Masthead header

İkinci bir İskenderiye olmasın

1948 Mayıs’ında, Kudüs çatışmalara gömüldüğünde Filistinli tarihçi, politikacı ve avukat Ömer Saleh Al-Barghouti ülkeden kaçarken, yüzlerce kitabıyla birlikte günlüklerini de geride bırakmıştı. Onları bir daha göremeyecekti.

Kendisi bilmese de çarpışmalar devam ederken İsrailli askerler ve kütüphaneciler, Filistinlilerin terk ettikleri evlerdeki kitapları topluyorlardı. Barghouti’nin bıraktığı kitaplar da buna dâhildi. İsrail Hükümeti yaptığı açıklamada kitapların bir gün sahiplerine iade edilmek amacıyla toplandığını dile getirse de Filistinliler için bu düpedüz hırsızlıktı.

Barghouti’nin torunu Rasha, dedesinin kitaplarından bahsedişini dün gibi hatırlıyor. Genç kadın, A.F.P’ye verdiği demeçte şöyle diyor: “Dedem, Jaffa Sokağı’nda bürosu olan bir avukattı. Sürekli yazardı. Günlüklerinde Filistin’i, Filistinli aileleri, Ürdün Hükümeti’ni ve kabile kanunlarını anlatırdı.” Barghouti, Mısır’da sürgünde geçen iki yılın ardından Ramallah’a yerleşip İsrail’den kitaplarını getirtmeye çalışmış. “Mobilyalarınızı kaybettiğinizde yenilerini alabilirsiniz ama kitaplar öyle değildir. Dedem onlardan bahsederken, âşık olduğu bir kadını kaybetmiş gibi konuşurdu,” diyor Rasha. Elbette kitapları geri alamamışlar. Barghouti ailesi yıllarca uğraşmasına karşın kitapların yerini dahi tespit edememiş. Derken, 2012’de kitapların İsrail Ulusal Kütüphanesi’nin bodrumunda tutulduğu ortaya çıkmış. Otuz bin kitaptan oluşan ve “terk edilmiş mal” olarak etiketlenen bu koleksiyona, sadece özel izinle ulaşılabiliyormuş.

Bunu ortaya çıkaransa, doktora araştırmasını yaparken tesadüfen kitaplara ulaşan, Gish Amit adlı İsrailli bir akademisyen. Amit, A.F.P’ye yaptığı açıklamada şunları söylüyor: “Sadece kitapları kataloglama işlemi bile 10-15 yıl sürmüş. İsrailli askerler, buldukları bütün kitapları toplamışlar.”

Suriye’den getirilmiş mobilyalarla evini donatan yaşlı bir İsrailli Uri Palit, Arapça ve Türkçe öğrendikten sonra, 1963 yılında kataloglama işini üstlenmiş. Palit, “En büyük hayalim, akademik eğitimimi tamamladığımda, İsrail’le Arap ülkeleri arasında barış ilan edilmesi ve dış işlerinde görev almaktı,” diyor. “Ama hayallerim gerçekleşmedi.” O da bunun yerine, ulusal kütüphanenin Orta Doğu’ya ayrılan bölümün sorumluluğunu üstlenmiş. Palit, “Kitapların kapağına kurşun kalemle sahibinin adını yazardık. Çünkü barış ilan edildiğinde hepsini geri vermek istiyorduk,” diyor ve ekliyor, “Kitapların varlığı sır değildi. Herkes biliyordu.”

Şimdilerde konuyla ilgili bir kitap yazan Amit’e göre, İsrailli yetkililer, kitapları sahiplerine vermekten yana değilmiş. Ona kitapları gösteren kütüphane müdürü kendilerinin kitaplara Filistinlilerden daha iyi bakacaklarını düşündüğünü ima etmekten çekinmemiş. Amit ayrıca, kitapların iade edilmesi için niye hiçbir çaba gösterilmediği sorusunun da altını çiziyor: “En kötüsü, kütüphanenin Filistinlilere yapılan haksızlığı kabul etmemesi. Bugün bile kütüphaneciler, kitapları kurtardıklarını söyleyip duruyorlar. Filistinlilerin aynı fikirde olduğunu sanmıyorum.”

Üstelik politikacı Cemal Zahalka’nın, Khalil Sakakini’nin kitaplarının iadesiyle ilgili talepleri de reddedilmiş. “Zahalka’dan, Sakakini’nin kitaplarının tam listesini vermesini istediler,” diyor Amit. “Ne yazık ki böyle bir listeye ulaşmak imkânsızdı ve onlar da bunu gayet iyi biliyorlardı.”

Kaynak: Global Post

Özetleyerek çeviren: Zeynep Heyzen Ateş - edebiyathaber.net (26 Mart 2013)

Rimski-Korsakov: “St. Petersburg’un ve milliyetçi, nesnel müziğin temsilcisi” | Hasan Saraç

“Ulvi, coşkulu kahkahanın soylu, lirik heyecanlarla aynı seviyede tutulmaya değer olduğunu ve onunla bir panayırdaki palyaçonun soytarılıkları arasında sonsuz derecede büyük bir fark olduğunu kamuoyu teslim etmez.”

Rusya steplerinde kara kış hükmünü sürerken, Saint Petersburg şehrinin doğusundaki Tikhvin kentinde 18 Mart 1844 günü bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Orduda ve deniz kuvvetlerinde nesillerce hizmet vermiş soylu bir aileden gelen altmış yaşındaki bölge valisi Andrey Rimski-Korsakov ve kırk dört yaşındaki müzisyen eşi Sofya, oğullarına Nikolay Andreviç adını koyarlar. Niko küçük yaşlarda annesinden piyano çalmayı öğrenir. Müziğe, edebiyata düşkün olmasına rağmen, kendisinden yirmi iki yaş büyük deniz subayı ağabeyinin etkisiyle çocuk yaşta Saint Petersburg Deniz Akademisi’nde eğitime başlar. Altı yılda öğrenimini tamamlar ve üç yıl boyunca subay olarak açık denizlerde dünyayı dolaşır.

Eğitim yıllarında bir yandan da piyano dersleri alan genç Niko, öncelikle Schuman ve Mendelssohn’un bestelerinden etkilenmiştir. Henüz on yedi yaşında bir akademi öğrencisiyken tanıştığı ve kompozisyon dersleri aldığı Mily Balakirev, Niko’nun elinden tutacak ve ona ünlü bir bestekâr olmasının yolunu açacaktır.

“Eğer yüzün yamuksa aynayı suçlamanın yararı yoktur.”

Yirmi iki yaşında üç yıllık deniz seferinden dönen Rimski-Korsakov, bir yandan Saint Petersburg şehrinde askeri görevlerini sürdürürken bir yandan da beste yapmaya ve kendini geliştirmeye devam eder. Henüz yirmi yedi yaşındayken Konservatuar’a hoca olur. Bir süre sonra da Rus donanmasının bandolarını denetlemeye başlar. Bu sayede aylık kazancını arttıran genç müzisyen, artık tüm enerjisini müziğe vakfetmiştir. Rus yazarlarının Turgenyev’le başlayıp Tolstoy ile zirveye ulaşan ve Dostoyevski ile gücünü pekiştiren atılımını, benzer bir ivmeyle izlemeye hazırlanan Rus bestekârları da doğum sancıları çekmektedir. Barok çağda Bach, Handel, Telemann ile başlayan ve Klasik çağda Mozart, Beethoven ve Haydn ile devam eden Avusturya–Alman hâkimiyetine Rusya’nın ilk başkaldırısı Saint Petersburg’dan gelir.

Mily Balakirev liderliğinde bir araya gelen Cesar Cui, Modest Mussorgski, Rimski-Korsakov ve Aleksandr Borodin, sonraki yıllarda ünlü Rus Beşlisi olarak anılacaktır. İlk başlarda çoğu amatör olan bu gençlerden Borodin bir kimyager, Mussorgski, Cesar Cui ve Rimski Korsakov ise deniz subayıdır. Bir süre sonra hepsi diğer işlerini bir yana bırakıp tam zamanlı müzisyen olmayı seçerler. Rus halk müziğinin ezgilerini Klasik müziğe uyarlayarak ortak eserler vermeye başlayan bu ekip, onları izleyen Çaykosvki, Rahmaninov, Prokofiev gibi müzisyenlerin de katkısıyla klasik müzik dünyasında yepyeni bir çığır açacaklardır.

İspanyol müziğinden esinlenerek bestelediği İspanyol Kapriçyosu, Rismki-Korsakov’un ilk önemli eseridir (1877). Hemen ardından bir peri masalını andıran Şehrazat adlı senfonik eser gelir. Binbir Gece masallarından esinlenip, açık denizlerde belleğine nakşettiği egzotik tabloları notalara uyarlayan ünlü besteci, dört bölümden oluşan bu görkemli eseriyle unutulmazlar arasına girmiştir.

İlk beste yapmaya başladığı yıllarda kendisine mentorluk yapan, ilk bestelerinin orkestrasyonuna destek olan Balakirev’in önerileri doğrultusunda Rus folkloru üzerinde de çalışan Rimski-Korsakov, Rus Paskalya Festivali Uvertürü ile yerel halkın da hayranlığını kazanmıştır.

Yirmi altı yaşına geldiğinde, müzik dünyasında yerini sağlamlaştırıp mali açıdan da rahatladığı dönemde, müzik çevrelerinden tanıdığı esmer güzeli bir kadına âşık olan romantik müzisyen, 1872 yılında Nadezhda Purgold ile evlenir. Bu evlilikten doğan yedi çocuktan biri, Andrey, babasının izinden gidip bir müzisyen olmuş, karısı Nadezhda ise kendi kompozisyon kariyerinden vazgeçip kocasının eserlerine önemli katkılarda bulunmuştur.

Rimski-Korsakov’un Puşkin’in bir şiirinden esinlenerek sahneye uyarladığı The Tale of Tsar Saltan adlı operasının içinde yer alan The Flight of the Bumblebee – Yabanarısının Uçuşu adlı iki dakikalık bölüm, piyano, akordiyon, keman, viyola hatta elektrogitar kullanılarak icra edilmiş, Rus bestecinin akıllarda kalan en meşhur melodilerinden biri olmuştur.

“Moskova’nın ve kozmopolit, sübjektif müziğin temsilcisi Çaykovski” ile ilk kez 1887 yılında Saint Petersburg’da tanışan Rimski Korsakov, aralarındaki rekabete rağmen ilişkilerini sürdürmüş, iki yıl sonra da Wagner’le tanışıp onun eserlerinden ve orkestra şefliğinden etkilenmiştir.

 

Birçok müziksever daha çok Rimski-Korsakov’un parlak orkestrasyonuyla hayat bulan konser müziğine aşinadır, oysa büyük besteci yukarıda adı geçen The Tale of Tsar Saltan dışında yaklaşık bir düzine daha opera bestelemiştir. Çoğu Rus folkloru ve efsanelerinden alınma fantastik hikâyelere dayanan gösterişli karışımlardan ibaret olsa da, ilk operası olan The Maid of Pskov bambaşka bir eser olarak öne çıkar.

Deneyimlerini gelecek kuşaklara aktarmaya da özen gösteren Rimski-Korsakov ölümünün yüzüncü yılında anılırken, The Guardian yazarlarından Tom Service, O’nun Batılı dinleyicilere “Doğu’dan bir tat getirmiş ve bütün bir besteci ve sanatçı nesline ilham vermiş” olmasını vurgulamıştır. Rimski-Korsakov, Igor Stravinski’nin müzisyen olmasında ve güçlü kompozisyonlarında ömür boyu süren bir etki yapmıştır. Benzer şekilde, Claude Debussy ve Maurice Ravel’e de ilham veren Rus sanatçı, 1907 yılında uzun zamandır ciğerlerini hırpalayan hastalığa yenik düşüp müziğe ve eserlerini asırlarca dinleyecek olan dünyaya veda etmiştir.

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (26 Mart 2013)

Tüm yazıları>>>

Tayfa Söyleşileri’nin konuğu Gönül Kıvılcım

Tayfa Kitap Kafe’nin aylık gerçekleştirdiği “Tayfa Söyleşileri”nin bu ayki konuğu Gönül Kıvılcım.

 Gönül Kıvılcım Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi eğitiminden sonra yüksek öğrenimine Norveç’in Bergen Üniversitesi’nde devam etti. Gazetecilik hayatına Berlin’de, Aktüel dergisinin Almanya muhabiri olarak başladı. 1992-96 yıllarında Alman radyosu ve televizyonunda çalıştı. Her ikisi de Köln’de bulunan Almanya’nın Sesi Radyosu ve Köln Radyosu için sosyal içerikli röportajlar yapan Kıvılcım, 1993-1996 yıllarında Alman televizyonu üçüncü kanalı WDR’de televizyon programcısı olarak görev aldı. Yurda döndükten sonra Kanal 6′da ve Radikal gazetesinde çalıştı. Daha sonra NTV Radyo’da, cumartesi günleri yayınlanan, Kahvaltı Sohbetleri programını hazırladı. Yabancı televizyonlar için belgesel türünde çalışmalarına devam eden Kıvılcım ARTE kültür kanalına Karadeniz’de kirlilik sorununu ve Türkiye’de çocuk yaşta evlenmeleri anlatan belgeseller çekti.

1998′den sonra edebiyat alanında çalışmalara ağırlık veren Gönül Kıvılcım’ın basılı 5 kitabı bulunmaktadır.
“Kasaba ve Yalanlar”, Can Yayınları, 2001, “Jilet Sinan”, Can Yayınları, 2002, “Parçalı Aşklar”, Everest Yayınları, 2004, “Yaşayan Tanıklarla Karaköy”, Heyamola 2010, “Suç Sarayı” Destek Yayınevi, 2011.

Kıvılcım’ın gazetecilik yıllarındaki gözlem ve araştırmalarından yola çıkarak yazdığı “Jilet Sinan”, Arnavutçaya ve Rumenceye çevrilmiş olup, Arapçaya çevrilme çalışmaları devam etmektedir. “Kasaba ve Yalanlar” öyküsü ise Unions Verlag tarafından yayımlanan “Liebe, Lügen, Gespenster” adlı Almanca antolojide yer almıştır.

edebiyathaber.net (26 Mart 2013)

Yılın Kütüphane Dostu Ödülü Boğaziçi Üniversitesi GETEM ve Merter Platformu’nun

Türk Kütüphaneciler Derneği üyelerinin katıldığı online oylama sonucunda Merter Platformu Derneği’nin “O Köy Çok Uzak Değil Eğitim Projesi” ve Boğaziçi Üniversitesi GETEM’in “Telefon Kütüphanesi Projesi” Kütüphane Dostu Ödülü’ne layık görüldü.

Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji Eğitim Laboratuarı (GETEM),  Türk Telekom işbirliğiyle bölgesel ve ekonomik eşitsizlikler nedeniyle online kütüphanelere erişim sağlayamayan görme engelli vatandaşlarımıza sundukları Telefon Kütüphanesi Projesi’yle ödüle layık görüldü. Boğaziçi Üniversitesi GETEM Direktörü Engin Yılmaz yaptığı konuşmada, projenin ülkemizde görme engelliler için çok önemli bir katkı sağladığını, seslendirilmemiş hiçbir kitap kalmamasını dilediklerini ve bu konuda destek beklediklerini belirtti.

edebiyathaber.net (26 Mart 2013)

Bugünden dergisinde bu sayı: Aydın, entelektüel, edebiyatçı kime denir?

“Düşünsel” bölümünün ilk yazısı Mehmet Ali Kılıçbay’a ait. Anlamsal olarak iç içe geçtiği yanılgısıyla çoğunlukla birbirinin yerine yahut birbiriyle yakın ilişkide kullanılan aydın ile entelektüel kavramlarının kökenine kadar inerek, iki kavram arasındaki ayrımın altını örneklerle çizen Mehmet Ali Kılıçbay’ın yazısı, edebiyatçının kim olduğuna dair tespitlerle sonlanıyor.

Toplumda estetik algının yerleşmesi için eğitime öncelikle öğrencilerden değil, o öğrencileri yetiştirecek öğretmenlerden başlanmalı, düşüncesinde olan Afşar Timuçin; estetik kargaşayla ilgili kaygılarını dile getirmiş, bu konuda yarar değerlerinin bile estetik değerlerin önüne geçtiğini örneklemiş Estetiksiz Toplum başlıklı yazısında.

Kaya Özsezgin’in Algısallığa Açık Tinsellik adlı yazısının eksenini ressam Soner Çakmak’ın sanatının inceliklerine, eserlerindeki mizaha ve özgünlüğüne yakın bakış oluşturuyor. Soner Çakmak’la yapılan söyleşi, sanatçıyı daha da yakından tanıma olanağı veriyor.

Özgür Soylu’nun Murat Özyaşar’la gerçekleştirdiği söyleşide; Diyarbakır’da yaşamak ve yazmak irdeleniyor.

1 Nisan! Mizah ve Şaka Günü. Bugünden dergisinin 11. sayısının nisan ayının ilk gününü kapsıyor olmasıyla örtüşen iki yazı:  Mizah tarihimizin hakiki bilirkişisi Turgut Çeviker; mizah dergilerinden, mizahçılara, karikatürcülere kadar yanlış bilinenlere de işaret ederek, mizah tarihiyle ilgili önemli bilgiler veriyor. Ali Budak, gülme ile mizah arasındaki ilişkinin sınırlarını çiziyor. Edebiyatımızda mizahı anlatıyor.

Kendini Almancanın hem misafiri hem de esiri olarak gören İranlı şair Said, Almanca ile kendi ana dili arasında karşılaştırmalar yapıyor. Farsça ile Almanca arasındaki farklara örneklerle işaret ediyor. Ana dil ve yabancı dil arasındaki ilişkiye değiniyor.

Feridun Andaç, yazın ve düşünce dünyamızda kendisinde iz bırakan sanatçılardan Sait Maden’i; Hülya Soyşekerci, öykü denince akla ilk gelen emekçilerden Nursel Duruel’i; Bahadır Gülmez, Burhan Doğançay’ı anlatıyor.

Yalçın Yusufoğlu, iki aykırı karakter olan Oblomov ve Don Quijote’u anlatıyor. İ. Serdar Sağsöz, değer duygusunu anlatıyor.

11. sayının öyküleri Aslı Suna Göynük’ün Diloş Çocuk; Zeynep Ünal’ın Kiralık Daire adlı öykülerdir.

Eser tanıtımlarında Yeşim Eyüboğlu, İki Coğrafya, İki Kitap, İki Yazar, Yıl 1879 adlı yazısında Osmanlı’da ve Avrupa’da kadınlara bakış açısını üç eser üzerinden incelemiş. Marcel Aymé’nin romanı İğreti Surat’ı İlkay Noylan; Edebiyatımızda Kadın Yazarlar Sözlüğü’nü Bade Elalır tanıtıyor. Neriman Ağaoğlu, arka kapakta Suat Derviş’in hayatını işliyor.

Cezaevlerindeki kitap kotasına mektuplu destek

Tekirdağ 1 ve 2 numaralı F Tipi cezaevlerinde yönetimin koyduğu ‘hücrede en çok 10 kitap bulundurulabilir’ uygulamasına karşı başlayan direnişe, Bakırköy Cezaevi’nde bulunan kadın tutuklular mektupla destek verdi.

Tekirdağ 1 ve 2 No’lu F Tipi cezevlerinde tutukluların, yönetimin koğuşlarda 10’un üzerinde kitap bulunmasını yasaklamasının ardından başlattığı eyleme Bakırköy Cezaevi’nde bulunan kadın siyasi tutuklulardan destek geldi.

Tekirdağ 1 ve 2 No’lu F Tipi cezaevi yönetimleri, 2013 yılı Ocak ayı başında alınan idari kararla hücrede bulundurulacak kitap sayısını 10 adetle sınırlandırdı. Yasağın ardından her iki cezevindeki tutuklular 3’er günlük açlık grevi düzenleyerek direnişe geçti. Eyleme destek veren Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki kadın tutuklular da kitap sınırlamasının tecriti daha da derinleştireceğini savundular.

Kadın tutuklular, “Bakırköy Cezaevi’nden siyasi kadın tutsaklar” imzasıyla bir mektup yazdı. Mektupta “Ekonomik nedenlerle yıllarca ziyarete gelemeyen ailelerin belki her hafta ihtiyaç duyulan kitaplar için gidip gelmeleri mümkün değildir. Tutsaklar kitapsızlığa mahkum edilmektedir” dedi.

26 Mart 2013

Sadık Yemni: “Mizah, zekâ gölünün yüzeyindeki yakamozlardır”

Söyleşi: Cemile Özyakan Demirci

İyi yazar olmak için nereye koşmalı, nerede durmalı?

Bilinmezi, görünmezi, tekinsizi sevmeyiz, çünkü açıklayamayız ve bu yüzden biraz da korkarız. Ama Sadık Yemni gibi bir fizik aşığı, bilimkurguyu, tekinsizi, göremediklerimizi kendi matematiğiyle ve böylesi bir mizahla harmanlarsa koşa koşa gideriz ona. 37 senelik Amsterdam macerasından sonra, belki de içten içe İnşallahvaristan’ın (Sadık Yemni sözlüğüne göre İnşallahvaristan: Evrenin en ücra köşesinde bile olsa mevcut olmamasından endişe duyduğumuz yer. Bütün ütopyaların beşiği) İzmir’de bir yerlerde bırakılmış ya da gözden kaçmış olma ihtimaline inanarak geri döndü. Merak dolu sorularımın tıklattığı kapısını sevgiyle açtı; bir de miyavorlarını (miyavor: Kedilerin en çok istedikleri üç şeyin -sıcak, kucak ve kayıntı- tek kelimeyle ifade edilişi) eksik etmediği kedileriyle. Dizi senaryoları, farklı türde yeni kitap projeleri… Türlü işlere ayağının tozuyla girişivermiş, kendisine özel sözlüğü bile olan, değerli edebiyatçı Sadık Yemni’nin dindirilemez coşkusu benim bu muhteşem söyleşi için duyduğum heyecanı yendi. Yola yeni çıkanlara ise “gerçek kendilerini” bulmaları konusunda tavsiyeleri var.

1975 senesinde Amsterdam’a gittiniz ve orada 37 sene yaşadıktan sonra, yakın bir zamanda Türkiye’ye döndünüz? Buradan gidiş ve geri dönüş kararlarını alma süreçleriniz nasıl gelişti?

Bir göçmenin bavulu yatağın altında hazır bekler. Para kazanılacaktır ve dönülecektir. Ben de böyle gitmiştim. Göçmenliğin kendine has bir karakteri var, ben bunu seviyorum, çünkü göçmenlik biraz da kaderimiz.

Yakın zamanda evrenin belli bir hızla genişlediğini bulguladık. Bu, görebildiğimiz her şeyin inanılmaz bir hızla hareket ettiği anlamına gelir. O halde göçmek evrene uyumlu bir harekettir. Göçmek olmadan ne kültür ne sanat ne bilim var olabilir. Çünkü göçmenlik bir başka yeri görmek, adapte olmaktır ve bu insanların gelişimi için elzemdir. Başka ülke denemelerim de oldu. 1981 sonunda Sydney’e kalma fikriyle gittim, ancak vizem uzatılmadığı için kalamadım. 1984’te Brezilya’ya gittim. Ama yeniden Amsterdam’a döndüm. 2005’ten beri Türkiye’ye dönme fikri yavaş yavaş belirdiğinden gelme sıklığım arttı ve zaten taksit taksit taşınıyordum. Kurulu düzeni bozmak, orta yaş ve üzeri kişiler için çok zordur, fakat kurulu düzeni yeri geldiğinde bozamazsanız hiçbir büyük ve temel yeniliğe yelken açamazsınız.

Muska adlı kitabınızın senaryolaştırılıp, film yapılması söz konusu olmuştu. Bu proje neden gerçekleşmedi?

Muska çok katmanlı, senfonik kurgulu bir romandır. Çünkü on üç kahramanımız var ve onların hikâyesini 90-100 dakikalık bir hikâye haline getirmek ve anlatılan öyküden hiç fire vermemek çok ciddi bir işti. 1997 yılında Atıf Yılmaz çekecekti ve iki ayrı kişiye senaryo yazdırttı, ancak iki senaryoyu da çok uzun buldu. Sonuç olarak senaryolaştırmayı başaramadık, diye bir mektup yazdı bana rahmetli. Fakat ben 2009’da iki roman arası boş bir vakitte kendim senaryosunu yazıp neredeyse bitirdim. Ama araya başka işler girdi tabii. Muska‘yı film olarak görmeyi çok isterim, ama dizi potansiyeli de bayağı güçlü. Yatır adlı kitabım için on üç bölümlük bir dizi planı var. Muska için böyle bir proje söz konusu olabilir, fakat başa dönüp yeniden gözden geçirmek gerek. Bana artık başkasının yazmış olduğu bir kitap gibi geliyor Muska. Halbuki içindeki pek çok hikaye gerçek, bire bir başımdan geçmiş deneyimlerdir.

Hayal gücünüzün ve üretkenliğinizin sırrı yalnızca bu deneyimler mi?

Üç ayrı unsurdan bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi gerçek bir medyum olan anneannemin bizimle birlikte yaşamasıydı. Annem gibiydi. 4 yaşımda ilk kez kendi vücudumu onun gözlerinden gördüm. Bundan 15 yıl kadar önce keşfedilen ayna nöronlar sayesinde nöronlarımızın televizyon gibi yayın yaptıklarını gördük ve sanırım telepati de başka türlü açıklanamaz. 4 yaşından itibaren düşsel dostlarım oldu. Muska’daki düşsel dostlarım gerçektir. Daha başka zeki yaratıkların kendi deneyimlerini yaşayıp bunu evrene saldıklarına inanırım. Benim dışa hassas bir çanak antenim var diyelim.

İkincisi, 17 yaşındayken İzmir Atatürk Lisesi’nde rahmetli kimya öğretmenim bir seminer için Ankara’ya gidip beni bir süreliğine yerine öğretmen olarak bıraktı. Edebiyat sınıflarına ders verdim. Anlatma konusunda yedi yıl boyunca çok şiddetli antrenman yaptım. Bu sayede hızlı formülleştirme ve bir şeyi kafamda üç boyutlu, dört boyutlu canlandırabilme ve anlatabilme becerim gelişti.

Üçüncüsü de, 24 yaşımda göçmen olduktan sonra çok çeşitli işler yaptım. Börekçi, baklavacı, temizlikçi, konfeksiyoncu, gece kulübü kapıcısı, garson, barmen oldum; demiryollarında birbirinden farklı işler yaptım. Hayat deneyimi benim için önemli. Örneğin garson bir karakteri rahatlıkla yaratabilirim. Tabii bu üç şeyin yanında çok okumayı saymıyorum bile…

 

Metafizik, fizik ve matematiğin ta kendisidir.

Kitaplarınızda geçen “tekinsiz” olayların ve varlıkların hepsini deneyimlediğinizi söyleyebilir miyiz?

Hayır, hepsini değil, bir kısmını diyebiliriz. Bu tekinsiz olaylar için şunu söyleyebilirim ki metafizik, fiziğin ve matematiğin ta kendisidir. Erişilemez yerde olmasının nedeni henüz bizim bilgimizin ve teknik düzeyimizin oraya kadar ulaşamamasıdır. İşin bu tarafını yadsıyarak, inkâr ederek çok başka alanlara dairmiş gibi göstermeye gerek yok. Fizik ve matematik her şeydir.

Bir senaryo yazarı olarak Türkiye’deki diziler hakkında ne düşünüyorsunuz? Uyarlama senaryolarla ilgili görüşünüz nedir? Sizin senaryolarınız bu anlamda nerede duruyor?

Behzat Ç. ve Arka Sokaklar’ı beğeniyorum. Türkiye’de her hafta bu kadar uzun bölümlü dizi yapanlar insanüstü bir iş başarıyorlar. Ben kendi ilgilendiğim alandaki tüm dizileri seyretme, kitapların çoğunu okuma fırsatı buldum. Twin Peaks, Twilight Zone, 4400, Outer Limits ve

bunlar gibi tüm dizileri çıkar çıkmaz izleyebildim. Bütün dizeleri izleyen, kitapların çoğunu okuyan, bütünü bilen taklit yapmama ehliyetine sahip olur.

İnsan çok farklı bir yaratık olmadığı için çok farklı öyküler yapamaz. Ama bulunduğu yere has öyküler yapmak hâlâ popülerdir. Eğer bunu yaparsak dışarıya satmak mümkün.

Web sitenizde yayımladığınız Sadık Yemni Sözlüğü’nün içinde anlamını henüz açıklamadığınız “Jüpiter Etkisi” nedir?

Fizikçiler 30 yıl kadar önce enerjiden tasarruf etmek için Jüpiter’in gidecekleri yere en yakın konuma gelmesini beklemeyi düşündüler. İnsansız roket gönderecekleri zaman, dünyadan 1.400 kez büyük olan Jüpiter’e doğru göndererek yakıttan tasarruf etmekti amaç. Dünyaya düşse dünyayı yok edecek olan asteroitler, Jüpiter’deki yer çekimi yüzünden, oraya düşüyorlar. Roketin yakıtını Jüpiter’e yaklaşınca kesmek, Jüpiter’e yaklaşınca yer çekimi sayesinde hızlanmak, Jüpiter’e çok yaklaşıp hızımız artınca roketi tekrar çalıştırmak ve bu artmış hızı kullanarak çok hızlı ilerlemek üzerine bir teori vardı. Yazar olmak isteyenlere vermek istediğim öğüt şudur: Önce sizi okurken mahveden yazarlar bulun. O yazarlardan bir tanesini kendinize Jüpiter yapın. Jüpiter’e doğru yola çıkın ve tam ona çok yaklaştığınızda bir manevra yapıp ondan kaçın. Onun artırdığı hızın da yardımıyla ulaşmak istediğiniz yere ulaşın. Ancak vaktinde manevra yapamazsanız, Jüpiter’in göbeğine saplanırsınız ve tıpkı o yazar gibi yazmaya çalışırsınız. Jüpiter’e saplanmış yazar, kötü yazardır. Birisi gibi yazamayan ve onun kim olduğunu belli eden yazara kötü yazar denir. Jüpiterlerimizin kitaplarını hızlı hızlı değil, interneti, telefonu kapatıp birkaç defa okumak, hazmetmek gereklidir.

Yazar adayının Jüpiter’e yaklaştığında manevra yapmasından kastınız nedir?

O kişinin eserlerini neredeyse sayısız kerelere okumalı, o metinlerle yatıp kalkmalıdır. O zaman o yazarın siz olmayan tarafını görür ve kendi yolunuzu açarsınız. Üslup bu nedenle çok önemlidir.

Sizin Jüpiter’iniz kim?

Birkaç tane sayabilirim. Borges, Stephen King, Len Deighton ve Graham Greene.

Sadık Yemni Sözlüğü’ne girecek yeni kelimeler var mı?

Tesirlilik var. Etkin tesirli demektir. Etkinlik kelimesinin karşılığı faaliyet değildir. Ben de etkinlik kelimesinin karşılığı olarak tesirlilik kelimesini uydurdum. Etkinliğin yanlış kullanımının altını çizmek için uydurdum tabii bu kelimeyi.

Aforizma da yazıyorsunuz değil mi?

Evet, en çok kullandığım: “Mizah, zekâ gölünün yüzeyindeki yakamozlardır”.

Şu sıralar gündemde olan yeni projeler var mı? Varsa ne aşamadalar?

Şu anda senaryo ve senaryolara konu olabilecek yeni öykülerle meşgulüm. Senaryolar alacakaranlık kuşağı tarzında, gizemli, olağanüstü olaylar içeren öyküler. Bunlardan oluşan bir TV dizisi için çekimler bugünlerde başlıyor. Kendi öykülerimden hareketle yedi senaryo yazdım, bunların altısı çekilecek. İyi giderse toplamda 26 bölüm planlanıyor. Her bir bölümün ayrı konusu ve ayrı oyuncuları olacak; yani her bölüm birbirinden bağımsız.

Bir de 37 yıllık göçmenlikten sonra, içinde fantastik unsurlar olmayan, çok dehşetli, gerçek hikâyelerin olduğu dram türünde göçmen romanları yazıyorum. Birincisi 1977 yazını, Amsterdam’daki Alsancak Börekçisi’ndeki deneyimlerimi, gözlemlerimi anlatacak. Birkaç kitaplık bir seri olacak.

Cemile Özyakan Demirci – edebiyathaber.net (25 Mart 2013)

sadık yemni - 28/03/2013 - 16:45

Çok beğendiğiniz iyi yazarlar yeteneğinize ayna tutar. Görüntü netse ve çok çabalarsanız bu akisler üslubunuzun potası olacaktır.

Samuel Beckett’ten Sıradan Kadınlar Düşü | Onur Uludoğan

I        

Şubat 2013’te, Georges Perec’in ilk romanı olan ve yayınevleri tarafından reddedildikten sonra kaybolan, ancak Perec’in ölümünden otuz yıl sonra ilk baskısı yapılan Paralı Asker, Sel Yayıncılık tarafından okurlarla buluşturulmuştu.

Yayınevi, geçtiğimiz günlerde de Perec’in romanıyla benzer bir kaderi paylaşan Sıradan Kadınlar Düşü’nü yayımladı.

Sıradan Kadınlar Düşü, Beckett  tarafından 1932 yazı içinde Paris’te yazılmış. Söz konusu dönemde Beckett, Dublin Üniversitesi’ndeki işinden istifa etmiş ve Paris’e gelmiştir.

Bu dönemine ilişkin ayrıntıları Charles Juliet’le yaptığı söyleşide bulabiliriz (Samuel Beckett ile Görüşmeler, Om Yayıncılık, 2000).

Juliet, Beckett ile yaptığı görüşmenin ardından izlenimlerini şu cümlelerle aktarıyor.

“… (Beckett) önce Londra’da yaşamış, Sonra da Paris’te. Parlak biçimde başlayan üniversite kariyerini sürdürmekten vazgeçmiş ama yazar olmayı da düşünmüyormuş. Montparnasse’taki bir otelin küçük bir odasında kalıyormuş, kendini yitip gitmiş ve ezik hissediyor, bitip tükenmiş biri gibi yaşıyormuş. Yataktan öğlende kalkıyor, kahvaltı etmek için en yakın kahveye gidebilecek gücü kendinde ancak bulabiliyormuş. Hiçbir şey yapamıyormuş. Okuyamıyormuş bile.” (s. 16-17)

Beckett, yukarıda alıntıladığım görüşmede Charles Juliet’e, o döneminde, hiçbir şey yapamadığını söylese de oturup Sıradan Kadınlar Düşü’nü yazmıştır.

Beckett, Düş’ü yazdıktan sonra birçok yayıncıya gönderir, fakat kitabını bir türlü yayımlatamaz. Bir süre sonra da Düş’ü yayımlatmaktan vazgeçer ve bu kitaptaki kimi bölümleri yeniden düzenleyerek çeşitli dergilerde yayımlanmış başka öykülerle birleştirir ve bu öykü seçkisi 1934’te “More Pricks Than Kicks” (Aşksız İlişkiler) adı altında basılır.

Beckett’ın sonraki romanları Watt ve Molloy da onlarca ret cevabından sonra yayımlanabilmiş kitaplardır.

Beckett, Juliet’le yaptığı söyleşide bu konuyla ilgili düşündüklerini,  “… Yayımlanmamış olmasının hiç önemi yok. Bu iş soluk alabilmek için yapılır.”  (s. 71) sözleriyle ifade eder.

“Aşksız İlişkiler”in yayımlanmasının ardından Sıradan Kadınlar Düşü bir daha Beckett’ın gündemine gelmez. Birkaç kez kitabın basılıp basılmamasıyla ilgili sürünceme de kalsa da bir türlü ikna olup kitabın basımına izin vermez.

Samuel Beckett, Sıradan Kadınlar Düşü’nden o denli vazgeçmiştir ki elindeki özgün kopyayı 1961’de kendisi hakkında bir araştırma yapan Lawrence E. Harvey’e verir. Harvey de 1971’de taslağı Dartmouth College’a verir ve Sıradan Kadınlar Düşü, 1992’deki basımına kadar Dartmouth College’ın arşivinde kalır.

II

Beckett’ın Düş’ü yazdığı dönemde, Ulysses (1922), Deniz Feneri (1927), Dalgalar (1931) ve Kayıp Zamanın İzinde (1913-1927) gibi bugün bile aşılamamış ve halen en zorlu metinler arasında gösterilen kitaplar çoktan yayımlanmıştır.

Söz konusu kitapları okuduğunu varsayabileceğimiz yirmi altı yaşındaki Beckett’ın, Sıradan Kadınlar Düşü’nde bu zorlu metinlerle paralel bir zorluk derecesine sahip bir roman yazmayı hedeflediğini düşünebiliriz.

Bu kapsamda, Düş’ü okunması (ve tabii ki çevrilmesi) oldukça zor bir kitap olarak niteleyebiliriz.

III

Beckett’ın diğer romanlarını okuyanlar bilirler. Yazar, metinlerini hep daha fazla sıkıştırıp kısaltmanın derdindedir. Bu kapsamda (anadili olan) İngilizce yazmaktan bile vazgeçerek Fransızca yazmaya başlar. Zamanla,  metinlerdeki anlatıcıların bile kaybolduğunu görürüz.

Juliet, bu durumu, “Sonunda da artık kimin konuştuğu bilinmiyor. Öznenin tam anlamıyla ortadan kalkması söz konusu.” (s. 91) cümleleriyle ifade eder.

Sıradan Kadınlar Düşü’ne bu açıdan, sonraki romanlarıyla beraber baktığımızda, Düş için, Beckett’ın en geveze romanıdır, diyebiliriz. Kitabın birçok yerinde uzun tasvirler ve benzetmeler bile kullanılmış.

Sıradan Kadınlar Düşü’nde çok katmanlı bir dil kullanılmış. Bu kapsamda, tüm kitap boyunca yüzlerce Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve Latince sözcük kullanmış. Bu sözcüklerle beraber Dante’den Mozart’a, İncil’den Yunan Mitolojisi’ne kadar birçok farklı gönderme de söz konusu. Düş’te, kullanılan yabancı sözcüklerin ve göndermelerin dışında dil ve anlatım da bilinçli bir şekilde bozulmuş. Noktalama işaretleri çoğu yerde ya hiç kullanılmamış ya da kasıtlı olarak yanlış yerlerde kullanılmış.

Bu noktada, oldukça zorlu bir çeviri sürecinin altından başarıyla kalkmış olan H. Öklem Süloş’u da tebrik etmek gerekir.

IV

Bugün, ilk romanların birçok otobiyografik detay taşıdığı kabul edilir. Sıradan Kadınlar Düşü’ne bu açıdan baktığımızda, kitabın kahramanı Belacqua ile Beckett arasında paralellik kurmak mümkün. Fakat bu cümleden yola çıkarak Sıradan Kadınlar Düşü’nün başlı başına “otobiyografik” bir roman olduğunun düşünülmesi yanlış olur.

Beckett, kendisini bu kitapta da o denli başarıyla gizler ki biz okurlar, ancak kimi şeyleri anladığımızı varsayarak kendimizi eğlendiririz.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (25 Mart 2013)

Tüm Yazıları>>>

Granada edebiyat dergisi yayın hayatına başlıyor

Yayın Yönetmeni V. Hüseyin Kaya, editörleri Atiye Gülfer Kaymak, Serkan Ozan Özağaç ve Servet Gündoğdu olan Granada edebiyat dergisi Nisan-Mayıs 2013 sayısıyla yayın hayatına başlıyor.

 

Dergide yer alan yazılar:

Granada Sen Bizim… / Haydar Ergülen

Mektup / Ömer Erdem

Gelenek ve Bireysel Yetenek /T. S. Eliot

Şiirde Anlam Sorunu / Burhanettin Tatar

“Yazınca Bir Azâb, Yazamayınca Bin!” Enis Batur’la Şiir Üzerine

Edebiyat Nedir? / Oya Batum Menteşe

Apollo’nun Kadim Gövdesi /Rainer Maria Rilke

Daima Mısırlı Isabelle /René Char

Katlanabilir Misin, Ebediyete? / Cahit Koytak

Bir Şiire Bir Vesile Dönüş / Enis Batur

Ve Yolda Bir Mesaj / Sohrab-i Sipihri

Memento Quia Pulvis Es / V.B.Bayrıl

Yaradan Biçilmiş Pay / Selçuk Küpçük

Okunmuş Şiir / Servet Gündoğdu

Güz Eksiği / Murat Saldıray

Beşinci Element / Mustafa Bal

Bir Sinema Var Sinemada Sinemadan İçeru/Dursun Ali Tökel

Yazarlığın ‘Görünmez Kentler’i/ Italo Calvino

Bir Gün Bir Kitap Okudum Ve… /Marc Levy

Huzur Romanında Mekândan Uzama Bir Yolculuk: İstanbul / Yavuz Demir

“Sağ elin oğlu” Kim? Puslu Kıtalar Atlası’nda “Okur”luk ve “Yazar”lık Halleri / Berat Açıl

Sadık Yalsızuçanlar İçin Sabır Taşı / Enis Batur

Mustafa Kutlu’nun Memleket Hikâyeleri /Yıldız Ramazanoğlu

Hakikat / Sadık Yalsızuçanlar

Dondurmacılar / Remzi Karabulut

Üç Nokta / Murat Taş

Çınar / Bekir Şakir Konyalı

Temrinler / Seyit Göktepe

Adını Koyamadığım Öykü / V. Hüseyin Kaya

Geçerken 1 / İbrahim Tökel

“Rus Edebiyatı Dersleri” / Yiğit Yavuz

Ses Veriyorum, Korkmaaa!

Muhayyelât-ı Hayâl Hanım Tristram Shandy ile Söyleşi

edebiyathaber.net (25 Mart 2013)

Kütüphane Haftası, İstiklal Caddesi’ndeki Açılış Yürüyüşü ile başladı

49. Kütüphane Haftası kutlamaları kapsamında, 24 Mart Pazar günü, Taksim İstiklal Caddesi’nde gerçekleştirilen Kütüphane Haftası Açılış yürüyüşünde İstanbul halkı kütüphanelerle birlikte gelişmeye, değişmeye ve özgürleşmeye çağırıldı.

“Kütüphanelerim, Kitaplarım ve Ben” teması ile gerçekleştirilen yürüyüşe İstanbul’un 400’den fazla kütüphanesinde görev yapan kütüphaneciler, öğrenciler, sivil toplum örgütleri, yazarlar, edebiyatçılar, çocuklar ve vatandaşlardan oluşan yaklaşık beş yüz kişi katıldı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Bandosu’nun eşliğinde, Tünel Meydanı’ndan başlayıp Taksim Cumhuriyet Meydanı’nda son bulan yürüyüşte İstanbul’daki kütüphanelerin isimlerini taşıyan pankartlar taşındı. Yürüyüşte, kütüphanelerin yaşamdaki değerine, insanlar ve toplum üzerindeki değiştirici ve geliştirici gücüne dikkat çekildi. Yürüyüş sırasında, Nostaljik Tramvay’da gerçekleştirilen drama çalışmalarında ise kütüphaneci ve drama eğitmeni Çiğdem Odabaşı eşliğinde, Marmara ve İstanbul Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü öğrencileri tarafından haftanın temasına uygun olarak hazırlanan canlandırmalar sunularak, verilen mesajlar pekiştirilmiş oldu.

Bu yıl “Kütüphanelerle. Değişin, Gelişin, Özgürleşin” sloganıyla kutlanan Kütüphane Haftası etkinliklerine 25 Mart Pazartesi günü saat 10.30’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilecek Açılış Töreni ile devam edilecek.

Etkinliklere buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz>>>

Bilgi ve iletişim:

bilgi@istanbulkutuphaneci.org | 05306404771

edebiyathaber.net (25 Mart 2013)

2012 Naim Tirali Öykü Ödül töreni gerçekleşti

Gazeteci, yazar Naim Tirali’nin adını yaşatmak ve öykücülük anlayışını gelecek kuşaklara tanıtmak amacıyla İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü’nde “Naim Tirali Öykü Ödülü” töreni düzenlendi.

Doğan Hızlan, Semih Gümüş, Yekta Kopan, Prof. Cevat Çapan, Oktay Akbal, Nursel Duruel ve Dr. Emine Tirali’den oluşan seçici kurul tarafından belirlenen eserlerin ödül törenine çok sayıda edebiyatseverin yanı sıra Tirali ailesinin fertleri de katıldı. Ödül töreninde Yağmurda Kuş Sesleri adlı öykü kitabıyla bu yılki ödüle değer bulunan Hüseyin Akyüz ile Hayat Apartmanı adlı kitabıyla ödülün diğer paylaşanı Mehmet Fırat Pürselim plaketlerini aldılar.

edebiyathaber.net (25 Mart 2013)

Akın Orhan - 25/03/2013 - 12:26

Ödülü Mehmet Fırat Pürselim’in Hayat Apartımanı kitabıyla paylaşmıştır. Onun ismi neden geçmiyor anlamadım.

Mehmet Fırat Pürselim - 26/03/2013 - 10:22

Haber düzeltilmiş. Duyarlılığınız için teşekkür ederim, Akın Orhan Bey.

Jules Verne’den Dünyanın Ucundaki Fener

Bilgi Yayınevi, Jules Verne’in dünyada en çok satan klasiklerden olan Dünyanın Ucundaki Fener  adlı romanını Yasemin Yener çevirisiyle yayımladı.

Estados Adası, sert Antarktika rüzgârları, dev dalgaların egemen olduğu ıssız kumsalları, gemilerin parçalandığı, denizcilerin can verdiği kasvetli kayalıklarıyla Güney Amerika’nın en uç noktasında yer alıyordu. Artık medeniyet hâkimiyeti eline almaya cesaret ettiğinde, dünyada kalan en son ve en vahşi sahiller bir deniz feneriyle aydınlandı…

Fakat bu önemli ışığın koruyucusu Vasquez, iki arkadaşını öldüren ve onu vahşi doğaya süren tehlikeli ve gözü kara Kongre çetesini hesaba katmamıştı. Tek başına, hiçbir donanımı olmadan Kongre’nin hain planlarına engel olabilecek miydi acaba?

Sürükleyici bir hırs ve azim öyküsü…

edebiyathaber.net (25 Mart 2013)

Edebiyat eleştirisi üzerine | Aysu Erden

Dilbilimci, sözeylem araştırmacısı,  edebiyat eleştirmeni ve eleştirel söylem üzerine

Bilindiği üzere her kültürün kendine özgü bir yazını vardır. Dolayısıyla da yazın kültürel olarak betimlenebilecek bir kavramdır. Öykü de, yazınsal bir metin türü olduğu için, içinden çıktığı toplumun birçok kültürel özelliğini içinde barındırır.

Yazınsal metinlerin incelenmesinde ve eleştirilmesinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Burada, dilbilimin bir alanı olan yazınsal metinlerin incelenmesini ele alan biçembilimin, yazın eleştirmenine, yazın öğrencisine, yazara ve okura sunduğu yöntemleri iki grupta toplamak olasıdır.  Aslında bu iki grup, biçembilimin temelde birbirleriyle farklı gibi görünen iki bakış açısını da ortaya koymaktadır (Weber, 1992:1):

  • Biçimci-Yapısal Biçembilimi (Düşünsel yapılar-bilimsel bütünlük-tarafsızlık):  Yazınsal metindeki somut anlatı yapılarını inceler, metnin temelinde bulunan ve metni yönlendiren düşünsel yapılar üzerinde yoğunlaşır. Bu bakış açısı, bilimsel bütünlüğü ve tarafsızlığı hedefler.
  • Eleştirel Söylem Biçembilimi (Okurun sezgisel tepkileri ve özgün yorumlar): İşlevsel dil kuramlarından yola çıkar. Kullanımbilgisi (edimbilim), söylem çözümlemesi ve bilişsel bilim gibi bilim dallarının yöntemlerinden yararlanır. Okura, eleştirel okuma konusunda ışık tutar, onun eleştirel okuma becerisini geliştirir. Eleştirel Söylem Biçembilimi tarafsız değil, daha ziyade özneldir. Bu bakış açısına göre, eleştirel okuma sonunda, okur, okuduğu metne yönelik olarak sezgisel bir tepki oluşturur ve kendine özgü bir yorum yapar.  Sezgisel tepkiler, doğal olarak, metnin temelinde bulunan düşünsel yapıların okurlar tarafından çözülmesinden sonra oluşurlar. Dilbilimciler, “düşünsel yapı” terimini, sosyo-kültürel normlar, değerler, bilgi ve inanç dizgeleri ile metni okurken yapılan çıkarımlarda kullanılan bir dizi varsayımlar anlamında kullanmaktadırlar. Bu görüşe göre, metnin anlamı”, yazarın metnin içine sakladığı ve keşfedilmesi gereken gizli bir “şey” değil de, okurun kendisinin oluşturup yapısını kurduğu bir olgu olarak kabul edilmektedir. Ancak bu durum, yazarın metinle artık hiçbir ilgisinin kalmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü okur, yazarın “dilini” anlamak için kendi “dilini” kullanmak zorundadır. Bu “dil” ise, aslında toplumun (toplumsal, kültürel, ideolojik ve kurumsal güçlerin) okur için belirlediği bir dildir (Weber, 1992:11-12).

Yine, yazınsal metinlere ilişkin, üç ayrı yaklaşımdan söz edilebilir:

  • Dilbilimci ve yazınsal metin: Dilbilimci, yazınsal metinlere seçici gözle bakar. Dikkatini yazarın ürettiği sözcelerin dilbilgisi yapılarıyla, tümce türlerinin incelenmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Dilbilimci, incelemeğe değer görerek seçtiği dil yapılarını, yazarın metni üretme becerisi, okuru ise metni yorumlama yetileri açısından değerlendirir.
  • Sözeylem araştırmacısı ve yazınsal metin (Durum bağlamı, dil dışı faktörler ve yazar-okur ikilisinin değer yargıları): Sözeylem araştırmacıları yazarın belirli ve farklı bağlamlarda ürettiği ve durum bağlamına uygun düşen tümceleri geniş açıdan incelerler, yazınsal metnin sadece dilbilgisel yapısını değil, metindeki sözeylemin gerçekleşmesine katkıda bulunan tüm dil dışı faktörleri göz önünde bulundururlar. Söz konusu dil dışı faktörler, büyük ölçüde, yazar-okur ikilisinin inançlarına, ahlaki değerlerine, yaşama bakış açılarına bağımlı kalmaktadır (Katz, 1992:156).
  • Yazın Eleştirmeni ve yazınsal metin (Karşılıklı etkileşimler, üst-dil oluşturma eylemi): Yazar, gerçek ya da hayali olan dil dışı nesnelerden ve olgulardan söz eder. Yazın eleştirisinin konusu dış dünya ile değil, yazarın dil öğeleriyle gerçekleştirdiği ifadelerle ilgilidir. Yazar, belirli bir metin dünyası oluşturur. Bu, düşünsel bir alt yapısı olan “ideolojik” bir dünyadır. Yazar bu dünyada kimi olayları öne çıkarırken, kimilerini geriye itmekte ya da kasıtlı olarak görmezlikten gelmektedir. Yazınsal metin dünyası, yazar tarafından seçilen olaylarla bağdaşan, yeni bir dünya görüşüne sahiptir. Metindeki bu dünya görüşünün bütüncül bir düzeni vardır. Okur, metinden yeni bilgiler edinirken, aslında, bu bütüncül düzenden etkilenmektedir. Yazın eleştirmeni yazarın dış dünya ile ilgili yorumunu yorumlayan bir üst dil geliştirir. Diğer bir deyişle, yazın eleştirisi, birinci derecede üretilen özgün bir dil kullanımına uygulanan ikinci derecede üretilmiş bir dil, bir üst dil olarak ortaya çıkmaktadır. Bu iki dil kullanımı arasında, karşılıklı bir iletişim ve etkileşim vardır. İşte, yazınsal eleştiri bu karşılıklı etkileşimler sonucunda ortaya çıkan ve aşağıda belirtilen farklı türlerde ilişkiler içeren bir etkinliktir (Barthes, 1972:434):
  • Eleştiri diliyle yazarın dili arasındaki ilişki.
  • Yazarın diliyle gerçek dünya arasındaki ilişki.
  • Okurun ya da eleştirmenin oluşturduğu üst-dille gerçek dünya ve yazınsal metin arasındaki ilişkiler dizgesi.

Kaynakça

Barthes, Roland (1972) “Criticism as Language, Modern Linguistic Criticism 1900-1970, edt: Lawrence J., Lipkin A.Walton, New York: Athenium

Katz, Jerrold J. (1992) Semantic Theory, London: Raw Publishers

Weber, Jean Jacques (1992) Critical Analysis of Fiction, Amsterdam: Rodopi

Aysu Erden – edebiyathaber.net (22 Mart 2013)

Tüm Yazıları >>>

“Dönmek Mümkün Olsa”: Buna Marc Levy ile tanışma da diyebiliriz!

Dönmek Mümkün Olsa, yapılan hataların ve yaşananların değiştirilmesi için sunulacak bir şansın hayaliyle yaşayanların kitabı… Yani hepimizin!

Levy’nin anlattıkları bugüne dek okuduğunuz en iyi maceralardan biri olarak kalmayacak, Fransa’dan tüm dünyaya ulaşan bir yazarın “en iyi” kitabında kaybolacaksınız.

New York Times’ın genç ve başarılı muhabiri Andrew Stilman gençlik aşkıyla yeni evlenmiş, bir yandan da hayatının en önemli haberinin izini sürmektedir. Ancak sabah koşusu için gittiği parkta bıçaklı saldırıya uğrayarak ağır yaralanır. Gözlerini açtığında zaman içinde iki ay öncesine gitmiştir, hem araştırmasını sona erdirmek hem de kendisine vahşice saldıran kişiyi bulmak için altmış günü vardır. New York’tan Buenos Aires’e kadar uzanan amansız yarış başlamıştır artık. Daha önce yaşadığı o altmış günü yeniden yaşamaya başladığında, kıskançlık ve intikam güdüleriyle onu öldürmek isteyecek insanların sayısının epeyce kalabalık olduğunu şaşkınlıkla fark eder. Peki kimdir saldırgan: Karısı Valérie mi, barda tanıştığı esrarengiz kadın mı, çocuğu elinden alınan aile mi, yoksa ve baş belası meslektaşı Olson mu?

Romanları kırk beş dile çevrilen ve milyonlarca satan Marc Levy, dünyada en çok okunan Fransız yazar unvanını yıllardır koruyor. Gerçekle kurguyu ustaca harmanladığı, tutku, aşk, heyecan ve gerilim dolu bu romanla, okuyucuyu Keşke Gerçek Olsa’dakine benzer bir maceraya sürüklüyor bir kere daha!

MARC LEVY

MARC LEVY, 1963 yılında Fransa’da doğdu. 17 yaşında Kızılhaç örgütüne katıldı, altı yıl boyunca gönüllü olarak hizmet verdi; bir yandan da Paris Dauphine Üniversitesi’nde öğrenimini sürdürdü. Yirmi üç yaşında ülkesinden ayrılıp ABD’ye yerleşti. Yedi yıl sonra, iki arkadaşıyla birlikte bir mimarlık şirketi kurmak üzere Fransa’ya geri döndü. On yıl boyunca bu şirketi yönetti. 40 yaşına yaklaştığı günlerde, oğluna anlattığı hikâyeleri kâğıda dökmeye karar verince ilk romanı Keşke Gerçek Olsa ortaya çıktı. Dünya çapında büyük bir başarı elde eden kitap, aylarca çoksatar listelerinin başından inmedi ve otuza yakın dile çevrildi. Yazarın ikinci romanı Neredesin? ilkini aratmayacak bir başarıyla çok geçmeden bir milyon satış rakamına ulaştı. 2003’te yayımladığı Sonsuzluk İçin Yedi Gün, Fransa’da 2003’ün en çok satan romanı oldu. 2004’te yayımlanan Gelecek Sefere; aşk, mizah ve masalsı öğelerle ördüğü romanlarının son halkası oldu. Levy, 2005’te Keşke Gerçek Olsa’nın devam romanı Sizi Tekrar Görmek’i yayımladı. Bir kısa metrajlı filmi de (La lettre de Nabila) bulunan yazar Londra’da yaşıyor.

edebiyathaber.net (22 Mart 2013)

Seda Arslantaş - 22/03/2013 - 15:02

söz konusu Marc Levy ise gözü kapalı okunur. hemen hemen her kitabını okudum ve çok seviyorum yazarın tarzını. gerçekten insanların kalbine dokunmasını biliyor :)

Aslı Erdoğan, yaşadığı sağlık sorunu için destek bekliyor

Eserleri birçok dile çevrilen, Fransa’da Lire Dergisi tarafından “Geleceğin 50 Yazarı” arasında gösterilen Aslı Erdoğan, sağlık sorunları nedeniyle sıkıntılı günler geçiriyor.

Aldığı bir edebiyat bursu ile Avusturya’nın Graz kentine giden ünlü yazar, ani bir kanamayla kaldırıldığı hastane tarafından kanaması devam etmesine rağmen kapının önüne konulduğunu söyleyerek dostlarından yardım istedi.

Erdoğan koşulların daha iyi olduğunu düşündüğü başkent Viyana’ya geçmek ya da Türkiye’ye dönmek istiyor.

Erdoğan, gönderdiği e-postada şunları yazdı:

“Durum çok ciddi. Cuma günü yumurtalık kanseri olup olamadığımı öğreneceğim. Ama daha büyük bir olasılıkla acilen alınması gereken bir fissur söz konusu. Buradaki doktorlar korkunç davrandılar, kanamalı halimle kapının önüne koydular. Uyuşturucusuz biyopsi almaktan tutun da yarı baygın halimle bir saat bekletmeye dek her şeyi yaşadım. Acilen doğru dürüst tedavi edilebileceğim bir şehre, beni dinleyecek doktorlara ihtiyacım var. Viyana en yakın seçenek. Yolculuk yapabilirsem, İstanbul’a dönmek istiyorum ama sınırda derdimi anlatamamaktan korkuyorum. Gerçekten şimdi dayanışmaya ihtiyacım var. Yani dönme kararı verirsem, birkaç gün içinde bu kararı vermeliyim, neler olabilir, kim destek olabilir?

22 Mart 2013

ömer leventoğlu - 22/03/2013 - 13:04

viyanada bir doktor arkadaşım var, şimdi ona durumu yazdım… ancak aslı erdoğana nasıl ulaşacak, benim mail adresime bazı referanslar yazarsanız sevinirim…
selamlar…

melek fidan - 22/03/2013 - 20:51

Tam anlayamadım. Türkiye’ye dönerse sınırda niye sorun olacak? Pasaportumu yok? Destek kampanyasının nedeni ne acaba? Açıklama gelirse sevinirim. Doktor ya da hastane mi tavsiye etmemiz gerekiyor. Elbette herkese yardım ettiğimiz gibi kendisine de yardımcı oluruz.

can b. - 25/03/2013 - 09:03

Ne gibi bir destek söz konusu? Cern’de çalışmış yüksek mühendisin nasıl bir desteğe ihtiyacı olabilir?

Ali Yusufyan - 09/06/2014 - 16:53

Şimdiki durumu hakkında bilginiz var mı?

Mızmız Mırnav-5: Oyun Parkında

Mızmız Mırnav-5: Oyun Parkında Tudem Uçan Balık Yayınları’nca yayımlandı.

Uluslararası Çocuk Kitapları Kurulu (IBBY), 2006 onur listesinde yer alan ve 2008 yılında Hans Christian Andersen Ödülü’ne aday gösterilen usta yazar Ayla Çınaroğlu ile “Renklerin Hâkimi” ressam Mustafa Delioğlu’ndan paylaşım, arkadaşlık, oyun temaları üzerine sımsıcak bir öykü bekliyor minikleri.

Sevimli kahramanımız Mızmız Mırnav, evinin olduğu sokağa yeni bir oyun parkı yapıldığını öğrenir. Neler yoktur ki bu yeni oyun parkında: Kocaman bir kaydırak, kıpkırmızı bir tahterevalli, oyuncak zürafaların boyunlarına asılı salıncaklar, eğlenceli kum havuzları…

Yorucu bir okul gününün ardından Mızmız, Mırnoş, Mırnış; herkes soluğu bu muhteşem parkta alır. Parkta geçirilen vakit pisiciklere yepyeni bir şeyler öğretecektir; mesela şaşırtıcı da olsa mızmızlık yapmanın kimi zaman çok işe yaradığını.
Çocuklar, sevimli mi sevimli bir kedicik olan Mızmız Mırnav ile arkadaşlarının maceralarını okumaya doyamayacaklar.

edebiyathaber.net (22 Mart 2013)

49.Kütüphane Haftası Kutlanıyor: “Kütüphanelerle Değişin Gelişin Özgürleşin!”

25–31 Mart 2013 tarihleri arasında 49. su kutlanacak olan ‘Kütüphane Haftası’nın bu yılki İstanbul teması “Kütüphanelerle değişin, gelişin, özgürleşin!” Hafta boyunca İstanbul’un tüm ilçelerinde pek çok kütüphane çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor, kitap ve kütüphane dostlarıyla buluşuyor.

49. Kütüphane Haftası, birbirinden ilginç etkinlik ve buluşmalara sahne olacak. Etkinliklerin merkezinde ise kütüphanelerle birlikte kütüphane çalışanları ve varlık sebepleri olan okuyucu ve kullanıcıları da yer alıyor. Bu yılki geliştirilen slogan ise bu yönelişi ifade ediyor : “Kütüphanelerle değişin, gelişin özgürleşin!” Kütüphaneleri keşfeden bireylerin kendilerinde şahit oldukları değişim, gelişim ve özgürleşme sürecine vurgu yapan ve bunun toplumsal gelişmeye etkisini öngören birçok etkinlik katılımcıları bekliyor.

Haftanın ilk etkinliği 24 Mart 2013 Pazar günü saat 15.00’de Tünel Meydanı’ndan başlayacak olan Kütüphane Haftası Açılış Yürüyüşü olacak. İstanbul’daki kütüphanecilerin okuyucuları ile birlikte olacağı bu yürüyüşte, çocuklar da en sevdikleri kitap kahramanlarının kostümleriyle olarak yürüyüşe renk katacaklar. Yürüyüş süresince İstiklal Caddesi’ndeki Nostaljik Tramvay’da ise, hafta temasına uygun drama gösterileri ve canlandırmalar yer alacak.

2011 yılından beri gerçekleştirilen ve kentin birçok semtinde halkın erişimine yönelik “Geceleyin Kütüphane” uygulaması ise bu yıl ki kutlamaların en renkli etkinliklerinden biri olarak dikkat çekiyor. İstanbul’daki birçok belediye ve halk kütüphanelerinin katılımıyla yürütülecek “Geceleyin Kütüphane” etkinliğinde; hafta boyunca  İstanbul’ daki  kütüphanelerin saat 22.00’ye kadar açık tutularak halka yönelik etkinlikler düzenlenmesi ve İstanbul halkının kütüphaneleri keşfetmeleri için önemli bir fırsat sunulması amaçlanıyor.

Hafta boyunca birçok farklı mekânda gerçekleştirilecek kültür ve sanat etkinlikleri de kutlama programını daha bütünsel hale getiriyor. Bu kapsamda İstanbul genelinde, ülkemizden ve yurtdışından; yazar, akademisyen, sanatçıların katılacağı konferans, panel, sergi, gibi onlarca etkinlik gerçekleştirilecek.

Etkinlik programını görmek için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (22 Mart 2013)

James Herbert hayatını kaybetti

Ünlü korku romanları yazarı James Herbert, 69 yaşında hayata veda etti. Herbert’in yayıncısı Pan Macmillan, ünlü yazarın Sussex kentindeki evinde öldüğünü söyledi.

Herbet’in 1974′te yayımlanan ilk romanı “The Rats”, sadece 2 hafta içinde 100 bin satmıştı. Türkçe’ye “Sıçanlar” adıyla çevrilen kitap, et yiyen mutant sıçanların başkent Londra’da yol açtığı dehşeti anlatıyordu. Kitap, daha sonra beyaz perdeye de uyarlanmıştı.

Grafik tasarımı eğitimi alan Herbert, kitaplarının kapaklarını da kendisi tasarlıyordu.

Kraliçe II. Elizabeth’in 2010 yılında “Üstün Hizmet Madalyası” ile onurlandırdığı ve aynı yıl düzenlenen Dünya Korku Kurultayı’nda “Korku Romanlarının Büyük Ustası” ilan edilen Herbert, “The Fog”, “Others”, “The Survivor” ve “Shrine”ın da aralarında bulunduğu 23 kitap yayımlamıştı. Herbert’in Türkçe’ye çevrilen eserleri arasında “48″, “Dolunay” ve “Sıçanlar” yer alıyor.

22 Mart 2013

PEN/Faulkner Ödülü Sáenzin’e

Amerikan edebiyatının prestijli ödüllerinden PEN/ Faulkner, bu yıl Benjamin Alire Saenz’ın “Everything Begins and Ends at the Kentucky Club” adlı kısa öykü derlemesine verildi.

Saenz, merkezi Washington’da bulunan PEN/ Faulkner Vakfı’nın ödülünü çoğu Teksas-Meksika sınırında geçen hikayeleriyle kazandı. Amerikalı yazarların eserlerinin değerlendirmeye alındığı yarışmada, “en iyi” seçilen eserin yazarına 15 bin dolar ödül de veriliyor.

21 Mart 2013

“Dijital Medya Okulu” dersleri kitap oldu

“Dijital Medya Okulu 2012″ eğitim programının notları kitaplaştırıldı.

Medya Derneği’nin Bahçeşehir Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi ile ortaklaşa düzenlediği “Dijital Medya Okulu 2012″ eğitim programının notları kitaplaştırıldı. 12 farklı uzmanın eğitmenliğinde gerçekleştirilen program, yeni medya araçlarını etkin kullanmak isteyen gazeteciler için önemli bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Bu yıl ilki gerçekleştirilen 6 haftalık eğitim programında, kendi alanında uzman 12 isim şu dersleri verdi: Dijital Medyada tasarım, Gazeteciler için Google Araçları, Gazeteciler için Blog Teknikleri, Bir Haber Sitesinde İş Akışı, Viral Video Teknikleri, Multimedya Haber Teknikleri, Uluslararası Medyada HaberEkonomisi, Gazeteciler için Mobil Uygulamalar, Gazeteciler için Sosyal Medya, Online Rating ve Ölçümleme, Dijital Medya Uygulamaları, Yeni Medyanın Yeni İş Modelleri.

Dijital Medya Okulu 2012 kitabının elektronik versiyonuna Medya Derneği’nin web sitesinden ücretsiz olarak erişebilirsiniz.

21 Mart 2013

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z