Masthead header

Varoluşçu düşüncenin ağlarında bir örümcek | Hülya Soyşekerci

Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde Behçet Necatigil, 1950 kuşağı yazarları arasında yer alan Demir Özlü için “Hikâyelerinin yapısını varoluşçu ve gerçeküstücü öğelerle oluşturdu, entelektüel ve esrarlı havasıyla yalın gerçekçilerin karşıtı bir yazar oldu.” der.

Uzun yıllar boyunca yurtdışında gönüllü ve zorlu bir sürgün yaşamı sürdüren Demir Özlü, uzak kentlerin kültürel ruhunu keşfe çıkarak, bu kentlerin içinde derinleşen entelektüel izlerin ardına düştü. Düşünce ve duyuş tarzı açısından yakınlık duyduğu bazı Avrupalı yazarların yıllar, yüzyıllar önce yaşadığı sokakları, evleri, mekânları adım adım dolaştı; izlenimlerini kendi içsel duyumsamalarıyla harmanlayıp yoğun, şiirsel anlatımıyla okuyanda unutulmaz edebi tatlar bırakan anlatılar, öyküler ve romanlar kaleme aldı.

Demir Özlü’nün eserlerinde Avrupa’nın, Amerika’nın uzak kentlerinin entelektüel ruhu, kendi ülkesinde yaşadığı gençlik, çocukluk yaşantılarıyla, unutamadığı mekânlarla buluşur. Yazar, anılarıyla yeniden uzanır yıllar önce yaşadığı İstanbul’a ve Anadolu kentlerine; yurt özlemini de kendi ana dilinden güç alarak yazdıklarında içten içe duyumsatır. Düşlerle gerçekler bir aradadır; düş nerede başlar, gerçek nerede biter, hemen kendini ele vermez onun eserlerinde. Bir gezginin, bir ziyaretçinin mekânları olan oteller ve kafeler Demir Özlü’nün roman, anlatı ve öykülerinin odak mekânlarıdır. Yaşamın geçiciliğini duyumsatır gibidir bu yerler; birer ziyaretçisi olduğumuz yaşama atıfta bulunur; “Asıl gerçek ölümdür; birey açısından kalıcı olan sadece hiçlik ya da sonsuz bir boşluktur” diye fısıldar sanki. Varoluşsal boğuntuyu, yalnızlığı, anlamsızlık duygusunu, hiçliğe uzanan adımlarımızın sesini duyarız Demir Özlü anlatılarında. Yaşamın yazınsal boyutta kurgulanmasından oluşan yeni bir estetiğin sezgisi yüreklerimize ulaşır. Demir Özlü, ayrıca anlatıcı/yazar özdeşimi yaratarak bunu kendine özgü bir kurgulamaya dönüştürür.

Demir Özlü’nün geçtiğimiz Temmuz ayında yayımlanan son anlatı kitabı Önünde Boş Bir Uzam yukarıda belirttiğim kavramları vurgulayan, yazarın oluşturduğu etkileyici atmosferiyle içimizde ürpermeler yaratan bir kitap. Önünde Boş Bir Uzam, yazma ânından hemen önce yazarın önündeki o boş kâğıdın görünmez girdabını; bunun yanı sıra insan yaşamının sonundaki hiçliği, ölümün boşluk ve bilinmezliğini temsil ediyor. Atılan adım boşluğa doğrudur; insan ondan sonrasını göremez, bilemez ve kavrayamaz. Yazar, bu metaforu, varoluşçu filozof Kierkegaard’ın bir metninden esinlenerek işliyor. Kitabın sonlarına doğru karşımıza çıkan bu kısacık varoluşçu metni okuyunca, kitabın adıyla insanın asıl meselesinin müthiş bir kesişme noktasında derinleştiğini görüyor; boşluğa düşme ânının yarattığı o inanılmaz ürpertili heyecanı ruhumuzun tüm noktalarında hissediyoruz. Anlatıcı /yazarın esinlendiği felsefi metin aynen şöyle: “Ne gelecek? Gelecek ne getirecek? Bilmiyorum, hiçbir şey sezmiyorum. Bir örümcek, belirli bir noktadan hedefine doğru indiğinde, önünde hep, ne denli çırpınsa da ayağın basamayacağı boş bir uzam görür. Benim durumum da böyle; önümde hep boş bir uzam; beni öne doğru götüren ise, arkamda kalmış bir sonuçtur” (s. 71).

Stefan Zweig’in deyimiyle “kendileriyle savaşanlar”dan olan ve yaşamına kendi eliyle son veren yazar Heinrich von Kleist’ın yaşadığı Berlin mekânlarını anlatıcı/yazarla birlikte dolaşıyor, Kleist’ın evinde ve sokaklarda onun soluk alışını hissediyoruz adeta. Sevdiği insanla birlikte intihar eden Kleist’ın mezarı başında şunları düşünüyor anlatıcı/yazar: “İki sevgilinin mezarı mıydı bu? Böyle yorumlamak ne kadar zor! Bu çağın sancısının, çağın sancısıyla derin bir kişiliğin buluştuğu yerde duyulan, sonraki iki yüzyıla da yansıyan bunaltısıydı. Belki ruh, geleceğin bütün çalkantılarını, insana uygun düşmeyecek bütün sarsıntılarını duymuştu. Şairin intiharı, bence onun şiirinin bir süreğiydi. Bu şiir devam ediyordu. Daha da sürecekti” (s. 63).

Önünde Boş Bir Uzam, anlatıcı/yazarın Berlin’deki günlük yaşamından kesitlerle, otel odalarındaki yazma süreçlerinde duyumsadığı sancılı yaratım anlarının anlatımlarıyla başlıyor. Sayfalar ilerledikçe yazarın yaratma süreçlerine daha yakından tanık oluyor; odasında yazı masası başında onu tüm yalnızlığıyla görür gibi oluyoruz. Anlatıcı/yazar, metnin kişisine “sen” diye seslenerek kuruyor anlatıyı. Böylece, hem yazar, anlatı kişisini dışsallaştırıp kendinden uzakta tutuyor hem de okurun iç dünyasına seslenerek aynı anda iki farklı kişiye ulaşmayı başarıyor bu tarz anlatımla. İyi yazılabilmiş her yazının bütün haksızlıklara başkaldırma olduğunu belirten anlatıcı/yazar, günümüze de göndermede bulunarak şöyle sesleniyor: “Kimsenin sesi çıkmıyor. Kalabalıklar bastırılmış düşlerinin soluk imgeleri içinde sürüklenip gidiyorlar. Kendini iyileştirmek için yazdığını düşünsen de, ‘ıssız çöllerden’ ya da Berlin’deki kanallardan söz etsen de, bir ‘sis çanı’ olacaksın sen. Korkma, kendini koy ortaya” (s. 12). Bir entelektüelin dünya, yaşam ve insanlık karşısındaki sorumluluğunu vurgulayan böyle etkili satırlar, kitabın başından itibaren tüm anlatının dokusuna yayılmış durumda.

Usta yazar Demir Özlü’nün son anlatısı Önünde Boş Bir Uzam, insanın içinde fırtınalar koparıyor. Berlin’den Paris’e; geçmişten şimdiye; gerçeklerden düşlere, anılardan geleceğe gidip gelen bu sıra dışı metinde, insanın evrensel yazgısıyla bir kez daha yüzleşiyor; boş uzamda var olabilmenin ancak sanatsal yaratımın ölümsüzlüğüne ve sonsuzluğuna tutunarak gerçekleştiğinin sezgisel bilgisine ulaşıyoruz. Metnin her adımında, varoluşçu düşüncenin ağlarında dolaşan bir örümcek gibi hissediyoruz kendimizi.

“İnsan”da derinleşmek isteyenler, bu kitapta kendi iç labirentlerinin keşfine çıkacak; insanın varoluş sorunu ve sorumluluğunu kalpten hissedecekler.

Hülya Soyşekerci - edebiyathaber.net (22 Mayıs 2013)      

Tüm Yazıları>>>

M. Sunullah Arısoy 2013 Şiir Ödülü Ergül Çetin’in

Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı tarafından düzenlenen M. Sunullah Arısoy 2013 Şiir Ödülü Aldanışlar adlı yapıtıyla Ergül Çetin’in oldu.

Ayrıca Hilal Karahan’ın ‘’Ateşi Bölen Gece’’ adlı yapıtına ödüle büyük emek veren ve 21 Aralık 2012’de yaşamını yitiren seçici kurul üyesi Burhan Günel ‘in anısına KEGEV özel ödülünün verilmesi uygun görüldü. Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu, Ahmet Özer, Çiğdem Sezer ve Halim Yazıcı’dan oluşan seçici kurulun da katılacağı ödül töreni 10 Mayıs Cuma günü Kuşadası’nda yapıldı.

M.Sunullah Arısoy Ödülü daha önceki yıllarda Türk dili alanında Emine Yurtçu, Zerrin Küsmez, Selma Kavas, Prof. Dr. Ömer Demircan, Ali Dündar ve İlhan Türk’e; şiir dalında ise Haydar Ünal, Mustafa Yıldız, Asım Öztürk, Zeynep Kurada, Ayten Mutlu, Turgay Fişekçi, Selahattin Yolgiden, Arzu K. Ayçiçek, Veysel Çolak, Muzaffer Kale, Ahmet Günbaş ve İhsan Topçu’ya verilmiş; Halim Yazıcı da KEGEV özel ödülüne değer görülmüştü.

Yaşamının son yıllarını Kuşadası’nda geçiren ve ölümünden sonra kendisine ait 8.000 kitabın, eşi Ülkü Arısoy tarafından Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı’na bağışlanmasıyla vakıf bünyesinde adını taşıyan bir kütüphane açılan M.Sunullah Arısoy’un anısını yaşatmak amacıyla verilen ödüllerin gelecek yıllarda da sürdürüleceği bildirildi.

edebiyathaber.net (22 Mayıs 2013)

“Yürüyen Kentler” ve İhanet Altını” raflarda

Philip Reeve’in yazdığı bilimkurgu dizisi “Yürüyen Kentler” ilk iki kitabıyla Türkçede. ON8 Kitap’ın yayımladığı Yürüyen Kentler ve İhanet Altını, gençler için heyecanlı bir okuma vadediyor.

İngiliz yazar ve çizer Philip Reeve, bol ödüllü bilimkurgu dizisinde, insanın bütün yüzlerine, geçmişine ve geleceğine cesaretle bakıyor. “Yürüyen Kentler” dizisi okurunu, sıradışı karakterlerin, makinelerin, insanlığı sorgulayan insanların, korkan ve korkutan kentlerin cirit attığı benzersiz bir evrende soluksuz bir varoluş mücadelesine ortak ediyor.

Dünya artık bildiğimiz yer değil. 60 Dakika Savaşları’yla kendini tüketmiş insanlık,yürüyen kentlerin üzerinde ürkütücü bir geleceğe doğru yol alıyor. Kentler birbirinin peşinde, kentler birbirinin besini. Çünkü hayatta kalmanın tek yolu, kendinden zayıf olan kenti ele geçirmek ve sindirmek. Avcının her an av olabileceği bu yolculuğun dişlilerini ise siyaset ve aşk döndürüyor. Dünyanın tüm kaynaklarını ele geçirme hırsıyla yanıp tutuşan liderlerin, özgürlüklerini korumak için direnenlerin, aşkı için ölüme gitmeyi ve ölüme göndermeyi göze alanların yaşadığı ya da savaştığı, kimi masalsı, kimi cehennemi kentlerin büyük yolculuğu başlıyor. İnsanlar ve kentler, karanlıkla aydınlığın birbirine karıştığı bu yolda, belki sonlarına yürüyecekler, belki de umudu yoktan var etmeyi başaracaklar…

Dizinin diğer kitapları olan Cehennem Makineleri ve Karanlık Düzlük, yaz başında yayımlanacak.

edebiyathaber.net (22 Mayıs 2013)

“Ormandaki Dev”: Heyecan, merak, biraz da endişe…

Ormanın yeni bir sakini var. Onunla karşılaşan herkes farklı bir şey söylüyor. Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan Süleyman Bulut’un yeni kitabı Ormandaki Dev’de Anne Tavşan ve yavruları, Karınca, Sincap ve diğer hayvanlar ormanın yeni üyesinin kim olduğunu keşfetmeye çalışıyorlar.

Yazın sıcak günlerinden birinde, Anne Tavşan ve üç yavrusu su aramaya çıkmışken karşılaştıkları Karınca, ormanın kim olduğunu bilmediği yeni sakininden söz edince herkesi bir merakla bu yeni sakinin kim olduğunu anlamaya çalışıyor. Bir dev olduğu konuşulan bu bilinmedik ziyaretçinin kim olduğunu bütün ormanın ahalisi kendi gördüklerinden yola çıkarak çözmeye çalışıyorlar.

Daha önce “Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler 1 ve 2”, “Toparlacık Nokta ve Arkadaşları”yla beraber pek çok kitabı Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlanan Süleyman Bulut’un yeni kitabı “Ormandaki Dev” raflardaki yerini aldı.

“Anne Tavşan, Karınca’nın söylediklerini anlamaya çalışırken bir yandan da çevresine bakmayı sürdürüyordu. Bir tehlike göremeyince:

‘Bu devvv… Nasıl bir şey?’ diye sordu.

Karınca, ön ayaklarını iki yana açarak:

‘Nasıl söylesem bilmem ki?’ dedi. ‘Ben de ilk kez gördüm.’

Durdu, düşündü. Gördüğü devi gözünün önüne getirmeye çalıştıktan sonra:

‘ Öyle iri, öyle kocaman bir gövdesi vardı ki yirmi otuz ağacı yan yana getirsek ancak o kadar kalın olabilir. Dedim ya, dev gibi bir şey işte!’ ”

edebiyathaber.net (22 Mayıs 2013)

Eleştirel okumalar | Feridun Andaç

Herkes yazdığı kitabın kahramanı olmak istiyor!

Bir önceki romanı Serenad üzerine eleştirimi beğenmemişti Zülfü Livaneli. İki ileti göndermişti ardı ardına; romanını Yaşar Kemal ile Talat Sait Halman’ın beğendiğini söyleyip Flaubert’e dair değinime de gönderme yaparak kırgınlığını belirtmişti.

O alınganlığına tepki vermeden, hiçbir önyargıya kapılmadan Kardeşimin Hikâyesi’ni okumaya yöneldim. Romana dair düşüncelerimi de not ederek yol alırken, Livaneli’nin Ayşe Arman’la söyleşisi çıktı karşıma. Duraladım, söylediklerine kulak verdim, şunları çizip işaretledim:

“Ama ben burada, ‘karasevda’yı anlatıyorum. Yani trajik aşk, onsuz olamamayı, nefes alamama halini, bir varlığın öteki varlık içinde erimesini, her türlü hakarete, aşağılanmaya rağmen vazgeçememesini, egoyu yok etmeyi, intihara veya cinayete sürüklenmeyi…”

“Yıllardır hikâye içinde hikâye anlatma geleneğinin başyapıtı  ‘Binbir Gece’ye özenirim. Doğu tarzı bir şeyler yazmak isterim. Galiba bu post-modern romanda, isteğime bir parça yaklaştım.”

“Tedirgin. Pusulasız bir gemide fırtınaya tutulmuş gibiyiz. Hepimizin başı dönüyor. Ülke bir yere doğru hızla sürüklenmekte ama nereye? Acaba bilen var mı?”

“Çünkü kurnaz ve kendini koruyabilen bir insan değilim. İçimden geldiği gibi davranıyorum, hesapsız konuşuyorum. Hiçbir zaman stratejim, bir kariyer planım olmadı. Koruyucu bir zırh da yok üstümde.”

Ahmet Altan, son romanı Son Oyun üzerine ne konuşuyor ne de demeç veriyor, ısrarla susuyordu. Doğru bir tutumdu onunkisi, çünkü romanının kahramanı bir romancıydı ve romanın sonuna kadar konuşan/anlatan oydu. Altan, bu kez, okur(u) ile roman(cı) arasına girmek istemiyordu.

Hasan Ali Toptaş ise Heba’da söyleyeceklerini söylemesine karşın, eleştirmenlerin ne diyeceklerini beklemeksizin romanın yazma sürecine ve içeriğine dair yöneltilen sorulara kayıtsız kalamıyordu.

Vitrinde olmak, hiç de görünmek istemeyen bir romancının çekelenip ille de orada ol denmesine boyun eğişini anlamakta zorluk çekiyorum doğrusu!

Bir gün, bir konuşmamızda, ünlü bir sosyolog dostum şöyle demişti:

“Hepimiz popüler kültürün bir parçasıyız. Bunu yönetenlerle iyi geçinmemiz gerekir, yoksa bir ânda sizi silip yok eder, görmezden gelirler, unutulursunuz…”

Bu kendine dönük bir tespit, bir o kadar da eleştiri ve mevcut duruma ayna tutmaktı aynı zamanda.

İki usta romancının dünyasına ayna tutan, bize Latin Amerika edebiyatının varoluşsal gerçekliğini de benzersiz biçimde, ilk elden anlatan Gabo ve Mario kitabını okumam da tam bu romanları okuma günlerime denk geldi.

CERES’teki “Roman Dersleri”mde didiklediğimiz E. M. Forster’ın Roman Sanatı ve Mario Vargas Llosa’nın Genç Bir Romancıya Mektuplar’ı aslında günümüz edebiyatında yazılan roman(lar)ın ne olduğuna dönük çok iyi ipuçları da vererek ayna tutuyordu bizlere.

Üstelik Altan’ın Son Oyun’u ile Alessandro Baricco’nun Mr. Gwyn’ini karşılaştırınca gözlediğimiz, günümüz romancısının romandaki  (anlatım biçimi açısından) arayışı, roman sanatını sorgulama bilincini göstermesi açısından kayda değer iki örnekti.

Bir “fikirden hareket”le kahramanını yaratan romancının süregelen anlatı sanatına itirazları vardı. Bunu da açıklıkla okuruyla paylaşma cesaretini gösteriyordu.

Bunu pek göze alamayan Philip Roth, kurmacayı bıraktığını açıklıyordu. (Bir sonraki yazımda buna değineceğim.)

Gelin görün ki Altan istisna, bizdeki romancılar halen yazdıkları romanı açıklamaya çalışarak asıl “kahraman”ın kendileri olduğunu ima ediyorlar!

Eminim ki kendileri de biliyorlar, popüler kültürün onları kahraman yapmak istediğini.

Giydiği giysiden yemek yediği yere, yaşadığı kentten oturduğu mekâna, hobilerinden aşklarına, okumadığı yazarlardan sevmediği insanlara dair bilgileri dizim dizim “izleyici okur”lara sunarak, hatta reklamlara konu kahramanı yaparak o “kahraman”a insanları (hele de yazıp edenleri) özendirerek ”medyatik romancı” imajı yaratmak isteklerine bu kişilerin hiç itirazı olmadığını anlıyorsunuz.

Bir “imaj maker” ın denetimi ve gözetiminde, gene popüler bir fotoğrafçının çekimleriyle gazete ve dergi sayfalarına yansıyan fotoğraf kareleri romanın asıl kahramanı romancıyı anlatmak için okura sunuluyor.

Bir “kurban” gibi buna boynunu uzatan romancının bakışlarındaki kaygıyı çok iyi anlıyorsunuz.

Hatırlarım, yakın bir dostum da olan, namlı bir kadın romancımız; bir medya grubunun yayınevinde yayımlanan romanı için, gene aynı grubun televizyon programına çıkarken (yapımcının isteği üzerine) saç modelini, giysi biçimini ve rengini değiştirmek zorunda kaldığını anlatmıştı.

“Neden?” diye sorduğumda:

“Roman çok basıldı, çok reklam yaptılar, nasıl satılacak bu kitap…” diye başlayan uzunca bir yanıt vermişti.

Latin Amerika romanının/romancısının bize öğreteceği çok şey var, bence!

Angel Esteban ile Ana Gallego’nun kitabı Gabo ve Mario öteden beri var olan bu düşüncemi daha da pekiştirdi demeliyim.

Kendi zamanlarının ruhunu, ülkelerinin gerçekliğini, tarihsel kültürel birikimlerini romanlarına taşıyan Marquez, Llosa, Fuentes, Cortazar hem öğretmeye hem de yol göstermeye/ayna tutmaya devam ediyor, bence!

Çağdaşı ve dostu Marquez’i anlamak ve kendi romancılığını geliştirmek için iki yılını verip Gabrel Garcia Marquez: Bir Tanrı Katilinin Hikâyesi adlı tezini yazan Llosa’ya şapka çıkarmak gerekiyor.

Adanmış bir yazarın/romancının ne anlama gelebileceğini, neleri/nasıl ürettiğini; romanının önüne geçip ‘Bakın bunu ben şunun için yazdım’ deyip bir ‘kahraman’ edası takınan romancının halini/romanını, bunun neden/niçinini başka bir yazıda konuşuruz sevgili okurum.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (21 Mayıs 2013)

Tüm yazıları>>>

Foça Deniz Öyküleri Ödülleri sahiplerini buldu

“Foça Belediyesi Deniz Öyküleri Ödülü” öykü yarışmasının kazananları belli oldu. Dereceye girenlerin ödülleri Reha Midilli Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle verildi.

205 yapıt arasından ilk üç dereceye girenlere ödül ve toplam 12 eserin yayımlanacak kitapta yer almasına karar verildi.

Bu yıl üçüncüsü yapılan yarışmanın birincilik ödülünü ”Kristof’un Ağabeyi” adlı öyküsüyle Fuat Sevimay kazandı. İkinciliğe ”Sovsikko”adlı öyküsü ile Feraye Şahin layık görülürken, üçüncülük ödülü ”Sabrın Gümüş Kalesi” adlı öyküsüyle Altay Ömer Erdoğan ve ”Volkan Reis” adlı öyküsüyle Aslıhan Kocabal arasında paylaştırıldı.

12 öykülük ‘‘3. Foça Belediyesi Deniz Öyküleri Ödülü’’ kitabında yer alacak diğer öyküler ise; Mehmet Demirgüneş,’in‘‘Gülüşler Tozlanır’’, Metin Göz’ün ‘‘Yeşil Çimenler’’, Elif Soysal’ın ‘‘Acaba’’, Cem Arda Akdiş ‘in ‘‘Osman, Kamil, Fred ve…’’, İlkay Yıldız’ın ‘‘Düşeş’’, Selin Arapkirli’nin ‘‘Rufina’’, Serap Telöz’ün ‘‘Aynadaki Bunaltı’’, ‘Ali Çetin’in ‘O Çizgi’’, Hayriye Akok’un ‘‘Enrico’nun Gözyaşları’’, Nursel Çetin’in ‘‘Başka Yerde Ölemem’’, Emel Dinseven’in ‘‘Gölgeler’’ ve Belgin Önal’ın ‘‘Salamura Öyküler’’i olarak belirlendi.

Ödül töreninde seçici kurul adına konuşan yazar Ahmet Önel, “Bu yıl yarışmaya müracaat eden 211 eserden 170’e yakını kadın yazarlardı. Bu ülkemizde kadınların kimlik arayışının güzel bir göstergesidir” dedi.

edebiyathaber.net (21 Mayıs 2013)

Sahte Vefa’nın ilk sayısı çıktı

Sahte Vefa bir fanzin dergi. Fanzinin çıkış nedenini ve içindekileri çıkaranlardan öğrenelim:

“Fanzin çıkardığımızı öğrenenlerin ilk sorusu ‘Neden?’ oluyor. Cevap olarak  ‘Sıkılıyorduk’ diyoruz. Kuru bir can sıkıntısı değildi bizimkisi. Edebiyat söz konusu olunca konuşulan ama yazıya dökülemeyen eksikliklerden sıkılıyorduk, yazmak isteyenlerin dosyalarının çeşitli kurumlarda aylarca bekletilmesinden sıkılıyorduk, çoğumuzun karakterinin oluşmasına yardımcı olan yazar ve şairlere vefa borcumuzu ödeyememekten sıkılıyorduk. Tüm bu sıkıntıları ortadan kaldırmaya ve ödeyemediğimiz vefaya giden en kestirme yol da fanzindi. O yüzden buradayız.

Efendim, aranızda ‘ilk sayımız diyorsunuz ama ‘13. Sayı’ yazıyor’ diyenler olabilir. Hayır, dizgide kaymadı, tasarımda da bir sorun yok. Fanzin denen şey batacağını bile bile keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Biz ne zaman biteceğimizi bilelim istedik, 13 sayı hedefledik. Batışa doğru birlikte 13’ten geriye sayacağız anlayacağınız.

Bu sayıda ‘babalara’ olan vefa borcumuzu ödeyelim dedik. Bu yüzden içeride Cemal Süreya’dan tutun da Oğuz Atay’a, Behçet Necatigil’den Erkan Oğur’a, Can Yücel’e, Barış Manço’ya kadar herkes var. Bu sayıya iki dosya konusu sığdırdık. Biri, Yağız Gönüler’in hazırladığı ‘Türk Şairi ve Babaları’, diğeri Ümran Kio’nun hazırladığı ‘Şairler ve Çocukları’. Aynı zamanda İpek Şen tarafından yazılmış ‘AVM ve tiyatrolar’ konulu bir yazı ve Meltem Deniz’in kaleminden çıkmış ‘Müziğin Babaları’ yazısı da içeride sizi bekliyor olacak. Hasan B. Oğuldu ve Bekir Çulsuz hikâye ve denemeleriyle fanzini doldururken, Melih Tuğtağ, Erdem Arslan, Yağız Gönüler ve Muhammet Faruk Özcan da şiirleriyle babalara olan vefa borçlarını ödediler. Dante’nin İlahi Komedya’sında şairler ve yazarlar yedinci katta ağırlanırlar. Madem adresleri belli, biz de kendilerine mektup yollayalım dedik. İlk sayıda Oğuz Atay’a editörümüz Ümran Kio tarafından yazılmış bir mektup yayımlayıp yolladık. Bir de Hasan B. Oğuldu sokak yazısı yazdı sizin için. İstanbul güzel yer, ama ana caddelerde kalırsanız sadece kargaşasından yakınırsınız, o yüzden buyurun ara sokaklarına…

Birinci sayımızın özeti bu. Biz her sayıda yedinci kata mektup gönderecek, bir sokak yazısı yazacak, denemeler, öyküler, şiirler yayımlayacak, dosya konuları hazırlayacağız. İçeride tiyatro, müzik, opera (şaka değil gerçekten opera yazıları), roman, şiir tahlilleri olacak. Gönül ister ki siz de bizimle olun.

Bunun için de şiire dair her şeyi yagizgonuler@gmail.com’a, diğer kelamlarınızı kio.umran@gmail.com’a iletin. Bir hafta içinde dönüş yapacaklarına söz verdiler, eğer sözlerinde durmazlarsa hatırlatın: ‘Gövdem açık bir hedef kılındı belâlara’…”

edebiyathaber.net (21 Mayıs 2013)

Gümüşlük Akademisi Vakfı Edebiyatevi genç yazarlarla bağımsız eleştirmenleri buluşturuyor

Gümüşlük Akademisi Vakfı Edebiyatevi, ürün vermeye ve adından söz ettirmeye başlamış genç yazarlarla, bu tür üzerine düşünen ve yazılar kaleme alan eleştirmenleri aynı platformda buluşturuyor. 23-26 Mayıs 2013 tarihlerinde gerçekleşecek ve bugünkü edebiyat ortamımız için bir ilk olma özelliği taşıyacak buluşmanın amacı; hem edebiyat alanındaki yaratım ve eleştiri süreçlerini farklı açılardan değerlendirmeyi sağlamak hem de yayın dünyasının belli başlı sorunlarını tartışmaya açmak.

Buluşmanın tartışma başlıkları ise şöyle:

* Bağımsız, özgürlükçü, verimli ve esinlerle dolu bir edebiyat ortamı nasıl yaratılır? Piyasanın gölgesini üzerimizden atmak mümkün mü?

* Kitabın metalaştırılması sürecinde yazarın “çoksatar bir kahraman” olarak yeniden inşası ve bunun edebiyata etkisi. Romancının, eseri bir ürün olarak pazarlayan “piyasada”, “çoksatan” baskısından kurtuluş yolları…

* Edebiyat dergilerinden kitap eklerine, kitap eklerinden edebiyat bloglarına ve sosyal medyaya edebiyat eleştirisi.

* Yazma arzusu ve bu arzunun önündeki engeller. (toplumsal, siyasal, edebiyat ortamı)

* Kitaplarımız “yeniçıkanlar” raflarından sonra nereye gidiyor? Yayın dünyasında dağıtım sorunu, kitabevlerindeki raf ömrü sınırlamaları.

* E-kitap edebiyatın geleceği için bir alternatif olabilecek mi? Yazarlar e-kitaplaşma sürecini nasıl belirleyebilir?

* Roman yazım sürecinin insanı yalnızlaştırması, bugünkü edebiyat ortamında hissedilen yalnızlık, iletişimsizlik ve dayanışma eksikliği.

* Uluslararası kitap fuarları ve yabancı dillerde genç roman yazarlarının temsili.

* Aramızdan ayrılışının 40. yılında Halikarnas Balıkçısı… Edebiyat-mekân ilişkisi bağlamında Halikarnas Balıkçısı’nın yapıtları üzerine düşünmek.

Katılımcı yazarlar

Irmak Zileli

Deniz Gezgin

Cem Kalender

Ozan Can Özübal

Nur Yazgan

Yavuz Ekinci

Oylum Yılmaz

Eleştirmenler

Bülent Usta

Ersan Üldes

Hande Öğüt

Hasan Cömert

Ceren Ünlü

Ayrıca deneyimlerini paylaşmak için katılacak isimler:

Amy Spangler (anatolialit)

Gülenay Börekçi (egoistokur)

edebiyathaber.net (21 Mayıs 2013)

Sempozyum: Sanalın sanatı İzmirlilerle buluşuyor

İki gün sürecek sempozyumun birinci günü akşamı bir kokteyl yapılacak. Sergide 8 ülkeden 29 katılımcının eserleri yer alacak.
Sempozyumun programı şöyle:
18 Mayıs, saat 13.00 açılış ve tanıtım konuşmaları: 
Reşat Kutucular (TR), ekonomist;
Wolf Nkole Helzle (D), “I am we_interactive image“, projesinin kurucusu, medya sanatçısı;
Prof. Dr. Semiramis Yağcıoğlu (TR): “Daha Adil Bir Dünya İçin Empati“; Hülya Soyşekerci (TR): “Sosyal Medya, Edebiyat ve İnsan İlişkileri“.
18 Mayıs, saat 18.00:
Sergi açılışı ve kokteyl Nuray Önoğlu (TR) tarafından yapılacak hoş geldiniz konuşmasını izleyerek sanatçı Mirja Wellmann (D) bir dinleme performansı gerçekleştirecek ve ardından Wolf Nkole Helzle (D) eşliğinde sergi gezilecek.
19 Mayıs, 13.00 – 20.00:
Sempozyum Ananda Giri, One World Academy öğretmeni (IN): “I AM WE“ Temasının Çeşitli Yönleri Hakkında;
Nuray Önoğlu (TR): “Yeni Arkadaşlık ve Paylaşma Yolları“;
German Zoeschinger, ISS International Space Station (D): “İnsanın Uzay Yolculuğu Deneyimi“,
Manfred Helzle, Electronik Mühendisi (D): “Küme Zekâsı“,
Mervi Rutanen, Çocuk Psikiyatristi (FI): “Fotoğraf ve İmgelerin Terapi Amacıyla Kullanımı“.
20 Mayıs, 10.00 – 20.00: Workshop Mervi Rutanen ve Ulla Halkola (FI) “Fotoğraf ve İmgelerin Terapi Amacıyla Kullanımı”
edebiyathaber.net (21 Mayıs 2013)

Ürkmez Edebiyat Günleri 25-26 Mayıs’ta Seferihisar’da

Ürkmez Edebiyat Günleri 25-26 Mayıs’ta Seferihisar’da yapılacak. Etkinliğin onur konuğu Demir Özlü.
Program
25.05.2013 

13:00
Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’in Açılış Konuşması

13: 30

Lise öğrencilerinin seslendirmesiyle Demir Özlü öyküsü

14.00
Ödemiş Stockholm Arası
Söyleşi: Demir Özlü – Hülya Soyşekerci

15.30
Tiyatrocu Ece Ertan’ın seslendirmesiyle Demir Özlü öyküsü

15.45
Keman Dinletisi

16.15
Murat Şahin’in seslendirmesiyle Demir Özlü öyküsü

16.30
Edebiyatımızın Kilometre Taşları
Konuşmacılar:
Hülya Soyşekerci/Önümde Boş Bir Uzam
Melih Ergen

26.05.2013

14.00
Popüler Kültür ve Gençlik
Sunum: Lale Dilligil
Katılımcılar:
Ahmet Önel
Ferda İzbudak Akıncı
Murat Şahin
Özden Kıratlı

15.00 Ürkmezli Genç Şairlerin Şiir Okumaları

15.30
Eleştirel Okuma
-Kitap Seçimi ve Okuma Alışkanlığı-
Sunum: Lale Dilligil
Katılımcılar:
Aydoğan Yavaşlı
Onur Akyıl
Ömer Türkeş
Mehmet Özçataloğlu

16.30
İçimdeki Ses: Hikâye
Sunum: Lale Dilligil
Katılımcılar:
Birsen Ferahlı
Kerem Işık
Lütfiye Aydın
Turan Horzum

17.30
Bir Başkaldırıdır Şiir
Sunum: Muzaffer Kale
Katılımcılar:
Ahmet Günbaş
Halil İbrahim Özbay
Hüseyin Yurttaş
Mine Ömer
Muzaffer Kale
Ömer Altay Erdoğan
Selçuk Oğuz
Atila Er

edebiyathaber.net (21 Mayıs 2013)

Önerisi vaadine açılan bir kitap: “İçeri Girmez miydiniz?” | Erhan Sunar

Sıradan insanların el üstünde tutulduğu keder ve ironiye gömülmüş gündelik hayatlara, duygu taşkınlıklarına, dil oyunlarına dek varan her türlü lafazanlığa ve büyük bir gerçeğe parmak basayım derken kaba ve ahlaki bir söyleve dönüşen düşüncelere mesafeli bir öykü dünyası var, Neslihan Önderoğlu’nun. İlk kitabı İçeri Girmez miydiniz?’deki öyküler bize tüm bunların elbette hayatımızın bir parçası olabileceğini, ama bizi bir sayfaya bağlayan asıl hünerin bunların hatırlanması kadar unutulabilmesinde de yattığını gösteriyor: Yazar ile okurun, hikâyenin hatrı için el ele verdiği yerdir burası.

Kimisi birbirinin devamı olarak da okunabilecek öyküler karakterleri ya da temalarından çok, saplantıyla dönülen bir ilk düşünce gibi, içimizdeki ıssızlığı gizli-açık göstermeleriyle benzeşiyorlar. Bazen kendisi değil hisleri korunan bir uzak geçmişten (“Camlar ve Aynalar”), bazen içinden bir parçasını çıkarırsanız bütünü dağılacak olan kasvetli bir manzaradan (“Bozkır Sıkıntısı”), bazen de bir hayale kapılarak tümüyle bir başkası olsak bile değiştiremeyeceğimizden korktuğumuz kişiliğimize ve hayatımıza ilişkin bir gerçekten (“Bay Hankuk’un Akılalmaz Değişimi”) beslenen ve sıkıntıya ya da yalnızlığa çoğu kez benzemeyen bu ıssızlık hissini aşmak, unutmak veya onunla yüzleşmek için öykü kişileri içlerine çekilseler de hep başkalarıyla, başkalarıyla dertleşseler de hep bir parça geride duruyorlar. Okur olarak bu belki de en temel insanlık durumuna sayfaları çevirdikçe kendimizin de aşina olduğumuzu görmek için arkeolojik bir içsel gezintiye çıkmamıza da gerek yoktur üstelik:

“Sağlık ocağı köyün hayli dışında olduğu için tozlu yol boyunca yürümeye başladık. Necdet ayağının önündeki bir taşı tekmeyle sektirip duruyordu. Solumuzdaki düzlükte yatan atı yeniden gördüm. Bizi fark edince silkinip ayağa kalktı. Kımıltısız öylece bize bakıyormuş gibiydi. Aynı bezgin hal.

‘O da sıkılıyor mudur?’ dedim, başımla işaret ederek. Dinlenmek için bir an durdu.

‘Ölmesinden mi korkuyorsun, sıkılmasından mı?’” (“Bozkır Sıkıntısı”, sayfa 17)

Ama öykü kişilerini bir çeşit iç ses gibi kuşatan bu insanlık durumu asla nedensiz, bu yüzden de yıkıcı değildir: Dünyanın tersten bir okumasını öneren “Tersyüz” öyküsünü dışta tutarsak, ister babasının ölümüyle bir aile hüznüne gömülen genç bir kız olsun ister kocasının sessiz hükmüyle mutsuzlaşmış bir kadın, bu kişiler gibi okur olarak bizim de dikkatimiz kendi kişiliğimizin kırılgan noktaları kadar ve belki de daha çok, bir ilişkiler ve etkiler ağı üzerinedir. Öyküleri fazla küskün ve kapalı olmaktan kurtaran, biçimsel olarak da kimisine rengini veren (mesela “İki”) bu kaygı, onları yüzeysel bir suçlu-kurban arayışına girmeden okumamızı sağlıyor olmasıyla da belirgin bir iyimserliğe işaret ediyor: Önderoğlu’nun, kişilerinin acılarını ve sevinçlerini taşıma güçlerine yansıyan vakur bir dünyası var.

Kısacık yazıda sıkıntıdan, ıssızlıktan ve yalnızlıktan bunca bahsediliyorsa kitabın kendisi kim bilir ne kasvetlidir, diye çekingenlik gösterecek okurlar da olacaktır: Delilikle akıllıca dalga geçen deli ruhlu kişilerin ve geveze bir arkadaşa katlanmanın zorluklarını bize bol bol konuşarak hissettiren iki işçinin hayatın bu ağır, katlanması zor yanlarını bir adım öne çıkarak unutturdukları “Dışarda” ve “Kapak” öyküleri onlar için iyi bir teselli olabilir.

Öyküleri sıkılmadan okumamızı sağlayan unsurlardan biri de, her birinde kişilerin ruh halleriyle beceriyle birleşen ve bir noktadan sonra okurun zihnini de hikâyenin renklerine açacak olan ayırt edici bir atmosferin yaratılabilmiş olması. Kimi kez iç dünyalarının, birbirleriyle ilişkilerinin ya da hep yerli yerinde ve zamanında kullanılmış dış dünya ayrıntılarının önüne de geçebilen ve bu haliyle tatlı bir dalgınlığa, sözcüklerin parlak sırtlarında dinleniyormuşsunuz izlenimini yaratan bir edebi hazza dönüşen bu özelliği bir başarı olarak sayabilir, içeri girip sayfaları çevirmesi dileğiyle gerisini gönül rahatlığıyla okura bırakabiliriz.

 Erhan Sunar – edebiyathaber.net (20 Mayıs 2013)

Uğur Köse - 08/10/2013 - 12:16

Pek çok yazma meraklısının ortak problemi bu: Gösterişli, uzun ve kompleks cümleler kurarak gövde gösterisi yapmaya çalışmak. Yukarıdaki yazının ilk cümlesinin ne anlattığını anlayanınız var mı? Sonuna geldiğimde başını unuttum ben. İlk paragraftan sonrasını da okumadım zaten, stres bastı çünkü. Basit, sade ve anlaşılır olmaktan şaşmamak lazım. Sonu gelmeyen cümleler kurabiliyorsunuz diye kimse sizin zekanıza alkış tutmaz.

Hüseyin Bul: “Bayrağın olduğu yerde hep bir erk olmuştur. Bayraklar özgürlüğün aksine sınırları simgeler”.

Söyleşi: Rifat Mertoğlu

Hüseyin Bul’un Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Kar Suyu isimli romanı devlet içindeki bazı kirli ilişkilere ışık tutuyor. Hüseyin Bul ile ilk romanı Kar Suyu üzerine söyleştik.

Roman içinde kitabın adını çağrıştıracak bir ipucu yok, “Kar Suyu” adının belli ki alegorik bir göndermesi var, okurlara bu konuda yardımcı olmak gerek. Neden Kar Suyu?

Aslında alegorik gönderme konusunda haklısın. Sanıyorum edebiyat ya da sanat biraz da bu dili kullanmaktır. Günlük dili yeri geldiğinde yumuşatmak, yeri geldiğinde daha da yalınlayarak estetikle buluşturmaktır. Gülmecelerin, karikatürlerin ve hicivlerin böyle bir ayağı hep olmuştur. Romanın bütününe baktığımızda bir tür vodvil de diyebileceğimiz bölümler olduğunu göreceğiz; komik, kimin nerede ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan, yer yer eğlenceli ve okuyucunun gözüne merteği sokacak kertede abartılı karakterler… Kar Suyu ismi de biraz okuyucuyu dürtmek, kışkırtmak amaçlı biraz da romandaki Ayhan karakterinin uzun süreden beri aradığı birini, karlı bir havada farkında olmadan bir yerden bir yere bıraktıktan sonra aklına takılan soruyu kendine sormasıyla ilgili bir durumu özetlemesi. Kulağına kar suyu kaçması yani.

Romanda da birçok yerde izlerini gördüğümüz gizli bir gücün nefesi sürekli kahramanların ensesinde… Takip edilme, ölüm korkusu, tehdit insanların ruh yapısını da değiştiriyor. Bu bağlamda soracak olursak; ülkemizde derin devlet, toplum psikolojisini nasıl biçimlendirdi?

Aslında derin devlet dediğimiz gerçeklik biraz da bizim içimizde. Okulda, sokakta, evde. Tehditkâr bir yönümüz cebimizdedir her daim. Yaptırım gücü olarak miras aldığımız bir kültürdür. Bu miras bize –Türkiye toplumundan bahsediyorum– ta Teşkilat-ı Mahsusa’dan kalan, devam edip gelen bir mirastır. Bu aynı zamanda bir iletişimsizlik ve anlayamama, anlamama halidir ve sonucu yıkımdır, korkudur, sindirmedir, evcilleştirmedir ve içtimaya çekmedir. Şiddet gören insan şiddet uygular ve bunun doğru olduğunda şiddetle ısrar eder. Şiddetin her türlüsünü yaşamış bu toplum insanları kendilerini ifade etmekten mümkün mertebede çekinmişlerdir. Solcu, Alevi, Kürt, olduklarını saklamaya çalışan –düne kadar dindar olduklarını saklayanları unutmadan– insanlardan oluşan bir cehennemdir bu coğrafya. Bu şiddet kültürüyle büyüyen insanlarız ve hep bir sınırımızın olduğu sokuldu gözümüze. Bazen özgürlük alanlarımızı belirleyen bir çizgi oldu bu sınırlar, bazen de gözümüze sokulan bayraklar oldu. Bayrağın olduğu yerde hep bir erk olmuştur. Bayraklar özgürlüğün aksine sınırları simgeler. Özetle şuraya gelmek istiyorum; derin devlet el değiştirse de bu topraklarda gelenek değişmedi. Ülkesini terk etmek zorunda kalan aydınlar geleneği Nazım’dan bu yana devam ediyor. Sürgünde hayatını kaybeden sanatçı ve aydın damarı Yılmaz Güney’le son bulmadı ne yazık ki.

Kar Suyu’nda farklı bir teknik yakaladığınızı düşünüyorum; sorgulamalar üzerinden toplumsal yapıyı; derin devlet, mafya, politika ilişkisini irdeliyorsunuz; tıkandığınız ya da zorlandığınız anlar oldu mu?

Farklı teknik konusunda hepimiz daha önceden denenmişi tekrarlıyoruz kanımca. Konularımız ufak farklılıklar göstermiş olsa da yöntemlerimiz merdiveni oluşturan basamaklara benzer, kimi düz kimi yarı döner kimi de sahanlıklı merdivenlerdir ve sonuçta biz hepsine merdiven deriz. Merdivenlerin iki yönü vardır; iniş ve çıkış yönü. Çıkış yönü yaratıcılığı simgeler bende. Çıkış yönünün çileli olmasının sebebi bundandır. Romanla yeni bir dünya kurduğumuzu düşünürsek ki bu bazen hayal ettiğimiz bazen de kaçtığımızdır, zorlandığımız anlar, yerler, karakterler elbette ki olacak. Bazen yardımımıza kurgu bazen dil bazen teknik yetişiyor ya da çağırıyoruz. Derin devletin Komiser Ayhan üzerindeki baskısının dozajı konusunda zaman zaman zorlandığımı söyleyebilirim. Doğru zamanda ve yerde doğru dille anlatmak meşakkatli bir işti. En kolayı sanıyorum ki sorgu kısmıydı. (Burada gülüyor.)

Kar Suyu’ndaki kahramanlar, özellikle komiser Ayhan, romanın başkarakteri olmasına rağmen silik kişilikli. Sorgu sırasında insanların statülerine veya tavırlarına göre hemen renk değiştirebiliyor, onların alayına, küçümsemesine, tehdidine maruz kalabiliyor. Böyle durumlarda pek bozuntuya da vermiyor, bu bilinçli bir seçim mi?

Evet, bilinçli bir seçim. Komiser Ayhan karakteri yetkilerinin de sınırlarının da farkında olan memur zihniyetli biri. Fazla ileri gidemeyeceğinin farkında. Ne zaman kulağının çekileceğinin bilincinde. Damarına basılmadığı sürece mesaisini doldurma derdinde. İdealleri, tutkuları, hırsları olmayan sıradan, düz bir adam. Diğer karakterlere gelirsek Tikilek ve Köşetaşı, romanın en komik ve renkli simaları. Gözümü kaparım vazifemi yaparımcılardan. Cantekin karakteri Veli Ok’un aksine romanın omurgasını oluşturuyor. Dikkatli okuyucu Mahmut Cantekin ve Veli Ok karakterlerinin gerçek hayatta kime tekabül ettiğini anlar. Romanı inandırıcı yapan hayal ürünü de olsa karakterlerin gerçekçi olmalarıdır. Yeni bir dünya kuramadığınız sürece roman havada sallanır. Ayakları vardır iyi bir romanın, karakterler bu ayaklardan biridir.

Romanda bireysel, siyasal, dinsel, ulusal ve toplumsal kimlik ne ifade eder?

Genelde edebiyat özelinde roman yazıldığı çağın siyasal ve toplumsal değişikliklerini, psikolojisini, duyarlılıklarını bireyler üzerinde anlatmayı denediği için bize ipuçları verir o toplumun, kültürü, ahlakı ve siyasal yapısı hakkında. Okurun kurguyla oluşturulmuş dünyadaki karakterler üzerinden kendini yeniden yaratması, üretmesi romanın gücünü gösterir. Okurun romanlarda kendine seçtiği bir karakter mutlaka vardır. Artık neredeyse formüllerle yazılmaya başlandı diyebiliriz çok satan romanlar. Çok satmaya, piyasaya yönelik oluşturulan romanların şifrelerine bakın biri diğerinden farklı değildir. Hiçbir iddiasının olmadığını düşündüğümüz romanlar en politik romanlardır. Alt metinleri siyasidir, ideolojiktir. Bu romanlardaki karakterlerin nötr gibi görünmeleri okuyucuyu yönlendirmekten başka bir amaç gütmüyordur. Okuyucuyu çektikleri en zararsız liman bile dilin bozulduğu tersanelerdir ki bu da işin en başıdır. Dolayısıyla romanda kimlik saf değildir, bir parça yazarın estetik bakışıdır, politik duruşudur, kanayan yarasıdır.

Kar Suyu’nda sizden izler var mı? Kendi görüşünüzü ne kadar kattınız romana? Yazar sorumluluğu olmalı mı?

Yazar sorumluluğu elbette ki vardır, olmalı mıdır, doğrusu bu konuda çok da emin değilim, yazar toplum mühendisi değildir. Yazar aynı zamanda aydın mıdır ha bu konuda düşünülmelidir. Günümüzde yılda ne kadar kitap ya da roman basıldığına, yayınlandığına baktığımızda yazarın öyle çok da etkisinin olmadığını –elbette ki etkisiz eleman değildir– görebiliyoruz. Bunca yayınlanan kitaplara rağmen iki toplumun boğalaşması biraz garip değil mi?

Kendi görüşümü romana ne derece yansıttığımı sanıyorum beni tanıyanlar bilirler. Ben ne söylesem romana paralel duracaktır çünkü. Hayatımdan izler var mı, elbette ki var. Zaten inşaat alanını seçmem hâkim olduğum bir konu, mesleğim çünkü.

Romanda abartılardan, ayrıntılardan özellikle kaçındığınız görülüyor. Dil ne ifade ediyor sizin için? Dili yeniden yaratmak ya da özgün bir dil oluşturmak gibi bir kaygınız var mı?

Sartre’ın dediği gibi, insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır. Burada yazar olduğumu söylemekten çok Sartre’ın dediği “belli bir biçimdeki” kastının dibinde yatan içine dili de alan uzun ve zahmetli bir uğraştan bahsediyorum. Dil kendi olanakları içinde zorlandıkça açılır ama yerel olmadan evrensel olmayacağına inanıyorum. Anadiliyle yazmak daha verimli ve lezzetlidir. Aslında yazarın bir ülkesi varsa bu diliyle oluşturduğu, kurduğu yerdir. Bir aidiyetten bahsedeceksek bu dilin ta kendisidir. Kaygısı derdi olmayan yazamaz gibime geliyor. Bu kiminde yeni bir dildir kiminde başka bir şeydir. Roland Barthes’ın de dediği gibi sözcükler herkesindir, cümle sadece yazarındır.

Avrupa ve Amerika’da çok satan listelerinde polisiye romanlar ilk sırada. Örneğin Agatha Christie’nin kitapları yıllarca çok satanlar listesinden inmedi. Ülkemizdeki polisiye roman yazarlarının durumu nasıl?

Kafka’nın arkadaşını polisiye roman okurken görmesi sonucunda neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Polisiye ya da dedektiflik ya da nam-ı diğer “katil” romanlarına bakışımız yeraltı edebiyatına bakışımızla aynı. Biraz çekiniriz, biraz utanırız ve belki biraz da kınanmaktan korkarız. Edebiyattan mı saymıyoruz ne? Gülmece gibi üvey evlat muamelesi görmüştür her daim. Son dönemlerde yavaş yavaş kendine bir alan açan polisiye romanlar için yayınevleri de çeviri edebiyatıyla ciddi çalışmalar yapmaktadırlar. Çok satanlar listelerine ülkemizde de polisiye romanların girmesi oldukça sevindirici.

E. Allan Poe’dan bu yana iki yüzyıl geçti. Suç, gerilim edebiyatı oldukça yol kat etti. Daha gidecek çok yolumuz olsa da bu türdeki romanların nitelikleri de satışları da umut verici. Polisiye türdeki romanları okuyucu elbette ki sadece katilin kim olduğunu öğrenmek için okumuyor. Aslında okuyucuyu cezbeden dilsel kurulum, öykü yapma tekniği ve kurgudur.

Neden bir politik polisiye roman ile edebiyata giriş yaptınız?

Aslında 2010 yılında gölge adlı öykü kitabımla edebiyata giriş yaptım diyebiliriz. Tabii bunu “kitaplı yazar” olarak düşündüğümüzde böyle, ama doksan üçten bu yana çeşitli kültür sanat-edebiyat dergilerinde yazıyorum.

Polisiye roman olarak özel bir tercihim yoktu, uzun süreden beri biriktirdiğim, tasarladığım bir projeydi, hazır olduğumda da oturup ortalama bir yıl süren bir çalışmayla ortaya çıkan bir roman oldu. İlginçtir Alamut romanını okuduktan sonra gelişen bir projeydi. Gerçi bire bir düşündüğümü kitaba aktaramasam da gelen tepkilerden memnunum. Bir de bu alanda bizde çok da öyle aman aman yazılmış romanlar yok maalesef. 90-95 yılları arasındaki Çiller-D.Güreş dönemindeki faili meçhul cinayetlerin artması ve kaotik bir ortamın yaratılması en az 12 Eylül 80 darbesi kadar iç karartıcıdır. 80 darbe sonrasında az da olsa bu dönemi anlatan romanlar yazılmasına rağmen Çiller dönemindeki faili meçhullerin, örtülü ödenekle tırmandırılan savaşta evini yurdumu terk edenlerin öyküleri, romanları pek yazılmadı. Kar Suyu biraz da Çiller’in elindeki tasfiye edilecek Kürt işadamları listesine bir gönderme niteliğinde. Derin devletin pervasızlının deşifresi desek çok da abartmış olmayız.

Bazen politikanın, tarihin yapamadığını sanat yapabiliyor, bu anlamda Kar Suyu toplumsal bilincimizde unutuluşa terk ettiğimiz gerçekleri yüzümüze vuruyor, çok teşekkür ediyorum bu anlamlı söyleşi için…

Ben de teşekkür ederim, çok keyif aldığım bir söyleşiydi.

Rifat Mertoğlu – edebiyathaber.net (20 Mayıs 2013)

Yönetmen Belmin Söylemez Tayfa Kitapkafe’de

Yılın en sevilen filmleri arasında gösterilen ve birçok festivalde ödüller alan Şimdiki Zaman’ın yönetmeni Belmin Söylemez’in iki belgeseli Ankara Tayfa Kitapkafe’de gösterilecek. 20 Mayıs Pazartesi 19:30’da gerçekleşecek belgesel gösteriminin ardından yönetmen Belmin Söylemez’le filmleri üzerine bir de söyleşi gerçekleştirilecek.

Kültür sanat etkinlikleri ve söyleşileriyle dikkat çeken Ankara Tayfa Kitapkafe bu ay Belmin Söylemez’i konuk ediyor. Yönetmenin 2007 yılında İstanbul merkezli film kolektifi Filmist’le birlikte çektiği “Bu Ne Güzel Demokrasi!” ve 2000 yılında yapımcılığını da üstlendiği “Bıyık” filmleri gösterilecek.

2007 Genel seçimlerinde altı kadın milletvekilinin aday olma sürecini anlatan “Bu Ne Güzel Demokrasi!” belgeseli bir yandan kadınların meclise girmek için verdikleri mücadeleyi anlatırken diğer yandan da günümüz Türkiyesi’ne ayna tutuyor.

Türkiye’de yaşayan erkeklerin bıyık konusundaki görüşlerini yansıtan “Bıyık” belgeselinde ise bıyığın toplumsal, tarihsel, siyasi ve estetik önemi, erkeklerin gözünden anlatılmaktadır.

20 Mayıs Pazartesi günü 19.30’da başlayacak olan belgesel gösteriminin ardından sinema yazarı Sinan Yusufoğlu moderatörlüğünde yönetmen Belmin Söylemez’le filmleri ve Türkiye’de belgesel yapımı üzerine bir söyleşi gerçekleşecek.

Gösterim ücretsiz.

Tayfa Kitapkafe; Selanik Caddesi. 82/32 Çankaya-Ankara

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2013)

Serdar Kuzuloğlu Kocaeli Kitap Fuarı’ndaydı: “Ama devir değişti”

Sosyal medya danışmanı ve Radikal yazarı Serdar Kuzuloğlu, 5. Kocaeli Kitap Fuarı‘nda “Ama devir değişti” başlığıyla düzenlenen söyleşiye katıldı.

Kuzuloğlu, ilgiyle izlenen söyleşisinde internetten dijital dünyaya kadar uzanan ve güncel hayatı tümüyle etkisi altına alan değişimi verdiği çarpıcı örneklerle ortaya koydu. Kuzuloğlu, “Her şeyi tıklayarak öğrenen bir kuşağa, klasikleri oku demek çok zor. İnsanlık tarihinde ilk kez çocuklar anne ve babalarından daha çok şey biliyor. Bütün bu çabanın sonucunda ise ne yazık ki yalnızız” şeklinde konuştu.

Söyleşisini araştırmalardan ve hazırladığı fotoğraflardan oluşan sinevizyon eşliğinde gerçekleştiren Kuzuloğlu, internetin önemli ve evrensel bir harç olduğunu söyledi. Günümüzde internet kesintisinin elektrik kesintisinden daha önemli algılandığını kaydeden Kuzuloğlu, “İnternet sayesinde hayatımıza giren meslekler var. Siz öldüğünüzde Facebook ya da mail adresiz için dijital gasilhaneler kuruldu. Öldükten sonra sizin adınıza son mesajı atıyorlar. Aynı şekilde dijitalleşme aileden başladığı için daha çocuk ceninken Facebook’a ekleniyor. Biz belki de 40 yıl sonrasının başbakanının cenini biliyoruz. Ceninden ölüme hayatımız dijital” dedi.

Kuzuloğlu, verdiği çarpıcı örneklerle insan hayatının gitgide dijital dünyanın esiri haline geldiğini anlattı. İnternet oyunlarından navigasyonlara kadar tüm cihazların hayatı yönlendirdiğini kaydeden Kuzuloğlu, “Navigasyon uçurumun kenarında sola dönün dese dönecek hale geldik. Oyunlarda sanal kiralık katiller var. Çocuğunuz oyunun başında biraz fazla vakit geçirse sizin adınıza oradan çocuğunuzu hackleyerek alıyor. Fena halde bağımlı olduk” diye konuştu. Kuzuloğlu, insan beyninin fizyolojik yapısına aykırı olmasına karşın aynı anda her şeyi yapar hale gelindiğini söyledi.

Günün artık eskiden olduğu gibi 24 saat olmadığını anlatan Kuzuloğlu, “Eskiden 8 saat uyku, 8 saat çalışma 8 saat de dinlenme idi. Ama bu dünyada her şey iç içe geçtiğinden ve her şeyi aynı anda yapma isteğinden dolayı gün 30 saate çıktı. Araştırmalar 2000′li yıllarda yaşayan insanların yüzde kırkının kafasının karışık olduğunu söylüyor. Dikkat dağılımımız var. Bütün bu süreç de bize ertelemeyi getiriyor. Fuardan aldığınız kitapların arkasına aldığınız günü ve bitirdiğiniz günü yazın, göreceksiniz ki okumayı ertelemişsiniz” şeklinde konuştu.

Kuzuloğlu, yaklaşık bir saat süren söyleşinde bütün çabanın sonunda insanoğlunun kendisini yalnız hissettiğini kaydetti. Kuzuloğlu, “İlginç bir dönem yaşıyoruz. En çok kullanan kelime yalnızım oldu. İlk kez depresyon ilaçları bu kadar satar oldu” dedi. Kuzuloğlu ancak dijital dünyanın iyi yanları olduğuna da dikkat çekerek örnek olarak elektronik kitabı gösterdi. Kuzuloğlu, elektronik kitabın kişiye sonsuz bir arşiv imkânı sunduğunu ifade etti.

Kuzuloğlu, konuşmasını bir balinanın yaşamından yola çıkarak anlattığı bilgiyle sonlandırdı. Kuzuloğlu, “Balinaların üzerlerinde zaman içinde birçok parazit ve deniz canlısı yerleşir. Balinalar bu nedenle nefes almakta zorluk çeker ve bu parazitlerden kurtulmak için doğalarına aykırı olmasına karşın tuzlu sulardan tatlı sulara giderler. Bizler de düşüncelerimizden, olumsuz duygularımızdan kurtulmak için bulunduğumuz ortamdan ayrılarak tatlı sulara gitmeliyiz” dedi.

haberler.com (20 Mayıs 2013)

“Dünya Halklarından Hayvan Masalları 2”: Masal her ülkede masal

Hayvanların insanlardan korkmadığı, birbirleriyle konuşabildiği çok eski zamanlara ait birbirinden güzel masallar, Tarık Demirkan’ın derlediği, Can Çocuk Yayınları’nın yayımladığı “Dünya Halklarından Hayvan Masalları 2”de bir araya geldi. Dizinin ilk kitabı olan “Dünya Halklarından Hayvan Masalları” geçen yıl yayımlanmıştı.

Amerika’dan Afrika’ya, Sibirya’dan Japonya’ya kadar çok geniş bir coğrafyadan süzülüp gelen bu pek işitilmedik masallar, birçok sorunun da cevabını arıyor. “Maymun iştahlı” deyiminin nasıl doğduğunu, tavşanın kuyruğunun neden kısa olduğunu, keseli hayvanların nasıl ortaya çıktığını ve daha pek çok sorunun cevabını masallarla veriyor.

“Kültürlerimiz farklı olsa da dünyamız tek. Masal her ülkede masaldır, çocuk da her ülkede çocuk,” gerçeğine inanan Tarık Demirkan, okunan bir masalın ardından bir çocuğun yüzünde beliren bir gülümsemenin ve dünyayı anlamaya çalışan çocuk için harcanan emeğin her şeye değeceğini düşünüyor.

“Bülbül şarkısını bitirince kral yerinden fırlamış ve kimseye yapmadığı kadar büyük iltifatlarla bülbülü tahtına götürmüş ve sakanın yerine, sağına oturtmuş. Daha sonra yemeği bitirip salondan çıkarlarken en önde bülbül gidiyormuş. İkinci sırada sığırcık ve en arkada da saka geliyormuş. Kral, bülbülü kuşlar arasındaki baş şarkıcı olarak atamış. O zamandan beri de en iyi ötücü kuş olma unvanını elinde tutuyor.”

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2013)

Dizi oyuncularına kitap okuma şartı!

medyafaresi.com adlı internet sitesinin haberine göre BSK Yapım tarafından TRT1 İçin hazırlanan ve her Pazartesi akşamı ekrana gelen “Beni Böyle Sev”  dizisinde yer alan oyuncular yapımcı Çağrı Bingüller’in talimatıyla her hafta bir kitap okumak zorunda.

Alper Saldıran, Zeynep Çamcı, Güven Kıraç, Lale Mansur, Altan Gördüm, Erdem Akakçe, Didem İnselel, Atılgan Gümüş, Burcu Biricik, Mert Turak, Bala Atabek, Burcu Altun, Fatih Koyunoğlu, Meral Asiltürk’ün rol aldığı dizi setinde haftalardır süre gelen mecburi kitap okuma eyleminden kimse şikâyetçi değil.

Her hafta bir kitap okuyan oyuncular okudukları  kitapları dizinin yönetmeni Cem Tabak’a teslim ediyor. Cem Tabak toplanan kitapları Anadolu’da kitap ihtiyacı olan okullara ulaştırıyor.

“Beni Böyle Sev” setinde geleneksel hale gelen kitap okuma alışkanlığı sayesinde haftalardır birçok okula kitap gönderildiğini söyleyen yapımcı Çağrı Bingüller “Dizinin ilk hafta çekimlerinde ortaya böyle bir fikir atıldı Altan abi ve Güven abi bunu hemen hayata geçirelim diyerek ilk hafta bütün kitapları onlar hediye ettiler. Sonrasında her yayın günümüz olan Pazartesi sette kitap toplama günü oldu” dedi.

Pazartesi akşamları sosyal medya üzerinden dizinin fanatikleri arasında da kitap toplama kampanyasına başlanacağını  söyleyen Güven Kıraç “Biz bu işe gönül koyduk, ulaşabildiğimiz kadar okula ulaşıp genç kardeşlerimizi kitapsız bırakmayacağız” dedi.

18 Mayıs 2012

“Kaçan Uykuların Peşinden”: Kaçan uykuların peşine düşmek

İki sincap kardeş, Tarçın ve Kimyon, bebeklerin kaçan uykularının peşine düşüyorlar. Can Çocuk Yayınları’nca yayımlanan Doğan Gündüz’ün ilk kitabı “Kaçan Uykuların Peşinden”, Emirgan Korusu’nda başladığı yolculuğunu İstanbul’un dört bir yanında devam ettiriyor.

Tarçın ve Kimyon, İstanbul’un keşmekeşinde kaçan uykuları arayan iki genç sincap… Emirgan Korusu’ndan başladıkları yolculukta Yıldız Parkı’ndan Galata Kulesi’ne, Beyazıt Meydanı’ndaki yaşlı çınarın şairi Hüseyin Avni Dede’den Sivri Ada’ya, İstanbul’un dört bir yanında kaçan uykuların izini arıyorlar. Bir yandan kaçan uykuları ararken diğer taraftan İstanbul’u keşfediyorlar.

Çocukluğu, İstanbul’un henüz beton ve asfalt istilasına boyun eğmediği yıllarda Firuzköy’de geçiren Doğan Gürbüz, bugünlerde zamanın sesli tanıkları mekanik saatlerin serüvenini araştırıyor. “Kaçan Uykuların Peşinden”, evlerinden, oyunlarından, sokaklarından ve arkadaşlarından sürgün edilen Sulukule’nin çocuklarına adandı.

“Ahalinin Dolapdere diye adlandırdığı derenin kıyısı boyunca uzanan irili, ufaklı kavak, söğüt, incir, kiraz, nar, zeytin, dut ve erik ağaçlarını, katıtırnaklarını, gülhatmileri, hayıtları tek tek kestiler. Sonra derenin kenarında evler yaptılar, üzerini kapatıp asfalt döktüler. Suya dair hiçbir iz kalmadı. Binlerce yıldır yatağında kendince akıp duran koskoca dere sanki buharlaşıp yok oldu. Geriye sadece derenin aktığı güzergah boyunca uzanan yola verilen Dolapdere Caddesi adı kaldı.”

edebiyathaber.net (18 Mayıs 2013)

Ünlü yönetmen Bela Tarr’ın ilham kaynağı ilk kez Türkçede

Macar asıllı usta yönetmen Bela Tarr’ın üç filmine ilham kaynağı olan ve Avrupa’nın en çok okunan yazarı László Krasznahorkai, ilk kitabı Şeytan Tangosu (Satantango) ile ilk kez Türkiyeli okurlar ile buluşuyor.

1954 doğumlu Macar yazar Krasznahorkai’nin 1985’de yayımlanan ilk romanı Şeytan Tangosu, Sovyetlerdeki kolhoz ya da İsrail’deki Kibutz örneğine benzer terk edilmiş bir tarım kooperatifinde yaşayan yaklaşık on kişinin hikâyesini anlatıyor.

Mekân tam olarak belirtilmese de komünist dönemin sonlarına doğru Macaristan’dayız… Sonbahar sağanağının tüm gücüyle bastırmasıyla birlikte kooperatifte yaşayanların dünyayla tüm irtibatları kesilmiştir. Her biri yaşam amaçlarını, daha iyi bir hayat için umutlarını yitirmişler, kooperatifte çürüyüp gitmektedirler, yapacak fazla bir şeyleri de yoktur. Birbirlerinin karılarını arzularlar, sürekli içen doktor devamlı komşularını gözetler, iki genç kadın metruk değirmende kendilerini satmaya çalışır, özürlü kız sürekli kedisini öldürmeyi dener. Futaki, rüzgârın taşıdğı, adeta öte diyarlardan gelen bir çan sesiyle uyanır, bu kez daha önceki denemelerinin aksine bir yolunu bulup oradan ayrılmaya, kaderine meydan okumaya kesin kararlıdır. Ancak birden bütün kooperatifte “geliyorlar” sözcüğü fısıldanmaya başlar. Gelenler öldükleri sanılan, gizemli, karizmatik, kurnaz, filozof şair İrimias ve arkadaşı Petrina’dır.

Bazıları onların Mesih bazılarıysa Satan olduklarına inanırlar. İnsanlar İrimias’dan hem çekinmekte hem de onun kendilerini bu hiçliğin içinden çekip çıkaracağını ummaktadır. Onların gelişiyle birlikte kooperatifte yaşayanların hayatları alt üst olur ama halk onun kendilerini  “vaat edilmiş topraklara” götüreceği inancından vazgeçmemiştir…

Krasznahorkai’nin tarzını “delilik noktasından ele alınan gerçeklik” olarak adlandırmak mümkün… Yazdıklarına mental fiksiyon denebilir. Romanlarının atmosferi apokaliptik, deşifre edilmesi zor mesajlar veriyor, karakterleri hep hayatları için belirleyici olacak bir idrakın eşiğinde, hatta Dostoyevski’nin karakterleri için Tanrı neyse, Krasznahorkai için de idrak eşiği bu denebilir, ama onun yarattığı evrende Tanrı kesinlikle yok! Karakterlerin ne düşündüğünü anlamak da hayli zor çünkü dünyaları asla tam olarak ifşa edilmeyen bir gerçeğin kenarında sendeleyip duruyor. Özgün, obsesif, gizemli ve vizyoner bir yazar olan László Krasznahorkai,  aynı zamanda politik tavrını koruyarak siyasi değişimlerin zalim ve kinik mekanizmasını da ifşa ediyor.

edebiyathaber.net (17 Mayıs 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z