Masthead header

GÖRSELUNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren sayılı prehistorik merkezden biri olan Çatalhöyük’te 2016 senesinde kazı ekibi, Kuzey ve Güney Alanı’nda gerçekleştirdiği çalışmalarla Çatalhöyük’ün en erken yapılarını ortaya çıkarmaya biraz daha yaklaştı. 

Hedef, en erken yapılara ulaşmak

Çatalhöyük Kazı Başkanı Prof. Dr Ian Hodder, Çatalhöyük’te 1999 yılında Doğu Höyük’ün en alt katmanına ulaştıklarını ancak en erken yapıları bulamadıklarını hatırlatırken, kazı sezonu hakkında şu değerlendirmede bulundu:

“Doğu Höyük’te 1999 yılında yaptığımız çalışmalarda evler yerine çöp alanları ve ağıllar bulmuştuk. Geçtiğimiz sene en alt katmana ve en erken yapılara ulaşma hedefiyle 12 kazıcı, 15 laboratuvar ve destek uzmanından oluşan bir çekirdek ekiple çalışmalarımızı yürüttük. Ancak kazı sezonunun kısa sürmesinden dolayı kazıları 2017’de sürdürme kararı aldık. 2016 kazı sezonunda yine ilginç buluntular elde ettik. Doğu Höyük üzerinde iki kadın figürini bulduk. Yaptığımız değerlendirmede bunların toplumda prestij elde etmiş ve saygınlığı olan kadınlara ait olduğu sonucunu elde ettik. 2016’da Güney Alanı’nda en alt katmana ulaşmak amacıyla çalışmalarımız devam etti. 2017 yılında gerçekleştireceğimiz çalışmalarla da Çatalhöyük’ün en erken yapılarını ortaya çıkaracağımıza inanıyorum.”

2016 yılı buluntuları

Çatalhöyük’te 2016 yılında kazı bağlantı alanında bir topuz başı, şu ana kadar görülen en yüksek kalitede dört çift yüzlü obsidyen ok, Kuzey Alanı’nda kemik ve seramik objeler, Güney Alanı’nda ise çok sayıda gömü bulundu. Bina 1 olarak adlandırılan bölgede ise iki adet çakmaktaşı hançer ve bir deniz kabuğunun da içinde bulunduğu, bu güne kadar ele geçirilen en değerli gömüye ulaşıldı. Çok detaylı bir çalışma yürütülen Kuzey Alanı’nda Bina 132 bölgesinin dışında ise aktivite alanları, ateş yerleri ve çalışma alanları en ince detaylarına kadar belirlendi. Dış mekanların nasıl kullanıldığına dair bilgiler elde edildi.

Çatalhöyük dijitalleşiyor

2016’da ayrıca Çatalhöyük’ün geniş kitlelerce bilinmesi amacıyla sosyal medyada da çalışmalar başlatıldı. Çatalhöyük ziyaretçileri için bir mobil uygulama geliştiriliyor. Ayrıca alanla ilgili video oyun dizayn ediliyor. 

Çatalhöyük Sergisi 21Haziran’da başlıyor 

Çatalhöyük’ün son kazı sezonuna özel olarak ayrıca bu sene 21 Haziran 2017’de Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde (ANAMED) bir sergi düzenlenecek. UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Çatalhöyük’ün hiç bilinmeyen tarafları, , 25 yıl boyunca kazıların nasıl yapıldığına dair detayları güncel ve interaktif sergileme teknikleriyle ziyaretçilere aktarılacak. Çatalhöyük’ü bilinir kılan arkeologların verilere nasıl ulaştığı ve laboratuvarlardaki merak uyandıran bilimsel analizler deneyime dayalı sergileme yöntemleriyle ziyaretçilere sunulacak. Sergide, her bir katılımcıya M.Ö. 9000 yılına tarihlenen Çatalhöyük’teki kazı çalışmalarında adeta bir araştırmacı olma olanağı sağlamak amaçlanıyor.

edebiyathaber.net (12 Nisan 2017)

cocuk_kitaplari_yazmaya_girisİthaki Akademi’de Dr. Nilay Yılmaz ile Çocuk Kitapları Yazmaya Giriş Atölyesi 22 Nisan’da yapılacak.

Nitelikli çocuk kitaplarını kurgu, karakter ve pedagojik açıdan inceleme çalışmaları; yaratıcı yazma tekniklerini kullanarak çocuk gerçekliğine uygun karakter ve kurgu geliştirme uygulamalarının yapılacağı atölye 6 saat sürecek.

Atölyeye, nitelikli çocuk kitapları hakkında bilgi sahibi olmak isteyen, çocuklar için yazmayı düşünen, yaratıcı düşünme becerilerini harekete geçirerek farklı yazma tekniklerini deneyimlemeye istekli olan herkes katılabilir. Atölye hakkında detaylı bilgi İthaki Akademi’nin web sitesinde.

Eğitimci: Dr. Nilay Yılmaz

Tarih / Süre: 22 Nisan 2017 Saat: 10.00-17.00

Eğitim ücreti: 100 TL + KDV

İletişim:  İthaki Akademi
Caferağa Mah. Neşe Sok. No:31 Kadıköy/İstanbul
0216 348 64 55

edebiyathaber.net (12 Nisan 2017)

akmar-pasajiBen, yalnız olduğum için okumaya başladım. Okudukça yalnızlaştım. Bu kuyudan yükseldikçe çıkılmıyor, aksine kuyu derinleştikçe varıyorsun varacağın yere…

1990’ların ortalarıydı. Liseye gidiyordum… Ailemle Kadıköy’ün varoşu Fikirtepe’de yaşıyordum. Ve bir edebiyat okuru olma hakkında hiçbir fikrim yoktu. Annem, çocukken yediği dayaklar ve rencide edilmelerden oluşan acıları unutmak isterken, benim altı yaşımda tepeden tırnağa yandığım bir ev kazası sonucu on yıldır kestirilemeyen vakitler aramızdan ayrılıp, iç dünyasına dalan… Tıbbı adı depresyon konulup… Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin yatağa bağlayarak hasta dövme yöntemi dahil, SSK doktorlarının verdiği insanı tüm gün uyuşturan ilaçlarla ayakta duran yani istemese de uyumak zorunda kalan kendi halindeydi… Babam ise, küçükken geçirdiği ateşli hastalıktan sonra bir de yirmi yıldan fazla baklava imalathanelerinde tipi halinde yağan nişasta tozunun ihanetine uğradığından, iki kulağında da ağır işitme kaybı bulunan… Ancak bağıra bağıra en temel konularda “Aç mısın”, “Televizyonda izlemek ister misin” gibi soru cümlelerimize “Evet açım”, “Tamam izleyelim” gibi birer ikişer kelimelik cümlelerle yanıt veren bir kendi halindeydi… Erkek kardeşimse, ilkokulda hayat bilgisi dersini alıyordu. O da, hiçbir çocuk sokak kavgasına karışmadan yaşayan bir kendi halindeydi… Kira evimizde benim ve kardeşimin ders kitapları hariç hiç kitap yoktu.

Faili meşhurum

Ve bir gün ölesiye bir can sıkıntısıyla gittiğim Kadıköy’de, o dönemler yüksek sesli metal müziği duyanların Mühürdar Caddesi’nde yolunu değiştirdiği Akmar Pasajı’na gittim. Metal müziğin sesinden ürktüm ve içeriye girecek cesareti kendimde bulamadım. Fakat pasajın kapısında otuzlu yaşlarında bir erkek, yere açtığı tezgâhında her biri birbirinden farklı roman, öykü ve şiirlerden oluşan eski kitapları satıyordu. Neyi okuyacağım konusunda fikrim yoktu ama yanımdaki yöremde tezgâha üşüşenlerin,

“Aa çok ucuza satıyor, hem de güzel kitaplar hangisini alırsan al kardeşim…” diye birbirleriyle konuşmalarından cesaretle paramın yettiği ve adını daha önce duyduğum bir kitabı aldım. Parasını uzatırken de, satıcının kimseye belli etmemeye çalışarak ağladığını fark ettim. Eve giderken elimde Sait Faik‘in Havuz Başı/ Son Kuşlar adlı hikâye kitabı vardı.

Eğer okuyarak yalnızlaşmak, okumak için yalnız kalmak ya da okuduğun sonra da yazdığın için yalnız bırakılmak ya da başka bir deyişle ‘Mezarımı derin kaz’ türküsündeki

‘Yüreğime hançer de soktu

Ben onu gül sandım’

dizelerindeki gibi yüreğinize sokulan hançerse okuma alışkanlığı ve bu bir suçsa eğer, benim faili meşhurum Sait Faik’tir…

Sizi uyarıyorum

50_sait_faik_abasiyanik-lpegDüşünüyorum da, yolum ilk olarak Sait Faik gibi sadeliğin ihtişamı formunu Türk edebiyatına getirerek, edebiyatımızın dil ve anlatı nehir yatağını Batı taklitçiliğinden özgünlüğe doğru değiştirebilen bir güçle karşılaşmasaydı, acaba okur olabilir miydim? Edebiyatla uğraşıyorsanız eğer… İster okuru olun ister yazarı… Hayatınız sorular üretmek ve onlara yanıt vermek, çoğu zaman da verememekle geçer. Böyle yaparsanız da, edebiyat eylemi gerçekten ruhunuza dokunan bir işe dönüşür ki, bu uğraş için fedakârlıklarınıza delirmeden yahut birazcık delirerek tahammül edebilirsiniz. Yine de sorularınızın ve sorunlarınızın en büyüğünün yalnızlığa dair olacağını unutmayın. Unutmayın size anayasaların koruması altındaki eğitim kurumlarında ‘Birer okur olun’ tavsiyesinde bulunulur. İyi okurlar ve yazarlar da bu aileye yeni bir üye katılsın diye okuma listeleri verir ve okuma tavsiyesinde bulunur lakin kimse size bir okur olduğunuzda düşeceğiniz yalnızlık kuyusundan söz etmez. Ben o kuyunun dibinden şimdi ses veriyorum. Ve uyarıyorum.

Aydınlanma başlıyor

Demiştim, okursanız yahut yazarsanız hayatınız sorular ve bunlara cevaplarla geçer. Fakat benim bu gerçeğin farkına varmam okur olmanın kıyısında gerçekleşti. Bir armağan mı bir ceza mı beraber karar verelim: Böyle bir aydınlanma yaşadım çünkü bir edebiyat kaynağı olarak sahaflarında ucuz kitaplarını keşfettiğim Akmar Pasajı’na yolumu ikinci kez düşürdüğümde bu kez içeriye girebilme cesaretini gösterdim ve karşıma çıkan ilk sahaftan daldım. Dönüş yolunda Aziz Nesin’in Zübük romanını okuyordum. Üzerinde nedense pek durulmaz. Gerçi bu ıskalamanın pusulasını şaşırtan mıknatıs, Aziz Nesin’in çok büyük bir yazar olmasının ve sayısız birbirinden güzel eser vermesinin gücünden gelir. Aziz Nesin’in sadece hikâyeleri değil aynı zamanda tiyatro oyunları ve onunla paralel romanları da her biri üzerinde incelikle düşünülmüş ve her birinde yazarın üslup imzanın yanında modern edebiyat için çok has malzemelerin bulunduğu yapıtlardır. Evet Aziz Nesin, modern edebiyat için pek çok malzeme üretmiş ama bunu bir modern inşa süreciyle edebiyata uygulamamıştır. Fakat Zübük romanı hariç. Daha ben ilk okuyuşumda bu romanda sadece romanın ifadesel gücü ve Türk siyasi tarihine yaptığı metinsel göndermelerle değil, aynı zamanda birinci kişi anlatımını bir vakitlerin Kasımpaşa kabadayıları hasımlarını hacamat etmek için usturalarını nasıl cerrah bilinciyle kullanıyorsa, edebiyatı da boş ve gereksiz yazıdan ayırmak için kullandığını görmüştüm.

Aydınlanmak böyledir… Bir şeyi fark edersiniz ve bu bilinç ışıması sürsün diye onu sürekli testten geçirirsiniz. Ben de öyle yaptım. Akmar Pasajı’na yığınla getirilen eski kitaplar arasında bilinçsiz fakat gizli bir elin şans yardımıyla yolculuğa çıktım: Eğer o günlerde doğru kitaplarla tanışmak için ömrüm boyunca ihtiyacını çok hissedeceğim tüm şansımı harcadığım bilincinde olsaydım; yalnızlığımdan kurtulmak için okumak ihtiyacı mı ağır basardı yahut ileride aşk acıları için hastalanıp ölümün kıyısına varabilme ihtimalinden kurtulmak mı… Bunun cevabını da yazının sonunda vereyim…

Eskilerden kurtulan evlatlar

Ama o günlerde böyle bir tercih aklımın ucundan geçmiyordu ve ben de, Kadıköy’ün şimdi sahipleri ölmüş yaşlı entelektüellerinin onların bu bit dolu ve kirli mirasını istemeyen çocuklarınca eskicilere satılmış koliler içindeki kitaplarından kendime okuma yolları açıyordum. Anladım ki ilk kitabımı aldığım satıcı da babası ya da annesinden kalan kütüphaneden kurtuluyordu ve bunun acısıyla ağlıyordu…  Bununla aydınlanmak çok can acıtıcı oldu ve sanırım sahaftan kitap toplamayı, evlatlarının hatırasını sattığı anne babaların hatırasına sahip çıkmak için de sürdürdüm…

Zamanla yoksul bir ailenin çocuğuna verebileceği mütevazı harçlıkla, Kadıköy’den Fikirtepe’ye yürüyerek gidip gelebilmeyi göze alarak yol parasını da eklediğimde bir kitap alabilecek ekonomiye sahip ve giderek kitap okuma zevki gelişen bir gence dönüştüm. İlk sayfalarında inci gibi el yazılarıyla adları soyadları. Kimi zaman hediye ettikleri kişiye bir iki satır şiirleri yahut kitabı bitirdikten sonra hissettiklerine ilişkin ifadelerin olduğu… Fakat hepsi de şimdinin ölülerine ait olan kitapları gidip sahaflardan topladım. Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana’sı, Montaigne‘nin Denemeler’i, Dostoyevski‘nin Kumarbaz’ı, Yaşar Kemal‘in Ölmez Otu, Sevgi Soysal‘ın Tante Roza’sı, Kemal Tahir‘in Yorgun Savaşçı’sı, sonra Balzac‘dan Eugenie Grandet, Platon’dan Sokrates’in Savunması… Daha niceleri… 2000’lerin başına değin sahaflarla olan bu ilişkim sürdü. İki yüze yakın kitap aldım, çoğunu okudum.  Evde bunca kitap için bir alan oluşturulması artık hayatın çelmeleriyle her düştüğünde ilaçlarla derin bir uykuya dalmak yerine onlarla başa çıkmaya karar veren annem… Onca inadın sonunda pes edip işitme cihazı kullanarak, kısık sesle sohbetlerimizi duyup katılan babam… Ve tiyatrocu olmak isteyen kardeşim tarafından tıpkı okumak için evin kuytularına çekilmem saygıyla karşılandığı gibi aynı saygıyla karşılandı… Kitapların kutsallığı konusunda, herkes suskun bir fikir birliğine vardı…

Kitaplar ev dekoruna dönüştü

QuasimodoBir süre sonra Akmar Pasajı başta olmak üzere Kadıköy’deki sahaflar, çok satan yazarların korsan kitaplarını raftan yüzde 50 daha ucuz satan yerlere dönüştü. Bunun nedeni biraz tuhaftı: O günlerde yine Kadıköy’de yaşlı entelektüelleri ölüm salgınına karşı dayanamıyordu… Ve eskiciler, alacakları kitap kolileri karşılığında makul paralar teklif ediyordu… Ama evinde bir kütüphane bulunması ve bunun da oturma odasında eve gelen yabancı herkesin görebileceği şekilde olması, kitaplığın da eski kitaplarla doldurulması,  bir reklamcılık yahut dekorasyon sektörünün başarılı bir uygulamasına dönüşünce, kitaplar birer süs eşyası oldu. Bir yandan da zincir kitapçılar birbiri ardına açılınca, sahaflardan ucuz kitap toplamak yerine kitapçıların indirim kampanyalarını takip etmek daha entelektüel bir eylem olarak görüldü… Böylece sahaflara akan hatıra nehirleri kurudu. Benim gibi bu nehrin kendi halindeki yalnız ve küçük balıkları da yeni yaşam alanları aradı. O sırada kaderim beni Ankara’da iletişim fakültesinde okumak için savurunca, kişisel tarihim Ankara ayazında Umberto Eco’nun Gülün Adı’nın ilk basımını aramak ve bu eylem sırasında ağır bir bronşite yakalanıp, İstanbul’daki evde yirmi gün boyunca hasta yatarken kitabı okumaya dönüştü.

Yine İstanbul’da edinilmiş bir alışkanlıkla Ankara Balgat’taki öğrenci yurdundan kitabın merkezi Kızılay’a yürüyerek gidip gelebilmeyi başarınca, keşfettiğim kimi sahaflarda biraz daha hatıra kazıları yaptım. Dipten yine birçok kitap çıkarttım. Ama edebiyat altyapım eski kitaplar açısından makul bir hale gelince, çağdaş yazarları mutlaka zincir kitapçıların yeni çıkanlar raflarından takip etmek gerekiyordu. Böylece sahaflardan tamamen kopup, zincir kitapçılara ziyaretlerle okumayı sürdürdüm. Sonra gazetecilikle birlikte kitap ekleri için yazmaya başlayınca, yayınevlerinin kargolarından yeni çıkanlar gelmeye başladı…

Az bulunan kalp

Sahi, size okurluğun yalnızlıkla ilişkisini anlatıyordum. Ve bir soru sormuştum. Cevabı birkaç satır sonra vereyim mi?

Bugün, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından ve görüp görebileceğiniz en nadir yüreklerinden Victor Hugo’nun içinde çok alametler olan Notre Dame’ın Kamburu romanından söz edecektim. Hatta çaktırmadan satır arasında bu romanı okumanız tavsiyesinde bulunacaktım. Ama bir yazar hastalığına tutuldum ve anlatmak için başına oturduğum yazı ile yazının kendi gitmek istediği yer arasında rotamı yitirdim. Olsun… Notre Dame’ın Kamburu da yolunu yitirmişlerin hikâyesi nasılsa. Paris’teki Notre Dame Kilisesi önüne terk edilen kambur bebek ismiyle yaşasın diye eksik ve tamamlanmamış anlamına gelen Quasimodo adını alır. Ve Çingenelerin küçükken kaçırdığı Esmeralda adlı güzeller güzeline âşık olur. Esmerella az bulunan kalpli kadınlardandır ve filozof Gringoire ile adamın hayatını kurtarmak için evlenmiştir. Fakat Quasimodo’yu büyüten papaz Claude Frollo da Esmeralda’ya âşık olur. Ve Esmeralda’nın gerçek aşkı subay Phœbus’u ortadan kaldırmak ister. Bu suç Çingene olduğu için Esmeralda’nın üzerine kalır. Sonunda da birçok olayın ardından Esmeralda idam edilir. Quasimodo ise ortadan kaybolduktan çok sonra Esmerelda’nın cesedine sarılı halde ölmüş bulunur. Hugo’nun romanı güzellik, ahlak, erdem ve en çok da aşk kavramları üzerine dünya döndükçe her saat, her an tekrar eden olayları anlatıyor. Esmeralda’nın Çingene oluşuyla yaşanan sosyal sınıf farkının, çirkin ve kambur kilise zangocu Quasimodo’nun yüreğini gördükten sonra ona duyduğu aşkla harmanlayan roman sadece bir klasik değil. Aynı zamanda hayat hakkında bir ders kitabı da…

Sorumuza dönelim.   Okur olmak için doğru kitapları bulmak adına hayatının tüm şansı sana sorulmadan bir dönem harcandıysa, ileride başına gelebilecek aşk için bu şanslardan bir kısmını elinde tutmak ister miydin? İsterdim… Okumak, daima kitapla baş başa kalmaya dair bir eylem. Yazmayı saymıyorum dahi… Dünyanın en nitelikli eserlerini bile okusan enikonu yaptığın şey yalnız kalmak. Size bol bol oku diyorlar.  Ama kimse yalnızlıktan söz etmiyor. En güzel roman dahi en kötü hayat kadar gerçek değil. Okuyun elbette ama hayatı ıskalamadan… Daha doğrusu hayat okumaktan daha önemli. Öteki türlü okumaya dair bir hayatı yaşıyorsunuz ve gerçek hayatın gerçek karakterleri sizi çarpıp gidiyor. Kırık dökük, bir kenarda kalıveriyorsunuz. Bu bir tercih ama tercihinize dikkat edin… Okumak girdaba kapılmaktır, çıkış yoktur, ancak okuyarak nefes alabilirsiniz. Okudukça yalnız kalırsınız… Dikkat edin… O kadar da okumayın…

Ama Quasimodo? İşte onu okuyun. Çünkü onu okumak, şu cümle için değer…

“Esmeralda, bana su verdi…”

Erdinç Akkoyunlu – edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

Bundan Sonra Her Sey BizizMadeleine Thien’in ödüllü romanı Bundan Sonra Her Şey Biziz, Özlem Yüksel’in çevirisiyle 14 Nisan’da hep kitap tarafından yayımlanıyor.

Tanıtım bülteninden

Madeleine Thien’in kaleme aldığı, 2016 Man Booker ve Governor General Edebiyat ödüllerinin finalisti, 2016 Scotiabank Giller Ödülü’nü kazanan Bundan Sonra Her Şey Biziz, Kanada’da yaşayan on yaşındaki göçmen bir kız çocuğunun hayatının ekseninde, iki Çinli ailenin dört kuşak boyunca yaşadıklarını Çin’in yakın tarihine ait detaylar eşliğinde anlatıyor.

Bundan Sonra Her Şey Biziz, iyi niyetle başlayan ama bambaşka yerlere giden bir devrimin altüst ettiği hayatların hikâyesini anlatıyor. Mao Zedong’un Kültür Devrimi’ni yaşamış kuşaktan kahramanlar, bundan yıllar sonra Tiananmen Meydanı’nda hükümeti protesto eden ve bunun bedelini çok pahalıya ödeyen öğrenciler, yarım kalmış, belki de hiç kurulamamış hayaller, başlamadan biten, bitmek zorunda kalan aşklar… Hepsi ve herkes Madeleine Thien’in usta anlatımında hayat buluyor.

Sağlam kurgusuyla kuşaklar arasında gidip gelen olağanüstü bir destan kaleme alan Madeleine Thien, yarattığı karakterlerle de okuru uzun süre etkisinden kurtulamayacağı bir yolculuğa davet ediyor.

“Son derece cesurca ve derinlemesine yazılmış bu roman eleştirilere maruz kalan bir dönemin gerçek tarihine tanıklık ediyor.”

The Guardian

“Rengârenk karakterlerin ustaca bir anlatımla hayat bulduğu bir roman.”

National Post

MADELEINE THIEN HAKKINDA

Madeleine Thien, Simple Recipes isimli öykü kitabının, Certainty ve Dogs at Perimeter isimli romanların yazarıdır.  Kiriyama Ödülleri’nden Commonwealth Writers Ödülü’nün finalisti olan Simple Recipes, BC Book Ödülü’ne layık görüldü. Certainty, Amazon.ca’nın İlk Roman Ödülü’nü kazandı; 2014 yılında Berlin’de Uluslararası Edebiyat Ödülü’nün finalistleri arasında olan Dogs at Perimeter ise Frankfurt Kitap Fuarı’nın 2015 Edebiyat Ödülü’nü aldı. Yazarın romanları ve öyküleri yirmi beş dile çevrildi. Thien’in Bundan Sonra Her Şey Biziz adlı romanı 2016 Man Booker ve Governor General Edebiyat ödüllerinin finalisti oldu, 2016 Scotiabank Giller Ödülü’nü kazandı.

edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

gercek-hayatOylum Yılmaz’ın yeni romanı “Gerçek Hayat” İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Zaman içini çekti sanki. Ve kendinden daha fazlasını dışına çıkardı. Çukurcuma büyüdü genişledi, sokakları sokaklara bağlandı, sokaklara bakan evlerin kapılarından pencerelerinden yüzlerce, binlerce kadınsı hayalet semte, oradan bütün bir şehre yayıldı. Tek bir cümle mırıltı halinde şehrin üzerini kaplamıştı, “Davamız ilmi, siyasi, edebidir.”

Arzu pazarlıkları, vehimler, zalimlikler, kırklara karışanlar, kupkuru ve yapayalnız sesler, iniltiler. Fatma Aliye, Suat Derviş, Cahit Uçuk. Kim bu kadınlar?

Oylum Yılmaz, geçip giden, yaşanmış olması için sözcüklere ihtiyaç duyan hayatı, ağır ağır bir bilmeceyi çözer gibi anlatıyor. Sarmaşık, sinsi bir davetkârlıkla gittiği yolu belirliyor. Ya hayat artık çiçeklenmezse?

Gerçek Hayat, içi içine sığmayan aşkın, karaltının içindeki umudun yeni sesli romanı… Gerçeği yaşanmaz olunca hayaline sarılıyor herkes.

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

Oylum Yılmaz

İstanbul Büyükada’da doğdu. Büyükada İlkokulu ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. İlk romanı Cadı (Sel Yayıncılık) 2012 yılında yayımlandı.

edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

feridun-andacNe çok şeyi hatırlatıyor onun fotoğrafları, her bakışta/okuyuşta kendinizi alamıyorsunuz.

Hayatın sırlı yanları, doğanın devinimi ve insanın yeryüzüne dağılan acısı gelip bulur sizi onun fotoğraflarıyla.

Toprağın Tuzu belgeselini izlemeden önce Salgado, benim gözümde iyi bir fotoğrafçıydı yalnızca. Ama bu belgeselden sonra onun dünyanın vicdanı olduğunu öğrendim. Ve daha çok şeyi…

Onun kendini anlattığı Toprağımdan Yeryüzüne’yi okurken ise Salgado, bir yerde olmak, bir düşte yaşayarak var olmak, bir yere/toprağa bağlanmak düşüncesinin simgesine dönüştü benim gözümde.

Salgado’yu fotoğrafa götüren, oradan dünyaya taşıyan öykünün başlangıçlarına döndüğünüzde önce karşınıza çocukluk anıları çıkar. Ama o anıları asıl renklendiren, bellekte iz bırakmasını sağlayan üzerine doğduğu yer/toprak/coğrafyadır.

“Çocukluğum benim için hâlâ harika bir zaman dilimi ve o topraklara halen muazzam bir sevgi duyuyorum,” diyen Salgado, bize, insanın bir yere/bir toprağa aidiyetinin ne denli gerekli ve benzersiz bir şey olduğunu da anlatır aslında.

“Hayatım boyunca beni takip eden farklı ışıkları görmeyi ve sevmeyi burada öğrendim,” der, şunu ekler Salgado: “Işığın deldiği yüklü bulutların görüntüleriyle büyüdüm. Bu ışıklar benim fotoğraflarıma da girdi. Aslında ben fotoğraflarımı çekmeden çok önce fotoğraflarımın içindeydim.”

İşte Salgado bize, toprağa yakın olmanın, toprağa dokunarak yaşamanın ne büyük bir sevgi ürettiğini de hatırlatıyordu. Öyle ki, onun fotoğraflarına yansıyan sevgi dolu bakışı, şefkat yüklü gözü sizi anlatıp gösterdiği gerçekliğin içine tutup çeker. Bir daha da ordan kopamaz, belleğinize iz düşüren görüntünün algısıyla yeni düşlere/düşüncelere yönelirsiniz.

salgado 4İnsandan insana gitmenin yolunu/yordamını gösterir size Salgado. Gidip dokunduğunuzda gören gözün, yaşanan hayatın ne denli çeşitlilik içerdiğini de anlarsınız onun fotoğraflara yansıyan dünyasında.

İnsan varoluşunun tözü de bu değil miydi; görmek dokunmaktır, yaşamak hissetmektir.

Onun fotoğraflarıyla çıktığınız bir yolculukta derleyici/hatırlatıcı gözün nasıl bir bellek oluşturduğunu gözlersiniz.

Eğer bağlandığınız bir toprak, bir kara parçası varsa, dünyanın neresine giderseniz gidin orası hep sizde yaşar. Biriktirdikleri, hissettirdikleri ruhunuzun bir yerindedir. Çünkü yeryüzündeki renginiz/varlığınız rengini oradan alır.

Mesafeler… Yolculuklar…

Salgado, şaşırtıcı biçimde yaşadığı ülkenin yeryüzünde nasıl bir yer kapladığının öyküsünü anlatırken; o büyük kara parçasının (Brezilya’nın) insanın düş dünyasını nasıl etkileyebildiğini de dile getiriyor.

O geniş ülkede bir yerden bir yere gitmeyi adeta kıtalar arası yolculuklara benzetiyordu.

Bir yerden bir yere gitmek… Hele mesafeler uzunsa, biriktirdiğiniz özlemlerle keşif arzunuz da artar.

İşte o, fotoğrafın gözü, ışığın yansıtıcısı olarak sizi alır ta ötelere götürür; adeta dünya gezgini kılar.

Salgado’nun dünyası bize uzak yerleri yakın kılan, bilmediğimiz duyguları keşfettiren bir dünyadır.

Her yolculuk söz gerektirir, bakış gerektirir. Bunların neler olabileceğini de sanki mesafeler belirler.

salgado 1Salgado’nun gözleme dayanan şu düşüncesi bana sarmalayıcı geliyor:

“Bu yolculuğu yapanların konuşmak ve manzaraya bakmak için bol bol vakti olurdu. Bu yavaşlık fotoğrafın da bir parçasıdır. Uçak, araba ya da tren bizi dünyanın bir kısmından diğer kısmına götürebilse de, fotoğraf çektiğiniz anda hiç acele etmemelisiniz. İnsanların, hayvanların, hayatın hızına  ayak uydurmalısınız. Dünyamız şu anda çok hızlı hareket etse de, hayat öyle hızlı akmıyor, fotoğraf çekmek için hayata saygı duymalısınız.

Salgado’nun “benim topraklarım olağanüstü derecede güzeldir,” sözünü seviyorum.

Bu salt bir yere bağlılığı değil, aynı zamanda orasını ne denli iyi tanıdığını da anlatır.

Düşlerimiz, yeğâne gerçeğimiz

Kurtarıcı olan düşlerimizdir. Bizi uçurumun kıyısına götüren ve döndüren.

Acıyla yüzleştiren, kederin dilini de öğreten. Salgado, gençlik çağında tanıştığı aşkı Lélia ile yaşama yoluna hazırlanırken fotoğrafı da keşfeder. Adeta bir düşe bağlanır. Fotoğraf ona, sınırları aşmayı öğretir.

Afrika’ya yüzünü döndüğünde ise şunları söyleyecektir:

“Bu kıtada ben cennetimi tekrar keşfettim.”

Fotoğrafın ona çizdiği yol güzergâhlarının başında Afrika gelmektedir elbette: “Hikâyem kesinlikle bu kıtaya temelden bağlı,” derken de bu gidişin/bağlanışın anlamını da imler elbette.

Şunu pekâlâ söyleyebiliriz, Sebastião Salgado toplumsal belgesel fotoğrafın bugün önemli/öncü bir adı. Onunla bir dünya yolculuğuna çıkmak için sanırım önce sözünü ettiğim belgeseli izlemeli, sonra da Toprağımdan Yeryüzüne kitabına dönerek onun dünyasına daha yakından bakmalı.

“Fotoğraf benim hayatım,” diyen bir bakışın yolculuğunda çok şey öğrenilebileceğini düşünüyorum.

Onun şu düşüncelerini de hatırlatarak aradan çekilmek isterim:

“Yıllar içinde hiç değişmedim, fotoğrafı, bir anı çerçevelemeyi halen çok derinden seviyorum. Buna ek olarak, fotoğraf her zaman tarihin dalgalanmalarını takip etmeme olanak tanıdı. Belki bir gün fotoğrafın yerini yeni bir dil alacak ama o zamana kadar fotoğraf, yolu fotoğrafa uğrayanlara yoğun anlar ve ayrıcalıklı bir hayat sunmayla devam edecek.”

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

TümOykuleriErnest Hemingway‘in “Tüm Öyküleri”, Elif Derviş çevirisiyle Bilgi Yayınevi tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Nobel Ödüllü yazarın tüm öykülerinin bir arada olduğu tek eser.

Ernest Hemingway’in tüm kısa öykülerinin toplandığı bu bütünsel eserde okurlar hem Kilimanjaro’nun Karları, Beyaz Fil Tepeleri, Aydınlık ve Temiz Bir Yer gibi çok sevilen klasiklerle buluşacak hem de ilk defa bu seçkide yayımlanan yedi yeni öyküyü keşfedecek. Tüm Öyküler, Hemingway hayranları için paha biçilmez bir hazine.

Ernest Hemingway, İngilizce yazında, yirminci yüzyılda yaşamış herhangi bir yazardan çok daha büyük bir değişim yaratmış, bu nedenle 1954 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür. Hemingway kısa, net cümleler yazar, sert ve etkileyici üslubuyla tanınır. Güneş de Doğar ve Silahlara Veda ile Hemingway, yirminci yüzyılın en büyük edebi kişilikleri arasında yerini almıştır. Gazetecilik ve Birinci Dünya Savaşı’nda ambulans sürücülüğü gibi işlerle uğraşmış olan yazar, 1920’lerde Paris’te gönüllü sürgünlerden oluşan yazar çevresinin bir parçası olarak uluslararası ün kazanacağı bir kariyere imza atmıştır. Hemingway, boğa güreşine ve avcılığa meraklıdır, ana karakterleri fiziksel ya da psikolojik olarak zarar görmüş, cesur ve kararlı erkeklerle kadınlardır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor’da İspanyol İç Savaşı’ndan söz etmiş, İkinci Dünya Savaşı’na da değinmiştir. Klasik kısa romanı Yaşlı Adam ve Deniz ile 1953 yılında Pulitzer Ödülü kazanan Hemingway, 1961 yılında ölmüştür.

edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

sonsuza kacisJoseph Roth’un “Sonsuz Kaçış” adlı romanı, Ahmet Arpad çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Joseph Roth, 1985 yılında sinemaya da uyarlanmış olan Sonsuz Kaçış adlı yapıtında, I. Dünya Savaşı yıllarında, Avusturyalı üsteğmen Franz Tunda’nın maceralarla geçen yaşamını anlatır. Soluksuz bir şekilde akan olaylar, bu olayların geçtiği değişik ülke ve kültürler; bütün olup bitenlerin arasında ise hayatta kalmak için gösterilen muazzam bir enerji:

Cephedeyken bazı belgeleriyle nişanlısının bir fotoğrafını ceket astarının içine dikmişti. Rusya’da kaldığı yıllarda ve sonra Avusturya’ya dönerken yol boyunca, kamptan kaçtığı günlerde temin ettikleri sahte belgeleri kullanmıştı. Gerçek kimliğini sınırın öteki yanına geçince, kendini güven içinde hissedeceği topraklarda astarın içinden çıkaracaktı. 

Ruslara esir düşen Tunda kapatıldığı kamptan kısa süre sonra kaçar. Ancak ülkesine dönemez, aylarca Sibirya’nın uçsuz bucaksız taygalarında, bir ayı avcısının yanında yaşar, Bolşeviklerle muhalifleri arasındaki savaşa katılır. Komünistlerin yanında savaşır, tüm yaşamını Rus Devrimi’ne vermiş olan Gürcistanlı bir kadın subaya aşkla tutulur. Onunla Bakû’den Moskova’ya uzanan bir yolculuğa çıkarlar. Günün birinde Viyana’ya dönmeyi başarsa da kısa süre sonra kendini Paris’te bulur. Franz Tunda gittiği yerlerde kimseyle yakınlaşamaz, savaş sonrası Avrupası’nda oluşmaya başlayan yeni toplumun dışında kalır.

İlk 16 sayfa için>>>

Joseph Roth
2 Eylül 1894 tarihinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde kalan Doğu Galiçya’nın Brody kentinde dünyaya gelir. İlkokulun ardından devam ettiği Kronprinz Rudolf Lisesi’nin Yahudi kökenli tek öğrencisidir. Babasız ve güç koşullar altında büyüyen Roth 1913 yılında liseyi başarıyla bitirir. Önce Lemberg’de, daha sonra da Viyana’da Alman Dili Edebiyatı yükseköğrenimi yapar. Üniversite yıllarında şiirler ve öyküler yazmaya başlayan Roth, profesörleri tarafından sevilen başarılı bir öğrencidir. Aynı günlerde patlak veren ve vatanı Avusturya-Macaristan İmpatorluğu’nun dağılmasıyla sonuçlanan I. Dünya Savaşı’nın Roth’un yaşamında büyük bir etkisi olmuştur. Cephede avcı er olarak geçirdiği 1916-1918 yıllarında Viyana’daki bazı dergilere köşe yazıları yollar. Savaş sonunda döndüğü Viyana’da üniversiteye devam etmez, kendini iyice gazeteciliğe verir. Kısa sürede başarılı bir gazeteci olarak isim yapan Roth 1923 yılında Frankfurter Zeitung’un muhabiri olur. Aynı yıl ilk romanı Örümcek Ağı piyasaya çıkar. İki yılını çoğunlukla Berlin ve Viyana’da geçirir. 1925 yılında Paris muhabirliğine getirilir. Gazeteciliğin yanı sıra, kendini edebiyata da veren Joseph Roth 1924-1939 arasında bütün ünlü romanlarını kaleme alır. 1933’ten başlayarak Nazilerin Almanya ve Avusturya’da yönetimi ele geçirmesi, toplumsal değişimler ve 1922’de Viyana’da evlenmiş olduğu eşi Friederike’nin ölümcül hastalığı Roth’u kişisel sorunlara sürükler. Kendini içkiye verir. Sağlığı bozulur, yazmayı sürdürmesine karşın parasal zorlukların altından kalkamaz. Son yıllarında yaşadığı krizler ve içki bağımlılığı sonucu sağlığını iyice yitiren Roth 23 Mayıs 1939’da Paris’te fakirler hastanesi Hospital Necker’e yatılır. Joseph Roth 27 Mayıs 1939 günü çift taraflı akciğer kanserinden yaşamını yitirir.

Joseph Roth’un Türkçede yayımlanan eserlerinden bazıları: Radetzky Marşı, Çev. Ethem Levent Bakaç, Aylak Adam Yay., 2013; Savoy Otel, Çev. Meltem Aslanoğlu, Kyrhos Yay., 2013; Kör Ayna, Çev. Ahmed Arpad, Can Yay., 2014; Hileli Tartı, Çev. Selçuk Ünlü, Palet Yay., 2014; Aziz Ayyaşın Efsanesi, Çev. Zeynep Tuğçe Özcan, Dante Kitap, 201.

edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

Mono2Karaköy MONO kültür sanat dergisinin üçüncü sayısı mayıs ayında yayımlanacak.

Tanıtım bülteninden

Edebiyat ağırlıklı kültür sanat dergisi Karaköy MONO, birbirinden farksız biçimde okura sunulan türdeşlerinin aksine, içeriği, tek bir konuya takılıp kalmaması, genç ve tecrübeli isimleri bünyesinde barındırmasıyla, yer aldığı kulvarın farkını ortaya koyuyor.

İlk sayısında Charles Bukowski gibi önemli bir figürü kapağına taşıyarak alanındaki cesaretini de ispat eden Karaköy MONO, sanat dünyasında alınan her nefesi sayfalarına taşıma amacıyla çıktığı yolda adım adım ilerliyor.

Dergide okuru sıkmayan kitap, resim, heykel yazıları, öyküler, perdesini yeni açan tiyatrolar, sesini daha fazla insana ulaştırmak isteyen kaliteli müzisyenler okuyucuyla buluşuyor. Tüm bunların yanında Karaköy MONO; kendi alanında tanınmış simalarla yapılan nitelikli röportajlarla, popüler kültürü entelektüelliğin ince çizgisinde buluşturmayı hedefliyor.

Kültür sanat yayıncılığındaki açlığı gidermek üzere yola koyulan Karaköy MONO, Zafer Algöz, Ercan Kesal, Şevket Çoruh, Seray Şahiner gibi isimlerle yapılan röportajlar, ‘Keşif’ bölümünde ‘yeraltından’ yüzeye çıkmayı hak eden müzisyenler, birbirinden keyifli öyküler ve kitap tanıtımlarıyla Mayıs ayında çıkacak üçüncü sayısıyla okurlarıyla buluşmak için gün sayıyor.

edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

Tedirgin Bir Yazar Yusuf AtılganMurat Şahin’in hazırladığı “Tedirgin Bir Yazar: Yusuf Atılgan” Destek Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Türk edebiyatına biri yarım kalmış üç roman, iki öykü, bir de masal kitabı bırakmış olan Yusuf Atılgan’ı daha yakından tanımak ister misiniz? Destek Yayınları tarafından yayımlanan Murat Şahin’in hazırladığı Tedirgin Bir Yazar Yusuf Atılgan kitabıyla Yusuf Atılgan’ın dünyasına daha yakından bakma şansı bulacaksınız.

Yusuf Atılgan’ın yakın dostu İhsan Bayram ile yapılmış geniş bir söyleşiye yer verilen kitapta yazarın edebiyat yolculuğuna tanıklık etmiş pek çok ismin yazıları da bulunuyor.

Arka kapaktan:

“Benim yazarlığımdan daha önemlisi günlük yaşamımdır. O benim için daha önemli. Günlük yaşamımdaki bazı ilişkiler. Bunlar için yazarlığımı feda edebilirim. Zaten böyle olmasa daha çok yazardım.”

Yusuf Atılgan

“Çok az sayıda ürün vermiş olmasına, değeri çok geç anlaşılmasına rağmen, edebiyatımızın önemli, hatta efsaneleşmiş isimlerinden biridir Yusuf Atılgan.”

A. Ömer Türkeş

“A dergisi çevresinde kümelenen 1950 kuşağı yazarları (Erdal Öz, Onat Kutlar, Kemal Özer…) için bir manifesto niteliği taşıyan Aylak Adam, Atılgan’ı bu kuşağın öncü yazarlarından biri kılar. Bu bağlamda Yusuf Atılgan’ı 1950 kuşağı yazarlarından saymalıyız.”

Feridun Andaç

“Yusuf Atılgan (1921-1989) az ama öz yazmış; ardında bıraktığı üç romanının yorumları ve derinlikli anlamlarıyla okurların zihninde sürekli çoğalmış, yazınımızın unutulmayanları arasında hak ettiği yeri almış, sıra dışı ve farklı bir yazardır.”

Hülya Soyşekerci

“Çizgisel bir geleneğin izinde görülmeyen Türkçe roman içinde Aylak Adam bir köşeyi tutar. Onunla birlikte yeni bir yol görünür.”

Semih Gümüş

“Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli (1973) romanından uyarlanan film, Anayurt Oteli’ni işleten Zebercet’in öyküsüdür.”

Semiramis Yağcıoğlu

“Yusuf Atılgan’ın kendine has gerçekçi tavrı büyülü üslubuyla birleşince ortaya harika bir çocuk kitabı çıkmış (Ekmek Elden Süt Memeden). Mustafa Delioğlu’nun çizimlerinin de hakkı verilmeli tabii.”

Mehmet Özçataloğlu

“Hüzünlü bir sevgi ustasıydı o…”

Serpil Atılgan

“Yusuf Ağabey bir de maçlara gitmeyi çok severdi. Altay ve Beşiktaşlıydı.

Ben Altınordu, Galatasaray. Her hafta fırsat bulursak mutlak Alsancak Stadyumu’na gidiyorduk.”

İhsan Bayram

edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

Roselou (1)Pakita’nın çocuklara yazdığı, Laurent Audouin’in resimlediği Rose-Lou dizisinin 4 kitabı, Esra Okutan çevirisiyle 14 Nisan’da hep kitap tarafından yayımlanıyor.

Tanıtım bülteninden

hep kitap, Fransız çocuk edebiyatının sevilen kahramanı Rose-Lou’yu okurlarla buluşturuyor. 

Çılgın bir kız çocuğu olan Rose-Lou’nun günlüklerinden oluşan dizinin Herkes Yanılabilir Ben Bile, Tüm Kalbimle Sevdiğim Üvey Kardeşim, Hiç Yoktan İyidir ve Rüküş de Olsam Güzelim kitapları çocuk okurlara ulaşıyor.

HERKES YANILABİLİR BEN BİLE

En yakın arkadaşına doğum günü hediyesi almak için alışverişe giden Rose-Lou, dükkânda kendini dedektifçilik oynamaya fazlaca kaptırır. Rose-Lou, günlüğüne bir mağazada yaptığı küçük, önemsiz bir hata yüzünden nasıl cezalandırıldığını yazıyor. 

TÜM KALBİMLE SEVDİĞİM ÜVEY KARDEŞİM

Rose-Lou, hayranı olduğu üvey ablasının onu sevmesini çok ister. Ablası, aralarının iyi olduğu bir gün ona sırrını verir. Rose-Lou tüm iyi niyetiyle onun dileğini gerçekleştirmeye uğraşır ama işler istediği gibi gitmez. Rose-Lou, dizinin bu kitabında üvey kız kardeşinin onu sevmesi için yaptığı onca şeyden sonra nasıl cezalandırıldığını anlatıyor.

HİÇ YOKTAN İYİDİR

Rose-Lou, anne babası ve ikiz kardeşleriyle sirke gider. Gösteriyi izlemek için oturdukları yerden Rose-Lou’nun gözüne bir şey takılır ve Rose-Lou bunun peşinden gitmeye kararlıdır. Minik kahramanımız dizinin bu kitabında bir palyaçoya ve ipekmaymunlarına yardım etmeye çalışırken işleri nasıl karıştırdığını anlatıyor.

RÜKÜŞ DE OLSAM GÜZELİM

Rose-Lou ona alınan kıyafetlerin içinde rahat hissetmediğini fark ettiğinde giysilerini kendi tasarlamaya karar verir. Rose-Lou, dizinin bu kitabında cici bici kıyafetlerle kişiliğini silmek isteyen ailesi yüzünden nasıl cezalandırıldığını anlatıyor.

edebiyathaber.net (11 Nisan 2017)

attila-ilhan-4Attila İlhan Edebiyat Ödülü başvuruları başladı. Son başvuru tarihi 31 Mayıs 2017.

Bu yıl ikinci kez yapılan yarışma kapsamında 2016’da yayımlanmış bir şiir kitabı ile bir romana “Attila İlhan Edebiyat Ödülü”, 30 yaş altı erkek ve yaş sınırlaması olmaksızın kadın yazarlara da ilk roman ve ilk şiir kitabı için “Vakıf Özel Teşvik Ödülü” verilecek.

Şair, romancı, düşünür, gazeteci, senarist ve eleştirmen İlhan’ın düşüncelerini ve anısını yaşatmak amacıyla düzenlenen yarışmada, yazarın eserlerinde yansımaları bulunan “ulusal kültür bileşimini gerçekleştirme” misyonuna layık eserlerin desteklenmesi hedefleniyor.

Attila İlhan Edebiyat Ödülü’ne hak kazanan şiir kitabı ve roman sahibi 7.500 lira, Vakıf Özel Teşvik Ödülü’ne hak kazanan ilk şiir kitabı ve ilk roman sahibi ise 2.500 liralık ödülün de sahibi olacak.

Doğan Hızlan’ın Onursal Başkan olduğu yarışmanın Roman Seçici Kurulu’nun başkanlığını Selim İleri yaparken, Mehmet Eroğlu, Asuman Kafaoğlu Büke, Ülkü Karaosmanoğlu ve Ali Cem İlhan, jüri üyesi olarak yer alacak.

Şiir Seçici Kurulu’nun Başkanı Metin Celal, jüri üyeleri ise A. Ali Ural, Haydar Ergülen, Hüseyin Yurttaş ve Kerem Alışık olacak.

Yarışmaya katılacak şair ve yazarlar ya da yayınevlerinin aday olunduğuna dair imzalı bir yazı ile 10 nüsha kitaplarını, 31 Mayıs akşamına kadar Attila İlhan Bilim Sanat ve Kültür Vakfı’nın Sıraselviler Caddesi, Billurcu sokak No: 26 kat 2 Taksim, Beyoğlu- 34433 İstanbul adresine teslim etmeleri gerekiyor.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2017)

mehmet-fotoŞöhret Doğruyol Sağbaş’ın, “Ütopyaya Yolculuk” adlı kitabına burada değinmiştim. Kitapta günümüz çocuklarının obezite sorununa müthiş bir şekilde değinmişti yazar. Ütopyaya yolculuk diyerek bizi çocukluğumuzun dünyasına götürmüştü. Şimdilerde ise “Distopyaya Yolculuk”la selamlıyor okurlarını Sağbaş. Kitap Epsilon etiketli.

İlk kitaptan anımsıyoruz Mavi’yi ve Kitap’ı. Orada, Mavi, bir kaza sonucu 18 saatlik bir yolculuğa çıkıyordu. Vardığı yer Ütopya’ydı. Bu kitapta ise olaylar tersine dönmüş ve Kitap, 18 saatliğine evren değiştirmiş. Bu süre zarfında Kitap, Mavi’ye ulaşmanın peşindedir ve geldiği yer ise bulunduğu yerden çok başkadır.

Kitap’ın paralel evren kâşifi olmak gibi bir hayali vardır. Bununla ilgili bir staj yapma zorunluluğu da… Ve staj için geldiği bu evrende garip insanlarla karşılaşır. Motosikletli bir çete onu bu evrende karşılayan ilk garipliktir. Bu çeteden kaçarken de Bağış isimli çocukla çarpışır ve Bağış’la ilk karşılaşması böyle gerçekleşir. Tıpkı filmlerdeki gibi. Aslında çocuğun adı Barış olacakmış ama annesinin r’leri söyleyememesinden dolayı nüfus müdürlüğündeki memur Bağış olarak anlamış ve adı böylece Bağış olmuş! Kitap’ın staj için ziyaret ettiği bu evrendeki gariplikler bununla sınırlı değil tabii. Toplu taşıma ile burada tanışıyor örneğin. Sonrasında katıldığı bir dersin magazin dersi olduğunu görüyor ve şaşkınlığı büyüyor. Böylesi tuhaf bir dersin öğretmeninin de tuhaf olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Uzaylı muamelesi gören Kitap, okul kantinindeki paketli yiyecekleri görünce de şaşırıyor. Ama bitmiyor çilesi… Asabi insanlar, süper indirimli mağazalar, üç boyutlu çıktı alınabilen yazıcılar, cep telefonları, insansız hava araçları vs. Tabi toprak, deniz, ağaç gibi doğal kaynaklardan da eser yok. Neredeyse tükenme noktasında. Şimdi bunları böyle doğrudan okuyunca ne de saçma, diyebilirsiniz. Bunların hepsini biz zaten günümüzde kullanıyoruz da diyebilirsiniz. Anlatılmak istenen de tam olarak bu aslında. Farkında olmadan dünyamızı dönüştürüp değiştirmişiz. Meğer distopyanın tam içinde yaşıyormuşuz.

Şöhret Doğruyol Sağbaş, günümüz dünyasının ne denli çarpık olduğunu, yanlış biçimlendiğini yine harika bir kurguyla anlatmış. Kitap’la birlikte okurlarını heyecanlı bir serüvene çıkarmış.

Yeniçağın bize dayattığı tüm yeniliklerin içinde, günden güne hızlanan bir yaşamın içinde boğulup gidiyoruz da farkında değiliz. Oysa ilk kitapta yaşanılabilir bir dünyanın nasıl olduğunu da görmüştük. O dünyanın içinden yaşayarak bugünlere geldiğimizin farkına varıyoruz bu kitapla. İlk kitapta anlatılan dünya günümüz çocukları için bir ütopya niteliği taşısa da bizim için güzel birer anıydı. Bu kitap ise çocuklar için normal bir yaşamı anlatıyorken bizim için bir distopya niteliği taşıyor. Yazarın iki kitabını bir arada okumak bugünün korkunçluğunun daha açık bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır. Doğuş Sarpkaya’nın distopya üzerine söylediği bir söz tamamlayıcı olacaktır: “ Distopyanın kehanetçi rolünden sıyrılıp gerçekçi bir türe dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz.”

Yazıyı Serap Çakır’ın sözleriyle sonlandıralım bugün: “Ütopik bir dünyanın yanı sıra, distopik dünyalar da okuruna kendini, insanlığı ve yaşadığı anı sorgulatan eserler olarak algılanmalı ve galiba tüm bu grup eserler bizlere temelde aynı soruyu sormakla işe başlıyor. Mutlu olmak mı yoksa özgür olmak mı? Mutlu olup özgür olmak mümkün değil mi? Sizce mümkün mü?”

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (10 Nisan 2017)

  • Eşref Karadağ - 10/04/2017 - 20:20

    Teşekkür ederim Sevgili Mehmet. Okumadığım kitaplardı Şöhret Doğruyol Sağbaş’ın eserleri. Tanıtımın beni heyecanlandırdı. En kısa zamanda aynı duyguları paylaşmak dileğiyle…cevaplakapat

emek-erezİnsan insanın gölgesine girince, gölgesine girdiği onu kendi cümleleriyle kurmaya başlıyor. Birinin gölgesinde varlık göstermek ise kişinin kendi benliğinden, zihninden ve hatta içinden uzaklaşması anlamını taşıyor. Her şeyi bir başkasının gözetiminde kurmak, kafamızdaki her soruyu acaba o nasıl cevaplardı diye düşünmek, bir yere gittiğimizde hep onun varlığını duymak ve böylece içsel bir gözetime esir olmak demek çünkü. Irmak Zileli’nin Everest Yayınları tarafından basılan, “Gölgesinde” adlı kitabı bize bunları düşündürüyor. Birilerinin gölgesinde olmanın, o gölgeyi sığınak yapmanın bir süre sonra nasıl tavizkâr, kendinden veren ve bireyliğini unutturan bir boyuta geldiğini karakterleri üzerinden anlatıyor. Çünkü bir insanın gölgesinde olmak maalesef bir ağacın gölgesinde olmaya benzemiyor. Ağaç gölgesinin karşılığında sizden bir şey beklemiyor ancak insan sizi alıp kendi gölgesinin güneşsizliğine hapsedebiliyor.

Irmak Zileli’nin anlatısı karakterler üzerinden ilerliyor: Leyla ve Fikret. İki karakter aslında oldukça farklı ancak bir şekilde yan yana gelip, birbirlerinin sığınağı oluyorlar. Özellikle Leyla için bu durum yukarıda da bahsettiğimiz gibi Fikret’in gölgesinde bir yaşam anlamına geliyor. Fikret her şeyi akılcılıkla algılayan bir karakter, aklının içinde yaşıyor ve onun aklının dışında kalana söz hakkı tanımıyor. Ona göre değişmez yasalar var ve dünyayı bu yasalara göre yorumluyor aslında tam bir pozitivist diyebiliriz. Disiplinli, kuralcı, kıyafetlerini aynı renk olanları üst üste dizecek kadar da takıntılı. Leyla ise olaylara daha duygusal bakan düşlere inanan bir karakter ancak başlangıçta bir şekilde Fikret’i bir sığınak olarak görüyor ve onun denetimi altına giriyor. Fikret onu öyle bir baskı altına alıyor ki Leyla neredeyse her şeyi onun açısından görmeye başlıyor. Böylece kuruntulu, her şeyden şüphelenen hep acaba sorusunu kafasında tutarak var olan bir birey temsiline dönüşüyor. Zileli, bu iki karakter üzerinden insanın, bir başka insanı nasıl gücü ve tahakkümü altına alabildiğini, bir ilişkinin bireyin kendi varlığını nasıl kaybettirebildiğini sorguluyor bana kalırsa.

golgesindeGölge imgesi üzerinden devam edersek, yaşamda hep gölgeler var diyebiliriz. Bu gölgelerle ilgili hiyerarşik bir sıra bile yapabiliriz. En başta devlet otoritesi, sonra okullar, toplum, sonra aile belki de birey için hep üzerine taşımak zorunda kaldığı, gözetimini hissettiren, özgürlüğünü kısıtlayan karaltılar olarak kalıyor. Bu anlamda Leyla karakteri için Fikret, onun devleti gibi diyebiliriz, ona varlık izni vermeyen, denetim altında tutan, yanında olmasa bile otoritesini hissettiren, bir makale hakkında aynı düşünmediklerinde mesela, “sen yanlış anlamışsın” deyip kestirip atan bir tutum sergiliyor. Leyla’yı kendi aklının kalıbından çıkarıp, ona biçimler verip aldığı şekil ile onu kendiliğinden çıkaran bir bireylik hâli. Ve tüm bunların farkına varıp, sonunda kendi tanımını bulmak için yollara düşen Leyla.

“Gölgesinde” metninde anlatı aslında tam da burada başlıyor. Leyla bir sabah evden çıkıp kendi yolunun yürüyüşünü başlatıyor. O bu yolda geçmişiyle, kendisiyle, Fikret’le yüzleşmeye çalışıyor. Sokaklarda sorgusuzca ilerlerken, çocukluğunun en derin yaralarından, bugününün yaralarına kadar her şeyi tek tek belleğinin derinliklerinden kazıp, çıkarıyor. Belki de uzundur ilk kez üzerinde Fikret ne derdi gözetimi olmadan kendi cümlelerini kurabiliyor. Fikirlerini dillendirirken üzerinde bir otorite hissetmiyor. Kentin arka sokaklarını, kıyılarını, köşelerini, sahillerini durakları yapıyor. Ve Leyla üzerindeki gölgelerden kurtuldukça, özgürleşiyor. Kendisi oldukça doğayla olan ilişkisi de daha eşitlikçi bir hâl alıyor. Örneğin; yolunun başlangıcında karşılaştığı bir köpeği sahiplenmek isterken, sonuna doğru bir hayvana sahip olup adlandırmayı doğru bulmuyor. Böylece insan türünün mülkiyetçi, hep daha fazlasını isteyen yanını da fark ediyor. İnsan türü her şeye kendi yorumunu katmak istiyor, sevgilisine, arkadaşına, hayvana, ağaca. Sevgilisini kendi biçimine hapsetmeye, arkadaşını kendi fikrinin esiri etmeye, hayvanı kendisine ait hissetmeye, ağacı şekilli bir şekilde budayarak onun varlığına kast etmeye çalışıyor. Bu anlamda kitap, tüm bu bahsettiklerimizi gizliyor alt metnine ve Leyla’nın hikâyesi dünyanın ve insanın hikâyesine dönüşüveriyor.

Leyla’nın ortadan kaybolmasından sonra Fikret’in durumunun anlatıldığı kısım ise bir polisiye roman okuyor hissi bırakıyor. Leyla’yı bulmak ile görevli polis ve Fikret arasındaki diyaloglar psikanaliz seansını andırıyor. Polisin sorularıyla Fikret’in zihni alt üst oluyor. O, bilincinin dışına çıktıkça, zihinsel süreçleri içerisinde ilerledikçe bir bakıma yaraları deşiliyor. Böylece belki de onun davranışının nedenleri de ortaya çıkarılmış oluyor. Fikret güçlü olma hissini yitiriyor polisin karşısında ve bu sefer kendisi bir otorite baskısı altında kalıyor. Ancak polisin yetersiz kaldığı durumlarda, bilgisini bir güç gösterisine dönüştürmeyi yaşam biçimi hâline getirmiş Fikret’in, kontrolü ele geçirdiği de oluyor. Böylece değişen güç dengeleri de anlatının içinde yerini buluyor. Ancak Leyla’nın kaybı ile ilgili hislerinde Fikret’in onu önemsemekten çok kendi kuşkularını açığa çıkardığını ve konu ile ilgili çok da suçlu hissetmediği söylenebilir. Kitabın bu bölümü için, psikanalitik bir çözümleme ile oluşturulmuş da diyebiliriz sanırım.

Zileli anlatısında “kadınlık” ve “erkeklik” rollerini de işliyor. İkisinin de insanın kurgulanmasında nasıl önemli olduğunu bir kere daha fark ettiriyor. Örneğin; “Babası kaptan olan ilk aşkımı hatırlıyorum. Şimdi nerelerde olduğunu bilmiyorum. Belki de evlenmiş çocukları olmuştur. Neden aklımıza ilk böyle şeyler gelir? Neden mesela dünyayı dolaşıyordur demeyiz, ya da filanca üniversitede çalışıyordur, uzaya çok meraklıydı, uzay araştırmacısı olmuştur. Böyle şeyler düşünmeyiz.” Leyla’nın bu sorularındaki nedenlerin cevabı açık aslında çünkü böyle kurgulanmış insan, iki cinsiyet “akla uygun” görülmüş kadın ve erkek, onlara biçimler verilmiş, roller biçilmiş, evlen çocuk yap, düzen kur diye. Bu anlamda Zileli bu verili rolleri de anlatısına taşıyarak, cevabını çoktan verdiğimiz bu soruları da tekrar hatırlatmış okuruna.

Irmak Zileli’nin “Gölgesinde” adlı metni, yaşamımızda üzerimizde taşıdığımız gölgeleri deşifre etmiş. İnsan insanın ne sığınağı, ne gölgesi olmalı demeye çalışmış belki de. Son olarak şöyle diyebiliriz, insan öncelikle kendi gölgesinde dinlenmeli ve herkesin, kurumların veya herhangi bir otoritenin gölgesinde var olmaktansa Leyla gibi kendi yollarına düşmeli.

Emek Erez – edebiyathaber.net (10 Nisan 2017)

  • deniz gul - 16/08/2017 - 13:23

    merhaba, emek erez’e kitap gondermek istiyorum. nereye gonderebilirim?

    Tesekkurler,

    Deniz Gulcevaplakapat

kiskenderŞair Behçet Necatigil’in anısına 1980 yılından bu yana ailesi tarafından düzenlenen Necatigil Şiir Ödülü, Küçük İskender’in “Mayıs Giremez” adlı kitabına verildi.

Eray Canberk, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi ve Doğan Hızlan’ın yer aldığı seçiciler kurulu, ödüle ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“Küçük İskender, ilk kitabı Gözlerim Sığmıyor Yüzüme’den başlayarak günümüz şiirine yeni bir söyleyiş, yeni bir soluk kazandırdı. Çağdaş Türk şiirinin birikimlerini dilde ve anlatımda yeni yaklaşımlarla zenginleştirdi. Günümüz toplumunun farklı kesimlerinin yaşam kültürlerini şiir diline taşıdı. Mayıs Giremez, küçük İskender’in otuz yıllık şiir birikiminin parlak bir örneği olmasının yanında, günümüz şiirini yücelten özellikleriyle de ödüle değer bulundu.”

Ödül töreni 13 Nisan 2017 Perşembe günü saat 18.30’da Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı’nın katkılarıyla vakfın Ortaköy tesislerindeki Hamdi Saver salonunda yapılacak.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2017)

Tiranlık_Üzerine_Kapak.inddTimothy Snyder’ın “Tiranlık Üzerine: Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders” adlı kitabı, Zeynep Enez çevirisiyle Olvido Kitap tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Çok bilgece ve tam da günümüz için… Mutlaka okunmalı!” George Saunders

“Hızla faşizme yaklaşıyoruz. Snyder, bu konuda sanrı yaşamadığımızı gösteriyor.” Svetlana Aleksiyeviç -2015 Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi

Yirminci yüzyılda Avrupa demokrasileri birer birer faşizme, Nazizme ve komünizme yenik düştüler. Bu dönemlerde bir lider ya da bir parti “halkın sesi” olduğunu ve ülkelerini küresel tehditlerden koruduğunu iddia ederek sağduyu yerine mitsel söylemleri ön plana çıkarmışlardı. Avrupa tarihi bize göstermiştir ki, toplumlar parçalanabilir, demokrasiler düşebilir, etik değerler kaybolabilir ve sıradan insanlar kendilerini hiç hayal etmedikleri koşullarda bulabilirler.

Bu kitabı, böyle bir gerçekten hareket ederek kaleme alan Yale Üniversitesi Tarih Profesörü Timothy Snyder, son yıllardaki küresel politik gelişmeleri ve dönüşümleri tarihsel perspektiften ele alıyor ve bizleri yirminci yüzyılın başında yapılan hatalara düşmememiz konusunda net bir şekilde uyarıyor. Çünkü “demokrasilerin nasıl kırılgan olup kötü bir niyetle istismar edilebildiğini daha önce görmüştük ve bugün aynı taktikler yine sahneye çıkmaya başladı.”

Yayımlanır yayımlanmaz birçok ülkede bestseller olup tartışmalar yaratan Tiranlık Üzerine, sadece tarihî ve politik tespitler yapmakla kalmıyor aynı zamanda demokrasiyi, özgürlüğü, insan haklarını korumak adına neler yapabileceğimizi de anlatıyor.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2017)

logo - KopyaFABİSAD’ın düzenlediği GİO ÖDÜLLERİ 2017 Roman Ödülü başvuruları başladı.

Bu sene beşincisi gerçekleşecek GİO Ödülleri 2017’de, Roman kategorisinde yarışacak kitapların yazar veya yazar adına yayıncısı tarafından Nisan 2017 – 16 Temmuz 2017 tarihleri arasında duyuruda belirtilen adrese gönderilmesi gerekmekte.

Ödül, Kasım ayı içerisinde daha sonra bildirilecek tarih ve yerde düzenlenecek törenle sahibine verilecek.

Jüri: Sevin Okyay, Altay Öktem, Barış Müstecaplıoğlu, Kutlukhan Kutlu, Özgün Muti. 

Katılım Şartları:

  • Romanın türü bilimkurgu, fantastik ve korku alanlarında olmalıdır.
  • Romanın Ocak 2015- 30 Haziran 2017 tarihleri arasında yayımlanmış olması gerekmektedir.
  • Yarışmacılar, yarışmaya tek bir eserle katılabilirler.
  • Roman, Türkçe yazılmış ve yayımlanmış olmalıdır.
  • Roman, söz konusu yıllar içinde Türkiye’de faaliyet gösteren bir yayınevi tarafından basılmış olmalıdır.
  • Kitapların 5’er adet kopyasının belirtilen adrese kargo veya kurye yolu ile ulaştırılması gerekmektedir. Kitaplar iade edilmeyecektir.
  • Postadaki gecikmelerden ve kaybolmalardan FABİSADsorumlu değildir.
  • Yazarın ve yayıncısının iletişim bilgileri de gönderiye eklenmelidir.
  • 16 Temmuz 2017’den sonra yapılan başvurular kabul edilmeyecektir.

Başvurular için teslim adresi: Teşvikiye Mah. Ahmet Fetgari Sok. No:35 D:8 Nişantaşı – Şişli – İstanbul

Danışma:

E-posta: gioodulleri@fabisad.com

Tel: 05324064735

FABİSAD
http://www.fabisad.com

GİO Ödülleri resmi sitesi
http://gio.fabisad.com

edebiyathaber.net (10 Nisan 2017)

sahiden-hikayeKemal Varol’un “Sahiden Hikâye” adlı öykü kitabı İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Kendimizi avutalım, yarın öbür gün başımız önümüze düşmesin diye esmer diyorlardı bize. Külliyen yalandı. Ben karaydım. Gobi, benden karaydı. Ferdi karaydı. Domestos karaydı. Zülküf karaydı. Ramazan karaydı. Dilan karaydı. Zülfiye karaydı. Azat vardı bir de. Bize pek benzemiyordu. Çünkü Azat kapkaraydı. Ama en fenası Şener’di. Çünkü o beyazdı. Kimimizin gözleri siyah, kimimizin kahverengiydi. Ama Şener’inkiler yeşildi. Hacca gitmiş komşularımızın dış kapılarına sürdükleri boya gibi yeşil. Hatta türbe yeşiliydi gözleri. Benim beş kardeşim vardı. Gobi’nin dört. Ramazan’ın on iki. Zülfiye’nin dokuz kardeşi vardı. Dilan’ın altı. Azat’ın, bir kısmı üvey annesinden olmak üzere toplam on altı. Ama Allah’ın belası Şener tek çocuktu. Babası maliyede memurdu. Neden bir kardeşi olmadığını bir türlü anlayamıyorduk. Annesi sağdı. Babası sağlıklıydı. Neden dokuz kardeşi daha olmuyordu mesela.”

Kemal Varol okurlarının Jar’dan ve Haw’dan bildiği, Ucunda Ölüm Var’da da bir ara uğradıkları hayalî Arkanya’nın sokaklarında geziyoruz bu hikâyelerde. Çocukça heveslerin her yaştan yoksunluklara, naif bir kalenderliğin bileyli bir mücadele azmine, hüzün ve acıların inatçı bir yaşam sevincine dolanması gibi hikâyeler de birbirine dolanıyor. Mizah ölümle, aşk oyunla…

“Kemal Varol, büyük olayların küçük hayatlarda bıraktığı izleri ayrıntılarda yakalayabiliyor.”
Ömer Türkeş / Radikal Kitap

“Acılar coğrafyasının modern masalcısı.”
Eray Ak / K24

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

Kemal Varol

1977 yılında doğdu. Yas Yüzükleri, Kin Divanı, Temmuzun On Sekizi adlı şiir kitapları Bakiye (2013) adıyla toplu şiirler olarak kitaplaştı. Jar (2011), Haw (2014), Ucunda Ölüm Var (2016) adlı üç romanı ve Demiryolu Öyküleri ile Memleket Garları adında iki derlemesi yayımlandı. Haw romanıyla 2014 Cevdet Kudret Roman Ödülü ile Pen America 2017 Çeviri Destek Ödülü aldı. Ayrıca aynı roman Sabit Fikir 2014’ün en iyi romanı, Milliyet Sanat Dergisi tarafından da son on beş yılın en iyi on beş romanından biri seçildi. Sahiden Hikâye ilk hikâye kitabıdır.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2017)

nisanlilarAlessandro Manzoni’nin (1785-1873) Nişanlılar isimli eseri, daha önce Domingo Yayınevi’nden, Literatür ve M.E.B. Yayınlarından basılmış bir kitap. Necdet Adabağ’ın özenli çevirisiyle 2016’da (İletişim Yayınları) bir kez daha okuyucuyla buluşuyor eser.

İtalyanca adıyla I Promessi Sposi çeşitli tarihlerde operalara ve filmlere konu oluyor. Verdi Requiem’i ölümünün birinci yılı sebebiyle yazara ithaf etmiş. Kitabın başındaki çizimler Francesca Gonin’e (1808-1889) ait. Hemen ondan sonra gelen kronoloji yazarın hayatı, eserleri ve o dönemin olaylarına ilişkin o kadar ilginç bilgiler içeriyor ki eserin ne koşullarda yazıldığı hakkında bilgi ediniyor okuyucu. Jonathan Keates’in aydınlatıcı önsözüyle kitaba giriş yapıyoruz.

Eser başlangıçta; Gli Sposi Promessi adıyla yazılmasına rağmen, ismi sonradan Promosi Spossi’ye dönüştürülüyor. İlk olarak 1827 yılında üç cilt olarak yayınlanıyor, yeniden ele alınıp düzeltilmiş son baskısı ise 1842 de okuyucuyla buluşuyor. İtalyan dilindeki en önemli romanlardan biri unvanını alıyor. Okur, yazarın akıcı anlatımıyla kolayca tarihsel olayların içine giriyor ve o devrin kahramanlarının yerine geçiyor. İtalyanca yazılan ilk tarihi roman özelliğini taşıyan eser,  İtalyan tarihine ışık tuttuğu için ders kitabı olarak okutuluyor. Eser hemen hemen dünyanın tüm dillerine çevriliyor, pek çok düşünce akımını etkiliyor. Nişanlılar, uzunca bir dönem tarihsel romanlara örnek teşkil ediyor. Manzoni’nin yaşadığı çağda İtalyan romanı diye bir kavram yok. Bu eser milliyetçi bakış açısıyla İtalyanları etkiliyor.  1820’lerde Avusturya boyunduruğundaki Milano’da geçen hikayede İtalyan olmanın ne demek olduğu da sorgulanıyor. Bu sebeple Manzoni öldüğünde İtalya’da bir günlük ulusal yas ilan ediliyor.

Eseri başka bir yazarın metninden anlatıyormuş gibi kurgulamıştır Manzoni. O yüzden arada bunu belirtecek cümleler kullanıyor. Bir anlatıcı söz konusu. Ama şaşırtmaca yapmayı da seviyor. Tam anlatıcının yazarın kendisi olduğu düşünüldüğü sırada, anlatıcı okuyucuyu tersine ikna etmek amacıyla yazardan mesajlar aktarıyor “…bu meseleyi açıklamak bana düşmez. Zaten yazar isteseydi bunu kendi anlatırdı” gibi cümleler kullanıyor. Sık sık “elyazması”, “isimsiz yazarımız” ifadelerini kullanarak okuyucuyu yönlendiriyor. Epik tiyatro gibi bütün roman boyunca, eserinin heyecanına dalarak yazar anlatıcı ilişkisini unutmuş okuyucusuna sayfaların arasından kendini gösteriveriyor Manzoni. Edgar Allen Poe onun için “Romancılıkta yeni bir üslubun başlangıcını teşkil ediyor” tanımlamasını yapmıştır.

Yazar romantik eserlerin yazıldığı dönemde ilk kez soyluları değil halkı konu alıyor. Başkahramanların sıradan kişiler olmaları o dönemin edebiyat, siyaset adamlarınca eleştiriliyor. Romanının dilinin halk tarafından anlaşılır olmasına önem veren Manzoni, eserini son haline getirebilmek için yaklaşık yirmi yıl emek veriyor. Yöresel dillerin çok çeşitli ve okuryazarlık oranının düşük olduğu 1840’larda Manzoni, eserini ortak dil olmasını düşündüğü Toskana İtalyancası ile yeniden ele alıyor. Manzoninin dil konusunda önemli çalışmaları oluyor.

Nişanlılar bir halk romanı. Hikaye 1630 yılında İspanya yönetimi altında yaşayan İtalya’da geçiyor. 17. yüzyıl Milano’sunu anlatıyor. Eser basit bir aşk hikayesi gibi görünüyor başlangıçta. Como Gölü yakınında Lombard’da yaşayan ipek dokuma işçisi Renzo (Lorenzo) ve Lucia evlilik hazırlığı yapmaktadırlar. Don Rodrigo bu evliliğin olmasını önlemek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Öncelikle evlilik törenini yerine getirecek rahibi (Rahip Don Abbondio) bu işi yapmaması için tehdit eder. Rahip gerçeği nişanlı çifte anlatacak cesarete sahip değildir. Lucia’nın kaçırılmasıyla çift birbirinden ayrılır. Olay örgüsünün içine daha sonra İtalya’da yaşanan ekmek kıtlığıyla başlayan ayaklanma, istemeden Renzo’nun olayların içinde kalması, veba salgını, İtalya’nın idari ve siyasi durumu, Otuz Yıl Savaşı’nın Lombardiya’ya ulaşması ve istilalar girer. Diğer kahramanlar; istemeden birisinin ölümüne sebebiyet verdikten sonra papaz olan ve yaptığı günahı unutmamak adına onun ismini alan Cristoforo, Lucia’nın annesi Agnese, rahibin sadık yardımcısı Perpetua, İsimsiz, Monza Rahibesi Gertrud, Kardinal Borromeo romanın bel kemiğini oluşturan isimlerdir.

Bireyin, bebeklikten itibaren nasıl yönlendirilebileceğini görürüz:

“Bizim talihsiz kızcağızın geleceği daha anne karnındayken değişmez bir şeklde belirlenmişti. İş yalnızca rahip mi, rahibe mi olcağına karar verilmesine kalmıştı; karar için çocuğun dünyaya gelmesi yeterliydi.”, “Eline oyuncak olarak ilk verilen şey, rahibe kıyafetli bebeklerdi. Daha rahibeleri temsil eden aziz heykelcikleri verildi.”, “Prens, prenses ya da evde yetiştirilmesine izin verilen varis prens, kızcağızın güzelliğini övmek istediklerinde sanki düşüncelerini daha iyi anlatacak başka sözcük yokmuş gibi onu başrahibe gibi sözcüklerle övüyorlardı. Fakat hiç kimse ona doğrudan doğruya ‘sen rahibe olacaksın’ demiyordu.” (s. 178).

Toplumun nasıl yönlendirildiğini ve galeyana geldiğini görürüz. Vebanın bulaştırıcılar sayesinde bilerek şehirde yayılması söylentisi ve bunun ardından başlayan linç girişimleri ilginçtir. Kıyafetinin üzerindeki tozları silkeleyen bir adam da bu ithamdan ve linçten payını alır. Fransa’dan gelip sanatsal inceleme yapmak amacıyla ellerini mermer yapılara süren üç akademisyen yine bulaştırıcılıkla suçlanırlar.

İyi işlenmemiş bir toprakta olgunlaşmış bir bitki, örneğin bir labada gören bir kimse, labadanın bu tarlada olgunlaşan bir tohumdan mı oluştuğunu; rüzgar tarafından mı buraya getirildiğini yoksa bir kuşun ağzından mı düştüğünü ne kadar düşünürse düşünsün bulamaz (s. 335).

Felaketin bu denli şiddetli ve sürekli olması insanları vahşileştirmişti; her türlü acıma ve insanlık duygularını yok etmişti (s. 588). Kentte yaşayanların üçte ikisinin öldüğü bir zamandır bu. Öyle ki çiftin kavuşup kavuşamayacağı merak konusu olmaktan çıkar bu dehşet ve kaos karşısında.

Sonsöz her ne kadar Bruce Penman’a ait olsa da kitabın arka kapağında yer alan Northrop Frye’nin “Manzoni bir İtalyan kahramanı ilan edildiyse ve ülkesinin en büyük vatanseverlerinden biri olarak görülüyorsa, nedeni bu romandır” cümlesi okura Manzoni ve eseri hakkında bilgi vericidir.

Zeynep Yenen – edebiyathaber.net (7 Nisan 2017)

kapilarin disinda kapakWolfgang Borchert’in Kapıların Dışında adlı oyunu, Behçet Necatigil çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Yıkıntı edebiyatı”nın önemli ismi Wolfgang Borchert’ten savaşın yarattıkları üzerine incelikli bir oyun.

 “Almanya’ya dönen bir adamın, onlardan birinin hikâyesidir bu. Adam, onlardan biri; onlar yurtlarına dönerler, ama evleri barkları kalmamış ki yurtlarına kavuşsunlar. Artık onların yeri, kapıların dışıdır. Onların Almanya’sı dışarısıdır, gece vakti yağmurda sokak.”

Kapıların Dışında, savaştan dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatır. Ölülerin diyarından tesadüfen geri dönebilenlerden biridir o. Fakat ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Şimdi her yer enkaz, herkes kaypaktır ve Beckmann nihilist bir tavırla ölümü arzular.

İkinci Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı yıkıcı etkileri ele alan “yıkıntı edebiyatı”nın, Heinrich Böll’le beraber en önemli temsilcilerinden biri olan Wolfgang Borchert, nasyonal sosyalizmin ahlaki ve fiziksel kurbanlarından biridir. Büyük yankı uyandıran Kapıların Dışında, yazarın tek oyunudur ve ölümünden bir gün sonra sahnelenmiştir.

WOLFGANG BORCHERT

1921’de Almanya’nın Hamburg kentinde doğdu. Kitapçılık ve bir süre de oyunculuk yaptıktan sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında askere alınarak gönderildiği Rusya Cephesi’nde ağır yaralandı. Nasyonal sosyalizme karşı görüşlerinden ötürü tutuklandı, difteri ve sarılığa yakalanmış olmasına karşın sekiz ay cezaevinde tutuldu, daha sonra da yeniden cepheye gönderildi. Çürüğe ayrılacağı sırada bir daha tutuklandı ve bu kez dokuz ay hapis yattı. Savaşın sonunda serbest kalınca Hamburg Devlet Tiyatrosu’nda yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya, bir yandan da kabare gösterilerinde yer almaya başladı. Sağlığının giderek kötüleşmesi üzerine İsviçre’ye gönderildi, yatırıldığı bir hastanede henüz 26 yaşındayken 20 Kasım 1947 günü öldü. Fener, Gece ve Yıldızlar adlı şiir kitabını 1946’da, ilk öykü kitabı Karahindiba’yı ise 1947’de yayımladı. Kapıların Dışında adlı tek oyununu 1946 sonlarında tamamladı. İkinci öykü kitabı Bu Salı’yı (1947) hazırladı. Ne var ki, hem oyununun hem de bu kitabının basılması, yapıtlarının çeşitli dillere çevrilmesi ve rekorlar kırarak satması hep ölümünden sonra gerçekleşti.

edebiyathaber.net (7 Nisan 2017)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z