Masthead header

altKitap 2013 Öykü Ödülü başvuruları başladı

altKitap, 2000 yılından beri internet üzerinden ücretsiz olarak elektronik kitap yayımlamakta olan Türkiye’nin ilk çevrimiçi yayınevidir. AltKitap, kurulduğu günden bu yana, kaliteli edebi ve düşünsel içeriğin internet üzerinden özgürce ve ücretsiz olarak yayılmasını sağlamayı hedeflemektedir. Güncel elektronik cihazlara uygun formatlarda sunduğu e-kitaplarla bu yayın politikasına ücretsiz olarak devam etmektedir.

altKitap, 2006 yılından beri verilmekte olan altKitap Öykü Ödülü’nü bu sene tekrar başlatıyor. Bu yarışma ile yazarlara bir motivasyon kaynağı olmak ve onlara görünürlük sağlamak amaçlanmaktadır. Şimdiye kadar yapılan yarışmalarda dereceye girmiş onlarca yeni yazarın kitapları matbu ya da elektronik olarak yayımlanmıştır.

Öykü Ödülü’ne son katılım tarihi 10 Mart 2013′tür. Öyküler, Özge Calafato, Hande Ortaç, Aylin Sökmen ve Engin Türkgeldi’den oluşan Ön Değerlendirme Kurulu tarafından değerlendirilecek; bu değerlendirme sonucundaki nihai sıralama Hakan Bıçakcı, Hakan Günday, Aslı Tohumcu ve Cem Uçan’dan oluşan Seçici Kurul tarafından yapılacaktır.

altKitap Öykü Ödülü’nün sonuçları 2 Mayıs 2013 tarihinde altkitap.net sitesinde açıklanacak, altKitap’ın belirlediği tarih ve yerde düzenlenecek ödül töreniyle dereceye girenler ödüllerini alacaklardır. Yarışma sonunda kazanan ilk 3 metinle birlikte katılımcılar arasından belirlenen ve okunmaya değer bulunan tüm metinlerin de yer aldığı, o yıla ait elektronik kitap formatında bir öykü seçkisi oluşturulmaktadır.

Yarışmaya katılım koşulları ve detaylı bilgiye altkitap.net’ten  ulaşabilirsiniz.

edebiyathaber.net (28 Ocak 2013)

Man Booker Uluslararası Ödülü’nün kısa listesi

Man Booker Uluslararası Ödülü’nün kısa listesi açıklandı. Bu yılki on adaylık kısa listede İngilizce yazan yalnızca üç edebiyatçı var.

2010’da John Le Carré’nin adaylığı reddetmesi, Carmen Callil’in ise jüri üyeliğinden çekilmesi nedeniyle tartışılan Man Booker Uluslararası Ödülü, bu kez 10 finalistten oluşan “küresel” bir listeyle geri döndü. Yazarların yaşam boyu çalışmaları göz önüne alınarak verilen 60 bin poundluk ödülün kısa listesinde İngilizce yazan yalnızca üç yazar bulunuyor. Yaşları 45 ile 89 arasında değişen yazarların üçünü kadın yazarlar oluşturuyor. Listede kendi ülkelerinde sansürlenen iki yazar da var: Çinli Yan Lianke ve Rus Vladimir Sorokin.

Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazanan yazarın adı 22 Mayıs’ta Londra’da duyurulacak. Ödülün İngilizce dilinde yazmayan bir yazar tarafından kazanılması halinde yazarın çevirmenlerinden biri de 15 bin poundluk para ödülüne hak kazanacak.

Daha önce kazanan isimler ABD’li romancı Philip Roth, Kanadalı kısa hikâyeci Alice Munro, Nijeryalı yazar Chinua Achebe ve 2005’teki ilk ödülün sahibi olan Arnavut yazar Ismail Kadare’den oluşuyor.

2013 kısa listesi
* U. R. Ananthamurthy (Hindistan)
* Aharon Appelfeld (İsrail)
* Lydia Davis (ABD)
* Intizar Husain (Pakistan)
* Yan Lianke (Çin)
* Marie NDiaye (Fransa)
* Josip Novakovich (Kanada)
* Marilynne Robinson (ABD)
* Vladimir Sorokin (Rusya)
* Peter Stamm (İsviçre).

Guardian (26 Ocak 2013)

Aydın Büke ile müzikli söyleşiler

Can Yayınları ve Borusan Müzik Evi, “Aydın Büke ile Müzikli Söyleşiler” adı altında yeni bir etkinlik dizisi başlatıyor.

Kaleme aldığı biyografileriyle müzik tarihinde iz bırakan bestecilerin yaşamlarını ve dönemlerini okura tanıtmayı amaçlayan Aydın Büke, bu kez aynı yaşamöykülerini canlı müzik dinletileri eşliğinde sunacak. Geçtiğimiz günlerde, Mozart – Bir Yaşamöyküsü başlıklı kitabının genişletilmiş üçüncü baskısı Can Yayınları etiketiyle okurla buluşan Aydın Büke, 29 Ocak 2013 Salı akşamı saat 20.00’de, Borusan Müzik Evi’nde tüm zamanların en tanınmış harika çocuğu Mozart’ın ilginç yaşamından kesitler aktaracak. Söyleşi boyunca Pelin Halkacı Akın (Keman), Şebnem Ağrıdağ Usanmaz (Soprano) ve İris Şentürker (Piyano), Mozart’ın yapıtlarından örnekler seslendirecekler. Ücretsiz etkinlikler, Şubat, Mart ve Nisan ayında da devam edecek.

Sabırsızlıkla beklenen etkinlik dizisinin yaratıcısı Aydın Büke, projenin oluşumu ve önemini şu sözlerle anlatıyor:

Bu etkinliklerin öneminden söz edebilir misiniz?

Açıklamalı müzik söyleşileri, dinleyicilerin belirli bir konu hakkında daha ayrıntılı bilgilenmesine olanak sağlayan etkinlikler. Şimdiye dek değişik mekanlarda farklı izleyici grupları için bu tip söyleşiler yaptım. Müzik tarihinde iz bırakan bestecilerin yaşamlarından ayrıntıları, onların müzikleri eşliğinde açıklıyorum. Genellikle konuşmama CD’den çaldığım kısa müzik parçaları eşlik ediyor. Ancak bu kez müzik örnekleri canlı olarak yorumlanacak. Bu, dinleyiciler açısından çok daha sıcak bir ortam oluşmasını sağlayacak. Üzerinde konuştuğumuz, besteleniş öyküsünün ayrıntılarını açıkladığım bir müzik parçasını hemen orada, üstelik canlı bir yorumdan duyma şansına sahip olacaklar. Böylece söyleşi ve konser birleşmiş olacak. Yapıtları seslendirecek kişiler alanlarında çok başarılı isimler. Pelin Halkacı Akın (Keman), Şebnem Ağrıdağ Usanmaz (Soprano) ve İris Şentürker (Piyano) bu söyleşi-dinletiler boyunca benimle birlikte sahnede olacaklar.

Hayatlarını kitaplaştırdığınız müzik dehalarının aklınızda yer eden en ilginç yönleri nelerdi?

Her yaşam pek çok ilginç detayla dolu, her birimizin yaşamında herkesi ilgilendirebilecek küçük sırlar yakalamak olası. Ama söz konusu yaşamlar müzik tarihini derinden etkileyen bestecilerin yaşamları olduğunda oradaki detaylar, o yaşamları bizimkilere yaklaştırıyor. Çocukluk günlerine, aile yaşamlarına baktığımızda bazı yönlerden aslında kendi yaşadıklarımızdan çok da farklı olmadıklarını görüyoruz. Örneğin Mozart’ın çocuk yaşından başlayarak etrafındakilerden hep onu sevdiklerini duymak istemesi ya da ileri yaşlarında evde tek başına kalmaktan, yalnız başına yemek yemekten hiç hoşlanmaması gibi. Ya da Robert Schumann’ın henüz on beş yaşında geçmiş yaşamını kaleme almaya niyetlenmesi gibi. Bir başka örneği Clara Wieck’in yaşamından verebiliriz: Müziğe olağanüstü yetenekli bu küçük kız, beş yaşında dek kimseyle konuşmamasına rağmen, piyano başına geçtiğinde herkesi hayrete düşüren bir çalışa imza atabiliyormuş.  

Sadece müzik tarihi değil dünya kültürüne de ciddi katkıda bulunmuş bu isimleri sizce neden tanımıyoruz? Ya da tanımak istiyor muyuz?

Aslında dünya tarihine mal olmuş bu isimleri tanımak istiyoruz büyük olasılıkla, son yıllarda giderek daha çok biyografi yayımlanır oldu, gerek çeviri, gerekse özgün çalışma olarak.  Dünya tarihinin önemli isimlerinin yaşamlarını kendi dönemleriyle birlikte anlatan çalışmalar bence çok daha açıklayıcı ve yararlı oluyor okur açısından…

Aydın Büke ile Müzikli Söyleşiler

Pelin Halkacı Akın, Şebnem Ağrıdağ Usanmaz ve İris Şentürker’in Katılımıyla

* Mozart – Bir Yaşamöyküsü

29 Ocak 2013 Salı, Saat 20.00

Borusan Müzik Evi

* Romantizmin Işığı Clara

27 Şubat 2013 Çarşamba, Saat 20.00

Borusan Müzik Evi

* Chopin – Tuşlara Adanmış Bir Yaşam

27 Mart 2013 Çarşamba, Saat 20.00

Borusan Müzik Evi

* Bach

17 Nisan Çarşamba, Saat 20.00

Borusan Müzik Evi

edebiyathaber.net (26 Ocak 2013)

Yasakmeyve şiir dergisi 10 yaşında

10. yılını kutlayan Yasakmeyve şiir dergisinin 60. sayısı, yayınevi bünyesinde kitapları yayımlanan şairlerin şiirlerinin yer aldığı bir antoloji olarak çıktı. 

10. yıl Yasakmeyve Şairleri Antolojisi’nde şu isimler yer alıyor: Nihat Ziyalan, Komet, Gülseli İnal, Sina Akyol, Sezai Sarıoğlu, İzzet Yasar, Tahir Abacı, Habib Bektaş, Adil İzci, Mahmut Temizyürek, Serdar Ünver, Haydar Ergülen, A. Adnan Azar, Mehmet Rayman, Fatma N. Akif Kurtuluş, Mustafa Köz, Mustafa Ziyalan, Zeynep Uzunbay, Şükran Belen, Riitta, Anita Sezgener, Necmi Zekâ, Tozan Alkan, Mete Özel, Altay Öktem, Enis Akın, Elif Sofya, Semih Çelenk, Deniz Durukan, Osman Olmuş, Cenk Koyuncu, Türkân Yeşilyurt, Yasin Erol, Cengiz Kılçer, Tezer Cem, Fuat Çiftçi, Soner Demirbaş, Süreyyya Evren, Levent Karataş, Ali Karabayram, Gülce Başer, Nurduran Duman, Sinan Oruçoğlu, Okan Alay, Nilüfer Altunkaya, Nilay Özer, Kemal Tekin, Emel Nişlioğlu, Ömür Özçetin, Veysel Erol, Mustafa Ergin Kılıç, Eren Aysan, Melek Avcı, Nazan Şahin, Tolga Özen, Mahir Karayazı, Mehtap Meral, Mustafa Altay Sönmez, Engin Özmen, Serhat Çelikel, Tamer Sağır, Özkan Satılmış, Kaan Koç, Kahraman Çayırlı, Bengü Özsoy, Efe Murat, Cem Kurtuluş, Hakan Yirik, B. Erdi Mamikoğlu, Didem Gülçin Erdem, Harun Atak, Fırat Demir, Aybars Şenyıldız, Met-Üst, Enver Ercan.

edebiyathaber.net (26 Ocak 2013)

Tuncer ÖNAL - 17/08/2013 - 00:20

Şair ve güftekârım . ” Gözlerinde Unutuldum / Okyanuslarda Gün Batımı / Bozguna uğradı Umutlarım/ adlarında yayınlanmış (3) şiir kitabım var.
Ünlü bestekârlar tarafından bestelenen,TRT Dnt.Krl. tarafından uygun görülerek,TRT TSM arşivlerine giren şiirlerim (Güfteler) mevcut…
Hangi kaynaklardan,hangi kriterlere göre seçilerek ANTOLOJİ’de yer verildiğini merak ediyorum…
Saygılarımla.
Tuncer ÖNAL
Şair-Güftekâr

“Olagandışı bir göz” | Filiz Gazi

Ruh gözde yoğunlaşmıştır; ruh, gözü görmek için bir araç olarak kullanmakla kalmaz sadece, kendisi de onda görülür” der Hegel.

Bir başkasının gözlerini görmem sadece, onun bana baktığını da görürüm” der Scheler.

Göz, gözü görmeye görsün bir kere, unutmaz. Unuttum diyen hafızasını hayatında keyfiyen kullanandır. Doğrusu, hafıza, sahibinin sesine göre değil de sahibinin yaşadıklarına göre yerini yönünü bulur. Tecrübesi sabittir, unutma insanı özgürleştirir ki Nietzsche Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine’de bunun yaşamak için doğru bir yöntem olduğunu söyler. Robert Musil  de Yaşarken Açılan Miras’ta aynı hattan devam eder: “Unutma, çok yaratıcı ve içerik açısından son derece zengin bir eylemdir; bu eylem sayesindedir ki bizler, sürekli olarak ve hep yeniden o önyargısız ve tutarlı kişiliğimizi, dünyada her şeyin gerekçesi saydığımız kişiliğimizi yaratırız”.

Yüzün en hareketli yeri olan gözün anlamı; sabitsizliğinden, kaçabilme özelliğinden ve seçiciliğinden dolayı ayrışır diğer organlardan. Canlıyı, canlı yapan belki de gözdür. Düşüncenin akıp da tek kaynadığı yer değil midir o gözler?

Robert Musil’in dört bölümden oluşan derleme yazılarının toplandığı Yaşarken Açılan Miras’ın ilk bölümü gözü olsun yeter ki hikâyesi bizden der sanki.  “Bir At Güler Mi?” hikâyesindeki soru kulağa nasıl geliyor bilmem ya da “Farklı Bir Bakış Açısından Koyunlar”. Hoş bir çöl bitkisi olan ve çare olarak kalorifer peteğinin önüne konan kaktüsünde hikâyesi bizi, bizden edebilir. Kötülük, kötülüktür nihayetinde. Gözü olmayı versin.

Çevirisini şaşırmayacağınız üzere Ahmet Cemal’in yapmış olduğu Yaşarken Açılan Miras’ın kapağında Musil için “olağan dışı bir göz” denilmiş. Ayrıntılı anlatım çoğu okuru sıkar. Ama bir de sıkmayan ayrıntılar var. Olağan dışı gözün ürünü; sıkmayan ayrıntılar, methiyeli bakışlarla okumaya devam edilir, bir kenara atılamaz. Musil de bu gözün bu kalemi denilecek cinsten.

Şimdilerde herkesin yazdığına ve herkesin yazar olduğuna dair şikâyetler var. Oysa herkes yazabilir. Her şey yazılabilir. Şu hayatta en eşit imkân hangisidir deseler “Sözcükleri kurgulama mesleği” derim. Hatta ne güzeldir ki ses tonu gibi, parmak izi gibi sözcük kurgusu da farklı farklıdır her insanda. Konuşabilen olmadı düşünebilen her insan yazabilir. Levinas’ın dediği gibi “Düşünce dildir” ve yazmak için düşünmek yeterlidir. Düşünmenin niteliğine, ahlakına, doğruluğuna, yanlışına bakmadan. (Kim yazar olur, kim akılda kalır ayrı konudur.)

Metinde gördüğünüz insandır. Ve insan olmak yeterdir yazmak için. “Resimciler” denemesinden, Musil devam etsin: “Resim sanatının ayrıcalıklarından biri de, bir tekniğinin bulunmasıdır. Yazı yazmayı herkes becerebilir. Resim yapmayı da belki herkes becerebilir, ama bunun böyle olduğu pek bilinmemektedir. Çünkü bu durumu gizlemek için birtakım teknikler ve üsluplar bulunmuştur. Bir başkası gibi resim yapabilmek: Bunu herkes beceremez; bunun için çalışmış olmak gerekir”. Yani yeter ki birileri size şunun gibi yaz demesin. Gerisi sizin sözcüklerle ilişkiniz.

Bir başka denemesi “Kim Yetiştirdi Seni, Ey Güzel Orman…?”da Musil, insanın keyfinin bozuk olmasının ne anlama gelebileceğini irdeler. Hasta vücudun yaşam algısı hastalık öncesinden ayrılır. Debdebeli işler, gündelik koşuşturmalar kısacası dünya işleri arasında öyle böyle seçilebilen yalın hayat gün yüzüne çıkar. Daha önce de oradadır ya sağlıklı vücut göremez. Yalın, sade, takıntılardan, sıkıntılardan, heveslerden, hırslardan kopmuştur hastalıklı vücut. Derdi başından aşkındır, sağlık der başka bir şey istemez. Sancılı, ağrılı bir insanı dünyevi ne gibi bir şey tahrik edebilir? Sanırım hiçbir şey. Hastanın iyileşme sürecine girdiğini Musil şöyle anlatır: “Doktor ona şöyle dedi: “İstediğiniz kadar eleştirin; insanın keyfinin bozuk olması, bir iyileşme belirtisidir”.

Gelelim kitabın en sevdiğim bölümüne, Musil’in “Karaktersiz Bir İnsan” denemesine. Önce geçmişi yâd eder Musil: “Bizim gençliğimizde karakter, insanın sahip olmadığı halde uğruna dayak yediği bir şey demekti. Bunda sanki bir haksızlık var gibiydi. Arkadaşımın annesiyle babası, ondan karakter sahibi olmasını talep ettiklerinde ya da kırk yılda bir açıklama yapmak zahmetine girdiklerinde, karakter denen şeyin kavramsal açıdan kötü karnelerin, okul asmanın, köpeklerin kuyruklarına teneke kutular bağlamanın, ders sırasında gevezelik etmenin ve gizli oyunlar oynamanın, uydurma bahanelerin, kafa dağınıklığının, sapanla vurulan masum kuşların tam karşıtı olduğunu iddia ederlerdi”.

Arkadaşı büyür. Tiyatroya gitmeler, roman okumalardı derken ses tonu yapaylaşır, bir oyuncunun sesine tırmanmaya çalışan taklitte kalakalır. “Dünya edebiyatı, milyonlarca ruha soyluluğun, öfkenin, gururun, sevgi ve aşkın, kıskançlığın ve alçaklığın kılıklarının giydirildiği, dev bir malzeme deposudur.” Deposudur da sen, sen olmayı başaramamışken okudukların, izlediklerin omuz verip kaldıramaz seni düştüğün yerden. Musil’in çocukluk arkadaşı da “tek karakter olarak kendi karakterine sahip olmanın ne denli rahatlık sağlayacağının ayırtına vararak” bu karakteri aramaya koyulur.

Musil, yıllar sonra avukat olan arkadaşıyla karşılaştığında arkadaşı ona “Bir avukata benziyor muyum?” diye sorar. Gözlük takan, düzenli tıraş olan, alçak bir ses tonuyla konuşan arkadaşını dikkatlice inceleyen Musil bu soruya “Mesleğin karakterin” diye yanıt verir. Arkadaşı Hazreti İsa sakalı bırakmıştır bir dönem.  Bir dönem de ressam sakalı. Sonra sonra bir denizci gibi giyinmeye başlamıştır. Belli bir mesleğin karakterine bürünmemeye karşı direnmiş olsa da sözüm ona “eksikliği” bellidir: “Bildiğin gibi, benim bana özgü bir karakterim bile yok… ” Ulusal kimlik, devletin vermiş olduğu kimlik, cinsiyetin verdiği rol, sınıfsal, coğrafi kimlik, kafatası biçimi (!), doğum anında yıldızların konumuydu derken “…bütün bunlar benim için çok fazla. Karakterlerimden hangisini haklı bulmam gerektiğini hiçbir zaman bilemiyorum” der.

Musil hikâyesini karakterin gelişmesinin, savaşma biçimiyle yakından ilgili olduğunu söyleyerek bitiriyor: “Bu nedenle karaktere bugün dünyada ancak yarı vahşilerde rastlanabilir. Çünkü bıçak ve mızrak kullanarak savaşan, yenik düşmemek için karakter sahibi olmak zorundadır”.

Burada bir terslik var diyebilirsiniz. Haklısınız da. Kariyer planlamalarından, mülke dayalı var olabilme kıstaslarından ve envai çeşit var olabilme seçeneklerinden, G. Debord’un gösteri toplumunda yer kapmak için deliye dönmüş insan evladının yarı vahşilerden ne farkı var? Richard Sennett cevap veriyor bu soruya:  Bir karakter var ama aşınan karakter (Sennett’in Karakter Aşınması’na atfen). Aşınmış karakterler boy boy etrafımızda çoğalırken biz gene gelelim başımızdan bir türlü savamayacağımız konuya, sınıf savaşına ya da sınıfların nasıl bir arada yaşayacağına. Musil, Tanrı diyor. İyi ki Tanrı var, iyi ki cennet var.

“Belki de Tanrı, bizlerin, yani yoksul yaşamlarında nefeslerini körletenlerin, cennette zengin bir akrabamızın bulunmasıyla budalaca öğünmemiz gibi bir şeydi.”

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (25 Ocak 2013)

Neden Julia Quinn?

Neden Julia Quinn , Judith McNaught…. Neden?

Son yıllarda kitap satışlarna bakacak olursak, “histrocial romance’”olarak adlandırılan tarihi aşk romanları büyük ilgi görüyor. Okurların büyük büyük çoğunluğu kadın desem sizi şaşırtmam, öyle değil mi? Peki neden tarihi aşk?

Ben bunu günlük yaşantımızın sıkıntısı, beraberinde getirdiği stres ve uzaklaşma arzusuna bağlıyorum. Kitap dünyasına giriş yapan birçok kişi gündelik yaşantısını bir kenara bırakır zaten. Bu kez farklı? Nesi mi?

Evet kadınlar aşk okumayı, romantizmi sever... Ama günümüzde aşk bile yozlaşmışken, yaşadıklarımızın “gerçek aşk” olup olmadığına bile emin olamazken “güncel aşk” okumak daha az ilgi görüyor olabilir. Çünkü kıyaslayabileceğimiz bir ortamdayız zaten, o romandaki karakterin yaşadıklarını biz de yaşamışızdır, yaşarız ya da yaşayamayız…. Onlar mutlu sona kavuşurken biz hüsranla biten bir ilişkinin gölgesinden kurtulamayız. Ya da romanlardaki fazla mükemmel hayatlar bize fazla gelir. İşte bu noktada günümüz aşk romanlarına ilgi biraz azalıyor.

Oysa tarihi aşk romanlarında (örn.) 19. yy İngiltere’sinde, bir balo salonu, danslar, giysiler, kabarık etekler, saçlar, dükler ve düşes olmayı hayal eden genç kızlar...  Evet, her şey yine kusursuz. Erkekler itibar, unvan sahibi, sosyetenin gözde bekarları... Peki bunları kim biliyor? Gerçek anlamda kim yaşadı, gördü? Günümüz için hiç kimse. Okurken hayal ediyoruz ve yaşanmışlık örneği olmadığı için kıyaslama, karşılaştırma yapamıyoruz. Sonrası sınırsız hayal gücü… Çocukken bayıldığımız masallar gibi. Ve sonsuza dek mutlu yaşananlar gibi...

İşte tarihi aşkları bir adım öne çıkaran somut bir örneğimizin olmaması.

Julia Quinn‘in Bridgerton Serisi’nden yeni romanı Sana Muhtacım çıkacakmış çok yakında! Dün yayınevinin facebook sayfası üzerinden açıklandı haber, kitap kapağıyla birlikte. Okurlar nasılda heyecanlı! Elbette ben de alıp okuyacağım ama günümüz aşk romanlarını en az tarihi aşklar kadar sevdiğimi de söylemeliyim.

Keyifli okumalar…

Nesil Kaan –  blog.milliyet.com.tr (25 Ocak 2013)

İlber Ortaylı’nın bağışladığı tarihi kitaplar kül oldu

Galatasaray Üniversitesi’ndeki tarihi binada çıkan yangında eşi benzeri bulunmayan yaklaşık 6 bin kitabın da kül olduğu belirlendi. 

Galatasaray Üniversitesi’nde 142 yıllık binada çıkan yangınla ilgili soruşturma devam ediyor.

5,5 saatte söndürülen yangında binada büyük hasar meydana gelirken kütüphanede bulunan kitaplar da zarar gördü. Taraf gazetesine konuşan Prof. Dr. İlber Ortaylı, yangında 6 bin kitabın yandığını söyledi.

Prof. Dr. Ortaylı, “Maalesef hukuk tarihi kitaplarının olduğu bölüm tamamen yandı. Benim bağışladığım 6 bin kitap kül oldu” dedi.

Ortaylı’nın bağışladığı kitaplar arasında örneği olmayan eserlerin de bulunduğu öğrenildi.

25 Ocak 2013

“Edebiyatta Cinselliğin Sınırları”

Öykü ve şiir dergisi LACİVERT’İN, “Edebiyatta Cinselliğin Sınırları” dosya konulu 49. sayısı (Ocak-Şubat 2013) çıktı.

Yeni sayıda dikkat çeken iki söyleşi var. Bunlardan ilki Özgür Soylu’nun Kubilay Aktulum ile gerçekleştirdiği, diğeri ise Fulya Bayraktar, Sofya Kurban ve Gülşen Aytaç’ın Sema Kaygusuz’la yaptıkları söyleşi.

Dergi bu sayıda dosya konusu olarak “Edebiyatta Cinselliğin Sınırları”nı belirlemiş. Konuyla ilgili yazılar Arda İnal, Raşel Rakella Asal, Ali Yıldız, Aysun Kara, Necati Cumalı, Zeynep Ünal, Nevzat Süer Sezgin, Fatma Bilkay, Cemal Süreya, Selçuk Aylar, Yankı Enki, Nilgün Aras, Aynur Uluç ve Oya Şakı Aydın’dan.

Dergide İlyas Öztin, Nesibe Çakır, Esmeray Barın Acartürk, George Mackay Brown, Dinçer Sezgin, Rahmi Emeç, Semih Erelvanlı, Emre Jr Öztoprak’ın öykülerinin yanında; Ahmet Ada, Atila Er, Mert Öztürk, İhsan Metinnam, Sezen Çiğdem, Güntürk Üstün, Başak Tuncel, Muzaffer Keten, Zübeyde Seven Turan, Müslüm Çizmeci, Danyal Nacarlı, Cihat Buçak, Göktuğ Musaoğlu’nun şiirlerine de yer veriliyor.

Tevfik Uyar’ın deneme başlığı “Hap Edebiyatı”.  Bedriye Korkankorkmaz’ın denemesi ise “Yaşarken Anlaşılmayanların Çığlığı” başlığını taşıyor. Ayrica Poe’nun ünlü makalesi “Nesir Diliyle Yazılmış Hikâyede Bir Tek Etki Yaratmanın Önemi Üzerine” de derginin sayfalarına yeniden taşınıyor.

Hüseyin Atabaş’ın tanıtısı Selami Karabulut’un şiir kitabı “Kar Ateşi” üzerineyken, Hande Baba “Beşinci Köşe”nin yazarı Gamze Güller’i konuk ediyor yazısına.

edebiyathaber.net (25 Ocak 2013)

51 yıl sonra dünya Tanpınar okuyor!

Edebiyatımızın usta ismi Ahmet Hamdi Tanpınar, 51 yıl önce aramızdan ayrıldı. Bugün, kitapları 38 ayrı dilde basılıyor.

Doğu ve Batı kampını birleştirmeye çalışan yazar olarak Türk edebiyat tarihine geçen Ahmet Hamdi Tanpınar, ölümünün 51. yılında bugün çeşitli etkinliklerle anılıyor.

Uluslararası bir marka haline gelen Tanpınar için düzenlenen anmalardan birine İrlanda’nın başkenti Dublin ev sahipliği yapacak.

Resital sunulacak

Chester Beatty Library’deki etkinlikte Beşir Ayvazoğlu, Aslı Perker, Pelin Batu ve Fatma Cihan Akkartal, Tanpınar’ın edebi hayatını masaya yatırırken sanatçı Tahir Aydoğdu bir kanun resitali sunacak. Sevenleri ve yakınları ise İstanbul Aşiyan’daki mezarı başında usta ismi anacak.

24′ü basıldı
Tanpınar’ın başta Huzur olmak üzere pek çok eserinin yayın hakları İngilizce, Arapça, Almanca, Fransızcanın yanı sıra Tamil, Malayam gibi çok daha az bilinen diller için de satıldı. Böylece anlaşması yapılan dil sayısı 38′e ulaştı.
Tanpınar’ın yurtdışı haklarının temsilcisi olan Kalem Ajans, bu dillerden 24′ünde kitapların basıldığını duyurdu.

Şimdi’de İspanyolcada
Son olarak İspanyollarla da anlaşma yapıldı.
Meksika ve İspanya’da da ofisleri bulunan yayımcı şirket, gelecek yıldan itibaren Saatleri Ayarlama Entitüsü kitabının İspanyolca versiyonunu piyasaya sürmeye hazırlanıyor.
Editör Eduarda Rabasa Tanpınar’a olan hayranlığını,  ”Hayatımda okuduğum en iyi romanlardan biri, mutlaka yayıncısı olmak istedim” diyerek dile getirdi.

İTEF, 5. yaşında “Şehir ve Oyun” diyecek

Bu yıl 5′incisi düzenlenecek olan İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, 30 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Geçen yıl, 4′üncü yıl şerefine 4 ayrı şehirde “Şehir ve Korku” teması ile düzenlenen etkinliklere 21 ülkeden 13 moderatör ve 63 yazar katılmış, 11 bine yakın okur ile bir araya gelinmişti.  Bu yıl tema olarak “Şehir ve Oyun” seçildi.

“Beş Şehir”den esinlendi
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir eserinde yer alan “Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur. Hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize, yaratıcı işaretten kalan en büyük miras bu can sıkıntısıdır,” düşüncesinden esinlenen İTEF 2013 – Şehir ve Oyun, önümüzdeki sonbaharda takipçilerini edebiyat oyunlarına davet edecek.

Bursa’da hikâye yarışması

Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından geleneksel olarak düzenlenen Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat yarışması bu yıl “hikâye dalında gerçekleştirilecek. Yarışmaya katılacak eserlerin 3 Mayıs 2013 tarihine kadar Osmangazi Belediyesi’ne teslim edilmesi gerekiyor. 2001′den beri gerçekleştirilen yarışmada katılım 1 eserle sınırlandırıldı ancak sayfa sınırlaması getirilmedi.

En büyük tutkusu şiirdi

23 Haziran 1901′de İstanbul’da doğdu.1923 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Liselerde ve yüksek okullarda çeşitli dersler okuttu. 1939 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı profesörlüğüne atandı. 1942-1946 yılları arasında Maraş Milletvekili olarak görev yaptı. Bir süre Milli Eğitim müfettişliği yaptı. Sonra 1949 yılında Edebiyat Fakültesi’ndeki görevine döndü.

Haberin devamını okumak için >>>

25 Ocak 2013

Türkiye’de ilk kez düzenlenen “Yayıncılığa Giriş Sertifika Programı” tamamlandı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde Türkiye Yayıncılar Birliği‘nin desteğiyle 10 Kasım 2012 – 5 Ocak 2013 tarihleri arasında, Türkiye’de ilk kez düzenlenen Yayıncılığa Giriş Sertifika Programı‘na katılanlar sertifikalarını aldı.

Yayıncılık sektörüne yeni başlayanlar için yayınevlerindeki bölümlerin ve bu bölümlerin birlikte çalışma biçimlerinin anlatıldığı derslerde, her hafta sektörün önde gelen isimleri konuşmacı olarak deneyimlerini katılımcılarla paylaştılar. Sevengül Sönmez’in eğitmenliğinde düzenlenen programın konuşmacıları arasında; İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Yayın Yönetmeni Fahri Aral, Yapı Kredi Yayınları Yayın Koordinatörü Aslıhan Dinç, AnatoliaLit Ajans’tan Eda Çaça, Avukat Abdullah Egeli, Yapı Kredi Yayınları Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş, YAYBİR Genel Sekreteri Avukat Ümit Altaş, Çevirmen Emine Ayhan, Timaş Yayınları Ar-Ge Sorumlusu İhsan Sönmez, Yapı Kredi Yayınları Satış Pazarlama Müdürü Özgür Akın vardı.

Programda aldıkları eğitim doğrultusunda ikinci kitaplarını yayımlayan Trend Yayınevi Yayın Yönetmeni Seçil Özer ve Ar-Ge Müdürü Umur Taştan, Edebiyat Haber’e yaptıkları açıklamada programın kendilerine pek çok değer kattığını ve artık yayıncılığın Türkiye’de işin eğitimini almış kişiler tarafından yürütülmesi gerektiğine inandıklarını belirttiler.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2013)

M. Cem Bilger - 24/01/2013 - 23:41

Yayıncılık ülkemizde akademik olarak gelişmeli hatta üniversitelerde lisans düzeyinde bölümler açılmalı diye düşünüyorum. Bu nedenle bahsedilen sertifika programını düzenleyenleri ve katılıp sertifika alan yayınevlerini tebrik ederim.

Varoluşsal kaygıların beraberinde getirdiği hikâyeler | Tuna Bahar

F. Scott Fitzgerald’ın, bilinen adıyla “Muhteşem Gatsby’nin yazarı”nın külliyatı, Everest Yayınları  tarafından Püren Özgören’in çevirdiği Muhteşem Gatsby  ile yayımlanmaya başlamıştı. İkinci kitap olarak gelen Uçarı Kızlar ve Filozoflar’da çevirmen olarak Ülker İnce marifetlerini sergilemiş. Marifetler derken…

Bir metni, özellikle edebi bir metni çevirmek kolay bir iş değildir. Belki de bu yüzden iyi edebiyat çevirmenlerimizin sayısı bunca azdır. Kitaba başlarken çevirmenin önsözünde Fitzgerald’la ve onun hikâyeleriyle ilgili bazı temel bilgileri ediniyoruz. Bu açıklamalardan birkaçını buraya da alalım.

Öncelikle Fitzgerald meraklısı olanların bildiği bir gerçekle karşılaşıyoruz İnce’nin açıklamasında; Fitzgerald 44 yıllık hayatı boyunca toplam 180 adet hikâye ve tiyatro skeci yazmış. Bu hikâyeleri o dönem para kazanmak için kaleme almış. Edebiyat eleştirmenleri tarafından bu metinler pek de rağbet görmemiş. Çünkü bu hikâyeler dönemin popüler dergilerinde “sıradan okur” için kaleme alınmış.

Yani buz dağının görünen kısmı budur. Çok yüksek telif ücretlerine hikâyeler yazan Fitzgerald’ın savruk ve yüksek harcamaları onu bu yola itmiş. Çünkü sanıldığı gibi romanlarından çok fazla para kazanmamış. Hatta hikâyelerinden kazandığı telifler, romanlarından kazandıklarının iki katından fazlaymış.

Ancak İnce’nin açıklamalarında şunu da okuyoruz; bu hikâyeler hiç de “sıradan” okura yazılmamış. Zaten hiçbir okur da “Açık Deniz Korsanı”nı, “Buz Sarayı”nı, “Baş ve Omuzlar”ı okuduktan sonra, bu hikâyelerin sıradan olduğuna ve sıradan okura yazıldığına inanmaz.  Her birinde toplumsal bir bilinç, derin hakikâtlere varma arzusu, İnce’nin dediği gibi varoluşsal kaygılar taşıyan metinler görüyoruz.

Fitzgerald, yazdıklarının ve yaşadıklarının paralellik göstermesi nedeniyle her zaman otobiyografik özellikler taşıyan metinler kaleme almış. Hikâyelerinde belki de kendisi pek yok; ancak okur olarak ister istemez kendi saptamaları, inandıkları, değer verdikleri karşımıza çıkıyor. Yığınlar hâline gelmiş insanların yaşayışlarıyla ilgili “Açık Deniz Korsanı”nda; “Çoğumuz var olmak ve üremek, her iki hak için savaşmakla yetiniriz, bir insanın yazgısını denetlemek gibi başarısızlığa yazgılı bir girişim ancak mutlu ya da mutsuz azınlığa tanınmış bir haktır”  diyebiliyor.

Hikâyelerde, dönemin toplumsal geleneklerine, yaşayışlarına ve alışkanlıklarına ters düşen, karşı çıkan, başkaldıran; sigaraya ve alkole düşkün olan, cinselliğini bastırmadan yaşamak isteyen, hayatın tadını çıkarmak için her yolu deneyip tecrübe etmek isteyen meşhur “uçarı kızlar”, ilk hikâyede kendilerini göstermeye başlıyorlar. Fitzgerald, çağının yazan bir tanığı olarak toplumsal değişimleri ve dönüşümleri yok saymıyor, bunları yazacak kadar kaydadeğer görüyor.

Fitzgerald’ın kendisinin de henüz ilk gençliğini atlattıktan sonra yayımladığı hikâyeler, ister istemez onun yaşıtlarından daha olgun olabileceğini düşündürtüyor okura. “Buz Sarayı”nda genç bir delikanlıya şunu söyletiyor: “Ne için evlendiğini bilen bir kız bulmak yüreklendirici bir şey. Onda dokuzu bu işi bir filmdeki günbatımı sahnesi sanıyor”.

“Baş ve Omuzlar”da yarattığı, filozof olacak çocuğun derinliği hakkında şöyle bir bilgi alıyoruz: “Şöminenin öteki tarafında bir başka koltuk daha vardı. Horace hareket ve değişiklik olsun diye akşamları bir ara yerini değiştirip ona geçmeye alışkındı. Koltuklardan birine Berkeley adını takmıştı, ötekine de Hume”.

Örnekleri artırmak mümkündür. Biz şimdilik bu kadarıyla yetinelim. Bir hikâyeye giriş nasıl yapılır nasıl çıkılır; tasvirler ne kadarda tutulmalıdır, kızların ve oğlanların hikâye içine dağılımı sağlanırken nelere dikkat edilmelidir, iyi cümleler ya da hikâyenin ana fikri hangi olaydan sonra verilmelidir; kısaca söylemek gerekirse yazı sanatları nasıl bir şeydir diye merak edenler Uçarı Kızlar ve Filozoflar’a bayılacaklardır.

Güzel bir haber vererek yazımızı noktalayalım: Everest Yayınları Fitzgerald’ın toplam 11 kitabını yayımlayacak gibi görünüyor. Bu ay yine Püren Özgören çevirisiyle Buruktur Gece raflardaki yerini aldı, Jazz Age Stories (Çeviren: Ülker İnce) ve The Beautiful and the Damned (Çeviren: Sinan Fişek) yayına hazırlanan kitaplarmış. Ne diyelim, iyi edebiyattan nasibini almak isteyenler takipte kalsın.

Tuna Bahar – edebiyathaber.net (24 Ocak 2013)

Galapera Sanat Selçuk Baran Öykü Ödülü Hakkı İnanç’ın

Hakkı İnanç

İstanbul Galatapera Kültür ve Sanat Derneği’nin, geçtiğimiz yıl eylül ayında ilkini düzenlediği, seçici kurulu Selim İleri, Sezer Ateş Ayvaz, İlknur Özdemir, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Turhan Günaydan oluşan Selçuk Baran Öykü Ödülü’ne katılan 110 dosya arasından “Ocakta Yemeğim Var” adlı yapıtıyla Hakkı İnanç; etkileyici anlatımı, özgün ve yenilikçi öyküleri gerekçesiyle ödüle değer bulundu.

Türk edebiyatının 4 kasım 1999 yılında yitirdiğimiz usta öykücüsü Selçuk Baran adına düzenlenen ödülü alan yapıt, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından kitaplaştırılacak ve önümüzdeki aylarda yayımlanacak.

Galapera Sanat tarafından düzenlenecek olan ödül töreni ise nisan ayında gerçekleştirilecek.

Ödüle değer bulunan 1984 doğumlu, Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu Hakkı İnanç’ın öyküleri edebiyat dergilerinde yayımlanmış ve öykülerinden bazıları diğer öykü yarışmalarında çeşitli ödüller almıştır.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2013)

“Sil Baştan Aşk”: Aşkın hâlleri…

Farklı edebi türlerde verdiği eserlerle çocuk ve gençlik edebiyatımızda kendine özgü bir yeri olan, birçok ödülün sahibi Miyase Sertbarut’tan, okurların kalbine seslenen umut dolu bir sevda öyküsü…

Tudem Yayınları’nın yayımladığı Sil Baştan Aşk, üniversiteyi kazanamayarak erken yaşta iş hayatına atılan Özlem’le ailesinin tıp fakültesini kazanması için sürekli baskıda bulunduğu lise son sınıf öğrencisi Taylan arasında filizlenen aşka ve bu aşk etrafında gençliğin sorunlarına ve gerçekliğine ayna tutan naif bir roman.

Özlem de Taylan da aslında oldukça tanıdık gençler: Miyase Sertbarut’un yarattığı karakterler o denli hayatın içinden ki kitabı okumaya başlayan her okurun kendini Özlem’le veya Taylan’la özdeşleştirmesi kaçınılmaz oluyor. Hangimiz idealleri uğruna ailesine karşı çıkmayı aklından geçirmemiş veya en azından bu uğurda küçük de olsa bir girişimde bulunmamıştır ki? İşte Özlem’i ve Taylan’ı bu denli içten ve okura yakın hissettiren duyguların en temel sebepleri de bunlar: Onların gösterdiği ama bizim göstermekten korktuğumuz cesaret ve özgüven…

Romanın kahramanı Özlem, gençlik aşkının ona duyumsattığı heyecanları yaşarken bir yandan da ideali olan üniversite için hayaller kurmaktadır. Ama iki zor sınavdır bu. Biri yüreğini, diğeri aklını ve bilgisini zorlamaktadır. Romanın diğer kahramanı Taylan da benzer bir labirentte kendisine yol aramaktayken Özlem’le masalsı bir aşk yaşayabileceğini düşünür. İlk adımı atar, ama yol uzundur ve hayatta pek çok şey bizim kontrolümüzde değildir.

Karanlıkla aydınlığın iç içe geçtiği bir girdapta, farklı ruh hâlleri ile bir sarılıp bir ayrılan bu iki genç yüreğin öyküsü, aşkın tüm tanımlarına bambaşka bir anlam katmayı vadediyor!

Eğitimde fırsat eşitsizliği, erken yaşta iş hayatına atılan gençlerin karşılaştıkları zorluklar, üniversiteye hazırlanan öğrencilerin gördüğü aile ve çevre baskısı, istemeyerek yapılan tüm tercihlerin hayatı nasıl etkilediği gibi hassas konuları gündeme taşıyarak, mevcut sisteme eleştirel bir perspektifle yaklaşan yazar, insanın hayallerine ulaşabilmesi için geleceğe umut dolu gözlerle bakmayı öneriyor.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2013)

Kitaptan bina yapılır mı?

Hollandalı sanatçı Frank Halmans Built of Books adını verdiği seride kitaplardan binalar inşaa ediyor. Kitapların içlerini oyarak ve birbirlerine farklı şekillerde bağlayarak yaptığı çalışmaların bazılarını aşağıda görebilirsiniz:

edebiyathaber.net (24 Ocak 2013)

Jo - 25/01/2013 - 10:25

Kitapları oyup oyup bir şeyler yapma da yeni moda oldu, ne gerek varsa…

herakleitos - 27/07/2013 - 11:52

Kitapları oymak yani bi şekilde deforme edip okunamaz yani kullanılamaz duruma getirmek içimi acıttı..hangi kitap “oyulmaya”layıktır?

Kütüphanelerde hijyenik kitap çalışması

Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nce temin edilen “Kitap Temizleme Cihazı” ile kitapların mikroplardan arındırılması amaçlanıyor.

Bolu İl Halk Kütüphanesi Müdürü Cemil Şahiner, Türkiye’de bulunan kütüphanelerden 80′ine bu cihazlardan tahsis edildiğini belirtti.

Okurların kitapları mikroplardan arındırmak ve sterilize etmek için cihazı kullanabileceğini belirten Şahiner, “Bu cihaz, farklı okuyucular tarafından yoğun bir şekilde kullanılan kitapların temas neticesinde kirlenen kısımlarının ultraviyole ışınlar yardımı ile temizlenmesini sağlıyor. Bu sayede okurlar, mikroptan arındırılmış ve sterilize edilmiş bir şekilde kitap alıp okuyabiliyor. Her isteyen bu cihazı rahatlıkla kullanabilir” dedi.

24 Ocak 2013

Yaşasın video öykü! (7)

Elektronik derginin (e-dergi) basılı dergiden (b-dergi) en önemli üstünlüğü teknik olanakların çokluğu elbette. Teknolojik zenginliklerin edebiyatın yatağını genişleteceğini; yeni alt türlerin, hatta türlerin doğabileceğini düşünüyorum. Bu süreç sanırım deneysel çalışmaların tetiklemesiyle yaşama geçecek, hız kazanacak, çeşitlenecek.

Video öykü adını verdiğim alt türün, dünyada bir örneği var mı bilmiyorum ama dallanıp budaklanma potansiyelini içinde bulunduran alt türle Türkiye’de karşılaşmadığımı belirtmeliyim. Aslında türler arası bu girişim, metnin görsel-işitsel bir dosyayla flörtünden başka bir şey değil. Bakalım bu flört nasıl bir ilişkiye evrilecek?

Sizden istediğimiz aşağıdaki kısa filmle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili -3000 vuruşu geçmeyen- bir öykü yazıp  25 Şubat 2013 tarihine kadar mineegbatan@edebiyathaber.net adresine göndermeniz. Editoryal değerlendirmeden geçen metinlere bu sayfada kısa filmle birlikte yer vereceğiz. Kalıcılaştırmak isteğimiz bu “kışkırtıcı” girişimden ilham alan yepyeni çalışmaların doğacağını umut ediyoruz.

Emrah Polat

edebiyathaber.net (7 Şubat 2013)

Deneysel ve özgün bir roman: “Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı” | Hülya Soyşekerci

“Gerçek bir sanat yapıtının, roman olsun, şiir olsun, resim olsun, her zaman anlaşılamayan / açıklanamayan bir yanı vardır. Ola ki, onu sanat yapıtı yapan nitelik de bu yanıdır. O yapıtı anladığımız ölçüde, bu gizeminin ayrımına varırız. Ayrımına varmak-söylemek gerekli mi-gizi anlamak ya da kavramak değildir. Açıklamak ve çözümlemekse hiç değil. O gizemin varlığını duymaktır. İşlevini en iyi yerine getiren eleştirmen, denemeci, bu gizi açıklamaya kalkmaz; olsa olsa bize o gizin varlığını duyurur. Daha da ileri gideceğim, sanatçının kendisi de o gizi açıklayamaz bize. Çünkü sanat yapıtı, yazarını, şairini, ressamını aşarak gerçekleşir…”

Ferit Edgü / Mart 1985 

Ferit Edgü,  özgün yapıtlarıyla, biçim ve içerik deneyleriyle sıradışı ve minimalist bir edebiyat anlayışının ülkemizdeki öncülerinden biri oldu ve bu bağlamda birçok kısa öykü ve novellaya imza attı.

Az sayıda sözcükle kurduğu metin yapılarında, yoğun anlamları dar bir alana sığdırarak suskunun içinde çoğalan içsel anlam yankılarına kulak vermesini sağladığı okurunu, gerçek bir anlam yaratıcısına dönüştürmeyi başardı. Onun yapıtlarına, bu derinliğin yanı sıra görselliğin getirdiği yeni biçimsel deneyimlemeler de ayrı bir zenginlik kazandırdı.

Ferit Edgü’nün yazınsal dünyasını en iyi temsil eden eserlerden biri de Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı adlı kısa romanı.  Dr. Mutlu Deveci tarafından, Ada dergisinin 10. sayısında Ferit Edgü ile sanat, edebiyat ve dil üzerine başlığıyla gerçekleştirilen söyleşide, bu kitabının hangi edebi türe dâhil edilebileceği sorusunu şöyle yanıtlıyor Ferit Edgü: “Ne öykü, ne roman. Türkçe’de karşılığı anlatı. Ama anlatıda, anlatmak var, dolayısıyla ben, bu yapıtım için bu sözcüğü pek uygun bulamadım. Roman değil de, romana yakın anlamında romansı dedim, ama tutmadı. Dilerseniz, küçük, kısa öykü gibi küçük roman diyelim.” 

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı’nın öncü ve özgün nitelik taşıyan birçok yönü olduğunu belirtmemiz gerekiyor öncelikle. Roman, üç ayrı bölümden oluşuyor. Bu üç bölüm birbirini tamamladığı gibi, aynı zamanda metnin birtakım katmanlara ayrılmasını da sağlıyor. I. Bölüm, “Çakır’ın Öyküsü” adını taşıyor. II. Bölüm’ün adı ise “Su Testileri”. I. ve II. Bölüm’ün arasında “Ara” başlıklı bir bölüm yer alıyor. “Ara” bölümü, roman metnini üst kurmaca boyutuna açıyor.

Aynı söyleşide Ferit Edgü, romanının düşsellik ve görsellik niteliklerine de değiniyor: “Ben gerçeğin içindeki düşü ve düşün içindeki gerçeği aradım. Bize gerçek diye sunulanlar, önünde sonunda yazarın uydurduklarıdır. Ben özellikle romanlarımda görsel sanatlardan, sinemadan ve fotoğraftan yararlandım. Örneğin, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdının birinci bölümü, tümüyle fotoğraflardan oluşmakta. Gerçeğin içindeki gerçeğe varmanın tek yolu kanımca düşten geçer.”

Genel olarak sanat ve edebiyat anlayışı içindeki düşsellik ve gerçeklik konusundaki düşüncelerini bu sözleriyle dile getiren yazar, düşün içinden geçen gerçeğin ve gerçeğin içinde gizlenen düşün ardına düştüğünü ifade ederek, roman ve öykünün her şeyden önce bir kurmaca ve bu kurmacanın asıl mimarının da yazarın imgelemi olduğunu sezdiriyor. Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanının, fotoğraf anlatımlarından oluşan I. Bölümü’ne; “Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”ne dikkatlerimizi çekiyor.

“Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü” öncesindeki sayfalarda, anlatıcı-yazarın Çakır’ın öyküsünü yazma serüvenini, bu öyküyü yazmaya bir türlü cesaret edemeyişini okuyoruz öncelikle.  Romanın ilk sayfalarında yazarın(anlatıcının) bir “yazan kişi” olarak kaygılarını, sözcüklerle anlam alışverişini, dilin olanakları ve sınırlarını keşfetme çabalarını, yaşadığı sıkıntı ve tereddütleri dile getirdiğine tanık oluyoruz. Yazdıklarını yayımlatma konusundaki çekingenlik ve korkularını şöyle ifade ediyor: “İnsan yayımlamadığı sürece düzeltebilir. Düzeltmek demek, özeleştiri demektir. Yayımlandıktan sonra böyle bir olanak yok. Bu durumda, eleştirileri sineye çekmek gerek. Göğüs germek gerek. Ya da aldırmamak. Ama yayımlamak aldırmak demektir. Oysa eleştirilere aldırmayan, onlara göğüs geren, sineye çeken hiç kimseyi görmedim. Bu da beni korkuttu. Yazdıklarımı önemseyip değerseyip yayımlarsam, dışarıdan gelen eleştiriler, haklı olsalar da beni yaralar ve ben de yaramı sarmak için kendimi, yani yazdıklarımı savunmak zorunda kalırım diye yayımlamadım.”  (s. 10) Anlatıcı yazar, yayımlamadığı sürece yazılarına en ağır eleştirileri kendisinin yaptığını ve bundan hiç yara almadığını belirtiyor ve dolayısıyla kendini kimseye; özellikle de okura karşı savunmak durumunda kalmadığını içtenlikle ifade ediyor. Burada, yazarın yazma ve yayımlatma; yayımlatma sonrasındaki olası eleştirilerle ilgili kaygı ve tereddütlerini okurken, pek çok yazarın yaşadığı bu psikolojinin derinden duyumsatıldığını fark ediyoruz. Elli bir yaşına gelmiş olan anlatıcı yazar, kırk yıl öncesinde, kendisi daha on yaşındayken ölen Çakır’ın öyküsünü şekillendirmeye çalışıyor böylece.

Çakır, kambur, yoksul bir arabacıdır. Anasız babasız büyümüştür; hayatta hiç kimsesi yoktur; en büyük varlığı ve aşkı atlarıdır. Ev içinde değil de atlarıyla ahırda uyumayı yeğler. Anlatıcının belirttiğine göre, Çakır, babasının yanında çalışan biridir. Çocukluğu Çakır’la bir arada geçen anlatıcı, onun dünyasını sözcükler dünyası içinde anlatmayı seçtiğinde, aslında Çakır’ın yazıda yaşamak isteyen biri olduğunu anımsar. Öyle ki, uzun kış gecelerinde Çakır ona masallar anlatmış, sanki ileride yazacağını bilerek, yazmasını isteyerek anlatmıştır onları. Çocuğun, bu masalları defterine değiştirerek ve yepyeni düşler katarak yazdığını görünce babasına şöyle demiştir Çakır: “Bey, biliyor musun ki garip bir oğlun var, ona her anlattığım masalı değiştirerek yazıyor defterine.” (s. 10) Çocuğun büyük bir adam gibi yazdığını keşfetmiş ve babasına bu durumu söylemiştir. Ancak baba bu konu üzerinde hiç durmamıştır bile. Anlatıcı, “daha o yaştayken, kendisini ve yazdıklarını ciddiye alan, geleceğinin sanki elinde olduğunu sezen” bir insan olarak anımsıyor Çakır’ı. Sevgiyle doludur Çakır; sadece atları değil insanları ve yaşayan her şeyi sever. “…yaşamın içinde öylesine bir yer edinmişti ki kendisine, sanki bu ülkenin, hatta bu dünyanın insanı değildi.” (s. 13) diye nitelendirilir anlatıcı tarafından. Onunki anlatıcıya göre biraz “çakırkeyif” bir yaşamdır.

Çakır’ın hayatında hiç fotoğraf çektirmediğini, çektirmek zorunda kalmadığını keşfetmek, anlatıcıya yepyeni bir bakış açısı kazandırır. Çakır’ı düşlediği kimi fotoğraflar içindeki halleriyle anlatacak, betimleyecektir: “Çakır’ın yaşamından ölümüne değin yüzlerce çekilmemiş fotoğrafı gözlerimin önünden geçiyordu. Bu var olmayan fotoğrafları var etmek için sözcüklere başvuracaktım.” (s. 15) Böylece, Çakır’ın odakta yer aldığı bir “foto yazarlık” çalışması yaparak, bir “sözcük albümü” oluşturmaya başlar. Bundan sonra “Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”nü okumaya ve sözcüklerle kurulan fotoğraflar içinden Çakır’ın yaşamını görsellik boyutlarıyla izlemeye başlarız. Düşlediği bu albümü hiçbir zaman yayımlayamayacağını belirten anlatıcı, böylece hiç kimsenin gözünü boyamış olmayacağını söyler ve devam eder: “Hem boyasam da ne çıkar? Çakır’ın yaşamı bir masal değil miydi? Bugün, masalın yerini, foto-romanlar aldığına göre…” (s.16) Böylece, numaralı fotoğrafları sırayla okumaya başlayınca Çakır’ın trajik yaşamını da “görmeye” başlarız.

Sözcüklerden oluşan bu foto- albümün ilk sayfasında, iki yaşlarında, terk edilmiş, üstü başı toz toprak içinde, bakımsız ve sakat bir çocuğun fotoğrafını bir gazete sayfasında görür ve alt başlığı okuruz: “Sokak ortasına terk edilmiş bir çocuk bulundu. Kimliği meçhul sakat yavru, Darülaceze’ye teslim edildi.” (s. 17) Yazar Ferit Edgü, anlatıcısı aracılığıyla ilginç bir yazınsal deneye imza atıyor böylece. Kahramanı Çakır’ın yaşamından an’ları birer fotoğraf karesi içine alıp donduruyor; bunu dilin sözcüklerini en yalın ve en özlü biçimde kullanarak gerçekleştiriyor. Fotoların siyah beyaz olması nedeniyle, pek fazla rengin anılmadığı; ama sezdirildiği görülüyor. Mesela, Çakır’ın karpuz sergisi başında çekildiği “düşlenen” fotoğrafında kırmızı söylenmese de başka sözcüklerin yarattığı çağrışımlar yoluyla duyumsatılıyor: “Sağ elindeki bıçağı karpuza batırmış. Karpuzun kan gibi çıkacağından emin.” (s. 18)

Sonrasında her fotoğrafta Çakır’ın yaşamından ayrı bir dönemin aydınlandığını görüyoruz. Annesinin mezarı başındayken, girdiği çeşitli işlerin başındayken (balıkçılık, turşuculuk, helvacılık…) Fotoğraflarda ya tezgâh başında ya da sergide dururken gösterilir Çakır. Bir yanlışlık yüzünden başının belaya girmesi, adam yaralamayla suçlanması ve gazetede yer alan elleri kelepçeli fotoğrafı… Pazar kayığında küreklerin başında müşteri beklerken… Bir kır yemeğinde, anlatıcının babasıyla yan yana… Atıyla birlikteyken… Atlarla uğraşırken… At arabacılığı yaparken… Arabanın yükleri ağır, kasketini başının arkasına atmış, köylü sigaralarından birini yakmak üzereyken… Süslü bir arabayla faytonculuk yaparken… Ahırın önündeyken… Düş kurarken… Çocuk anlatıcıya masal anlatırken… Bunlara benzer nitelikte, hayattan pek çok an, pek çok tablo… Sona doğru, Dr. Josef’i Çakır’ı muayene ederken gösteren bir fotoğraf. Dipnotta Fransızca olarak verilen kötü haber: Ne yazık ki çok geç kalınmıştır, Çakır’ın ciğerleri berbattır… Sonraki iki fotoğrafta Çakır’ın ölüm döşeğindeki gülümseyen hali ve son anlarında atının onun yanında yer alması gösterilir. Atın gözlerinde, yaşanmış bir hüzün vardır… Çakır’ın son anlarında gülümsemesi karşısında sorular çoğaltır anlatıcı: “Gülümsüyor. Bana mı? Anlatacağı masala mı? Yoksa birazdan ardında bırakacağı yaşama mı? Yoksa soluğunu ensesinde duyduğu ölüme mi?” (s. 46) Böylece, “Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”nün son fotoğrafını da görmüş ve Çakır’ın hazin hikâyesini tamamlamış oluruz.

“Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”nde, olaylardan ya da bir olay örgüsünün varlığından söz etmek olanaksızdır; burada Çakır’ın yaşadığı olaylar, “an”lara indirgenmiş; anların, parçalar halindeki yaşam kesitlerinin yazınsal ve görsel bir dil üzerinden kurgulanması gerçekleştirilerek, parçalı bir yapı içinde Çakır’ın yaşamına spot ışıkları tutulmuştur.

Bu bölümden sonra, Ara başlıklı, italik harflerle yazılmış başka bir bölüm geliyor. Bu bölümün sayfalarında okur olarak bizi bir sürpriz beklemekte. Anlatıcı, Ara bölümüne şöyle başlıyor: “Çakır’ın öyküsünü, yıllar önce bir sabah Boğaz vapurunda tanıştığım yaşlı bir adama borçluyum.”  (s. 51) Anlatıcının cümleleri art arda eklenir ve anlarız ki Çakır’ın öyküsünün asıl sahibi vapurdaki yaşlı adamdır. Yıllarca bu öyküyü yazmak istemiş, Çakır’ı ve masallarını kendi içinde taşımış ve yaşatmıştır. Bu durumda Çakır’ı asıl tanıyan, onunla yaşayan kişi yaşlı adamdır. Anlatıcı, yaşlı adamdan dinlediği bu öyküyü dillendirmiş, nakletmiştir bize. Böylece, birbiri içinde yer alan iki ayrı kurgunun varlığından söz etmek mümkündür. Anlatıcı, başta dile getirdiklerini aslında yaşamadığını,  yaşlı adamdan dinlediği öyküyü anlatmış olduğunu belirterek okuru şaşırtır. Bu durumda okur “yabancılaştıran” bir metnin içine çağrılmış, anlatıcıların yer değiştirdiği bir kurgu oyununun içinde olduğunun farkına varması sağlanmıştır. Vapurdaki yaşlı adamın başka öyküleri de vardır. “Bir sabah yine böyle karşılaşırsak size Kıni’nin öyküsünü de anlatmak isterim. Hep yaşadım ben bunları. Hep tanıdım bu insanları. Ne yazık ki artık insanlarla ilgilenen, acı çekmesini bilen samimi yazarlar pek yok günümüzde. Ne yazık!” (s. 53) diyen yaşlı adam, hayat, yazar, içtenlik ve edebiyata dair eleştirisini de dile getirir böylece. Anlatıcı, aradan geçen bir süre sonunda, yaşlı adamı vapurda göremeyince onun izini sürer, Hisar’daki balıkçı kahvesinde, uçtaki bir masada arkası dönük otururken görür onu. Yaşlı adam, “…içinde her şeyin olduğu ve hiçbir şeyin olmadığı, kimilerinin sonsuzluk dediği boşluğa bakar gibi” dir. (s. 54) Anlatıcı, ihtiyarın olduğu masaya doğru ilerler. Ara bölüm bu noktada kesilir; anlarız ki ondan Kıni’nin öyküsünü de dinlemeye başlamıştır anlatıcı. Çünkü bir sayfa sonra Su Testileri adlı 3. bölüm başlamakta, Kıni, Esat, Fethi Baba gibi karakterler arasında geçen yeni bir öykünün satırları yer almaktadır. Artık, bu öykünün asıl sahibinin yaşlı adam olduğunun bilinci ve farkındalığıyla okumaya başlarız yeni sayfaları.

“Su Testileri”nde bir suç ve şiddet öyküsünün sayfaları arasına gireriz. Kıni ve Esat çok yakın iki arkadaştır. Birlikte büyüyen bu iki arkadaşı, hayat Fethi Baba adlı karanlık işler çeviren bir adamın yanında er almaya, ona hizmet etmeye sürüklemiştir. Kıni, Esat’ın, kız kardeşi Zehra’yı sevdiğini öğrendiğinde Esat’a oraları terk edip gitmesi gerektiğini söyler. Aslında Kıni bu beraberliğe karşı değildir; ancak Fethi Baba’nın böyle bir durumda Esat’ı yaşatmayacağı düşünerek kaygılanır. Esat, elindeki malları satarak kaçacağını söyler. Bu arada el ayalarını bıçakla kesen iki arkadaş kan kardeşi de olurlar. Ancak Fethi Baba, Esat’ın ortadan kayboluşunu hemen fark eder; adamlarına Esat’ı aratmaya başlar; onun izini sürer. Kıni’yi de bildiklerini söylemesi için sıkıştırır. Esat kaçmaya çalışırken Canan adındaki bir büyücünün evine sığınır. Ancak, ne olduğu bilinmeyen ağır bir hastalığın pençesindedir; ateşlenir ve sürekli kâbuslar görür. Canan, ölüm döşeğindeki Esat’ı iyileştirmek için çırpınır. Bu bölümde, okur olarak sanki bir masal dünyası içindeymişiz gibi hissederiz kendimizi.  Sonrasında olaylar hızla gelişir ve bir trajedinin içinde yol almaya başlarız.

“Su Testileri” bölümünün en önemli özelliği; olayların tek anlatıcı aracılığı ile değil, öyküde yer alan bütün kişilerin sesleri, kendi anlatımları,  farklı bakış açıları ve iç konuşmaları yoluyla anlatılmasıdır. Anlatı, ara sıra diyaloglarla da beslenerek anlam ve anlatım açısından zengin, çok sesli, senfonik bir metin yaratılmıştır.

Bu bölümde en çok dikkat çeken noktalardan biri, kişilerin iç konuşmasında eksik bırakılan, tamamlanmamış cümleler aracılığıyla okura zengin bir çağrışımlar dünyasının kapıları açılması ve metnin anlamlarının çoğalmasının sağlanmasıdır. Yazar, olayları bilinçli olarak çözümsüz bırakır; belirsiz ve netlik kazanmayan anlatımlar sunarak ve boşluklar bırakarak, çözüm ya da sonuçları okurun imgelemine bırakmayı yeğler. Kişilerin her birinin iç konuşmaları da onlara ruhsal derinlik kazandırmakta, böylece sayfalarca sürebilecek ruh tahlillerine gerek kalmadan, kısa ve etkili bir yoldan gidilerek, kişilerin iç dünyasının labirentlerinde dolaşma olanağı sağlanmaktadır okura.

Bu bölümde toplumdan dışlanmış Büyücü Canan karakteri,  sevgi dolu ve özverili iç dünyasıyla insanların önyargılarındaki yanlışlığı gösteriyor. Fethi Baba gibi suça bulaşmış, karanlık kişilerin iç dünyasındaki öfkeye, onun iç konuşmaları aracılığıyla ayna tutulmuş oluyor.

IX başlıklı kısımda üç ayrı anlatımın( 1. tekil, 2. tekil ve 3. tekil kişi anlatımı) aynı kısımda bir arada yer alması,  X. başlıklı kısımda Canan’ın iç konuşmasının arasında 3. tekil kişi anlatımına yer verilmesi, metne çoğul bakış açıları kazandırıyor. Aynı olguyu, durumu ya da olayı, farklı açılardan görme, algılama ve anlama olanağı buluyoruz böylelikle. Ferit Edgü’nün asıl istediği bu; okura gerçekliğin farklı yüzlerini değişik açılardan göstermek, yorumu ve değerlendirmeleri okura bırakmak… Yazar, her şeyden önce has edebiyatın içinde yer alan estetik değeri yüksek, öncü ve özgün bir metin yaratmayı amaçlıyor ve bu amacına Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı gibi sıradışı bir roman metniyle ulaşmayı başarıyor.

Son bölümde yer alan bazı sayfalarda, tekrarlanan sözcükler ve cümleler görülüyor. Bu tekrarlarla metne şiirsellik kazandırılıyor ve anlamların güçlenmesi sağlanıyor. Bir suç ve şiddet öyküsünün bu denli estetik formlar içinde oluşturulması, farklı bir deneysel çaba olarak da ilgi uyandırıyor.

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, minimalist ve deneysel yazın anlayışına göre kurgulanmış yaratıcı metinlerin en dikkate değer olanlarından biri olarak edebiyat tarihimiz içinde hak ettiği yeri şimdiden almış durumda. Az sayıda sözcükle konuşan derin bir edebiyatın izini süren yaratıcı okurlar, bu değerli romanın içinde kendilerine seslenen sonsuz ve sınırsız bir yazınsal evrenin varlığını keşfedecekler…

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (23 Ocak 2013)

Tolkien’in 1925 noelinde oğullarına yazdığı mektup

Kayalık Ev,

Dünyanın Tepesi,

Kuzey Kutbu Yakınları,

Noel 1925,

Sevgili Oğullarım,

Bu yıl çok işim var. Bunu düşününce bile elimin titremesi artıyor. Üstelik artık zengin de değilim. Doğrusu çok korkunç şeyler oldu ve hediyelerin bir kısmı bozuldu. Kutup Ayısı da bana eskisi gibi yardım etmiyor. Üstelik tam Noel öncesi taşınmam da gerekti. İşte şimdi ne durumda olduğumu bir düşünün. Yeni eve taşınmak zorunda kalışımın ve ikinize ayrı ayrı mektup yazamayışımın nedenini de şimdi öğreneceksiniz.

Olanlar şunlar: Son Kasım ayının çok rüzgârlı bir gününde, kukuletam uça uça gitti Kuzey Kutbu’nun tepesine takıldı. Benim, “Hayır dur!” dediğim sırada bizim Kuzey Kutbu Kutup Ayısı kukuletamı almak için Kuzey Kutbu’nun o incecik tepesine tırmanmaya kalktı. Evet, kukuletayı oradan alabildi ama Kuzey Kutbu ortadan ikiye ayrılıp bizim evin üstüne düştü. Kutup Ayısı da da burnunun üstünde benim şapkamla beraber, çatıda açılan delikten yemek odasının tam ortasına düştü. Çatının üzerindeki karlar da onunla beraber içeri girince bütün mumlarla birlikte şöminedeki ateş de söndü. Karlar eriyince ortaya çıkan sular, bu yıl için hazırladığım hediyelerin bulunduğu bodruma dolmaya başladı. Bu arada yemek odama düşen Kutup Ayısı’nın bacağı da kırılmıştı.

Kutup Ayısı iyileşti ama kendisine çok kızdığım için bir daha bana yardım etmeyeceğini söyledi. Onu biraz kırdım galiba ama gelecek yıla her şeyin düzeleceğini düşünüyorum.

Mektupla birlikte, başımıza gelen kazanın ve Kuzey Kutbu kayaları üstündeki yeni evimizin birer resmini de gönderiyorum. (Kayaların içinde çok güzel kilerler var.) John benim titrek el yazımı (1925 yaşında) okuyamıyorsa, bu konuda babasından yardım isteyebilir. Bakalım Michael ne zaman okumayı öğrenip bana kendi elleriyle mektuplar yazmaya başlayacak? Her ikinize ve adaşım Christopher’a çok çok sevgiler.

Şimdilik bu kadar, hoşça kalın.

Noel Baba

Flavorwire’dan çeviren: Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (23 ocak 2013)

“Çocuklar! Hayaller geçiyor mu?” | Gaye Dinçel

Uğur Yücel’in  Yağmur Kesiği  adlı ilk (öykü) kitabı Can Yayınları’nca  yayımlandı.

Bu kitabı, var olduğunu bilmeden yıllardır bekliyordum. Uğur Yücel öykü, roman, otobiyografi, deneme, şiir yazmalıydı, ben okumalıydım. İzlediğim belki de en çarpıcı film olan Yazı Tura’yı  yaratan adam her şeyi yapabilirdi.  Umudumu hiç kaybetmedim.

Kitap, onu anlatan birkaç satırla başlıyor: “UĞUR YÜCEL, Kuzguncuk’ta doğdu. Tiyatro okudu. Sinema oyuncusu, senarist, yönetmen oldu. Görünmeden yazmak, film çekmek istedi. Beceremedi”.

“Görünmemeyi becerememesi” bizim işimize geldi, duruşunu “görerek” kavradık.

Yağmur Kesiği’ndeki öyküleri okurken kameranın önünde, arkasında; görüntünün içinde, dışında; sisler arasında ya da çırılçıplak ortada kaldım. Uyumadan önceki son anda asılı. Rüyaya kayan gerçeğin tutunduğu ipte…

Hayallerden rüyalara, gerçeğin başka hâllerinden bambaşka hâllerine, buluttan yeraltına, ateşten denize geçip durdum.

Marika’dan Anahit’e dönüştüm sırılsıklam… Burundan denize uçtum süzülerek. “Ben”deki “ben”lere kavuştum.

Kendisi yazdıklarına değer biçmese de edebiyatımız için ölçülemez değerde kelimeleri. Gördüren, hissettiren, kokusunu duyuran, tüyleri diken diken eden, heyecanlandıran…

Sözü üstüne söyleyecek fazla söz yok, gerek de yok. “Çizgi” adlı öyküsünden:

“mekân/yanmış sannazaro köşkü/bir yaz sabahı.

köy bütün toksinlerini atmaya hazır bir nemi karşılarken olağanüstü bir mucizeyle sarsıldı. köşk artık bir iskelete dönmüştü. oysa kömürlükte atan bir kalp vardı. küllerin üstünde kömürlerin içinde atıyordu kalp. yamyam kadınlar elleşemediler. akrepler, solucanlar, bu mor kırmızı sarı kanlı ve etli butlu eşkenar üçgeni yoklamak istediler. arrigo kalbini kömürlükte buluştuğu yer dibi kızı için bırakmıştı. geceleri yatağında üşüdüğü zaman kanalizasyonlardan yanına gelip birlikte uyudukları küçük kız çocuğu. can çekişen kalp artık soluksuz kalmıştı. yavaş yavaş mor rengine çalmıştı. mor. ölümün gülsuyu kokan rengi.”

Kitabın arka kapaklarında öykülerden alıntılar (cilt ve gömlekte iki ayrı alıntı) var, başka bir söz yok. Gömlek simsiyah, kapak bembeyaz, resim yok. Siyah onun rengidir zaten. Sözlerini anlatacak resmi seçmek de imkânsız.

Bitirirken bir selam çakıyor:

“Gökyüzüne bakar Sinemacı

Çocuklar! Hayaller geçiyor mu?

Bütün yazılanlar, çekilecek filmlere fragman…”

Kitap bitti diye o tanıdık çaresizliği yaşamadım. Her elime aldığımda binlerce farklı film beni bekliyor. Yeni kitaplarını istemekten de vazgeçmeyeceğim.

Gaye Dinçel – edebiyathaber.net (23 Ocak 2013)

“Yürümek Koşmak Uçmak”: Gençlikteki akran zorbalığının panzehiri var mı?

Sabrina Rondinelli’nin  yazdığı, Nilüfer Uğur Dalay’ın Türkçeye çevirdiği, Müren Beykan’ın editörlüğünü yaptığı Yürümek Koşmak Uçmak  adlı genç roman, Günışığı Kitaplığı’ndan çıktı.

İtalya’da pek çok saygın edebiyat ödülünün sahibi Sabrina Rondinelli, tüm dünyada büyük bir sorun haline gelen akran zorbalığını özgün bir bakış açısıyla ele alıyor. Okuru, hem zorbanın hem de zorbalığa maruz kalanın kişisel labirentlerine davet eden roman, aile ve okul sarmalında büyümeye ve birey olmaya çalışan gençlerin mücadelesini samimi, akıcı ve genç bir dille aktarıyor. İlkgençliğin büyüme ve olgunlaşma sürecine sızan iktidar, şiddet, başarı, güzellik, şöhret gibi birçok konu üzerinde düşündürürken,  sorunlara alternatif çözümler üretilebileceğine dair umut veriyor. Gençlerin ya da bir zamanlar genç olan herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği roman, kendi sınırlarını keşfetmeye çalışan gençlerin mücadelesini “zorba”nın gözünden anlatarak okura, olaylara ters köşelerden bakma olanağı sunuyor.

Aynı sınıfta okuyan Asya ve Maria, gece ve gündüz gibi birbirinden farklı iki gençtir. Babası o küçük yaştayken evi terk etmiş Asya, bunalımlı annesiyle yalnız yaşamak zorunda kalmıştır. Alaycılık, zorbalık ve küçük hırsızlıklarla hayata meydan okumaya çalışır. Üstüne düşülen bir ailede “fazlaca” yedirilen Maria ise çalışkan ve içe kapalıdır. Kilolu görüntüsü, Asya ve çetesine sonsuz bir sataşma olanağı yaratır. Ama nereye kadar?..    

1972 yılında İtalya’da, Turin’de doğan Sabrina Rondinelli, edebiyat öğrenimi gördü. İlkokul öğretmenliğinin yanı sıra halk kütüphanelerinde yaratıcı yazma toplantıları düzenliyor, görme engelliler için işitsel kayıtlar hazırlıyor. Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Vakfı’nda çalışıyor. İlk romanı Yürümek Koşmak Uçmak 2008’de yayımlandı, 2009 yılında İtalya’nın saygın edebiyat ödüllerinden Bancarellino Ödülü ile Città Penne Ulusal Çocuk ve Gençlik Anlatıları Ödülü’nü kazandı. İkinci romanı La nostra prima volta (İlk Deneyimimiz) 2010’da, son romanı Caterina e i folletti scolastici (Caterina ve Okul Yaramazlıkları) 2012’de yayımlanan yazar, Turin’de yaşıyor.

edebiyathaber.net (23 Ocak 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z