklerin kadınlar üzerindeki toplumsal tahakkümünün ürünü” olduğunu söylüyor. Cinsiyet kategorisi bedenleri ve zihinleri kontrol eden bir tahakküm aracı olarak erkekler tarafından kullanılıyor. Dolayısıyla cinsiyet kategorisinin ortadan kaldırılması ve cinsiyetlerin sorgulanması kadınları özgürleştiren politik mücadele için önem kazanıyor. Cinsiyet kategorilerini ortadan kaldırmayı savunarak bir kimliksizleşme önerisi sunuyor Wittig.

“Kadın Doğulmaz” bölümünde Wittig, “kadın”ı yeniden sorunsallaştırıyor. “Kadın”ın hâlihazırda “doğal” bir kategori olarak var olmadığını savunur. Burada lezbiyenlerin varlığının değiştirici ve dönüştürücü olmasından bahseder. Çünkü lezbiyenler kendileri için atfedilen “kadın” tanımından sıyrılmayı ve kendilerini birer özne olarak var etmeyi amaçlar. Wittig şöyle der: “Bir lezbiyen başka bir şey olmalıdır, kadın-olmayan, erkek-olmayan, ‘doğa’nın bir ürünü değil, toplumun bir ürünü olmalıdır, zira toplumda ‘doğa’ yoktur” (s. 47). Wittig, cinsiyetsiz bir toplum tahayyül eder. Bunun için “sınıf olarak erkekleri yok etmek” gereklidir. Çünkü “bir kere erkek sınıfı yok olduğunda, sınıf olarak kadınlar yok olacaktır zira sahipsiz köle yoktur” (s. 49). Cinsiyetsiz bir topluma erişmek için ezilenin kendini politik mücadele içinde bir özne olarak var etmesi gerekir. Burada Wittig, Marksizmin “özne” ve “birey” temelli mücadeleyi eleştirmesine karşı çıkar. Kadınların kendilerini kadınlar sınıfının birer öznesi olarak var etmesi, işçi sınıfı mücadelesini böldüğü düşüncesiyle Marksistler tarafından eleştirilmiştir. Marksizmin cinsiyet körü olması da buradan ileri gelir. Kadınların ezildikleri bilincine varmaları onların farklı bir duruş geliştirmelerini, toplumsal kavramları bu duruşa göre yeniden tanımlamaları ve şekillendirmelerini sağlar. Bu da özgürleşme yolunda önemli bir adım olarak görülebilir.

“Straight Düşünce” bölümünde Wittig, heteroseksüel toplumun lezbiyenleri, eşcinsel erkekleri, kadınları ve hegemonik erkeklik tanımına uymayan erkek kategorilerini ezdiğini belirtir. Heteroseksüel toplum “öteki” yaratarak varlığını ve iktidarını devam ettirir. Bunu yaparken de bedenleri kontrol eder, normlar inşa eder ve normlara uymayanları “sapkın” olarak nitelendirir. Wittig’in de söylediği gibi lezbiyenlerin ve eşcinsellerin kendilerini “kadın” ve “erkek” olarak nitelendirmesi bu normun devamını sağlayabilir ve yeniden üretilmesine katkıda bulunabilir. Burada önemli olan, queer teorisyenlerinin de tartıştığı gibi, farklı kimliklerin birer özne olarak kurgulanması ve birbirleriyle ilişki içerisinde olmasıdır. Ancak bu şekilde karşıtlıklar üzerine kurulan kadın-erkek kategorileri ortadan kalkabilir ve toplumun heteronormatif yapısı yapı-söküme uğratılabilir. Wittig’in “lezbiyenler kadın değildir” savı bu çerçeve içinde okunursa bir anlam kazanır. Wittig’in de belirttiği gibi “… lezbiyenlerin kadınlarla yaşadığını, ilişkilendiğini, seviştiğini söylemek isabetsiz olur çünkü Kadın’ın yalnızca heteroseksüel ekonomik sistemler ve heteroseksüel düşünce sistemleri içinde anlamı vardır” (s. 64).

“Toplumsal Sözleşme Hakkında” bölümünde toplumsal sözleşme ve heteroseksüellik arasında sıkı bir ilişki bulunduğu belirtiliyor. Heteroseksüel normlarla örülmüş bir toplumda yaşıyoruz ve bu normlar nasıl yaşayacağımızdan kiminle ilişkileneceğimize kadar her şeyi belirliyor. Dolayısıyla heteroseksüel toplumsal sözleşmeyi yıkmak, kendi bedenlerimiz ve hayatlarımız üzerinde söz sahibi olabilmek için önemli bir adım.
Wittig’in heteroseksüel düzeni ortadan kaldırmak için önem atfettiği bir diğer alan da simgesel/söylemsel düzen. Çünkü soyut olarak yaratılan ikilikler, karşıtlıklar ve farklılıklar heteroseksüel toplumun sürekliliğine yol açıyor.

Wittig’in dil ve yazın üzerine düşünceleri onun heteroseksüel toplumsal düzeni yıkmayı amaçlayan görüşleriyle doğrudan bağlantılı. Biçim açısından yeni bir edebi eser eskiye dair kuralları yıkar, yeni bir bakış açısıyla konuları anlatmayı yeğler. Dil bir tahakküm kurma aracı olarak kullanılabilir. Bedenlerle ilgili gerçeklikleri inşa eden, kurgulayan ve “doğal” olarak sunan dildir.

Wittig’in anlaşılması zor bir dili var, ancak bu bir dezavantaj değil. Kitabın keşfedilmeye açık bir yapısı var, dolayısıyla başa dönüp tekrar tekrar okumak hiç düşünmediğimiz ya da fark etmediğimiz anlamları bulmamızı sağlıyor. Bu anlamıyla queer teoriyle bağdaştırılarak okunacak bir kitap. Kitapta eleştirilmesi gereken noktalar da yok değil. Wittig’in porno ile ilgili düşünceleri biraz katı görünüyor. Özellikle feminist porno ya da queer porno ile ilgili tartışmalar düşünüldüğünde pornonun kadınları ve bedenleri tahakküm altına alan bir yapıda olmama olasılığı da bulunuyor. Bunun yanı sıra cinsiyet kategorilerinin ortadan kalktığı bir toplum tahayyülünün yine karşıtlıklar ve farklılıklar üzerine kuruluyor olması da queer teori ile çelişiyor. Heteroseksüelliğe karşı homoseksüelliği konumlandıran bir anlayış, kategorileri yıkmaktan ziyade yeni kategoriler üreterek queer teorinin kimliklerin oynaşması (ya da kimliksizleşme) tahayyülüne ters düşüyor.

Mine Egbatan – edebiyathaber.net (20 Temmuz 2013)

Tüm Yazıları>>>

Direniş ve edebiyat | Gönül Kıvılcım

Edebiyat başkaldırmaktır, der dururdum. Dururdum çünkü bu cümlenin hayatta karşılığı yoktu, varsa da çok zayıftı. Sonra hayat hiç görmeyeceğimizi sandığımız günler bahşetti bize ve gün doğumuyla birlikte kelimelere yepyeni, taze anlamlar yüklendi.

Politikaya, sanata, edebiyata, değdiği ağaçlara, değdiği her şeye dirilik kazandıracak bir su kaynağının başındaydık. Yüksek sesle slogan atmaktan yorulduğumuzda yanımızdakine şunu sormayı başardık: Bu başkaldırı kaç gün daha devam eder sence?

Oysa geçmişte yorganlarımızın altında büzülüp mutsuzuz, diye yakınıyorduk, yüreğimiz şişti diye, insanların pes etmişliğine baksana, yenildik ve umut yok herhalde diye. Ay, bakmayı unuttuğumuz gökyüzünde usul usul büyüyor, dolunaya evriliyordu o sırada ve geçtiği yolları unutmuş göçmen kuşlardan farksız, tedirginlik içinde ortalıkta dolanırken bir gün ansızın “direniş” deyiverdik, yeni konuşmaya başlamış bir çocuğun ağzından “anne”yi, “baba”yı çıkarışı gibi.

Bu dil ve akıl çözülmesinin edebiyata yansımalarının neler olacağını merak ediyoruz şimdi. Çünkü gerçekliğin kurgusu değiştiğinde, bu kurgunun içinde yol alarak başka dünyalar hayal eden edebiyatın da aynı kalması imkânsızdır. Bir perde açıldı kuşkusuz ve kapanması pek mümkün görünmüyor bundan sonra.

Yazar, okuyucuların özgürlüğüne çağrıda bulunmak için yazar, der Jean-Paul Sartre ve devam eder: “Yazmak, dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmaktır”. Öyleyse, ona şu soruyu sormak hakkımızdır. “Dünyanın hangi görünüşünü örten perdeleri kaldırmak istiyorsun?”*

Güç ilişkilerinin, bizi kusturacak raddeye getiren yasakların, tecavüz, ensest, aile içi şiddet gırla giderken toplumu sarıp sarmalayan ikiyüzlülüğün, onurlu bir hayat sürdürme arzusunun üstünü örten perdeleri kaldırdı, sivil itaatsizliği bir istisna değil kural haline getiren Gezi direnişi. Önce dil başkaldırdı. Neler istediğimizi haykırdık, neler istemediğimizi, küfürlü sloganlar barlarda, sokak aralarında, parklarda kulaklarımızda uğuldadı. Utanmıyorduk, erkeklerin ve kadınların cinsel organları öfkemizin adıydı çünkü. Ve öfke İstanbul sokaklarında cinsiyetsizleşmişti.

Sonra temel alışkanlıklarımızı sorguladık. Özgürlük taleplerimizi yok sayan televizyonları kaldırıp pencereden atmayı önerenler oldu, süpermarketten değil mahalle bakkalından alışveriş yapmayı daha erdemli buldu bazı direnişçiler, tüketimin özgürlüğe değil köleliğe giden yol olduğunu hissettik kimi zaman ve nesnelerin biz onları kullandığımız, onlarla buluştuğumuz için var olduğu gerçeğini hatırladık bir kere daha. Misal: Sakince akıp giden nehrin kıyısındaki şu boyaları dökülmüş yeşil kayık, ne zaman ona binip kürekleri çekersek o zaman vardır.

Biz yazarlar içinse perde açıldığında gayet mühim bir soru belirdi gözlerimizin önünde. Neden yazıyoruz? Birileri okusun, birileri etkileşime girsin, sorular sorsun, paylaşsın, karşılık versin diye. Ya insanlar bunu gerçekleştirecek özgürlüğe sahip değilse, sorusunu soruyor Sartre. İşte o zaman yazdıklarımız anlamsızlaşacağından “Bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır”. Evimizde boş duvarlara sarf ettiğimiz sözleri böyle dönemlerde gider yaşadığımız sokağın duvarlarına yazarız, daha önce göz temasından öteye geçemediğimiz komşularımızla caddelerde aynı isyanı paylaşırız. Yani, Sartre’ın dediği gibi “yazmak özgürlük istemenin bir biçimi” ise kalem işe yaramadığında yazar farklı bir yoldan özgürlüğün peşine düşer.

Özgürlük, herkes için, her şey için gerekli olduğu kadar edebiyat için de gereklidir çünkü. Hatta en fazla onun için.

Madem öyle, raflardaki kitapların karşısına bir kere daha oturalım: Kanayan en derin yaralarımıza değmeyecekse, hayata dokunmayacaksa, toplumla insanla bağlarını kurmayacaksa neden yazıyoruz?

Nefes almak için mi? Eminim pek çok yazar aynı soruyu sıkça soruyor bugünlerde kendine. Çünkü nasıl bir örtü kalktı ve iktidara göbek bağıyla bağlanmış gazetecilerin, yeşil alanları rant peşinde gözü kapalı peşkeş çeken bürokratların, politikanın kendi hükümdarlıklarını ilan etmenin bir aracı olduğunu sanan siyasilerin maskesi düştüyse, eğlenceyi sanatı AVM’lere hapseden bir kültürün üzerinde yükselen edebiyatın da maskesi düştü. Hayatımıza, varoluşumuza dair ciddi bir uyanıştır söz konusu olan ve bu mücadelenin edebiyattaki yankılarının neler olacağı önemlidir.

Küçük de olsa bir uyanışın nüvelerini bu halk hareketinden önce de görmemiş miydik? Dersim gibi bastırılan, tabulaştırılan kimi konular popüler yaklaşımların kurbanı olmadan, edebiyat gibi edebiyat diyebileceğimiz has yaklaşımlarla masaya yatırılmamış mıydı daha önce de?  Ama değerleri konusunda kimsenin kuşkusunun bulunmadığı bu yapıtlar, var olan güvensizlik ortamında yeterince inandırıcı olamadılar ne yazık ki. Zira hiçbir şey söylemeyen yazarların gölgesinde o romanlar da bir şey “söylemiyor”du. Edebiyat, entelijensiya inandırıcılığını kaybetmişti.

Okur kitap ilişkisindeki bu genel güven yitimi, pek çok bağlamda ayrı ayrı tartışılabilir. Ancak altını kalınca çizmemiz gereken nokta, okurun nedense yabancı yazarlı kitaplarda kendini daha çok görebildiği ve yerli yazarların kitaplarında ise yabancı bir memlekette gibi gezindiğidir.

Geçmişte hayatımızın içini boşaltan, çoraklaştıran bir değersizleştirme politikası edebiyatın da kısırlaşmasına, sahiciliğini yitirmesine neden olmuştu. Düşünürsek, cumhuriyetin başlangıcından bu yana iyileşmeyen en önemli yaralarımızdan biri olan din meselesi, karakterlerin çatıştığı bir durum olarak kaç kitapta karşımıza çıkar? Orhan Pamuk‘un Kar kitabını, Nedim Gürsel‘in Allah’ın Kızları kitabını ve İslami kesimin inancını bir hayatın üzerinden, ibret verici hikâyeler gibi anlatan romanları bunun dışında tutuyoruz tabii. Bir imkânsızlık olarak, bastırılmışlıklar olarak, bir tehdit, aşağılanma ve meydan okuma olarak dini kimlik, toplumu bölen neredeyse en önemli faydır halbuki.

Yaşadığı toplumun en temel meselelerine dair tek laf etmeyen edebiyat bugün miyadını doldurmuştur, diyebiliriz rahatça.

Kürt meselesi, kadın meselesi, üçüncü cins meselesi… Bundan böyle edebiyat yoksunluklarımıza, bedenlerimize, kaygılarımıza, kabuslarımıza, çatışmalarımıza, bizden alınanlara, bizi içten içe yakan dertlere, sancılara, yaşadığımız gerçek ve metaforik depremlere dair olmak zorundadır.

Kıyısız nehir yoktur, demişti Elias Cannetti. Kıyısız edebiyat da olamaz aynı şekilde. Öyleyse Gezi’nin yeşerttiği başkaldırı ikliminin diliyle konuşalım. Bu daha başlangıç. Kendi kültürümüzle bağımızı kuracak ve önce sokaklara sonra sayfalara yazılacak yeni bir edebiyatı da hep birlikte göreceğiz bundan sonra.

*Jean Paul Sartre, Edebiyat Nedir, Can Yayınları, 2005, s. 32

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (19 Temmuz 2013)

Hangi yazar okunması gereken kitaplar listesine girdi?

Medya Tava’nın haberine göre, Daily Mail‘in tatilde okunacak kitaplar listesinde Türkiye’den bir yazar da yer aldı.

Daily Mail‘in düzenlediği yazın okunması gereken kitaplar listesine Aslı E. Perker de Sufle isimli kitabı ile girdi.

Daily Mail, Perker’in kitabı hakkında “harika” yorumunda bulunarak şu ifadelere yer verdi:

“Marc hüzünlü bir dul, Ferda ise onun tuttuğu bakıcısı, yaşını başını almış bir anne ve Lilia hasta kocasına bakmakta. Gerçek bir aile hikâyesi ve nasıl gerçek arkadaş olabileceklerini anlatan bir kitap. Lilia en kibar tabiriyle, minnettar olmayan 2 çocuk evlat edindi. Her kim çocuklarının kendilerine kötü davrandığını düşünüyorsa bu hassas fakat kesinlikle duygusal olmayan kitabı okumalı.”

19 Temmuz 2013

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z