Masthead header

Masal anlatıcılığı atölyesi

Masallar çocuklara uyumaları, yetişkinlere de uyanmaları için anlatılır. “                                                                                                                              Jorge Bucay

Masal Anlatıcısı, masalın imajlarını sesi, sessizliği, bedeni ve sözcükleriyle boşluğa çizer ve böylece “masal evini” kurar. İşte bu, dinleyenin o eve girebilmesi için bir davettir. Dinleyen “masal evinin” odalarında gezerken, kendi anılarından oluşturur oturma odasını, kendi ruhunu katar mutfağa ve kendi hayallerinde oluşturduğu kahramanla içer çayını. Masal evini inşa etmek masal anlatıcılığı sanatının büyüsüdür. Nasıl kurar anlatıcı bu evi? Ve dinleyeni kendi büyüsüne nasıl çeker?

Masallar anlatıcısına ulaştığında birer iskeletten ibarettir. Anlatıcı, kendi imajlarından bir beden yapar, kendi hayallerinden bir elbise diker ve kendi ruhundan ruh üfler masalına. Böylelikle masal canlanmış, dinleyenin kulaklarıyla ve ruhuyla buluşmaya hazır hale gelmiş olur.  Anlatıcı tüm bunları yaparken neye ihtiyaç duyar?

Atölyede, bu soruların cevabı araştırılıyor, “masal evinin” nasıl kuralacağı ve masal anlatıcılığı sanatının sırları öğretiliyor. Çocuğuna, eşine, öğrencilerine, arkadaşlarına veya bir dinleyici kitlesine masal anlatmak ve onları anlatımlarınızla büyülemek istiyorsanız bu atölye tam size göre.

Atölyenin temel çalışma başlıkları şöyledir;

  • Söz-İmaj, İmaj-Söz
  • Bilinçli söz söyleme, bilinçli konuşma
  • İmajlar yaratma, yarattığı imajları görme
  • Hafıza Teknikleri
  • Hikayeyi Anlama
  • Anlatım Teknikleri
  • Anlatım Biçimleri
  • Anlatıcı Rolleri
  • Doğaçlama
  • Anlatıcı, Dinleyici ve Hikaye arasındaki ilişki
  • Beden Farkındalığı (Feldenkrais- Reflexoloji)
  • Yaratıcı Beden-Yaratıcı Söz
  • Mekan Farkındalığı
  • Beden ve Mekan ilişkisi
  • Bedenin, Ses ve Anlatının Ritmi
  • Ses ve nefes teknikleri

Atölye Yürütücüsü: Nazlı Çevik

Katılımcı sayısı: 8-14

Tarih: 18-19 Mayıs, 10.00-18.00 saateri arasında

Adres: Büyük Hendek Cad. No:21, Kat:2 (Galata Perform’un üstü) Kuledibi/Beyoğlu, İstanbul

Ücret: Öğrenci: 250 TL, Tam: 300 TL

Başvuru için: masalanlaticiligi@gmail.com  

1980 doğumlu olan Nazlı Çevik, Hikaye Anlatıcısı – Tiyatro ve Dans Pedagoğudur. 1999 yıllında İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesinde okurken Tiyatro ve Çağdaş Dans ile tanışmış ve sanatı kendine meslek olarak edinmeye o yıllarda karar vermiştir. Tiyatro Manga ve Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Deneme Sahnesinde Tiyatro Eğitimini, Oluşum Drama Enstitüsünde de Drama Liderlik Programını tamamlamıştır. Ayrıca ÇADTAL adlı dans grubunda dans etmiş, ÇATI, Dans Buluşma gibi birçok kurumda Modern ve Çağdaş Dans, Kontakt Doğaçlama, Yoga, Butoh derslerine katılmıştır. İstanbul’da çeşitli anaokullarında ve okullarda 4 yıl drama liderliği yaptıkta sonra, 2007 yılında Berlin’e gidip, 2008- 2011 yılları arasında Berlin Sanat Üniversitesi’nde Tiyatro Pedagojisi alanında Yüksek Lisans Eğitimini tamamlamıştır. Hikaye Anlatıcılığı ile yüksek lisans eğitimi esnasında Prf.Dr. Kristin Wardetky sayesinde tanıştıktan sonra, bu alanda Almanya ve Avrupa’nın en önemli isimleriyle çalışmıştır. 2011-2013 yılları arasında yine aynı üniversitenin 1.5 yıl süren ‘Künstlerisches Erzählen, Storytelling in Art and Education- Sanatsal Anlatım, Eğitimde ve Sanatta Hikaye Anlatıcılığı’ programını bitirmiştir. Ayrıca Berlin’de, Koreograf ve Dans Pedagoğu olan Nadja Raseweski’den ‘Yaratıcı Dans ve Okul’ eğitimini aldıktan sonra, Dock11 Çağdaş Dans Okulunun ‘Dans Pedagogluğu’ eğitimini de başarıyla tamamlamıştır.

Gerçekleştirdiği Kimi Projeler:

  • 2013  1. Uluslararası Şirince Masallar Festivali organizasyonu, küratörlüğü ve masal anlatıcılığı
  • 2009-2013 yıllarında Berlin çapındaki okullarda ve yuvalarda sürdürülmekte olan  ‘ErzählZeit (Anlatım Zamanı)’ adlı Projede, farklı kurumlarda (okullar, kültür merkezleri, yuvalar) ve Festivallerde Hikaye Anlatıcılığı
  • 2012’de Kadınlarla “Frauen Geschichten aus dem Brunnenviertel (Brunnnen Mahallesinden Kadın Hikayeleri)” adlı Hikaye Anlatıcılığı projesini gerçekleştirdikten sonra, yine aynı grupla bu projenin devamı olan ikinci projenin ‘Bana Bir Masal Anlat Anne’  yönetmenliği
  • 2010-2013 yılları arasında Astrid-Lindgren Çocuk Tiyatrosunda TUKI (Tiyatro ve Anaokulları) adlı projede ve Paradiesvögel adlı yuvalarda ve SOS Çocuk, “Theater im Urlaub (Tatilde Tiyatro)” adlı dernek bünyesinde İtalya’da çocuklarla tiyatro, dans ve hikaye anlatıcılığı
  • 2012’de Berlin’in Çağdaş sanat Müzelerinden biri olan Hamburger Bahnhof’da gençlerle ‘Heimspiel (Memleket Oyunu)’ adlı Performans projesi
  • Tiyatro Pedagogları mesleki eğitim semineri olan ‘SICHTEN XIII’ (2011) de çok kültürlü tiyatro alanında Atölye Çalışmaları
  • 2009-2010 yıllarında Ballhaus Naunynstraße adlı Tiyatroda, Koregraf Canan Erek ile birlikte ‘Die Wunschreisse (Arzulanan Yolculuk)‘, ‘Klassenfahrt (Sınıf Gezisi)‘, adlı Dans Tiyatroları, yine aynı tiyatroda 2011 yılında ‘TUSCH’ (Tiyatro ve Okul) projesi kapsamında ‘Endlich (Sonunda)‘ adlı Dans Tiyatrosu
  • Berlin Sanat Üniversitesi’nde (2010) ‘Woher und Wohin (Nereden Nereye)‘ adlı Dans Tiyatrosu
  • Çocuk Sanat Akademisinde (2011) ‘Weissnicht (Bilmiyorum)‘ adlı Dans Tiyatrosu
  • Moses Mendelsohn Lisesinde (2010) ‘Mein Leben ist voller Glück (Yaşamım Mutlulukla Dolu)’, (2012) ‘Wir haben es drauf (Bunu yapabiliyoruz)’ adlı Tiyatro Oyunları

2013’ün Ocak ayından beri İstanbul ve Berlin’de yaşayan Nazlı Çevik, her iki şehirde de Hikaye Anlatıcılığı, Tiyatro ve Dans Pedagogluğu yapmakta ve kendi alanında projeler üretmeye devam etmektedir. Ayrıca Wortspinnerinnen (Kelime Örücüler)adlı 6 farklı dille Hikayeler anlatan bir grupta da Hikaye Anlatıcılığı yapmakta ve projeler tasarlamaktadır.

edebiyathaber.net (1 Mayıs 2013)

İstanbul Modern’de Arap Baharı ve edebiyat konuşulacak

Can Yayınları ve İstanbul Modern, hem edebiyatı hem de günümüz siyasetini yakından takip edenleri mutlu edecek ve çok konuşulacak bir oturuma hazırlanıyor: Ünlü Fransız yazar Mathias Enard ve ödüllü haberci Ahu Özyurt İstanbul Modern’de bir araya gelecek.

07 Mayıs 2013 Salı günü, Can Yayınları ve İstanbul Modern iş birliğiyle son ayların en dikkat çekici edebiyat etkinliklerinden birine imza atılacak: Yıllarını Ortadoğu’yu anlamak ve anlatmaya adamış ödüllü haberci Ahu Özyurt ve Fransız Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri Mathias Enard bir araya gelerek Arap Baharı, Ortadoğu’nun siyasi çalkantıları ve edebiyatın ilişkisini masaya yatıracaklar.

Mathias Enard, ünlü Fransız bir yazar… Aslında bir “dünya vatandaşı” olarak anılmaktan hoşlanıyor çünkü elle çizilmiş sınırları değil, insanı önemsiyor. Mathias Enard’ın Türk okurla ilk tanışıklığı 2011’de Can Yayınları tarafından dilimize kazandırılan Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara adlı kitabıyla gerçekleşti. 16. yüzyılın İstanbul’unu, Michelangelo’nun İstanbul’a davet edilişini ve dönemin günlük hayatını ustalıkla resmeden bu kitap, yazara Fransa’nın en önemli edebiyat ödülü olan Gouncourt’u kazandırdı. Enard’ın yeni kitabı Hırsızlar Sokağı’ysa bugünün tarihini yazan, Hıristiyan ve Müslüman alemlerin aynı çıkmazda sonlanan kimlik meselelerini yüze vuran, son derece çarpıcı bir eser.

Hırsızlar Sokağı adlı kitaptan hareketle başlayıp Avrupa ve Orta Doğu siyasetinin edebiyattaki izdüşümlerini, bugünün tarihini yazan edebiyatı konu edecek söyleşi, gündem yaratmaya hazırlanıyor.

SESSİZ KAYIT: ARAP BAHARI VE EDEBİYAT 

MODERATÖR: Ahu  Özyurt

KONUK: Mathias Enard 

YER: İstanbul Modern

TARİH&SAAT: 07 Mayıs 2013, Salı – 19:00 

ETKİNLİK ÜCRETSİZDİR!

edebiyathaber.net (1 Mayıs 2013)

Çevirmen vs. Editör | Cemile Özyakan Demirci

Çevirmen ve editör arasındaki soğuk savaş, çevirmenin kendi içinde kopan sıcak savaşın sonlandırılmasıyla ateşkese bağlanabilir mi?

Sebebi nedir bu soğuk savaşın? Çevirmenin tıkandığı noktacıkların şişip bir balona dönüşmesi ve bu balonun editör tarafından minik bir iğneyle patlatılması az rastlanan bir olay değildir zannımca.

Öncelikli sorun zamandır. Çevirmen yayınevinden kitabı ilk alacağı zaman, gözleri pırıl pırıl, heyecanla, yeni bir hikâyeye girmenin aşkıyla kendisine verilen üç ayı (diyelim ki üç ay) çok bile bulabilir. “Ay ben çok sevdim hikâyeyi, bir ayda bitiririm” diyebilir. Editör tedirgin değildir henüz. O kitaba üç ay fazladır bile. “Hem fazladan bir on gün dünyanın sonunu getirmez ya,” diye düşünür. Çevirmen yeni kitabın verdiği yenilenme hissinin gözlerine ektiği parıltı eşliğinde başlar kitaba, ama o da nesi! Bir telefonla çok sevdiği kuzeninin Ankara’dan gelmiş olduğunu öğrenir ve tabii ki onunla görüşmelidir. E zaten bol bol zaman var, bir günden bir şey olacak değil ya. Birkaç benzer telefon görüşmesinden sonra insanlara:

  • Çeviri yapmam gerekiyor. Siz gezin, ben sonra ararım sizi, dese ne fayda… Günlük güneşlik hava elden gidiyordur. Eve kapanmanın verdiği hezeyan eşliğinde bir koltuğa gömülür ve dikkatini toplamak adına derin derin nefes alır ve verir. Verirken kendisini twitterda mentionlar arasında cirit atarken bulduğu pişmanlık anı… İşte tehlikeli sulara yaklaştınız sayın pek değerli çevirmen. O sular pek tatlıdır. Öyle tatlıdır ki, iki dakika sonra saate bakan çevirmen aradan iki ya da katları saat geçtiğini fark eder ve “Bugün olmadı, yarın devam ederim” hissiyle olay yerinden ayrılır. Olay yeri olmayan diğer koltuk ve olay yeri olan koltuk arasında ilk savaş başlamıştır bile. Çevirinin tesliminden üç hafta önce kazara sorar durumu kontrol altında tutmak isteyen sayın pek değerli editör:
  • Çeviri ne durumda? Sorun yok değil mi?

Kendisine bakmakta olan iki yüz sayfadan gözlerini alamayan çevirmen kendinden emin cevap verir:

  • İyi gidiyor, son elli sayfadayım.

Sonrasında çevirmenin sabahlamaları başlayınca eziyete dönüşen kitaba pek çok kötü söz sarf edilebilir. Çevirmenin düşünceleri dönüşmüştür çoktan. “Sosyal hayatım kalmadı. Çeviri rahat işti hani! Bu para bu paniğimi karşılayabilecek mi?” Evet, çeviri yaparak zengin olmak zor bir iştir ama çevirmenin zaman yönetimi bambaşka bir sorundur. Çünkü çevirmenin aşkla yaptığı iş, bir anda eziyete dönüşebilir. Çevirmen uslanmaz bir savaşçıdır. Her kitapta aynı sorunu yaşamasına rağmen, zaman yönetimini pijamalar içerisinde ve kahve eşliğinde yapmak durumunda olduğundan, çevrilecek her kitabın başında “Bunda aynı hatayı yapmamalıyım,” diye düşünse de, o hata kendisini tekrarlayan bir hikâyeye dönüşür. Bu sorun akşam saatleri yerine, sabah erken saatlerde çalışılarak çözülebilir. İkinci bir iş yapan çevirmenler bile sabah en az bir saati çeviriye ayırdıklarında, sabah saatlerinde çok daha hızlı çalıştıklarını göreceklerdir ve daha sonra yaptıkları çeviriyi okuduklarında “Bu cümleyi ben mi yazdım!” diyecek kadar beğenebilirler yazdıklarını. Bu kısır döngünün kurbanı olmuş bir savaşçı olarak, başka işlerde gün içerisinde uzun saatler çalışıyorum ve sabah saatleri benim için çözüm oldu. Akşam üç saatte yaptığım çevirinin sabah bir saatte yapılabildiğini ve cümlelerimin beni akşam saatlerinden daha mutlu ettiğini görür görmez, sabah kitabımla düzenli buluşmalara başladım. Tabii ilk günler gözleriniz kapalı çevirmek zorunda kalabilir, “Hayır, bu benim çözümüm değil!” diyebilirsiniz. Siz kendinizi birkaç gün sonra görün bir de! Editöre hikâyeler uydurmaktan daha kolay bir iş bence!

Bir diğer sorun da içinden çıkılamayan, çevirmeni acı bir gülümseme eşliğinde kahveden kahveye gark eden cümlelerin sonunda görünen ışık. O ışık editörün ta kendisi. “Ben hallederim, canım çevirmen arkadaşım. Sen yaz oraya bir şeyler, ben düzeltirim. Nasılsa birkaç kez okunacak o kitap.” diye adeta şefkatli bir melek gibi konuşuyordur editörün hayali çevirmenin kafasında cirit atan cümlelerin arasından. Editör kitabı okuyacak tabii. Ama çevirmen bunu unuttuğu zaman iyi çeviri yapabilir ancak. Editörün elinde bolca okunması gereken kitap beklediği için, iyi çevirmeni hızıyla olduğu kadar, kitabın kendisini uğraştırmasıyla belirler. Kitap eline geldikten sonra editörü günlerce uykusuz bırakıp, yine de son haline ulaşamıyorsa, çevirmen gördüğü ışıkla kör olmuş demektir. Çevirmen teslim etmeden önce kitabı son haline getirmesi gerektiği düşüncesiyle çalışmalıdır. Editör ondan sonra kendi işini rahatlıkla yapacağından ortaya çok daha okunası bir kitap çıkacaktır.

Çeviri aşk işidir. Sevgisizce yapılması mümkün değildir. Bu aşkın mutlu sonla bitmesi için çevirmen ve editörün kucaklaşması gerekir. Çünkü kitap bu aşktan doğan çocuktur ve çevirmenler ile editörler her doğan çocuğa aşkla sarılırlar.

Cemile Özyakan Demirci – edebiyathaber.net (30 Nisan 2013)

Sarnıç Öykü’de bu ay “Giden Bir Kedinin Ardından” var

Sarnıç Öykü’de bu ay “50 Kuşağı”nın usta öykücülerinden Ferit Edgü’nün “Giden Bir Kedinin Ardından” isimli kitabı var. “Hakkâri’de Bir Mevsim” , “Av” ve “Doğu Öyküleri” gibi birçok kitabıyla edebiyatımızda önemli bir yeri olan Ferit Edgü’nün son kitabı hakkında kendisiyle Rıza Kıraç söyleşti. Yazılarıyla dosyaya katkıda bulunanlar isimler ise şunlar: Enis Batur, Oğuz Demiralp, Fatih Altuğ ve Ayşe Öykü İş.

Sarnıç Öykü’nün bu sayısında Tolstoy’un “Orman Meyveleri” adlı öyküsü Rusça aslından çevirisiyle yer alıyor. Klasik romanın dev isimlerinden olan Tolstoy’un bu öyküsünde yine onun benzersiz karakter çizimlerini okuyacaksınız. Bir diğer çeviri öykü, çok ödüllü bir yazar olan Edward P. Jones’un imzasını taşıyor:” İlk gün”. Türkçeye “Malum Dünya” adıyla çevrilen “The Known World” adlı romanıyla Pulitzer ödülünü almıştı yazar. Yine, Pulitzer ödüllü bir başka yazar Dominik asıllı Amerikalı Junot Diaz. Diaz’ın “Kumral Bir Kızla Nasıl Çıkılır” isimli öyküsü hayli ilginç ve ironik.

Bu ay öyküleri yayımlanan yazarlar Mehmet Batur, Senem Dere, Neslihan Önderoğlu, Hakkı İnanç, Ayşegül Ural, Fuat Sevimay, Erkan Tuncay, Eylem Ata Güleç ve Tolunay Ozanemre.

Damla-lık’ta Billur Şentürk’ün derlediği kısa haberlerin yanı sıra, Semra Aktunç’la YKY’den çıkan “Yalos” adlı kitabı üzerine yapılan bir söyleşi de yer alıyor.

Kült kitap bölümünde ise Berna Durmaz’ın Sabahattin Ali’nin “Yeni Dünya” kitabını inceleyen yazısı var.

Kadir Yüksel ise Öykü Vitrini’nde Dünyanın Öyküsü tarafından “Öykü Yağmuru” adıyla yayına hazırlanan 2012 Öykü Yıllığı’nı inceliyor.

edebiyathaber.net (30 Nisan 2013)

13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri 1-5 Mayıs’ta

Çankaya Belediyesi ile Dünyanın Öyküsü dergisi işbirliğiyle, CerModern,  Cafe Soul, Sanat Sokağı ve SUDEM’in katkılarıyla,  bu yıl 13.’sü yapılacak olan, Uluslararası Ankara Öykü Günleri, 1-5 Mayıs 2013 tarihinde Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi, CerModern, Cafe Soul, Sanat Sokağı ve SUDEM olmak üzere beş ayrı mekânda gerçekleştirilecek.

13.Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nin süreceği beş gün boyunca, yazarları tarafından 30’un üzerinde öykü seslendirilecek, alanlarında kendilerini kanıtlamış araştırmacılar, yayıncılar, akademisyenler, dergi yayın yönetmenleri öyküyle ilgili kuramsal metinler sunacaklar.

13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü usta yazar Pınar Kür’e sunulacak. Elçin Temel’in sunacağı ödül töreninde ünlü yazarlar Füruzan, Doğan Hızlan ve Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık konuşma yapacaklar.

Etkinlik programı şöyle:

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Cafe Soul

12.00-12.20 ++Esme Aras “Batık Şehir

12.20-12.40++Nilgün Çelik “El Feneri”

12.40-13.00“++Nesime Açılmış “Böcek”

13.00-13.20 ++Selçuk Sarısaltık “Kötü Şaka”

13.20-13.40 ++ Ayten Kaya “Akıntı”

13.40-14.00 ++Ali Günay “Edebiyata Sansür Girişimleri”

14.00-14.20 ++Zeynep Sönmez “Kısa Öyküde Susma Biçimleri”

14.20-14.40 ++İbrahim Karaoğlu “Ölü Deniz Mezarlığı”

14.40-15.00 ++Lütfiye Aydın  “Ardakalan”

15.00-15.20 ++Hasibe Ayten “Kursak Balon”

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.30 : Nurhayat Varol: “Bir Tuş, Bir Dokunuş” Fotoğraf Sergisi Açılışı

15.30-16.45 Panel: “Fotoğraflarla Yabancılaşma Öyküleri”

                 ++ Prof. Dr. Selçuk Candansayar /  ++Doç. Dr. Helga Tılıç / ++ Dr. Tuğba Taş / ++Nurhayat Varol

16.45-17.00 Ara

17.00-17.20 ++Işık Kansu “Sarnıç”

17.20-17.45 “Çocukluğa Yolculuk: Burhan Günel”

                     Hazırlayan: Işık Kansu

17.45-18.00 Ara

18.00-19.00Panel: Burhan Günel Öykücülüğü
                     Yöneten: Prof. Dr. Kemal Özmen

                      ++Lütfiye Aydın/ ++Dr. Fatih Sakallı / ++ Nisa Günel             

19.15-19.30 Ara

19.30-20-30 13. Ankara Uluslararası Öykü Günleri Açılış Töreni

                    Sunuş: Elçin Temel

Özcan Karabulut Ankara Öykü Günleri Kurucusu

                            Dünyanın Öyküsü Dergisi Yayın Yönetmeni

Ömer Asan Heyamola Yayınları Roman Kahramanları Yayın Yönetmeni

Sevgi Özel Dil Derneği Başkanı

Onur Konuğu Yazarların Konuşmaları

Bülent Tanık Çankaya Belediye Başkanı

2 Mayıs 2013  Perşembe

Cafe Soul     

12.00-12.20++Özcan Öztürk “Aynasızın Çorbası”

12.20-12.40 ++Celal İlhan “Aynalar”

12.40-13.00 ++Eray Karınca “Dip Boyası”

13.00-13.20  ++ İnci Gürbüzatik “Kapı”

13.20-13.40  ++Sedat Erden “Ambassador Sabri Bey”

13.40-14.00 ++Halit Suiçmez “Türkiye’de Yazar Üretkenliği”

14.00-14.20 ++Gamze Güller “Kirazların Açtığı Gün”

14.20-14.40 ++Halil Genç “Gökyüzünün Ötesi”

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

14.30-15.00     Sümer ve Babil  Mitolojik Öyküleri
++Selim ADALI / ++Ali Turan GÖRGÜ

15.00-15.45    Kıbrıs Öykücülüğü

                       ++Christos Hadjipapas /++Mehmet Kansu

15.45- 16.00 Ara

16.00-17.15   “Rus Öykücülüğü”

++Çingiz Guseynov /++ Birsen Karaca

                       Yelena Tverdislova “Öykü ile Roman Arasında / Marek Hlasko’nun Tür Arayışları” 

17.15-17.30 Ara

17.30-18.30  “Venezuela Edebiyatı”

++Maria Alejandra Rojas Sanchez

                    “Sosyalist Venezüela’da Yayın Politikaları ve Yazarlar”

                     ++ Juan Manuel Parada Serrano

                     “Venezuela’da Kısa Öykü”

18.30-18.45 Ara

18.45-19.45 Panel: ÖYKÜDE YAZARIN İZİ

                    Yazarın kişiliği, yaşamından izler öyküye ne kadar giriyor?

Yöneten: ++Sevinç Özer

++Faruk Duman /  ++Gönül Kıvılcım /++Birsen Ferahlı++Esra Özsüer

3 Mayıs 2013 Cuma

Cafe Soul                                          

11.40-12.00++Sofya Kurban “Nazım’ın Peşinden”

12.00-12.20  ++Murat Darılmaz “Öykü -Sinema ilişkisine genel bir bakış”

12.20-12.40  ++Aysun Kara “Öyküye Sızan Şiir”

12.40-13.00  ++Juan Parada “Kısa ve Aşırı Anlatım”

13.00-13.20   ++Gülayşe Koçak “Yaratıcı Yazma: Notayla mı? Doğaçlama mı?”                      

13.20-13.40  ++Mehmet Kansu “Her Şey Bir ve Tek Şeydir”

13.40-14.00 ++Faruk Duman “İlk Aşk, Ankara;İlk Öyküler, Demiryolları…”

14.00-14.20 ++Giuseppe Goffredo “Herkesten Daha Yalnız”

14.20-14.40 ++Çiğdem Ülker “Bir Şehrin Ruhu: Sadri Ertem Öykücülüğü”

14.40-15.00 ++Tarhan Gürhan “Ölünce Başlangıcı” Seslendiren: Jülide Okkalı

15.00-15.20 ++Nuray Tekin “Şey Dili”

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.30-16.30  Panel: Öykü Dergileri

                     “Öykü Dergileri Öykücünün Okulu mu?”

                      Yöneten:++Özcan Karabulut,

                      ++ Hüseyin Su/++ İnan Çetin ++Ü. Gülsüm Bülbül /++Fulya Bayraktar /  ++Deniz Dengiz  Şimşek,

16.30-17.30   İtalyan Öykücülüğü”

                      ++Giuseppe Goffredo / ++Gülbende Kuray Ulusoy/ ++Feridun Ulusoy

17.30-17.45 Ara

17.45-18.45   “Bulgar Öykücülüğü”

                   ++Kristin Dimitrova / ++Kadriye Özgür

18.45-19.45 Panel:  Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri

                    Yaratıcı yazarlık atölyelerinden yazar çıkar mı?”

Yöneten:++Aysu Erden

++Emin Özdemir /++Çiğdem Ülker /++Gülayşe Koçak/++Nurhayat Bezgin

CerModern

18.30-20.00  Panel: ‘Felaket’ Edebiyatı: Dersim Öyküleri

                              Yöneten:++Ömer Türkeş

++Murat Özyaşar / ++Yavuz Ekinci / ++Birgül Oğuz/++ İnan Çetin /  ++Ayşegül Çelik/ ++Melike Uzun

4 Mayıs 2013 Cumartesi        

Cafe Soul

11.00-11.30 ++CerModern Yaratıcı Yazarlık Atölyesi Öykücüleri

11.30-12.00 ++Deniz Dengiz Şimşek Işığın Sesi

12.00-12.20 ++Ersin Karahaliloğlu “Yalan”

12.20- 12.40 ++Melike Uzun “Mehmet Günsür Anısına”

12.40-13.00    ++Maria Alejandra Rojas “Çağdaş Venezuela Öyküleri”

13.00-13.20 ++Nurhayat Bezgin “Güzelim Memleketlim”

13.20-13.40 ++Ayşe Akaltun “Erik Çiçekleri”

13.40-14.00 ++A.Galip “Eleştirel Roman Okumaları”

14.00-14.20 ++Mustafa Şerif Onaran “İlhan Tarus’un Kişiliği ve Öykücülüğü”

14.20-14.40 ++Kristin Dimitrova “İnsanların Bedenleri”

14.40-15.00 ++Kemal Gündüzalp “Dünyanın Öyküsü Öykü Yıllığının Serüveni”

15.00-15.20 ++Emine Yılmaz “Ansızın Gelen Mektuplar İçin Veranda”

15.20-15.40 ++Orçun Güzer “Bir Karşılaşma”  

SUDEM

13.30-14.45

Panel: Öykü Hayata, Bedene, Suya Sabuna Dokunmalı mı?

Yöneten: ++Özcan Karabulut

                    ++Ayşegül Tözeren  ++Nemika Tuğcu /++ Ayşegül Çelik   / ++Onur Caymaz

CerModern

 15.00-16.00 “Tanıdığım Nazım Hikmet”

                       ++ Çingiz Guseynov / ++Birsen Karaca

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.00-15.30  ++Yaşar Seyman “Kadın Öykülerinde Ankara”

15.30-15.45 Ara

15.45 -16.30 ++“Pınar Kür’le Söyleşi”

16.30-16.45   Ara

16.45-17.30  ++“Füruzan’la Söyleşi”

17.30-17.45   Ara

17.45-18.00  Dünyanın Öyküsü Dergisi Öykü Ödül Töreni

Ödüller: Emine Yılmaz / Orçun Güzer Ödül Konuşması: Füruzan

18.00- 19.30   Panel: EDEBİYATIMIZDA NİTELİK VE ELEŞTİRİ SORUNU

“Öyküde Eleştirinin Özeleştirisi Mümkün Mü?

                       Yöneten: ++Doğan Hızlan

                       ++Ömer Türkeş,  ++Ömer Lekesiz++Alper Akçam++Ayşegül Tözeren / A. Galip

19.30-19.45  Ara

19.45 -20.30 13. Ankara Öykü Günleri Ödül Töreni

Sunuş: Elçin Temel

Füruzan Dünyanın Öyküsü Dergisi Danışmanı

Doğan Hızlan Eleştirmen

Bülent Tanık Çankaya Belediye Başkanı

Onur Ödülü:   Pınar Kür Sunuş: Sezer Ateş Ayvaz

Onur Konuğu Yazarları: Plaket Töreni

Kokteyl

5 Mayıs 2013 Pazar

Cafe Soul   

12.00-12.20 ++Ali Turan GÖRGÜ “Benzer Yönleriyle Kısa Öykü ve Kısa Film”

12.20-12.40 ++Suzan Bilgin Özgen “Lokum”

12.40-13.00 ++ Mine Hoşcan Bilge Necati Tosuner ile Avaz Avaz “Susmak“”

13.00-13.20 ++Tekgül Arı  “Papatyalar Çizdim”

13.20-13.40 ++Birgül Oğuz “Yas Edebiyatı”

13.40-14.00 ++Arzu Demir “Sonra”

14.00-14.20 ++Onur Caymaz: “Kısa Öykünün Uzun Tarihi”

14.20-14.40 ++M. Özgür Mutlu “Antarktika Edebiyat Yıllığı”

14.40-15.00  ++Sevgi Özel “Kardeşim Çoktan Gitmişti”

15.00-15.20 ++Zennure KösemanErnest Hemingway ve Kısa Kısa Öyküde Gizemli Yaklaşım”

15.20-15.40  ++Atilla Şenkon “Hıdırellez”

SUDEM

13.30-14.45    Panel: Türkçe Edebiyatta Kült Öykü Kitapları

Yöneten: ++Nursel Duruel

                      ++Yasemin Yazıcı / ++ İnci Gürbüzatik /++Alper Akçam / ++ Kadir Yüksel           

CerModern

15.00-16.30 Mübadele: “Kardeş Nereye”

                    Belgesel Film Gösterimi ve Sunuş

                    ++Ömer Asan / ++İbrahim Dizman

SANAT SOKAĞI

15.00-16.30 Panel: Değeri Yeterince  Bilinmeyen Öykücülerimiz

                        Yöneten: ++Aysu Erden

                         ++Ahmet Yıldız / ++Kemal Gündüzalp/++Kadir Yüksel,

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.45-16.15 ++Esra Özsüer “Son Dönem Yunan Öykücülüğü”

16.15-16.30 ARA

16.30-17.00 ++Nursel Duruel’le Söyleşi

17.00-18.00  Panel: Arap Öykücülüğü

                     ++Hatip Badle  /Abdülkadir Abdelli / Mehmet Hakkı Suçin

18.00-18.15 ARA

18.15-19.30   Panel: Genç Kuşak Öykücüler

                          “Genç Kuşak Öykücülerde Yenilik Arayışları”

+Birgül Oğuz/ ++Murat Özyaşar /++Pelin Buzluk/++Mahir Ünsal Eriş /++Sinan Sülün

edebiyathaber.net (10 Nisan 2013)

Serdar Koç - 16/04/2013 - 22:55

1 Mayıs günü gündüz saatlerine etkinlik koymak sizce doğru mudur?
Kolaylıklar dilerim.
Serdar Koç

Arzum Yılmaz - 16/04/2013 - 23:23

Bulunacak cafelerin adreslerinide yazmış olsanız memnun olurum.
Bu arada 1 Mayıs çok önemli bir gün ama buda sıradan bir gün değil ;)

Feyza K. - 27/04/2013 - 15:16

Furuzan’in bir hayraniyim,tum kitaplarini okudum, Oyku Gunleri’nde ona kitap imzalatma sansim olabilir mi ?

Zuhal Mutlu - 30/04/2013 - 14:08

Bu cafelerin vb. adlerını ÇSM programı dahil yazılmamıs olması çok büyük eksiklik. Etkinligin mekanlara dagıtılması da cok guzel ancak insanların oradan oraya kosturmaları isi oldukca zorlastırıyor. Ara gecislerde ulsaımı saglayıcı servis vs. konulsa idi iyi olurdu.

Salinger 22 yaşında | Sevin Okyay

Salinger’la 14-15 yaşındayken tanışmıştım. Babamı görmeye Ankara’ya gitmiş, dosdoğru Tarhan Kitabevi’nin yolunu tutmuşum. Catcher in the Rye’ın (Çavdar Tarlasında Çocuklar) adı hoşuma gitmiş olsa gerek, ne anlama geldiğini de bilmiyorum. Aslında kitabı bilmiyordum, yazarını da tanımıyorum. Adını sevmiştim gerçi: J. D. Salinger. Adını yazmamış olması, yaş icabı herhalde, bana daha da bir hoş gelmişti.

Sonra Holden Caulfield ile tanıştım ve gençliğimin seyir defteri değişti. Unutmadığım kahramanların çoğu hayatımın ondan önceki döneminde karşıma çıkmıştır: Pal Sokağı Çocukları’nın Nemeçek’i gibi. Ama Nemeçek’e başka bir düzlemden bakıyordum sanki. Sonradan bir başka Salinger karakterini, Seymour Glass’ı daha fazla sevdim sanırım, ama yaş itibariyle hayatta beni en fazla etkileyen karakter, Holden’dir.

Salinger’ın ilk Holden hikâyesi münasebetiyle Torontolu genç bir hanıma yazdığı ve yeni ortaya çıkan mektuplar da bu münasebetle ilgimi çekti. Tarih 18 Kasım 1941, kendisi henüz Manhattanlı bir yazar adayı. The New Yorker’da yeni bir kısa hikâyesi çıkacakmış, bir mektup yazıp müjdeliyor. Hikâye, Noel tatilindeki bir öğrenci hakkında, ama yazar kendinden pek emin değil. “Bir-iki tane denerim,” diye yazmış, “ve baktım ki hedefi tutturamıyorum, bırakırım”. Sonra da mektubu yazdığı hanıma, “Slight Rebellion Off Madison” başlıklı “ilk Holden hikâyesi”ne tepkisinin ne olduğunu sormuş. Mektubu “Jerry S.” diye imzalamış.

1972 yılında J. D. Salinger’ın genç yazar hayranı Joyce Maynard’a yazdığı on dört mektup sonradan başına iş açmıştı. Münzevi yazar, bu mektupların ortaya çıkmasını istemiyordu, ama Maynard, hiç aldırmadan onları çatır çatır sattı. Sotheby’s müzayedesinden eline 156 bin 500 dolar geçti. Neyse ki mektupları bilgisayar yazılım sistemi girişimcisi ve sanat koleksiyoncusu Peter Norton aldı (bilgisayar muhabbetine onun yazılımıyla başlamıştık) ve on dördünü de büyük saygı duyduğunu söylediği yazara iade etti.

Bu sefer ise öyle bir tehlike yok, yani Salinger’i incitmek söz konusu değil. Sahne ışıklarından ömrü boyunca (sırf böylesini tercih ettiği için) uzak durmuş biri olan yazar, üç yıl önce bu dünyayı terk etti. J(erome) D(avid) Salinger, kimseyi kendi özel hayatına bulaştırmadı. Hatta buna, hasbelkader kısa ya da uzun süreyle o hayatın bir parçası olmuş kişiler de dâhildir. Sırf bu yüzden takdire layık olduğunu düşünüyorum. Ondaki şöhretin ve yeteneğin yüzde birine sahip olmayan kişilerin tavuskuşu gibi dolaştığı bir dönemde, bu özelliği kimileri için daha da hayranlık verici bir hal alırken, ötekiler için yazarı büsbütün anlaşılmaz kılıyor. Oysa şöhretin her türlü sevabını ve günahını, Glass çocuklarının kişiliklerinde bize yansıtmış olan kişidir. Yayınlanmış Glass hikâyelerine, ileride en meşhur iki karakterinden biri olacak genç adamın ani intiharını anlatan hikâye ile başlamış bir yazara, sonsuz bir saygı sunmak dışında ne diyeceğimi bilemiyorum.

Şimdiki mektuplara dönecek olursak, 1941 ile 1943 arasında yazılmışlar. Aradan geçen 70 yıl içinde pek az kişinin onları gördüğünü sanıyorum. Sonunda Morgan Kütüphanesi ve Müzesi almış, New York Times’la paylaşmış. Biz de bu sayede hem durumdan haberdar olduk hem de genç yazarın kahramanı Holden Caulfield’e ne kadar benzediğini görüyoruz. Morgan’ın küratörü ve edebi-tarihi metinler bölümü başkanı Declan Kiely, “Henüz meslek hayatının eşiğinde ama sesini bulmuş bile,” diyor. Salinger’ın mektupları yazdığı Torontolu genç hanım ise, ömrü daha da uzun olsun, 95 yaşında.

Salinger, Torontolu Marjorie Sheard ile mektuplaşmaya 1941 yazında başladı. Kız onun Esquire ve Collier’s gibi dergilerde çıkan ilk hikâyelerini okuyordu. Bir yazma heveskârı olduğu için de Salinger’dan tavsiye istemişti. Delikanlı onu yüreklendirmiş, “Malum Vassar kızı palavralarından kaçınacak içgüdüye sahip gibi geldin bana,” demiş, 4 Eylül 1941 tarihli mektubunda. Yazılarını daha küçük edebi dergilere vermesini öğütlemiş. “Küçük dergilerin verdiği parayla öyle Cadillac falan alamazsın,” diyor, “ama aslında bunun da önemi yok, değil mi?” Hayli gösteriş de yapmış, hayatını kendi kafasında yazmış. Mesleki başarılarından söz etmiş, İkinci Dünya Savaşı’na girmekten söz etmiş.

Sonraki iki yıl boyunca da kıza dokuz mektup yollamış: Mizahtan nasibini almış, yer yer flörtçü mektuplar. 9 Ekim 1941 tarihli mektubunda nasıl biri olduğunu sorup büyük bir resmini istiyor. Bir ay sonra da bu arsız talebi için özür diliyor. Ama Marjorie gene de resmi yollayınca, “Sinsi kız,” demiş. “Güzelmişsin.”

Ms Sheard, mektupları dolabındaki bir ayakkabı kutusunda saklamış. Altı yıl kadar önce bir huzurevine taşınınca da onları bir akrabasına vermiş. Tedavi ve bakım masrafları artınca, ailecek mektupları Morgan’a satmaya karar vermişler. Salinger mektuplarını toplayan ve sergileyen müze, bunlara ne kadar ödediğini saklıyor. Sheard’in yeğeni Liza, halasının yazıları hiç yayımlanmadığı için ve hayatının büyük kısmını ev kadını olarak geçirdiği için, bu mektupların onun gözünde büyük duygusal değer taşıdığını söylüyor. “Bir süperstara yazan ve onunla dengiymiş gibi konuşan genç bir kadınmış.”

Salinger, ilk mektuplarından birinde Tolstoy’dan övgüyle söz ediyor. Savaş ve Barış kadar iyi olmasa da, ustaca yazılmış Anna Karenina’yı yeniden okuduğundan dem vuruyor. Ona iki F. Scott Fitzgerald kitabı tavsiye etmiş: The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ile The Last Tycoon (Son Düş). Kız da cevabında, Fitzgerald ve Hemingway’in onu aynı şekilde kızdırdıklarını söylemiş: “İnsan kendini,  sempatisini hiç hak etmeyen bu biraz can sıkıcı insanlara sempati duymak için kandırılmış gibi hissediyor”.

1942’nin başlarında ise Salinger’ın tadı biraz kaçmış. Henüz yayımlanmamış Holden Caulfield hikâyesinden söz etmemesini istiyor kızdan. Aslında derginin Pearl Harbor baskını nedeniyle hikâyeyi yayımlamayı ertelediğini duymuş. Çok geçmeden savaşa gideceğini de biliyor. Askerlik hayatına girişini anlattığı daha sonraki mektupları, “Fitzdudley,” “Wormsley-Bassett” ve “Flo and Benjy” diye imzalamış. Hayli de mübalağa etmiş. Onunla babasının Hollywood’daki evinde evlenmek isteyen bir kızdan nasıl vazgeçtiğini anlatıyor. “Eski daktilomu aldım,  çıktım gittim.” J. D. Salinger: A Life’ı (Üzüntü, Muz Kabuğu ve J. D. Salinger) yazan Kenneth Slawenski, yazarın bu kızla Eugene O’Neill’in kızı Oona’yı kastedip etmediğinden emin değil. 1940’ların başında bir süre çıkmışlar ama Oona, J. S.’nin sevgisine mukabele etmemiş ve Charlie Chaplin’le evlenerek onun kalbini kırmış.

Hasılı kelâm, Salinger ile Holden Caulfield böyle yola çıkmışlar işte. “Slight Rebellion Off Madison”dan, ilk ve son kez 19 Haziran 1965’te, bütün hikâyeleri The New Yorker’da yayımlanmış, kitap haline gelmemiş olan “Hapworth 16, 1924″ adlı hikâyesine kadar uzanan bir yol: Glass kardeşlerin en büyüğü olan Seymour’un yedi yaşındayken kamptan eve yolladığı mektuplar. Benim çevirme şansına eriştiğim Seymour: An Introduction’ın (Seymour: Bir Giriş) kahramanı olan Seymour, “A Perfect Day for Bananafish”te (“Muzbalığı İçin Harika Bir Gün”) balayındayken pat diye intihar eden Seymour.

Glass çocukları kıymetlilerimdir. Holden’i daha önce tanıdım ama Seymour ve Bud’ı daha çok severim. “Hapworth 16, 1924”ü ilk görüşümü hiç unutmam, çünkü varlığından bile haberim yoktu. Şöyle demişim bir yazımda:

“ ‘Hapworth 16, 1924’ benim için hep on yıl kadar önce eski evimde elime geçen (YKY yollamıştı herhalde) fotokopi sayfaları olarak kalacak. Duyduğum heyecanı o evle, salonun ışığıyla, pencerelerin görüntüsüyle ve çalışma masasıyla hatırlayacağım. Bir solukta daldığım Seymour dünyasından, hikâyeyi bitirerek çıkıp da kafamı kaldırınca, o ışığı, o pencereleri gördüğüm için herhalde.

Budur yani, esas adamımız Seymour’dur. Kampından mektup yazmış, evden kitap istiyor.”

Yedi yaşında böyle olan bir çocukla hiçbir genç başa çıkamaz, zinhar ondan üstün olamaz. Ama o da sıradan fanilerin yaşadığı hayatla başa çıkamaz. Nitekim çıkamıyor da…

Sevin Okyay – edebiyathaber.net (29 Nisan 2013)

Tüm Yazıları>>>

Gio Ödülleri 2012 kazananları açıklandı

Türk edebiyatında ve sinemasında hayalgücünün yaygınlaşmasında büyük katkıları olan usta yazar ve sinema eleştirmeni Giovanni Scognamillo onuruna düzenlenen GİO Ödülleri’nin kazanan isimleri açıklandı.

Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD), tarafından düzenlenen ödül töreninde 2011 ve 2012 senelerinde yayınlanmış yerli fantastik romanlar arasında yapılacak değerlendirme ile “En İyi Roman” ödülü sahibini buldu. Yapılan Öykü Yarışması ve İllüstrasyon Yarışması sonucu da kazananlar açıklandı.

Roman Ödülleri’nde 10 aday belirlendi ve adaylar şöyleydi;

Ağrıyan – Sadık Yemni
Beşlerin Çağı – Erbuğ Kaya
Cennetin Kalıntıları – Levent Şenyürek
Kayıp Ruhun Zindanı – Ayfer Kafkas
Siyah Koku – Gülayşe Koçak
Şairin Romanı – Murathan Mungan
Şamanlar Diyarı – Barış Müstecaplıoğlu
Upirlerin Fısıltısı – Çağan Dikenelli
Varolmayanlar – Doğu Yücel
Yedinci Gün – İhsan Oktay Anar

Bu adaylar arasından kazanan eser Murathan Mungan’ın Şairin Romanı isimli kitabı oldu.

Öykü Yarışması’nda ise Gülbike Berkkam‘ın “Balanka Olmak” isimli öyküsü birincilik ödülüne layık görülürken Mehmet Berk Yaltırık, Sevgi Saygı, Hakan Balcı ve Gürkan Uluçhan da dereceye giren diğer isimler oldu.

İllüstrasyon Yarışması’nda ise Mehmet Özen‘in Karabasan çizgi romanından esinlenerek yaptığı illüstrasyon birinci oldu. Dereceye giren diğer isimler ise Selçuk Koçman, Melih Yılmaz, Ömer Tunç ve Ahmet Oğuz Demir oldu.

29 Nisan 2013

Capote’nin senaryo metni açık artırmada satıldı

Truman Capote‘nin Breakfast at Tiffany’s senaryosunun el yazması bir açık artırma ile 306.000 dolar karşılığı Rusyalı bir milyardere satıldı.

RR Müzayede Evi tarafından satışa sunulan el yazması senaryo metnini satın alan Igor Sosin, Moskova ve Monaco’da metinlerin sergileneceğini söyledi.

New York sosyetesinden Connie Gustafson’ın hayatı temel alınarak yaratılan, sinema tarihinin en ikonik karakterlerinden Holly Golightly’i canlandıran Audrey Hepburn ve BAFTA ödülü adayı George Peppard’ın başrollerini paylaştığı Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllü film 1963 yılında vizyona girmiş ve sinema dünyasında kendine önemli bir yer edinmişti.

edebiyathaber.net (29 Nisan 2013)

Varlık’ta bu ay: “Yokluğun varlığı olarak çöl”

Varlık‘ın bu ay dosya konusu: “Yokluğun Varlığı Olarak Çöl”. Dosya konusunun yazarları: Ömer Faruk, Murat Celep, Nilgün Tutal, Alp Tamer Ulukılıç, Aydın Çam, Merve Kurt, Özcan Yurdalan.

Dergideki diğer başlıklar ve yazarlar ise şöyle:

Kültür Gündemi: “130. Doğum Yıldönümünde Nikos Kazancakis” – Feridun Andaç

Yazılar: Bakış Açısı, Yapısalcılık, Yapısal Çözümleme: Yeniden (Mehmet Rifat) – Hiç (Haydar Ergülen) – Türkçenin Gücü (Mustafa Şerif Onaran) –  Foça Mektubu 9 (Ahmet Önel) – Nahit Sırrı Örik’i Yeniden Düşünmek (Hülya Dündar Şahin) – Not Defteri (Hüseyin Yurttaş) – Rimbaud Akademisi (küçük İskender) –  Yeni Öyküler Arasında (Jale Sancak)

Şiir: Metin Cengiz, Mustafa Köz, Oğuz Özdem, Tozan Alkan, Abuzer Gülpınar, Efe Demirci, Ali Erbil

Öykü: Ilgın Yıldız, Demet Çaltepe, İ. Turan Soyarslan

Varlık Kitaplığı: “Dünyanın Külü” / Şeref Bilsel (Ali Ayçil) – “İçimizdeki Karanlık Yan – Sapıklığın Tarihi” / Elizabeth Roudinesco (Nuriye Bilici) – “Savaş Alanı Olarak Tarih” / Enzo Traverso (Halil Türkden) – “Hiç Kimseyi İlgilendirmeyen Kişisel Bir Felaket” / Süreyyya Evren (Mustafa Erdem Özler) – “Şairler Arasında Kadın Olmak” / Betül Dünder  (Hakkı Burak Baysal) – “Sardünya” / Mustafa Ergin Kılıç (Hülya Deniz Ünal) – “Karanlık Şiirler” / Mustafa Fırat (Hamra Dündar) – “Urfa’dan Harward’a” / Coşkun Özdemir (Hasan Akarsu) – “Algı Kalesi” / (Gültekin Karakuş) Hacer Paçacı – Şiir Günlüğü Gültekin Emre) – Şimdi Haberler (Gülce Başer)

Varlık bu ay da Bakış Açısı, Günler Geçer, Dilevine Yolculuk, Boş Zamanlar, Not Defteri, Yeni İmzalar, Şiir Günlüğü köşeleri, Semih Poroy’un çizimleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

edebiyathaber.net (29 Nisan 2013)

Anlamsızlığa hoş geldin son insan!

Gotik edebiyat alanı, kadın yazarların sivrildiği bir türdür. Bazı eleştirmenler bu olguyu kadın yazarların özel yaşamlarında babalarından, sevgililerinden ve kocalarından gördükleri baskı, taciz ve zulümden etkilenmelerine bağlarlar.

Mary Shelley de 1826’da yayımlanan Son İnsan romanıyla gotik edebiyata özgü bilim-kurgunun alt türü olan apokaliptik-romanın ilk modern örneğini veren ve bu türün önde gelen yazarı oldu. Vahiy ya da gelecekle ilgili sırların aydınlığa kavuşturulması anlamındaki apokalips sözcüğünden türemiş olan apokaliptik-kurgu, salgın hastalık, nükleer savaş, sibernetik ayaklanma, doğaüstü olaylar, ekolojik felaketler ya da başka afetler yüzünden uygarlığın sonunun gelmesini irdeler. 

Son İnsan, bugün sıradan sayılacak kadar yaygınlaşmış bir konuyu, insanlığın yok oluşunu ele alan ilk büyük romandır. Shelley, bir salgının batı dünyasındaki etkilerini Romantik dönemin akıcı biçemiyle dramatize eder ve gerçek kişilerin yansıması olan zıt karakterler eksenindeki bir kurguyla aktarır. Romandaki başlıca karakterler kısmen ya da tamamen Shelley’in çevresindeki kişilerden esinlenmiştir. Örneğin doğal bir cennet arayışı içinde tanıdıklarını peşinden sürükleyen Adrian, yazarın eşi Percy Bysshe Shelley’in kurgulanmış portresidir. Yunanlılarla savaşmak için İngiltere’den yola çıkan ve İstanbul’da ölen Lord Raymond ise Lord Byron’un yaşamından esinlenmiştir.

Roman, yazarın kendi deyimiyle “seçkinler” diye adlandırdığı çevresini kaybetmekten duyduğu acıyı ve dünyanın anlamsızlığını, bireyin tarihi yönlendirme gücünden yoksun oluşunu da dile getirir. Shelley günlüğünde “son insan”dan “alter egom, ikinci benliğim, yoldaşlarımın benden önce ölmesiyle sevgili bir gruptan geri kalan son yadigar” olarak söz eder…

MARY SHELLEY, 1797’de  ünlü kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft ile filozof William Godwin’in kızı olarak Londra’da doğdu. İngiliz Edebiyatı’na romanları, öyküleri, oyunları, denemeleri, biyografi ve gezi kitaplarıyla katkıda bulunmuş olan yazar, 17 yaşındayken şair Persy Bysshe Shelley’e aşık oldu. Şairin evli olması yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kalan çift, 1816 yazını, Cenevre’de sürgünde yaşayan Lord Byron, John William Polidori ve Claire Clairmont gibi ünlü sanatçılar ve düşünürlerle birlikte geçirdi. Kasvetli bir hafta sonu grup, içlerinden hangisinin en güzel korku öyküsünü yazacağına dair bir yarışma düzenledi. O sırada on dokuz yaşında olan Mary Shelley bu yarışmaya, gördüğü bir kabustan esinlenerek yazdığı Frankenstein ya da Modern Prometheus yapıtıyla katıldı. Modern bilimkurgunun ilk eseri sayılan bu kitapla, yazarlık yaşamı başlamış oldu. Yazar, o yazı, “çocukluktan çıkıp hayata adım attığı dönem” olarak tanımladı. Mary Shelley 1851’de beyin kanamasından öldü.

edebiyathaber.net (27 Nisan 2013)

İşçi Filmleri Festivali perdelerini açıyor

8. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 1-8 Mayıs tarihleri arasında izleyicilerle buluşuyor!
İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da eş zamanlı olarak gerçekleşecek festivalde bu yıl ‘Sınırda Yaşamak’ teması ile 15 farklı ülkeden toplam 54 film gösterilecek.
Festivalin değişmez illüstrasyonu Karagöz ve Şarlo bu yıl “Sınırda Yaşamak” temasıyla mitolojide tanrılar tarafından cezalandırılan ve bu cezaya direnen ilk insan Sisyphus’a (Sisifos) gönderme yaparak, Ortadoğu’daki savaşın, Ortadoğu’daki önemli en önemli aktörlerden Kürtlerin sürecinin, açlık ve yoksulluğun sınırlarında umudu ve emeği ile ayakta kalmaya çalışanların öykülerini beyaz perdeye taşıyor.
2 Mayıs günü Şişli Kent Sinemasında yapılacak açılış gecesini oyuncu Mert Fırat sunacak.  Bajar’ın müzikleri ile eşlik edeceği gecede her yıl olduğu gibi bir set işçisine plaket verilecek.

8. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 4 şehirdeki gösterimlerden sonra, ilerleyen günlerde birçok kenti kapsayan ve yıl boyu sürecek uzun bir yolculuğa çıkacak. Gösterimler yine ücretsiz olacak.

Türkiye ve dünyanın dört bir yanından, emekçilerin yaşamlarını ve mücadele deneyimlerini izleyicilerle buluşturmayı ve ülkemizde işçi filmi üretimini özendirmeyi amaçlayan Festival, Sine-Sen (DİSK), Dev Sağlık-İş (DİSK), Birleşik Metal-İş (DİSK), Hava-İş (TÜRK-İŞ), Petrol-İş (TÜRK-İŞ), Tez Koop-İş (TÜRK-İŞ), Ses (KESK), Türk Tabipleri Birliği, Halkevleri ve Sendika.Org. tarafından düzenleniyor.

Zengin Film Programı ve Uluslararası Konuklar

Festivalin bu yılki Uluslararası konukları Raks-ı Hak (Toprağın Raksı) filminin İranlı yönetmeni Ebu Fazl Celili ve 155 SOLD (155 Satılık Adam) filminin Yunan yönetmeni Panteleakis Georgios. Celili Ankara ve İstanbul’da, Panteleakis Georgios ise İstanbul’da özel gösterim ve söyleşilerde izleyicilerle buluşacak. Festivalde 21’i Uluslararası 33’ü de Türkiye’den olmak üzere toplam 54 adet uzun ve kısa kurmaca, belgesel film de gösterime girecek.

Bu yıl Festivalin açılış filmi “45’lerin Ruhu”. Filmin yönetmeni aynı zamanda ünlü İngiliz işçi filmleri yönetmeni  Ken Loach.  Ünlü yönetmenin festival izleyicilerine bir de sürprizi olacak.

11. Tokyo Film Festivali Asya Film Ödülü ve Locarno Film Festivali büyük ödülü olan Gümüş Leopar’ı alan İranlı yönetmen Ebulfazl Celili’nin “Raks-ı Hak”(Toprak Dansı),

Panteleakis Georgios’un yönetmenliğini yaptığı, Yunan hükümetinin küresel ‘kriz’i bahane eden görüşlerine karşı halkın sokakları kuşatan isyanını anlatan “155 SOLD” (155 Satılık Adam),

Nazım Hikmet’in, Japon Balıkçısı şiirindeki öyküyü sinemaya aktarmak üzere Japoncadan çevrilen ve Türkiye’de ilk defa festivalimizde gösterilecek olan “Japon Balıkçısı”,

Anadolu’nun bir köyünde, ağalık ve feodaliteye başkaldırının anlatıldığı, Kadir İnanır, Melike Zobu ve Erol Taş’ın rol aldığı ve yasaklı filmler listesinde uzun yıllar yer alan “İsyan”,

Yönetmenliğini Başar Sabuncu’nun yaptığı ve Şener Şen’in başrolünde oynadığı “Zengin Mutfağı”, 

Fransız sinemacı Robert Guédiguian’ın işten atılan bir sendika temsilcisinin sınıf bilinci, yoksulluk ve suç arasındaki gelgitlerini anlatan filmi “Klimanjero’nun Karları”,

Çin işçi bölgesi, Schenzen’de cep telefonu üreten bir fabrikada yoğun ve zor şartlarda çalışan genç işçilerin yaşama tutunma çabalarını anlatan “Dream Work China” (Çin İşçilerinin Hayalleri),

Venezuela’daki mücadeleye gönül verenlere adanan  “Portraits of the Struggle (Retratos de Lucha)” ( Mücadeleden Portreler), Festivalin öne çıkan kısa ve uzun metrajlı filmleri…

Türkiye’deki Ermeni işçileri anlatan “Avtobus”,  “Vardiya 12-48” ve “Şişecam Direnişine Bakmak”, Bismil-Sinan köylülerinin, el konulmuş toprakları geri almak için, ağalara karşı verdikleri mücadeleyi anlatan “İpekçi Günlükleri”, Tonya’da sütçülük yaparak hayatlarını sürdüren kadınların fabrikaya karsı ayakta kalma çabasını anlatan “Keyvan” ise festivalde gösterime girecek belgesellerden bazıları.

Festival filmlerinin 4 ildeki gösterim yerleri:

İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi, Yeşilçam Sineması, İstanbul Halkevi, Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, Kadıköy Halkevi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde;
Ankara’da Kızılırmak ve Büyülü Fener Sinemalarında;
İzmir’de İzmir Sanat Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Konak Halkevi’nde;
Diyarbakır’da ise Sümerpark Sosyal Yaşam Merkezi, Cegerxwin Gençlik, Kültür ve Sanat Merkezi Sinema Salonu, Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği Avrupa Sineması, Tüm Bel-Sen Diyarbakır Şubesi, Diyarbakır Evi, Sülüklü Han

Festival kapsamında Ankara’da emek ve iletişim üzerine düşünen, çalışan ve siyaset üreten akademisyenler ve eylemciler 3-4 Mayıs tarihleri arasında 4. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda bir araya gelecek.

27 Nisan 2013

Hemingway’den yazarlık ve ego üzerine

Bir yazar roman yazarken, karakter değil canlı insanlar yaratır. Canlı insanları yaratabilen bir yazarın kitabında büyük karakterler olmayabilir, ama onun kitabı bu haliyle bir bütün olarak, bir varlık olarak, bir roman olarak kalabilecektir.

Yazarın yarattığı insanlar usta ressamlardan, müzikten, modern resimden, mektuplardan ya da bilimden konuşabiliyorlarsa, romanda bunlardan bahsetmelidirler. Eğer onlar bu konulardan bahsetmezlerse ve yazar onları bu konulardan bahsediyorlarmış gibi yaparsa, o yazar bir sahtekar olur. Ayrıca yazar bu konuları kendisinin ne kadar bildiğinden bahsederse, o zaman da hava atmış olur.

Bir yazarın gerçekten gerekli olmayan bir yerde kullandığı sürece ne kadar güzel anlatım tarzına ya da betimleme yeteneğine sahip olduğunun bir önemi yoktur. Bu yeteneklerini gereksiz yere kullanan yazar, eserini egosuna kurban etmiş olur.

Düzyazı mimarlık gibidir, iç tasarım gibi değil. Bir yazar, bir makalede daha ucuza satabileceği kendi entelektüel düşüncelerini romanında bir insan olarak inşa ettiği karakterinin ağzından söylediği zaman bu belki iyi bir ekonomidir ama bu, edebiyat değildir.

Romandaki insanlar, beceriyle tasarlanmış karakterler değil, yazarın özümsenen tecrübelerinin, bilgisinin, zihninin, kalbinin ve onun diğer tüm varlığının yansıması olmalıdır. Eğer yazar hem şanslı hem de ciddiyse onları bir bütüne dönüştürebilir ve onlar tek boyuttan fazlasına sahip olurlar ve uzun süre var olurlar.

Hasan Saraç, Ernest Hemingway’in yaşamı ve yapıtları üzerine yazdı>>>

Hemingway’in yazma rutini>>>

Hemingway’in, kedisinin son saatlerini anlattığı mektup>>>

J. D. Salinger’in Ernest Hemingway’e mektubu ve mektubun hikayesi>>>

Çeviri:  Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (26 Nisan 2013)

Tüm Yazıları>>>

Yaşasın video öykü! (9-uygulama)

Video öykü uygulamamızda yayımlanmak üzere “dört” kısa öykü seçtik. Öyküsüyle katkıda bulunan herkese teşekkür ediyoruz.

Mine Egbatan

Monologlar | Gonca Şahin

I

8 Nisan Pazar, 06.00

Berlin

Çok soğuk. Açıkta kalan hiçbir yanımı hissetmiyorum. Karton duvarlardan içeriye süzülen şehvetin su buharı bile yetmiyor hissizliğimi yok etmeye. Ağzımda dün geceki şaraptan kalma birkaç kekremsi kelime var. Sanki rüyada bilmediğim bir dilde hayatın sırrını vermişler de unutmamak için mütemadiyen dönüyor dilim ağzımda. “Ne kadar rezil olursak o kadar iyi”.  Kamyonetinin arkasına iyi gidermiş bu laf. Gitsin. Boş ver. Zaten o hep Akdenizli bir denizciymişçesine davrandı. Oysa dizginleri olmayan asıl sendin. Bir sigara yak. Bugün pazar, iyi gider.

Şarap bitti. Şimdi doğmakta olan yeni bir gün var. Yeni bir günün yeni kelimeleri var. Odanın rutubeti, kudurmuş soğuk ve takvim yaprağının hatırlattığı işsizliğim var. Kelimelerimi gâh şaraptan alıyorsam gâh rutubetten, ben kimim?

II

8 Nisan Pazar, 07.00

İstanbul

“Dinlen bir nefes al” demişti ayrılırken. Aramıza bir soğuk savaş, birkaç sıcak savaş, bir askeri darbe, faili meçhuller, ısınan bir dünya, baharlar, kışlar, yeni filmler, yeni şarkılar girmiş. Hayat kısa, dünya köy, tek yastık dar geliyormuş bize. O tekinsiz serüvenler yaşamak istiyormuş. Yaşlanmışım, böylesi bir hayat beni yorarmış.

Bana bir çocuk ver dedim. O kedisini verdi. Kedi yavrusunu yedi. Denize limanı olan kentlerin evlerinin ışıkları, bir denizcinin hayalinde işte böyle bir günde söndü. Okyanus gecelerinde ilmek ilmek örülen hayaller, ayağımın toprağa bastığı sabahlarda kendi kendini siliyorsa yaşamak neye yarar?

III

9 Nisan Pazartesi, 01.00

Berlin

O rüzgârlı dağ başlarında bir çift “kâğıt faresi” olmanın düşünü kurarken ben onun bunca yıllık yaşanmışlığa rağmen hayatı hiç anlayamadığını düşünüyordum. O şimdi muhtemelen insanların serüvenlerini okuyor kitaplardan. Ben ise tüm gün sokaklardayım. Güneşte kısılan gözlerin, yağmurda derisi çekilen burunların izlerini sürüyorum.

Kahve falı baktırdım bugün. Gitmekten bahsediyordu. Ne çok gitmişti o. Tüm serüvenlerinde aynı şeyi anlatıyordu. Deniz kızlarından, devlerden ve uçan fillerden bahsetseydi hayal kırıklığımı engelleyebilir miydi acaba? Sınırların ve okyanusların ötesinde ne tür bir dünya bulmayı umuyordum sanki? Onun tüm deniz adamları ve liman kadınlarında gördüğü terk edilmişliği; ben metropollerdeki varoşlarda, plazalarda, modern gettolarda gördükçe ürküyorum. Bu zamansız ve mekânsız hayaletin bizim büyük terk edilmişliğimiz olduğunu gördükçe ürküyorum. Gittiğim her yerde bu bulantıyı duyacaksam gitmek neye yarar?

IV

9 Nisan Pazartesi, 02.00

İstanbul

Yirmi yıl önce, şimdi onun beni seyrettiği yaştayken, beni mavinin üstünde köksüz ve desteksiz ayakta tutan şeyin ne olduğunu biliyorum. Yirmi yıl sonra gövdemi onun rüzgârına karşı köksüz ve desteksiz ayakta tutan şeyin ne olduğunu da… Bir tek ayağımın altındaki kaygan mavilik ve damarlarımdaki serinlik yetiyor varoluşumu unutturmaya.

***

Mutluluk | Ayşegül Özsoy

Bazen mide ağrısı, bazen kalp çarpıntısı, yüz kaslarının acısı ve gözyaşının tende bıraktığı gerilme hissi… Mutluluğun farklı bedensel tezahürlerinin hiçbiri aslında romantik duygularımızı besleyecek kadar şairane değil. O yüzden kadın, gözünü her açtığında uyanmak istemediği günlere ve mutlu olduğuna ikna etmeye çalışırken kendini; ayna karşısında yüzünü yıkayıp dudaklarını kıvrımları yukarı gelecek şekilde gererken ne kadar çirkin göründüğünü düşünüyor. Gülümseyen ağız, mat gözbebeklerinin arkasındaki mutsuzluğu ön plana çıkarıyor. Kısılan gözlerin altındaki torbalar belirginleşiyor ve mosmor iki boşluğa dönüşüyor göz yuvaları.

Neyse ki hava açık ve güneşli… Güneşin sarı ışığı zihnine doluşan ve ona işkence eden binbir düşüncenin üzerine örtülen pırıltılı bir örtü gibi. İçinde bir kadın ve bir çocuk var, her sabah onunla birlikte uyanan. Çocuk kalkar kalkmaz elinde pembe ve tüylü, plastik peri asasıyla zihin duvarlarından birinin kenarına çömeliyor, başı ellerinin arasında. Kadın ise sımsıkı topuzu, ince silueti ve ciddi kıyafetleriyle muhakkak eski Türk filmlerindeki kötü mürebbiye tasvirlerinden aşırılmış bir karakter. 1.70 boyunda 55 kilo Aliye Rona…  Tüm gün boyunca küçük kız ağlıyor, Aliye Rona konuşuyor. Yapamadıklarını, yetemediklerini, şımarıklıklarını ve elinden kaçırdıklarını anlatıyor. Çocuğun gözyaşları sel, sümükleri balon oluyor. Hıçkırıklarından boğulup ölse Aliye Rona rahat edecek ama ölmüyor ki velet, işe yaramaz bir baş belası.

Güneş Aliye Rona’nın sesini kısıyor biraz. Kadın bahçeye, havuz kenarına çıkıyor. Yıllardır çektiği bu işkenceye çare olması için taşındı Santorini’ye. Bembeyaz evlerin oluşturduğu tabloya eşlik eden mavi deniz ve evlerin bahçesindeki mavi havuzlar ve beyaz sandalyelere sarılmış mavi tüller, kilisenin mavi cephe süslemeleri… Çok sevdiği empresyonistlerin tabloları gibi görüyor bu manzarayı. “Çok da sanatkâr ruhlusun bakıyorum, kaç tane tablo yaptın o varlığına inandığın yeteneğine ince ruhunu karıştırarak?” Çocuğun ağlama sesi yükseliyor,  midesindeki ağrı artıyor, gözleri boğulmak üzere… Güneş, evet güneş orada ve mutlu insanların adasında şu anda…

Mutlu insanların adasında umutsuz bir insan o. Zenginlerin adasında fakir, entelektüellerin adasında cahil oldu hep. Küçük çocuktan gelen çığlıklarla başını çevirdi. İplere asılı iki ahtapotun gözünde aşkı gördü. Çocuk ayağa kalktı, Aliye Rona olduğu yerde dondu. Güneşin ışıkları daha da parlak… Kadının gözlerine bir tazelik, kalbine bir serinlik geliyor. Çocuk asasını sallıyor ve kadın hatırlıyor. Mutluluğun yüzüne yakıştığı zamanları, bir âşığın gözünden kendi güzelliğini seyre daldığı anıları…

Güzel bir kuş son fırça darbesi gibi tabloya konuyor. Âşıklardan birini kapıp batan güneşle ufukta kayboluyor.

***

Yanılsamalar | Melike Ulusal

— Neredeyse akşam olmak üzere… Git ve Sidelya‘yı bağla.

— Dün akşam tek başıma başa çıkamadım. Karşı evden birileri sesleri duyup yardıma geldi de ancak öyle bağlayabildik kızı yatağa. Bu iş onu daha da hırçınlaştırıyor. Belki de bir süre akşamları onunla kalabilecek birilerini bulmak suretiyle onu bağlamayabiliriz. Biraz özgürlük onun ruhunun da hakkı.

— O bu hakkı çoktan kaybetmiş kuzum. Hem onunla bir gece geçirmek isteyen birini bulabilir misin bu köyde?

Ninyas cevabın hayır olduğunu elbette biliyordu. Fakat genç kızın ruhunu çığlıkları eşliğinde zincirlemekten nefret ediyordu. Neden hep pis işleri ona yaptırırlardı ki? Sadece akşamları musallat olan bu laneti belki kızı yatağa bağlamadan birlikte atlatabilirlerdi. Ama nereye kadar? Tanrı esirgesin, birden Ninyas da pencerenin önünde bir sevgili bulabilirdi. Bu kez hem Ninyas’ı hem de Sidelya’yı yatağa bağlayacak birileri gerekecekti. Lüzum yoktu.

— Hala perdeyle mi sevişiyor?”

— Evet. Ama sabah anlattığına göre dün gece pek yüz vermemiş sevgilisi ona. Sanırım rüzgârdan. Perde dışarı doğru savruldukça kız da kendisini istemediğini zannedip sevgilisini bir güzel pataklamış, perdeyi yırtmış yani orasından burasından.

Sara ve Ninyas bunları konuşurken güneş tamamen batmıştı.  Sidelya’nın çığlıkları duyulmaya başladı.  Ninyas söylenerek kızın odasına doğru yürüyordu. Uzun koridor her geçen gün daha da uzuyordu sanki. Her gece kızın odasına yürürken duvarlarda yeni bir çürüğe rastlıyordu. Sanki odanın içindeki histeri ve karanlık artık yer bulamayıp dışarı sızıyordu. İşini bir an önce bitirip ruhunu bu azaptan kurtarmak isteyen Ninyas bir anda açıverdi kapıyı. Sidelya perdeye sarılmış, aşkına kavuşmuştu. Ninyas son ana kadar elindeki ipleri kıza fark ettirmemek için ellerini arkasında saklıyordu. Kız kapının sesini duyunca başını sevgilisinin koynundan kaldırdı, sesin geldiği yöne baktı ve bağırmaya başladı.

— Şuraya bak sevgilim! Bu gece bir konuğumuz var. Gecemiz daha da şenlenecek o la la! Ama o bir yabancı. Beni onunla yalnız bırakmazsın değil mi sevgilim? Yoksa bırakır mısın? Neden bırakmayasın ki? Dün gece birden uçup gittin ya! Yakalayamadım ben seni. Uçup gittin ellerimden. İstemedin beni. Ama neden istemeyesin ki? Ben senin biriciğinim, sen öyle diyorsun ya hep. Ama ya değilsem? Söyle yabancı! Bizim sonsuza kadar birlikte olacağımızı haykır geceye! Biz hep birlikte olacağız, hem neden olmayalım ki? Ah gecemi aydınlatan beyaz atlı prensim!

 

Sidelya tekrar kafasını perdeye gömdü ve perdeyi öpmeye başladı. Ninyas daha fazla dayanamayıp kızın yanına yaklaşmaya başlamışken fırtına başladı yeniden. Tanrı bu âşıkları ayırmak istiyordu belli ki. Rüzgârın etkisiyle perde bir oraya bir buraya hırçınca savruluyordu. Sidelya öfkesinden tırnaklarını eline geçirip yere yığıldı.

— İşte benden yine kaçıyorsun! Ya da birileri alıyor seni elimden! Yoksa benden niye kaçasın ki? Biliyorum beni sevdiğini. Ama madem seviyorsan ne diye uzaklaşırsın ki benden? Buldumm! Tanrılar! Aşkımızı kıskanıyorlar! Tanrı tanrıların belasını versin!

Ninyas en sonunda kızı kollarından tuttu ve yatağa yatırdı. Ellerini ve ayaklarını yatağa bağladıktan sonra kızın hastalıklı çığlıkları eşliğinde odanın kapısını kilitlerken ve odadan uzaklaşırken bir an önce güneşin doğmasını diliyordu.

***

Ahtapotlar | Hüseyin Şahin

 

Elinde bulunan en güzel kâğıdı, harita metot defterinin ortasından, yırtmadan koparmaya uğraşıyordu. Nihayet dördüncü denemesinde zımba izleri dışında en ufak bir tahrişi olmayan o iki sayfayı ayırdı. Sınıfından üç arkadaşıyla birlikte planlamışlardı bu mektubu. Kasabada yaptıkları yıllık okul alışverişleri haricinde hiç ayrılmamışlardı, o küçük gökyüzünün altından. İçine devler, cinler, periler, canavarlar, kahramanlar yerleştirdikleri, sırça köşkler, saraylar, şatolar sığdırdıkları dünyaları; üzerinden güneşin doğuşunu da batışını da net bir şekilde izleyebildikleri büyük çınar ağacının, iki ucu bir araya getirilebilecek, küçük manzarası kadardı.

 

Her yaz köylerine otuz kilometre uzaktaki kasabaya küçük bir gezici tiyatro gelirdi. Fakat henüz görme şansları olmamıştı. Köyün çocuklarından sadece, babası vilayette memur olan Kerim izleyebilmişti bu oyunu. Kerim’in diğer çocuklara hava atmak için abarta abarta anlattığı bu anı, yıllar geçtikçe öylesine martavala bulanmıştı ki köydeki tüm çocuklar karların eridiği mart ayından itibaren, temmuz gibi gezegenlerine yanaşacak o küçük cennetin hayalini kurmaya başlardı. Büyüklerin o küçük sahneye dair anlattığı tüm gerçekçi şeyler, onları kandırmak ve vazgeçirmek için uydurulmuş safsatalardan ibaretti ve kurdukları hayallere, besledikleri umutlara en ufak şekilde tesir etmiyordu.

 

Bir gün televizyonda tesadüfen denk geldiği, çok kareli bir reklam ve omuzlarında oturan iki küçük ahtapotla insanları lunaparkına davet eden parlak kıyafetli bir adam, yıllardır kurdukları tüm hayallerin dile ve maddeye gelmiş hali gibiydi. Hiç alakası olmamasına rağmen o adam, her yaz kasabaya gelen gezici tiyatronun sahibi oluvermişti bir anda. Köyde çoğu hanede televizyon olmasına rağmen elektriğin kesik olmadığı saatler azdı.  Elektrik her geldiğinde koşar adım televizyon başına yerleşen Hasan, o reklamla ikinci kez karşılaşmayacak olsa da, izlenilen o beş on saniye çocukların aklını örgütlemek için yeterliydi. Kimden ne isteyeceğini bilmeyen bu çocuklar için artık bir muhatap, bir kahraman vardı. Bu dört küçük çocuğun örgütlü hayalini varış noktasına ulaştıracak şey ise kendilerini kandıran, heveslerini kıran ebeveynlerinin elleri değil, köye üç aydan üç aya uğrayan posta arabasıydı.

Plan yapılmıştı. O parlak kıyafetli adama özene bezene yazılan mektup, gizlice posta kamyonetinin içine atılacaktı. İçlerinde en hızlı koşan iki kişiyi seçtiler. Teneffüs zilinin çalmasıyla birlikte bu planı uygulamaları için on dakikaları vardı. Bir önceki teneffüste Casio marka saatlerinin kronometrelerini ayarlamış ve heyecanla beklemeye başlamışlardı. Alıştırma olsun diye Hasan ve Kadir teneffüs boyuca bahçenin bir ucundan bir ucuna yarış tuttular. Kadir, sırf daha hızlı koşabilmek için annesine feryat figan ederek eskimiş kunduralarının yerine lastik pabuçlarını giymişti. Teneffüs ziline iki dakika kalmıştı. Çocuklar yarı ayakta bir vaziyette öğretmenin “Çıkın” komutunu bekliyorlardı. Tozu dumana katarak oluğun yanından geçen kamyoneti gördüler o an. Sustu gözleri, yavaşça oturdular yerlerine.

edebiyathaber.net (26 Nisan 2013)

Karşınızda “Sınırsız Sorunlu Kadın Kolektifi 2013” Oyunu: Deli Kadın Hikâyeleri

 “Sınırsız Sorunlu Kadın Kolektifi 2013” Mine Söğüt’ün aynı adlı öykü kitabından yola çıkan “Deli Kadın Hikâyeleri” adlı oyunu, Tiyatro 1112 Garaj’ın desteğiyle sergiliyor.

İlk gösterim bugün saat 20.00’de KentPark Sahne’de (Eskişehir Yolu / Ankara) yapılacak.

İkinci gösterimse 5 Mayıs 2013 Pazar günü saat 18.30’da yine KentPark Sahne’de.

Ücretsiz olan gösterimlere rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Telefon: 0551 709 61 91

 

Oyunun broşüründen:

“Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.

Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten

şeylerden ibaret,

doğurmaya mahkum,

çocuklarını kaybetmekle mühürlü,

yalnız,yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.

İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların

delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden

bakacağım.

O pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım.”

Oyuncular kendilerini ve neden bu oyunda yer aldıklarını şöyle anlatıyorlar:

Aylin/umutlu, cesur ve hala yaşayan bir kadın: “Sevdiğim kadınlarla deli dolu hikâyeler anlatmak için…”

Ayşe/içinde bir şey arayan kadın: “Bulur muyum acaba diye buradayım…”

Gülnaz/gerçeğin kendisiyle derdi olan bir kadın: “Bir şeyler söylemezsem delirebilirdim…”

Günseli /içli bir kadın (şimdilik): “Doya doya delirmek için…”

Kezban/sınırları hep zorlayan ve hala umudu olan bir kadın: “Yalnız olmadığımı hissedebilmek için…”

Şenay/uzlaşamayan huzursuz bir kadın: “ Delileri seviyorum, kadınları seviyorum, deli kadınları daha çok seviyorum…”

“Sınırsız Sorunlu Kadın Kolektifi” nedir, derseniz kendi sözlerinden öğrenin:

Kadınlık hallerimiz ve çarptığımız duvarlarla sorunlarımız var.

Senede bir kere de olsa hallerimize dair sözlerimizi sahne üzerinde söylediğimiz; kendimizi, birbirimizi ve dolayısıyla diğer kadınları yakından tanıdığımız, paylaştığımız, çoğaldığımız bir sürecin adı “sınırsız sorunlu kadın kolektifi”.

Yaş, meslek, eğitim, sınıf, düşünce gözetmeksizin sadece kadınlık hallerimize dair söylemek istediğimiz ortak sözde buluştuğumuz.

Her yıl değişen bir ekip ve her yıl farklı bir oyunla sadece 8 martlarda, sadece 3 gösteri.

Memnuniyetsiz olmak, bir söz söylemek, paylaşmak ve çoğalmayı istemek ve kadınları sevmek yeterli… 

edebiyathaber.net (26 Nisan 2013)

“Kitabın Ege yolcuğu”nda sona gelindi

18. İzmir Kitap Fuarı bu hafta sonu bitiyor. Etkinliklerin listesini aşağıda bulabilirsiniz. 

26 NİSAN 2013 CUMA

Konferans Salonu I

11.00-11.45

Okuma: “Çılgın Dondurma”

Konuşmacı: Tülin Kozikoğlu

Düzenleyen: İletişim yayınları

12.00-13.00

Söyleşi: “Göçün ve Mübadelenin Alevi İle Kavrulan Yürekler, Hürriyet: Bir Sevda Masalı”

Konuşmacı: Nur İçözü

Düzenleyen:  Altın Kitaplar

13.15-14.15

Söyleşi: “Gençlik ve Tarihsel Romanlar”

Konuşmacı: İsmet Bertan
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı

14.30-15.30

Aytül Akal’la Söyleşi “Kırmızı Arabayı Kim İster?”
Düzenleyen: Tudem Yayınları

15.45-16.45

Söyleşi: “Çayırkuşu Çatıya Çıkınca…”

Konuk Yazar: Habib Bektaş

Yöneten: Yunus Bekir Yurdakul

Düzenleyen: Top Yayıncılık, Özel Çamlaraltı Koleji, Tuğsavul İlkokulu

17.00-18.00

Söyleşi: “Derslerle Başım Dertte”

Konuşmacı: Funda Özlem Şeran

Düzenleyen: Final Kültür Sanat Yayınları

18.15-19.15

Söyleşi: “35 Yıllık Bir Mizah Yolculuğundan Anılar”

Konuşmacı: Cihan Demirci

Düzenleyen: Kırmızı Kedi

Konferans Salonu II

12.00-13.00

Söyleşi: “Çocuk ve Edebiyat”

Konuşmacılar: İbrahim Dinçer, Yeşim Deniş Sevim

Düzenleyen:  İzmir Yazarevi

13.15-14.00

Atölye çalışması: “Kurbağa ve Murbağa ile Arkadaşlık Ne Güzel!”

Düzenleyen: Kelime Yayınları

14.30-15.30

Söyleşi: “Eğitim Teknojileri

Konuşmacı: Alaaddin Evren

Düzenleyen: Körfez Yayınları

15.45-16.45

Panel: “Örgütlenme ve Kadın Dergileri”

Yöneten: Sevim Korkmaz Dinç

Konuşmacılar: Derya Şaşman Kaylı, İlknur Üstün, Filiz Karakuş

Düzenleyen: Kadın Yazarlar Derneği

17.00-18.00

Söyleşi: “Modern Tıbbın Karanlık Yüzü (Tıp Bu Değil)”

Konuşmacı: Osman Elbek

Düzenleyen İthaki Yayınları

18.15-19.15

Söyleşi: Kpss Nedir? Nasıl Memur Olunur? -Ales Nedir?

Konuşmacılar: Hüseyin Mayan, Emre Çoban

Düzenleyen: Yediiklim Akademi

Konferans Salonu III

12.00-13.00

Ferda İzbudak Akıncı’yla Söyleşi “Büyük Bergama Direnişi, Altın Madenleri ve Bir Roman: Bergamalı Simo”
Düzenleyen: Delidolu Yayınları

13.15-14.15

Söyleşi: “Kaplanla Yan Yana”

Konuşmacılar:  Ayşe Kulin, Inez Baranay

Düzenleyen: Everest Yayınları

14.30-15.30

Söyleşi: “Mavisel Yener Çocuklarla Buluşuyor, Düşler Konuşuyor”

Konuşmacı: Mavisel Yener

Düzenleyen: Bilgi Yayınevi

15.45-16.45

Söyleşi: “Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık”

Konuşmacı: Canan Karatay

Düzenleyen: Hayy Kitap

17.00-18.00

Söyleşi:  ‘’Nil’den Fırat’a Devlet Oyunları ‘’

Konuşmacı: Erdal Sarızeybek

Düzenleyen: İleri Kitabevi

19.00-19.45

Panel: “Yerel Yönetimler ve Demokrasi”

Yöneten: Hüseyin Çorlu

Konuşmacı: Gökhan Günaydın

Düzenleyen: SODEV

27 NİSAN 2013 CUMARTESİ

Konferans Salonu I

11.00-11.45

Simla Sunay’la Atölye Çalışması “Sözcüklerin Rengi, Rengin Mutluluğu…”
Düzenleyen: Desen Yayınları

12.00-13.00

Söyleşi: “Gönül Meselesi ve Roman Kahramanları”

Konuşmacı: Tuna Kiremitçi

Düzenleyen: Kırmızı Kedi

13.15-14.15

Söyleşi: “Zamana Söylenmiştir”

Konuşmacılar: Ahmet Telli, Asuman Susam, Didem Gülçin Erdem

Düzenleyen: Everest Yayınları

14.30-15.30

Söyleşi: “Bölgedeki Gelişmeler ve Türkiye”

Konuşmacı: Onur Öymen

Düzenleyen: Remzi Kitabevi

15.45-16.45

Söyleşi: “Romanımızda İdeolojik ve Politik Yaklaşımlar”

Konuşmacı: Oya Baydar, Turhan Günay, Hayri Kako Yetik

Düzenleyen: Can Yayınları

17.00-18.00

Söyleşi: “Sosyal Sorumluluk Projeleri ve Kolektif Kitaplar Kapsamında ‘K’ ”

Konuşmacılar: Cüneyt Ayral,  Levent Sevinçok

Düzenleyen: Bence Kitap

18.15-19.15

Panel: “İzmir’in Şiir Damarları”
Yöneten: Hülya Soyşekerci
Konuşmacılar: Halim Yazıcı, Hüseyin Peker
Düzenleyen: PEN

Konferans Salonu II

12.00-13.00

Söyleşi: “İzmir Sofraları ve Tılsımlı Yemekler”

Konuşmacılar: Ayşe Kilimci, Bülent Usta

Düzenleyen: Oğlak Yayınları

13.15-14.15

Söyleşi: “Yazarken Büyümek”

Konuşmacı: Müge İplikçi
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı

14.30-15.30

Söyleşi: “Uydurulan Dinden İndirilen Dine..”

Konuşmacı: Eren Erdem

Düzenleyen: Destek  Yayınları

15.45-16.45

Söyleşi: “İleri Demokrasi”de İleri Sansür”

Konuşmacılar: Nihat Behram, Turhan Keskin

Düzenleyen: Everest Yayınları

17.00-18.00

Söyleşi: “Alman İdeolojisi”

Konuşmacılar: Aydın Çubukçu, Doğan Göçmen

Düzenleyen: Evrensel Basım Yayın

18.15-19.15

Söyleşi: “Hiyerarşik Düşünme ve İçkinlik Düzlemi”

Konuşmacı: Cengiz Baysoy

Düzenleyen: Otonom Yayıncılık

Konferans Salonu III

12.00-13.00

Söyleşi: “İzmir’in Yüksek Maneviyatı”

Konuşmacı: İhsan Özkes

Düzenleyen: Tekin Yayınevi

edebiyathaber.net (26 Nisan 2013)

GİO ödülleri için geri sayım

Fantazya ve korku edebiyatının öncü isimlerinden Giovanni Scognamillo onuruna, Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD)‘nin düzenlediği “GİO Ödülleri” sahiplerini buluyor.

İlki bu sene sahiplerini bulacak ödül töreni; 50 yılın üzerindeki gazetecilik, sinema yazarlığı ve araştırmacı yazarlık hayatında eserlerinin büyük bir bölümünü ülkemizde bu türlerin gelişimine ve doğru anlaşılmasına adamış Giovanni Scognamillo onuruna GİO Ödülleri adı altında gerçekleşecek.

Roman dalında 2011-2012 yıllarında yayınlanmış eserler değerlendirmeye alındı. Yayınlanmamış öykü dalında ise 200′ü aşkın başvuru oldu.

Roman dalında aday olan kitaplar:

Ağrıyan : Sadık Yemni – İthaki

Beşlerin Çağı : Erbuğ Kaya – İthaki

Cennetin Kalıntıları : Levent Şenyürek – Çitlembik

Kayıp Ruhun Zindanı : Ayfer Kafkas – Timaş

Siyah Koku : Gülayşe Koçak – Yapı Kredi

Şairin Romanı : Murathan Mungan – Metis

Şamanlar Diyarı : Barış Müstecaplıoğlu – İthaki

Upirlerin Fısıltısı : Çağan Dikenelli – Gürer

Varolmayanlar : Doğu Yücel – Doğan

Yedinci Gün : İhsan Oktay Anar – İletişim

Roman Jürisi: Asuman Kafaoğlu Büke, Bülent Somay, Doğan Hızlan, Ömer Türkeş, Sevin Okyay

Öykü Jürisi: Altay Öktem, Barış Müstecaplıoğlu, Doğu Yücel, Kutlukhan Kutlu, Sadık Yemni

İllüstrasyon Jürisi: Ergün Gündüz, Ertaç Altınöz, Kerem Beyit, Melike Acar, Yıldıray Çınar

Basın, yayın ve kültür dünyasından pek çok katılımcının yanı sıra hayal gücünün değerine inanan pek çok sanatseverin bir arada olacağı GİO Ödülleri, 27 Nisan’da, İtalyan Kültür Merkezi’nde 18.00 – 21.00 arası düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.

Detaylı bilgi için tıklayınız>>>

26 Nisan 2013

Thomas Mann’ın ikinci romanı “Majesteleri Kral” Türkçede

Thomas Mann’ın (1875-1955), Buddenbrooklar’dan sonra yazdığı Majesteleri Kral, Şeyda Öztürk’ün çevirisiyle Can Yayınları’nca yayımlandı.

İlk kez 1909’da yayımlanan Majesteleri Kral, dünya savaşlarının Avrupa’yı fizikî ve kültürel anlamda büsbütün değiştirmesinden hemen önce, iflasın eşiğinde küçük bir Alman devleti olan hayali Grimmburg’da geçiyor. Sanayinin kaderine terk edildiği, tarımın gelişmediği, madenlerin işletilmediği, demiryollarınınsa kâr payı verecek durumda olmadığı Grimmburg Grandükü’nün tek oğlu veliaht Prens Albrecht hastalıklı bir yapıya sahiptir ve yeterince yaşayamayacağından endişe edilmektedir. O nedenle tahtın ikinci varisi Klaus Heinrich doğduğunda bütün Grimmburg sevince boğulur. Ne var ki Klaus Heinrich de fiziksel bir kusurla doğmuştur, sol eli diğerine oranla kısadır ve asla tam olarak gelişmeyecek, buruşuk ve kısa kalacaktır. Ona başkalarıyla karşılaştığında elini saklaması öğretilir. Klaus Heinrich’i kendine dönmeye ve kendi varoluşu üzerine düşünmeye sevk eden acı verici bir deneyim olur bu. Yine de hastalıklı ama sert bir yapıya sahip Prens Albrecht’in aksine, Klaus Heinrich meraklı ve ince düşüncelidir. Çevresinde gördüğü her şeyi merak edip sorgular. Kurallara, formalitelere ve bunların yarattığı anlam dünyasına tabi, cafcaflı ama dış dünyadan kopuk, sadece kendi kendisiyle var olan aristokrat bir dünyadır onun çevresinde dönen. Dışarıdaki yaşamla ve gerçeklerle ilgisi yoktur. Klaus Heinrich çok geçmeden kendi “kusurlu” varoluşuna ve doğuştan getirdiği asil haklara bakarak başkalarını, halkı, sıradan insanı anlayamayacağını fark edecek, “aristokrasinin yalnızlığı”nı bizzat kendi ruhunda hissetmeye başlayacaktır. Aristokrat dünyadan her fırsatta kaçıp dışarıyı kolaçan etmek, böylece Klaus Heinrich’in en büyük eğlencesi olur. Zamanı geldiğinde Prens Albrecht tahttan feragat edip haklarını Klaus Heinrich’e devrettiğinde, belki de bu nedenle tebasındakilerin yerli yersiz her şikâyetini ciddiye alacak, nihayetinde kendi sınıfından olmayan bir burjuvanın kızına, Amerikalı zengin Spoelmann’ın kızı Imma’ya belki de yine bu nedenle âşık olup onunla hayatını birleştirecektir.

Yazarın ikinci romanı olan Majesteleri Kral, XX. yüzyılın başlarında Alman topraklarında bir yerlerde kendi içine kapanmış, hayali bir grandükalığın hızla değişmekte olan dış dünyaya ayak uyduramayışını neredeyse Ortaçağ’a özgü bir masal diliyle betimliyor. Yerleştiği arka plan açısından ele alındığında, açıkça Wilhelm Almanyası’ndan (1890-1918) izler taşıdığı görülen Majesteleri Kral, Thomas Mann okurlarının 1924 tarihli Büyülü Dağ’da karşılaşacağı düşünsel eğilimlerin mikrokozmik habercisi olarak da yorumlanabilir.

Thomas Mann, 1875’te Almanya’da doğdu. 1898’de yayımladığı ve Der kleine Herr Friedemann (Küçük Friedemann) adı altında topladığı ilk öykülerinde, daha çok Schopenhauer ve Nietzsche ile Wagner’in etkisi altında kalarak sanatçının yaratma sorununa odaklanmıştı. Bu ilk öyküleri, 1901’de yayımlanmasının ardından Mann’ı üne kavuşturan Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü adlı toplumsal roman izledi. 1903’te Tonio Kröger, 1912’de Venedik’te Ölüm yayımlandı. Daha sonra Büyülü Dağ’ı yazan Mann, Hitler iktidara gelince Almanya’dan ayrıldı. 1936’da ABD vatandaşlığına geçti ve Almanya’nın karanlık tablosunu çizdiği Yusuf ve Kardeşleri dörtlemesini yayımladı (1933-1942). Dörtlemenin ardından yazmaya koyulduğu Doktor Faustus’ta ise besteci Andreas Leverkühn’ün yaşamöyküsünün ışığında, Alman kültürünün barbarlığa yenik düşmesini anlattı. 1929’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Mann, 1955’te Zürich’te öldü.

edebiyathaber.net (25 Nisan 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z