Masthead header

capa Antologia da Literatura FantásticaFantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD)’ın her sene gerçekleştirdiği GİO Ödülleri’nin büyük ödülü olan “Roman” kategorisinde finale kalan romanlar belli oldu.

FABİSAD dernek üyelerinin yaptığı değerlendirme sonucunda beş roman seçildi. 2013 ve 2014’te yayımlanmış fantastik, korku veya bilimkurgu içeriğine sahip 50’yi aşkın roman arasından ön elemeyi geçen romanlar şunlar oldu:

Deccal’in HatırıSezgin Kaymaz (İletişim Yay., 2014)

İsa’yı BeklemekLevent Şenyürek (Çitlembik Yay., 2013)

İskit Murat Başekim (Hyperion Kitap, 2014)

Ölü ReşatAslı Tohumcu (Doğan Kitap, 2014)

Şamanlar Diyarı 2 & 3 / Keşifler Zamanı & Özgürlük UğrunaBarış Müstecaplıoğlu (İthaki Yay., 2013, 2014)

Aday romanlar Burcu Aktaş, Levent Cantek, Mehmet Açar, Sevin Okyay ve Yankı Enki’den oluşan ana jüri tarafından değerlendirilecek. “En İyi Roman” ödülünün sahibi 31 Ekim 2015’te, GİO Ödülleri töreninde açıklanacak.

Her sene Giovanni Scognamillo onuruna verilen GİO Ödülleri bu sene Riot Games’in katkılarıyla gerçekleştirilecek.

GİO roman ödülü iki senede bir veriliyor. Ödül ilk olarak 2013’te “Şairin Romanı” ile Murathan Mungan’ın olmuştu.

GİO Ödülleri 2015, roman kategorisi dışında, başvuru tarihleri geride kalan “Yayımlanmamış Öykü” ve “Yayımlanmamış İllüstrasyon” dalları ile dikkat çekiyor. GİO Ödülleri bu sene ilk defa yayımlanmış yerli çizgi romanları kapsayan “Çizgi Roman” ödülüne de sahne olacak.

edebiyathaber.net (8 Temmuz 2015)

Alametler Saati-KAPAKSudanlı yazar Jamal Mahjoub’un “Alametler Saati” adlı romanı, İlknur Özdemir çevirisiyle Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı.

19. yüzyılın sonlarında, ülkeyi yöneten Mısır Hıdivi’ne ve onun İngiliz askeri danışmanı Gordon Paşa’ya karşı isyan başlatan Mehdi, “Peygamber’in rüyasında kendisine görev verdiğini” iddia ederek halkı örgütler ve kendi ordusunu kurar. Mehdi’nin adamları Hartum’da İngilizleri bozguna uğratıp Osmanlı adına Afrika’nın içlerine kadar hâkimiyet kurmuş Hıdiv’in düzenini devirir. Buna rağmen dini sözlere inanarak yola çıkan halkın, zaman geçtikçe kendi kişisel iktidarlarını gözetenler yüzünden yaşayacağı trajedilerden haberi yoktur.

Sudan kökenli İngiliz yazar Jamal Mahjoub, bugünkü Sudan’la Etiyopya’nın bir bölümünü içine alan Osmanlı İmparatorluğu’nun bu en güneydeki topraklarında 1881’de başlayan Mehdi ayaklanmasını yepyeni bir bakışla, acımasız bir coğrafyada savrulan insanların gözünden anlatıyor. Bir yandan da bugün Suriye’de, Libya’da, Irak’ta, Yemen’de ve tüm İslam coğrafyasında yaşananlara ışık tutuyor. Şiirsel, hüzünlü ve vahşi bir dille.

edebiyathaber.net (8 Temmuz 2015)

fft1_mf13654Nobelli yazar Mario Vargas Llosa,  50 yıllık eşini terk etti.

Perulu yazar Mario Vargas Llosa (79), 50 yıllık eşiPatricia’yı (70) Enrique Iglesias’ın güzelliği ile nam salmış annesi Isabel Preysler (64) için terk etti.

Eski bir güzellik kraliçesi olan Filipinli Preysler ile Portekiz’de tatil yaparken görüntülenen Mario Vargas Llosa konuyla ilgili İspanyol dedikodu gazetesi Hola!’ya yaptığı açıklamada, “İlişkimiz iyi gidiyor. Ancak özel hayatımla ilgili konuşmak istemiyorum ve Isabel de benimle aynı fikirde” yorumunu yaptı.
Llosa’nın üç çocuğunun annesi Patricia ile olan yarım asırlık evliliğini bitirme şekli eleştirilere maruz kalırken, yazarın nisan ayında karısına Preysler ile olan ilişkisi ile ilgili, “Bu öncekilere benzemiyor, bir kaçamak değil. Madrid’e döndüğümüzde evi terk edeceğim. Mutluluğun nasıl bir şey olduğunu öğrendim ve bunu tatmak için çok fazla zamanım kalmadı” dediği iddia edildi.

Julio Iglesias ile olan evliliğinden üç çocuğu bulunan Preysler, Enrique Iglesias’ın annesi. Preysler anavatanında “Malina’nın incisi”, hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği İspanya’da ise “Cazibe kraliçesi” olarak anılıyor.

Kaynak: Birce Bora – Hürriyet (8 Temmuz 2015)

feridun andac 10.tifEspas”ın bıraktığı yerden başlarsak, Selma Sancı yazmakta kararlı. Ama o ısrarla roman diye nitelendirse de, içerikte tematik yakınlık, mekân, zaman ve hatta kişi bağıntıları olsa da; birbirine ulanan “öykü” ler yazıyor Sancı. Evet, ne kadar zorlasa da yazdıkları “roman” değil, öykü…

Bunu hem kendisi hem de yayıncısının/editörünün bilmesi gerekiyor.

İlk  kitabı da öyküler demetiydi, ama “roman” olarak  sunulmuştu. Bu kez de aynı şey yapılıyor. Kalınan yerden devam gibi, bir “devam” romanı havasına büründürülmüş.

Oysa, bu, bir “nouvelle”, yani uzun öykü.

Yazarın “roman” diye adlandırdığı metni ısrarla “öykü” olarak nitelendirmek niye, diye bir soru gelebilir aklınıza. Eğer ki; Selma Sancı’nın “Espas”ının okumuş “İhtimal”e geçmişseniz; oradaki tutulu/savruntular içindeki hayatların izlerini/yansılarını hemen burada gözlersiniz. Ve elbette bunların nasıl anlatıldığına da bakarsanız, karşınıza öyküler çıkar. Kısa ânlar, zaman karşılaşmaları, hatırlamalar içinde süreduran bir insan döngüsüdür anlattığı…Çizdiği kişiler ise roman karakteri olamayacak kadar yüzeysel, derinlikten yoksun; bir durum, bir atmosfer kişilikleri…Onları adlandırmak, şu ya da bu durumun içinde/dışında göstermek yeterli olmuyor. Çünkü yaşatmak yerine özetlemeyi seçiyor anlatıcı çoğu yerde.

Bir öykücü tutumu, bakışı var onda. Ânların, durumların anlatımında, geçişleri kurmada; kesik kesik söz etmelerde, bağlantısızlıklarda hep bir öykücü söyleyişi çıkıyor karşımıza.

Gerçi, burada, anlatısını iki farklı katman üzerine kurmayı (Nihan ve Ali ekseninde) denemişse de; bu “İhtimal”i roman kılmaya yetmemiş.

Baştan şunu söylemeliyim; roman yazmak için insanın bir meselesi olmalıdır. Öykü bunu gerektirmeyebilir, hatta kaldırır da. Küçük dünyalar, incelikli duruşlar/durumlar bir öykücü için çıkış noktası olmaya yetebilir. Ama romanda başka şeyleri söylemesi gerekir romancının; öncelikle ne adına/niçin yola çıktığını bilmesi gerekir. Üstelik öyküde anlatabileceğini romana taşıması onu anlatı çıkmazına götürebilir. Tıpkı buradaihtimaL_Kpk.Selma Sancı’nın yaptığı gibi.

İki başlı kurmaya çalıştığı anlatısında kendisini ve  kişileri öyle bir döngüye sokuyor ki; onlara dair geçtiği özet her birini kanlı canlı kılmaya yetmiyor.

Çıkmazdaki ilişkiler, çıkmazdaki kişilikler, çıkmaza dönüşen bir flulukla da anlatıda eriyip gidiyor.

Bir yanda bir kuşağın savrulması, ötede ise iğreti hayatlar. Kim nerede nasıl yaşarsa yaşasın pamuk ipliğiyle birbirine bağlanan, hatta teğet geçilen ilişkiler, durumlar, duruşlar…

Evet, galiba, roman yazmak için yola çıkan birinin öncelikle neyi/niçin anlattığını ölçüp biçmesi gerekir. Ki, bu da bir sorunsalı ya da durumu anlamayı önüne alan anlatıcının bir söyleme/söyleyişe yaslanması gerektiğini kaçınılmaz kılar. Hele hele bir dönemin, kuşağın anlatımında düşünsel derinlik, yoğunluk kaçınılmaz. Yani, siz, anlatıcının buzdağının altındaki bilgisini sezmeye çalışırsınız.

Doğrusu, okurken hiçbir heyecan duymadım. Hiçbir yeni düşünceyle, durumla, duruşla, ilginç bakışla karşılaşmadım “İhtimal”de.

Ali’nin, Nihan’ın, Remzi’nin, Güzin’in; anne (Kıymet) ve teyzenin (Nimet); hatta Sevim’in ve Engin’in, çaycı Recep’in öyküleri  başlı başına alınıp anlatılsaydı eminim ki daha başarılı öyküler kurabilecekti Selma Sancı. Çünkü, “Espas” bunun işaretlerini bize vermişti.

Onu durduranın, anlatamadığının ne olduğunu düşününce; anlattığı döneme/kuşağa kıyısından bakan bir bakışta olmasının öylesi bir roman yazmasını engellediği gibi; romancı bakışı/donanımındansa öykü anlatmaya yatkın olması da diyebilirim.

Selma Sancı işte tam burada duruyor.

Hayatın ötesine geçebilmek için o büyük yaşamdaki alaborayı görmek, hissetmek yetmiyor; bir bakış, bir nefesle birlikte anlatma gerekçesi yaratması gerekiyor anlatıcının. Yoksa özete düşebiliyor. Hatta anlattığı kişileri/insanları oradan oraya hareket ettirmekle yetiniyor. Sürekli yağan yağmur, bir ihtimal peşinde kurulan hayaller, sıkıcı ilişkilerle yaşanan döngü….

Solgun hayatların, sıkışıp kalmış benliklerin içli duruşları/kırılganlıkları ve sürüklenişlerinin öyküsü…Evet, bunlardan söz ediyor. Hatta buluşturuyor da o ihtimal anlarını. Ama bir hat üzerinde giden öyküdür anlatılan. Ve Güzin’e Nihan’ın yazdığı mektuplardaki iç döküşleri…

İşte tümüyle bu nedenlerle roman değil anlattığı; öykücüklerdir o on sekiz epizoda bölünerek yansıtılanlar. Küçük dokunuşlarla, o içli hayatların nerede/nasıl akıp durduğunu daha canlı ve “sahici” gösterebilirdi bize Sancı.  Ama aceleye getirmiş, parçaları bütünleştireyim derken yazacağı asıl öykülerin kıvamını da kaçırmış, bence.

Artık Cağaloğlu’ndan, kırgın kuşağın sürükleniş/tutunamama öykülerinden çıkıp bugünü yazmalı; zamanımızın dünyasına bakmalı. Sanırım oradan yazıp edecekleriyle öyküsünü var edebilecektir ancak. Yoksa, anlatısını çıkmaza sürükleyecek yeni bir “ihtimal”e yazı(sı)nın sabrı yoktur…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (7 Temmuz 2015)

kelebeklerin yazi KAPAKBrezilya’nın genç kuşak yazarlarından Adriana Lisboa’nın 2003 Yılı Jose Saramago Ödülü kazandığı Kelebeklerin Yazı adlı roman Kırmızı Kedi etiketiyle raflarda.

Kelebeklerin Yazı derin duygular ve yoğun tutkular üzerine sürükleyici, şiirsel bir roman. Brezilya’nın genç kuşak romancıları arasında başı çekenlerden olan Adriana Lisboa, romanında Rio de Janeiro’da yaşayan varlıklı bir aileyi kuşatan bir dramı işliyor. Ailenin büyük kızı Clarice, genç yaşta evden ayrılmak zorunda kalır, kardeşi Maria Inês ile uzun bir ayrılığın ardından yıllar sonra tekrar buluşur. Kişilikleri çok farklı olan bu iki kardeş, birbirlerine hem yakınlaşır hem de –paylaştıkları sır yüzünden– uzaklaşırlar; romantik çocukluk anıları ile –Clarice’in de evden uzaklaşmasına neden olan– travmaların ezici yükü arasında gidip gelirken uçurumun kenarında var olmaya, kendilerini kurtarmaya çabalarlar. Bir aile dramının çevresinde dokunan çeşitli aşk hikâyeleri ise anıların ve söylenmeden kalanların gölgesinden kurtulamaz.

Sonunda iki kardeşin yüz yüze gelmek zorunda oldukları hesaplaşmada ise kazananın ve kaybedenin kim olduğu belli değildir. Kumaşını ilmek ilmek dokuyan, şaşırtıcı gerçekleri sonlara saklayan Kelebeklerin Yazı, anlatılanlarla değil, anlatılmayanlarla çarpıyor okuru.

“Bu yazarın geleceği çok parlak. Yazdıkları pek çok şey vaat ediyor, bunların bir kısmına zaten ulaşmış.”

JOSÉ SARAMAGO

edebiyathaber.net (7 Temmuz 2015)

dovus kulubu 2-1 kapak2Chuck Palahniuk’un bir yeraltı fenomenine dönüşen romanı Dövüş Kulübü‘nün devamı, temmuzda Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanacak.

İlk kez yayımlandığı 1996’dan beri bir yeraltı klasiği haline gelen Dövüş Kulübü, bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyordu. Chuck Palahniuk’un ilk romanı, kapitalizmin tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzelliğin plastikleşmesine ve elbette iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri hamlesiydi: Kışkırtıcı, yadırgatıcı, yıkıcı bir hamle.

Tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmak için fiziksel acıya yönelenler, geceleri izbe mekanlarda buluşup dövüşenler, aynaya baktıklarında kendilerinin sandıkları başka bir yüz görenler ve sonra normal hayatlarına dönüp sıradan insanlar gibi yaşayanlar… Ama sıradanlık onları iyileştirmez. Günlük hayatın basit bir parçası olmak onlara yetmez. Ve bir gün aniden “uyanırlar”. Çünkü, “bazı hayali arkadaşlar asla çekip gitmez!”

Dövüş Kulübü’nün keskin eleştirisi şimdi aynı gözüpeklikle, aynı karşı-ses ataklarıyla kaldığı yerden devam ediyor.

Son yılların en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü’nün 2. bölümü okurlarla buluşuyor.

Çizgi roman olarak hazırlanan Dövüş Kulübü 2, on ayrı fasikül olarak yayımlanacak.

Ayrıntı Yayınları, Dövüş Kulübü 2’nin her sayısını Amerika’daki orijinal baskılarla eş zamanlı olarak yayımlayacak.

edebiyathaber.net (7 Temmuz 2015)

GorselTürkiye’de ilk kez bir devlet üniversitesi bünyesinde Bizans uygarlığıyla ilgili çalışmalarda bulunacak bir merkez kuruldu. Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulan Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Bizans tarihi, kültürü, sanatı ve arkeolojisine dair yürütülecek çalışmalar sayesinde, Ortaçağ Anadolu ve Balkanlar, İstanbul ve Osmanlı tarihi ile kültürüne de ışık tutacak.

Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde Türkiye’de ve dünyada Bizans uygarlığı ile ilgili çalışmaların gelişimine katkıda bulunmak ve hali hazırda yapılan araştırmalar için bir platform işlevi görmek amacıyla Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi kuruldu. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve Bizans tarihi uzmanı Prof. Dr. Nevra Necipoğlu’nun müdürlüğünü üstlendiği Boğaziçi Üniversitesi Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Türkiye’deki devlet üniversiteleri arasında bu alanda akademik çalışmaların yürütüleceği ilk merkez oldu. Merkez, Bizans tarihi, kültürü, sanat ve mimarlık tarihi ve arkeolojisi konularındaki akademik birikimi uluslararası bir ortama taşıyarak geliştirmeyi amaçlıyor.

Merkezin kuruluş amacını anlatan Prof. Dr. Nevra Necipoğlu şunları söyledi; “Türkiye gerek coğrafi, gerek tarihsel ve kültürel anlamda Bizans’ın mirasçısı olan bir ülke. Dünyanın pek çok yerinde Bizans araştırmaları merkezleri mevcutken, Bizans İmparatorluğuna on bir yüzyıl boyunca başkentlik yapmış olan İstanbul’da böyle bir merkezin bulunmaması giderilmesi gereken büyük bir eksiklikti. Merkezi kurarken öncelikle bu noktayı göz önünde bulundurduk. Boğaziçi Üniversitesi’nin Bizans çalışmaları ile bağları aslında Robert Kolej günlerine, Bizans İstanbulu’nun dünyadaki en önemli uzmanlarından sayılan Alexander Van Millingen’in burada hocalık yaptığı 1879-1915 yıllarına geri gidiyor. 1999 yılında ise Boğaziçi Üniversitesi dünyaca ünlü Bizans uzmanlarını İstanbul’da buluşturan bir konferansa ev sahipliği yaparak bu alanda öncülük etmiştir. Bizans’a dair önyargılar ve korkular nedeniyle benzer faaliyetlerin düzenleyicileri tarafından son dakikada iptal edildiği o yıllarda, Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Bizans İstanbulu konulu konferans çok önemli bir dönüm noktası olmuş, önyargıların en azından akademik düzeyde kırılmasını sağlayarak Türkiye’de Bizans çalışmalarının önünü açmıştır. Sahip olduğu Bizans uzmanları ve yetiştirdiği öğrencileriyle Türkiye’de Bizans çalışmalarına değerli katkılarda bulunan Boğaziçi Üniversitesi, tüm bu nedenlerle söz konusu merkezin kurulması için İstanbul’daki en uygun mekândı.”

Bizans uygarlığının hem Doğu Akdeniz ve Avrasya tarihini hem de Türkiye tarihini anlamamızdaki önemine dikkat çeken Prof. Dr. Nevra Necipoğlu son yıllarda Türkiye’de Bizans çalışmaları alanında olumlu adımlar atıldığını ifade ederek; “Bizans uygarlığına ilgi artıyor olsa da söz konusu alanda kat edilmesi gereken önemli yolumuz var. Merkez olumlu gelişmelerin hızlandırılıp sürdürülebilir kılınmasını sağlayacak. Bizans çalışmalarının gelişmesinin ve kuvvetlenmesinin yolu üniversitelerden geçiyor” dedi.

Merkezin temel işlevlerinin Türkiye’de Bizans uygarlığı üzerine çalışan araştırmacı yetiştirilmesini teşvik etmek, var olan araştırmacıların çalışmalarına katkıda bulunmak, hem Türkiye’den hem de yurt dışından gelecek araştırmacılar için tartışma ve fikir alışverişi ortamı yaratmak olduğunu da belirten Prof. Necipoğlu, Merkezin genel çerçevede Ortaçağ Anadolu ve Balkanlar tarihi, İstanbul ve erken dönem Osmanlı tarihi ve kültürünün daha iyi anlaşılmasına da katkıda bulunacağını sözlerine ekledi.

Boğaziçi Üniversitesi Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi düzenlenecek ulusal ve uluslararası konferanslar, çalıştaylar, konuşma dizileri, seminerler ve bunların yayınlanması aracılığı ile Bizans çalışmaları sahasındaki araştırmaları destekleyecek. Merkezin önemsediği bir başka faaliyet alanı da Bizans kültürel mirasını belgelemeye ve korumaya yönelik çalışmalar ve projeler olacak. Merkez ayrıca Bizans tarihi, kültürü, sanat ve mimarlık tarihi, arkeolojisi konularında bilimsel ve akademik işbirliğinin gelişmesini teşvik edecek; bu amaçla Türkiye’de ve diğer ülkelerde yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin, doktora sonrası araştırmacıların ve öğretim üyelerinin bilimsel alışveriş ve hareketliliğine katkıda bulunacak.

Merkez, Bizans tarihi, kültürü, sanat ve mimarlık tarihi, arkeolojisi konularında Boğaziçi Üniversitesi’nde verilen eğitimin geliştirilmesini desteklemek ve teşvik etmenin yanı sıra; yurtiçi ve yurtdışındaki diğer üniversitelerle bu konularda ortak çalışma ve araştırmaları geliştirmek; Bizantoloji alanında uzmanlığın altyapısını teşkil eden ve halen Boğaziçi Üniversitesi’nde verilen Latince, Eskiçağ ve Ortaçağ Yunancası eğitiminin geliştirilmesini desteklemek; gelecekte bu dillerin yanı sıra Bizans dönemi paleografya, nümizmatik, kodikoloji gibi konularda eğitim seminerleri düzenlemek konularına eğilecek. Amaçları doğrultusunda Kültür Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları ve diğer kurumsal birimlerle işbirlikleri yapacak.

Boğaziçi Üniversitesi Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu şu isimlerden oluşuyor;

Prof. Dr. Nevra Necipoğlu (Merkez Müdürü, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü)

Yrd. Doç. Dr. Koray Durak (Müdür Yardımcısı, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü)

Doç. Dr. Çiğdem Kafescioğlu (Üye, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü)

Doç. Dr. Oya Pancaroğlu (Üye, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü)

Yrd. Doç. Dr. Chyrssi Sidiropoulou (Üye, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü)

Yrd. Doç. Dr. Derin Terzioğlu (Yedek Üye, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü)

Dr. Anestis Vasilakeris (Yedek Üye, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü)

edebiyathaber.net (7 Temmuz 2015)

 

meseleMesele kitap dergisi 103. sayısında kapağına kapitalizmin iklim üzerindeki tahakkümün yol açtığı küresel ekoloji sorununu taşıdı.

İklim değişiklikleri, küresel ısınma, doğal yaşam alanlarına yönelik saldırıların sonuçları bugün dünya üzerinde yaşayan tüm canlıların yaşamını tehdit ediyor. Şirketlerin kâr hırsları çevre felaketini geri döndürülemez bir noktaya taşırken, uzmanlar bu gidişi tersine çevirmek için hala zamanımızın olduğunu söylüyorlar.

Dosya konusu için Yunus Öztürk, su ve ekoloji aktivisti Beyza Üstün’le Yeşil Yol’u ve çevre mücadelesini konuştu: “Yerel yaşam mücadelelerini ‘Büyük İnsanlık’ mücadelesiyle birleştirmeliyiz…” İrfan Özdabak, Ömer Madra’yla küresel ısınmayı, çevre felaketlerini ve protesto hareketlerini konuştu: “Hala zamanımız var… Değiştirmek içinse herkese ihtiyaç var!China Miéville, sermaye, ekoloji ve ütopyacılık üzerine yazdı (çev. Ethemcan Turhan): “Ütopyanın limitleri” Can Semercioğlu, Melda Onur’la çevre aktivizmini ve yaşam siyasetini konuştu: “Türkiye ‘birlikte yaşam koalisyonu’nu arıyor

Kapak konusunun yanı sıra kitap değerlendirmeleri, kültür-sanat ve sinema yazıları, röportajlar ve güncel konulara dair yazılar Mesele’nin 101. sayısında:

Şöhret Baltaş, Kıbrıs’ta esen değişim rüzgarlarını yazdı: “Yavru’ vatan bağırıyor: Düş yakamdan anne!

Hıdır Eligüzel, dijital sanat ekseninde ütopya ve distopyaları yazdı: “Dijital tarihçeler, ütopya ve distopya: Dune

Egemen Yılgür, Roman halkının imkânsız uluslaşma sürecini yazdı: “Kitlevi bir intihar formu olarak Roman milliyetçiliği

Bekir Düzcan, MSGSÜ akademisyenlerinin Türkiye’nin Etnik Coğrafyası: 1927-1965 Ana Dil Haritaları çalışmasını değerlendirdi: “Taşınan Bavul: Ana Dil Haritaları’nın düşündürdükleri

Ezgi Bakçay ve Eda Yiğit, Melih Özuysal’la Gece Okulu isimli sergisini konuştu: “Melih Özuysal ve Toz Cinleri

Yunus Öztürk, Görkem Doğan ile AKP döneminde üniversitelerin son durumunu ve YÖK’ü konuştu: “Üniversitelerde AKP tahakkümü geriliyor

Foti Benlisoy, Yunanistan’daki krizi ve Syriza hükümetinin rolünü yazdı: “Yunanistan: Karar anı

Ali Önder Şalıkara, 12 Eylül darbesini Badiou’nün Varlık ve Olay kavramları üzerinden değerlendirdi: “Olay-sadakat-hakikat

Feyzi Çelik, Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanını değerlendirdi: “Modernliğin dönüşümü, geleneğin müzeleşmesi

Sarphan Uzunoğlu, Karl Jaspers’in Suçluluk Sorunu kitabını değerlendirdi: “Geçmişin günahlarından arınamayız

İlker Aslan, Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam kitabını değerlendirdi: “Hayat Kavgası

Mahmut Şenol, yazar ve okur arasındaki ilişkiyi “imza” üzerinden değerlendirdi: “İmzalama(ma) kâbusu

Tom McCarthy, günümüzde kurgu, gerçeklik ve gerçekçilik kavramlarını yazdı (çev. Can Semercioğlu): “Yazma makineleri

Ali Mert, ölümünün ardından cazcı Ornette Coleman’ı yazdı: “Ornette’li emprovizasyon yahut Ornette, özgürlük ve öncülük

edebiyathaber.net (7 Temmuz 2015)

DamdakikedikapakGrazia Ciavatta’nın kaleme aldığı, Final Kültür Sanat Yayınları ile minik okurlara ulaşan “Damdaki Kedi” raflardaki yerini aldı.

Küçük bir kedinin arkadaşlığını ele alan kitapta, hayvanlarla da dost olunabileceği ve herkesin kendi yaşam alanı içerisinde mutlu olacağı anlatılıyor.

Hiç tanımadığı bir yerde kaybolup yapayalnız kalan minik kedi yavrusu telaşla bir çatıya sığınır. Fakat yükseklik korkusu nedeniyle bir daha aşağı inemez ve bu garip yerde kapana kısılır. Onun yardım isteyen miyavlamalarını işiten iyi yürekli Martina ise evinin balkonundan ona yemek vermeye başlar ve böylece uzaktan da olsa aralarında sıcak bir arkadaşlık ilişkisi gelişir. Şimdi minik kedinin korkularıyla yüzleşmesi ve özgürlüğe doğru bir adım atması gerekmektedir…

edebiyathaber.net (7 Temmuz 2015)

mehmet-ozcataogluBaşlığı görür görmez aklınıza hırsızları getirmeyin hemen. O sevimsizlerin çocukların dünyasında yer almalarını istemiyorum. Böyle yazdım diye “çocukları gerçeklerden uzak tutamazsınız, dünyanın tüm gerçeklerini öğrenerek büyüsünler” itirazları da gelir hemen biliyorum. Onu da kabul ediyorum. Dünyanın döndüğünü öğretiyorsak içinde neler döndüğünü de öğretmeliyiz. Aksi takdirde sonuçları hemen hepimiz biliyoruz, kestirebiliyoruz.

Hırsızları uzak tutalım istedim çünkü bu kitap müthiş keyifli. Başlığa aldığım kitabın adı da bu şekilde sormuyor aslında! Ahmet Önel’in kaleme aldığı, Elma Çocuk Yayınları tarafından yayımlanan kitabı Sait Munzur resimlemiş.

Çok matrak başlıyor kitap. Hani deyim yerindeyse espriler havada uçuşuyor. Bu da okurun yüzünü güldürerek bir anda kitaba sarılmasını sağlayacaktır. Gelelim öyküye: “Esenlik Bey (Oğuzların komşusu) çok sevdiği çellosunu Oğuzlara (kahramanımız) bırakır. Çünkü şehir dışına çıkmalıdır. Böylelikle konuşkan arkadaşı yalnız kalmayacaktır. Oğuz ve kedisi Kekik’in de onu yalnız bırakmaya pek niyetleri yoktur zaten. Yeni dostlarıyla bir ezgi bulmak için kolları sıvarlar. Derken hoş bir ezgi çellonun yayına takılıverir. Ama o da ne? Ezgi onu sakladıkları yerde değildir artık, biri onu çalmıştır. Yani ezgilerini tekrar çalamazlar çünkü ezgileri çalınmıştır. Ne garip. Peki, ezgiyi kim, neden çalar ki? Okur bu sorunun yanıtının peşine düşedursun, yazar fon müziği olarak sıcacık poğaçalar, sazlı düşlü karakterler, konuksever asansörler, müzik kulağı olan kediler kullanmış, onlarla ruhu okşuyor bir yandan. Okura düşense o ezgiyi duyabilmek! Fakat sadeceezgimizi-kim-caldi-813626-Front-1kitaptaki ezgiden söz etmiyoruz burada. Yine yazarın okuruna bir ipucu olarak fısıldadığı evrendeki tüm ezgilerden söz ediyoruz.

Konu müzikten açılmışken ve söz konusu da çocuk iken müziğin, müzik eğitiminin çocuklar üzerindeki etkilerine de bakmakta yarar var sanırım. Müzik eğitiminin çocukların psikolojik gelişiminde olumlu rol oynadığı
kanıtlanmış bir gerçektir. Çocukların toplumsallaşması yolunda katkı sunuyor. Müzik eğitimi yoluyla ruhsal bakımdan doyum sağlayan çocuk, hem sağlıklı bir ruhsal gelişim hem de sağlıklı bir kişilik yapısı kazanma şansına kavuşuyor.
Bununla birlikte müziğin evrenselliği göz önüne alındığında çocuğun kendi kültürü ile birlikte başka ülkelerde yaşayan insanların, başka milletlerin kültürlerini de öğrenerek anlamaya çalışacağı gözlemlenebilir. Ayrıca müzikal etkinlikler, çocuğu toplumsal ve sosyal bir ortama sokarak, çocuğa ferdi, grup halinde ve toplu olarak iş yapma olanağı sağlayacağından çocuğun toplumsal etkinliklere katılma deneyleri artacaktır. Bu deneyler sayesinde insanlara güvenmeyi de öğrenecektir çocuk. Kitapta bu konuya da değiniliyor zaten. “… İnsanlara güvenmemiz gerekir, diyor. Onlarla ilgili iyi düşünceler barındırmalıymışız. İnsanlarla dost olmanın, güzellikleri paylaşmanın ilk basamağı güven duygusudur, diyor Suskun Amca. İnsanlara güvenmeliyiz diye yineliyor Oğuz.” (s.144-145)

Ahmet Önel satırların arasına gizlemiş iletiyi. Eğlenceli kitabı okurken fark etmeyecektir çocuklar anlatılmak isteneni. Fakat fark etmeden özümseyeceklerdir de o anlatılmak istenenleri.

“Ezgimizi Kim Çaldı?” tebessümle okuyacağınız, okurken keyif alacağınız belki de zaman zaman düşüneceğiniz bir kitap. Zaten düşündürmeyen kitap da ne işe yarar ki, değil mi?

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (6 Temmuz 2015)

  • Ozlem Ozlem - 06/07/2015 - 09:58

    Dostluğun ilk basamağı güven güzel bunu çocuklara aşılaması önemli…Dünya dönüyor içinde neler döndüğünü biz tam anlayamaz ken bunu çocuklarımıza nasıl anlatacağız????sayın hocamcevaplakapat

rp_filiz-gazi-300x225.jpgSessizin Payı ve İstanbul İstanbul

Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı’nda, Auschwitz’in tanığı olan Jean Amery’in bir anısını anlatmış. Zorunlu bir çalışmadan sonra kampa götürülürken Amery’nin gözü bir binadaki bayrağa takılır. İçinden bir Hölderlin dizesini tekrarlar: “Duvarlar sessiz ve soğuk yükseliyor, rüzgarda hışırdıyor yapraklar.” Dizeyi hatırlar ama şiir onda bir zamanlar uyandırdığı duyguyu uyandırmaz: “Yüksek sesle tekrarlar, ama uygun adım ‘sol, ki, üç’ sesleri rüzgarda nasıl çınlıyorsa Hölderlin dizesi de öyle çınlıyordur. Kampta karşılaştığı bir düşünürle entelektüel bir sohbet başlatmayı denediğinde de benzer bir şey yaşamıştır. Düşünürden aldığı yegâne karşılık tek heceli mekanik cevaplardır. Duyuları köreldiği için değil, artık zihnin dünyasına inanmadığı, entelektüel alışverişin anlamsız bir sözcük oyununa dönüştüğünü fark ettiği için susuyordur düşünür. Auschwitz’de gerçeğin ne felsefi ne de estetik temsiline yer vardır.”

Burhan Sönmez’in, İstanbul İstanbul’una okumaya başladığımda, bir hücreyi paylaşan dört insanın, işkence görecekleri dakikaları beklerken, bu derece estetik yanı tastamam olan bir edebiyatın ve fire vermeyen masalsı kurgunun içinde nasıl durdukları sorusuyla birlikte, Gürbilek’in kitabındaki bu satırlar aklıma geldi. “Hayatın”, edebiyatın içinde nasıl yorumlanmasını görmek istediğinizle ilgili bir soruydu bu. Her gerçeğin karşısına hayal gücüyle çıkılabilir miydi? Hatları keskin bir gerçeklik üstüne kurulan, hatları doğal ama aynı zamanda yapay bir hayal gücü anlatısı, kırabilir mi insanın okuma şevkini? Primo Levi’nin deyişiyle “katlanılması zor bir estetizm”le mi okunur satırlar? Gerçekle aranıza edebiyat tekniklerinin girmesi, o gerçeği yaşayanlarca hangi duygularla okunur örneğin. Bileklerine çivi çakılarak, duvarda İsa gibi gerilen, vücudunun her bir noktası işkenceden sızlayan Berber Kamo’nun tumturaklı cümlelerle Haydarpaşa Garı’nı, İstanbul’u ve sevdiği karısını anlatışını okurken bu sorular geçti kafamdan.

Hikayelerle, hücrede 10 gün

Hücre arkadaşları olan Doktor, Öğrenci Demirtay, Berber Kamo, Küheylan Dayı romanın anlatıcı karakterleri. Bu dört insanın dışarıdaki hayatları ve geçmişlerine ilaveten, hücrelerindeki artı on günlerinin hikayesi İstanbul İstanbul. Komşu hücrelerinde ise kadın mahkum Zine Sevda var. Roman boyunca sesinin sözcüklerini değil, parmaklarıyla havaya yazarak kurduğu iletişimi okuyoruz. Demir kapının sesiyle aralarından biriistanbul-istanbul-Front-1ya da birkaçı işkenceye götürülüyor. Bu bekleyiş esnasında hikayeler anlatılıyor. Bir hikayenin başka bir hikayeyle kesiştiği oluyor. Bir hikayenin başka bir hikayedeki soruya yanıt verdiği oluyor. Sönmez’in üzerinde titizlikle çalıştığını belli eden hikayeler, ustalıkla birbirine dokunuyor ya da hiç beklemediğiniz bir anda iç içe geçiyor. Şöyle anlatayım hikayelerin güzelliğini ve yormadan aktığını: 226 sayfalık kitabı bitirdiğinizde geri dönüp, hikayeye/hikayelere bir daha bir daha bakmak istiyorsunuz.

Küheylan Dayı’nın bir hikayesi Moby Dick’in, Kaptan Ahab’ını hatırlatıyor. W. Benjamin’in Tarih Meleği, İstanbul İstanbul’da Zaman Kuşu olup, hücrenin tavanını kaplayan siyah tüylü bir kuş oluyor. Yine aynı Zaman Kuşu, geçmişte uçan, bugüne varınca kanatları duran, rüzgarda asılı kalan, İstanbul’daki zamana benzetiliyor. Hikaye hikayeyi kovalarken, Doktor, Giovanni Boccaccio’nun Decameron’undan bahsediyor Küheylan Dayı’ya. Kentte veba salgını başlayınca, bir grup insan bir kır evine sığınıyor. Salgın geçene kadar birbirlerine hikayeler anlatıyor insanlar. Decameron, “on gün” demekmiş eski İstanbulluların dilinde. On gün boyunca, cinsellikten, aşktan ve dedikodulardan söz edip, gülüyorlar. “Vebanın korkusunu, yaşamı hafife alan hikayelerle azaltmışlar” diyor Doktor. Sönmez, anlatısına ilham veren bir başka eseri böylelikle anmış oluyor.

İnsanın en saf hali, acı çeken insan

İstanbul İstanbul, yer altı ve yer üstü olmak üzere iki metafor arasında hikayelerini paylaştırıyor. İşkencelerin yapıldığı, suçun işlendiği yerin altında bir umut var. Yerin altında olanları okurken, öğrenci Demirtaş, yerin üstünde yaşayan insanların bütün bunlardan aslında haberdar olduklarını hatırlatıyor. “Can sıkıcı olan da bu” duygusu içinize yerleşiyor. Bekleyiş başlıyor. Belki bir gün yardıma gelecekler… Okur olarak, hasta tutsaklar aklımdayken, her demir kapı sesinde, o yardımın geldiğini sandığımı söyleyebilirim. İstanbul İstanbul, Hallac-ı Mansur’un sözleriyle bitiyor: “Cehennem, acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.”

Yerin altında sözcüklerle, İstanbul manzaraları çiziliyor. Karşınızda duran manzaranın kimi çizgileri gözünüzün önünde silinip, yerine başka şeyler konuluyor. Kumkapı’daki eski balıkçı köyünü yok eden sahil yolu, Boğaz kıyısında birer birer eksilen erguvan ağaçları, Mimar Sinan’ın dört yüzyıllık eseri İlyaszade Camii’nin yıkılıp yerine petrol istasyonu yapılması bunlardan bazıları. Satırlar arasında, inatla çirkinleştirilemeyen bir kente karşı açılan savaşı da izliyorsunuz.

Burhan Sönmez, nasıl yazmış nasıl emek vermiş kim bilir. Üzerinde düşünüldüğü, saatlerce çalışıldığı besbelli. Her hikaye başka bir hikayeye, süzülerek bağlanıyor. Bu muntazamlığın beni rahatsız ettiği yerler olmadı değil. Çok korkan, işkencede çözülen, değil cümleler, tek heceli yanıtlar dışında konuşamayan insanları okumak istedim. Romanın bir yerinde, Doktor, Berber Kamo’ya, “İnsanın en saf haliyiz burada, unutmayalım, acı çeken insan” diyor. En saf hal denildiğinde, konuşamamak gelir aklıma ama bir yandan acı çeken ve güzel konuşan karakterler olmazsa edebiyatın işi neydi yeryüzünde.

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (6 Temmuz 2015)

cumali-95CC-988E-8D7BUrla Belediyesi ile Cumalı-Seferis Gökyüzü Kültür ve Sanat Derneği işbirliğiyle Necati Cumalı Edebiyat Ödülü’ne son başvuru tarihi 1 Eylül 2015. Geçtiğimiz yıllarda şiir ve öykü dallarında yapılan yarışma, bu yıl roman dalında gerçekleşecek. 
Ödüle değer görülen yapıtın sahibine verilecek para ödülü ise 10 Bin lira olarak belirlendi.

Ödüle aday olma koşulları:

1 Eylül 2014 ile 1 Eylül 2015 tarihleri arasında kitapları yayımlanmış yazarlar ödüle aday olabilirler. Ayrıca yazarlarını bilgilendirmek koşuluyla yayınevleri de yazar adına ödüle katılabilecekler. Başvuru dilekçeleri ile beraber ödüle aday gösterilen kitabın 6 kopyasını 1 Eylül tarihine kadar Urla Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Urla – İzmir adresine teslim etmeleri ya da posta/kargo ile gönderilmesi gerekiyor.

Ödülü kazanan yapıtın duyurusu 27 Aralık tarihinde basın yoluyla yapılacak. Necati Cumalı nın doğum tarihi olan 13 Ocak 2016 te Urla Atatürk Kültür Merkezi nde ödül töreni gerçekleştirilecektir.

Necati Cumalı Edebiyat Ödülü nün seçili kurulunda ise İsmail Mert Başat, Nilüfer Kuyaş, Feyza Hepçilingirler, Ömer Türkeş ve Hayri K. Yetkin yer alıyor.
edebiyathaber.net (6 Temmuz 2015)

classic-authors-1024by768Kitaplarını tekrar tekrar okuduğunuz, satırlarını kana kana içinize çektiğiniz yazarları ne kadar yakından tanıyorsunuz? George Orwell’in gerçek adını ne, Ernest Hemingway’in ilk mesleği nedir, Albert Camus’un en büyük hayali neydi… İşte yazarlar hakkında az bilinen gerçekler.

Sevdiğiniz yazarı ne kadar tanıyorsunuz?

Ernest Hemingway’in yazar olmadan önce gazetecilik yaptığını biliyor musunuz? Peki ya “1984”ün yazarı George Orwell’in, Eric Arthur Blair’in takma adı olduğunu? Popülerliğini hâlâ sürdüren cinayet romanları yazarı Agahta Christie’nin, “Miss Marple”ın kahramanının esin kaynağının, kendi büyükannesi olduğundan haberdar mısınız? Tüm zamanların en çok okunan kitabı Harry Potter’ın, J.K. Rowling’in aklına kalabalık bir trende giderken geldiğini ama yanında kalemi olmadığı için yazmakta geciktiğini biliyor musunuz? NTV yayınları tarafından çıkarılan “Edebiyattan Pek Anlamam” adlı kitapta, tüm zamanların en etkili kitap ve yazarları hakkında bilinmeyenler var. Eğlenceli bir edebiyat testine buyurun:

Harry Potter’ın zengin ettiği yazar, J.K Rowling

* Stephen King ve Danielle Steele’den sonra Rowling dünyanın en zengin üçüncü yazarıdır. (Yanlış. Rowling içlerinde en zenginidir.)
* Rowling’in ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı, yayımlandıktan sonraki ilk 24 saat içinde tüm zamanların en çok satan kitabı olmuştur. (Yanlış. Tüm zamanların en hızlı satan kitabı serinin sonuncusu Harry Potter ve Ölüm Yadigârları oldu.)
* Rowling, Harry Potter’ın nasıl ortaya çıktığını şöyle anlattı: Harry Potter fikri aklıma ilk olarak kalabalık bir trende giderken düştü, hepsi bu. (Doğru. Kalemi olmadığı için aklına gelen bu fikri yazmakta birkaç saat geciken Rowling, kafasında Potter ile ilgili fikirler fokurdarken öylece oturuyordu. Bu olay, ilk kitabın yayımlanmasından yedi yıl önce, 1990’larda yaşandı.)
* Rowling dementorları, Harry Potter ve Azkaban Tuzağı romanında yer alan karanlık, ruh emici yaratıkları kendi depresyonla mücadele sürecinde yaşadıklarından esinlenerek yarattı. (Doğru. Söyleşilerinde bu mücadeleden ve yardım almanın yararlarından bahsetmiştir.)

Bunlar hangi romanların ilk satırları?

* “Bu, ilk görüşte aşktı” (Joseph Heller, Madde 22)
* “Tüm zamanların en iyisiydi bu… En kötüsü de” (Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi)
* “Baba o baltayla nereye giriyor?”
(E.B.White, Örümcek Ağı)
* “Bunu Tanrı’dan başka kimseye söyleme sakın” (Alice Walker, Renklerden Mor)

Ernest Hemingway’i ne kadar tanıyorsunuz?

* Romancılığa başlayana kadar hangi meslekte çalıştı? (Gazetecilik)
* Silahlara Veda’nın ana kahramanı Frederic Henry, 1. Dünya Savaşı’nda hangi hizmetteydi? (İtalya cephesinde cankurtaran şoförlüğü)
* “Erkek yenilgi için yaratılmamıştır. Erkek mahvedilir ama yenilmez” sözü, Heminway’in hangi yapıtında yer alır? (İhtiyar Adam ve Deniz)
* Yazarın çok sık alıntılanan “cesaret” sözcüğünün tanımı nedir? (Baskı altındayken nezaketi elden bırakmamak)

Hangi ünlü yazarı takma adlarından tanıyabiliyorsunuz?

* Neftali Ricardo Reyes Basoalto
(Pablo Neruda)
* Samuel Clemens (Mark Twain)
* Karen Blixen (Isak Dinesen)
* William Sydney Porter (Voltaire)

Bu filmlere esin veren büyük eserler hangileri?

* Neredesin be Birader (Odysseia, Homeros)
* Kıyamet (Karanlığın Yüreği, Joseph Conrad)
* İşte Öyle Bir Kız (Pygmalion, George Bernard Shaw)
* Bıçak Sırtı (Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? Philip K. Dick)

1984’ün yazarı George Orwell’i ne kadar tanıyorsunuz?

* Hindistan’da doğdu. (Doğru)
* George Orwell takma adını almasının nedeni, geçmişini, özellikle de üst sınıf mensuplarının aldığı türden eğitimini gizlemek istemesiydi. (Doğru)
* Orwell, 2. Dünya Savaşı’nda ölümün eşiğinden döndü. (Yanlış, İspanya İç Savaşı’nda yaralandı)
* Britanya adına savaş propagandası hazırladı ve radyo yayını yaptı. (Doğru)

Nobel Edebiyat ödüllerinin ilkleri

* Nobel ödülü alan ilk Amerikalı yazar kimdir? (Sinclair Lewis)
* Edebiyat dalında Nobel ödülünü alan ilk kadın yazar kimdir? (Selma Lagerlöf)
* Nobel ödülü alan ilk Afrikalı-Amerikalı yazar kimdi? (Toni Morrison)

Şeytan Ayetleri”nin yazarı Salman Rushdie’yü tanıyor musunuz?

* Saklandığı dönemde oğlu Zafar için hangi çocuk kitabını yazdı? (Harun ile Öyküler Denizi)
* Booker ödülü alan kitabı Geceyarısı Çocukları’nda hangi tarihsel olayın yıldönümünde 1001 çocuk gece yarısında sihirli güçlerle doğar? (Hindistan’ın İngiliz yönetiminden kurtulduğu bağımsızlık günü olan 15 Ağustos 1947)
* Hangi Yunan miti, Ayaklarının Altındaki Toprak’ın olay örgüsüne esin kaynağı oldu? (Ölen karısının peşinden yeraltı dünyasına giden bir müzisyeni anlatan Orpheus ve Euripides miti)
* Şeytan Ayetleri yazıldıktan kaç yıl sonra Türkçe’ye çevrildi? (Türkçe’ye çevrilmedi.)

Kafkavari şeyleri biliyor musunuz?

* Dönüşüm romanının başında Gregor Samsa sabah uyandığında neyi fark eder? (Dev bir böceğe dönüştüğünü.)
* Peter Kuper, 2003 yılında Dönüşüm’ü hangi formata uyarladı? (Çizgi roman)
* Dava’da Joseph K.’nın işlediği suç neydi? (Hiçbir suçu yoktu)
* Kafka’nın yayımlanmamış yazılarıyla ilgili olarak dostu Max Brod’dan ricası neydi? (Onları yakmasını istemişti. Brod ise Kafka’nın hem güncesini hem de Şato dahil olmak üzere bütün yapıtlarını yayımladı.)

Ünlü Brodway gösterilerinin ardındaki romanlar…

* The Man of La Mahcha (Don Kişot)
* My Fair Lady (Pygmalion, Bernard Shaw)
* West Side Story (Romeo ve Juliet)
* Cats (Old Possum’s Book of Practical Cats, T.S Eliot’ın şiir kitabı)

Victor Hugo’nun eserleri hakkında bilgi sahibi misiniz?

* Notre Dame’ın Kamburu ve Sefiller romanlarını sahneye de uyarladı. (Yanlış)
* Giuseppe Verdi, Rigoletto ve Ermani operalarının konularını Hugo’nun yazdığı oyunlardan aldı. (Doğru)
* Sefiller, müzikal versiyonu yapılmadan önce birçok kez filme çekildi. (Doğru)
* Notre Dame’ın Kamburu’nu ilk kez filme çeken Alice GuyBlache, aynı zamanda ilk kadın film yönetmeniydi. (Doğru)

Yazar ve Şairlerin Mezar Taşı Yazıları

* “Kendimi sana doğru savuracağım/Yenilmeksizin ve boyun eğmeden ey ölüm” (Virginia Wolf)
* “Burada vahşi haksızlıklar karşısında kalbi paramparça biri yatıyor” (Jonathan Swift)
* “Ne içimdeyim zamanın ne de büsbütün dışında” (Ahmet Hamdi Tanpınar)
* “Dedi Kuzgun: Bir daha asla!” (Edgar Allan Poe)

Edebiyatın kötü karakterleri…

* Öksüz çocuk, zengin bir adam olduktan sonra onu evlat edinen ailenin yanına döner, onu küçümseyenlere, dışlayanlarla fiziksel ve psikolojik cezalar verir. (Uğultulu Tepeler)
* Bu parlak psikiyatristin açlığını duyduğu şey, ağza bile alınamaz. (Hannibal Lecter)
* Saplantılı bir polis memuru olan bu kahraman sonunda kendini Seine Nehri’ne atar. (Sefiller)
* Bu hain çiftlik sahibi kölelerin dini inançlarından vazgeçmelerini ister. (Tom Amca’nın Kulübesi)

Albert Camus hakkında doğru ve yanlışlar

* Camus Fransa’nın Martinik sömürgesinde büyüdü. (Yanlış, Cezayir’de doğdu, büyüdü)
* Öğrenciyken çok iyi futbol oynayan Camus, ileride profesyonel futbolcu olmayı düşlüyordu. (Doğru, tüberküloz olunca bu hayalinden vazgeçti)
* Camus hayatına kendisi son verdi. (Yanlış, araba kazasında öldü)
* Nobel edebiyat ödülü kazanan en genç ikinci yazardı. (Doğru)

Derleyen: Şule Türker – gazatevatan.com 

caz_kedisi_kapakİzmir’de yayın hayatına başlayan ve ilk sayısı Nisan 2015’de yayınlanan üç aylık şiir dergisi CazKedisi’nin 2. Sayısı şiir severlerle buluştu.

Derginin yeni sayısının sunum yazsında şu görüşlere yer verildi:

“CazKedisi, müziği ve dizeyi kuşatan fırtına ve tuzaklardan uzak, limanına teknesini bağlamış bir pancar motoru sesiyle, çocuk kalbimize fısıldanan cahil bir periden başka bir şey değildir.”

Sahip ve yazı işleri müdürlüğünü Duvar Kitabevi adına Berkan Balpetek’in üstlendiği  CazKedisi’nin yayın yönetmenliğini Halim Yazıcı, yazı kurulunu ise Hülya Deniz Ünal, İlke Çalı ve Halim Yazıcı yapmaktadır.

Genç Şiir ve sorunlarının ele alındığı derginin yeni sayısında Refik Durbaş, Özkan Mert, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Rahmi Emeç, Hülya Deniz Ünal, Hüseyin Alemdar, Kadir Aydemir, Orhan Çetinbilek, Hüseyin Peker, Salih Aydemir, Semih Çelenk, Hakan Cem ve daha pek çok şair ve yazarın imzasına yer alıyor.

edebiyathaber.net (6 Temmuz 2015)

??????Einstein, İzafiyet Teorisi’ni bisiklete binerken düşünmüştür. Ünlü yazar H.G. Wells bisiklet tutkusunu “Ne zaman bisiklet üzerinde bir yetişkin görsem, insanlığa dair umutlarım artar.” lafı ile ifade etmiştir. Bisikletin tek bir mucidi yoktur. 

Yaz aylarının gelmesi ile birlikte tekrar yollara çıkan bu iki tekerlekli ulaşım aracının tarihini hiç merak ettiniz mi? Rahmi M. Koç Müzesi, bisikletlerin yıllar içerisindeki değişimine ışık tutan koleksiyonu ile bisiklet tutkunlarını bekliyor.

Koleksiyonda, ilki 1870’lerde üretilmiş olan ve çok ender bulunan farklı marka ve modellerdeki bisikletler yer alıyor. İki tekerlekli bisikletlerin dengede duramayacağına inanılan zamanlardan kalma üç ve dört tekerlekli bisikletlerin de bulunduğu nostaljik koleksiyon ile tarih adeta tekrar canlanıyor.

Bisikletin Mucidi Kim?

Leonardo da Vinci’nin 1492 tarihli bisiklet çizimi uzun bir süre bisikletin mucidinin kendisi olduğuna inanılmasına sebep oluyor. Ancak bu resmin 1960’larda Leonardo da Vinci’nin 12 ciltlik çizim ve yazı seti Codex Atlanticus‘a eklenmiş sahte bir çizim olduğu anlaşıldığında da Vinci’nin de bisikletin mucidi olmadığı anlaşılıyor. Tek bir mucidi olmayan bisikletler, pek çok farklı kişinin kolektif katkısı ile evrilerek bugünlerdeki şeklini alıyor.

Müze koleksiyonundan:

Penny Farthing

İlk bisikletlerin ön pedalları tekerleğe sabitlenmiş olduğundan hızı arttırmanın tek yolu ön tekerleği büyütmekti.  1870’lerin başında İngiltere’de James Starley tarafından geliştirilen Penny Farthing de bu fikirden yola çıkılarak tasarlanmıştır. 19. yüzyıl İngiltere’sinde ‘penny’ ve ‘farthing’ en düşük değerli para birimlerindendi. ‘Farthing’ değer ve boyut olarak ‘penny’nin dörtte biriydi. Kocaman ana tekerlekleri olan, sabit vitesli bu inanılmaz icadın takma adı da buradan gelmektedir.

Velosipet

Fransız Michaux et Cie. Firması, 1867’de o zamanın yeni velosipetlerini seri olarak üreten ilk şirkettir, ayrıca ön tekerleğe bağlı pedalları da ilk olarak onlar kullanmıştır.

Jelley Bisiklet

Bu önemli bisiklet, 1891’de İngiltere Wandsworth’de A. Jelley & Co. tarafından yapılmıştır. Tehlikeli Penny Farthing’den sonra gelen güvenli kuşağa ait ilk bisiklettir. Dolgu lastikleri dışında modern bisiklete oldukça benzemektedir. 2004 senesinde müze tarafından satın alınana kadar aynı ailenin elinde bulunmuştur.

edebiyathaber.net (6 Temmuz 2015)

calibropromo-1416149079Aşağıdaki listede, haziran ayında Babil ve Calibro Store üzerinden en çok satılan 10 e-kitap bulunmakta: 

  1. Dönüşüm / Sis Yayınları
  2. Hz. Muhammed’in Hayatı / İnsan Yayınları
  3. 1984 / Can Yayınları
  1. Aforizmalar / Sis Yayınları
  2. Hayvan Çiftliği / Can Yayınları
  3. Suç – Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikayeler / NTV
  4. 250 Kadın ile Randevu / Kayhan Toprak Yaşar
  5. Küçük Prens / Can Çocu Yayınları
  6. Avucunuzdaki Kelebek / Elma Yayınevi
  7. Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler / Tuti Kitap

edebiyathaber.net (4 Temmuz 2015)

kütüphane3Hollanda’nın  Rotterdam şehrinde MVRDV mimarlık firması tarafından yapılan piramit şeklinde kütüphane tamamen camdan oluşması nedeniyle dikkat çekiyor.

Alt kısmında kiremitlerin kullandığı yapının üst kısmı opak camdan inşa edildi. Beş ana koridorun yer aldığı kütüphanede teraslar da bulunuyor. Kütüphane müdürü Victor Thissen tarafından ‘ikonik’ olarak adlandırılan yapı çok yönlü yapısı ile örnek binalar arasından gösteriliyor.

Kaynak: Dipnot.tv (3 Temmuz 2015)

ayse_kulin_forbes-300x1661-150x150Babil.com, Ayşe Kulin‘in önerdiği 12 kitaba yer verdi: 

-Emir Bey’in Kızları Bir Göçmen Kuştu O (2) – Ayla Kutlu

-Toplu Öyküleri Cilt: 1 – Nezihe Meriç

-Dar Zamanlar 2: Bir Düğün Gecesi - Adalet Ağaoğlu

-Dersaadet’te Sabah Ezanları – Attilâ İlhan

-Tuhaf Bir Kadın – Leyla Erbil

-Ateşten Gömlek – Halide Edib Adıvar

-Emma – Jane Austen

-İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens

-Suç ve Ceza – Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

-Anna Karenina – Lev Nikolayeviç Tolstoy

-Doğu – Batı Divanı - Johann Wolfgang von Goethe

-Hamlet – William Shakespeare

edebiyathaber.net

cropped-487855_472490599483465_1738479185_nİki aylık edebiyat ve kültür dergisi İzafi, twitter hesabından yaptığı açıklama ile yayın hayatına son verdiğini duyurdu.

Beş yıl önce yayın hayatına başlayan ve edebiyatçıların ilgi ve beğenisini kazanan İzafi, twitter hesabından yaptığı duyuruda, “İzafi Dergisi artık olmayacak, piyasada dergiciliğin hakkını veren diğer dergileri seviniz sevgili okuyucu!” diyerek yayın hayatına son verdi.

edebiyathaber.net (3 Temmuz 2015)

 

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z