Masthead header

cinCumhuriyet’ten Aslı Uluşahin’in haberine göre, dün, 21. Pekin Uluslararası Kitap Fuarı’yla birlikte Türkiye’nin ulusal standı da açıldı. Türkiye’ye ayrılan üç alanın ana bölümünde yapılan açılışa Türkiye’den Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Abdurrahman Arıcı başkanlığındaki heyetle Çin Halk Cumhuriyeti’nden Medya Bakanı WuShangli katıldı.

İki yetkili, açılıştaki konuşmalarında da İpek Yolu’nun ülkeleri birleştirdiğine ve kültürler arasındaki tarihsel ortaklıklara vurgu yaptılar.

Ayrıca WuShangli, 90 kadar Türkçe kitabın Çinceye kazandırıldığını hatırlattı ve bunlar arasında Orhan Kemal’in “Baba Evi” ile Orhan Pamuk’un “Kar” romanlarını saydı; bu kitapların Türkiye’nin zengin kültürünü ülkelerinde tanıttığını söyledi. Törende hediyeler de sunuldu. Arıcı, Çinli bakana Hikmet Bulutçugil imzalı ebru tablosu ile Topkapı Sarayı’ndaki sultanların silahları üzerine bir kitap hediye etti.

WuShangli ise geçen yıl Çin’in onur konuğu olduğu İstanbul Kitap Fuarı’nda çekilen fotoğraflardan oluşan albüm armağanıyla jest yaptı. Açılışın yapıldığı alanın iki tarafında “yöresel lezzetler” sıralanmıştı: Kebap çeşitleri, pide, baklava, revani, haydari, ezme, patlıcan salatası… Ayranla sunulan yemekler, halka açık fuarda oldukça ilgi gördü! Türk kahvesi verilen platformun önünde ise uzun bir kuyruk oluştu. Türkiye’nin ana standı, üzeri minare âlemli, yan yana yerleştirilmiş otağlar biçimindeydi. Burada Türk Edebiyatının Dışa Açılımı (TEDA) projesiyle başka dillere çevrilen kitaplar sergilendi. Ayrıca düzenlenen atölyede ebru sanatı Çinlilere tanıtıldı.

Geçen yıl İstanbul’daki fuarda Çin’in şık tasarımlı standı düşünüldüğünde, Türkiye’nin “deplasmanda” bir bakıma sönük kaldığını söylemek yanlış olmaz. Çin geçen yıl, 6 binden fazla çeşit kitap, 10 binden fazla yayınla gelmişti. Biz ise onlara ana stantta 3 bin kitap sunabiliyoruz. Öte yandan, Çin 100’e yakın yayıneviyle temsil edilmişti. Türkiye ise başka bir standa konuşlanmış, aralarında Yapı Kredi, Günışığı Kitaplığı, Kuraldışı, Literatür, Profil, Kaknüs, Erkam, Timaş, İnsan, Büyükdoğu gibi markaların olduğu, 20 yayıneviyle fuara katılıyor. Çinli bir yetkiliye, Türkiye’nin programını ve organizasyonunu nasıl bulduğunu sorduğumda “Güzel, ama…” diyerek cümleye başladı. “Ama”nın arkasından neler geldiğini aktarmayı önümüzdeki günlere bırakalım…

28 Ağustos 2014

serbasMelisa Ceren Hasmaden

İnsanın Acısını İnsan Alır, daha adından okuru saran, sarsan bir kitap. Usta şair Şükrü Erbaş’ın kaleminden çıkma, insana dair sorunlardan insanın var ettiği topluma, toplumsal meselelere uzanan bir yepazeye yayılan  düzyazıların ilk cildi. Düzyazı diyip geçersek, kitaba haksızlık olacak. Şükrü Erbaş’ın şiirindeki ustalığın gölgesi elbetteki bu metinlere de düşmüş. Yer yer şiire düzyazıdan daha çok yaklaşan denemeler, öyküye kayan şiirler ve Şükrü Erbaş’ın her zamanki samimi, içten üslubuyla, dupduru Türkçesiyle, bir şiir kitabı olmasa da tam bir Şükrü Erbaş kitabı İnsanın Acısını İnsan Alır.

Daha önce başka bir yayınevi tarafından basılan, ancak uzun zamandır aranıp da bulunamayanlar listesinde yer alan   İnsanın Acısını İnsan Alır’ın okurla yeninden buluşması vesilesiyle Şükrü Erbaş’la, ya da okurlarının imza günlerinde, söyleşilerinde ona hitap ettiği şekliyle, Şükrü abiyle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bağbozumu Şarkıları‘nda yer yer neredeyse düzyazıya kayan şiirlerinizle karşılaşmıştık. Düzyazılarınızın bir araya getirildiği İnsanın Acısını İnsan Alır’da ise şiirsel denemeleriniz var. Acaba Şükrü Erbaş yazını için yeni bir biçem arayışı/biçem yaratma denemelerinden söz edilebilir mi?

Biçem arayışı, evet, ancak biçem yaratma çok iddialı olur. Dünya edebiyatında da, bizim edebiyatımızda da benden önce yazılmış çok başarılı örnekleri var bu “tür”ün… Ne yazarsam yazayım, güncel siyasal bir konu da olsa, çaresiz bir şekilde dilim, şiirin dilinden kopmadı, kopamadı. Bu iyi mi, kötü mü, hâlâ bilmiyorum! Şiir için bazen yük olan öykülemeyi, bir başka ifadeyle minimal öykünün olanaklarını; öykü için bazen son derece sıkıcı olan düz anlatımın yavanlığını şiir dilinin dolayımlı çağrışım olanağıyla harmanlayarak; bunları denemenin alçakgönüllü bilgeliğiyle buluşturarak, yoğunlaştırılmış metinler yazdım. Bir süre sonra bundan hoşlandım. Cümleler/dizeler arasında boşluk olmayan bir örgüyle, okurun giderek tembelleşen şiir ve yazı okuma macerasına azıcık müdahale etmeye; metnin onlara, onların metne hücrelerine kadar işleyeceği bir okumaya sessizce davet etmeye çalıştım. Azıcık “kibirli” bir cümle kuracak olursam, bu denemelere yöneltilen en büyük eleştiri, bunların şiir olduğu yönünde oldu.

tmpimage_1405520751.1821_1Düzyazı ve şiir: Yazma deneyimi ve olanakları açısında nasıl bir farklılıkları var sizce? İnsanın Acısını İnsan Alır‘daki metinlerin şiir değil düzyazı formunda yazılmasının bir nedeni olsa gerek…

Bu sorunun bir bölümünün yanıtını önceki soruda verdiğimi düşünüyorum. Bu biçimin nedeni üzerine birkaç söz etmeye gelince… daha önce benzer bir soruya verdiğim yanıtın bir bölümünü paylaşırsam, umarım sizin için bir sıkıntı olmaz… Halk şiirimizin, divan şiirimizin o bildik, geleneksel kalıpları, aynı zamanda bu şiirlerin hapishanesi olmuştur. Bu hapishaneyi yıkmış görünen modern şiir, şairlere sınırsız bir özgürlük alanı açmıştır ama bu da şairi zamanla bir kolaycılığa götürmüştür. Özle biçimi iki ayrı kategori gibi gören bu kolay algı, dille bir mimari yapı kurmak yerine, şiiri, yerli yersiz dize kırmaya, sözcük oyununa, zekâ sergilemeye hapsetmiştir. Görece özgür bir biçim içerisinde, akla gelen her şeyin söylendiği, kişisel narsizmin özgünlük sanıldığı, bin bir kuşatmayla parçalanmış duyguyu aklın önüne koyan, dünyayı şair için safra sayan bir başka hapishaneye vardırılmıştır yazmak… “Saf şiir” adına gerçeklik küçümsenmiştir. Bu algı ve bakış, şairi seyrek dokulu bir şiire götürmüştür; anlatımcı şiirden uzaklaştırmıştır; dramatik bir yapı kurmanın olanaklarını elinden almıştır. Biraz da buna bir tepki olarak yöneldiğimi söylemek yanlış olmasa gerek.

Edebiyatın diğer alanlarıyla, sanatın diğer dallarıyla ilişkiniz nasıl? Türkülere olan merakınız ünlüdür mesela. Şükrü Erbaş’ın edebiyatı buralarda hangi damarlardan beslenir?

Türküleri çok severim. Şairden çok türkücü sayılacak kadar çok severim. Bildik bir söz olacak ama müziğin her türünü çok severim. Özellikle etno-müziği. Şiirsel imge adına, hiçbir kaygıya kapılmadan bireysel-toplumsal bir derdi söylemek adına, çığlığını dünyaya salmadaki cesaret adına, sözün gündelik dildeki kalıplarının aynı sözlerle nasıl kırılabileceği adına, içtenliğin nasıl bir yaratıcılığa dönüştüğü adına… daha pek çok şey sayabilirim, türkülerden öğrendiğim çok şey oldu. Yaşım itibariyle, hücrelerim onların yarattığı duyarlılıkla yoğruldu. Ancak, onları tekrar etmedim. Edemem. Edilemez zaten. Onlardan, çağdaş şiire nasıl katkılar sağlayabilirim, geleneği yeni hayatları dillendirmede nasıl kullanabilirim, bunları becerebildiğim kadar yapmaya çalıştım.

Resim, tiyatro, heykel… İlişkim sınırlıdır ne yazık ki… Beni haklı çıkaracak epeyce bir neden sıralayabilirim ama hiçbirinin de hükmü olmaz…

Geçtiğimiz günlerde yıl dönümü olan Sivas Katliamı’nda siz de dostlarınızı kaybettiniz. “İnsan bağışlayarak yener yanlışı” diyorsunuz İnsanın Acısını İnsan Alır‘da. Siz bağışlayabildiniz mi? Eğer bağışlayabildiyseniz bunda yazının bir payı/rolü var mıdır?

Hayır… Sıvas, Gezi’deki çocuklar, Roboski… Bizim yaralı tarihimiz böyle binlerce kıyımla dolu… Son zamanların çok sevdiğim bir sözü var: Unutursak kalbimiz kurusun. Ben, ancak kendi kişisel acılarımın sebeplerini bağışlayabilirim. Ve bu bağışlamada elbette yazının büyük katkısı vardır. Babamın bana çocukken vermediği sevgiyi, ölümünden yıllar sonra yaza yaza ondan almaya çalıştım, aldım. Ama kocaman bir toplumsal acıyı bağışlamak ne mümkün… Sonra bu bana düşer mi hiç? Ben Tanrı değilim. İyi ki de değilim.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

İlginiz için ben teşekkür ederim…

Melisa Ceren Hasmaden – edebiyathaber.net (26 Temmuz 2014)

mario levi fotoKültür Bakanı Çelik, sosyal medyada nefret söylemine maruz kalan yazar Levi’ye destek olarak “Türkçe’nin güzel yazarlarından Mario Levi’ye dönük provakatif tepkiler büyük yanlıştır. Bu nefret suçudur” dedi. PEN Türkiye ise “Bu insanlık dışı faşist yaklaşımı” kınadıklarını açıkladı. 

Türkiyeli yazar Mario Levi’nin sosyal medyada “boykot edilecek İsrail ürünleri” listesinde yer almasına Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik  ve Dünya Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye tepki gösterdi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik Twitter hesabından “Türkçenin güzel yazarlarından Mario Levi’ye dönük provokatif tepkiler büyük yanlıştır. Bu nefret suçudur. Musevi vatandaşlarımız, kültürleri ve sinagogları, bu memleketin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi.

Bakan Çelik Twitter hesabından şunları paylaştı:

“Gazze’deki mazlumları katledenlere duyulan tepki her bakımdan haktır. İnsanlık gereğidir. Vicdan ve namus gereğidir. Zalime karşıdır.

“Bu haklı tepkiyi, genelde Musevilere, özelde ise Musevi vatandaşlarımıza ve sinagoglara tepki haline getirmeye çalışanların yaptıkları ise asla hak değildir. Hiçbir şekilde kabul edilemez. Her bakımdan reddedilmelidir.. İnsanlık adına yanlıştır…

“Bu bağlamda Türkçe’nin güzel yazarlarından Mario Levi’ye dönük provakatif tepkiler büyük yanlıştır. Bu nefret suçudur.

“Musevi vatandaşlarımız, kültürleri ve sinagogları bu memleketin ayrılmaz bir parçasıdır. Hep öyle kalacaktır…

“Onlar bu topraklarda “misafir” değildir. Hep beraber kendi memleketimizdeyiz, hepimiz ev sahibiyiz…”

PEN: Utanç verici bir ayıptır

PEN Türkiye ise mesajında “Usta yazarımız Mario Levi’nin eserleri Türkiye’den dünyaya birer armağandır. İsrail hükümetini protesto edenlerden bazılarının onun romanlarını hedef alması iğrenç bir ırkçılık ve kendini bilmezlik örneğidir, utanç verici bir ayıptır” ifadelerini kullandı.

Levi kendi hesabından isminin sosyal medyada paylaşılan “boykot edilecek İsrail ürünleri” arasında yer aldığını belirterek şu tweet’i atmıştı.

“Kimilerinin gözünde boykot edilmesi gereken “Yahudi ürünleri” arasında benim kitaplarım da varmış. Canım ve güzel ülkemde bunu da yaşadım.”

Bunun ardından pek çok Twitter kullanıcısı Levi’ye destek vermiş, #MarioLeviTürkiyedir hashtagi başlatmıştı.

Mario Levi kimdir?

Mario Levi, 1957 yılında İstanbul’da doğdu.

1975 yılında Saint Michel Fransız Lisesi’nden, 1980 yılında İstanbul Üniversitesi Fransız ve Roman Filolojisi’nden mezun oldu. İlk öyküsünü 1975 yılında yazdı. 1984 yılından sonra, Hokka dergisi, Şalom, Cumhuriyet Gazetesi, Cumhuriyet Dergi, Stüdyo İmge, Gösteri, Milliyet Sanat ve Argos gibi birçok yayın organında yazılar yazdı.

İlk kitabı Jacques Brel: Bir Yalnız Adam 1986 yılında yayınlandı. Bu kitap üniversiteyi bitirme tezinin romanlaştırılmış şeklidir.

1990 yılında yayınlanan ilk öykü kitabı Bir Şehre Gidememek otobiyografik özellikler taşır ve yazarın hem aşkları, hem de çocukluk ve ilk gençlik yıllarıyla hesaplaşması gibidir. Kitap o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı.

1991 yılında ikinci kitabı Madam Floridis Dönmeyebilir İstanbul’un azınlık çevrelerine ve topluma uyum sağlamakta zorlanan insanlarına yer verir.

1992 yılında daha çok bir “anlatı” olarak görmeyi yeğlediği ilk romanı En Güzel Aşk Hikayemiz’i yazdı.

1993’te başladığı İstanbul Bir Masaldı adlı kitabını altı yılda bitirerek 1999 yılında yayınladı. Bu kitap da yirmili yıllar ile seksenli yıllar arasında İstanbul’da yaşamış bir Yahudi ailesinin hikâyesidir. Şehrin öteki azınlıklarından kahramanlar bu hikâyede de görünür. Bu eseriyle 2000′de Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Lunapark Kapandı 2005 yılında yayımlandı.

Son kitabı, Size Pandispanya Yaptım 2013 yılında yayımlandı.

Mario Levi, yazarlığın yanı sıra, Fransızca öğretmenliği, ithalatçılık, gazetecilik, radyo programcılığı, reklam yazarlığı gibi işler de yapmıştır. Ayrıca yazı atölyelerinde, bu yola gönül vermiş insanlara Yazı Yaratımı dersleri de vermektedir.

Kaynak: imctv.com.tr (25 Temmuz 2014)

BASKAKENTcilt4SON(2).inddMurat Belge’nin, Başka Kentler, Başka Denizler serisinin dördüncü cildi İletişim Yayınları’ndan çıktı.

Yazar,  Latin Amerika’ya, Brezilya’ya götürüyor okuyucularını, bin bir çeşitlilikle göz kamaştıran doğa, insan ve ruh iklimini aktarıyor; politik tarihin girintili çıkıntılı patikalarını takip ediyor. 
 Okurları Murat Belge’nin gözüyle dünyayı dolaşmaya devam ediyor. Belge bu kez,

Afrika’ya Tanzanya ve Sudan’a uzanıyor… Bu iki ülkenin merceğinden, Afrika’nın kaderinin nasıl çizildiğini, bu kaderin bugün nelerle cebelleşmek zorunda olduğunu anlatıyor. Sonra seyahatte keskin bir manevrayla yeniden Avrupa’nın kuzeyine yöneliyor. Önce eski kıtada soluklanıp, tafsilatlı bir Fransa turuna çıkarıyor okurlarını: Yemesiyle, gezmesiyle, tarihi ve siyasetiyle, şairleri, yazarları ve ressamlarıyla uzun bir rota takip ediyor; bu rota elbette Paris’e götürüyor seyyahımızı…

Fransa’dan biraz daha kuzeye yönelerek 5. cildin onur konuğu olacak İngiltere’ye kısa ama “teşrifatlı” bir Londra         seyahatiyle girizgâh yapıyor. Bu kısa ziyaretin ardından İtalya’ya yollanan Belge, Siena, Roma ve Cenova’da       konaklıyor. Sonra yeniden doğuya yönelerek Ljubljana-Slovenya ve Polonya’ya uğruyor.

Seyahat yeniden Akdeniz kıyısına uzanıyor. Yunanistan’da kıyı kıyı gezerek adalarda konaklayıp, Selanik’te bir             süre geçirdikten sonra Mezopotamya üzerinden dönüş yoluna düşen seyyahımız, Erbil’e de uğrayıp             seyahatnamenin bu faslını tamamlıyor.

edebiyathaber.net (25 temmuz 2014)

stanley-kubrick-filmloverssGeçtiğimiz ay sosyal medya, Stanley Kubrick’in 85. yaş gününü kutlarken Twitter’da yazılanlar, onun Dr. StrangeloveThe Shining, ve 2001: A Space Odyssey gibi filmlerinin sinema tarihinin yanı sıra popüler kültüre neler kattığını oldukça güzel özetliyordu aslında. İngiliz Film Enstitüsü, usta yönetmenin 1962 yılında yayın hayatına başlayıp 1976′da kapatılan Amerikan dergisi Cinema’ya 1963 yılında verdiği bir listeyi yayınladı. Liste, Kubrick gibi bir sinemacının gözünden sinema tarihinin en özel ve güzel filmlerini sıralıyordu:

1. I Vitelloni (Fellini, 1953)
2. Wild Strawberries (Bergman, 1957)
3. Citizen Kane (Welles, 1941)
4. The Treasure of the Sierra Madre (Huston, 1948)
5. City Lights (Chaplin, 1931)
6. Henry V (Olivier, 1944)
7. La notte (Antonioni, 1961)
8. The Bank Dick (Fields, 1940)
9. Roxie Hart (Wellman, 1942)
10. Hell’s Angels (Hughes, 1930)

Kubrick’in bu listeyi yayınlamasının ardından 36 sene daha yaşadığı düşünüldüğünde son sözü söylemediğini iddia etmek olası duruyor. Jan Harlan bir keresinde liste için “Stanley bu listeyi 63′ten sonra değiştirmeyi çok istedi fakat Wild Strawberries, Citizen Kane ve City Lights gibi filmleri listeden çıkarmama konusunda kararlıydı. Fakat Kenneth Branagh’nın Henry V’ını, eski moda Olivier versiyonuna göre çok daha iyi bulmuştu.” açıklamasında bulundu. Ayrıca Harlan, Kubrick’e göre Max Ophüls’ün gelmiş geçmiş en iyi yönetmen olduğunu ve yönetmenin Elia Kazan için ise Amerika’dan çıkan en iyi yönetmen dediğini; ayrıca David Lean, Vittorio de Sica ve François Truffaut’ya da büyük övgüler yağdırdığını belirtmişti. Tüm bunların gerçek sinefillerin yalnızca taptıkları yönetmenlere değil, o yönetmenlerin de taptığı yönetmenlere yönelmesi için oldukça pratik kaçması açısından da kıymete biniyor.

Kaynak: sinematopya.com (25 Temmuz 2014)

paoloStefano Bordiglioni’nin yazdığı Paolo’nun Düşproblemleri, Tolga Darcan’ın resimleriyle  9 ve üstü yaş grubu için Can Çocuk Yayınları’ndan çıktı.

Sürekli su sızdıran ama kimsenin tamir etmediği musluklar, azıcık parayla alışverişe çıkan anneler, ya o hiç dolmayan havuzlar… Paolo’nun dayanamayıp düşleriyle yeniden yazmaya karar verdiği problemler kırmızı kapaklı bir defterde bir araya geliyor;  adını “Düşmantıklı Problemler” koyduğu bir defterde…

Yıllardır süregelmiş bir düzenin değişmez “problem”i, bu yaratıcılıktan uzak sayılabilecek didaktik problemler değil midir aslında? Henüz yolun başındayken çocukları sorgulamaktan, eleştirmekten korkmaya iten ve ileride hayat boyu onlara eşlik edecek bu “sistem”le tanışırlar ister istemez.

Kahramanımız Paolo’nun işte bu problemlerle, bir problemi vardır. Her gün matematik öğrenmek için önlerine konan bu soruların mantığını sorgulamaktan kendini alamaz. Acayip şekillerde tarlalar süren çiftçiler, kimsenin tamir etmediği musluklar, nerede satıldığı belirsiz ucuz dondurmalar… Sonunda Paolo’nun canına tak eder: Problemler bu kadar sıkıcı, hayal gücünden yoksun ve anlaşılmaz olacaklarsa neden problemlerimi kendim tasarlamıyorum diyerek önüne kırmızı kapaklı defterini koyar ve başlar yazmaya. İçine biraz düş gücü katmayı da ihmal etmez elbette. Ve yaratıcılığı daha ilk soruda kendini gösterir: Bir uzay gemisinde geçen, içinde uzaylılar, gezegenler, böcek figürinleri ve papatya çayı içen öfkeli bir pilot barındıran ilk probleminin soruları da kendisi kadar sıra dışıdır: Pilotun adı nedir? Böcek figürinleri piyasada ne kadar eder? Papatya çayı sever misin?

Üstelik kırmızı kaplı bu defter yalnızca Paolo’nun düşproblemlerini değil, sınıf arkadaşlarının da düşlerini barındıran demokratik bir defterdir. Sınıfta elden ele dolaşarak bir sürü istek problemle dolar ve Paolo bütün arkadaşlarının önerilerini dikkate alarak futbollu, bisikletli, bilyeli, salamlı, değirmenli, dondurmalı ve hatta fosilli problemler yazar. Bunları sorarken tarih öncesindeki hayat, tarlalarda yetişen sebzeler, uzak ülkeler, deniz tuttuğunda yapılacaklar, problemlerdeki dibi delik kovaların neden tamir edilmediği, kızların futbol oynayıp oynamaması gibi konuları da sorgular.

Derken bir gün defter ortadan kaybolur. Ya sonra, neler mi olur?

Roma’da yaşayan ve bir ilkokulda öğretmenlik yapan yazar Stefano Bordiglioni, bugüne dek çocuklar için yazdığı elliden fazla kitabıyla yalnızca kendi öğrencilerine değil, tüm çocuklara yaratıcılık cesareti aşılıyor.

Tuhaf Hayvan Problemi

Bir köknar ağacı üzerinde yaşayan bir tembel hayvan, her gün 2 cm hızla aşağı doğru inmektedir. Köknarın altında ise 3 itbarak pusu kurmuş, tembel hayvanı yemek için onun yere inmesini beklemektedir. İtbaraklardan biri 12 cm uzunluğunda dişlere sahipken, diğerinin dişleri bunun 17/20 ‘si kadardır. Üçüncü itbarak dişsizdir çünkü bir dağ goriliyle tartışıp suratına bir yumruk yemiştir.

Sorular:

1) Tembel hayvan iki ay içinde ağaçtan inmeyi başarabilir mi?

2) Tembel hayvan ağaçtan inmiş olduğunda itbaraklar onu hâlâ bekliyor olacak mı, yoksa o zamana kadar sıkılıp gidecekler mi?

3) İtbaraklar kaç ayağa sahiptir? Hatta ne tip hayvanlardır ki?

4) Üçüncü itbarak ile dağ gorili neden dolayı tartışmış olabilir?

5) Evinde evcil bir itbarak beslemek ister miydin?

edebiyathaber.net (25 Temmuz 2014)

Edebiyat Haber, Türkiye’nin önde gelen ve gelecek vadeden edebiyatçılarıyla birlikte 4 Ağustos Pazartesi günü önemli bir çalışma başlatacak.

edebiyatçılar öneriyor1

Yurtdışında başarılı örneklerini gördüğümüz ve bunları Türkçeleştirerek okurların beğenisine sunduğumuz çalışma “Edebiyatçılar öneriyor!” üst başlığını taşıyor.

Şu bağlantıları izleyerek yurtdışındaki çalışmalarla ilgili birkaç örnek bulmanız olası:

http://www.edebiyathaber.net/hemingwayden-yazmak-uzerine-8-oneri/

http://www.edebiyathaber.net/zadie-smithten-yazmanin-10-kurali/

http://www.edebiyathaber.net/william-faulknerin-kurmaca-yazmak-isteyenlere-7-tavsiye/

Edebiyat Haber olarak, hemen her şeyi belirli bir sınıra mahkum eden “top 10” mantığına karşıyız; dolayısıyla bu çalışmanın belirli bir esneklik içinde yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Özetle çalışmamız şöyle olacak: “X’e göre yazmanın 6-11 kuralı!”

İki yıla yayılması planlanan projede, farklı edebiyatçılardan gelecek -yazmaya ilişkin- öneriler pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere, haftada iki kez Edebiyat Haber’de yayımlanacak.

edebiyathaber.net (15 Temmuz 2014)

  • yasar furkan - 18/07/2014 - 05:36

    X’e göre yazmanın 6-11 kuralı! Çok havalısınız. Aman yesinler sizi…cevaplakapat

  • neme lazım - 24/07/2014 - 14:06

    Laurence Sterne okumuş olsaydınız bilirdiniz, yazmak – okumakla, yaşamakla, biriktirmekle vs. alakalı değildir. yazmak bir ıslık çalmak gibidir, doğru havayı tutturursanız devamı gelir.

    anlaşılmayan kısım ?cevaplakapat

  • Kime ne - 26/07/2014 - 10:06

    Kitabın adı nedir ? Neme lazım ?cevaplakapat

gönül kıvılcım“Bu gece yeryüzü üstünde benden daha dertli, daha yalnız bir insan olamazdı.”  

Oktay Akbal‘ın “Haliç İskelesi” adlı öyküsünde anlatıcının Galata Köprüsü’ne bağlı bir yan köprüden geçerek ulaştığı ve yalnızlığın metaforu olarak kullandığı iskeleyi gözümün önüne getiremiyorum. Karaköy’e defalarca inmiş, Haliç kıyılarından günün farklı saatlerinde suların kımıltısını seyretmiş, semtin gelişmesini, tarihi hanlarla bakışan yeni çay bahçelerini, Bankalar Caddesi ve civarındaki binaların yenilenmesini, Karaköy’ün yavaş yavaş Beyoğlu’na alternatif bir eğlence mekânına dönüştürülmesini izlemiş biri olsam da Haliç hattı kullandığım bir hat değil. O iskeleyi, yalnızlığın iskelesini merak ediyorum.

Şehirli insanın etrafında giderek büyüyen bu yalnızlık çemberi çok tanıdık çünkü. Vapurlarda, sokaklarda karşılaştığımız içlerinde neler gizlediklerini bilmediğimiz yüzlerce insan… Yazarın anlattığından da beter köpeksi bir yalnızlık. Yine de her birimizin kuyruğu dik tutma çabası.

Bir kabuktur insan, saklanır o kabuğun içinde. Mış gibi yapar, mutluymuş gibi, rahatı yerindeymiş gibi, sıkılmıyormuş gibi, özgürmüş gibi. Sonra bir gün basınç dayanılmaz raddelere geldiğinde kabuk çatlar, o yorgun yüz ve beden tası tarağı toplar, yalnızlığını da beraberine alarak Ege’ye, Datça’ya, uzak bir sahil kasabasına taşınır. Orada huzuru, hasretini çektiği farklı bir iklimi, şehirde yitirdiği özgürlüğü, insan kalbinin sıcaklığını bulacağını umar.

Vapurlar, suyun yumuşaklığından nasibini aldığı için belki, toplu taşıma araçlarından en sempatik, en sıcak olanıdır. Püfür püfür eser, alan özgürlüğünüz daha fazladır, bir de çay ocağı varsa İstanbul gülümser yüzünüze, siz de İstanbul’a. İçsel dünyanızı paylaşabileceğiniz birilerine rastlamanın güçlüğünü, rastlasanız da onun yalnızlığını kendi yalnızlığınıza katmaktan ölesiye korktuğunuz için mükemmel olabilecek bir beraberliği muhtemelen ıskalayacağınız gerçeğini düşünmezsiniz bir süre. Su taşır dertlerinizi, ta ki karaya yanaşıncaya kadar.

HaliçfotoBir “geçiş şehri” olma özelliğini her zaman korumuş hüzünlerin başkenti İstanbul’a ziyarete gelen ya da evini satıp işini devredip buradan kaçan ama her iki koşulda da sahip olduklarından farklı bir hayat kurgulamayı deneyen arkadaşlarımla paylaşıyorum son günlerde Refik Durbaş’ın derlediği “Öykülerde İstanbul” adlı kitabı. Tesadüfen, kütüphanemin raflarında tozlanmış kitapları evirir devirir, okumadıklarımı ayıklarken buldum bu eski kitabı. Sait Faik’in, Demir Özlü’nün, tanınmış pek çok yazarın öykülerinin yanında yer alan “Haliç İskelesi”, vapurlara inen binenleri, iskelede bekleyen bir genç kızla yakınlık kurma çabası içindeki adamı, velhasıl büyük şehrin kalabalıklarına tezat o bitmeyen yalnızlığı insanın içini hafiften burkan cümlelerle tarif ediyordu.

Uzun bir süredir İstanbul’a taşınma hayali kuran Ankaralı arkadaşım, Karaköy’de batan iskelenin yanındaki taburelerde çay keyfi yaptığımız sıcak bir temmuz gününde “Yalnızlık zengin insanların lüksü” dedi çıktı işin içinden. Sulara gömülmüş iskeleyi, İstanbul’un hallerini, şehrin onun gözünde hiç eksilmeyen büyüsünü konuşmaya devam ettik bir süre daha. Düşüncesine tam olarak katılmasam da anlıyordum onu. Sonra kalktık, uçurumlar şehri İstanbul’un vazgeçilmezlerine, Beyoğlu’na, Tünel’e, Asmalımescit’e çevirdik  rotayı. Birileri akordiyon çalarak, birileri “Yol param kalmadı, eve dönemiyorum” diyerek, başka ülkelerden gelmiş birileri yerlerde dilenerek bu para mevzuunu sürekli hatırlatıyordu bize. Ve insan olma kavgasının yanı sıra devam eden diğer büyük kavgayı sınıf kavgasını.

Söz döndü dolaştı hiç bitmeyen para derdinin yakıcı bir sahneyle anlatıldığı Nuri Bilge’nin son filmine “Kış Uykusu”na geldi. Filmde beni en çok çarpan o unutulmaz sahneyi taşıdım muhabbetin ortasına. Nejat İşler’in kırılan gururunu onarmak için bir deste parayı ateşe attığı sahneyi filmi seyredenler hatırlayacaktır. Bir Ercan Kesal ve Nuri Bilge hayranı olan arkadaşım “Zaten o filmi yanlış yerden tartışıyorlar. Filmin ahlak dersleri değil önemli olan, barındırdığı sınıf çelişkisi,” diye vurguladı.

Haliç İskelesi en azından eski haliyle, Tütün Fabrikası ve diğer fabrikalar yerinde dururken, şehrin sınıf çelişkisine durak durak uğrayan hatlardan birinde yer alıyor. Cibali’ye gidip gelenlerin çoğunu işçiler oluşturuyormuş zamanında, işçi iskelesi olarak anılıyor bu iskele. Sınıflar arasındaki farklar bugün de eksilmeden mevcut aslında, hatta giderek büyüyor ama bir işçi iskelesi yok artık İstanbul’un. Cibali iskelesi kapalı, Haliç hattındaki on dört duraktan sekizi kullanılabiliyor.  Defterdar, Halıcıoğlu ve Kağıthane kapatılan ve kullanılmayan iskelelerden bazıları. Aynı şekilde Eyüp İskelesi, dibe çökenler 1991’de vapurların hareket edemeyeceği kadar yükseldiğinde geçici olarak iptal edilmiş. Temizlik çalışmaları ile suyun kalitesinin değişmesi ve derinleşen su sayesinde 1998’de yeniden açılmış iskele. Haliç hattının son durağı Eyüp.

Bugün daha ziyade turistler kullanıyor Üsküdar’da başlayıp Eyüp’te sona eren bu nostaljik hattı. İstanbulluların çoğu sevimli küçük bir ahşap iskele olan Haliç İskelesi’nin yerini bile bilmiyor. Eminönü’nde, köprünün sağ tarafında Ticaret Üniversitesi binasının yanında kalan Haliç İskelesi’ni ben de bir turist kafilesinin arkasına takılarak buluyorum.

Kendi gerçekliklerinden kaçarak bir süre buranın gerçekliğinde oyalanacak yabancı turistler. İstanbul’un arsız martıları, her zaman yoğun, hatta bazen çıldırtan trafiği, Asya ile Avrupa arasında gidip gelen ve dillerinin dönmediği adlar taşıyan iskelelere uğrayan vapurları, müzeler oyalayacak onları. Sınıf kavgaları, daha derin sorunlar ilk etapta sınırlı ve değerli vaktini ayırıp uzun planlamalardan sonra tamamen yabancı bir yerde kendini bulan turisti ilgilendirmeyecek. Ancak medyada büyük yer bulan Gezi Direnişi gibi süreçler popüler bir dille anlatıldığında belki.

Aslına bakılırsa böyle yüklü meseleler pahalı bir kafede buz gibi birasını içen İstanbullunun da kaçtığı konular. Arkadaşlarıyla demlendiği meyhanede etrafında pervane olan garsonun, çift kaşarlı tostunu ısmarladığı büfedeki çırağın, birasını dolduran yirmili yaşlardaki barmenin parayla imtihanını kim bilmek istiyor ki?

Ama iyi edebiyat sinema buradan besleniyor, bu çelişkilerden.

İranlı turistler Haliç vapurunda kendi dillerinde şarkılar söyleyerek eğleniyorlar. Benim ülkemdeki ezgileri andırıyor şarkıların müziği. Haliç İskelesi’nde yazar öyküyü bitirirken “Gerçek hayat bu gördüğümüz değil” diyor Rimbaud’dan bir dizeyi alıntılayarak. Nerede peki gerçek hayat? Murathan Mungan’ın “Şarinin Romanı”nda ifade ettiği gibi, “Bir insan en çok kendi hayatını bilir… Ne öğrenirse öğrensin, en çok kendi hayatını.”

Yazmaya başlamadan, bu şehirden kaçmadan, başka bir yerde yeni bir başlangıcı denemeden önce kendi imtihanlarımızı bir gözden geçirmenin vaktidir o zaman.

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (24 Temmuz 2014)

woody-allen_1491641cAnnie Hall, Crimes and Micdemeanors, Midnight in Paris gibi onlarca başarılı filmin yönetmeni Allen’ın Sight & Sound’a gönderdiği en iyiler listesi şu şekilde:

  • The 400 Blows (François Truffaut, 1959)
  • 8½ (Federico Fellini, 1963)
  • Amarcord (Federico Fellini, 1972)
  • The Bicycle Thieves (Vittorio de Sica, 1948)
  • Citizen Kane (Orson Welles, 1941)
  • The Discreet Charm of the Bourgeoisie (Luis Buñuel, 1972)
  • Grand Illusion (Jean Renoir, 1937)
  • Paths of Glory (Stanley Kubrick, 1957)
  • Rashomon (Akira Kurosawa, 1950)
  • The Seventh Seal (Ingmar Bergman, 1957)

Kaynak: sinematopya.com (24 Temmuz 2014)

mariolevi“İstanbul Bir Masaldı”, “Karanlık Çökerken Neredeydiniz”, “Bir Şehre Gidememek” gibi yapıtların yazarı Mario Levi nefret söylemlerinin hedefi oldu.

Cumhuriyet gazetesinden Aslı Uluşahin’e açıklamalarda bulunan Levi, sosyal medyada kimilerinin “boykot edilecek İsrail ürünleri” arasında kitaplarını da gösterdiğini belirterek, “İliklerime kadar sevdiğim ülkemde bunları yaşamak da varmış” dedi.
cats
Yapıtlarındaki hümanist söylemle tanınan Mario Levi, duyduğu üzüntüyü, “Gazze”deki bu acıklı savaşın ve masum çocukların ölümünün içimi nasıl dağladığını anlatmaya kelimeler yetmiyor. Bu ölümlerin ‘edebiyatı” yok” diyerek dile getirdi.

Levi, “Hangi dine mensup olursa olsun, vicdan sahibi hiçbir insan, yaşanan ölümler karşısında kayıtsız kalamaz. Ancak sabırlı, itidalli olmalıyız ve şunu bilmeliyiz ki herkes bizim dostumuz değil, ama herkes düşmanımız da değil” diye konuştu.

Görsel medyanın Gazze konusunda tek taraflı yayın yapmasını da eleştiren usta yazar, bu yaklaşımın insanları yanlışa sürükleyeceğini vurguladı.

“Önce dünya vatandaşı, sonra Türkiyeli bir yazar, son olarak da bir Yahudi” olarak konuştuğunu vurgulayan Levi, “Şimdi yaşananlara vicdani açıdan yaklaşmak kaçınılmaz. Ne var ki daha hoşgörülü ve itidalli olabildiğimizde tartışabileceğimiz çok şey var” yorumunda bulundu.

24 Temmuz 2014

hollandada_e_kitap_satislari_yukseldi_h31050Sonhaber.nl sitesine göre, Hollanda’da e-kitap satışları artıyor.

Hollanda’nın en büyük kitap dağıtıcısı CB, pazartesi günü son üç aylık rakamları yayımladı. Geçtiğimiz çeyrekte satılan e-kitap sayısı geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde on dört oranında arttı. Okuyucular o dönemde 468 binden fazla e-kitap satın aldı.

“Biz her alanda büyüme görmeye devam ediyoruz,” diyen CB sözcüsü, satılan kitapların yüzde 4,7’sini e-kitapların oluşturduğunu söyledi. Satışların nispeten düşük olmasını mevcut satılık kitapların yarısının e-kitap olarak uygun hale getirilememiş olmasıyla açıklanabileceğini kaydetti.

Hollanda’nın en büyük kitap dağıtıcısı CB’ye göre, piyasada 1,2 milyon e-okuyucu bulunuyor.

24 Temmuz 2014

The-Hours-the-hours-8411446-1016-546kadrajsinema.com adlı siteye göre, yazarak nefes alan insanların hikâyelerinin anlatıldığı, yazmayı hayatın en temel şeyi olarak görenlerin hayatlarının anlatıldığı farklı konulardaki filmler bizi bir şeyler karalamaya itebilir ya da okumaya daha fazla heves ettirebilir.

İşte yazmak konulu 16 film:

1-Quills/Düşlerin Efendisi – 2000

Başrollerini Kate Winslet, Michael Caine ve Geoffrey Rush’ın paylaştığı film, Marquis De Sade’nin son yıllarını anlatır. Filmde ahlakın ne denli göreceli bir kavram olduğu ve ikiyüzlülüğün inkar edilen bir insan doğası olduğu anlatılır.

2-Stranger Than Fiction/Lütfen Beni Öldürme – 2006

Hayatının başka bir kişi tarafından yönetildiğini fark eden Harold Crick’in hayatını değiştirmek için girdiği çabanın hikayesini anlatan film fantastik komedi türündedir.

3-Adaptation/Tersyüz – 2002

Film, filmin kendisinin yazılma sürecini anlatmaktadır. Senaryosunun Charlie Kaufman yazdığı filmin başrollerinde Nicoles Cage ve Meryl Streep bulunmakta.

4-Anonymous/Anonim – 2011

William Shakespeare’ın sandığınız Shakespeare olduğuna emin misiniz?

5-Dans La Maison/Evde – 2012

Arkadaşının ailesine dahil olmaya çalışan genç bir çocuğun yarattığı dünya ile öğretmeninin de bu dünyaya dahil olmasıyla sürekli değişen bir hikayenin yazılışı anlatılmaktadır.

6-Midnight In Paris/Paris’te Gece Yarısı – 2011

Her insan kendinden önce yaşanmış zamanlara dönmek ister. Bir yazarın Paris sokaklarındaki düşleri ile Woody Allen’in romantik dilinin birleşimi.

7-Ruby Sparks/Hayalimdeki Aşk – 2012

Genç ve ödüllü yazar Calvin Weir-Fields’in yeni kitabını yazarken yarattığı genç kadın Ruby, hiç beklenmedik bir şekilde yazarın hayatına dahil olur.

8-The Hours/Saatler – 2002

Saatler’de bir yazar, bir okuyucu, bir karakter üzerine kurulu bir kitabın, filme dengeli biçimde aktarımını izliyoruz. Başrollerinde Nicole Kidman, Merly Streep ve Julianne Moore bulunmaktadır.

9-The Ghost Writer/Hayalet Yazar – 2010

Film, Roman Polanski‘nin yönettiği 2010 yapımı politik gerilim türündedir. The Ghost Writer, Robert Harris‘in The Ghost isimli romanından Polanski ve Harris ile birlikte senaryoya uyarlanmıştır.

10-Deconstructing Harry/Yaramaz Harry – 1997

Woody Allen’ın yazıp yönettiğ film, New York’lu bir yazar olan Harry’in bir sonraki kitabına başlamak için ilham duyamayışının ve içinde çektiği sıkıntıların hikayesi anlatılır.

11-Sylvia – 2003

Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath’ın hayatının anlatıldığı film dram türündedir ve filmde S. Plath’ı Gwyneth Paltrow canlandırmaktadır.

12-Barton Fink – 1991

Barton Fink, Coen Kardeşler‘in yazdığı, yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği 1991 ABD yapımı film. 1941 yılında geçen filmin başrollerinde, Hollywood‘taki bir film stüdyosu için senaryo yazmak üzere işe alınan New York’lu oyun yazarını canlandıran John Turturro ile yazarın kalmakta olduğu harap durumdaki Hotel Earle’de yan komşusu olan sigorta satıcısını canlandıran John Goodman yer alır.

13-The Words/Çalıntı Hayat – 2012

Rory Jansen yayınlanan ilk kitabıyla dünyaca ünlü başarılı bir yazar konumundadır. Her şey yolundayken yıllar sonra hayatına gizemli bir adam girer ve sebebi çok şaşırtıcıdır.

14-Misery/Ölüm Kitabı – 1990

Arabası ile kaza yapan bir yazarın, bir hemşire tarafından bulunup yardım için evine götürülmesi sonucu aralarında hiç beklenmedik sohbetlerin gelişiminin konu alındığı film Stephen King’in gerilim türündeki kitabının uyarlamasıdır.

15-Chinese Coffee/Çin Kahvesi – 2000

Harry mücadeleci bir yazardır ve yaşamını kovulmadan önce kapıcı olarak sürdürmektedir. Zar zor yazmakta ve maddi açıdan çok umutsuz olan Harry, bir gün eski arkadaşının yanına borcunu geri almak için ziyarete gider.

16-Secret Window/Gizli Pencere – 2004

Acı verici bir boşanmanın ortasında olan Morty Rainey’nin tüm enerjisini bu durum yok etmiştir. Yaratıcılığını kaybeden Morty tek satır bile yazamaz hale gelmiştir. Kendisini çok kötü hisseden Morty, bir gün hayal gücünü etkileyecek bir olayla karşı karşıya gelir.

23 Temmuz 2014

  • Mühim Değil - 24/07/2014 - 13:54

    Kafka – Jeremy Irons
    Yolda (on The Road) – Jack Kerouac’ın kitabından
    Sıradan Delilik Öyükleri (Storie Di Ordinaria Follia)- Bukowski
    Yumurta – Süt – Bal serisinin özellikle Süt filminde yazmak ön planda.cevaplakapat

  • Cafer Uluç - 29/07/2014 - 12:18

    Muhteşem bir derleme. Bu listeye “Ölü Ozanlar Derneği”ni de eklemek güzel olur.cevaplakapat

  • İnayet OTLU - 03/08/2014 - 13:20

    Güzel sitenize tebrikler… :)cevaplakapat

  • Fatih han - 06/12/2014 - 21:22

    Findin Forester’ın olmadığı saçma liste…cevaplakapat

  • as - 23/06/2015 - 19:17

    finding forester kesinlikle en etkileyici,jane austen’s book club’ı tavsiye ederim paralel aşk gidiyor,shakesphere in filmi güzeldi,ghost writer ve adaptation bence berbat,shakespeher,sparks iyiydi,diğerlerini izledikçe yazarım,aslında sinemacılar türk yazarların hayatlarını filmleştirmemekle çok para kaybediyorlar..cevaplakapat

Burhan-Dogancay-serigrafiBilindiği gibi alışverişin trendleri her geçen gün yenileniyor. Son yıllarda orta sınıfın çağdaş sanata olan ilgisi yadsınamaz bir şekilde artıyor. İKSV, İstanbul Modern, Pera Müzesi gibi önemli kurumların bitmek bilmeyen uğraşları artık meyvelerini veriyor. Yeni, eğitimli, sanatsever bir orta sınıftan bugün bahsedebiliyoruz. İnternetten alışveriş de bu gelişmeden nasibini aldı. 

Sergileri takip eden, etkinlikleri kaçırmayan, sanatsever yeni beyaz yakalılarımız, internetten alışverişe de yön veriyor. 

sanathareketi.com editörü, sanat tarihçisi Delal Kerra Tut, durumu şöyle özetliyor. “Artık eğitimli bir kısım, yeni bir alışveriş trendi yaratıyor, sanat alışverişi… İnsanlar, artık evlerinin duvarlarına film afişi asmaktan daha fazlasını istiyor. Küçük çaplı sanat koleksiyonerleri, zevk sahibi beyaz yakalılar, sanatın sadece küçük bir sınıfın takibinde olmasına izin vermeyeceğe benziyor. Yeni nesil beyaz yakanın kafasında şu soru belirginleşti: “En fazla ne kadar pahalı bir ayakkabı satın alabilirsin?” Evet çok pahalı bir ayakkabı alabilirsiniz, ama benzer bütçelerle evinize, işyerinize sanat eserleri de doldurabilirsiniz. 

Erişilebilir sanat eserleri üzerine uzmanlaşan sanathareketi.com da Picasso’nun Picador isimli 1953 tarihli eseri 36.000 TL, Burhan Doğançay serigrafileri 1.180 TL, Bedri Rahmi Eyüboğlu yazmaları ise 89 TL’den başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor.

Ayrıca internette Devrim Erbil’in serigrafilerinden tutun, Metin Özlen’in karagözlerine, Başak Kızıltoprak’ın modern ebrularından büyük Makedon ressam Bedi İbrahim’in karışık teknik işlerine ne ararsanız bulmak mümkün. Sanat artık gerçekten çok yakın…

edebiyathaber.net (23 Temmuz 2014)

tmpimage_1404822846.3487_1Edebiyat, felsefe ve hȃttȃ sosyoloji metinlerinin sinema ile karşılıklı diyalog ve etkileşimlerine çok sık rastladığımız bir dönemde yaşadığımızı söyleyebiliriz. Bir kitabı okurken, sinemadan bir karakteri belleğimizin çekip çıkarması ya da bir film izlerken, başrol oyuncusunun yıllar önce bir kitapta karşılaştığımız bir karaktere dönüşüvermesi, her anlamda metinlerarası ilişkinin kurulduğu bu günlerde aslında çok da tesadüf değil.

Geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından Murat Belge çevirisiyle çıkan, Herman Melville’in “Yazıcı Bartleby” (daha önce Kȃtip Bartleby olarak da Türkçe’ye çevrilmişti) adlı öyküsüne göz atarken, kendimi Zeki Demirkubuz’un Yazgı filminde bulduğumu fark ettiğimi söyleyebilirim. Açıkçası Yazgı filminin başkarakteri Musa’nın umursamaz, edilgen nihilist tavrı, Melville’in Bartleby karakteriyle oldukça benzer bir durum sergiliyordu. 

Melville’in Yazıcı Bartleby karakteri alışılmışın dışında bir öykü kahramanı ve belki de yazın dünyasının en pasivist, en sivil itaatsiz karakteri. Bartleby, çalışmaya başladığı hukuk bürosunda başlangıçta sadece kendine verilen işi “normal” şartlarda yerine getirir. Onun dışında kendisine verilen işleri “ yapmamayı tercih ederim” diyerek reddeder.   Zamanla hiçbir şey yapmamaya başlar karakterimiz,  iyi niyetli yaşlıca patronunu oldukça sıkıntıya sokar. Yazıcı Bartleby aslında bize oldukça anlamlı mesajlar verir bu tavrıyla çünkü tercihlerimizin ne olduğunun hiç sorulmadığı, neredeyse mekanik bir hayatın, yaşayıcısı olduğumuz düşünülürse aslında onun tavrı oldukça önemli bir karşı duruştur. Çileden çıkarıcı bir şekilde “yapmamayı tercih eden” Bartleby çalıştığı mekȃndaki arkadaşlarından davranışlarıyla ayrılır ve bu durum ona “tuhaflık” kazandırır. Felsefi anlamda “tuhaf” olanın akıl dışı bir yerde olduğu düşünülürse, Bartleby’nin tuhaf varlığı etrafındakiler için kolay olmayacaktır. Patronun her dilediğini yapan, her türlü emre itaat eden, diğer karakterler tarafından yadırganacak, dışlanacak ve toplumsal göz tarafından kabul görmeyecektir. Tıpkı Yazgı Filmi’nin Musa’sı gibi.

Musa, toplumsal normların olabildiğince dışında ne kendisine ne insanlığa bir faydası olmasının kaygısını gütmeyen, yaşadığımız dünyanın içinde biçimlenmemiş bir birey temsilidir. Birlikte yaşadığı annesinin ölümünü neredeyse iki gün sonra fark edecek ve sonrasında bundan bir rahatlama duyduğunu ifade edecektir. Musa bu tavrı ile en başta toplumsal normların beklentisini yerine getirmediği için “farklı”, “garip”, “tuhaf” kalıplarının içine sıkıştırılacaktır. İzleyici belkiyazgiiy9bu tavır karşısında çileden çıkmış ve nasıl sorusunu kendisine sormuştur. Yazıcı Bartleby öyküsünde de benzer bir durum çıkar karşımıza: Okur oldukça iyi niyetli olan patronunun her önerisine “yapmamayı tercih ederim” diyerek reddeden  Bartleby’e bazen gülecek bazen sinir olacak ve yine “nasıl?” sorusunu soracaktır kendisine. Nasıl sorusu aslında cevabı çok zor olmayan bir sorudur. Bize bu soruyu sorduran iki karakterin mesajı açıktır. İtaatin reddedilmesi. İlişkilerimizin bizim üzerimizdeki güç ile olan bağlantısını gözler önüne seren bir durumdur bu. Bu bir çekişmedir, karşılıklı güç çekişmesi. Bu güç çekişmesi içerisinde bireyler olarak bizler, farkında bile olmadan söyleneni yapmaya koşullanmışızdır. Çünkü günümüz dünyasında bizler egemenlere göre biçim almış bireylik temsilleriyken, kendi gücümüzü unutmuş, kendilik iktidarımızdan vazgeçmişizdir.  Bartleby bir şey yapmamayı tercih ederek, gücü o kadar kendi lehine çevirmiştir ki patronu en sonunda iş yerinden taşınmak zorunda kalmıştır. Aslında karakterin böyle bir derdi yoktur ancak onun itaatsiz varlığı diğerleri tarafından korkutucu ve endişe vericidir. Çünkü genelin dışında olmanın anlamı yalnız ve kabul görmeyen bir yaşamsal durumun karşılığıdır.

Bartleby patronunun taşınmasının ardından binada kalmaya devam eder. Bürodan çıkartılır bu sefer binanın merdivenlerinde yaşayıp, kapı önünde uyuyarak kısaca,   gitmemeyi “tercih ederek” sürdürür yaşamını. Kimseye zarar verdiği görülmemişken, kaygı uyandırır onun itaatsiz “tuhaf” varlığı. Ve en sonunda bir hapishaneye kapatılır. Ne cinayet işlemiştir ne de hırsızlık yapmıştır; kimseye zararı dokunmamıştır. Onun tek suçu “normal” olanın dışında bir varoluş göstermesidir. Yazgı filminin Musa karakteri de işlemediği bir cinayet yüzünden hapishaneye kapatılır. O sonuçta annesinin ölümü karşısında bile Butler’ın deyişiyle melankoli üretmemiştir. Bu nedenle de o, toplumsal değer ve normlar gözüyle her türlü suçu işleyebilecek bir insanı temsil eder. Onun da suçu Bartleby gibi “farklı”, “tuhaf” ya da “anormal” olmaktır. Filmde Musa’nın savcı ile olan diyalogları da bir bakıma “tercih etmemek” ile ilgili değil midir? Suçsuzluğunu ortaya çıkaracak mektup savcının eline geçtiğinde şöyle bir sahne yaşanır; savcı asıl suçlu olan patronun itiraf mektubunu okuyup okumadığını sorar. Musa bunun kendisiyle ilgili olmadığını söyler. Daha sonra savcı mektubu okumaya başlar. Musa ilgisizce etrafına bakınır. Savcı Musaya sorar, hiç itiraz etmemişsin, ya cezan uygulansaydı? Bu güne kadar bir kez suçsuzum dememişsin. Onun cevabı açıktır: Ne fark ederdi. Evet, ne fark ederdi toplumsal kategorilerin, öğrenilmiş algıların “farklı” olana bakışı ortadayken hiçbir şey fark etmezdi belki de.

Bartleby yapmamayı tercih ederek, Musa fark etmeyeceğini bilerek edilgen bir tavırla dünyaya kafa tutan iki karakter. Bartleby edebiyatın, Musa sinemanın içinden tüm “tuhaflıklarıyla” bize hȃlȃ çok şey söylüyor. Latince “norma” kelimesi, marangoz gönyesi anlamına gelir. Ve bu kelime aynı zamanda bu gün kullandığımız “normal” kelimesinin kökenidir. Bazı ahşaplar serttir bu nedenle, marangoz gönyesinin onları biçimleye gücü yetmez.  Musa ve Bartleby gibi biçimsiz ve akıl dışı kalırlar.

Emek Erez - edebiyathaber.net (23 Temmuz 2014)

  • salinger - 25/07/2014 - 14:06

    Ayrıca bu kitap, bu yazı Deleuze’ün de Kritik-Klinik’te çözümlediği Bartleby karakteriyle okunursa daha yararlı olur.cevaplakapat

  • ignatius - 29/07/2014 - 18:40

    Yazgı filmindeki Musa’nın Camus’nün Yabancı’sından uyarlandığından haberiniz yokmuş gibi yazmış, Yabancı’ daki pek çok şeyi, yazara hiç değinmeden, Demirkubuz’ un şahsi fikirleriymiş gibi sunmuşsunuz. Çok saçma olmuş, hakikaten bilmiyorsunuz galiba diyeceğim ama yanlış hatırlamıyorsam filmin sonunda ya da başında yazıyordu uyarlama olduğu.cevaplakapat

  • Engin - 30/07/2014 - 00:27

    yabancı’dan uyarlama olduğunu bildiğimiz zaman, inanması güç bir benzetme olmuş. belki biraz zorlama.cevaplakapat

genco-erkal_131816Kültür ve Turizm Bakanlığı’na karşı açtığı davayı kazanan Genco Erkal, yardımların kesilerek gözdağı verilmek istenen muhalif grupların bu kararı emsal olarak gösterilebileceklerini söyledi.

“GEZİ eylemlerine destek verdiği ve katıldığı” gerekçesiyle geçen yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek yardımı alamayan Genco Erkal’ın Ankara 15. İdare Mahkemesi’ne açtığı dava geçtiğimiz hafta sonuçlanmış ve mahkeme, “Bakanlığın destek yardımlarına ilişkin yönetmeliğin sadece bir maddesine dayanarak, bir tiyatroyu destekten yoksun bırakmasının eşitlik ve hakkaniyet ilkesine aykırı olduğuna” hükmetmişti. Mahkemenin verdiği kararı yorumlayan Erkal, uygulamalarıyla muhalif olan gruplara gözdağı vermek isteyen, yardımı bir tehdit gibi kullanan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na gereken cevabı verdiğini belirtti. Bu kararın emsal olarak gösterilebileceğinin altını çizen ünlü tiyatrocu şunları söyledi: “Bu kakarın çok umut verici bir karar olduğunu düşünüyorum. Benimle birlikte 15’in üzerinde tiyatro cezalandırıldı. Gerekçe Gezi’ye destek vermek ve muhalif olmaktı. Mahkemeye tek tek başvurulabiliyor. Toplu olarak müracaat edebilseydik katliamın büyüklüğü daha net görülebilirdi. Ama bu kararı diğer tiyatrolar da emsel olarak gösterir diye umuyorum.”

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, geçen yıl, aralarında Genco Erkal, Ferhan Şensoy ve Levent Kırca’nın tiyatrolarının da bulunduğu 20’ye yakın özel tiyatroyu “Gezi eylemlerine destek verdikleri ve katıldıkları” gerekçesiyle her yıl verilen destek yardımından mahrum bırakmıştı. Genco Erkal’ın kurucusu olduğu Dostlar Tiyatrosu da “Bir Delinin Hatıra Defteri” adlı oyununa destek yardımı vermeyen bakanlığın kararına karşı Ankara 15. İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı.

23 Temmuz 2014

Uyku Kaçsa Rüya KalsaPınar Sönmez’in ilk kitabı “Uyku Kaçsa Rüya Kalsa”, Destek Yayınları tarafından yayımlandı.

Pınar Sönmez’in öyküleri ve incelemeleri, Sözcükler, Kitap-lık, Notos, Sıcak Nal, Cumhuriyet Kitap, Egoist Okur ve Virgül’de yayımlandı. Kitaptaki tüm öyküler Tezer Özlü, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Sevim Burak, Sevgi Soysal’dan epigraflarla açılıyor. Yazar, öncüsü kabul ettiği kadın öykücülere, yazarlara selam gönderiyor. İlk öykü “Birike Birike”, adıyla da, Tezer Özlü’nün “Yaşam yalnızca sokaklarda…” epigrafıyla da öykülerin atmosferini, kentin sokaklarını ve benlikte “o an”da neler olduğunu adım adım arama, istenilen kapılardan geçme sürecini anlatıyor. Bu kapılar, kapanan İstiklal Kitabevi’nden, Kadıköy’e; Taksim Meydanı’ndan bir ressam atölyesine, Nina Simone’ın sesinden, Kundera’nın etkisine, Ferit Edgü öykülerinden günbegün anlatılan tatile bağlanan dünyalara açılıyor. Hayatın içindeki hakkaniyet, illüzyon, renkler ve Faruk Duman’ın da belirttiği gibi “normal görünenin saklı dehşeti”… “Filmden çıktık. Yönetmene dedim ki, “Çok değil mi arka arkaya üç kanlı cinayet?” “Gerçekte altı cinayet vardı,” dedi bana.” Anlatılar, kırılma anlarını şaşırtarak takip ediyor.

“Hayatı daraltmayı, sonra değişik noktalarda genişletmeyi öğrendiğimi sanıyorum ya da tersini…” diyor bir karakter.  Dilin de, hayatın da “nasıl” ekseninde sorgulanışını okuyoruz. “Şehir korosu, uğultuya dönüşmüş sesiyle eşlik ediyor bize.” Şehrin akıp giden hali, dalgaları, müziği, sesi sayfalarda.

“Hayat ilerler. Bir karar, bir hayat, bir karar, bir hayat,” ve “Birike birike biliyoruz kendimiz,” ayrı öykülerde. Ama döküldüğü deniz aynı.

“Hep hatırlanacağı daha o saniye bilinen bir tanışmanın unutulmazlığı nesinde midir?

  I ş ı ğ ı n d a…”

Her öykü bir tanışma.

edebiyathaber.net (23 Temmuz 2014)

feridun andac 10.tifBellek ya da zaman boşlukları

Bir kokudan dönüyorum geçmiş zamanın labirentlerine… Çocukluğumu hatırlatıyor… Hiç beklemediğim bir zamanda gelip beni bulan, sarı buğday ekmeğinin kokusu… Su değirmeninde öğütülen unun seke seke çuvala döküldüğü ânın imgesiyle yakalıyor beni… Değirmen, bir düş oyunudur çocukluğumun. Suyun gücünü keşfetmenin ilk durağıydı belki de! Mikail dayım, her bir ayrıntısını inceden inceye anlatıyor, yeni bir değirmen kuracakmışım gibi dinliyorum onu, dokuz on yaşlarında olmalıyım o yıl.

Yitirdiğimiz neredeyse bir yıl olmuş, ama o belleğimde yaşıyor, anıları, sesi, görüntüsüyle… Buğday ekmeğinin kokusu daha birçok imgeyi, yaşanmışlığı gezindiriyor belleğimde…

Evet, bir döngü hayatımız!

Unuttukça hatırlıyoruz, yaşadıkça da unutmaya çalışıyoruz. Bellek yaman bir kavga içinde, yaşamla ölüm arasındaki yolculukta…Hem sığınağımız hem de sağaltım yurdumuz. Onunla taşınıyoruz dünden yarına.

Bellekte saklı imgeleri ortaya çıkaran mekânlara dönüyorum sıklıkla.

mikailGeçen gün Tahsin Yücel’le konuşurken, Luis Buñuel’in Son Nefesim’deki sözleri gelmişti aklıma: “Belleğimiz bizim uyumumuz, varlık nedenimiz, davranışlarımız ve duygularımızdır. Biz onsuz hiçiz.”

Onunla, daha çok, geçmişi konuşmaya başlamıştık. Çocukluğunun geçtiği Elbistan’a, Ötegeçe’ye dönmüş, o yer/mekândaki imgeleri anlatmıştı.

Oysa, daha yakın zamanda olup bitenler, yapılıp edilenleri konuştuğumuzda; “ayrıntıları hatırlamıyorum” diyor, yine de, birazdan onların neler olduğuna dair ipuçları verecekmişçesine sözler ediyordu.

Belleğimiz uzaklığımız, yakınlığımız. Belki de tek koruyamadığımız, varlık nedenine de akıl sır erdiremediğimiz ikinci benliğimiz, içben’imiz!

Belleğimiz bedenimizin “ruh çatısı” aslında! Evet, onsuz hiçiz. Yaşadıklarımız, yazdıklarımız, hayatımıza katılan her şey bir hiç.

Carlos Fuentes’in Diana Yalnız Avlanan Tanrıça anlatısını üçüncü kez, beşinci basımından okuyorum. İlk kez okuyormuş gibi, yazısız çizisiz sayfalarda gezinirken; Jean Seberg imgesi var yalnızca belleğimde. Fuentes’in bende iz bırakan anlatımını, film izlemiş, hatta yaşamışçasına belleğime kaydetmişim; ama şimdi döndüğüm sözcükleri, cümleleri yepyeni karşımda.

Bende iz bırakan anlatılar, dostluklarla yolum/yolculuğum hep böyledir: Unuturcasına seviyor, yaşarcasına hatırlıyorum.

O zaman boşluklarını yaratmasam üst üste gelen her şey sıkar beni, taşınmaz olur çoğu şey. Belleğin koruyan yanı kadar sağaltımına da güvenirim. Ama gelin görün ki bizi açmazlara düşürdüğü zamanlar yaman bir tufanın habercisidir kimi kez de.

Yazdığım kitap nedeniyle döndüğüm okumalarıma bakıyorum:

*Hafıza Mekânları, Pierre Nora

* Zaman Pramitleri, Remo Bodei

* İspanyol Kanı, Michel del Castillo

* Konuş, Hafıza, Vladimir Nabokov

* Benim Dağıstanım, Resul Hamzatov

*Zaman Tüneli, John Fowles

Bunların her biri bellek-zaman, hatırlama-mekân ilintilerini çıkarıyor karşıma sıklıkla. Kendi zamanınıza dönük yolculuktan geçerek kuracağınız bir anlatı için başka belleklere her zaman başvurursunuz. Hele derdiniz kendinizi yazmak olmadığında bu kaçınılmazdır.

Biliyorum ki, bu okumaları hatırlamak için yapıyorum. Sürekli çağrıştırdıklarını not etmem de bundan. Okumak ve yazmak işte bir noktada buluşuyor: Yazmak hatırlamaktır, okumak belleği devindirmek, yeni yolculuklara çıkarmak…

İyi denemeci, dostum Uğur Kökden’in yazıp bana ilettiği “80 Yıl” metninde karşıma çıkan bir ömrün tanıklığında “Bir İnsan, Bir Yazar ve Bir Ülke” gerçekliğinde yaşanan zamanın satırbaşlarıyla kaydı vardı. Bir bakıma “yaşanan zamanla hatırlanan zaman”ın yazıdaki bileşkesi.

Evet, bellek hatırlar.

Peki, o bellek ya bizi bırakır; yaşantımızda zaman boşlukları yaratırsa? Yediğimiz yemeğin lezzetsizliği gibi hayata da sırtımızı dönmez miyiz?

Bu kaygı mıydı beni Uğur Kökden’e şunları yazmaya yönelten:

 “Sevgili Uğur ağabey,

’80 Yıl’ı buruklukla, sevinçle okudum. Gördüm ki, Uğur Kökden, içinden geçtiği zamanın ruhunu anlatacak, çağının tanıklığını da buna katacak bir özyaşamöyküsünü yazmalı artık. Bir Malraux gibi… Buna hiç itiraz etmeyin, gelin konuşarak yazışarak buna başlayın. Bu metin çok ipucu verdi. Sanki kitabın planı gibi geldi bana… Bunları konuşalım… Hadi Uğur Ağabey, bunu sizden gelecek için istiyorum. Ben hep yanınızdayım. Buluşup konuşalım sık sık bunları.”

Bu iletiyi yazıp gönderdikten sonra, henüz birkaç gün önce yazıp verdiği “Bir İnsan, Bir Yazar ve Bir Ülke” başlıklı notları gözden geçirdim. Ona dair yazacağım bir yazı için bulunmaz bir karşılaştırmalı kronolojiydi. 1934’te Çorum’da başlayan yaşamının dönemeçleri ülke ve dünya seyrinde öylesine yoğunca akıp gitmiş, öylesine tanıklıkları da içinde barındırmıştı ki; bunlar yazılmaya anlatılmaya değerdi. Yer yer denemelerine, günlüklerine yansıtmıştı bunları. Ama şimdi özyaşamsal bir anlatı kurmalıydı o birikimiyle. Ona ısrarım bundandı.

O notlara göz atarken, Doğan Hızlan’la son konuşmamızı hatırladım bir ân. O ironik ifadesiyle; “Feridun, sen son tetikçisin!” demesiyle duralamıştım ki; kahkahayı patlatarak, “Sen, edebiyatımızın son tetikçisisin! Ama bu yeryüzündeki tek olumlu tetikçiliktir; insanı bir şey yapmaya, yazmaya, kitap kurmaya itiyorsun,” diyerek bunu bir yazı/yaşam çeşnisi olarak değerli bulduğunu anlatmıştı o gün.

Bilmem öyle miyim, ama tek bildiğim; her şeyin yazıya/kayda geçmesinden yanayımdır. Kayda geçenlerin de kitaba dönüşmesi için çabalarım hep.

Çocuklukta saklı/kalan imgeler

Temmuz 2005’te yazmaya başladığım, “özyaşamsal notlar” adını verdiğim defterlerimden birini önüme alınca (bir Peter Rabbit defteri) şu metinler çıktı karşıma:

*Düşyalazı (I)

*Anlattım Yaşar Kemal’e O Rüyayı

*Sesin Gölgesi

*Rüya Belleği

*”Bu dağın karı benem…”

*Sırlı Olan Ne?

*Vittorini’den Yansıyan

*Erzurum Derken…

*Trenler Gelip Geçerdi

*Berber

*Düşyalazı (II)

*Sahi, Bunalan Babam mıydı?

*Bahçedeyiz Şimdi Babamla…

Diğer defterlere dönmüyorum. 50. Yaş karşılaması/uğurlaması demeli bu bellek yolculuğuna…

Ve aradan geçen on yıl boyunca, gene yazmışım ara ara dönerek o imgelere… Çocukluk, kopamadıklarımız, her şeyimiz…  Yazı/yazmak aslında oradan başlıyor. Zaman boşlukları, tutunduğumuz her şeyin izleri, oldurabildiklerimiz, tıpkı tutunamadıklarımız, olduramadıklarımız gibi… hepsi orada.

faaileYandaki fotoğrafa bakıyorum: 1961 Mart’ı olmalı… Babam, annem kardeşlerim. Bizi fotoğrafçının karşısına geçiren kızkardeşim Birgül’ün doğumu. Bir fotoğraf ânın görüntüsünden daha çok şeyi içerir. Zaman zaman buna “dondurulmuş/durmuş zaman” gibi tanımlar getirsek de; orada belleğin tüm işaretleri vardır. Bakınca, gördüklerimizin çok daha ötesine bizi götüren imgedir her bir görüntü. Yazının tamamlayıcılığı da bu olsa gerek…

Bir gün, o metinleri burada sizlere taşımak isterim sevgili okurum… Yazı beklemez, ama yazıda buluşma bekleyebilir…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (22 Temmuz 2014)

amazon-smartphone-tmc1355968181ShiftDelete.Net’ten Erhan Kahraman’ın haberine göre, yeni duyurulan Kindle Unlimited servisi, 600 bini aşkın e-kitabı Kindle, iOS ve Android üzerinde okumayı mümkün kılıyor.

Amazon, abonelik modeliyle sunduğu sınırsız e-kitap seçeneği Kindle Unlimited’i resmen duyurdu. Yeni servis ile Amazon kullanıcıları, Kindle, iOS ve Android ya da destekleyen diğer cihazlarda 600 binin üzerinde e-kitabı ücretsiz olarak okuyabilecek. Kindle Unlimited’ın aylık abonelik ücreti ise 9,99 dolar.

Servise dahil olan kiktapların üzerinde “Kindle Unlimited” logosu ve “Ücretsiz Okuyun” tuşu bulunacak. Kindle ile kullanılabilen binlerce sesli kitabın yanı sıra, Amazon’un ayrı bir servisi olan Audible da üç ay boyunca 150 bini aşkın sesli kitabı ücretsiz olarak Kindle Unlimited abonelerine sunacak.

İstediğiniz neredeyse her kitaba ücretsiz olarak erişebilmek, okuma alışkanlıklarına yepyeni bir boyut kazandırabilir. Böylelikle yabancı olduğunuz bir türe başlamak için önünüzde hiçbir engel kalmayacak.

Servisin tek üzücü yanı ise, diğer Amazon hizmetleri gibi Türkiye’nin kapsam dışı bırakılması. Kindle Unlimited şimdilik sadece ABD sınırları dâhilinde sunuluyor.

22 Temmuz 2014

cumali-95CC-988E-8D7BUrla Belediyesi ile Cumalı-Seferis Gökyüzü Kültür ve Sanat Derneği, Necati Cumalı Edebiyat Ödülü’nün ikincisini düzenliyor. Geçen yıl şiir dalında yapılan yarışma, bu yıl öykü dalında gerçekleşecek.

Yazın hayatına katkıda bulunmak, genç yazarları teşvik etmek ve desteklemek amacıyla düzenlenen Necati Cumalı Edebiyat Ödülü’nün son başvuru tarihi 1 Eylül 2014. Ödüle değer görülen yapıtın sahibine 10 bin lira para ödülü verilecek. Seçici kurul, yazarın doğum tarihi olan 13 Ocak 2015’te Urla Atatürk Kültür Merkezi’nde ödülleri açıklayacak. İlki Ocak 2014’te şiir dalında verilmiş olan ödül, Ocak 2015’te öykü; izleyen yıllarda ise dönüşümlü olarak roman ve oyun dallarında sunulacak. Yarışmaya başvurular Urla Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’ne yapılacak.

Yarışmaya aday olma koşulları şöyle:

“1 Eylül 2013-1 Eylül 2014 tarihleri arasında kitapları yayımlanmış öykücüler ödüle aday olabilir. (Yazarlarını bilgilendirmek koşuluyla yayınevleri de yazar adına ödüle katılabilir.) Ödüle aday olacak öykücülerin ya da ödüle aday gösterecek yayınevlerinin, altı (6) adet kitabı, başvuru dilekçeleriyle birlikte,1 Eylül 2014 tarihine kadar Urla Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü, Urla-İzmir adresine teslim etmeleri ya da posta/kargo ile göndermeleri gerekir. Ödül, katılım esaslıdır. Seçici Kurul yalnızca gönderilen yapıtları değerlendirir, ödüle özel aday gösteremez. Ödül paylaştırılamaz; yalnızca bir kitaba verilir. Ödül kazanan yapıt 27 Aralık 2014 tarihinde basın yoluyla duyurulur. Ödül töreni 13 Ocak 2015 tarihinde İzmir-Urla’daki Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılır. Ödüle değer görülen yapıtın sahibine özel bir plaket sunulur. Ödülün tutarı 10.000 TL’dir.”

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2014)

  • engin - 23/07/2014 - 13:42

    hem genç yazarları teşvik hem de kitapları yayımlanmış öykücüler… nasıl olacak o iş ?cevaplakapat

  • merve - 03/08/2014 - 01:30

    Konu ibaresi geçmiyor, Necati Cumali odaklı mı olmalı yoksa konu serbest mi?cevaplakapat

-83722-620x340Düzce Üniversitesi’nde açılan Çerkez Dili ve Edebiyatı Bölümü, yeni öğrencilerini bekliyor.

Düzce Üniversitesi (DÜ) Fen ve Edebiyat Fakültesi Çerkez Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Fehmi Altın, Çerkez Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Adıge yaşam felsefesinin öğrenilmesini, araştırılmasını ve yaşatılmasını sağlarken, aynı zamanda Türkiye’nin kültür zenginliklerinden önemli bir öğeyi ortaya koymayı hedeflediklerini söyledi.

Yrd. Doç. Dr. Altın, Düzce Üniversitesi’nin dünyada bir ilke öncülük ederek Fen Edebiyat Fakültesi Kafkas Dilleri ve Kültürleri Bölümü dâhilinde açtığı Çerkez Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 4 yıllık lisans eğitimi verildiğini belirtti.

2014-2015 döneminde yeni öğrencilerin alınacağını belirten Altın, TS2 (Türkçe Sosyal2) puan türü ile öğrenci kabul edecek olan bölümde bir profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçent ile akademik ve bilimsel faaliyetlerin sürdürüldüğünü ifade etti.

Yrd. Doç. Dr. Fehmi Altın, lisans programına ek olarak yüksek lisans programı açma hazırlıklarının tamamlanarak YÖK’e gönderildiğini söyledi.

Yüksek lisans sonrası doktora yapacak olanların Rus Federasyonu Adıge Cumhuriyeti’nde Maykop Devlet Üniversitesi’ne gönderileceğini kaydeden Altın “Düzce Üniversitesi Çerkez Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim elemanları konusunda, Adıge Cumhuriyeti Maykop Devlet Üniversitesi ile gerçekleştirilen protokolle gelen Prof. Dr. Mira Khachemizova, Doç. Dr. Susana Shkhalakhova ve Doç. Dr. Ruzana Doleva’dan oluşan öğretim üyeleriyle birlikte eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerini yürütmektedirler” dedi.

Yrd. Doç. Dr. Fehmi Altın, dünyada en büyük Çerkez toplumunun Türkiye’de yaşadığını da belirtti.

Önemli fırsatlar sağlayan programın avantajına değinen Yrd. Doç. Dr. Altın, “Programımızdan Çerkez Dili Filoloğu unvanı ile mezun olacak öğrencilerimiz, İngilizcenin yanında bölümde kazandıkları Çerkez dili ve Rus dili yeterlilikleriyle, Türkiye ile Rus Federasyonu arasında hızla gelişen sosyokültürel ve ekonomik ilişkilerde önemli fırsatlara sahip olabileceklerdir. Mezunlarımız ayrıca dilbilimi ve toplum dil bilimi alanlarında akademik kariyer yapabilecek ve toplumsal araştırmalar gerçekleştirebilme becerileri ile tüm devlet kurumları dahil birçok kurumda iş sahibi olabileceklerdir” diye konuştu.

Kaynak: Beyaz Gazete (22 Temmuz 2014)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z