Masthead header

kapak haberYalnız Sanat şiir-edebiyat-sanat dergisinin yeni sayısı “Dert” dosyasıyla yayımlandı.

Derginin bu sayısının dosya konusu DERT. Türk Edebiyatı içerisinde şairlerce çokça kullanılmış olan Dert kavramı hakkında henüz literatüre geçmiş bir kaynak bulunmamaktaydı. Yalnız Sanat, yeni sayısında ilk defa Dert konusuna parmak basıyor. Dosya içerisinde “Attar’ın Şiirinde Dert Kavramı (Yusuf Nikruz/İsmail Söylemez)”, “Bir Rehber Olarak Dert (Mehmet Yılmaz)”, “Dert ve Melankoli Ayrımı Üzerine (Murat Kuruş)”, “Şairin Derdi (Mehmet Kara)”, “Fuzuli’nin Türkçe Divan’ında Ehl-i Derdin Halleri (Toprak Karat)” gibi yazıların yanı sıra Gaziantep Rifai Dergâhı Şeyhi Mahmud Nedim Aysoy ile “Tasavvuf Istılahında Dert Mevzuu Üzerine” bir mülakat gerçekleştirilmiş.

Dergide ayrıca Romano Guardini, Goethe, Mevlana, Sohrab Sipehri gibi isimlerden çeviriler mevcut. Şiirleriyle Mehmet Kara, İsmail Söylemez, Murat Kuruş, Erdal Kaya, Onur Dölek gibi isimlerin yer aldığı dergiye Güler Kalem, Erdal Kaya, Samet Karamansür ve Ayşe Hasen ise öykü ve yazılarıyla katkı sağlamışlar.  Dergide ayrıca şair İsmail Söylemez ile gerçekleştirilmiş bir söyleşi de mevcut.

İletişim

yalnizsanat@gmail.com

0505 293 7576

edebiyathaber.net (25 Ocak 2017)

BKT_PROJESI_Billboard_Conv.aiKadıköy Tiyatroları Platformunu oluşturan 62 tiyatro, mahalledeki komşularına seslenerek “Gelin tanışalım” dedi. Kadıköy Belediyesi ile ortak sürdürülen “Benim Komşum Tiyatro” projesinde, Kadıköy’deki 15 mahallede mahalleliye tiyatro anlatılacak.

12 tiyatronun Kadıköy’deki 15 mahallede sürdüreceği projeye başvuru için 1 Şubat son gün. Etkinlikler 6 Şubat-2 Haziran tarihleri arasında yapılacak.

“Tiyatro nasıl doğdu? Oyuncu nasıl ezber yapar? Dekorcu nasıl çalışır? Işık ve müziğin sahnedeki önemi nedir?” gibi izleyicilerin merak ettiği soruların tiyatro emekçileri tarafından yanıtlanacağı atölye ve sohbetler haftada 2 gün, günde 3 saat olacak. Projeye katılmak için mahalle muhtarlıklarına veya projeye katılan tiyatrolardan birine gidip başvuru formunu doldurmak yeterli. 12 tiyatronun sürdüreceği listelere mahalle muhtarlıklarından, Kadıköy Tiyatroları Platformu ve Kadıköy Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün web sitelerinden ulaşılabilir.

Projede ayrıca her ay dört oyun Kadıköy Belediyesi katlılarıyla ücretsiz izleyici ile buluşacak. Şubat ayında ücretsiz izleyici ile buluşacak oyunlar şöyle: Bu Anlamlı Günde (Karma Drama), Podyum (Tiyatrokast), Frida (Öykü Sahne), Mavi (Livingroom)

“Mahalleler Tiyatro öğreniyor, Tiyatrolar Mahallelerle Tanışıyor” sloganıyla sürdürülen proje ile ilgili sahnesi olan ve olmayan 62 tiyatro kurumunun Kadıköylülere yaptığı çağrı şöyle; “Hem kapı komşunuz hem de mahallemizin tiyatrosu olarak birbirimizi tanımaya ne dersiniz? Ortak dertlerimizi paylaşmak, sizi dinlemek, sanatımızı anlatmak, bugünü ve yarını, hayalinizdekileri, umutlarımızı, yaşamı konuşmak isteriz.

Gelin çayımızı demleyelim, biz mesleğimizi nasıl yapıyoruz, neler yaşıyoruz size anlatalım. Tiyatromuzu, mesleğimizin püf noktalarını, sanatımızı sizinle tanıştıralım. Siz de bize kendinizi anlatın. Kim bilir belki de birlikte kendi hikayemizi yaratır, üretebilir, sesimizi hep beraber sahnemizden duyurabiliriz. Sanatın iyileştirici gücüyle buluşmak üzere… Merhaba…”

edebiyathaber.net (25 Ocak 2017)

editAkademi Jurnal’de, edebiyatseverler ve giderek büyüyen yayıncılık sektöründe çalışan veya çalışmak isteyenler için editörlük ve yayıncılık atölyesi açılıyor.

Kitapların gizli kahramanları editörlerdir. Editörlük nedir, bir metin yayına nasıl hazırlanır, kitaba nasıl dönüşür, metin çalışması nedir konularının yanı sıra, biçim, tasarım, tanıtım, kitap seçimi, yayın programı, yayınevleriyle çalışma şekilleri de atölyede işlenecek konular arasında. Fatma Burçak’ın zengin sunumlarıyla birlikte, atölyeye konuk olacak editörler, bilgi aktarımlarıyla, sektöre adım atmak isteyenlere katkı sunacaklar. Atölye 8 hafta sürelidir.

Başlangıç: 30 Ocak Pazartesi, 19.30

İletişim: www.akademijurnal.com

akademijurnal@gmail.com

edebiyathaber.net (18 Ocak 2017)

sessizce2010 yılında “Panovaroş” adlı öykü dosyası Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne değer bulunan Aysun Kara’nın 2014 yılında yayımlanan “Kıymık” adlı öykü seçkisinden sonra merakla beklenen üçüncü kitabı da raflarda yerini aldı.

Geçtiğimiz günlerde Ayizi Yayınları’ndan çıkan “Sessizce Şarkı Söylüyorduk adlı öykü seçkisiyle bir kez daha yüreklere dokunan yazarın, yalın dili ve şiirsel üslûbu dikkat çekiyor. İçlerinde kısa öykülerin de yer aldığı toplam on dokuz öyküyle hüzün, aşk, toplumsal olaylar, tarih gibi pek çok temayı kaleme alan Aysun Kara, okuyucuyu satırların peşi sıra sürüklüyor.

Örneğin, alışkanlıkların verdiği güven ve rahatlık duygusu uğruna mutsuz bir yaşama tutunan insanın, belki de yaşamın köklerine dek inebilecek farklılıkların tadından yoksun kalışındaki hüznün yansıtılmasında olduğu gibi: “Giden o, kalan ben. Tül perdenin aklığına, koltuğun leke tutmayan kadifesine, Hereke yolluğun saçaklarına, kapı önündeki hoş geldiniz paspasa tutsak ben.” (İkilem)

Biraz yaz, bir parça ortanca, fesleğen, karanfil kokusu ile taraça kapısı bir araya geldiğinde, bu kez romantizm kokan şiir tadında bir öykü düşüyor orta yere... Ansızın aklıma, sevgiliye “siz” diye seslenen belki de en kibar güfteyi getirircesine… : “Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telaş içindeydiniz./ Derinden bakınca gözlerinize, neden başınızı öne eğdiniz.”:  “Hayat Caddesi Aralığındaki o eski Rum evi pansiyon oldu. Çıkmaza adım atınca hep pansiyon artık Rum evleri. Duvarına yaslanmış akasyadan değilse de kalan çayı dibine döktüğüm sabahlardan anımsayacaksınız… Gecelerde ansızın çıkıp gelişiniz hiç olmamış değil. Çocuklar, kediler ve taraça kapısı yalın yürek geleceğinizi seziyor olmalı.” (Çocuklar, Kediler ve Taraça Kapısı)

aysun-karaKabaca bir isyanın çok dışında, ince sezdirmelerle kitap boyu sıklıkla işlendiğine tanık olduğunuz kentleşmeye ve insanlardaki yozlaşmaya sitem; kimi vakit aşk sözcüklerinin arasına yerleştirilmiş olarak karşınıza çıkabiliyor. Bu noktada satırlara yansıyan incelik, oyalı tülbentlerin hatırasının insanı rahatlatan serinliği misali iyi geliyor:

“Aşktan bir an öncesiydi… Salkımlarında coşkuyla direnen iki üzüm tanesi gibiydi bakışları, yeşil ya da ela. Mevsimlerdir kimsenin eline kazma kürek alarak toprağı havalandırdığı, ağaç diktiği –asma, hele de mor salkımlısına heveslendiği- görülmüş değildi. Hem yeşilini halı sahalara devretmiş bu şehirde bir asmanın kime ne zararı vardı?”(Mor Salkımlı Asma)

Mor salkımların arasından bu kez günümüzdeki farklı bir realiteye geçiş yapan yazar, “O çocuklara” adadığı öyküsünde Gezi Parkı olaylarından kareler aktarıyor ve yaşamını yitirenleri anıyor. Düş gücünün yaratıcılık üzerindeki büyüsüyle acı yaşanmışlıkları masalsı bir anlatımla sunarken öykü kahramanlarının gerçek kişilerden alınmış olması farklılık yaratıyor: “Çevresinde kuşlar dört dönüyordu. Kaşları bitişik çocuk kanatlarını çırparak geçip gitti yırtıktan. Seslendim, duyuramadım, güneşe doğru hızla yükseldi. Ardından göğün ortasındaki kırmızı delik bir anda kapandı, izi bile kalmadı.”(Parka)

Ayvalıklı olan yazarın bir kıyı kentinde yaşanmışlıklarının olduğunu sezdiren satırlara rastladığınız öyküler ise kış ortasında yaz mevsimiyle birlikte deniz ve balık kokusunu çok yakınınızda hissettiriyor. Bu kez kendinizi Ayvalık sahilinde bir balık lokantasında buluyorsunuz. Deniz çakısı, sülüna, istifno, ada beyi gibi terimleri ilk kez duyanlar, bu öykü sayesinde kelime dağarcıklarına ekleyebilirler: “Kalamar, dolma, ahtapot ızgaranın ardından ak porselen tabakta deniz çakısı geliyor. Yahnisi, eğer isterseniz pilavı da pek lezizmiş. Masada deniz çakısı yahnisinin nasıl hazırlandığını merak eden bir mutfak faresi olmasa nam-ı diğer sülünayı tanımayacak, afiyetle yiyecektim.”(Deniz Çakısı Değil Sülüna)

Ve yazarın Homeros’un izlerine rastladığınız destansı öyküleriyle karşılaşmak da elbette size doğal gelecektir. Bu öyküler, dünyalılarla tanrıların, tanrıçaların birlikte oynadıkları bir film gibi kurgulanmış desek abartmış olmayız sanırım. Ozan, Afrodit, Helen, Zeus, Hera ve diğerleri. Mekân elbette Kaz Dağları’ nın gizemli yamaçları. Bu kez yaratıcılığın bir başka örneği olarak gerçekle efsane, düşle mizah iç içe: “Zeus Hera’yı koluna takıp dört kısrağın çektiği, ahşap üzerine kabartmalı bronz levhalarla kaplı arabaya binerek kadın doğum kliniğinin yolunu tutmuş… Muayeneler, tetkikler bir çırpıda halledilmiş. Tanrı oğlu Hepastos sıradan bir embriyo gibi tanrıçanın rahmine yerleştirilmiş.”(Hera Kadın Doğum Kliniği)

“Sessizce Şarkı Söylüyorduk” sadece yaşadığınız ana değil, yakın geçmişe, tarihe ve duygularınıza dokunarak aklınıza takılan renkli öykülerle donatılmış bir seçki. Ve kitabı açtığınız anda karşılaştığınız dizeler kadar da incelikli: “Birazdan uyuyacaksan bir şarkı düşün./ Şarkı, insanın sesiyle düş görmesidir.” Hulki Altunç

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

Bir yeniceri masali kapakHamit Çağlar Özdağ’ın “Bir Yeniçeri Masalı” adlı romanı İthaki Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Yosma Hatun! Osmanlı’da bir kadın asker…

Viyana’yı üçüncü defa kuşatacak bir Osmanlı Ordusu var karşımızda. Ordunun içinde yeniçeriler, yeniçerilerin içinde bir kadın yeniçeri… Yosma Hatun! Hırvat toprağında doğup Osmanlı’da yetişen kara kaşlı, kara gözlü, kara saçlı bir kadın Yosma Hatun. Tek dileği Viyana kapılarına dayanmak ve gönlünde yatan aslanparçası Şehzâde Daryal’a kavuşmak.

Savaşmak, hele de intikam duygularıyla yola çıkmak kişiye ne kazandırır? Savaşın el değip de kavurmadığı, harap etmediği, ocak yıkmadığı yer var mıdır? 16. yüzyıl sonlarında geçen, Hamit Çağlar Özdağ’ın kaleme aldığı “Bir Yeniçeri Masalı”, bir kadın yeniçerinin gözünden, Osmanlıyı, öc almanın kavurucu sıcaklığını, hiç dillendirilmeyen bir sevdayı ve savaşın korkunç yüzünü gözler önüne seriyor.

Hamit Çağlar Özdağ, 1983, Ankara doğumlu. “Kan Muskaları Destanı“ ve “İsyan Öyküleri“ isimli kitapları yayımlandı, FABİSAD üyesi. Eşi ve oğluyla birlikte Bern’de yaşıyor.

Kan Muskaları Destanı, üç romanlık bir fantastik kurgu serisi olarak 2011’de yayımlandı. Doğu ve batının söylenceleriyle geleneklerini harmanlayan eser “Kim demiş Anadolu’da ejderhalar yok diye, hatta elf de var, cüce de…” girizgahıyla okurunu selamladı.

Yazarın “İsyan Öyküleri” isimli 10 öyküden oluşan kitabı 2013 yılında kitabevlerinde yerini aldı. Yazar bu öykülerde töre, kadın istismarı, doğa talanı gibi temaları Dede Korkut, Hızır gibi figürlerle buluşturdu.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

yarin yarin_kapakPınar Kür’ün klasikleşmiş eserleri Yarın Yarın, Küçük Oyuncu, Akışı Olmayan Sular, Bir Deli Ağaç ve Bitmeyen Aşk, Can Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Yarın Yarın

“Herkes kendi yoluna gitti. Herkes kendi yoluna… Herkes. Bir seninle ben kalakaldık orta yerde. Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum… Hâlâ anlamadığım o kadar çok şey var ki… Karamsar değilim, inan. Olmamaya çalışıyorum hep. Yaşamakta direniyorum. Yaşama yapışmak, tutunmak sıkı sıkıya… Zorla, zorlaya zorlaya, inatla, inatla yaşamak… Buydu  yapacağım, değil mi? Yapıyorum işte.”

Pınar Kür’ün ilk romanı Yarın Yarın, 1976 yılında yayımlandığında yazın dünyasında daha önce görülmemiş bir etki yaratmış ve yazarını bir anda üne kavuşturmuştu.Aradan geçen onlarca yıl romanın değerini azaltmadı.Yayımlandığı dönemde soruşturmalara uğrayıp toplatılan bu kitap, o günden beri okunmayı ve zaman içinde edebiyatımızın ustaları arasına girmiş olan Pınar Kür’ün ilk kitabı olarak ilgi çekmeyi sürdürüyor.

Küçük Oyuncu

kucuk oyuncu_kapak“Çirkinliği yapay bir güzelliğe dönüştürmeye çalışmadan, küçüklüğü gerçeklere aykırı bir büyüklük gibi görme gereksinmesini duymadan, her şeyi olduğu gibi benimseyerek sevebilseydin eğer, güzel olurdu… Şimdiki durumda durmadan kendi kendinden ödün vermek zorunda kalıyorsun. Oyun ortasında yorum değiştiren ya da farkında olmadan yorum kaydıran, kaçıran küçük oyunculara benziyorsun…”

Uzun yıllar tiyatroda çalışan ve bu ortamı çok iyi tanıyan Pınar Kür, ikinci romanı olan Küçük Oyuncu’da “tiyatro insanı”ndan yola çıkarak “insan”ı araştırıyor. Sanat mı hayattan esinlenir hayat mı sanattan, sorusuna değişik bir açıdan yaklaşarak hayatın sanattan kaynaklanabileceğini, sanatın insan ilişkileri üstündeki etkisini gene kendine özgü bir biçimde irdeliyor. İnsan ilişkilerinin karmaşıklığını çözümleme konusundaki ustalığıyla ve özenli anlatımıyla tanınan Pınar Kür’ün bu romanını yeniden yayımlamaktan kıvanç duyuyoruz.

Akışı Olmayan Sular

akisi olmayan sular_kapak“Eski günlerden ne zaman söz açsa, yalıdaki yaşamı bir masal anlatırcasına anlatmaya koyulsa  bana, her şeyden, herkesten çok “Pertev Ağbi” ile ilgili anılar aktarması, kendisiyle ilgil hiçbir “aşk”ı araya katmaması, evlenmemişliği  –“Hanımefendiden ayrılamazdım”– kafamda geliştirdiğim umutsuz sevgi imgesini pekiştiren öğelerdi. Ama inancımı doğrulayan, her şeyden çok Enise Abla’nın hep yumuşak bakan ela gözlerinin Pertev Bey’e bakarken daha bir ışıltılı yumuşamalarıydı.”

Pınar Kür, öykülerini bir yapı ustasının dikkatiyle kuran yazarlarımızdan. Edebiyatın her şeyden önce bir yapı sorunu olduğunu bilen, dağınık anlık izlenimlerin kolay şiirselliğine kendini kaptırmayan bir kurgu ustası.Pınar Kür’ün öykülerindeki şiirsellik, özellikle öyküler okunup bitirildikten sonra tadına varılan bir kusursuzluktan kaynaklanıyor.Bu öyküleri okuduğunuzda, yalnızca belli öykü kişilerinin aşklarına, acılarına, yaşamlarına değil, iyi edebiyat alanına giren bir yazarlık çabasına da tanık olacaksınız. Onun öykülerinin en belirgin özelliklerinden biri de zamana karşı dayanıklı oluşlarıdır.

Bir Deli Ağaç

bir deli agac_kapak“Kırkıma gelmeden milyoner oldum, az iş mi bu? Ağbimse  fakültenin en genç profesörü. Hocasının kızını almasaydı olamazdı diyeceksin belki ama, yanlış.Taa asistan girdiği yıl evlenmişti Nur’la. Profesör olduğunda çoktan boşanmışlardı. Olsa olsa doçentliğini hızlandırmıştır biraz… Eee, o kadar da olur artık. İlerlemek kolay mı dünyada? Hele bizim gibi arkasız, torpilsiz yola çıkanlar için…”

Pınar Kür, öykülerini bir yapı ustasının dikkatiyle kuran yazarlarımızdan. Edebiyatın her şeyden önce bir yapı sorunu olduğunu bilen, dağınık anlık izlenimlerin kolay şiirselliğine kendini kaptırmayan bir kurgu ustası. Bir Deli Ağaç’taki öykülerindeki şiirsellik, özellikle öyküler okunup bitirildikten sonra tadına varılan bir kusursuzluktan kaynaklanıyor. Bu öyküleri okuduğunuzda, yalnızca belli öykü kişilerinin aşklarına, acılarına, yaşamlarına değil, iyi edebiyat alanına giren bir yazarlık çabasına da tanık olacaksınız. Onun öykülerinin en belirgin özelliklerinden biri de zamana karşı dayanıklı oluşlarıdır.

Bitmeyen Aşk

bitmeyen ask_kapak“Gelelim bu romanda ‘yazar’ kisvesi altına saklanan ukala yazara… Olayları doğru dürüst, sırasıyla anlatacağına, bir oraya bir buraya atlayan, başkişilerinin gevezeliklerine uzun uzun yer verdikten sonra, tam gevezelikler heyecanlı olmaya başladığında söze dalan bir yazara pek çok okur, belki de haklı olarak “ukala” sıfatını yakıştırmıştır. Buna karşı yazarın tek savunması, burada anlatılanın alışılmış bir öykü olmadığıdır. Burada anlatılan ne bir aşk öyküsüdür ne de Nilgün’ün, Sinan’ın yaşamları… Aşkın öyküsünü anlatmak gibi belki de olasız bir çabanın içine girmiş olan yazar, Nilgün ile Sinan’ın yardımını istemiştir yalnızca.Yani onların aşkı iyi mi sonuçlanacak kötü mü, mutlu mu olacak mutsuz mu, bu kalpsiz ve duygusuz ve cinselliği belirsiz yazarın umurunda bile değil.” 

Edebiyatımızın ustalarından Pınar Kür, Bitmeyen Aşk’ta “aşk”ı tüm boyutlarıyla ve çok değişik, alışılmadık açılardan irdeliyor. Edebiyatın ve yaşamın en temel öğelerinden biri olan “aşk”ı duygusal değil de akılcı bir yaklaşımla ele alıp taşıdığı tüm olasılıkları bir bir ortaya çıkarmayı denerken, “klasik aşk romanı”nın konusunu olduğu gibi koruyor ama içeriğini ve anlatımını altüst ediyor. Bunu yaparken okur ve öteki kişilerle birlikte “yazar”ı da romanın başkişilerinden biri olarak olayları keşfetme sürecine sokuyor.Bu “yazar”, Nilgün ile Sinan’ın öznel anlatımlarını kendi nesnelliğiyle dengelemek iddiasındaysa da, nesnelliğini her zaman koruyup korumadığı konusundaki son karar okurun olacaktır elbette.

PINAR KÜR

Bursa’da doğdu ama hiç orada oturmadı. Çocukluğu Anadolu’nun çeşitli kentlerinde ve Londra’da geçti. On üç yaşında gittiği ABD’de beş yıl kaldı. Ortaöğrenimini New York’ta tamamladı, yükseköğrenimine yine orada başladı. İstanbul’da Robert Kolej Yüksek

Okulu’nu bitirdikten sonra beş yıl Paris’te yaşadı. Sorbonne Üniversitesi’nde, Karşılaştırmalı Edebiyat Kürsüsü’nde doktora yaptı. Yurda döndükten sonra Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde tiyatro eleştirileri yazdı. 1984’te Akışı Olmayan Sular adlı öykü kitabıyla Sait Faik Öykü Ödülü’nü kazandı. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

feridun-andacBeni sık sık Ingeborgh Bachmann’ın Malina romanına döndürenin ne olduğunu anlatacak değilim.

Şunu söyleyebilirim yalnızca; yaşantımın bazı dönemlerinde bana dokunan bir romandır Malina.

Böyle birçok romandan söz edebilirim duygu/düşünce dünyamı beslemiş, örselemiş olanlardan…

Şimdi ise Malina’nın zamanındayım; kim bilir kaçıncı kez dönüyorum ona, Bachmann’ı sorgulayarak okuyorum.

Çünkü anlattığı hikâyeye çok yakınım. Kişiler, olaylar çok tanıdık, duygular da öyle. Tek farklı olan zaman/mekân…

Uzun bir Doğu yolculuğundan sonra dönüp çalışmalarıma kendimi verince, olup biteni ötelemeye çalışmıştım.

Yazdığım mektupları göndermeyi bırakmış, hatırlatan filmleri izlemekten uzaklaşmıştım. Tek yapabildiğim yaşadığı sokaktan birkaç kez geçip gitme cesaretini gösterebilmekti!

Bir romanı yazılabilirdi bu hikâyenin. Goethe vari, “gönül yakınlıkları” denilerek başlanıp “Werther’in acıları” gibi de bitirilebilirdi.

Hayır! Bunu yapmaya hiç niyetim yok.

Malina’yı bir kez daha okumak istiyorum başka bir kıyıdan, kendi öykümü sırlı tutarak üstelik. Anlatılanın ruhuna inmek istiyor, kendi okuma labirentlerimde gezinmeyi düşünüyorum.

Çünkü bir imgeye tutunarak sevmenin, iki ara yerde kalmanın ne olabildiğini ancak yaşayanlar anlar.

Malina’nın hikâyesi buna dair bir öyküdür.

Benimkini anlatmayacağımı söylemiştim size sevgili okur.

Ama yer yer ona dönmeden edemeyeceğimi görüyorum! Nedenine gelince, yaşadığımız aşkı bir ütopyaya çeviren duygularımız kadar aklımızdır da.

Sevmek için gideriz.

İmge dediğimiz de bunu doğurandır. Ve bir “ülke” / “kara parçası”, “keşfedilmemiş kıta” gibi tasarlarız bunu.

Yaşatırken yaşarız. Oraya varmanın yollarını ararız. Bazen söze, bazen de eyleme sığınırız.  Başkalarına açar konuşuruz. O ütopyanın kıyılarında gezinmeyi severiz. Varmaktansa, varmak için çıktığımız yolculuğun aurasına tutunuruz.

Düşlerde, düşüncelerde  var ettiğimizi başka duygu dillerine çevirerek anlatmaya çalışırız.

Eğer vazgeçemediğiniz bir şeyse; mektup yazarsınız, ya da şiirlerle sırlayıp bir öyküye başlarsınız…

Ona ulaşabilmenin bir yolu olarak sözcükleri seçersiniz.

“Ateşler” ve “yangınlar”, “karasevdalar” üzerine yazılmış bütün metinleri hatırlarsınız.

Gene de, gelip, Dante’nin Yeni Hayat, Yourcenar’ın Ateşler metinleriyle baş başa kaldığınızda; kendi öykünüze dönersiniz kaçınılmaz olarak.

O birkaç dakikalık ânın büyüsü, yaktığın kadar yanarsın çığlığı alıp taşır sizi başka zamanlara.

Bir romanı roman dışına taşıyan da işte bu insana dokunmasıdır.

Hayat da öyledir…

Sevmek de…

Sonrasında ise, sesinizi çığlığa dönüştürmeden, ona, tıpkı Goethe gibi fısıldarsınız:

“Sizi seviyorum, ama bu sizi hiç ilgilendirmiyor.”

Şu bir gerçek ki; ânlar doğurur aşkı. Ve ânların alevine tutunarak sevme yolculuğuna çıkarız. Bütün varlığınız ayaklanmış bir orduya dönüşür, ve gözünüz hiçbir şeyi görmez.

Aşkı isyancı bir ordunun generaline benzetmezsem de; ama isyankâr duygularınız yoksa aşkı anlamak, anlamlandırmak, onunla ayaklanmak zordur.

Sızılı bir yolculuğa çıkacağınızı bilirsiniz. Gözü karalıkla ilgisi yoktur bunun. Her isyan yara da getirir, sevinç de. Çünkü aşk bir savaştır. Hele üçüncü bir cephe varsa aranızda…

malina-2281İşte Malina biraz da budur.

Size sürekli savaşı öğretir. Bölünmeyi, yarılmayı, yabancılaşmayı, birisizliği, onmayan yaranın kanamasını…

Evet, aşk, Bachmann’ın deyimiyle; uygar dünyada kendinden kuşku duymaktır. Sevmenin de bir adaleti olduğuna inanmaktır. Ki, o yol da, sizi vicdan duygusunun arenasına çıkarır.

O Doğu yolculuğumda, bir kız meslek lisesinde gençlerle konuşurken; “ilk aşk”ın sarsıcılığını, menzilini anlatmış; aşkın sürekliliğinden söz etmiş; birbirinize sevdiğinizi söyleyin, aşka gidin zenginleşeceğinizi göreceksiniz demiş ardından da Neruda’nın şu dizelerini hatırlatmıştım onlara:

“Seviyorum susmanı, yokluk gibisin çünkü,

sesim sana varmadan işitiyorsun beni.

Havalanıyor gibi gözlerin yerlerinden

ve sanki bir öpüşle kapanmış ağzın yeni.

 

Benim ruhumla dolu bütün nesneler gibi

yine benim ruhumla yükselirsin her şeyden.

Ruhuma benziyorsun, düş kelebeğim benim,

karasevda sözüne benziyorsun tıpkı sen.” (Pablo Neruda/Sait Maden)

Bachmann’ın şu satırları arasında geziniyorum önce:

“İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? Kimi zaman herkes açık  ve seçik görebiliyor bu gerçeği, ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içersinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte, ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla…”

Bir ütopya kurmak için mi seviyoruz? Elbette ki hayır! Savaşlar, yıkımlar çağı bizi ütopyalara yöneltiyor, evet. Ama ben de Bachmann gibi düşünmekteyim yazarken de, severken de:

“Kitabı yazdığım sıralarda, bugün yayımlananların pek azını okumuştum, ama içimde bir şeye karşı yazdığım duygusu vardı. Varlığını hep koruyan  bir teröre karşı çünkü insanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.”

Çünkü insanlar birbirlerini anlamadıkları sürece çatışma kaçınılmaz. Dilsizleşmenin, yabanlığın sürgünü de orada başlıyor. Sevmeyi öğretemediğimiz sürece terör, şiddet önce iki insan arasında başlıyor.

İşte Malina biraz da bunu anlatıyor bize. Bachmann adını da koyarak açıklıyor üstelik:

“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkide başlar… Ve ben anlatmak  istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır.”

Zaman zaman şunu da sorarım kendime; “aşk”, içinde yaşadığımız dünyanın kederi, alacakaranlığı, mutsuzluklarından kaçışın barınağı mıdır diye!?

Kendime yanıtım o kadar karamsar değildir gene de.

Hele hele gezip gören, okuyup yazan, sürekli sorgulayan anlamaya çalışan biri olarak…

Aşk, yenilenmektir. Her şeyden öte dünyanın bütün karamsarlığına karşı koyuş bilincini diri tutmaktır.

Kendiniz için severken başkaları için de sevdiğinizin farkında olmaktır. Zenginleşmektir ruhta, düşüncede… Özlemek, yenilenmek, özgürleşmektir.

Çünkü aşk, yaşamanın anlamıdır.

Mutlak aşk ise kendi varoluşunu anlamlandırmanın ütopik yolculuğudur…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

1365465_940x531Gazete Habertürk’ten Sami Akbıyık’ın haberine göre, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 24 Ocak 1962’deki ölümünden 55 yıl sonra, Paul Valery’den çevirdiği ve son bölümünü 1952’de tamamladığı ‘Mösyö Teste’ ile Nerval’le ilgili bir kitap çalışması bulundu.

Bugün, Türk edebiyatının usta kalemlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 55’inci ölüm yıldönümü. Türk edebiyatını başta “Huzur” romanı olmak üzere eserleriyle dünyaya tanıtan Tanpınar’ın 3 kolilik evrakı gün yüzüne çıktı. İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’nde bulunan Tanpınar’ın özel evrakı 55 yıldır tasnif edilmeyi ve araştırmacılara açılmayı bekliyordu. Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Şahin bu tasnifi yaptı, metinleri incelendi.

6 bin 179 sayfanın bulunduğu kolilerden Tanpınar’ın yayımlanmayı bekleyen 2 kitabı, notları ve mektupları çıktı. Kitabın birisi Paul Valery’den 3 bölüm halinde çevirdiği ve son bölümünü 1952 yılında tamamladığı ‘Mösyö Teste’ (Monsieur Teste), diğeri ise Fransız şair Gerard De Nerval’ın şiiri ve edebi mizacı hakkında Osmanlıca yazılmış 100 sayfalık bir kitap. Tanpınar evrakını HABERTÜRK’e anlatan edebiyat tarihçisi İbrahim Şahin, “Evrensel kültürün mimarı olan Tanpınar evrakının 55 yıl sonra gün yüzüne çıkması dünya edebiyatı için yılın olayı ve çok heyecan verici” diyor.

‘Röportajında bahsetmişti’

Evraklar arasında çok önemli bilgiler olduğunu belirten Şahin, ünlü edebiyatçının 1950 yılında Cumhuriyet’e verdiği röportajda, Nerval ve Valery ile ilgili çalışmalar yaptığını söylediğini, ancak bunların şimdiye kadar ortaya çıkmadığını belirtiyor: “Üç kolilik Tanpınar evrakları arasında bulabildiğim ve üzerinde çalıştığım Nerval ve Valery’ye dair hazırlamakta olduğu metnin müsvetteleri var.”

55 yıldır neden gün yüzüne çıkmadı

Şahin, Tanpınar’a ait evrakların yarım asır gün yüzüne çıkmama nedenini ise “Tanpınar’dan kalan özel evrakın yıllardır Türkiyat Enstitüsü’nde olduğunu birçok akademisyen biliyordu. Üzerinde çalışanlar da oldu. Fakat yeteri kadar önemsenmedi ve incelenmedi. Tanpınar’ın daktilo ettikleri yayımlandı ama Osmanlıca müsveddeleri okumak zordu ve kimse üzerine düşmedi” diye açıklıyor. Şahin, bulduğu iki eseri kısa sürede kitap halinde yayımlayacağını, mektupları da makale olarak yazacağını belirtiyor.

Suat’ın mektubu bulundu ‘Huzur’ romanı tamamlandı

Huzur romanının baş karakteri Suat’ın intihar etmeden önce yazdığı ve romanda metni yayımlanmayan mektup da arşivde bulundu. Prof. Dr. İbrahim Şahin, “Tanpınar 1950’deki röportajında bu mektubu ayrıca yayımlayacağını söylüyor. Mektubun hikâyesi bu röportajla başlıyor. Fakat sağlığında ve ölümünden sonra bu mektup yayımlanmamış. Söz konusu mektubun hiç yazılmadığına dair makaleler bile yayımlanmıştı. Ama Tanpınar mektubu, en azından müsveddelerini yazmış, fakat son halini vermemiş. Onları da şubattan itibaren Türk Edebiyatı Dergisi’nde 3 makale halinde yayımlayacağım” diyor.

Tanpınar’ın yeniden ele alınması gerektiğini anlatan Şahin, “Tanpınar, bu mektubu ayrıca yayımlayacağını söylediği andan itibaren Huzur eksik bir roman haline gelmiştir. Yeni bulunan Suat’ın Mektubu, Huzur’u tamamlar” diye anlatıyor: “Biz Huzur tamamlandığında, Tanpınar’da ciddi bir zihinsel dönüşümün gerçekleştiğini iddia ediyorduk. Mektup bizi haklı çıkardı.”

edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

  • Emine Çay - 28/01/2017 - 16:13

    Merhaba,
    yanlış hatırlamıyorsam kitabın ana kahramanı Mümtaz ve aşık olduğu Kadın Nuran olmalı. Suat için bu kitabın baş kahramanı denmesi ne derece doğru bilemedim.cevaplakapat

7deab193-cdff-43cf-bcfa-2f0ca5909c76Evrensel Basım Yayın’ın faaliyetlerinin engellenmesiyle ilgili olarak, Türkiye Yayıncılar Birliği ile 23 Ocak 2017 saat 11.00’de Cezayir Toplantı Salonu’nda ortak basın toplantısı düzenlendi.

Basın toplantısının açılışında konuşan Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celâl yayıncılığın zor bir döneme girdiğini belirterek, son günlerdeki olumsuz gelişmelerden söz etti. Metin Celâl konuşmasında Sabahattin Önkibar’ın “Devlet Bahçeli ve Ülkücüler” kitabına piyasaya çıkmadan “tedbiren” verilen toplatma kararı, Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” kitabının afişlerinin OHAL nedeniyle engellemesini örnek verdi.

Ardından söz alan Evrensel Yayın Yönetmeni Cavit Nacitarhan, yayınevinin faaliyetlerini durma noktasına getiren süreci anlattı. 29 Ekim 2016 tarihli Kanun Hükmünde Kararname ile, yayınevinin de bağlı olduğu Doğa Basın Yayın şirketine bağlı üç derginin kapatıldığını, ardından dergilerin ofis katının mühürlendiğini ve Doğa Basın Yayın’a ait tüm hesaplar, taşınır ve taşınmaz mal varlığına bloke konduğunu belirten Nacitarhan, yayınevi kapatılmadığı halde bu işlemlerin yayınevinin ticari faaliyetlerini de engellediğini belirtti. Şirketin asıl faaliyetinin kitap yayıncılığı olduğunu vurgulayan yazılı itirazlarına yanıt alamadıklarını, iki ay sonra yalnızca Beyoğlu Vergi Dairesi’nden “faaliyetin durdurulduğu”na dair bir belge alabildiklerini, böylece Evrensel Basım Yayın’ın da fiilen kapatıldığının ortaya çıktığını söyledi.

Nacitarhan, “Her şeye rağmen Evrensel olarak faaliyetimizi sürdürüyoruz, fuarlarda yer alıyoruz, yazar ve çevirmenlerimizle görüşmeye devam ediyoruz. Şimdi her açıdan dayanışmaya ihtiyacımız var” diye konuştu.

Konuşmaların ardından Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz ve PEN Türkiye Başkan Yardımcısı Halil İbrahim Özcan söz alarak, karanlık günlerden geçildiğini ancak dayanışmanın ulusal ve uluslararası düzeyde, Uluslararası PEN’in de takibiyle sürdüğünü belirttiler.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

ihtimalGülşah Elikbank’ın yeni romanı “İhtimal” Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Aşkın Gölgesi, Yalancılar ve Sevgililer gibi sevilen romanların yazarı Gülşah Elikbank’tan aşkın karanlık yüzüne ışık tutan sıra dışı bir roman geldi: İhtimal… Doğan Kitap etiketiyle raflara giren roman, aşkı erkek ve kadınların ne kadar farklı yaşadıklarının altını çizerken yaşadığımız sahtelikler çağına da ayna tutuyor. Çağdaş kalp ağrılarını, teknolojinin girdiği aşklarla gizemin ortadan kalkışını, insanın en büyük yalanlarını önce kendisine söylemesinin nedenini, kısaca neden bu kadar mutsuz ve tatminsiz olduğumuzu sorguluyor Elikbank.

Yazarın her romanı farklı bir kurguyu zorlarken, ortak noktalar genelde kadın, aşk ve çağımızın ruhsal travmaları oluyor. İhtimal romanında da sevmeyi sahip olmak sanan adamları, avcıyken av olanları, cinsellikle aşkı harmanlayıp aşkın içini boşaltanları işaret ediyor bize. Kadın bir yazar olarak, bugüne kadar Madame Bovary, Anna Karenina hatta Aşk-ı Memnu da hep kadın kahramanları mutsuzluğa mahkum eden erkek yazarlara farklı bir son hediye ediyor. Çünkü aşkın iki yüzü, iki tarafı vardır ve aslında cesur olan hep kadındır, diyor.

Zamanında atmadığı adımların, almadığı kararların, sevmediği adamların, gitmediği buluşmaların, bakmadığı gözlerin bedelini ödemek isteyen cesur bir kadının, toplumsal kurallar karşısında yaşadıklarını, dibe vuruşlarını, kalp ağrısını anlatan Elikbank, aşkın her zaman şah mat eden yanının da altını çiziyor. Romanın kahramanı 33 yaşındaki Yeşim’in diliyle aslında hepimize soruyor: Deliren ben miydim, yoksa bunca yalanın dolanın ortasında, hiçbir şey yokmuşçasına gülümseyen bu insanlar mıydı? Maskelerle çevrili, gecelik aşkların kasıp kavurduğu bu hayatların içinde ben nasıl yaşayacaktım? Sahici bir aşka dokunan biri aynı kalabilir miydi?

edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

Yelkensiz 17Yelkensiz şiir ve öykü dergisinin 17. sayısı yayımlandı.

Yelkensiz’in bu sayısında;

Edgar Allan Poe‘nun şiirleri ve öyküleri hakkında bir dosya,

Slavoj Zizek‘in sinema analizleri ve kapitalizm eleştirisi hakkında bir düşünce yazısı yer alıyor.

Ayrıca şiirleriyle;

Furkan Çirkin

Bekir Dadır

Deniz Göktepe

ve

Murat Can Dolgun yer alıyor.

Yelkensiz’e ulaşabileceğiniz noktalar:

-Taksim, Beşiktaş ve Kadıköy Mephisto Kitabevleri

-Üsküdar İskele Büfe

edebiyathaber.net (24 Ocak 2017)

OiyiKitaplarOlmasaydiEmin Özdemir’in yeni denemelerinden oluşan “O İyi Kitaplar Olmasaydı” Bilgi Yayınevi etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“…Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı şimdikinden daha kötü durumda, daha uzlaşmacı, daha itaatkâr olurduk. İlerlemenin motoru olan eleştirel ruhun esamesi bile okunmazdı… Roman ve öykü olmasaydı özgürlüğün hayatı yaşanılır kılmadaki öneminin, özgürlüğün bir zorba, bir ideoloji ya da dinin ayakları altında çiğnenmesinin, hayatı nasıl bir cehenneme çevirdiğinin farkında olmazdık. Edebiyatın bizi yalnızca güzellik ve mutluluk düşlerine daldırmakla kalmadığı, aynı zamanda her türlü baskıya karşı gözümüzü açtığından kuşku duyanlar, yurttaşların davranışlarını beşikten mezara kadar denetim altında tutmaya kararlı tüm rejimlerin edebiyattan niçin bu kadar korktuklarını ve neden gözlerini bağımsız yazarların üstünden ayırmadıklarını sorsunlar kendilerine…”

(Mario Vargas Llosa)

edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

kaytansizlarRemzi Karabulut’un “Kaytansızlar” adlı yeni öykü kitabı Sola Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bu kitapta hiç soru işareti ve ünlem kullanılmadı. Noktalı virgülle üç nokta da öyle. “Sorular kendini belli eder, kızgınlıklar boy verir ya da kızgınlıklara yer verilmemelidir,” diyerek belki. Fazla birbirine bağlanmadı cümleler ve devamı geleceğine dair ipucu bırakılmadı satır aralarında.

Virgülleri de azaltarak dilin sadeliğine vurgu tamamlandı.

Remzi Karabulut böyle aktardı bana bu öykü kitabını. Unuttuklarını, atladıklarını da ben temizledim. Bazı satırlarda zaten akış tamdı, sıralanış öyle kusursuzdu ki eksikliği hissedilmedi kuralların. Çok dışına da çıkılmadı zaten yine aynı sebeple.

Şöyle seslendi mesela:

“Her gerçek, her öyküye uymaz. Her öykünün kendi gerçeği var çünkü. Böyle belledik ustalarımızdan.” – Buket Konur, Editör

Remzi Karabulut, Yazar, ressam. 1963 yılında Sarıkamış’ta doğdu. Bir dönem soyut resimle ilgilendi ve etkisinde kaldığı metinlerin resimlerini yaptı. Yaptığı resimlerle ikisi kişisel, üç sergi açtı. Yazılarını Edebiyat 81, Çağdaş Türk Dili, Yeni Düşün, Uç, Damar, Aratos, Kül Öykü, Notos, Evrensel Kültür, Dünyanın Öyküsü, Dünden Bugüne Edebiyat, Kum, Sarnıç, Granada, Sözcükler gibi dergilerde yayımlayan Karabulut’un ilk kitabı Hep Doğruyu Söyleyen Yalanım Ben (Günce), 2002 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları’ndan, ikinci kitabı Kadınlar Gülmemeli (Öykü), 2005 yılında Can Yayınları’ndan ve Aylak Adam Yayınları’ndan, üçüncü kitabı Acı Gösteri (Öykü), 2011 yılında Sel Yayıncılık’tan, dördüncü kitabı Kan, Kireç ve Lizbon (Roman), 2013 yılında Granada Kitap’tan, beşinci kitabı Kayıp Martı (Roman), 2013 yılında Hayy Kitap’tan çıktı. Ferit Edgü’yü Okumak/Hakkâri’de Beşinci Mevsim adlı mektup kitabı da Palto Yayınevi’nden çıktı.

edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

mehmet-fotoAbece’yi öğrendiğim günden bu yana hiç aklıma gelmeyen bir soru varmış. Ve ben bunu otuz yıllık bu süreçte hiç fark etmemişim. Siz hiç sordunuz mu acaba kendinize ya da başka birine? “A” örneğin, neden Abece’nin birinci harfi? Neden “B” ondan sonra geliyor? “J”nin yeri illa ki bulunduğu yer mi olmalıydı? “Z”yi en başa alsak ne değişir? Kıyamet mi kopar? Sorular, sorular… Sanırım hiç birinin yanıtı yok bu soruların.

Hadi diyelim, Abece böyle kalsın. Kime ne zararı var ki?  Bir de Veysel’e soralım bakalım. O ne diyecek bu işe. Veysel kim mi? Montsuz Veysel. Adının baş harfi “V” olduğu için sınıf listesinin en altında kalan son iki kişiden biri. Ve listedeki herkes afili montu sırtına geçirirken kendisi montsuz kalan Veysel. İsterseniz hikâyeyi baştan anlatayım.

Bu haftaki kitabımız Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan Ömer Açık’ın “Montsuzlar”ı. Yazarı daha önce burada “Menekşe İstasyonu” ve “Benim Babam Ömür Adam” adlı kitaplarıyla anmıştım. Dili kullanmadaki özeni, anlatımı ve ördüğü kurguyla takip etmekten ve kitaplarını okumaktan keyif aldığım bir isim. “Montsuzlar”da da benzer duyguları yaşadım. Fakat bu “Abece sıralamasına da ciddi anlamda takıldım. Acaba bu kitabı yazmakla bana kötülük mü etti Ömer Açık? Bu işin şakası tabi ki. Kendimi bir kenara bırakayım da çocuklara sormanın, sorgulamanın kapısını açtığı için bir teşekkür edeyim kendisine.

montsuzlar-kpkŞimdi gelelim hikâyemize. “Eşiyok ailesi, babaları Sinan Eşiyok’un sürekli ve zorunlu yer değiştirmelerinden dolayı yerleşik hayata geçememişlerdir bir türlü. İşte şimdi de Taşköprü’deler. Veysel, buradaki Yunus Emre Lisesi’nin öğrencisi olmuştur. Bu lise yakın bir zamana kadar çok da bilinen bir okul olmasa da son dönemde bir atılım göstermiştir. Aslında uzun yıllar önce kurulmuş olmasına rağmen, son dönemde gözde olabilmiştir. Peki, neydi bu işin sırrı? Herkese göre değişse de bunun nedeni, okul müdürü İbrahim Demirdöven’e göre tek neden ‘disiplin’di. Görevde bulunduğu on yılda çekip çevirmişti okulu. Bu gözde okulun diğerlerinden bir farkı olmalıydı, değil mi? Bunun için de farklılık yaratmak adına öğrencilerine farklı tasarım, şık birer mont giydiriyordu okul. Veysel’in okula başladığı yıl da gelenek değişmeyecekti. Her yıl olduğu gibi yüz adet mont hazırlanmış sahiplerini bekliyordu. Fakat bu yıl, önceki yıllardan farklı olarak yüz sekiz öğrenci kayıt olmuştu okula. Tepeden inme bir kontenjan yükseltme dayatması sonucu olmuştu bu. Montlar dağıtılmaya başlanacağı sırada fark edilmişti eksiklik. Ve çözüm olarak da dört şubeden ikişer öğrenciye mont verilmemesi bulunmuştu. Bu ikişer öğrencinin de her şubenin sınıf listesinin altında kalan son iki kişi olmasına karar verilmişti. Sınıf listelerinin abecesel sırayla dizildiğini düşününce de kabak Veysel’in başına patlamıştı kendisinden sonra adı yazılı olan Yelda ile birlikte.”

Bundan sonrası keyifli bir heyecan fırtınası. Özgürlük, demokrasi, hak arama, adalet gibi kavramların üzerinde yükselen bir anlatım. Veysel’in “Alfabetik Diktatörlüğe Son!” başlıklı bildirisi de kitleleri alır götürür hani. Zaten ardından gelişen olaylar bunu da doğruluyor.  Bir kibrit çöpü ateşlenmiş ve ardından kibrit fabrikasındaki tüm kibritler tek tek tutuşmuşçasına dalga dalga alevi büyütüyor. Ömer Açık da bunu kusursuz bir şekilde anlatıyor. Kitabın sonu ise umut verici bir finalle geliyor.

Yazıyı, kitabın içinden çekip aldığım Aziz Nesin’in bir dörtlüğü ile sonlandırırken, çocuklarımıza bazı kavramları ek dersler, takviye kurslar satın alarak kazandıramayacağımızı anımsatmak isterim. O kavramlar ancak ve ancak iyi bir eğitimle ve nitelikli kitaplarla kazandırılabilir. “Montsuzlar” da bu kitapların iyi bir örneğidir.

“Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum/ Derlerse ki bu işler bir şeye yaramaz/ De ki bütün işe yarayanlar/ İşe yaramaz sanılanlardan çıkar.”

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

can-oktemerLevent Cantek’in geçtiğimiz haftalarda İletişim Yayınları’ndan yayınlanan Kuş Eppeği popüler kültürümüzde önemli yer edinmiş yazar, yönetmen, şarkıcı ve oyuncuların kısa portelerinden oluşuyor. Zaten kitabın adı da buradan geliyor. Levent Cantek’in kitabın önsözündeki ifadesiyle açıklayacak olursak: “Saksağanlar, kırlangıçlar ve diğer kuşlar, mesela yakın dostlarım kargalar, şişman güvercinler, pıt pıt serçeler kırlarda, yere, yeşile inerek madımak ve ebegümeci yerler. O bahar otlarına bizim oralarda kuş eppeği (kuş ekmeği) denir.”  Kendisi küçük ama içindeki bilgiler büyük olan bu kitapta Levent Cantek, Aziz Nesin, Sait Faik, Lütfi Akad, Ajda Pekkan ve Zeki Müren gibi kültür sanat dünyamızın önemli şahsiyetlerini bir araya getiriyor. Garip akımı şairlerinden, İkinci Yeni şairlerine, edebiyatımızın büyük isimlerinden, her devrin adamlarından, kıyıda köşede kalmış isimlerinden, gazino zamanlarının dev isimlerinden, Yeşilçam’ın büyük isimlerine bir portreler geçidi Kuş Eppeği’nin sayfalarında yer alıyor. Levent Cantek, kitabın başında okuyucuya şu önemli noktayı da hatırlatmayı ihmal etmiyor:

“Yeri gelmişken, mesele çoktan şüyu buldu ama benden hatırlatması: Yazalar yalancıdır. Uydur kaydır yazdıklarından, poz kesmelerinden, anlattıklarına inandırmalarından olabilir, yazarlar enikonu yalancıdır. E ben öyleyim. Üstüne üstlük yazarlar bir de hırsızdır, duymuş olmalısınız, baştan konuşalım, evet canım ben öyleyim. Bunu da itiraf ediyorum. Yumurtaya kup sayılmasın bunlar. Eyi öküz dönümünü bilirmiş.”

kus-eppegiTürkiye’de geniş kitlelerce bilinen isimler üzerine kalem oynatmak, kitap yazmak zordur. İnsanlar hayran oldukları sanatçılar hakkında olumsuz şeyler duymak istemezler.  Bu yüzden her biyografide kaşlar yukarı kalkar, itirazlar yükselir, kitaplar itibarsızlaştırılır. Tanıl Bora da vakti zamanında vermiş olduğu röportajda şöyle açıklamıştı bu durumu:  “Türkiye’de genel olarak “iyi” biyografi, ne kadar var?  Her şeyden önce tam da o kişi kültü bir kere, iyi biyografi yazılmasının önünde engel. Methiyeyle, mersiyeyle biyografi olmaz.” Bu sebepten yazarlar, ünlü isimler hakkında yazmaktan kaçınırlar. Levent Cantek, Kuş Eppeği’nde okuyuculara sunduğu portrelerde ne uzun uzun methiyelere yer veriyor, ne de onları acımasızca yeriyor. Lakin bazı isimlere de eleştiri oklarını fırlatmıyor değil. Bununla beraber bu eleştirilerini, sataşmalarını da ince bir üslupla yapıyor.

Levent Cantek bizlere aktardığı porteler hakkında ufak magazin bilgileri de veriyor. Aynı zamanda o portreler üzerinden yakın tarihin acı verici olaylarını hatırlatıyor, zaman zaman da onların pek bilinmeyen yönlerini öne çıkarıyor. Kitap boyunca ironik, oyunbaz bir dil kullanıyor. Kitaptan bir kaç örnek verecek olursak: Tanpınar için, “Geçmiş zamanın izinde. Mösyö Proust ile hasbıhal. Ne içinde zamanın ne de büsbütün dışında.” diye tanımlıyor. Aziz Nesin için şu tanımı yapmış. “Hep sıkıntı, hep kepenkleri indirilmiş dükkan, doğru söylerim halk razı değil, eğri söylerim hak razı değil.” Sonra sıra Sait Faik’e geliyor, “Memleket öyküsünün eprimiş paltosu”, “Ben Edip bey nasılım?” diye soruyor Edip Cansever için sonra ekliyor, “Bir gül yuvarlanır avucumuzda, otele hapseder hepimizi. Edip Cansever, auranın şairi.” Nilgün Marmara için ise “Üzgün adım, ileri marş! En güzel bekleme odası şiirin. Nilgün Marmara, Türkçenin intihar dizesi.”  Sevgi Soysal‘ı ise şöyle betimliyor “Mahremi, siyaseti, edebiyatı, orta sınıfı, okumuşları, erkekleri. Sevgi Soysal en erken ölümü romanın.” Orhan Kemal için de “İki dilim ekmek, Orhan Kemal, mahalle sineması, halk matinesi.” tanımlamasını yapıyor. Giovanni Scognamillo için de şu şahane tanımlamayı yapmış: “Pera’da bir levanten. Vampirlere mıhlanan bir kalp, barok hayaller ve pulp iştahına meftun bir ergen. Beyoğlu manzarasıydı. Lanetlenmiş türlerin prensi. Efsunlu bir çalışkanlık. Vasata gösterilen şefkatli bir merak.”

Kuş Eppeği, her okuyuşta farklı tatlar alınacak, sıkıldıkça, akla düştükçe tekrar tekrar okunacak bir kitap olmuş. Bununla beraber Levent Cantek’in, anlatmış olduğu portrelerin Deniz Karagül’ün çizimleriyle de zenginleştirildiğini belirtelim. Özetlemek gerekirse Kuş Eppeği, Levent Cantek’in kısa ama öz bilgilerle donattığı, eğlenceli yeri geldiğinde hüzünlü cümleleriyle hayat bulan, bazıları yakından bildiğimiz, bazıları unuttuğumuz edebiyatçıların, yazarların, oyuncuların, şarkıcıların, karikatüristlerin portreler dizisi; kaçırılmaması gerek…

Can Öktemer – edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

kaplanAlfred Bester’in “Kaplan! Kaplan!” adlı bilimkurgu romanı İthaki Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında

Işıl ışıl yanan parlak yalaza,

Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,

Kurabildi o korkunç simetrini?

William Blake

Bilimkurgunun Monte Kristo Kontu olarak tanımlanan Alfred Bester’in kaleme aldığı “Kaplan! Kaplan!”,  kendi türü içinde en önemli romanlardan biri olarak kabul ediliyor. 24. yüzyılda geçen hikâye, ‘Gully Foyle’ adındaki karakterin uzayda ölüme terk edilmesiyle başlayıp, onun intikam almak için çıktığı macerayı anlatıyor. Eser, bu anlamda,  intikamı en iyi çerçevede ve olabilecek en sıradışı şekilde anlatan roman olarak da görülüyor.

Gully Foyle, uzayda ölüme terk edilmiştir. O güne kadar etliye sütlüye karışmadan kendi sıradan dünyasında yaşayan, basit bir adamdır oysa.  İnsanlardan yüzyıllardır uzak kalmış bir halk tarafından yüzüne korkunç bir kaplan dövmesi yapılsa da onların elinden de kurtulmayı başarır. Dövmeleri sildirmeyi başarır ama sinirlendiğinde ne yaparsa yapsın kaplanın silueti suratında parıldamaya devam eder. İsmini William Blake’in ünlü şiirinden alan “Kaplan! Kaplan!”, sıradan bir adamın intikam güdüsüyle nasıl bir canavara dönüşebileceğini anlatan sıradışı bir roman.

ABD’li yazar Alfred Bester’in, ‘Yıkıma Giden Adam’la başladığı yazı serüveninde ‘siberpunk’ akımının kurucusu olduğu kabul edilir. Kullandığı efekt ve sesler, matbu yazıya getirdiği farklı bakış açısı da, ardılları için örnek teşkil etmiştir. Bilimkurgunun gizli ustası olarak bilinen Bester, tabiri caizse “gazdan ayağını hiç çekmeden” yazan adam olarak ün salmıştır.

İlk basımı 1956’da yapılan bu sıradışı romanla tanışmak, tüm bilimkurgu hayranlarına ve kitapseverlere iyi gelecek…

edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

DUNYANIN_DURUMU_2016Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ve TEMA Vakfı işbirliği ile hazırlanan Dünyanın Durumu serisinin bu yılki kitabı “Bir Kent Sürdürülebilir Olabilir mi?” Duygu Kutluay çevirisiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Worldwatch Enstitüsü’nün ünlü yayını Dünyanın Durumu çeyrek asırdır geniş bir gazeteci, siyasetçi, bilinçli vatandaş ve öğrenci kitlesini sürdürülebilir gelişmedeki eğilimler hakkında bilgilendiriyor.

Dünyanın Durumu 2016: Bir Kent Sürdürülebilir Olabilir mi?, atık yönetiminin zorluklarından toplu taşımanın geliştirilmesine ve halkın karar alma süreçlerine katılımına kadar değişik konuları inceliyor. Eser, toplulukların karşılaştığı büyük zorluklara karşı yeni geliştirilen ve umut vaat eden çözümleri keşfederken günümüz kentlerinin anlık görüntüsünden yarının sürdürülebilir küresel şehir vizyonuna doğru nasıl yol alacağımız sorusuna odaklanıyor. Kitabın ‘Kent Profili’ bölümlerinde, kentsel sürdürülebilirliği konu alan en özgün projelerde çalışan profesyoneller, birinci elden deneyimlerini paylaşıyor. Ahmedabad, Freiburg, Şangay gibi oldukça farklı kentlerin başarı öykülerini anlatıyor. Kent sakinlerinin şehirlerini iyileştirmek için nasıl harekete geçtiğini dile getiriyor.

İnsanlığı daha iyi bir rotaya oturtmak için milyonlarca küçük çözüm gerektiği gerçeğinden yola çıkan, proje yönetmenliğini Gary Gardner, Tom Prugh ve Michael Renner’ın üstlendiği ve 33 yazarın katkıda bulunduğu kitabın çevirmeni Duygu Kutluay. TEMA Vakfı tarafından 1993 yılından bu yana Türkçeye kazandırılan rapor niteliğindeki eser, 2009 yılından bu yana Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliği ile okuyucuyla buluşuyor.

Worldwatch Enstitüsü Hakkında

1974 yılında Lester Brown tarafından kurulan Washington D.C. merkezli Worldwatch Enstitüsü dünyanın önde gelen küresel odaklı çevre araştırmaları kuruluşlarından biri olarak gösteriliyor. Worldwatch Enstitüsü insanlığın ihtiyaçlarına yanıt veren, sürdürülebilir bir dünya modeline geçiş sürecini hızlandırma üzerine çalışıyor. www.worldwatch.org

edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

ÇOCUK ŞENLİĞİ PROGRAMLI AFİŞİ (1)Bergama Belediyesi yarıyıl tatilinin eğlenceli ve keyifli geçmesi için 26 Ocak Perşembe başlayıp 29 Ocak Pazar akşamı bitecek “Çocuk Kitapları Şenliği” düzenliyor. 

Şenlikte çocuk edebiyatı yazarları çocuklarla söyleşecek, şiir, öykü ve yaratıcı yazma atölyeleri ile okumanın ve yazmanın keyfine varacak, söyleştikleri ve atölyelerine katıldıkları yazarların imzalı kitaplarına erişebilecek, kukla yapım atölyelerinde sanatla olan bağlarını pekiştirecek.

Bergama yerel kültürü ve yerel tarihi temalı gerçekleşecek söyleşi ve atölyelerle çocuklar kentin tarihinde zaman yolculuğuna çıkacak.

Çocuk etkinliklerinin yanı sıra Anne-Baba ve öğretmenleri ilgilendiren “Anne Baba Çocuk Okulu” kapsamında önemli iki konu uzmanından çocuğun kitapla tanışması, ilişkisi, okuma kültürü ve okuma alışkanlığının pekişmesi konularında seminerler olacak.

Çocuk Kitapları Şenliğinde yayınevleri stant açarak çocukların tatil kitaplarını karşılayacak.

Şenlik boyunca fuarın konuk yazarlarının kitapları armağan edilecek.

Birincisi gerçekleşecek Bergama Belediyesi Çocuk Kulübü Çocuk Kitapları Şenliğinin onur konuğu gazeteci-yazar Yalvaç Ural.

Çocuk kitapları şenliği söyleşileri Bergama Kültür Merkezi (BerKM) büyük salonda gerçekleşecek.
Çocuk şenliği atölye çalışmaları BerKM bünyesinde hizmet veren Bergama Araştırmaları Kütüphanesinde yapılacak.
Atölye çalışmaların çocukların yaş gruplarına göre organize edilmiş.
Atölyeler 40 kişilik kontenjanlarla sınırlı olduğundan “BerKM Kütüphane”de atölyeler için kayıt yaptırılması gerekmekte.

Çocuk Kitapları Şenliği Programı

26 Ocak Perşembe

Açılış – BerKM Salon Saat: 13.00

Evvel Zaman İçinde Bergama – Sara Pardo Söyleşi ve İmza

BerKMSalon

Saat: 13.20

“Oyun Arkadaşım” Muppet Kukla Yapım ve Oynatım Atölyesi / Ata Yıldırım-Atlas Kukla Sanatları Atölyesi (6-12 Yaş) (40 kişi kontenjan lütfen kayıt yaptırınız) BerKM Kütüphane Saat: 14.30

Nursel Çetin – Eşref Karadağ Söyleşi ve İmza /BerKM Salon Saat: 16.00

“Dersten Kaçan Şiirler” Çocuklar İçin Şiir Yazma Atölyesi Nursel Çetin – Eşref Karadağ (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız)

BerKM Kütüphane Saat: 17.30

“Birlikte Yazalım” Çocuklar İçin Öykü Yazma Atölyesi Nursel Çetin – Eşref Karadağ (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız) BerKM Kütüphane Saat: 18.30

27 Ocak Cuma

“Çocuklarla Edebiyata Yolculuk” Nursel Çetin – Eşref Karadağ Söyleşi ve İmza BerKM Salon Saat: 13.00

“Bergama’ya Yolculuk” Bergama Öyküsü – Doç. Dr. Zehra Akdemir -7/70 KÜLTÜRSANAT çocuklarla kent söyleşisi/kent öyküleri (4.5.6. sınıflar) BerKM Salon Saat: 14.30

“Dersten Kaçan Şiirler” Çocuklar İçin Şiir Yazma Atölyesi Nursel Çetin – Eşref Karadağ (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız)

BerKM Kütüphane Saat: 16.30

“Haydi Birlikte Yazalım” Çocuklar İçin Öykü Yazma Atölyesi Nursel Çetin – Eşref Karadağ (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız)

BerKM Kütüphane Saat: 18.30

28 Ocak Cumartesi

“Kanatlı Sözler Bahçesi” Şiir Okuma-Yazma Atölyesi Yunus Bekir Yurdakul (5.6.7. sınıflar) (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız)

BerKM Kütüphane Saat: 12.00

Yalvaç Ural Çocuklarla – Söyleşi ve İmza (Kitap Şenliği Onur Konuğu) BerKm Salon Saat: 16.00

“Çocuklardan Çaldığım Öyküler” Öykü Okuma-Yazma Atölyesi Yunus Bekir Yurdakul (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız)

BerKM Kütüphane Saat: 17.30

Anne- Baba -Çocuk Okulu “Başparmak Çocukları”

Yalvaç Ural (Yetişkinler ve Çocuklar İçin Ortak Buluşma)

BerKM Salon Saat:18.30

“Nitelikli Çocuk Kitapları Nasıl Anlaşılır?” Söyleşi

(Anne-Baba ve Öğretmen Buluşması) Yunus Bekir Yurdakul (Yetişkinler ve Çocuklar İçin Ortak Buluşma)

BerKM Salon Saat:19.40

29 Ocak Pazar

Çocuklar Neden Gülmeyi Sever?” Çocuklarla Mizah-Gülmece Atölyesi Yunus Bekir Yurdakul

BerKM Salon Saat: 12.00

“Oyun Arkadaşım” Muppet Kukla Yapım ve Oynatım Atölyesi /Ata Yıldırım- Atlas Kukla Sanatları Atölyesi (6-12 Yaş) (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız) BerKM Kütüphane Saat: 13.15

“Kanatlı Sözler Bahçesi” Şiir Okuma-Yazma Atölyesi

Yunus Bekir Yurdakul (2.3.4. sınıflar) (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız) BerKM Kütüphane Saat: 14.30

“Çocuklardan Çaldığım Öyküler” Öykü Okuma-Yazma Atölyesi

Yunus Bekir Yurdakul (40 kişi kontenjan, lütfen kayıt yaptırınız)

BerKM Kütüphane saat: 17.00

Şenlik için önemli notlar

Şenliğin tüm etkinlikleri ücretsiz.

Çocuk kitapları satış alanı Bergama Kültür Merkezi Fuayesinde gerçekleşecek. 10.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Anne ve babalar için düzenlenen atölyelere çocukların katılımı serbest.

edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

Gece, Kediler ve Sessizlik KapakSemrin Şahin’in “Gece, Kediler ve Sessizlik” adlı yeni öykü kitabı Alakarga etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Kehribar çinko damlardan geçip, kiremit çatılara atladı. Doğa uykuya hazırlanıyordu. Bütün kötücüller inlerinde kıpırdandılar. Devir, onların devriydi artık.

Kehribar, damağındaki huzursuzlukla kuyruğunu salladı.

Zaman nefes aldı.

Toprak sarsıldı bir anda.

Öykü, zamanda asılı kaldı.”

Semrin Şahin, yeni bir öykü kitabı ile okur karşısına çıkıyor: Gece, Kediler ve Sessizlik. Şahin, kadın öykülerinden yola çıkarak hayatın gerçeklerini anlatıyor. Farklı bir duyarlılıkla kaleme aldığı öyküleri bir yanıyla can yaksa da bir yanıyla umudun hâlâ var olduğunu, kadının gücüne inancı anlatmaktan vazgeçmiyor. Bu öyküleri okurken hem irkilecek hem de içinizdeki gücü keşfe çıkacaksınız.

edebiyathaber.net (23 Ocak 2017)

İskandinav-Mitolojisi_2016_1b_KpkYanan buzlar, buz gibi alevler; işte hayat böyle başladı.

Dünyanın başlangıcında, Güney’de Muspell adında bir diyar vardı. Bu bölgede dans eden alevler titreşirdi. Kaynardı ve parlardı. Kuzey’de ise her tarafı kar ve buzla kaplı olan Niflheim adında bir diyar vardı. Bu iki diyarın arasında da bir zamanlar geniş ve etkili bir boşluk olan Ginnungagap vardı. Kuzey dondukça Güney eridi. Ginnungagap ise her daim ılıktı. Muspell’den Niflheim’e doğru esen sıcak rüzgâr buzları eritti ve böylece Ymir adında bir dev yaratılmış oldu. Ginnungagap’taki karlar eridikçe de Audumla adında bir inek dünyaya geldi. Ymir inekten inek de buz devi Ymir’den beslendi. Audumla buzu yalayarak Buri adında bir insan yarattı. Buri’nin Bor adında bir oğlu oldu. Bor, buz devlerinden birinin kızı olan Bestla ile evlendi ve üç oğulları oldu; Odin, Vili ve Ve. Daha sonra Odin ve kardeşleri dünyaları ve bu dünyalarda yaşayan insanları yarattılar.

İşte böyle başlıyor dünyanın en dramatik, en heyecanlı ve ilgi çekici hikâyelerinden oluşan İskandinav mitolojisi. Yaratılış miti ile başlayıp 9 dünyanın yok edilmesi ile sona eren tam bir döngü oluşturuyor bu derlemedeki mitler.

İskandinav Mitolojisi; körfez adamı, savaşan adam ya da yerleşen adam anlamına gelen ve Danimarka, Norveç ve İsveç halkının tamamını ifade eden Vikinglerin tanrılarını, kahramanlarını ve canavarlarını tüm yönleriyle ele alıyor; onların savaşlarını, aşklarını mücadelelerini ayrıntılı biçimde anlatıyor. İskandinavya’nın Hıristiyanlık öncesindeki dinleri, inanışları ve efsaneleri de diyebiliriz aslında. “Viking Çağı” İskandinavların Güney’de, Doğu’da ve Batı’da üç koldan saldırı gerçekleştirdikleri dönemi ifade etmektedir. Bu saldırıların nedenleri, nüfus yoğunluğundan dolayı geçim kaynaklarını denizaşırı yerlerde arama ve ticaret yollarını genişletme düşüncesi idi.

İskandinavların büyük bir çoğunluğunu koruyucu tanrı Thor’un himayesinde olan çiftçi sınıfı oluşturuyordu. Küçük çiftlikleri olan bu insanlar özgürlerdi.

Tanrılar ve tanrıçalar, kahramanlar ve canavarlar, savaşlar ve birlikteliklerle dolu ilginç ve fantastik bir dünyayı şekillendiren, birbirine bağlı hikâyeler dizisi ile İskandinav Mitolojisi kültürel ve tarihi bir önem taşıyor.

Dünyanın yaratılışı ile başlayıp 9 dünyanın yok oluşuna kadar devam eden süreci ele alan ve birbiriyle bağlantılı 32 miti içeren İskandinav Mitolojisi, kitabın sonunda yer alan Notlar kısmında da her mitin kaynağını ya da kaynaklarını nereden elde ettiğini ayrıntılı bir biçimde açıklıyor.

Mitleri okuyarak İskandinavların ruhunu ve güvenini, sonsuz meraklılığını, aşırı cesaretliliğini, klana bağlılığını, cömertliğini ve disiplinini belirleyebiliriz; aynı zamanda kibrini ve merhametten yoksunluğunu, ihanetini değilse bile kurnazlığını, acımasızlığını ve zalimliğini de fark edebiliriz.

Kuzeye bakmak ya da İskandinav mitolojisinin canlılığına kendinizi kaptırmak istiyorsanız sizin için oldukça uygun bir eser.

Selcan Karabulut – edebiyathaber.net (20 Ocak 2017)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z