Masthead header

fa000Feridun Andaç‘ın Atölye Ceres‘te düzenlediği seminerlerde Camus’dan Ferit Edgü’ye çeşitli yazarları derinlemesine inceleyebilirsiniz.

Albert Camus: Başkaldırının Simgesi seminerinin programı şöyle: 

1.      Karşılayan Bakış: Göçmen Dil 

*”Sanatçı ve Çağı”

*”Defterler”e yansıyan Camus

*1899’dan 1986’ya Uzanan Süreçte Borges

*Bağlanma ve Zaman/Düş Yolculuğu

*Cezayir’den İzler/Yansılar

Okuma Metni:“Sanatçı ve Yazar”, Albert Camus 

2. Yaşamın Anlamı: Varoluş Sorgusu

*Etkileyici Kaynak: Felsefe

*Din Sorgusu:Tez’ine Yansıyanlar

*İçyaşamın Sezgi Kapıları

*Mutlu Ölüm’le Gelen Yabancı

Okuma Metni: Düşüş’ten bir bölüm, Albert Camus 

3. Kurban’ın Yolculuğu

*Arayış ve Sorgu

*Akdenizlilik Duyumu: Düğün

*1940’lara Gelince Camus

*Paris Yüzleşmesi: Bireysel Özgürlük

*Caligula’dan Sıkıyönetim’e…

Okuma Metni: “Albert Camus’ye Övgü”, John Cruickshank 

camus4. SavaştanArınma Yolu

*Veba’nın Kuruluş Öyküsü

*Bir Alman Dosta Mektuplar’a Yansıyan Bakış

*Çağın Duyarlığı

*Başkaldıran İnsan Miti

*Birey/Sorumluluk/Özgürlük/Absürd ve Yabancı

Okuma Metni: Yabancı’nın Açıklaması, Jean-Paul Sartre

Atölye Başlama Tarihi: 27 Kasım 2013

Atölye Başlama Saati: 19:00

Atölye Katılım Ücreti: 175 TL-

Adres: Merkez Mah. Abide-i Hürriyet Cad.

Üçler Apt. No:141 Kat:5 D:9

Şişli-İstanbul 0.212.296 41 30   –   0 532 325 97 18

edebiyathaber.net (21 Kasım 2013)

principal-elena-poniatowska_grandeİspanyolca edebiyatın en prestijli ödülü sayılan Cervantes’i Meksikalı yazar Elena Poniatwoska aldı.

İspanya Eğitim, Kültür ve Spor Bakanı Jose İgnacio Wert, yaptığı açıklamada, 81 yaşındaki Meksika ve Fransa vatandaşı Elena Poniatwoska’nın “farklı nesillere hitap eden parıldayan bir kariyerinden, örnek alınacak gazeteciliğinden, çağdaş tarihe katkılarından, İspanyolca dili edebiyatının en güçlü seslerinden biri olmasından dolayı” bu ödülü aldığı duyuruldu.

1975’ten bu yana verilen Cervantes’i kazanan 4. kadın yazar olan Poniatwoska 125 bin avro alacak.

Cervantes Edebiyat Ödülü’nü kazanan diğer kadın yazarlar İspanyol Maria Zambrano (1988), Kübalı Dulce Maria Loynaz (1992) ve Ana Maria Matute (2010) olmuştu.

21 Kasım 2013 

haruntHarun Tekin’le Şarkı Yazma atölyesi Gümüşlük Akademisi-Arnavutköy’de 25 Kasım Pazartesi  (18.00-21.00) düzenlenecek.
Şarkı yazarlığıyla ilgili temel kavramlara, şarkı yapılarına ve alandaki farklı yaklaşımlara odaklanmayı amaçlayan bu çalışma amatör şarkı yazarlarını bekliyor. İyi şarkı nedir? Popüler şarkı formları, prozodi, edebi form olarak şarkı, melodi, yeniden yazma, her yazdığına âşık olmama… Mor ve Ötesi’nin solisti Harun Tekin’in gerçekleştirdiği çalışmanın sonunda her katılımcının yeni birer şarkı yazması hedefleniyor.
Program
1. Hafta                İyi şarkı nedir: vokal melodisi, akor dizisi ve şarkı sözünün ilişkisi
2. Hafta                Form analizine giriş: popüler şarkı formları, şarkılardaki farklı bölümlerin işlevleri
3. Hafta                Prozodi: sözle melodi arasındaki bağ
4. Hafta                Edebi form olarak şarkı: berraklık, anlatıcı, zamirler, uyak ve isimlendirme
5. Hafta                Akor progresyonları ve voice leading
6. Hafta                Melodi
7. Hafta                Yeniden yazma (rewrite): her yazdığına aşık olmamanın önemi
8. Hafta                Genel değerlendirme
* 8 hafta, haftada 3 saat, toplam 24 saat, 600 lira
* Kamu personeli, emekli ve öğrencilere % 20 indirim
Adres: Gümüşlük Akademisi Vakfı İstanbul Şubesi
Beyazgül Cad. Kireçhane Gediği Sok. Numara: 6 / Beşiktaş-Arnavutköy
Ayrıntılı bilgi, kayıt ve iletişim için:
info@gumuslukakademisi.org
0554 345 2991

edebiyathaber.net (20 Kasım 2013)

mozart1777 sonbaharındaki Augburg konserinden sonra Mozart, annesiyle birlikte 26 Ekim’de Mannheim’e ulaşır, babasının akrabalarını ziyaret eder; Cannabich gibi bestecilerle arkadaşlık kurar, Avrupa’nın en iyi orkestralarından birini dinler ve Aloysia Weber’e âşık olur. Ancak babasının zoruyla 1778 Mart’ında Paris’e gitmek zorunda kalır.

Orada Gluck ve Piccini taraftarlarının kavgalarını izleyen, Sinfonia Concertante, Flüt-Arp Konçertosu gibi eserlerini besteleyen Mozart, annesinin ölümünden iki ya da üy ay sonra Paris’ten ayrılır. İşte bu arada yazdığı yedi adet piyano sonatı Mannheim ve Paris Sonatları olarak anılır. Hem platonik aşkının acısı hem de annesinin ölümü nedeniyle talihsiz sonuçlanan bu yolculuk döneminde, insan ve sanatçı olarak olgunlaşan 22 yaşındaki Mozart’ın bu sonatlarının beşincisi, Türk usulü finaliyle anılan Rondo Alla Turca’dır. Tümünün el yazması orjinali – Türk finali dışında- kaybolan, final bölümü de 1954’ten beri Lizbon’da Antonio Almeida’da bulunan ve ilk kez 1784’te Viyana’da basılan sonatta genel olarak Fransız zevkinin gözetildiği öne sürülür.

Üç bölümlü sonatın en çok tanınan bölümü olan finali Rondo Alla Turca nam-ı değer Türk Marşı, çabuk tempoda ve La Major tonda yani canlı ve neşe uyandıran bir temayla başlar. Aslında bu parlak bir yeniçeri müziğidir. Mozart da çoğu Viyanalı besteciler gibi, kenti iki kez kuşatan Türklerden esinlenmiş, o çağın Türk stiline uygun eserler yazmıştır. İlk kez bu sonatta kullandığı bu stil, eserin bestecinin 18 sonatı içinde en çok çalınanı olmasına neden olmuştur. Dönemin romantizm akımının en önemli yazarlarından olan Alman E.T. Hoffmann’ın deyimiyle “Hiçbir arayışa gerek göstermeden, renkli çiçekler arasında gümüş parlaklığıyla süzülen bir ırmak gibi” akan ezgi dinleyen herkesi her defasında büyüler. Belki de en büyük dezavantajı çok çalınmak olan bu müzik, zarifliğiyle Paris zevkine de uyum sağlar. Egzotik La minör ile sert ve hüzünlü, parlak ve canlı La major arasında değiştiğinden Mehter Takımının iki ileri bir geri yürüyüşünü de hatırlatır bize. Bu muhteşem eseri de günümüzün en önemli İtalyan piyanistlerinden olan Massimiliano Ferrati’den dinleyelim, iyi dinletiler.

Uğur Ersöz – edebiyathaber.net (20 Kasım 2013)

bahcedeki incir agaciGazeteci Hakan Bayhan’ın ilk masal kitabı Maceraperest Kerem’in Serüvenleri “Bahçedeki İncir Ağacı” Sevin Okyay’ın önsözüyle Yitik Ülke Yayınları’nca yayımlandı.

Zeynep Şimşek’in resimlediği kitapta, çocukların masal okurken birey olmalarını, doğa ve hayvan sevgisi kazanırken kendilerine güvenmelerini ve bu güvenle kendi kararlarını kendilerinin vermelerinin yolunu çiziyor.

“Bahçedeki İncir Ağacı” masalında, çocukların hayal dünyasının zenginliğine işaret eden Bayhan, Maceraperest Kerem’in kişiliğinde arkadaşlık, dostluk, aile, paylaşım ve birlikte yaşama kültürünün önemini anlatıyor.

Hakan Bayhan neden çocuk masalı sorusuna ise, “Korku, heves, mutluluk, vicdan, adalet, macera gibi insana dair duyguların temelleri masallarda geçen olağanüstü olaylar ve kişilerle atılıyor aslında. Bu nedenle masalların hayatımızdaki yeri bir başka… Başta kendi çocuklarım olmak üzere tüm çocuklarımızın gelecekte kuracakları hayatlarına masalsı bir katkıda bulunabilirsem ne mutlu bana” diyor.

Arka kapaktan 

“İlginç ve tehlikeli olayları göze alan, serüvenci.” diyor sözlük maceraperest için…

Oysa yetişkinler çocuklarını “tehlike”lerden korur; başı sonu belli olmayan yolculuklardan sakınır; kendilerinin deneyimlemediği her türlü yaşantıya endişe ve kuşkuyla yaklaşır; çocukların merak ve cesaretle atmaya hazırlandığı her adımda, yetişkinlere özgü korku dağarcığından yeni bir çekince bulup çıkarıverir. 

Başka bir aile biricik oğullarının Kaninda’ya gideceğini bilse karıncalarla ilgilenmesine izin vermez, bu serüveni başlattığı için serçe Nino’ya kızarlardı. 

Neyse ki Kerem’in ailesi O’nun meraklı kişiliğinden hep memnun oldu; tercihlerine saygı duydu; kimi serüvenlerinde yol arkadaşı, kimi serüvenlerinde iyi birer destekçi oldu.

Bu yüzden Kerem ve arkadaşları apaydınlık birer çocuk olarak büyüyor. Bahçedeki incir ağacı da Onlara tanıklık ediyor.

Okurken serüvenlerin hayatı nasıl güzelleştirdiğini hatırlayıp, sırt çantasını yeniden omuzlayan yetişkinler de olacaktır. Ne mutlu onlara…

edebiyathaber.net (20 Kasım 2013)

yalnizlikterapisiDilek Kırcaoğlu’nun yazdığıYalnızlık Terapisi” h2o kitap tarafından yayımlandı.

Umursanmazlıktır yalnızlık… Terk edilmişlik, bırakılmışlık eşliğinde gelir; kimsesizliğin bulunduğu yerdir.

Saygısızlığın sürekli kılınması halidir yalnızlık. Kendine saygısı olanların son direniş durağıdır yalnız kalma ihtiyacı.

Kendine yapılan bir yolculuktur aslında çıkışın anahtarı. Yeni yeni bakış açıları edinmektir, hem bir rehberle hem de kendinin rehberliğinde.

Yalnızlık Terapisi, yazarın yirmi yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği terapi süreçlerinden seçilerek oluşturulan iç içe geçmiş ikili bir kurgu barındırıyor. Bir yandan kişinin, kendini keşfetmeye yönelik yaptığı içsel yolculuk deneyimi aktarılıyor, diğer yandan ikili sohbetlerde yaşanan yolculuklar paylaşılıyor.

Paralel gelişen her iki anlatımda da kişi, hayatı boyunca karşılaşacağı sorunlarla yüzleşmeye davet edilirken, yüzleşme sürecinin nasıl yaşanacağı ayrıntılarıyla da betimleniyor. Bir danışmana veya rehbere olan ihtiyaç yadsınamaz. Bununla beraber kişinin, öncelikle kendinin rehberi olabilmeyi öğrenmesi gerektiği savunuluyor.

Farkındalık kazandıran diyaloglarla kişinin, karşısındakini dinlerken kendi iç sesine kulak vermeyi öğrenmesi ve sessizliğini ilk önce kendisine karşı bozabilme cesareti edinmesi örnekleniyor…

Kendi hikâyelerimizden parçalar bulabileceğimiz ve karşı karşıya kaldığımız sorunların çözümü için kendimize ait bir çıkış yolu üretebileceğimiz deneyimler ve rehberlik…

Yalnızlık dokunulmaz değildir… Cüret etmek gerek!

edebiyathaber.net (20 Kasım 2013)

lacivert54Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin 54. sayısı çıktı. Dergide yer alan yazı ve yazarlar şöyle:

SÖYLEŞİ / “Füruzan” / Fulya Bayraktar-Sofya Kurban-Suzan Bilgen Özgün

İhsan Arı / Çizgi

DÜNYA EDEBİYATI / “Stendhal” / Bedriye Korkankorkmaz                           

Can Lafcı / Öykü / Mezarlık

Büşra Soğancıoğlu / Öykü / Git-e Kalmak

İrem Gerkuş / Öykü / Canavar

Serkan Savaşeri / Fabl / Maymun ve Pireleri

DOSYA / “Geleceğin Edebiyatı”                                                                    

Ali Yıldız / Bülent Uçar / Nazan Maksudyan / Haşim Hüsrevşahi / Ethem Alpaydın

Birsen Karaca / Aysu Erden / Nevzat Süer Sezgin / Şaban Akbaba / Andaç Yazlı

Fatih Balkış / Yusuf Eradam 

Kemal Gündüzalp / Eleştiri / İç ve Dış Gerçeklik Açısından Le – 2

ESKİLERDEN / “Kurmaca Anlatı Türünün Temel Öğeleri

/ Anne Mills King-Sandra Kurtinis

Hüseyin Akyüz / Öykü / Yarım Elma

Necati Albayrak / Öykü / Dut Ağacı

Şadi Canpolat / Öykü / Otobüste Var Bir Buket (Büyük Ustaya Saygıyla)

Ozan Ömer Akgül / Öykü / Başlangıç

Şeref Bilsel / Tanıtı / Dalgacık ile Yakamozun Masalı’nı Okuma Denemesi    

Hülya Soyşekerci / Tanıtı / Çiğdem Ülker’den “Ekinle Gelen”ler

Hande Baba / Derleme / Paylaşmak İstediklerimiz                                      

                                       ŞİİR

Ahmet Ada • Pınar Doğu • İbrahim Demir • Tan Doğan Ozan Eren

Ferda Balkaya Çetin • Mert Öztürk • Kirkor Yeteroğlu • Can Karatek

Arda Karapınar • Başak Tuncel • Zeynep Karaca • AIK • Onur Yücel

Wislawa Szymborska

edebiyathaber.net (20 Kasım 2013)

fa000Galiba ülkemizde iktisatçılarımız edebiyatçılarımızdan daha muhalif, daha da yürekli. Olup biteni değil, olabilecekleri gördüklerinden her dem uyarıcı olmuşlardır onlar. Çok öteye, öyle Marx’a, Adam Smith’e filan gitmeye gerek yok. Bir Korkut Boratav’ı tek başına okumanız bile yeterlidir çoğu şeyi görebilmeniz için.

Kuşkusuz, farklı okumalarla da buna erişmeniz, hatta görmeniz mümkün. Örneğin, iyi bir toplumbilimcinin analizleri, iktisat tarihçisinin veya toplumsal tarihçinin yazdıkları ve tabii ki Balzac ya da Tolstoy’vari bir romancının yazıp anlattıkları da sizi insan/toplum gerçekliğini kavramanız da yardımcı olur. Ötesi bilincinizi aydınlatır.

Şunu sıklıkla yinelerim: Bizde henüz “büyük anlatı”lar yazıl(a)mamıştır. Bu anlamda da geçiş dönemi diye adlandırabileceğimiz süreçleri toplum yaratamadığı için kendi yazarını çıkaramamıştır.

Evet, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, Cumhuriyet bir geçiş dönemiydi, ama tarımsal sanayiden endüstriyel yapılanmaya geçiş değildi elbette. Hatta sanayileşememeden çağdaşlaşmaya hazırlıktı bu geçiş. Bu nedenle de çelişki çatışmalar sınıf savaşımı düzeyinde olamadı hiçbir zaman. Osmanlı eliti yerini bir şeye bırakmadı; içindeki ilerici/ulusalcı/yurtsever unsurların yeni bir devlet kurma düşüne kendini teslim etti. Tanzimat’ın başlattığını nihai çizgiye erdirdi diyebiliriz. Bugünkü bocalamamızın, ilericilik/gericilik kavgasının özü Osmanlı’nın miraslarından biridir.

Bugün, kendisine “sosyalist yazarım” deyip, çıkıp televizyon programında arzı endam eden bir zat, “büyük şair ve düşünür” dediği Necip Fazıl ile ilgili karşısındaki bilge tarihçiden aldığı, “şairden düşünür olmaz, nesi düşünürdür Necip Fazıl’ın” yanıtı üzerine kıvrılmaya başlaması bile iğretiliğimizin/vasatlığın bir göstergesi değil midir?

Bu yarım yamalaklığımızla yol almamız pek mümkün olamadığı için, elimizin değdiği her şey iğretileşiyor, aslının kötü kopyasına dönüşüyor. Bu anlamda edebiyatta kötü kopyalar üretebilirsiniz, ama iktisatta bunu yapmanız pek mümkün değildir. İktisat edebiyattan daha gerçektir çünkü. Her zaman da edebiyatın yolunu yordamını belirlemiştir, yazarların çoğunun bunu bilmemesi de önlerindeki tuzağa düşmelerine neden olmuştur.

İşte günümüzün önemli tuzaklarından biri kitap fuarları diğeri de vasat ve birileri tarafından sübvanse edilen yayınevleridir.

Galiba, bunları da konuşmanın zamanı gelmiştir.

Nereden başlamalı?

Geçenlerde bir öğrencimden şöyle bir ileti aldım:

“hocam günaydın, nasılsınız? 

ben çok şaşkınım. size aramızda kalmak kaydıyla bir şey söylemek istiyorum :) 

son dönemin tutulan yazarlarını okuyorum. çoğu bizim kuşaktan olan yazarları. gerçekten çok şaşkınım, bu okuduklarımın sanki çok edebi şeyler gibi yansıtılması, çok matah işler gibi ödüller alması, kitap eklerinde, orda burda övgüye boğulması inanılır gibi değil. bu kadar sıradanlık, bu kadar klişe, bu kadar yüzeysellik, kimisinde bu kadar uydurukluk, pes vallahi… ya bir nostalji teranesidir gidiyor, ya da hikayeler, “biz hikayeyiz” diye bas bas bağırıyor. çirkeflik mi yapıyorum J evet çirkeflik yapıyorum. ama inanamıyorum. kitabın arka kapağına bir bakıyorum “yeni öykücülüğümüze katkısı vs vs…” .şaka mı bunlar? Zaten yüzyıllardır yazılan belli başlıkları, hiç de bir yenilik olmadan yazmış adam, yayınevi de kalkmış “yeni öykücülüğümüz” diyor. Bir başkası neredeyse Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bize uyarlayarak yeniden yazmış… Bir başkası, onun az buçuk benzeri, biraz daha yerel-ini yazmış… 

üst üste dört arkadaşın kitabını okudum. tamam, iyi niyetli arkadaşlar olabilirler. hikayelerindeki naiflikten belli zaten. bu naif sözcüğüne de sinir olmaya başladım. ama bu kadar göklere çıkarılmaları… yakında okunacak doğru düzgün bir şey kalmayacak…”

Sanırım, durum, yorum yapmayacak kadar açık. “İyi okur”un  keşfi sürüyor.

Peki ya kitap fuarları ve yayınevlerinin durumu için ne demeli?

Bunları sorgulamadan yol almak mümkün değil. Üstelik iyi yayınevlerinin yaptıklarını gölgeleyen bir yayıncılık kirlenmesi söz konusu. Sapla samanın ayrılması gerektiği kanısındayım. Bu kirlenme, yozlaşma, vasatlık ikliminin neden/niçinlerinin anlatılması kaçınılmaz.

Konuyu bu yanlarıyla da gündeme taşımak istiyorum. 

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (19 Kasım 2013)

Tüm yazıları>>>

Söyleşi: Gaye Dinçel

GAYE BORALIOGLU FOTOGRAF MUHSIN AKGUN RADIKALGaye Boralıoğlu’nun yazdığı ilk gençlik romanı “İçimdeki Ses”, Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar koleksiyonunda yerini aldı. Kitabı çok severek ve coşkuyla okuyunca yazara sorularımı sormak istedim, iyi ki de -yazılı da olsa- söyleştik.

Gençler için yazma fikri nasıl doğdu?

Ergenlik dönemi her zaman ilgimi çekmiştir. İnsanoğlunun yaşam süresi içinde belki de en trajik zaman dilimi. Bedeniniz değişiyor, ruhunuz karmakarışık. Çocukluğunuz çatlıyor ve ortasından bir kadın ya da erkek çıkıyor. Hem keşfediyorsunuz: Cinselliği, arkadaşlığı, yasakları, sınırları… Hem de vazgeçiyorsunuz: Annenizin kucağından, babanızın koruyuculuğundan, çocuk bedeninizden. Hayatla gerçek anlamda ilk çarpışma. Üstelik de son derece hassas bir dönem. O dönemin kötü izlerini pek çok insan hayatı boyunca taşıyor. Hem cinsel hem ruhsal manada bekâreti kaybetme çağı diyebiliriz. Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar Serisi’nin editörleri Semih Gümüş ve Müren Beykan gençler için yazmamı istediklerinde, bunu bir fırsat olarak değerlendirdim.

Yetişkinlere yazmaktan farkı ne?

Aslında temelde şöyle bir karar verdim. Ergenlik dönemini büyükler için yazsaydım herhalde biraz daha karanlık, daha gerilimli bir roman çıkardı ortaya. Gençler için yazınca, o kadar karanlık noktalara gitmeye gönlüm elvermedi, daha mizahi bir dil benimsedim. Ama bunun dışında, basitleştirmek, sadeleştirmek gibi indirgemelere gitmedim. Gençlerin zekâsına, algılama kabiliyetine güvendim. Romanın kahramanı Zeliş’in yaşlarında yani 15-16’sında arkadaşlarım var ve onlarla konuşurken özel bir dikkat göstermiyorum, kendim neysem, yaşıtlarımla nasıl konuşuyorsam aşağı yukarı öyle konuşuyorum ve gayet iyi anlaşıyoruz. Romanı yazarken de aynı duyguyla hareket ettim.

“İçimdeki Ses”in başkahramanı olan Zeliş karakteri nasıl oluştu?

Benim çocuğum yok. Belki de bu sebeple yakınımdaki akrabalarım ya da arkadaşlarımın çocuklarıyla anneleri arasında aracı rolü oynadığım çok olmuştur. Ergenlik döneminde iki taraf da bir yandan birbirini itiyor, bir yandan da bir yerlere tutunmaya çalışıyor. İşte o tutunulan kişi birçok kez ben oldum. O yüzden de iki tarafı da belli bir mesafeden gözlemleyebildim. Zeliş o kızlardan izler taşır ama özellikle de birinden, kitapta kendisine özel olarak teşekkür ettiğim Leyla’dan. Öte yandan tabii ki her yaratıcı yazı faaliyeti bir yandan da insanın kendi geçmişine doğru bir yolculuk hali. Zeliş elbette benim çocukluğumun sorunlarından, isyanlarından, ruhundan da izler taşır.

KK icimdeki Ses kpk ozlc.inddZeliş’in bu kadar inandırıcı olmasını nasıl sağladınız?

Onu tam olarak tarif edebilmem güç. Ancak teknik bazı şeylerden söz edebilirim, ama bence tam olarak sorunuzun cevabı olmaz. Örneğin birinci tekil şahıs kullandım ve romanın tamamına Zeliş’in ruhunu ve bakış açısını hâkim kıldım. Zeliş’in iç sesini kullandım, kafasındaki gelgitleri, fırtınaları, hayata tutunma çabasını bu şekilde ele aldım. Ailesiyle, dedesiyle, arkadaşlarıyla olan ilişkilerini, başına gelen olayları onun karakter özelliklerini ortaya çıkaracak bir şekilde kurguladım. Üslup olarak ironik bir dili seçtim. Bu dil o yaşın ruh halini yansıtmaya çok elverişli. Ama dediğim gibi bunlar teknik açıklamalar. Ötesi için, “içimdeki çocuğu” ortaya çıkardım diyelim. J

Kolejli gençler arasındaki farkları nasıl gözlemlediniz?

Arkadaşlarımın ve akrabalarımın çocukları var kolejlerde okuyan. Onların yaşadıklarını yakinen biliyorum. Türkiye’de gelir uçurumu bizim çocukluğumuzla kıyaslandığında çok daha derinleşti. Kolejlerde özel şoförle dolaşan, bir işçinin asgari ücreti kadar harçlık alan çocuklar var. Bunların yanında da anne babaları kıt kanaat geçinen, burslu okumaya çalışan gençler… Bu karşılaşmada elbette onların bir suçu yok. Ama sonuçlarıyla boğuşmak zorunda kalıyorlar. Gelir uçurumu, aslında çocuklar için yetişkinlerden daha acı belki de. Sonuçta yetişkinler genellikle kendi gelir gruplarından insanlarla yakınlık kuruyorlar çoğunlukla. Ama çocukların böyle bir şansı yok. Sıra arkadaşın kim, babasının aylık geliri nedir bilemiyorsun. Üstelik de yüzlerce çocuk arasından öne çıkmaya, kabul görmeye çalışıyorsun. Çok zor bir durum. Romanın atmosferinde bu tür bir kolej hayatı etkili oldu.

Gençler için başka kitaplar da yazacak mısınız?

Bilemiyorum. Herhalde “İçimdeki Ses”in nasıl algılanacağına da bağlı. Bu kitabı yazarken çok iyi vakit geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Hayatımın birçok sıkıntıyla boğuştuğum döneminde bana yoldaş oldu. Öte yandan önümüzdeki dönemde hızla tamamlamak istediğim bir öykü kitabım var, ardından da planladığım, notlarını aldığım bir roman. Onlardan sonra belki yeniden yazarım gençler için.

Bence çocuklar için de yazmalısınız. Ne dersiniz?

Çocukluğumun en tatlı anılarından biri, ablamın gece yatmadan önce bana masal okumasıdır. Okuma yazma bilmezdim ve uyumadan önce mutlaka onun yatağına girerdim. Ablam bana Andersen’den Masallar okurdu. O masalları bir film gibi gözümde canlandırmaya çalışırdım. Yazarken kurmaya çalıştığım dünyalarda, hep o sıcaklığın arayışını görüyorum. Ablamın adı, Betül Sayın. Türkiye’nin en önemli çocuk kitabı çizerlerinden biri. Hayalim, onun resimlediği, benim yazdığım bir çocuk kitabı yaratmak. “İçimdeki Ses” başarılı olursa belki bunu yapmaya da cesaret edebilirim günün birinde.

edebiyathaber.net (19 Kasım 2013)

ebook_readerABD’de Google ve kitap yazarları arasında 8 yıldır devam eden davada Google’ın kitapları dijitalleştirebileceğine karar verildi.

Kitapların bazı bölümlerini tarayarak internette yayımlayan Google, 8 yıldır yazarlara karşı verdiği hukuk savaşında kazanan taraf oldu.

New York’ta bir mahkeme, ABD Yazarlar Birliği’nin açtığı davada, şirketin arama motoru üzerinden ulaşılmalarını sağlamak için kitapları dijitalleştirebileceğine karar verdi. Yazarlar, kararın ardından temyize gideceklerini açıkladı.

Hâkim Denny Chin, Google’ın kitapları dijitalleştirerek internette bulunmasını sağlamasını kamu yararı olarak değerlendirdi.

Yazarların ve diğer sanatçıların hakları korunduğu sürece Google’ın sanat ve bilimde ilerleme sağlanmasına katkı sağladığını ifade eden Hâkim Chin, Google’ın kitapları internette satmadığına ve okumaya hazır halde sunmadığına da dikkat çekti.

İlk kez milyonlarca kitabın araştırılabildiğine dikkat çeken Hâkim Chin, bu durumun bilim insanlarının lehine olduğunu belirtti ve tüm toplumun bundan yarar sağladığını ifade etti.

19 Kasım 2013

millikutuphaneKültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Kütüphane’deki tüm kitapların ortaya çıkarılacağını açıkladı.

10 yıldır açılmamış üç deponun açıldığını, depolarda yer alan toplam 346 bin kitabın işlem görmediğini, bu kitapların işleme çalışmalarının başlatıldığı açıklandı.

19 Kasım 2013

rocktarihiRock müziğin önemli isimlerinden Güven Erkin Erkal’ın 1920-1980 arası dönemi incelediği “Türkiye Rock Tarihi-1, Saykodelik Yıllar” adlı kitap Esen Kitap tarafından yayımlandı.

“Türkiye Rock Tarihi”, ilk cildiyle, mütareke günlerinden 12 Eylül 1980’e kadar yaşanan gelişmelere ışık tutuyor. Hem Türkiye hem de dünya müzik tarihi açısından önemli olay ve kişilerle ilgili yeni bilgi ve görseller, okuyucuya ilk kez bu kitapla ulaşacak. Dönemin önemli isimlerinin özel arşivlerinde yer alan birçok fotoğraf, kendilerinin ve yakınlarının izniyle, ilk kez bu kitapta bir arada sunuluyor.

Kitabın sonundaki “Plaklar” bölümünde 1956-1980 arasında basılan plakların görselli ve kronolojik bir listesi bulunuyor.

“Cazcı”lar, “Velveleci”ler, “Çarlistoncu”lar, “Ye Yeci”ler, “Frik”ler, “Bitli Hippi”ler ve “Rockçı”lar… Hepsi bu kitapta…

19 Kasım 2013

filiz-gaziYolun sonunda göreceğinizi umduğunuz şeyden çok, yolda “çekilenler” çeker insanı. Keşfetme aşkı için düşülmez yollara. Göçebe olanın hikâyeleri herkeslerden çok çalımlıdır, alımlıdır.

Hangimiz içten içe biraz daha “anlatmak” için düşmeyiz ki yollara. Sıcacık evinizden, konforunuzdan ayrılıp, maceralara atılmanız, sokakları arşınlamanız, gittiğiniz yerin “en”lerini araştırmanız, bir iki hediyelik eşyayı çantanıza tıkıştırmanız, iki kare fotoğraf karesine kafanızı uzatmanız, efendime söyleyeyim bir iki anı için yorgunluktan perişan halde iken kendinizi ite ite ille de dışarılara çıkmanız… Bakmayın siz, seyyahlığın ileri gider yanı yoktur ama işte kalın hayat tabakası için en birebir seyrelticidir. Keza zamanın hakkından gelmek diye bir şey varsa onun da çaresi gezmek tozmaktadır. Her şey bir yana hiçbir olur mu, kedi gibi işediği yerlere izini bırakarak yaşayanla, kuş misali diyardan diyara göçenler?

Alphonse Daudet’in zavallı büyük adamı “Tarasconlu Tartarın” de yerinde kök salmak isteyip, “dışarıdan” deli divane korkanlardan. Ama işte hayat… Yaşadığı yerde kahraman olarak el üstünde tutulurken mahalle baskısı yüzünden aslan avı için Afrika yolculuğuna çıkmak zorunda kalır. “Sıcacık, yumuşacık, şipşirin” evini ardında bırakışı istediği bir şey değildir ama yola revan olmazsa elalem onun bir korkak olduğunu düşünecektir.

327564_2Bundan sonrası Tarasconlu Tartarın’in mihaniki yalanlarla sürdürdüğü yolculuk hikâyesidir. Zaten Daudet notunu düşer, karakteri Tartarın’in yalancı olmadığını söyler: “Güneyli yalan söylemez, aldanır yalnızca. Her zaman doğruyu söylemez, ama söylediğini sanır. Yalan değildir onun yalanı, serap gibi bir şeydir. (…) Güneyde bir tek yalancı varsa, o da güneştir. Neye dokunsa şişiriverir. En tantanalı, en parlak dönemlerinde Sparta neydi? Bir köy… Atina neydi? Fazla fazla bir ilçe merkezi. Gene de tarihte koca kentler gibi görünürler bize. Güneşin oyunlarıdır bunlar.

Dedik ya, mihaniki yalanlar. Lazım gelen yalanlar. Hayatı kolaylaştıran ve her bir şeyi daha dolgun, tok gösteren, göze kulağa hitap eden, insana yardımcı olan yalanlar. El pençe en çok yedi yaşına kadar ebeveynlerimizden öğrendiğimiz türe ait yalanlar. Yalanların da türleri var, evet.

En sonunda kararını verip, düşer yollara Tartarın. Kente düşen köylünün, kurtlar sofrasına düşmesi gibi şaşır ilkin. “Bir bedende iki insan: Don Kişot ve Sancho Panza!” diyor Alphonse Daudet. Don Kişot yanı onu maceradan maceraya sürüklemek ister. Sancho Panza yanı ise evinde oturmasını. İkisi arasında kalan Tartarın genel imajı için Don Kişot’tan yana oyunu kullanır.

Fransa’yla Cezayir arasında, üç gün süren vapur yolculuğunda deniz tutar Tartarın’i. Kendi hayatının maskarası olmuştur bir nevi. Kamarasına gelen kahkahalar, mide bulandırıcı mutfak kokuları arasında, içindeki Sancho homurdanır: “Dayan bakalım şimdi, şapşal herif! Ben sana söylememiş miydim! Afrika’ya gitmek istiyordun, buyur git bakalım! Nasıl iyi mi? Keyfin yerinde mi şimdi?”

Aslanların peşindeki Tartarın’in bir durağı Cezayir olur. Alphonse Daudet’in oryantalist öğelerle bezediği bir aşk serüveni de yaşar oralarda. Sonu acıklı bir kandırılma hikâyesi ile bitse de. Aslan avlamak için bunca zahmete girdiği yolculuğunda, trajikomik bir şekilde takdis edilmiş bir eşek öldürür. Yolculuğun sonunda elde avucunda bir deve kalır. Başından bir türlü savamadığı deveye hikâyesinin sonunda muhtaç olmuştur. Çünkü gene bu deve “Öldürdüğüm tüm aslanları gördü” diyerek gösterdiği tek yalancı şahittir.

Edebiyat dünyasının birkaç özgün karakteri vardır. H. Melville’nin Kâtip Bartleby’i, J. Bernhard’ın Bitik Adam’ı, T. Hardy’nin Adsız Sansız Bir Jude’u, Jane Austen’in Emma’sı, Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Canettı’nin Körleşme’deki Profesör Kien’i, P. Roth’un Sokaktaki Adam’ı, Sabahhattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u gibi… Alphonse Daudet’in Tarasconlu Tartarın’i de öyle. Daudet’in abartılı anlatımına gelince, edebiyatta göze parmak oyunlar, çanak hikâyeler akıllarda kalması açısından sinemada durduğu kadar kötü durmuyor diyebilirim.  

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (18 Kasım 2013)

Tüm yazıları>>> 

Jimi-Hendrix-001Rock müzik tarihinin gelmiş geçmiş en efsanevi gitaristi Jimi Hendrix’in müzikal yolculuğuna eşlik eden “Hear My Train A Comin” belgeseli hem DVD hem de Blu-ray olarak müzikseverlerle buluştu.

Çok genç yaşta yaşama veda etmesine rağmen dünyanın en efsanevi gitar virtüözlerinden biri olan Jimi Hendrix’in bu zamana kadar gün yüzüne çıkmamış performansları, röportajları ve fotoğraflarının yer aldığı “Hear My Train A Comin” belgeselini yönetmenliğini daha önce The Beatles’ın da belgeselini yapan Bob Smeaton üstlendi.

Yaşamının son 4 yılında üne kavuşan Jimi Hendrix’in daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış Miami Pop Festival performanları, röportajları ve çok özel fotoğraflarından oluşan belgeselin yayınlanacağı haberini ilk kez dünyanın en büyük haber portalı The New York Times duyurdu.

Sevenlerinin büyük usta Jimi Hendrix’i yeniden keşfedecekleri “Hear My Train A Comin” belgeseli içlerinde Paul McCartney gibi önemli müzisyenlerin de bulunduğu bilinen yakın dostlarının röportajları da yer alıyor.

18 Kasım 2013

Film eleştirmeni Ali Hakan Atölye Ceres‘te film okumaları düzenliyor.

Dövüş Kulübü’nde reklamdan yazına uzanan göndermeleriyle, Amerikan Güzeli’nde bireysel ve sosyolojik çözümlemeleriyle, Rezervuar Köpekleri’nde suç dünyasına bakan sinemasal yenilikleriyle, Altıncı His’te korku duygusunu yaşatan psikolojik süreciyle, film okuma alıştırmaları yapmak için tüm katılımcıları bekliyor.

ali hakan

edebiyathaber.net (18 Kasım 2013)

 

Doris-Lessing-novelist-to-007Dünya edebiyatının en tanınmış isimlerinden Nobelli yazar Doris Lessing 94 yaşında hayatını kaybetti.

Feminist hareketin başucu kitaplarından olan “Altın Derfter“in de yazarı Lessing 2007 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştü.

Kitaplarının yayıncısı HarperCollins’ten yapılan açıklamada, Lessing’in huzur içinde öldüğünü söyledi.

Doğum yeri İran olan Lessing, eski İngiliz İmparatorluğu’nun topraklarını boydan boya gezmiş, eserlerinde de bu gezilerden faydalanmıştı.

50’den fazla kurgu, deneme ve şiir kitabı bulunan Lessing sömürge Afrika’sından İngiltere distopyalarına, kadın olmanın gizeminden bilim kurgunun bilinmeyen dünyalarına çok farklı alanlarda eserler vermişti.

18 Kasım 2013

Bambu Dergi 4. Sayı Kapak GörseliBambu Tiyatro ve Kültür-Sanat Dergisi; 2011 yılında çalışmalarına başlayıp, 2013 yılında resmi yayım hayatına katıldı. Bu ay 4. sayısıyla karşımızda.

Ankara merkezli olup, hiçbir kuruluşa bağlı olmadan bağımsız ve tarafsız bir şekilde çıkarılmaktadır. Amacı; tiyatro ve kültür-sanat içerikli eserler hazırlamak; çeşitli haberleri, etkinlikleri ve dışarıdan gelen eserleri okuyucu ile paylaşmak, edebiyat alanında güçlü adımlar atmak olan dergi sanat ve edebiyat birlikteliği  ile insana, insanlığa ışık tutmayı ve aydın yarınlar kurmayı hedefliyor.

İçerisinde; öykü, şiir, söyleşi, halk edebiyatından seçkiler (halk kültürleri ve etkileşimleri), tiyatro, sinema, dans gibi kültür-sanat etkinlikleri ve diğer edebiyat türlerinin de yer aldığı dergi, tüm Ankara başta olmak üzere; İstanbul, İzmir ve Eskişehir’deki merkez kitabevlerini dağıtılmaktadır.

Ekip, aynı zamanda derginin bir atölye kolu olan: “Bambu Tiyatro” olarak performanslar hazırlayıp, haricinde radyo tiyatrosu ile geleneksel “Arkası Yarınlar”ı tekrar kurup seyirciye ulaştırmayı hedefliyor.

Not: Bambu Tiyatro ve Kültür-Sanat Dergisi ticari amaçlı bir dergi değildir, geliri bir sonra ki sayı için kullanılmaktadır.

Ankara:
Dost Kitabevi
İmge Kitabevi (1. 2. ve 3. Sayısı bulunmaktadır.)
Turhan Kitabevi
Nazım Hikmet Kültür-Merkezi Piraye Cafe
Öykücü Kitabevi (ODTÜ)

İstanbul:
Mephisto Kitabevi(Beyoğlu Şubesi)

İzmir:
Yakın Kitabevi(Alsancak)

Eskişehir:
Adımlar Kitabevi
İnsancıl Kitabevi

İletişim:
www.bambudergi.com
bambudergi@gmail.com
Facebook Grubu/Sayfası/ Bambu Dergi
Twitter/ BambuDergi

Temsilcilik İçin: “bambudergi@gmail.com

Diğer Şehirlerden Online Almak İçin:
www.imge.com.tr

edebiyathaber.net (18 Kasım 2013)

İliskininDunuBugunuPsikoterapist yazar Şule Öncü’nün İstanbul Film Akademi’de düzenlenen Filmlerle Psikoloji Sinematerapi Atölyesinde bu Perşembe (21 Kasım 2013) “İlişkinin Dünü Bugünü” konusu işleniyor.

Richard Linklater’ın Kim Krizan ile birlikte yazıp, dokuzar yıl arayla ve aynı oyuncularla (Ethan Hawke, Julie Delpy) çektiği Before Sunrise, Before Sunset, Before Midnight filmleri üzerinden 18 yıllık bir ilişkinin anatomisi mercek altına alınıyor.

Etkinlikte; hem yaşanamayan, hem de yaşanıp tüketilen aşk ilişkilerinde karşılaşılan sorunları ve çözüm yollarını irdeleyen Şule Öncü, filmlerle ilgili şöyle söylüyor:

“Linklater’ın bu üç filmi, hem sinema sanatı adına hem de psikolojik derinliği bakımından ilginç ve önemli yapımlar. Özellikle üç filme arka arkaya tek oturumda bakıldığında; geçen yılların bu iki insan ve ilişkileri üzerindeki etkilerini hayretle ve içi burkularak izliyor insan. Filmlerin yarattığı gerçeklik ve süreklilik duygusu bir hayli etkileyici”

edebiyathaber.net (18 Kasım 2013)

 

  • arman unan - 10/02/2014 - 19:14

    üç filmi arka arkaya izledim. çiftin entelektüek nitelikleri, beraberliğe inanmayan, özgürlüklerini ön plana çıkaran, ancak tutkunun, aşkın adım adım onları tutsaklığa, beraber bir gelecek kurma hayallerine doğru itişini izliyor, yaşamlarına ortak oluyorsunuz.

    en son film biraz çiftlerin düş kırıklıklarını içeriyor. artık herşey elde edilmiş, çocuklar da var. sanki zorunlu bir bağlılık ilişkisine doğru evrilme, anlaşmalı beraberlik sürecine başlama, ya da tutsak olma.

    eğer bir dokuz yıl sonra 4. film yapılırsa, beraberlik sürerse, felsefe yapılacak konu kalmaz sanırım. gevezelik, edinilen dostlarla dramatik paylaşımlar yer alır.cevaplakapat

ismail-gezginYemek sosyal bilimlerin uzun zaman sonra keşfettiği bir çalışma nesnesidir. 19. yüzyıldan itibaren antropologlar yemeğin, tabu, totem, kurban gibi boyutlarıyla ilgilenmiş, toplumun kuruluşundaki fonksiyonları üzerine durmuşlardı. Bu konuda fikir üretenler arasında kuşkusuz en fazla dikkat çekeni Levi-Strauss’tur. Strauss, “insan zihninin derin yapısı ile toplumların derin yapısı arasında… bir yakınlık, benzeşiklik… hatta bazen nedensel bir ilişkiyi gösteren bağlantı olduğunu varsayar”ak, insan ilişkilerinin temel unsurlarını yansıtan edimler olarak gördüğü, yemek ve yemek pişirme üzerine yapısalcı düşünceler üretmiştir.

Çiğ olan besinin pişmişe dönüşmesinde ateşin rolünü, doğanın kültürden ayrışmaya başladığı insanlığın doğuşuna yol açan süreçle bağlantılandırmıştı. Strauss çok etkilendiği dilbilimsel yaklaşımın bazı ilkelerini yemek üzerine de uygulamıştı. Dilin mutfağı belirten ifadelerinin kültürel anlamda farklılığına işaret eden Levi-Strauss, peynire peynir diyen İngilizle Fransız’ın zihnindeki peynir algısının aynı şey olmadığına dikkat çeker. Çünkü ona göre kültür ve dil arasındaki ilişki barizdir; dil iletişimle, alış-verişle ilişkili olarak sosyo-kültürel olayların analizi için bir modeldir. Besinin toplanmasından pişirilip yenmesine kadar bütün süreçler bu iletişimin yansımalarını barındırır. Bu nedenle de Levi-Strauss, dil gibi yemeğin yapısının da evrensel olduğunu düşünmüştür. Oysaki Yemek, Mutfak, Sınıf adlı çalışmasıyla J. Goody, Levi-Strauss’un tüm toplumları kapsayan bu evrensel iddiasını reddederek “uygarlaşmış” toplumların tümünde ortaya çıkan haute-cuisine (yüksek mutfak) mefhumunun Gana gibi toplumlarda gerçekleşmediğini gözler önüne sermiştir. Çünkü ona göre, bir mutfak, üretimden tüketime kadar tüm evrelerinde, sınıfsal ve kültürel iletişim ve etkileşim mekanizmaları tarafından belirlenmektedir.

Yemek-Mutfak-Sinif-Karsil_161179_1Jack Goody, Müge Günay Güran tarafından çevrilen ve Pinhan Yayınları tarafından yayımlanan Yemek, Mutfak, Sınıf adlı kitabında, yemeğin antropolojisi çalışmalarına yeni bir boyut kazandırmış, uzun yıllar kaldığı Gana’dan hareketle karşılaştırmalı bir yemek sosyolojisi ortaya sermiştir. Goody, mutfak üzerine yaptığı çalışmada lezzet ve üretim teknolojisi üzerinden değil, yemeği ailenin ve sınıfın farklılaşmış yapıları üzerinden ele almıştır. Goody, yiyeceğin de cinsellik gibi insanın temel üretim süreçleriyle ilgili olduğuna inanır. Çünkü yiyecek, “maddi ürünlerin üretim biçimiyle ilişkili olduğu için, yemeğin analizi ekonomik alanda gücün ve otoritenin dağılımı ile yani sınıf sistemi ya da tabakalaşma ve bunun politik sonuçlarıyla ilişkili olmak zorundadır.” Besin kaynaklarının temin edilmesi ve yemeğe dönüştürülmesi, üretim, dağıtım, hazırlama ve tüketim gibi temel aşamalardan geçmektedir. Bir besin kaynağının masada yemek haline gelinceye kadar geçirdiği süreç, sınıf farklılıklarını da içermektedir. Ancak bu ayrımın en keskin olduğu aşama yemeğin masaya gelmesiyle başlar. “Burada grubun kimliği ve diğerlerinden farklılaşması hem beraber ya da ayrı yeme pratiğinde, hem de farklı toplulukların yediklerinin içeriklerinde görülmektedir, yani burası oruçların ve ziyafetlerin, tercihlerin ve yasakların, ortaklaşa ve aile içinde yenen yemeklerin, sofra adabının ve hizmet etme ve sunma biçimlerinin alanıdır.”

Goody’nin mutfak kültürünün temellerini aktarırken verdiği Antikçağ örnekleri çok çarpıcıdır. Mısır’da bulunan bir rahibin mezarında bulunan çizimlerde çok fazla yiyecek çeşidi olduğu görülmektedir. “Milattan önce dördüncü binyılda Sakkara yakınlarında rahip Thy’ın mezar çizimlerinde oldukça fazla yiyecek çeşidi olduğu görülmektedir, bu, çok çeşitli tarım uğraşlarının, bir sürü hizmetkârın ve gelişmiş bir ticaret ve vergi sisteminin olduğunun göstergesidir. Matgaret Murrau … sadece on beş çeşit kek ve ekmek olduğunu belirtir. Köylülerin hurma, sebze ve bazen de balıktan oluşan basit ve ucuz yiyecekleri ile yönetici sınıfının mükellef sofraları arasında bir uçurum vardı, bu uçurum yiyeceklerin sadece miktarıyla ilgili değil, niteliği, kalitesi ve içerdiği malzemelerle de ilgiliydi.

Endüstriyel yiyeceklerin yükselişini de irdeleyen Goody, karşılaştırmalı yöntem sayesinde, farklı sosyo-ekonomik yapıların inşa ettiği toplumlarda farklı yemek hazırlama ve tüketme davranışlarının, o toplumun iletişim ve üretim ilişkileri tarafından belirlendiğini gözler önüne seriyor. Avrupa ve Amerika merkezli gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan yayılmacı endüstriyel yemek tehdidine yerel yemeklerin sürdürülen geleneksel üretim ilişkileri nedeniyle nasıl direnebildiklerine dikkat çekiyor.

İsmail Gezgin – edebiyathaber.net (15 Kasım 2013)

Tüm Yazıları>>>

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z