Masthead header

sevgili-alef-Front-1Sevgili Alef, İletişim Yayınlarından çıkan yeni bir ilk roman. Türler arasında gezinen, edebi göndermeler yapan, ironik bir dil tutturan, hafif karanlık, epeyce eğlenceli bir roman Sevgili Alef. Romanın yazarı Elif Türker’le, rüyaları, edebiyatı, göndermeleri, ilham kaynaklarını ve sevdiği yazarları konuştuk.

Sevgili Alef, Türkçe edebiyatta pek rastlanılmayan türden fantastik bir anlatı… Veya siz nasıl tanımlarsınız romanı ya da anlatı ormanınızı…

Benim niyetim roman yazmaktı esasında. Bunu da ne kadar becerebildim, okur karar verecektir. Romanın hangi türüne dahil olabileceğini ise hiç düşünmedim. Metin nereye gitmek istediyse oraya gitti, ben de ona aracılık ettim sanırım. Tanımlar konusunda zihnim hep bulanıktır aslına bakarsanız. Edep Cansever’in Tragedyalar şiirinin roman gibi, Tanpınar’ın Huzur’unun ise şiir gibi de okunabileceğini düşünmüşümdür hep.

Kitabın yazım hikâyesini sorsam. Nasıl başladınız ve fikir olarak nasıl gelişti?

Kitabın hikâyesini rüyamda gördüm ben. Okuru yönlendirmek istemediğim için ismini anmayacağım, Sevgili Alef’te yoğun göndermesi olan romanlardan birini okuduktan sonra rüyamda, o romanın kahramanı beni cep telefonumdan arıyor ve köylülerin peşimizde olduğunu, hemen kulübeye gitmemi söylüyordu. Çok tuhaf ve güzel bir rüyaydı, günlerce aklımdan çıkmadı. Ben de oturup yazmaya karar verdim. Rüyamın sonu, yazdığım metinden farklıydı ama metin rüyamı değiştirmek istedi, yeni bir rüya yazdı bana; ben de itiraz etmedim.

Romanda pek çok gönderme var, bu bakımdan okuru zorlayacağını düşündünüz mü? Metinlerarasılık bir risk olabilir…

Okurun zorlanacağını hiç düşünmediğim gibi, bu kadar bilindik metinlere gönderme yapmamı eleştireceğini düşünüyorum. Sayıları az da olsa çok iyi okurlar var. Metinlerarasılığın da bir risk olduğunu düşünmüyorum açıkçası, zira her metnin önünde, arkasında, sağında, solunda başka bir metin vardır diye düşünengillerdenim.elif türker4Metinlerarasılığı teknik olarak kullanmanın da bir risk taşımadığını düşünüyorum. Sevgili Alef’i yazarken sabrın ne olduğunu öğrendim çünkü. Hiçbir şey için acelem yok. Okur merak ederse, o göndermeleri tek tek bulur nasılsa.

İronik bir dil var romanda… Bu tabii ki romanın doğasına uygun bir seçim…Hep mi öyle yoksa ironiye ve mizaha meyliniz var mı?

İroni, karşıtlıkların bir araya gelmesinin oluşturduğu bir gülme refleksiyse herkes kadar benim de meylim var. Sevgili Alef’te ironik bir dil kullanayım diye bir çaba içine girmedim. Hatta kimi zaman kendimi romantik yazmaya zorladım, olmadı, yazamadım. Metin direndi. Metinle kavga edersem yenileceğimi biliyordum, uslu bir kız olup metnin sözünden çıkmadım ben de.

Neler okursunuz? Romanı okuyanlar neleri okuduğunuzu ve hangi yazarları sevdiğinizi anlayacaktır ama ben yeni keşiflerinizi ve başucu yazarlarınızı sorsam. Sonuçta, iyi okur olmayan iyi yazar olamaz.

En çok roman okurum. Yeni çıkan romanları okumaya gayret gösteriyorum ama elbette gözden kaçanlar oluyordur. Son okuduklarımdan, Ayhan Geçginin Uzun Yürüyüş’ünü çok beğendim. Başucu yazarlarımsa, Oğuz Atay, Hasan Ali Toptaş, Edip Cansever ve Dostoyevski’dir. Bu çok zor bir soru aslında. Bir çırpıda bu dört ismi sayarım kuşkusuz da diğer sevdiğim yazarlara haksızlık etmekten çok korkarım. İyi okur olmak çok okumak anlamına gelmiyor elbette. Ben çok okurum ama umarım iyi bir okur da olurum günün birinde. Yükselmeyi çok istediğim mertebelerden biridir bu.

Yeni bir çalışma var mı? Yeni bir roman ya da öykü dosyası görünüyor mu ufukta?

Sevgili Alef’in bitmesine yakın, zihnimde beliren bir roman fikri var ama ufuk henüz görünmüyor. Alef’i yazarken kapıldığım heyecana kapılıp acele etmek istemiyorum. Daha, çok okumam, çok düşünmem, çok çalışmam gerekiyor.

Söyleşi: Bora Aldağı – edebiyathaber.net (12 Haziran 2015)

drama_masks_lAnkara’da bulunan Tiyatro Tempo, 2015-2016 tiyatro sezonunda sergileyeceği oyunlarda çalışmak üzere kadın ve erkek oyuncular arıyor.

Seçmeler 9-10 Temmuz tarihinde Tiyatro Tempo’nun salonunda saat 11.00’den başlayarak randevulu olarak yapılacak. Randevu saatleri başvuru sırasına göre belirlenip e-posta ile kişilere bildirilecek. Seçme sırasında, oyuncuların iki tirat (bir komedi, bir dram) oynamaları ve bir şiir okumaları istenecek.
Seçmelere katılmak isteyenler, aşağıda listelenen bilgileri içeren başvuru mektuplarını tiyatrotempoankara@gmail.com adresine en geç 5 Temmuz saat 18.00’e kadar bildirebilirler.

E-posta yoluyla istenen bilgiler:
– Özgeçmiş
– Telefon ve e-posta adresi
– Fotoğraf
– Referans isimler

edebiyathaber.net (12 Haziran 2015)

10920942_426959737460164_4020886550992281549_nİstanbul The Corner Book Coffee, 13 Haziran Cumartesi saat 19.00’da yapacağı kapanış kokteyliyle okurlarına veda ediyor.

Kitabevinden yapılan açıklama şöyle:

“GÜLE GÜLE

Son söylenecek lafı ilk cümleden bir anda söyleyiverdim işte, güle güle. Bu yükten bir an önce kurtulmak için. Pat diye. Damdan düşer gibi.

Biz gidiyoruz artık. Yok yok, taşınmak falan değil, komple. Finito, fin, finish yani bitti, buraya kadarmış. Olmadı mı? Oldu ama bu kadar oldu. Bu kadarı da oldu aslında. Hiç de fena değildik. Çok da güzel işler yaptık, hatta boyumuzdan büyük işler. İnsanlar tanıdık, kitaplar tanıdık, onlara hayat verenleri tanıdık. Çok da güzel insanlar tanıdık.

32 ay dayandık. Son raddeye kadar umutla. Yarın bir şeyler düzelir diye. Ama bir şeyler düzelsin diye taviz de vermedik. Ya böyle olacaktı, ya da olmayacaktı. Olmadı. Feleğe blöf yapılmıyormuş, yemedi. Suyun boyu bizim boyumuzdan yüksekti, biz parmaklarımızın ucuna yükselip ‘’boylamıyor ki’’ dedik ama en sonunda yorulduk.

Çok kitap sattık. Çok güzel kitaplar sattık. Kapatacağımıza göre artık söyleyebilirim –kitap okuyor görüntüsü vermek isteyenlerin cebinden nasıl parasını alırım amaçlı basılmış-çok berbat kitaplar da sattık. Güzel öyküler, romanlar, klasikler tavsiye ettik insanlara. İnsanları mutlu etmeye çalıştık. Bir fincan kahve içerken öykü okuyan bir insanın gözlerindeki ışıltıya şahit olduk defalarca.

Çok destek verenler oldu. İsim sayarsam biri eksik kalırsa üzülürüm. Yazarından okuruna. Ama yetmedi. Zaten bu iş destekle olmazdı. Olacağı varsa kendiliğinden olurdu. Taşıma su ile dönmezdi, zaten dönmedi.

Çok da uğurluyduk, konuk ettiğimiz yazar üç vakte kadar bir ödül alıyordu. Haldun Taner Öykü Ödülü’nü sırayla son üç yılda Neslihan Önderoğlu, Berna Durmaz, Hande Gündüz bize gelmelerinin akabinde aldılar. Son iki Sait Faik Öykü Armağanı’nı alan Mahir Ünsal Eriş ve Bora Abdo önce bize konuk oldular. Mehmet Zaman Saçlıoğlu Yunus Nadi Roman Ödülü’nü bize gelmesinin ertesinde aldı. Saymakla bitmez, Başar Başarır- Yunus Nadi, Fuat Sevimay- Orhan Kemal, Behçet Çelik-Türkan Saylan aklıma gelen diğerleri. Unuttuğum varsa affola.

Peki neden olmadı? Ülkemizde kitap okunma oranları çok düşük diye başlamayacağım. Suçu kimseye de atmayacağım. Zor bir sektör, köşe başları tutulmuş. Ciddi tekelleşme var. Rekabet kurallarının hepsi ihlal ediliyor. En büyük dağıtımcının, perakende mağazaları var. İnternet üzerinden en büyük iki satış sitesi de onlara ait. Tesadüfe bakın ki yayınevleri de var. Yani sattığın her kitapta rakibine para kazandırıp, kendi bacağına sıkıyorsun. Zira bütün şartları onlar belirliyor. Adam sana sattığı fiyata nerdeyse perakende satıyor. Sen de bununla rekabet etmeye çalışıyorsun. Söyleşilerimize gelen konuklarımızın bir kısmı bile onlardan alışveriş ediyor, çünkü daha ucuzlar. Hani dans edip müzik kesilince boş bulduğun sandalyeye oturduğun oyun vardır ya ona benziyor durumumuz. Tek farkı rakip sandalyeden kalkmıyor. Müzik kesiliyor. Sandalyeye otururum sanıyorsun, ama kuca…

İşte böyle dostlar, biz gidiyoruz. Olmadı, biz olduramadık. Sizden ayrıldığımız için üzgünüz. Asla pişman değiliz. Galiptir bu yolda mağlup. Köşede bir kitapçı görürseniz gidin bir öykü kitabı alın. Tabi ki her kitabı bulamazsınız, ama seveceğiniz bir şeyler muhakkak vardır. Varsın iki lira pahalı olsun.”

edebiyathaber.net (12 Haziran 2015)

  • bahceperim - 14/06/2015 - 23:55

    O tekellere karşı koymak kolay değil. İnşallah güzelliklere doğru yol alırsınız.cevaplakapat

  • ahmed - 15/06/2015 - 00:39

    Mertçe bir çekiliş.. Yolunuz açık olsun!cevaplakapat

Medine Sivri-SempozyumMedine Sivri ve Berkant Örkün’ün yazdıkları “Çocuk ve Gençlik Edebiyatında Göstergebilimsel Bir Uygulama: Aytül AkalUçanbalık Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Bu bilimsel yapıt, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen “Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Yaşayan Yazarlar Sempozyumu Dizisi”nin beşincisinde, bir bildiri sunma düşüncesiyle ortaya çıkan akademik bir çalışmanın ürünü.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nün kurucu üyesi Doç. Dr. Medine Sivri ve Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü yüksek lisans öğrencilerinden Berkant Örkün’ün uzun ve detaylı çalışmaları sonucu ortaya çıkan bu değerli yapıt, Aytül Akal’ın, “Açıl Kapı AçılAçıl Bahçe Açıl ve Açıl Maske Açıl” serisi ile Küçük Prens’in Doğum GünüSaray Horozu’nun Doğum GünüMevsimler Kralı’nın Doğum Günü ve Kraliçe’nin Doğum Günü adlı dört kitaptan oluşan “Mevsimler Kralı’nın Maceraları” serisinin göstergebilimsel açıdan bütüncül olarak incelendiği disiplinlerarası bir çalışma.

Çocuk ve gençlik edebiyatı ürünlerinin daha nitelikli hale getirilmesi ve geliştirilmesi amacıyla yayına hazırlanan bu benzersiz kitap, edebiyat üzerine akademik incelemeler yapmak isteyen yüksek lisans ve doktora öğrencilerine, bütünlüklü ve çok yönlü örnek bir çalışma olarak rehberlik edecek kapsamlı bir kılavuz…

edebiyathaber.net (12 Haziran 2015)

Science - Physics - Albert EinsteinÜnlü fizikçi Albert Einstein‘ın mektupları, açık artırma ile satılacak.

Açık artırmanın yapılacağı Profiles in History Müzayede Evinin kurucusu Joseph Maddalena, yaptığı açıklamada, Einstein’in 27 mektubundan bazılarının el yazısı olduğunu, bazılarının da daktiloda yazıldığını, bir kısmının İngilizce, diğerlerinin de Almanca olduğunu söyledi.

Mektupların tanesinin 5 bin ila 40 bin dolara alıcı bulacağını tahmin ettiğini ifade eden Maddalena, toplam tutarın ise 500 bin ila 1 milyon dolar olacağının beklendiğini kaydetti.

Maddalena, “Einstein, mektubunun birinde çocuklarına tavsiyelerde bulunmuş. Oğluna geometriyi daha ciddiye alması gerektiğini yazmış. Başka bir mektubunda Tanrı ile ilgili düşüncelerine yer vermiş. Bir diğerinde ise babasının sadakatsizliğini yeni öğrenen bir arkadaşını teselli etmiş” dedi.

edebiyathaber.net (12 Haziran 2015)

Article.aspxTürkiye Yayıncılar Birliği 2015 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri 10 Haziran 2015 Çarşamba akşamı Pera Palas’ta, Friedrich Ebert Stiftung Derneği’nin desteğiyle düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

Yayıncılık ve kültür-sanat dünyasından önemli isimler katıldığı törenin açılışında, Türkiye Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ragıp Zarakolu ve Birlik Başkanı Metin Celâl konuşma yaptı. Ardından 2015’in Özel Ödülleri takdim edildi. İlk Özel Ödül, 2008’den beri internetteki erişim engellemelerinin ayrıntılı istatistiklerini yayınlayan, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığının veri yayınlamayı sonlandırdığı 2009’dan beri tek kaynak haline gelen Engelli Web’e verildi. Anonim kalmak isteyen site yöneticileri adına ödülü Alternatif Bilişim Derneği’nden Barış Büyükakyol, Ragıp Zarakolu’dan aldı.

İkinci Özel Ödül, İnci Tuğsavul Özgüden ve Doğan Özgüden’e verildi. 1967’den 1971’e kadar sosyalist haftalık Ant Dergisi ve Ant Yayınları’nı kurup yöneten, yayınlarından dolayı haklarında 50’den fazla davada açılan, 300 yılı aşkın hapis istemi nedeniyle Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Özgüden çifti 12 Eylül sonrasında Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı. Halen Brüksel’de yaşayan ve Info-Turk ajansını yürüten Özgüdenler hakkında kısa bir fotoğraf gösteriminin ardından çalışma arkadaşları Faruk Pekin ödülü kendileri adına Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Fahri Aral’dan aldı. Pekin, Aral ve Osman Arolat Ant Yayınları’nda Özgüden çifti ile birlikte çalıştıkları döneme dair duygu ve düşüncelerini paylaştı. Ödül takdiminin ardından Özgüdenlerin tören için hazırladıkları konuşma videosu gösterildi.

Son Özel Ödül ise Cumhuriyet gazetesine verildi. Tarihi boyunca bağımsız yayın çizgisini koruyan, bu nedenle baskı gören, yazarları ve muhabirleri yargılanıp hapis yatan, hatta öldürülen Cumhuriyet son dönemde Charlie Hebdo katliamı ve Suriye’ye geçen tırlarla ilgili yaptığı haberlerde cesur tavrıyla öne çıkmıştı. Gazetenin yazar ve muhabirlerine hâlihazırda 16 ceza soruşturması, 41 ceza davası ve çoğunluğu siyasetçiler tarafından 33 manevi tazminat davası açılmış durumda. Cumhuriyet Gazetesi adına ödülü Yayın Yönetmeni Can Dündar Metin Celâl’den aldı.

Geleneksel olarak her yıl bir yazar, bir yayıncı ve bir kitapçıya verilen Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri’nden ilki Dost Kitabevi’nin kurucusu, bağımsız kitapçılık mesleğini 38 yıldır sürdüren Erdal Akalın’a Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz tarafından takdim edildi.

Bir diğer ödül, son yıllarda pek çok siyasi içerikli kitap nedeniyle dava edilen, halihazırda Sabahattin Önkibar, Soner Yalçın, Yılmaz Özdil ve Merdan Yanardağ’ın kitapları nedeniyle birer, Sabri Uzun’un bir kitabı nedeniyle ise üçü yayınevine de olmak üzere toplam 14 dava görülmekte olan Kırmızı Kedi Yayınları adına yayınevinin kurucusu Haluk Hepkon’a verildi. Hepkon’a ödülü Türkiye PEN Başkanı Zeynep Oral takdim etti.

Son ödül ise bu yıl bir çizere, karikatürleri nedeniyle hakkında bugüne kadar 12 dava açılan, son olarak Penguen’in bir kapağı nedeniyle “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçundan hapis cezası alan karikatürist Bahadır Baruter’e verildi. Baruter ödülünü Metin Celâl’den aldı.

edebiyathaber.net (12 Haziran 2015)

rp_emek-erez-300x206.jpgBazı yazarların sadece fikirlerini bilmek yetmez onun hakkında her şeyi öğrenmek istersiniz. Nasıl bir çocukluk geçirdi, ailesi ile ilişkileri nasıldı? Okulda başarılı bir öğrenci miydi? Hangi entelektüel çevrelerle ilişki içindeydi? Nelerden hoşlanırdı? Soruları arttırabiliriz. Michel Foucault meraklıları için bu sorulara cevap bulabileceğimiz bir kitap geçtiğimiz haftalarda “Foucault Hakkında Her Şey” adı ile Dedalus tarafından, Fatih Demirci çevirisiyle basıldı. Kitapta yukarıda bahsettiğimiz soruların cevaplarını bulabildiğimiz gibi Foucault düşüncesinin oluşmasında yaşadıklarının etkisini de gözlemleyebiliyoruz.

Metinde, Foucault’un çocukluğuna dair pek çok ayrıntıya rastlamak mümkün. Örneğin; zengin bir taşra ailesinde büyüyen Foucault, dört yaşında okula başlar, ablasından ayrılmak istemediği için onun sınıfının arka sıralarında oturmasına izin verilir. İçine kapanık görünen Foucault’yu kendi haline bıraksalar da o dört yaşında okumayı öğrenir. Macey’e göre o günlerde okul onun hayatı haline gelir. Okul dışında pek aktivitesi olmayan Foucault tenis oynamayı ve bisiklete binmeyi sever. Macey okulun Foucault için önemli olduğundan bahsetse de 1982’de Collège de France’ta verdiği derste; kendisinin zamanında çocuklara verilen eğitimin sessizlik içinde geçen, bir çıraklık gibi olduğundu, çocukların okulda kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin yasak olduğunu belirtir Foucault. Böylece çocukluğunda memnunmuş gibi görünse de okul ile ilgili fikirlerinin öyle çok da iyi olmadığını öğreniriz.

Macey’e göre; ailesi Foucault’nun doktor olmasını ister. Ancak o tarihçi olmakta diretir. Bu nedenle ailesi ile ilişkileri bozulur. Macey’in aktardığı bir olay sanırım onun tıptan soğumasında da önemliydi ki Foucault yetişkin olduğunda bile bir doktora muayene olmaktan uzak durdu. Yazarın aktarımına göre; Babası Foucault’yu “tam bir erkek” yapmak için bir hastanın uzvunun kesilmesini zorla izlettirmişti. Bu yaşadığı onun çocukluğunu mahvetmişti. Bu sebeple bir düşünürün ya da yazarın metinlerini onların yaşamından bağımsız ne kadar düşünebiliriz? Sorusu geliyor akla. Örneğin; Macey’in bu aktarımı benim aklıma “Kliniğin Doğuşu” kitabını getirdi. Foucault’nun bu kitabının birinci bölümünün şu cümlesi de sanırım bu duruma gönderme yapabilir; “ insan vücudu, çizgileri, oylumları, yüzeyleri ve yolları şimdi tanıdık olan bir coğrafyaya göre anatomi atlasında saptanmış bir alandır.” İnsan bedeninin değeri kurumsal tıp için artık bir kadavra veya bedenine ait tüm organları laboratuvarda kullanılan bir nesnedir. Foucault düşüncesinin önemli bir bölümünü oluşturan bu fikirsel zemin, anladığımız kadarıyla çocukluğunun o kötü anısının izlerini taşıyor. Ayrıca Foucault’nun bu konuda fikirlerini sadece Kliniğin Doğuşu’nda değil, yaptığı söyleşilerde de görürüz. Örneğin; Claude Bonnefoy ile gerçekleştirdiği söyleşide şöyle der; “ Cerrah uyutulmuş bedende lezyonu bulur, bedeni kesip diker, ameliyat yapar; bunların hepsiFoucault Hakkında Her Şey kapaksuskunluk içinde, sözün mutlak yokluğu içinde olur… Hiç şüphe yok ki sözün bu klinik tıp pratiğinde işlevsel olarak çok değersiz olması, üzerimde uzun süre etkili olmuştur.” Bütün bunlara rağmen Macey’in de değindiği gibi, Foucault ve babası çok farklı olsalar da benzer yönleri de vardır, Foucault kendisini “teşhis uzmanı” olarak tanımlar. “Teşhis” fikrini Nietzsche’den aldığını söylemiş, babasının tedavi esnasında beden üzerinde izlediği agresif yolların aynısını, kendisinin de kȃğıt üzerindeki işlerinde izlediğini “yazılarımda neşteri kaleme dönüştürdüm.” diyerek ifade etmiştir. Bu durumda şöyle bir değerlendirme yanlış olmayacaktır; Foucault’nun babasının doktor olması ve çocukluğunda yaşadıkları, fikirlerinin oluşmasında etkili olmuştur.

Michel Foucault’nun eşcinsel kimliği de onun yaşamında önemli sıkıntıların kaynağı olarak yer alır. Macey’in de değindiği gibi çoğunlukla depresif olan Foucault için o dönemde Fransa’da olmak oldukça zor olmuş olmalıdır. Çünkü 1942’de çıkan bir yasa ile reşit olma yaşı yirmi bire çıkarılır ve kendi cinsinden reşit olmayan biriyle ilişkiye girmek altı ay ila üç yıl hapis ve para ile cezalandırılır. “Aile değerlerini” korumak amacıyla çıkarılan yasanın bir gerekçesi de Üçüncü Cumhuriyet’in savaşı kaybetmesinin sebebinin “kadınsılık” ve “ahlȃksızlık” olduğunun düşünülmesidir. Foucault’nun eşcinsel kimliği sadece bu dönem değil, yaşamı boyunca aslında kendisine “sorun” yaratır. Macey, Foucault’nun ENS günlerinde yaşadığı ağır depresyonun eşcinselliği ile yüzleşme sürecine denk geldiğini vurguluyor. Foucault, 1978’de hatırlarını da yayımladığı 18. YY’da yaşamış, hermafrodit Herculine Barbin’i anlattığı, bir eşcinsel dergisinde yayımlanan yazısında “hem kapalı, hem sıcak” ve “tek bir cinsiyeti bilmenin aynı anda hem zorunlu hem de yasak olan tuhaf mutluluğu” kavramından bahseder. Kitap Foucault’nun bu tuhaf mutluluğu keşfedemediğini ve eşcinsellik için uygun bir yerde ve zamanda olmadığına dikkat çekiyor. Bu nedenlerle sanırım yine şöyle bir değerlendirme yapabiliriz. Foucault’nun bu gün dünyanın kült metinleri arasında çoktan yerini alan “Cinselliğin Tarihi” metni eşcinsel kimliği nedeniyle yaşadıklarından bağımsız değildir. Çünkü bir düşünce ya da fikir bana göre yaşamdan bağımsız değil, en bireysel en hiçliğe dair olan düşünce bile yaşamın çıkmazından, toplumun bireye yüklediklerinden doğmuyor mu?

Macey’in kitabının bir diğer yönü de Foucault’nun çevresindeki düşünürlerle ilgili ilginç ayrıntılara yer vermesi. Örneğin; Genet’in bir anda ortadan kaybolup, kimsenin kendisini bulamayacağı bir otele gitmek gibi alışkanlıklarının olduğunu öğreniyoruz. Deleuze’ün nefes alırken yaşadığı zorluklar nedeniyle zaten zayıf olan sağlığı, gaza mȃruz kaldığında ciddi bir risk altına girecek olmasına rağmen, sokak gösterilerinden geri kalmadığını, Defert’in Michel Foucault’nun yaşamındaki yerini ve Sartre ile Beaivour’un “La Cause Du peuple” adlı dönemlerinin muhalif gazetelerinden birine, tutuklanmayı göze alarak nasıl sahip çıktıklarını… Yani kitap bizi, Foucault’nun fikirlerinin şekillendiği dönemin, entelektüel ve siyasi iklimi hakkında da önemli ve enteresan ayrıntılarla buluşturuyor.

Michel Foucault dünyanın en önemli düşünürlerinden birisi, bu gün hȃlȃ onu daha iyi anlama çabası içindeyiz. Foucault kimilerine göre tarihçi, kimilerine göre filozof, kimilerine göre barikatın en önünde bir eylemci. Macey’in kitabı bizi Foucault’nun bütün kimlikleriyle buluştururken, aynı zamanda onun insan yönüyle de karşı karşıya getiriyor. Duyguları, düşünceleri, zaafları, yaşamının önemli noktaları… Bana göre kitabın en ilgi çekici yanı ise Foucault’nun yaşamından düşüncesinin izlerini sürebilmemizi sağlaması ve bize Foucault’nun metinlerinin neredeyse birebir gözlemlerle, içeriden kendi yaşadıklarının etkisiyle oluşmuş olabileceğini düşündürmesi.

Kaynaklar

“Michel Foucault, Güzel Tehlike”, (2012), Metis.

“Kliniğin Doğuşu”, (2002), Doruk.

Emek Erez – edebiyathaber.net (11 Haziran 2015)

galata-kulesi-04Babil.com, İstanbul’un sokaklarını, güzelliklerini anlatan 15 kitabı sıraladı.

edebiyathaber.net (11 Haziran 2015)

  • Emre Taş - 12/06/2015 - 01:15

    Haluk Dursun’un “İstanbul’da Yaşama Sanatı” da eklenmeli kesinlikle.cevaplakapat

Il+balconeŞubat ayında İstanbul’da sahnelenen ve izleyen herkesi büyüleyen Romeo ve Juliet müzikali, Kasım ayında Zorlu Center PSM’de sahnelenecek.

İtalya’da 8 ay içinde 400 bini aşkın izleyici tarafından ayakta alkışlanan ve 45 sanatçının rol aldığı gösteri; müziği, sözleri, kusursuz koreografisi ve yönetmenliği ile “güzelliğe ve farklılığa adanmış bir ilahi” olarak değerlendiriliyor. 270’ten fazla kostümün sahneye taşındığı oyunun sahne arkasında 40 teknisyen, 6 kişilik iletişim ekibi ve 15 kişilik yapım ekibi görev yapıyor. 13 TIR dolusu dekor, kostüm ve teknik malzeme ile İstanbul’a gelecek olan Romeo e Giulietta, daha önce hiçbir gösteride kullanılmamış 3 boyutlu dijital sahnenin yanı sıra projeksiyon ve video mapping teknolojisiyle izleyenleri büyülüyor.

Gösterinin, indirimli dönem biletleri 18 Haziran’a kadar Biletix’te.

edebiyathaber.net (11 Haziran 2015)

meneksetfoto2Menekşe Toprak’ın Temmuz Çocukları adlı romanı İletişim Yayınları’ndan yeniden çıktı. Hatırlayanlar olacaktır, Toprak, yakın zaman önce Ağıtın Sonu adlı romanıyla Duygu Asena Ödülü’nü de kazanmıştı. Yazarla, göçmenliği, göçmenlerin arada kalmışlığını, romanının çıkış noktasını, yarattığı kadın kahramanlarını ve edebiyatta kadın temsillerini konuştuk. Ayrıca kendisinden edebiyatseverler için okuma önerileri de istedik.

Öncelikle kitabın ismiyle başlamak istiyorum, neden Temmuz Çocukları ismini seçtiniz?

Temmuz Çocukları, anne-babaları Almanya’ya göç ettiği için, dede, amca, teyze, dayı yanında büyümüş çocukları anlatıyor. Almanya’da yapılan araştırmalara göre çocukluklarını böyle yaşamış 600 binin üzerinde Türkiyeli göçmen var. Birinci kuşak göçmenlerin çocukları bunlar. Buna bir de Almanya’ya göçü benzer şekilde deneyimlemiş olan İtalyanları, Yunanları katarsak epey kabarık bir rakamdan söz edebiliriz. Almancada Kofferkinder (Bavullu Çocuklar) olarak anılıyorlar bugün. Ancak ben bu ismi sorunlu buluyorum, çünkü Kofferkinder 2. Dünya Savaşı sırasında aileleri toplama kamplarına gönderilmiş yahut öldürülmüş, ellerinde sadece birer küçük bavulla bir trenle İngiltere’ye ulaştırılmaya çalışılan, çeşitli badireler atlatan bir grup Yahudi çocuğuna verilmiş bir isimdi. Ben Temmuz Çocukları adını uygun buldum; nedeni ise bu çocukların anne babalarını ancak yaz tatillerinde, temmuz aylarında görebilmeleriydi.

Ekseriyetle kadınları anlatıyorsunuz kitaplarınızda. Sizce kadınlar edebiyatta yeterince anlatılıyor mu? Kadının edebiyattaki temsili hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bildiğim dünyaları anlatma ihtiyacı ve o dünyayla ilgili bir meselem olması dolayısıyla kadın kahramanlarım çoğunlukta. Kadının her geçen gün biraz daha ötelendiği, hem duygusal hem de bedensel olarak şiddete maruz kaldığı bizimki gibi bir toplumda asıl kadını anlatmamak tuhaf geliyor bana. Göçün özellikle kadınlar üzerinde yarattığı travmaya eğildim bu romanımda. Ağıtın Sonu’nda ise metropol karmaşasında bağımsızlaştıkça yalnızlaşan kadının durumunu, kısmen masallara ve destanlara da yaslayarak anlatmayı denedim.

Kadın her şeyden önce gelgitleriyle, çelişkileriyle, dış dünyayla giriştiği içsel çatışmalarıyla hikâyeye, edebiyata çok yakışıyor. Ama edebiyatta yeterince anlatılıyor mu? Bence değil. Bana öyle geliyor ki, kadını yine kadın yazarlar daha2170 TEMMUZCOCUKLARI.inddçok yazıyor. Yazanlar da çok fazla dikkate alınmıyor bence. Tabii şunun da altını çizmek isterim: Edebiyatta kadın karakterler cazip geliyor bana ama ona dürüst ve gerçekçi yaklaşmak ve hikâyesine uygun bir dil kurmak önemli benim için.

Göçü, göçmenliği, ne oraya ne de buraya ait olabilmeyi, arada kalmışlığı çok iyi anlatıyorsunuz. Nedir size bunları yazdıran, deneyimleriniz mi yoksa gözlemleriniz mi?

Hem deneyimlerim hem de gözlemlerim. Çünkü ben de bir göçmenim. Çünkü ben de bir Temmuz Çocuğuyum ve Aysu’nun defterine yazdıkları bu deneyimlerin bir ürünü. Bu kitabı yıllar önce, Ankara’dayken yazmaya başlamıştım ama devam edemedim. İlk başlarda iç sesi benimkine benzeyen Ankara’daki Aysu vardı sadece ama sonra Berlin’de farklı gözlem ve okumalar sonucunda Alman 68-kuşağı Klaus ve Süheyla gibi ikinci kuşak göçmen bir karakter ortaya çıktı.

Bu hikâyenin içinde aslında yürek burkan bir de aşk hikâyesi gizli. Sessiz sessiz ilerleyen ama bir an gelince okuyanın boğazında düğümlenen ve aslında kitabın önemli hatlarından birisi olduğunu anladığımız Süheyla ve Klaus’un aşkı. Ben açıkçası Süheyla’yı sormak istiyorum, onun içine düştüğü bu koyu kederin asıl sebebini?

Temmuz Çocukları aslında tam da bu sebepleri anlamak isteyen bir roman. İlk kuşak göçmen ailelerin Almanya’ya dair bütün korkularını üzerinde denedikleri ikinci kuşağın bir üyesi Süheyla. Kardeşi Aysu gibi iyi eğitim almamış, ergen yaşta Almanya’daki ailesinin yanına götürülmüş, genç yaşta zorla evlendirilmiş. Modern bir toplumda, baskıcı geleneklerinden henüz kurtulamamış ailesinin bütün korku ve çelişkileriyle baş etmek zorunda kalmış. Bir ara kuşak yani. Hem ailesinin dayattığı yaşam biçiminden kurtulma yollarını bilmeyen ama hem de gözü kara bir kadın. Başkaldıran bir kadın. Ama iki kültür arasında sıkışmış ve çaresiz kalmış birinin başkaldırısı bu. Asıl trajedisi de bundan kaynaklı.

Bu hikâye ağırlıklı olarak Aysu üzerinden ilerliyor ya da belki de onun üzerinden ailenin diğer fertlerine geçiş yapılıyor. Ve sanki her şey Aysu’nun içindeki boşluğun nedenlerini aramasıyla başlıyor gibi… Öyle mi gerçekten?

Roman Aysu’nun çeşitli ben’lerini tarif etmesiyle başlıyor. Bu tarifi ise yaşadığı Ankara’da, ortak deneyimlerden geçtiğini zannettiği insanlar gibi olamamanın acısıyla yapıyor. Ortak bir hikâyeye dâhil olamamış birinin acısı bu. Süheyla, nasıl ki Aysu’nun kitabın girişinde tarif ettiği dili kırık göçmen kadını temsil ediyorsa, romanın sonunda ortaya çıkan Süheyla’nın çocukluk arkadaşı Seher de taşralı kadının karşılığı Hem taşrayla hem de göçmenliğiyle sorunları olan genç bir kadın Aysu. Aşktaki başarısızlığını ama en önemlisi de aidiyetsizliğini ailesinden kopuk yaşamış olmasına bağlıyor biraz. Ama hem bu taşralı göçmen aileden hem de kendi acısından ve mağduriyetinden utanıyor.

Almanya’ya gidince ailenin her bir ferdi bir yana dağılıyor. Herkes kendi hayatına çekiliyor ve sanki aralarına duvarlar örülüyor. Bu duvarları yıkmaya çalışan tek kişi de evin annesi Şükriye Hanım. Şükriye Hanım’ın evhamları demeliyiz belki de. Öte yandan her şeyin başlangıcı da o, aileyi Almanya’ya getiren. Ve finalde görüyoruz ki Şükriye Hanım artık yok, aile Türkiye’ye gelmiş…meneksefoto3Şükriye Hanım’ım rolünü sormak istiyorum. O, bu aile için bir tutkal görevi mi görüyor yoksa tam tersi ayrıştırıcı bir rolü mü var?

Aileyi çoğunlukla bir arada tutan annedir sanırım. Bu romandaki anne ise sürekli görünür kıldığı acısıyla, kederiyle, fedakârlığıyla çocuklarının vicdanlarına seslenerek yapmaya çalışıyor bunu. Şükriye Hanım Anadolu’dan Almanya’ya göç etmiş bir kadın olarak ilk kez başını dik tutmayı ve dünyaya erkeklerin gözüyle bakmayı öğreniyor. Ama yine bu göç yüzünden çocuklarından ayrı kalmış, travmalar yaşamış, vicdan azabı çeken bir kadın. Ancak bu travmayla yüzleştikten yani bir çeşit iç huzura kavuştuktan sonra sessizleşebiliyor.

Telefonlar sürekli çalıyor ama ya duyulmuyor ya yanıtlanmıyor ya da yanıtlansa da konuşulmuyor. Nedir bu iletişimsizliğin sebebi? Basit bir tesadüfler zinciri olmasa gerek?

Telefon her şeyden önce romanın kurgusu için önemli. Bir gerilim varsa hikâyede, bunu biraz da bu çalan ve açılmayan telefonlar aracılığıyla sağlamaya çalıştım.

Temmuz Çocukları bir yılbaşı akşamında geçiyor. İnsanların birbirlerini arayıp kutladıkları bu özel günde telefon da önemli bir yere sahip. Romandaki ailenin ruh halini, birbirleriyle olan ilişkilerini telefonla olan ilişkileriyle de açığa çıkarmak istedim. Romanda çalan ve açılmayan telefonlar, insanların niyetini simgeliyor. Aysu’nun tavrından yola çıkarak açıklayayım bunu: Aysu’nun telefonu çalıyor, ablası tarafından arandığını da biliyor. Ama açmıyor telefonu, çünkü ablasının sorunları, söyleyecekleriyle huzurunun kaçmasını istemiyor.

Son olarak, kimleri okursunuz onu sormak istiyorum. Son zamanlarda okuyup sizi heyecanlandıran ve edebiyat okurlarıyla paylaşmak isteyeceğiniz bir yazar ya da kitap oldu mu?

Çağdaş Türkçe edebiyatta önemsediğim yazarları okumayı hemen hemen hiç kaçırmıyorum. Ethem Baran o isimlerden biri. Son öykü kitabı Zira’yı tavsiye ederim. Yine Gaye Boralıoğlu’nun Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Mübarek Kadınlar adlı öykü kitabını çok severek okudum. Ayhan Geçgin’in Son Adım’ı zaten unutmadığım bir roman. Yeni romanı Uzun Yürüyüş de bir o kadar heyecan verici. Barbarın Kahkahası ise Sema Kaygusuz’un okuduğum en sade ve beni en çok etkileyen romanı oldu diyebilirim.

Söyleşi: Ayfer Seher Denizli – edebiyathaber.net (11 Haziran 2015)

Tiyatro Medresesi-1İzmir-Selçuk’ta bulunan Tiyatro Medresesi, 2015 yaz dönemini, uluslararası bir felsefe atölyesi ile 24 Haziran’da açacak ve 23 farklı atölye 10 Eylül’e dek sürecek.

Medrese, eşsiz mekânı ve zengin atölye programlarıyla, tiyatrocuları, müzisyenleri, sinemacıları ve felsefecileri, sanatın ve dostluğun buluştuğu muhteşem bir yaza çağırıyor. Uçsuz bucaksız avlusu, zeytin ağaçlarıyla çevrili amfitiyatrosu, görkemli salonu ve revaklarıyla, Türkiye’de benzersiz ve dünyada sayılı sanat mekânlarından biri olan Medrese’de, bu yaz da birbirinden özel ve sıradışı atölyeler katılımcılarını bekliyor.

Artık klasikleşmiş olan hareket, eylem ve diyalog atölyeleri, temel oyunculuk, doğaçlama ve fiziksel tiyatro atölyeleri, oyunculukta ses kullanımı ve modern palyaçoluk atölyeleri, hikâye anlatıcılığı atölyesi, 14-18 yaş arasındaki gençler için düzenlenecek tiyatro atölyelerinin yanı sıra, uluslararası Michael Chekhov atölyesi, solo performans atölyesi, mask oyunculuğu ve yapımı ve kukla yapımı atölyeleri de, oyuncular ve oyuncu adayları için mihenk taşı niteliğinde eğitim deneyimleri vadediyor.

Medrese’de gelenekselleşen Tai-Chi Cigong ve Capoeira gibi eğitimlerin yanı sıra, Medrese bu yaz ilk kez Erkan Oğur’la müzik atölyesi ve Kubilay Tunçer’le sihir ve oyunculuk atölyesine de ev sahipliği yapıyor.

Atölyelerle ilgili ayrıntılı bilgi ve başvurular için Medrese’nin web sayfasını ziyaret edebilirsiniz: www.tiyatromedresesi.org

edebiyathaber.net (11 Haziran 2015)

paduaKübalı gazeteci-yazar Leonardo Padura, İspanya’nın uluslararası alandaki en prestijli ödüllerinden olan Asturias Prensesi Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Asturias Prensesi Vakfı tarafından 8 dalda verilen ödüllere edebiyat dalında ilk kez Kübalı bir yazar ödüle layık görüldü.

Leonardo Padura’nın 27 aday arasından seçildiğini açıklayan Asturias Prensesi Vakfı jürisi, yazarın halkın sesine kulak veren, tarihte bilinmeyen olayları araştıran ve eserlerinde “diyalog ve özgürlüğü” esas alan bir yazar olduğunu vurguladı.

Havana’da yaşayan Padura’ya Eylül’de İspanya’nın Oviedo kentinde yapılacak törende, Joan Miro’nun tasarladığı ödül heykelciği ile 50 bin avro para ödülü sunulacak.

İngilizcenin yanı sıra başka dillerde de yazan 59 yaşındaki Padura, 2007’den bu yana dünya çapında tanınıyor.

edebiyathaber.net (11 Haziran 2015)

Mesele_102_kapak_hdMesele kitap dergisinin Haziran sayısı yayımlandı.

Mesele kitap dergisi, 102. sayısında kapağına 7 Haziran seçimlerinde yüzde 13 oy alarak büyük bir seçim başarısına imza atan “Büyük İnsanlık”ı taşıdı.

Şöhret Baltaş, Redd-i Nisyan’da Gezi’nin ikinci yıldönümünü yazdı: “Gezi’den Lice’ye, barikattan baraja…

Ufuk Özcan, Gezi direnişi ve müşterek iradeyi yazdı: “Otokratik rejim riskine karşı kritik seçimler

Yunus Öztürk, HDP’nin seçim zaferini yazdı: “Sıra Biz’de

Aslı Sarıoğlu, Gezi’de sokağın sesi olan Çapul TV ekibiyle konuştu: “Direnişin medyası: Çapul TV

Feyzi Çelik, Simten Coşar ve Gamze Yücesan Özdemir’in hazırladığı İktidarın Şiddeti kitabını değerlendirdi: “Sessiz şiddetten çıplak şiddete doğru

Emek Erez, Funda Çoban’ın Sokak Siyaseti kitabını değerlendirdi: “Sokak siyaseti veya dünyanın suretini değiştirebilecek küçük şeyler

Feyzi Çelik, Gezi’de yargının tutumunu ve Gezi davalarını yazdı: “’Türk’ yargısının Gezi sınavı

Sarphan Uzunoğlu, Gezi’nin medya kültürünü nasıl dönüştürdüğünü yazdı: “Gezi’nin medyasına bugünden bakmak

Zuhal Akmeşe, Toplumsal Bellek ve Belgesel Sinema kitabının yazarı Asuman Susam’la konuştu: “Belgesel her şeyden önce sinemadır

Candan Yıldız, Kandil’deki kadınlarla konuştu: “40 kadından binlere…

Kurtar Tanyılmaz, otomotiv işçilerinin direnişini değerlendirdi: “İşçilerin sırtından yeniden yapılanma

Şerif Ceren Uysal, Soma katliamını ve sonuçlarını yazdı: “Barbarlığın öyküsü: SOMA

Aslı Sarıoğlu, Feminizm ve Queer Kuram kitabının yazarı Alev Özkazanç’la konuştu: “Queer de ne ola?

Mahmut Şenol, Unutulmuş Kitaplar’da Yasunari Kawabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar kitabını değerlendirdi: “Uykuda okşanan kızlar

Ali Önder Şalıkara, felsefe ve Marksist klasikleri üzerine yazdı: “Klasikleri tabii ki okuyalım ama…

Elif Tekin, Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla kitabının editörü Onur Behramoğlu’uyla konuştu.

Gün Zileli, Ziya Yılmaz; Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri ve Bizi Güneşe Çıkardılar kitaplarını değerlendirdi: “Üç devrimci anı kitabı daha…

Ayşe Begüm Çelik, Ferit Edgü’nün Giden Bir Kedinin Ardından kitabını değerlendirdi: “Öykünün ‘varlık’ problemi

Çağrı Uluğer, David Macey’in Foucault Hakkında Her Şey kitabını değerlendirdi: “Yüzün Büyübozumu

edebiyathaber.net (11 Haziran 2015)

2169 HASTAOYKULERI.inddGökçe Bezirgan’ın Hasta Öyküler ve Kulağakaçan” adlı öykü kitabı İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Hasta Öyküler ve Kulağakaçan, biri Yaşar Nabi Nayır Ödülü almış iki öykü destesini birleştiriyor. Kaderi anlamak için masumiyet gerekiyor.

Gökçe Bezirgan, ince bir koyuluk anlatıyor, sızım sızım. Kader varsa eğer acıdan besleniyor muhakkak.

“Bir kızım var. Annemin beni çok sevdiği gibi seviyorum onu. Herkesten, her şeyden koruyup kolluyorum. Babası kim bilmiyorum. Bilmem ne teyze biliyor. Ama bilmemek daha iyi… Kızımın saçları çok güzel. Sokakta çocuklar saçlarını çekiyor. Telleri birbirine dolanıyor. Önüme oturtup tarıyorum; acıtmadan. Diplerinden deniz kokusu yayılıyor…Varsayalım güneş batıyor, sene bilmem kaç. Üç masalı bir meyhane var ileride… Rüzgâr, sokağın dar girişinde kalakalmış. Sokaktan çocuk sesleri geliyor, cızırtıları evlere doluyor. Korna sesleri, uzun kısa. Güveler şehri istila ediyor. Kırt kırt. Bütün elbiselerin potu var. Kırt kırt. Herkes kendi kuyusunda kayboluyor, kendi kuyusundan zuhur ediyor.”

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (10 Haziran 2015)

PeraEgitim_Babalar+ve+CocuklarPera Müzesi, 4-12 yaş aralığındaki çocuklara, babaları ile birlikte kutlayacakları Babalar Günü’ne özel sanat dolu bir program sunuyor. 20-21 Haziran 2015 tarihlerinde gerçekleşecek “Babalar ve Çocuklar” adlı eğitim programında, babalar ve çocukları bir yandan birlikte keyifli saatler geçirirken, diğer yandan sanatsal becerilerini geliştirip hayal güçlerini keşfedecekler.

Günümüz çağdaş sanatının en sıra dışı ve ikonik isimlerinden Grayson Perry’nin “Küçük Farklılıklar” ve 20. yüzyılın çok yönlü fotoğrafçılarından Cecil Beaton’ın “Portreler” sergileri kapsamında düzenlenen atölyelerde çocuklar ve babaları, çömlek ve moda tasarımı ile tanışacaklar.

Grayson Perry’nin seramiklerinden esinlenerek “Çanak Çömlek” yapacaklar

20 Haziran Cumartesi günü saat 10:30 – 12:30 arasında düzenlenecek “Çanak Çömlek” atölyesinde çocuklar babaları ile birlikte, İngiliz çağdaş sanatçı Grayson Perry’nin yaratıcı dünyası ile tanışacak, sanatçının seramiklerini yakından inceleyerek farklı bir teknik olan çimdikleme yöntemiyle, çamurdan kendi çömleklerini yaratacaklar.

Çocuklar “moda tasarımı” ile tanışacak

21 Haziran Pazar günü saat 14:00 -16:00 arasında gerçekleşecek “Moda Kolaj” atölyesinde ise çocuklar ve babaları yeni moda tasarımlarına imza atacaklar. “Cecil Beaton, Portreler” sergisi kapsamında düzenlenen bu atölye çalışmasında, katılımcılar Beaton’ın fotoğraflarına konuk olan ünlüleri tanıyacak, mesleklerini tahmin etmeye çalışacak ve giysilerini tartışarak günümüzle kıyaslayacaklar.

Ücretsiz olan etkinliklere katılmak isteyen baba ve çocuklarının önceden rezervasyon yaptırması gerekiyor.

Detaylı bilgi: 0212 334 99 00 (4) – egitim@peramuzesi.org.tr – www.peramuzesi.org.tr/egitim

edebiyathaber.net (10 Haziran 2015)

kahveKahve, dünyanın bir bölümünde yetiştirilen ama yedi iklim dört bucağında tüketilen vazgeçilmez bir içecek. Tarihten tarihe, toplumdan topluma değişen çeşit çeşit pişirme ve içme biçimleri var kahvenin. Babil.com’dan Evren Elif Akçakaya, kahve tutkunları için yedi harika kitabı listeledi:

edebiyathaber.net (10 Haziran 2015)

onur-bilge-kulaYazar kavramını irdelediğim yazı dizisini bitirdikten sonra sanat/edebiyat ‘yapıtı’ kavramını irdelemeyi düşünmüştüm. 03 Haziran 1963’te yaşamını yitiren Nazım Hikmet’in elli ikinci ölüm yıl dönümü nedeniyle, Türkiye’de bazı basın organlarında çıkan yazılar, beni sanatta veya edebiyatta yanlılık-yansızlık sorunsalına eğilmeye yöneltti.

İlkin bir gerçeği vurgulamak isterim. Nazım Hikmet’in yanlı bir şair-yazardır. Türkçeyi şiirselleştiren ve şiiri toplumsallaştıran bu evrensel şairin yanlılığına geçmeden önce, sanatta, dolayısıyla da edebiyatta yanlılık-yansızlık sorunsalına önemli filozofların yaklaşımına bakalım. Sanatta yanlılık-yansızlık sorunsalı, estetik felsefesini zenginleştiren bazı filozoflarca çeşitli açılardan tartışılmıştır. Sanatta/edebiyatta yanlılık veya taraflılık kavramı bağlamında bazı görüşlerini aktarmak istediğim ilk filozof Kant’tır.

Güzeli ve güzeli algılama yeterliliğini çeşitli yönlerden irdeleyen Kant’a göre, sanat yapıtının yaratımında ve alımlanımında belirleyici olan beğeni yargısı katıksızdır, arıdır. Örneğin, “çiçekler, özgür doğa güzellikleridir.” Bu aydınlanma filozofunun bir başka belirlemesi, sanat ve amaç ilişkisi üzerinedir: Kant bu konuda şunları yazar: “Çeşitli olanın bütünleştirilmesi ile ilişkilendirilmeyen hiçbir mükemmellik, hiçbir amaçsallık bu yargının temeline koyulmaz.”[1] Bu alıntıda geçen ‘özgür güzellik’, ‘çeşitli olanın bütünleştirimi’ ve amaçsallık veya amaçlılık kavramları, sanat felsefesinde önemlidir.

Ayrıca, beğeni yargısı “salt biçime göre özgür güzelliğin değerlendirilmesinde arıdır. Çeşitli olanın, verili nesneye hizmet ettiği her hangi bir amacın kavramı yoktur. Bu beğeni yargısının ne tasavvur etmesi gerektiği koşullandığı zaman, imgelem gücü sınırlandırılmış olur.”

Kant’ın öğretisini belirginleştirmek amacıyla vurgulamak yararlı olabilir: Sanat, dolayısıyla da edebiyat öz-amaçtır; başka bir amaca hizmet etmez. Beğeni yargısı belirli bir kavrama dayanmaz, dayanmaması da gerekir; çünkü kavram, beğeni ya da estetik yargı bağlamında imgelem gücünü daraltır. İmgelem gücü, güzeli duyumsama ve üretmenin başlıca temellerinden biridir.

Ayrıca, çeşitli olan çok; verili olan tektir. Dolayısıyla, sanatsal biçimlendirme sürecinde ‘çok’, tekleştirilir, bir başka deyişle, tikelleştirilir. Hem tasavvur, hem de beğeni yargısı bakımından, herhangi bir kavram ya da kavramlaştırma sürekli tartışmalı olacaktır. Düz mantıkla şu söylenebilir: Çok, tekle kavranamaz. Çok’u çok haliyle bırakmak gerekir. Hem çok’u tekleştirmek, hem de ona bir kavram yüklemek, tasavvuru iki kez indirgemek olur. Eğer beğeni yargısının ne tasavvur etmesi gerektiği kavramlaştırılırsa, diyesi, koşullanırsa, öznenin güzele ilişkin imgelem gücü birkaç kez daraltılmış olur.

Yukarıdaki saptama, mutlak özgürlük olarak kabul edilen sanatsal-yazınsal özgürlük kavramının hem gerekçelendirilmesi bakımından, hem de uygulanması açısından belirleyici önemdedir. Kant’ın “özgür güzellik salt biçime göre değerlendirildiğinde, beğeni yargısı arıdır ya da katıksızdır” saptamasında belirleyici kavram, biçimdir. Biçim aynı zamanda bir içeriği estetikleştirmenin temeli, dolayımı ve aracıdır. Yazınsal estetik açısından biçim, yazınsal biçem oluşturmanın da temel belirleyeni ya da bu sürecin hem taşıyıcısı, hem de sonucudur.

Bu bağlamda, Franco Moretti’nin “Mucizevî Göstergeler[2] adlı yapıtının hemen girişinde Hobbes’a dayanarak aktardığı gibi, “biçim, güçtür.” Bu belirlemeye göre, bir yazınsal yapıtın güçlü yanı, biçimi ya da biçimi de kapsayan biçemidir.

Bir yazıncının biçemselleştirme ya da anlatılaştırma yeterliliğini, beğenisini, yönelimini ve işlemini gerçekleştirmesine hizmet eden retorik figürlerin ya da biçem araçlarının özgün kullanımıyla ortaya çıkan olgu, “yazınsallıktır.” Edebiyatın özü olan yazınsallığı oluşturan niteliklerin toplamı, yazıncının öznel ve özerk beğenisinin ürünüdür.

Yazınsallaştırma edimi mutlak özgürlük gerektirir; özü gereği dış baskılar ya da koşullarca belirlenemez. Dolayısıyla, yazınsallaştırmanın temel belirleyeni olan beğeni ve onun tasavvuru koşullandırılamaz; çünkü beğeninin koşullandırılması, imgelem gücünün sınırlandırılması demektir.

Kant anılan yapıtında açıklamalarını şöyle gerekçelendirir: “Salt bir insanın güzelliği, bir atın, bir binanın güzelliği amaca ilişkin bir kavramı, yetkinlik kavramını gerektirir.” Bu yetkinlik kavramı, “şeyin/nesnenin nasıl olması gerektiğini belirler.” Bu tür bir güzellik, “salt bağlı güzelliktir.” Aynı şekilde “hoş olanın, salt biçim ile ilgili güzellik ile bağlantısı, beğeni yargısının arılığını engeller.” İyinin ya da iyi olanın güzellik ile bağlantısı da “aynı sonuca yol açar.”

Kant’a göre, “bir nesnenin kendi olabilirliğini belirleyen amacına yönelik ilişkisi açısından o nesnedeki çeşitli olana ilişkin beğenme, temellendirilmiş” beğenmedir. Bu güzelliğe ilişkin beğenme, “kavramı koşul koşmayan, nesneyi var eden tasavvur ile dolaysız bağlantılı olan bir beğenmedir. Amaca bağımlılaştırılan ve dolayısıyla da sınırlandırılan bir beğeni yargısı, artık özgür ve katıksız bir beğeni yargısı değildir.”

nazimBunun yanı sıra, estetik beğenmenin entelektüel beğenmeyle bağlantısıyla sabitleştirilen beğeniye, amaçsal olarak belirlenen bazı nesneler açısından kurallar koyulabilir; ancak bu kurallar bile beğeni kuralları değil, beğeninin akılla, bir başka anlatımla, güzelin iyi ile birleştirilmesinin kurallarıdır. Böylece güzel, iyi için kullanılabilirleştirildiği için, ereğin veya amacın aracına dönüşür.

Kant’ın betimlemesi uyarınca, bu olayda “ne güzellik aracılığıyla mükemmellik, ne de mükemmellik aracılığıyla güzellik bu süreçte kazançlı çıkar; çünkü tasavvurun nesne ile bir kavram üzerinden karşılaştırılması, onu öznedeki duyumsama ile bir arada tutmak önlenemez.” Böylece de “eğer iki ruh durumu uyumlulaşırsa, tasavvur gücünün tümel yeterliliği kazançlı çıkar.”

Bu açıklamaların ışığında beğeni yargısının arılığı konusunda şu saptama yapılabilir: Bir beğeni yargısı, “belirli bir iç amacı olan nesne açısından tek bir koşul altında arı olabilir: Ya yargılayanın bu amaca ilişkin hiçbir kavramı olmamalıdır ya da yargılayan, yargısını bu amaçtan soyutlamalıdır.” Ancak bu durumda da yargılayanın, nesneyi “özgür bir güzellik” olarak yargılamak suretiyle, “doğru bir beğeni yargısında bulunup bulunmadığı sorusu sorulur.” Böyle bir soruyu ise “nesnedeki güzelliği, bağlı yapısal özellik olarak gören biri olumsuz yanıtlar.”

Birinci bakış açısı “duyulara”; ikinci bakış açısı “düşünceye” vurgu yapar. Bu ayrım yoluyla, birinin “özgür güzelliği”, öbürünün “bağlı ya da bağımlı güzelliği” önemsediği söylenerek, güzelliği yargılayan “beğeni yargıçları arasındaki ikilem aşılabilir.”

Duyulara dayanan ve “özgür güzelliği” öne çıkaran yargı, arı ya da katıksız bir beğeni yargısıdır; Düşünceye ya da kavrama dayanan ve “bağlı güzellik” kavramını öne çıkaran yargı “uygulamalı beğeni yargısıdır.”

Kant’ın “özgür güzellik” olarak kavramlaştırdığı güzellik belirlemesi, sanatın her alanıyla, dolayısıyla yazınsal yapıtlarla da ilişkilendirilebilir. Duyumsama, tasavvur ya da tasarım ve imgelem gücü bağlamında anlam kazanan “özgür güzellik”, hem anlatım dolayımı olan dilde, hem de anlatılaştırılan izleklerin tümünde vardır ve bulgulanabilir. Ayrıca, yukarıda açımlamaya çalıştığım “yazınsal özgürlük” kavramı için de bir çerçeve oluşturmaktadır. Hiçbir yargıya ya da beğeniye bağlanamayan “özgür güzellik”, aynı zamanda yazınsal eleştiri açısından da verimlileştirilebilir.

Bu kavram gereği, örneğin, edebiyat eleştirmenleri, eleştiri konusu yaptıkları yazınsal yapıtı, sadece öz beğenileri temelinde değerlendirebilirler. Dolayısıyla da, Kant’ın nitelemesiyle, kendilerini “beğeni yargıcı” yerine koyarak, “eleştirdikleri” yazınsal yapıta ilişkin “salt” ve “genel-geçer” yargıda bulunmazlar.

Kant estetiğinin yazın-kuramı açısından verimlileştirilebilecek en önemli bulguları, “özgür güzellik” ve “beğeni yargıcı” kavramlarıdır. Bu iki kavram, birincisi, yazınsal üretimin, öz-yapısı gereği tümüyle öznel edim olduğunu; ikincisi, eleştiri de dâhil, yazınsal yapıtlara ilişkin her türlü değerlendirmenin doğası gereği tümüyle öznel bir yargılama olduğunu ortaya koymaktadır.

Kant’ın “özgür güzellik” kavramı, güzelliği algılayan öznenin de özgür olması gerektiği varsayımına dayanır. Yazınsal yaratımda yanlılık veya yansızlık sorunsalı bu açıdan irdelendiğinde, yazarın/şairin politik yanlılığı veya yansızlığı, onun özgür seçimi ve yönelimidir. Burada önemli olan yanlı bir yazıncının yazınsal üretimine yüksek bir estetik-sanatsal nitelik kazandırmasıdır. Dolayısıyla, sanatta/edebiyatta yanlılık olumsuz bir nitelik olarak görülemez; çünkü yanlılık veya yansızlık, bir başına sanat yapıtının estetik öz-yapısını belirleyen bir ölçüt değildir.

Türkiye’de şiiri felsefileştiren, şiiri biçim ve uyak sınırlamasından kurtararak özgürleştiren Nazım Hikmet’in yanlılığı da bu kuramsal çerçevede değerlendirilebilir. Tahir Şilkan ‘Nazım Hikmet ve Sanatçının Taraf Olması” adlı yazısında (Evrensel, 03 Haziran 2015), bu büyük şairin yanlılığını kendi dizeleri ve sözleriyle ortaya koymuştur. Şu noktayı çok açık biçimde bir kez daha vurgulamak isterim: Sömürülen ve ezilen halkın yanından yer aldığını her fırsatta dile getiren ve sömürü ve baskıya karşı direnişi estetikleştiren Nazım Hikmet, çok açık biçimde yanlı bir şair-yazardır. Onun yanlılığı, eşitlik, özgürlük, tolerans ve çoğulculuk gibi insanlık değerlerinden yana olmaktır; bu değerlerin edimselleştirilmesi için savaşmaktır.

Bu büyük şair, evrensel insanlık değerlerini öne çıkardığı için, bu değerleri şiirleştirirken Türkçeyi en yüksek biçimde estetikleştirdiği için, yazınsallık düzeyi yüksek yapıtlar üretebilmiştir. Yazınsallık bağlamında bir belirleme yapmak isterim. Eğer Nazım Hikmet sadece yanlı bir şair-yazar olsaydı, diyesi, edebiyatı sadece politik slogana indirgeseydi, yapıtları bugün bütün dünyada okunmazdı. Ayrıca, yanlılık, evrensel insanlık değerlerinden yana olmayı, bu değerlere karşı olmayı da kapsayan bir kavramdır. Yanlılık, kişisel çıkarlar ve amaçlar için araçsallaştırılabilir. Sanat/edebiyat bunun örnekleriyle doludur. Dolayısıyla, yazınsallıktan soyutlanmış bir yanlılık yüceltilemez; çünkü yanlılık, tek başına estetik bir ölçüt değildir.

Nazım Hikmet, bu ilkenin bilincinde olduğu için, sanatını araçsallaştırmamıştır; güdümlü sanata karşı olduğunu sürekli vurgulamıştır. Sanatçının mutlak özgürlüğünü, sanatsal yaratımın öz-yapısından doğan bir ilke olarak hep savunmuştur. İnsanları, tüm insanlığı kapsamaya uğraşmış; onları Doğulu-Batılı veya gelişmiş-gelişmemiş diye ayırmamıştır. Bu tavrı ve estetik-yazınsal duyarlılığının yüksekliği, onu evrensel bir şair durumuna getirmiştir.

Nazım Hikmet’i ölümünün elli ikinci yılında içten bir saygıyla ve sevgiyle anarken, Nazım Hikmet Vakfı’nın kapatılma girişimini şiddetle kınıyorum. Bugünün güçlülerine anımsatmak isterim: Zerre kadar Türkiye sevgisi ve toplumsal-kültürel değerlere saygısı olan, bu halkın bağrından çıkan ve onun yazınsal birikimini evrenselleştiren Nazım Hikmet’e de sahip çıkar.

Sanatta yanlılık-yansızlık sorunsalını, Marx, Adorno, Benjamin, Brecht ve Thomas Mann gibi filozof ve yazarların görüşleri bağlamında irdelemeyi sürdüreceğim.

Prof. Dr. Onur Bilge Kula – edebiyathaber.net (10 Haziran 2015)

[1] Bu açıklamalar, Immanuel Kant’ın “Kritik der Urteilskraft- Yargı Gücünün Eleştirisi” adlı yapıtına dayanmaktadır. Kant’ın söz konusu yapıtını, “Kant, Schiller, Heidegger Estetik ve Edebiyat” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Mayıs 2012) adlı kitabımda ayrıntılandırmaya çalıştım.

[2] Franco MORETTİ: “Mucizevî Göstergeler”; Metis, Aralık 2005, İstanbul

kapak 914 Şubat Dünyanın Öyküsü dergisinin 9. sayısı yayımlandı.

14 Şubat Dünyanın Öyküsü 9. sayısında Fırat Cewerî’yi yeni romanından bir bölümle ve Gönül Kıvılcım’ın yaptığı söyleşiyle birlikte kapağa taşıyor.

Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği tarafından yayımlanan 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergisinin bu sayısında 6’sı çeviri 20 yeni öykü var.

Guy de Maupassant, Gottfried Keller, Celal Al-Ahmad, Konstantine Gamsakhurdia, Cecilia Davidson, Mehmet Dicle, Serhan Ergin, Sibel Öz, Giray Kemer, Ayşegül Ural, M. Özgür Mutlu, Kristin Özbey, Oğuzhan Dursun, Ayten Kaya Görgün, Eylem Ata Güleç, Fatih Yavuz Çiçek, Esme Aras, Sibel Ateş Yengin, Mehmet Hakkı Yazıcı, Ahmet Erdemli öyküleriyle 14 Şubat Dünyanın Öyküsü’nde yer alıyor.

“Yalnızlığın bir ucundan koparken, öteki ucundan yaşama bağlanırız” diyen Octavia Paz’ın en önemli öğretmeni olduğu ressam Ekrem Kadak 9. sayının konuk ressamı.

Şairin Öyküsü bölümünde Fergun Özelli, Kırmızı Kiremitler adlı öyküsüyle yer alıyor.

Ercan y Yılmaz, söyleşi dizisine devam ediyor, sıradışı sorularını Onur Çalı’ya yöneltiyor.

Şair Galaktion Tabidze, Ben ve Gece şiiriyle dergiye konuk oluyor.

Timur Özkan, Nazım’ın Avlusunda başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Derginin yeni bölümü Yazı Atölyesi’nin ilk konukları Oya Has ve Z. İnci Karabacak.

Adnan Binyazar’ın, köşe yazısının başlığı “Akıp giden Zaman…”

Emin Özdemir, “Cervantes’in Mirası”nı yazdı.

Kemal Gündüzalp, “Ayvalık Öyküleri’”ni yazdı.

Faruk Duman, Üçüncü Peron Yazıları’nı sürdürüyor: “Yaşamın İçinde Olmak”

Hasan Özkılıç, Yaprak Yaprak başlıklı köşesinde yazdı: “Necati Cumalı Öykülerinde “Taşra””

Ayşegül Tözeren bir edebiyat selfisi çekiyor: “Gönüllü Tutsaklıklarımız”

Heybeliada’da gerçekleşen 14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlamaları “Adalar ve Edebiyat” başlığı altında dosyalaştı Dosyada yer alanlar: Ayşe Sarısayın, Adil İzci, Yasemin Yazıcı, Sezer Ateş Ayvaz, Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Leyla Ruhan Okyay, Nemika Tuğcu, Birsen Ferahlı…

“Öykünün Dünyası” bölümünde Billy O’Callaghan, “İrlanda Edebiyatında Kısa Öykü Geleneği” başlıklı yazısıyla yer alıyor.

Necip Tosun “Behçet Çelik Edebiyatı”nı derginin sayfalarına taşıyor: Aşk ve Yitirişler

Gül Durmaz bu sayıda 1984 – 1994 yıllarını kapsayan “Yaba Öykü”yü kaleme aldı.

edebiyathaber.net (10 Haziran 2015)

hitlerin_kemani_kapak_BASKIIgal Shamir’in “Hitler’in Kemanı” adlı casusluk romanı, Işık Ergüden çevirisiyle Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı.

Kendisi de gençliğinde İsrail ordusunda pilotluk yapmış, Fransa’daki Schola Cantorum müzik okulunda ders veren ünlü kemancı Igal Shamir’den, uzman gözüyle yazılmış, “müziğin Da Vinci Şifresi” olarak adlandırılan özgün bir casusluk romanı…

Kökleri Rönesans dönemine uzanan bir gizem. Avrupa’da nefes nefese bir kovalamaca ve sıra dışı kahramanlar: Yaşlı bir kardinal, Yahudi bir keman virtüözü ve İsrail gizli servisi görevlisi güzel Eve. Nazilerle Katolik dünyası arasındaki bağları deşifre edecek, müzik tarihini değiştirecek bir muammanın aydınlandığı bir macera.

I. Dünya Savaşı’nın hemen başında, Fransa’daki bir şatoda Hitler’in onuruna verilen bir resitalde, Nazi lideri bir anda çılgınca bir öfkeye kapılır ve Wehrmacht subayı bir kemancının öldürülmesini ister. Talihsiz kemancının tek hatası, ünlü İtalyan besteci Monteverdi ve daha az bilinen Rossi arasındaki ilişkiyi araştırmak için izin istemesidir. Tarihin kritik bir noktasında, Hitler’i delirten bir sır, kemancının infazıyla toprağa gömülünce ölü bir kemancının ve bir bestecinin onurunu kurtarmak üzere yola çıkan keman virtüözü Knobel, Venedik’ten Paris’e, Vatikan’dan Cenevre’ye tehlikeli bir yolculuğa çıkarak bu büyük sırrın üzerindeki perdeyi kaldırmaya çalışır.

edebiyathaber.net (10 Haziran 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z