Masthead header

umberto-ecoİtalyan yazar Umberto Eco’nun yeni kitabı “Numero Zero”nun konusu Mussolini, medya oyunu, aşk ve cinayet.

Modern klasikler olarak kabul edilen Gülün Adı ve Foucault Sarkacı kitaplarının yazarı Umberto Eco’nun yeni romanı İtalya’da okurla buluştu. Roman, Mussolini ve metresinin 1945’te Como Gölü’nde vurulması ve 1992 yılında Milan’da yaşayan Colonna isimli yazarı anlatıyor.

Yayıncı Harvill Secker, “Numero Zero”nun “medya oyunları, mafya, aşk ve cinayetle” okuru ateşlediğini ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana “İtalya’yı şekillendiren güçler savaşını yansıttığını” belirtiyor.

Kitabın başka dillere çevrilme çalışmaları başladı.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

altin-yildiz-539647-Front-1Aysun Pekşen’in ilkgençlik romanı “Altın Yıldız”, Final Kültür Sanat Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Burcu, Efe, Gizem, Tolga, Betül ve Cenk…

Ankara’da üniversite sınavına hazırlanan 6 yakın arkadaşı sınava haftalar kala Mısır’daki gizemli bir tapınağın karanlık koridorlarına ne sürükleyebilir?

Burcu okulun girişine yakın bir duvara oturmuş annesini bekliyordu; birlikte diş hekimine gideceklerdi.
Bir süre yanına gelen bir sokak kedisiyle oyalandı, sonra okuldan çıkan hocalarına el salladı. Tam nerede kaldığını sormak üzere annesine telefon edecekti ki hızla ona doğru yaklaşan arabayı fark etti. Annesi gelip Burcu’nun tam önünde durdu.
Burcu arabaya binerken, “Nerede kaldın? Çok merak ettim,” dediyse de annesi cevap vermedi.
Diş kliniğine giden sapağı hızla geçtiler. “Anne, ne yapıyorsun? Randevuyu kaçıracağız!” dedi Burcu, ancak annesi söylediklerini duymamış gibi sessizce yola devam etti.
Anlaşılan, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Annesinin direksiyonu tutan elleri titriyordu. Son sürat otobana çıktılar.
“Anne, nereye gidiyoruz?”
“Canım, cep telefonunu kapatabilir misin?” Burcu’nun annesinin bir gözü sürekli dikiz aynasındaydı.
“Neler oluyor anne?”
“Hadi bebeğim, söz dinle biraz, lütfen!”
Yol artık ıssızlaşmaya başlamıştı. Burcu koltuğunda huzursuzca kımıldandı.

Bu serüven okuru Altın Yıldız’a ulaştıracak…

Yazar hakkında

Aysun Eryılmaz Pekşen, 1975 yılında Ankara’da dünyaya geldi. 1996 yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra bir süre Ankara’nın Beypazarı ilçesinde sınıf öğretmeni olarak görev yaptı. 1999 yılında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Embriyoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamladı ve ardından 1999 yılında KKTC’ye yerleşti.

Seyahat etmeyi, yeni ülkeleri ve farklı kültürleri keşfetmeyi seven Pekşen’in çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış gezi yazıları bulunmaktadır. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki gezileri boyunca edindiği izlenimleri kitaplarına da yansıtan Pekşen’in, Final Kültür Sanat Yayınları tarafından Altın Yıldız, Aldorian–Kayıp Ülke ve Aldorian–Puslu Ayna adlı gençlik romanları yayınlanmıştır. Halen KKTC’de ikamet eden Aysun Pekşen, biyoloji öğretmeni olarak çalışmaktadır.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

akhil-sharmaYılın en iyi İngilizce yazılmış yapıtlarının ödüllendirildiği Folio Edebiyat Ödülü’nün bu yılki kazananı Hint asıllı Amerikalı yazar Akhil Sharma oldu.

İlk romanını yazmak için 13 yıl boyunca uğraş verdiği bilinen 43 yaşındaki yazarın yarı otobiyografik kitabı “Family Life” yılın en iyi yapıtı seçildi.

“Family Life”, ABD’ye göç eden Hintli bir ailenin oğullarının, bir kaza sonrası beyin travması geçirmesini ve yaşamayı umdukları Amerikan rüyasının cehenneme dönmesini anlatıyor.

Hindistan’da dünyaya gelen Akhil Sharma, küçük yaşlarda ailesiyle birlikte ABD’ye göç etti. İş hayatına banka yatırımcısı olarak başlayan Sharma, 30 yaşında yazar olmaya karar verdi. Pek çok hikâyesi New Yorker ve Atlantic Monthly gibi dergilerde yayımlandı.

İlk romanı “An Obedient Father”, yazara Hemingway Foundation/PEN Ödülü’nü kazandırmıştı.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

shakespeare contemporary1-2 Nisan’da Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Shakespeare Akıntıya Karşı Sempozyumu, İlkay Yıldız ve Emek Kalfa’nın Shakespeare Contemporary adlı mini sergisine de ev sahipliği yapacak.

Shakespeare’in icat ettiği ve ilk kez oyunlarında kullandığı kelime ve deyimlerin illüstratif tasarımlarından oluşan sergi, 1-2 Nisan tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi Özger Arnas Salonu’nda görülebilir.

William Shakespeare, yalnızca dünya edebiyatında çığır açan bir yazar değil; aynı zamanda İngilizceye 2.000’nin üzerinde kelime ve deyim kazandırmış yaratıcı bir beyin.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

iskele“Ada vapurundaydım. Çocukların babalarının kucağında avaz avaz ağladığı vapurda. Çok muhterem ablalarım, şu elimde gördüğünüz limon sıkacağı bir lira olmakla kalmayıp mutfaktaki en büyük yardımcınızdır. Çaylar bir lira, portakal suyu bir lira. İnmemeliydim bu beş yüz kişilik vapurdan belki, basmamalıydım ayaklarımı binlerce defa ırzına geçilmiş adaya, bir liralık hayatımı yaşamalıydım döne döne vapurda.”[1]

İskele”, okuyucusunu eski Türk sinemasındaki samimiyete benzeyen o bilindik görüntü ile karşılıyor. Vapurda “her şey” satan o ablaları o abileri anımsatıyor bir an… Çok tanıdık, çok içe sinen bir vapur yolculuğuna başlama hissi… Kendinizden çıkıp bir başka kalbin kaleminden dökülenler ile İskele ile aradaki boşluğu dolduran kelimelerle haşır haşır neşir olup sonra yine kendinizle kalmanız söz konusu. Kendinizle kalmanız, diyorum çünkü her imge her okuyucu için başka başka anlamların karşılığı olacaktır. Kitapta ilerledikçe bilinçaltınızın muhteşem kıvrımlarına işleyen bir rüyanızı hatırlamanız mümkün. Hemen herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir öykü kitabı. İskele’de, sanatçı hassasiyetinin günlük yaşayışı derinden görebildiğini düşündürten akımın içinden geçiyorsunuz. Birçoklarının gördüğü ama bir kez bakıp da başını çevirdiklerinin üzerinde durulmuş. Birçoklarının önemsemediği, arka planda kalan insanın öyküsünü anlatmış Nazlı Karabıyıkoğlu. Eserdeki kahramanların genel özelliği yalnız ve hasta ruhlu bireyler oluşları: Sedef, Aslı, Bekir, Keramet de bu kahramanlardan birkaçı…

Kitap iki bölümden oluşuyor: Serseri Yengeçler ile Grotesklere Konu Olabilecek Alışkanlıklar. Serseri Yengeçler’de Sedef ve Aslı karakterleri göz önüne çıkıyor. Sedef ailesini 12 Eylül döneminde sisteme kurban vermiş naif biridir. Ailesine özlem duymaktadır. Aslı’da ise İstanbul’dan kaçıp Anadolu’ya yerleşen mühendis bir kadının öyküsü ile karşılaşırız. İş yerinde karşılaştığı adama babasına beslediği duyguları büyüten Aslı, bu adama babasıymışçasına bağlanır. Onun hikâyesine dâhil olur: İstanbul’da okuyan kızını yetiştirmek için canhıraş çalışan, kötü hayat koşullarında yaşayan yalnız bir karakterdir Mehmet Usta. Aslı İstanbul’a gittiğinde Mehmet Usta’nın kızıyla tesadüfen karşılaşır. Bir eylemde tam yere düşecekken onun kızının yere düşmesine engel olur. Bu anda daha önce kızının fotoğrafını gösterdiği Mehmet Usta’yı yeniden anımsar.

“Önümde kaç adama kelepçe vurdular, ensesine tokat, beline tepik, yutkundum, dur dedim içime. Tabana kuvvet kaçtım. Tabana fiske vuranlara sustum. Senden sonra astılar bizi. Önce bir… Sonra üç… Tam üç! Susturdular, susmayı ana ilke belledik. Gördüklerimize ses seda vermemeyi erdem sayar olduk. Burnumuzun dibinde otuz yedi defa bıçaklansa da bir zenci, aman dedik, görmedik, duymadık. Yerin kat be kat altında kimler çığlık attıysa, bir elimizi kulağımıza götürdük.”[2]

Serseri Yengeçler’de 12 Eylül sonrasında susturulup pusturulan toplumsal duyarlılığın çalkantılarına, kapanmak bilmeyen yaralarına tanık olunuyor.

Grotesklere Konu Olabilecek Alışkanlıklar’da Keramet ve Bekir karakterleri göze çarpıyor. Keramet, inancını kalbine bağlayamayan biridir. Aklıyla kalbi arasında imânsal gelgitleri vardır. İnanmakla inanmamanın arafındadır. Allah’ı inkâr edip vicdanını sorgulayan, suçlayan ve “günah çıkartmayı” yaşam biçimine dönüştürmüş bir karakterdir. Bekir ise çevresince yalnızlaştırılmıştır. Yalnızlığını Orhan Gencebay (Orhan Baba) dinleyerek hafifleten bir tiptir.

“Orhan baba yanında olsaydı ya şimdi, kavrulan içine sular serpseydi ya. Kader mahkûmuydu o da Bekir gibi, yoksa yazabilir miydi o şarkıları, gönülleri dağlayarak okuyabilir miydi? Neler görmüş geçirmişti kim bilir.

Dert benim, çile benimi hayat senin, senin olsun.

Bazı insanlar sadece hüzne batmak için doğuyordu işte. Yalnızlığa, sevgisizliğe gömülmek için, kör talihin kırık kanadına tutunabilmek için…”[3]

[1]Nazlı Karabıyıkoğlu – İskele, Komşu Yayınları, Sayfa 9

[2]Nazlı Karabıyıkoğlu – İskele, Komşu Yayınları, Sayfa 71

[3]Nazlı Karabıyıkoğlu – İskele, Komşu Yayınları, Sayfa 111

Mavi Tuğba Ateşedebiyathaber.net (25 Mart 2015)

Ayasofya Konustu kpk 1bskFüsun Çetinel’in çocuk romanı Ayasofya Konuştu”, Sadi Güran’ın resimleriyle Günışığı Kitaplığınca yayımlandı.

Öyküleriyle ve yazarlık atölyeleriyle tanınan Füsun Çetinel, yazdığı ilk çocuk romanında, duygu ve gizem dolu bir serüvenin kapısını aralıyor. Kültür tarihimizin en önemli anıtlarından Ayasofya Müzesi’nin sırlarla dolu olduğunu keşfeden bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Ayasofya Müzesi gibi tarihin değişik dönemlerinde farklı kültürler tarafından ayakta tutulmuş bir yapıda geçen macera, çocuklara, yaşadıkları kentteki diğer kültürel değerleri de merak etme ve araştırma olanaklarını hatırlatıyor. Kurgusal ve edebi değeriyle öne çıkan kitap, Ayasofya Müzesi’ni başkahraman Veli’yle birlikte bir roman kahramanına dönüştürüyor. Anadolu topraklarında, farklı kültür dönemlerinde inşa edilen ve günümüze gelmeyi başaran büyük yapıların iç mekânlarının insanda yarattığı gizem duygusuyla, çocukluğun sınırsız hayal gücünü birleştiren roman, sürükleyici bir macera atmosferi yaratıyor. Ailece, sınıfta, bir odada tek başına ya da Ayasofya Müzesi’nin asırlık kubbesinin altında keyifle ve merakla okunabilecek bir roman.

Yoksul bir aile ortamında büyümekte olan Veli, Ayasofya Müzesi’nin ayrılmaz bir parçası gibidir. Ne arkeologlar, ne turistler, ne de bekçiler onsuz bir Ayasofya düşünebilir. Hele, yapıda onarım çalışmalarına katılan Alman arkeolog Martha, küçük Veli’nin sıkı dostu olmuştur. Okulunda verilen ödevi başarıyla yapan bir öğrencinin Almanya’ya gezi kazanacağını duyan Veli, büyük hayallere dalar. Ayasofya’yla ilgili bir ödev düşünen Veli’yi nasıl bir macera beklemektedir?..

Füsun Çetinel, İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ndeki eğitiminin ardından, Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Öğretmenliğin yanı sıra İngiltere’de dil okullarında görev yaptı. Yeşim Cimcoz Yazı Evi’nde eğitmen, danışman ve hayalet yazar olarak çalışmakta olan Çetinel, Burgazada Sait Faik Müzesi’nde, Sait Faik İlköğretim Okulu öğrencilerine hikâye atölyesi düzenliyor; yurtdışında da çeşitli çalışma kamplarında gençlerle sosyal sorumluluk projelerinde çalışıyor. Öykü ve yazıları çeşitli edebiyat dergilerinde ve internet sitelerinde yer alan yazarın ilk çocuk romanı, Ayasofya Konuştu (2015).

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

1131 AILEMUTLULUGUsonu.inddTolstoy’un otobiyografik yanı da olan novellası “Aile Mutluluğu”, İletişim Yayınlarınca yayımlandı.

Kitap, yazarın erken dönem eserlerinin pırıltılı bir örneğidir.

Tolstoy Aile Mutluluğu’nu, 1856’da Valeria Arseneva adlı zengin ve yetim bir genç kızla yaşadığı aşk ilişkisinden esinlenerek 1859’da kaleme aldı. Kendisinden yaşça büyük olan Sergey Mihayloviç’le evlenen on yedi yaşındaki Maşa’nın evliliğini ve evlilikle ilgili naif beklentilerini gözden geçirmek zorunda kalışını hikâye eden Aile Mutluluğu, Tolstoy’un daha sonra yazacağı iki büyük romanı Savaş ve Barış ile Anna Karenina’daki temaların da habercisidir.

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

emek-erezFeride Çiçekoğlu’nun “Şehrin İtirazı” geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından basıldı. Kentlerin her şekilde gasp edildiği bir ülke gerçekliğinde yaşıyoruz. Şehrin bellek mekȃnlarına, ağacına, denizine, deresine çıkarları gereği müdahaleyi mubah gören bir anlayış hüküm sürüyor. Ve bu durum Gezi ile farkındalık kazanmış olsa da yeni bir şey değil.

Yazar, Gezi Direnişi öncesinden başlayarak; hem kentin hem de bireylerin yaşadığı buhran halini, bellek kaybını, ruhsuzlaşmayı, varoluş sıkıntısını, kimliksiz suretlere dönüşmeyi film imgeleri ve göstergeleri üzerinden, merkeze İstanbul’u alarak anlatmayı hedefliyor. Şehrin kaybettikleri ile bireyin kaybettikleri birleşince de ortaya bir tek şey kalıyor ya kaçıp kurtulmak ya da “şehir hakkı” savunması veya açık deyişle isyan.

Yazar kendi tanıklıklarından da yola çıkarak İstanbul’un nasıl bir vinçler şehrine dönüştürüldüğünü, kentsel yenilenme adı altında yatan “soylulaştırma” politikalarını anlatırken, Gezi öncesi Harvey’in İstanbul’da verdiği bir konferansta; “Ekonomi en çok nerede büyüyor Çin ve Türkiye’de. İstanbul’da ne görürüz? Her yerde vinçler.” dediğini hatırlatıyor. Vinç imgesinin önemine vurgu yapıyor çünkü 1960’lar Paris’inde kentsel dönüşüm politikalarıyla literatüre “vinç yolu” kavramı giriyor. Böylece İstanbul’un o dönem Paris’te olduğu gibi bir “vinçler şehrine” dönüştüğünün altı çiziliyor. Vinçler şehrinin bu dönüşüme cevabı ise çok açık bir şekilde “şehir hakkı talebi” oluyor. Devlet otoritelerinin ve kurumlarının her türlü baskısına karşı Lefebvre’in; şehir hakkı bir çığlık ve bir taleptir” diye tanımladığı durum Türkiye’de, “İstanbul bizim” sloganıyla karşılığını buluyor. Çiçekoğlu, 1968 Paris’i ile İstanbul Gezi isyanı arasındaki ortaklıkları da taşıyor kitaba, atılan sloganlardan, yaşananların çıkış noktasına kadar pek çok şeyin benzerliğini görüyoruz böylece. Elbette her olayın koşulları birebir aynı olamaz veya hep aynı olacak diye bir kural yoktur. Ancak yazarın anlatısına da kulak vererek söyleyebiliriz ki Gezi ruhu dediğimiz o tanımsız durumun, 68 Paris’inin ruhuyla benzeşen çok yönü var.

Peki, isyanların izlerini filmlerden sürebilir miyiz? Çiçekoğlu, bir bakıma bu sorunun peşine düşerek filmleri bu soru ile okumaya çalışıyor. Ve “yaygın bir yıkarak yapmanın getirdiği kolektif travma” konusunda ortaklaşan filmleri Paris ve İstanbul üzerinden okuyor. Godard’ın; “Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey” filminde yinelenen vinç imgesine ve vinç yolu kavramına dikkat çekiyor. Bu filmde yönetmenin şehrin sıkıntısı ile bireyin sıkıntısını iç içe anlatırken “ifadesiz bir şehrin” nasıl “ifadesiz yüzlere” dönüştüğünün sinemasal anlatısını gözler önüne seriyor. Türkiye’de ise bu durumu ifade eden ilk film “C Blok” (Zeki Demirkubuz) olarak karşımıza çıkıyor. C Blok filmi kentin artık bir hapishaneye dönüştüğüne belki de ilk atıf yapan film. Binalar arasında sıkışmış, nereye baksa gri beton yığınlarıyla karşılaşan, ilişkilerin tam anlamıyla ikincil olduğu, kimsesiz, anlamsız bir varlığın sıkıntısı, filmin karelerine ve kahramanların yüzlerine yansıyan.

“Kentsel yenilenme savaş gibi kapitalizmin yıkarak yapma yöntemlerinden birisi” diyor yazar. Bu durumun getirisini ise “hiçbir yer” ve “hiçbir kimse” kavramları üzerinden düşünüyor. Boş mekȃnlar, güven vermeyen alanlar, nereye gideceğini bilemediğin, yön duygusu olmayan bir şehir yani artık hiçbir yere ait olamayan ve varlığının karşılığı hiç olan, şehrin yüzünü ve belleğini kaybetmesiyle kendi yüzünü ve belleğinisehrin-itirazi--gezi-direnisi-oncesi-istanbul-filmlerinde-isyan-esigi-Front-1kaybeden bireyler topluluğu yazarın kavramıyla “hiç kimse” olunan bir varlık sıkıntısı. Yazar bu duygunun hȃkim olduğu filmlerin, Türkiye’de 2010 yılından itibaren izlerinin sürülebileceğini belirtiyor. İstanbul artık filmlerde de, güzel şeyler vaat eden imgelerini kaybeden, “hiçbir yer” duygusu veren bir mekȃna dönüşüyor. Örneğin; Gurbet Kuşları filminde “cennet mekȃn” olarak sunulan, filmlerde adeta bir başlangıç ve umut noktasını temsil eden Haydarpaşa imgesi; “Anlat İstanbul” “Hiçbir Yerde” gibi filmlerde kaçışın olmadığı, sıkışıp kalınmış bir “dehşet mekȃn” algısının göstergesi oluyor. Şehrin duygusu böylece filmlerin duygusuna dönüşüyor. İstanbul yara aldıkça, yaşayanları da yara alıyor ve “hiçbir yerin”, “hiç kimsesi” olarak şehrin sıkıntısına mahkȗm bir hayatın sürdürücüsü oluyorlar.

Yazarın Gezi öncesi filmlerde dikkat çektiği bir diğer nokta kadınların edilgen temsili ve şehir sıkıntısını erkekler sadece yaşıyormuş gibi, kurgulanan sinemasal anlatı oluşturuyor. Örneğin; “Kaybedenler Kulübü” bir şehir sıkıntısı filmi olmasına rağmen yazarın deyimiyle filmin kadın karakteri sadece “bir dolgu malzemesi” olarak temsil ediliyor ve şehri esas olarak erkeklere ait bir mekȃn olarak tanımlıyor. Gezi öncesi bazı filmlerle ise durumun değişmeye başladığına da dikkat çekiyor yazar. Bu filmlerden; “Şimdiki Zaman”ın Mina’sı yalnızca filmin kahramanı değil, aynı zamanda kendi hayatının da kahramanı olmak istiyor. Bu iki filmde de kadınlar bir şekilde kaçmaya çalışıyorlar ve şehir sıkıntısı filmlerinin ortak kaçış imgesinin su, deniz ya da gökyüzü olması yazarın anlatısının ilginç bir ayrıntısı olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin; Reha Erdem’in “Hayat Var” filminin son sahnesi veya “Şimdiki Zaman” filminde Mina’nın, rüyasının denize geçişi, Antonioni filmlerinde şehrin yarattığı kaybolmuşluk ve genel iç sıkıntısından kaçılabilecek tek adresin gökyüzü olması gibi. Eğer filmlerde özellikle şehir hakkı talebi için isyan eşiğini sezmek, itirazın ilk seslerini duymak istiyorsak, bu imgelerin gerçekten önemli olduğuna dikkat çekmemiz gerekiyor. Çünkü ağacına, suyuna, parkına sahip çıkmak bir anlamda doğaya sahip çıkmak anlamını taşıyor. Yaşanan iç sıkıntısı, hiç kimse olma, ait hissedememe hali ve kaçamayış, kaçamayınca da yani bulutlara gidemeyince, denize atlayıp kaçıp kurtulamayınca, kaçışın olanı savunmak kalıyor geriye yani gökyüzünü, denizi, doğayı. Bu savunmanın anlamı ise “kent hakkı” talebi olarak karşımıza çıkıyor ve Gezi Direnişi’nin anlamı da kısacası bu.

Yazarın Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne” ve “Hayat Var” filmleri arasında kurduğu bağlantıda oldukça dikkat çekici. İki film arasında dört yıl var ve ilk film “Korkuyorum Anne” hȃlȃ İstanbul yaşanılabilir bir yer olarak anlatılırken, “Hayat Var” filminde Hayat’ın tacizden kurtuluşunun tek yolu İstanbul’dan kaçmak şeklinde sunuluyor. Yani en baştan anlattığımız gibi; İstanbul artık yaşanacak değil, kaçıp kutulanacak bir şehir haline geliyor. Ancak bir şey oluyor hem kitap için önemli olan, hem de belki Gezi’nin güçlü kadınlarının ilk temsili olan bir film ortaya çıkıyor. Reha Erdem; “Şarkı Söyleyen Kadınlar.” Filmi izleyenler hatırlayacaklardır Erdem, bu filmde erkeklerden tüm gücü alıp kadınlara verir adeta. Erkekler yine yapacaklarını yapsalar da kadınlar bir şekilde doğaya sığınarak kollarlar kendilerini, erkekler aciz kaldıkları durumlarda hep kadınlara ihtiyaç duyarlar, onların sağaltıcılığı sayesinde yaşama dönebilirler. Kadınların kendilerini güvende hissettikleri tek yer olan, ormanlarda söyledikleri doğa temalı şarkılar filmin anlatısında önemli yer tutar. Gezi’de “kırmızılı kadın”, “siyahlı kadın”, “sapanlı teyze” imgelerini ve kadınların, LGBTİQ bireylerin nasıl öne çıktığını hatırlarsak, gücün bir şekilde otoriteyi her zaman üzerinde hissedene geçtiğini de söyleyebiliriz. Gezi öncesinde kaç çocuk doğuracağından, kürtaj hakkına kadar birçok noktada kadın bedenine müdahil olan devlete, kadınlar direnişin en önünde yer alarak, cevap vermişlerdir. Tıpkı Reha Erdem filminde kadınların doğada söyledikleri şarkılar gibi; Gezi’de kadınların isyan şarkısına dönüşmüştür. Ve aynı filmin son cümlesi şöyledir: “Artık hiç korkmuyorum.”

Şehrin İtirazı’nda yazarın başardığı ve söylemeden geçilmeyecek en önemli yan, sinemanın sunduğu olanakları bir kere daha görmüş olmamız. Ve Ulus Baker’in şu cümlesi sanırım bu durumun karşılığı; “Çünkü film, kitlelerin beyinlerini etkileyebilen ve onlara eylem istemi hissi verebilen türde etkili bir ortamdır.”

Emek Erez – edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

bay_mozart_uyaniyor_1baskiEva Baronsky’nin “Bay Mozart Uyanıyor” adlı romanı Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Klasik Batı müziğinin dâhi bestecisi Wolfgang Amadeus Mozart, 5 Aralık 1791’de, Viyana’da sert bir kış günü ölüm döşeğindedir. Karısı Constanze başucunda gözyaşları dökerek beklerken Mozart ıstıraplar içinde bilincini yitirir; ertesi sabah gözlerini açtığında yabancı bir yerde ve bambaşka bir dönemde olduğunu fark eder. Bu akıl almaz geçişi anlamlandırmaya çalışan dâhi bestecinin vardığı sonuç şudur: Tanrı ondan Requiem isimli yarım kalmış şaheserini bitirmesini istemektedir.

Günümüz Viyanası’na 18. yüzyıldan kalma ağdalı dili ve çağdışı davranışlarıyla uyum sağlamakta zorlanan Mozart, yeraltındaki metronun, atsız araçların, orkestrasız müziğin ve modern yaşamın şoku ile heyecanını bir arada yaşar. Bir yandan ürküten, bir yandan meraklandıran bu yeni dünyada acemilik çeken ve kimliği bile olmayan Mozart’ın tek pusulası müzik, tek rehberleri Polonyalı sokak kemancısı Piotr ve Anju isimli genç kızdır. Bir jazz-barda ve yardım konserlerinde piyanistlik yapan Mozart’ın bu yabancı dönemde geçirdiği süre uzadıkça Requiem’i bitirdiği zaman onu neyin beklediği sorusu da giderek ürkütücü bir nitelik kazanır.

Bay Mozart Uyanıyor isimli yapıtıyla 2010 yılında Friedrich-Hölderlin Teşvik Ödülü’ne layık görülen Alman yazar Eva Baronsky, okuyucuya bu eseriyle hayal gücünü kanatlandıran trajikomik bir macera sunuyor.

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

bukowski-960x540Amerikalı yazar Charles Bukowski’nin bugüne dek yayımlanmamış şiir ve mektupları, üç kitaptan oluşacak bir antoloji serisi olarak yayımlanacak. Kitaplarda özellikle Bukowski’nin kedilere karşı sevgisi öne çıkacak.

Canongate tarafından yayımlanacak üç kitabın ilki önümüzdeki temmuz ayında geliyor. Bukowski’nin yazma sanatı hakkında yazdığı mektuplardan oluşacak ilk kitabın ardından On Cats ismini taşıyan ikinci kitap yayımlanacak. On Cats isminden de anlaşılacağı üzere, Bukowski’nin kediler için yazdığı şiirlerden oluşuyor olacak. Yazdığı Bukowski biyografisiyle tanınan Howard Sounes, Bukowski’nin yaşı ilerledikçe kedilerle daha güçlü bir bağ kurduğunu ve evlerinde onlarca kedi beslediğini söylüyor.

Üç kitaplık serinin son kitabı da 2016 yılının şubatında yayınlanacak olan On Love ismini taşıyor. Yine Bukowski’nin bugüne dek yayımlanmamış mektup ve şiirlerinden oluşan On Love‘la Canongate’in bu üçlemesi sona erecek olsa da Howard Sounes’e göre gün yüzü görmemiş Bukowski yazılarının sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Charles Bukowski’nin ölmeden önce editörü John Martin’e yüzlerce çalışmasını bıraktığını belirten Sounes, Bukowski tarafından yazılmış binlerce mektup ve birçok şiir ve kısa hikayenin yayımlanmadan beklediğini söylüyor.

Kaynak: Bantmag (25 Mart 2015)

28489479İngiltere’nin önde gelen edebiyat ödüllerinden Man Booker’ın bu seneki adayları, jüri başkanı Marina Warner tarafından açıklandı. Listede Mozambikli Maryse Conde’den Kongolu Alain Mabanckou’ya kadar dünyanın dört bir yanından farklı yazarlar bulunuyor.

İki yıl önce sadece Büyük Britanya, İrlanda ve İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) üyesi ülkelerin yazarlarına açık olan Man Booker Ödülü, son değişiklikle İngilizce ve Büyük Britanya sınırları dahilinde yayınlanmış bütün kitaplara açılmıştı.

Bu yeni yönetmelik kapsamında 2015 Man Booker adayı 8 yazarın adı, 24 Mart günü Cape Town Üniversitesi’ndeki basın toplantısında açıklandı.

Kazanan yazar, 60 bin pound para ödülünün sahibi olacak.

Ödülü 2013 yılında Amerikalı öykücü Lydia Davis, 2011’de Amerikalı romancı Philip Roth, 2009’da ise Kanadalı öykücü (aynı zamanda Nobel adayı olan) Alice Munro kazanmıştı.

Bu yılın kazananı 17 Mayıs’ta açıklanacak.

Adaylar

  • César Aira (Arjantin)
  • Hoda Barakat (Lübnan)
  • Maryse Condé (Guadeloupe)
  • Mia Couto (Mozambik)
  • Amitav Ghosh (Hindistan)
  • Fanny Howe (Amerika)
  • Ibrahim Al-Koni (Libya)
  • László Krasznahorkai (Macaristan)
  • Alain Mabanckou (Kongo)
  • Marlene van Niekerk (Güney Afrika)

Kaynak: Hürriyet (25 Mart 2015)

Büyünün RengiSir Terry Pratchett’ın, kültleşmiş “DiskDünya” serisinin ilk iki halkası Büyünün Rengi ve Fantastik Işık, Niran Elçi’nin Türkçesi ve Delidolu Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tüm zamanların en uzun soluklu dizilerinden biri sayılan DiskDünya, ilk kez okurla buluştuğu 1983 yılından bu yana, gerek özgün hikâyesi gerekse sıra dışı karakterleriyle her yaştan okurun ilgisini çekmeyi başaran asla eskimeyecek bir başyapıta dönüşüyor.

Eşsiz mizahı ve ironisiyle hayranlık yaratan Terry Pratchett, sınır tanımaz yaratıcılığını dâhiyane fikirleriyle buluşturarak, okurlarını, DiskDünya adında, devasa bir kaplumbağanın üzerindeki dört filin sırtladığı diskten oluşan, düşünce ile gerçekliğin arasında tutunmaya çalışan benzersiz bir âleme çağırıyor.

Bin bir çeşit büyünün, ateş püskürten ejderhaların, korkunç canavarların, konuşan ağaçların, kimliği belirsiz yaratıkların, gizemli tanrıların ve ölüme meydan okuyan trollerin arzı endam ettikleri DiskDünya’da, daha önce eşi benzeri görülmemiş detaylarla süslenmiş olağanüstü bir evren resmediliyor.

Pratchett’ın, yolculuk ve turizm temasını oldukça derinlikli bir şekilde işlediği serinin ilk kitabı Büyünün Rengi’nde tanıştığımız İkiçiçek karakteri, DiskDünya’nın en büyük şehri Ankh-Morpark’a ayak basan ilk turist oluyor. Burada çevresine adeta para saçarak garip davranışlar sergileyen DiskDünya’nın ilk turistine yol göstermesi için bir rehber gerekiyor. İkiçiçek’in imdadına Rincewind adında, heyecanlı tavırlarıyla dikkat çeken, ama okuldan bile atılmasına sebep olabilecek kadar başarısız sayılabilecek bir sihirbaz yetişiyor. Kısa sürede kaynaşan (!) iki yoldaş, ilerleyen zamanlarda tehlikelerle dolu bir maceraya sürükleniyor.

Fantastik IşıkOlaylar sarpa sarmışken, DiskDünya’daki filozoflar Büyük A’Tuin adlı kaplumbağanın nereye gittiği ya da çiftleşip yeni diskdünyalar yaratıp yaratmayacağı üzerine kafa yormakla meşgul görünüyor. Geleceği değiştirmek isteyen ve Rincewind’in peşine düşmek için oldukça geçerli bir sebebi olan sihirbazların varlığı ise ortama tuz biber ekiyor…

Macera boyunca, ölümden hep kıl payı kurtulan Rincewind’in ve yoldaşının birinci romanın finalinde neyle ya da kimle yüzleşeceği, okur için de büyük bir sürprize dönüşüyor. Öykümüz, bu sürprizin ardından hızla ve sürükleyici bir şekilde serüvene kaldığı yerden devam ediyor. Rincewind, sahip olduğu ama kullanmadığı büyüyü keşfedebilecek mi? DiskDünya’yı sırtında taşıyan kaplumbağanın nereye gittiğini çözmeye çalışanlar sorularının yanıtlarını bulabilecek mi? İkiçiçek geldiği yere geri dönebilecek mi? Rincewind atıldığı okula yeniden kabul edilebilecek mi? Tüm bu soruların yanıtları efsane dizinin ikinci romanı Fantastik Işık’ta açığa kavuşarak serinin üçüncü kitabı için de iştah kabartıyor…

DiskDünya serisi, hayalgücünün sınırlarını zorlayan kurgusunun yanı sıra kuantum fiziğinden sanayi devrimine, popüler kültür klişelerinden Hamlet, Rüzgâr Gibi Geçti vb. edebiyat ve sinema klasiklerine uzanan değişik kültür unsurlarına saygı duruşunda bulunarak gerçek dünyadaki pek çok konuyla dalga geçmesini bilen göz kamaştırıcı bir edebiyat harikası…

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

2012 yılında başlayan CerEdebiyat söyleşilerinde Nisan ayı konuğu usta kalem Sezgin Kaymaz oluyor. 25 Nisan Cumartesi günü, saat 14:30’da CerModern’de gerçekleştirilecek söyleşinin moderatörlüğünü CerEdebiyat Koordinatörü Tolga Yüksel üstleniyor. Katılımın ücretsiz olduğu söyleşi sonrası yazar kitaplarını imzalayacak.

11109824_703273203110252_7762802443512025928_n

Sezgin Kaymaz kimdir?

2008 yılında ”Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir” adlı ilk kitabını yayımlayan Sezgin Kaymaz’ın  ayrıca “Geber Anne!” (1998), “Kaptanın Teknesi” (1999), “Lucky” (2000), “Zindankale” (2004), “Sandık Odası” (2005), Medet (2007), Ateş Canına Yapışsın (2008), “Kün” (2013). “Bakele” (2015) isimli kitapları bulunmakta.

Yazarla gerçekleştirilen bir söyleşi için>>>

edebiyathaber.net (20 Nisan 2015)

kucuk_prens_kapakKüçük Prens“, yayınlandığı 1943 yılından itibaren verdiği farklı boyutlardaki mesajlarla çocuk edebiyatına ait olma özelliğini çoktan aşmış, iki yüz civarında dil ve lehçeye çevrilmiş bir kitap…

Birçok satırı altı çizilesi nitelikte, aforizmalarla, öğütlerle dolu bir başucu kitabı…

Görsel boyutlarıyla bir cep kitabı, hafızalardaki boyutlarıyla ise okuyanların akıl ve kalp ceplerinden çıkaramadıkları bir novella…

Dilimize ilk çevirisi Ahmet Muhip Dıranas tarafından yapılan eserin, Cemal Süreya, Tomris Uyar, Selim İleri gibi değerli edebiyatçılara ait olanlar da dahil olmak üzere pek çok Türkçe çevirisi bulunuyor.

Orijinal adıyla “Le Petit Prince” in yazarı Antoine Saint-Exupery de en az eseri kadar ilginç ve sırlarla dolu bir kişilik. Macera dolu yaşamının içine edebiyatı da dahil etmesi eserlerine farklı bir tat katmış. “Küçük Prens”i modası geçmez bir popülariteye sürükleyen en önemli nedenlerden biri yazarın kitabıyla iç içe geçmiş bu maceraperest özelliği olmalı. Pilotluk mesleğini içselleştirip hayal gücü ile besleyerek okurlara sunan yazarın kişilik özellikleri, kitapta ustalıkla gizlenmiş mesajlar, orjinal anlatım içeriği ve her yaştan okuyucu ilgisi gibi unsurların birleşmesi, eseri günümüze kadar taşıyor.

Kurulmuş cümlelerin altına saklanmış gizli mesajların her biri okuyucuda bir çeşit tiryakilik yaratıyor. Kitabı okuyanlar, bir yandan da âdeta kutsal bir metnin içerdiği sırları çözme zevkine eriştikleri için mutlanıyorlar. Büyüklere verilmiş onca gizli mesajı bir çocuk kitabına indirgemek ve bir çocuğun hayalî cümlelerinin ardına saklamak oldukça kıvrak bir edebî zekânın göstergesi…

Önemli ve çarpıcı hayat dersleri veren kitap, bu yönüyle bir eğitici metin işlevi de görmektedir, diyebiliriz. Eser, özellikle moderniteye ve topluma eleştiri yönüyle dikkat çekiyor.

Yazarın mesleği dolayısıyla gezdiği ülkelerden ilham alarak yarattığı düşünülen Küçük Prens’in uçağıyla gittiği gezegenlerin her birinin farklı bir ülkeye karşılık geldiği tahmin ediliyor. Kitapta Türklerle ilgili bir bölüm de yer alıyor.

Eserde mekân olarak geçen çölün, yazarın bir uçuşu sırasında düştüğü fakat kurtulduğu Sahra Çölü olduğu varsayımı da bulunuyor.

“Küçük Prens” orijinal hâliyle o denli benimsenir ki, ünlü karikatürist Joann Sfar tarafından çizgi roman hâline getirilmesine bile kimi okuyucu kesimi tarafından şiddetle karşı çıkılır.

Kitabının içeriğini kendi orjinal suluboya çizimleriyle de destekleyen Saint-Exupery, bu yalın ve basit çizimlerle Küçük Prens’e bir çocuk kitabı olma özelliğini katmayı arzu etmiş gibidir. Yazarın kendisinin de açıkladığı gibi bu çizimlerden en etkileyici olanı “baobap ağaçları’’yla ilgili olanıdır.

1900 yılında Fransa’nın Lyon kentinde doğan Saint-Exupery, babasını henüz dört yaşındayken kaybetmiştir. Pilotluk mesleğini seçen yazarın ölümü de kitabı gibi sırlarla yüklüdür. Savaş karşıtı olduğu bilinen yazar, İkinci Dünya Savaşı’nda görevi gereği Korsika’dan havalanan keşif uçağının düşmesi sonucu bir daha geri dönemez.1944 yılında kaybolan uçağının enkazı, 2000 yılında Atlantik kıyılarında Marsilyalı bir balıkçının uyarısıyla bulunur. Ölümünden altmış beş yıl sonra Hors Rippert adlı Alman pilotun, yazarın kullandığı uçağı düşürdüğünü itiraf ederek “İçinde kim olduğunu bilseydim ateş etmezdim.” dediği söylenmektedir.

Yapılan incelemelerde Jean-Claude Ibert’e göre kitabın mesajlarla ve gizemlerle dolu olmasının yanında “çocukluğun ve masumiyetin yeniden keşfedilmesi miti’’gibi bir temelinin de bulunduğu görülmüştür. Ibert, yazarın yaşamı boyunca kendisini “çocukluğundan sürgün edilmiş gibi” hissettiğini söylerken elbette haklıdır. Bu kitap, babasını dört yaşında yitirmiş hassas ve yetenekli bir çocuğun ruhunun dışa vurumu olmalı…

Bu noktada ister istemez aklımıza “Saint-Exupery mi Küçük Prens’i yaratmıştır yoksa ruhundaki Küçük Prens mi Saint-Exupery’i ortaya çıkartmıştır?” sorusu geliyor.

kucuk prens-3471-Still002Anlaşıldığı kadarıyla Küçük Prens, yazarın bir bakıma tıpkı kendisi gibi çocukluğunu bir hazine misali saklamayı başaran yetişkinlere sunduğu bir armağan olmuştur. Kitabın önsözünde yer alan “Bütün büyükler bir zamanlar çocuktular. ( Pek azı bunu hatırlayabilse de. )” cümlesi de bunu işaret ediyor. Yazarın eseri, dostu Leon Werth’in çocukluğuna ithaf ettiğini görmek bu açıdan dikkate değer… Minik önsöz, yazarın önemsediği değerleri yansıtması açısından da önemli…

Kitap boyunca Saint-Exupery’nin etkili ve büyülü anlatımı sayesinde somut kavramlarla soyut kavramlar arasında bir gel-git durumu yaşanmakta… Yazar böylelikle somutlaştırmayla mesaj verirken çocukları soyut dünyanın boyutuna da geçirerek düşünme ve hayal kurma yetilerini geliştiriyor.

Kitabın asıl büyüsünü ise toplam yirmi yedi bölüm boyunca dostluk, sevgi ve mutluluğa karşılık yalnızlık ve içe dönüklük temalarının işlenmesi oluşturuyor.

Bu temaların yanı sıra özlem, doğaya saygı, sorumluluk, yararlılık, sadakat, güzellik, alışkanlıklar, âdetler, özeleştiri, iyimserlik, maneviyat, özveri gibi son derece yararlı temalar da göze çarpmakta…

Yazar, kitap boyu özellikle pedagojik alandaki öğrenme adımlarını ve yöntemlerini büyük bir titizlikle uygulamış.

Kitabın başkahramanı olan Küçük Prens sürekli soru sorar fakat kendisi pek az cevap verir. Bu da onu okuyucuya gizemli ve ulaşılmaz bir karakter olarak sunan bir başka etkendir.

Küçük Prens, uçağıyla farklı gezegenlere yaptığı yolculuk boyunca her bir gezegende tek başına yaşayan kahramanlarla karşılaşır. İşte bu kahramanlar aracılığıyla biteviye olarak insanın yalnızlığı vurgulanır. Özellikle son durak olan Dünya’da bu duygu had safhadadır ve dünyada insanların manevi değerlerden çok maddi değerlere odaklandıkları eleştirisi yapılır. Ayrıca bu insanlar aracılığıyla kimi insani zayıflıkların eleştirisinin yapıldığı da görülür.

Uğradığı gezegenlerde tanıştığı kahramanlardaki otoriteye ve maddiyata düşkünlük, takıntı, yüksek ego gibi konular Küçük Prens’i mutsuzluğa sürüklemeleri yoluyla eleştirilmiş ve bunların olumsuz birer insani zaaf oldukları sezdirilmiştir.

Kitap boyunca büyüklere verilmek istenen mesajların en önemlisi ise insanların yaşamları boyunca gereksiz ayrıntılarla uğraşırken asıl güzellikleri ıskalamaları gibi büyük bir yanlışa düştükleri gerçeğidir.

Küçük Prens, bir çocuk kitabı kahramanı olmasından cesaret alarak düşündüklerini kimi zaman cesurca, hattâ belki biraz da patavatsızca, çoğunlukla da masumluğun ardına saklanmış bir bilgelikle dile getiren bir karakter…

Fransa euroya geçmeden önce 50 Frankların üzerinde yazarının ve kahramanının resimleri basılan, minimal yazılarla alıntıları işlenen bu kitabın Japonya’da bir müzesi, Güney Kore’de ise adına köyü bulunmaktadır. Ayrıca yazarının doğup büyüdüğü Lyon’daki havaalanına da Saint-Exupery adı verilmiş, eser opera, tiyatro oyunları ve şarkılara konu olmuş, defalarca sinemaya uyarlanmıştır.

Kucuk-Prens-1024x683-596x397Kitabın masalsı bir havaya bürünmesindeki etkenlerden biri olan altın sarısı saçları, güzel ve naif yüzü, hassas kalbiyle Küçük Prens, bir küçük çoban da olabilirdi. Yazarın soylu bir aileden gelmesinin etkisiyle midir bilinmez, ilk kez dünyaca bu denli sözü dinlenen bir Küçük Prens’le tanışmış olmak özellikle çocuk okurlar açısından farklı bir şans olarak kabul edilmeli.

“Yıldızların hepsi çıkrığı paslı birer kuyu olacak benim için. Yıldızların hepsi taze su verecekler bana.” sözleriyle dostu Tilki’ye ve yaşama veda eden Küçük Prens’in sonunu düşündüğümüzde henüz kırk dört yaşında hayatı sona eren Saint-Exupery’nin, Küçük Prens ile benzer şekilde yaşamını gökyüzünde yitirmesi oldukça manidar. Eserin sonuç bölümünde Küçük Prens’in gitmeden ( ölmeden) önce dostu Tilki’yle yaptığı veda konuşması kitabın en duygusal bölümüdür.

Saint-Exupery, ölüm ve ayrılık kavramlarını gökyüzündeki yıldızlarla süsleyerek anlatır. Acı bir soyutu hoş bir somutla kaynaştırarak anlatmanın, acıyı güzelliklerle hafifletmenin belki de en güzel örneklerinden birini buluruz bu satırlarda… Kitap boyu anlatmak istediklerini anlatmış, yaşam öğütlerini vermiş ve en sonunda insan hayatındaki en acı kavram olan ölümü de olabilecek en güzel şekilde tarif ederek üstüne düşeni yapmanın gönül rahatlığıyla hikâyeyi sona erdirmiştir.

Çok sevdiği gökyüzünde, yıldızlardan su içtiğine emin olduğumuz yazarın anısına…

“Yıldızlardan birindeki bir çiçeği seversen, akşamları gökyüzüne bakmak ne güzeldir! Tüm yıldızlar çiçeğe dururlar.”

“’İnsanlar nerde?’diye sessizliği bozdu sonunda Küçük Prens. ‘Çölde insan yalnız hissediyor kendini.’‘İnsanların arasında da yalnızdır insan.’dedi yılan.”

“En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.”

“İnsanların hiçbir şey öğrenecek vakitleri yok artık. Her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. Ama dost satan bir satıcı olmadığından, insanların dostları da yok artık. Bir dost istiyorsan evcilleştir beni.”

“Ama, tilkinin dedikleri aklıma geldi birden. Birinin sizi evcilleştirmesini kabul etmişseniz, biraz olsun gözyaşı dökmeyi de göze alacaktınız.”

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (24 Mart 2015)

reservoir_dogs_2_by_buzzbashuKadraj Sinema, soygun temalı 10 harika filmi derledi.

  • Heat (Büyük Hesaplaşma)
  • Snatch (Kapışma)
  • Ocean’s
  • Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri)
  • Stander (Çete)
  • Inside Man (İçerdeki Adam)
  • Now You See Me (Sihirbazlar Çetesi)
  • Point Break (Kırılma Noktası)
  • Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü)
  • Italian Job  (İtalyan İşi)

edebiyathaber.net (24 Mart 2015)

feridun andac 10.tifBir formül verip reçete yazacak değilim. Üstelik karşımızda bir dolu Shakespeare uzmanı varken…

Bizleri besleyen, aydınlatan oyunları, şiirleri, sözlükleriyle Shakespeare kezlerce dönülüp okunmayı hak eden bir anlatıcıdır benim gözümde.

Julius Caesar’ı okuyorum günlerdir. Albert Camus’nün Caligula’sına (Çev.: Bertan Onaran) döndürdü beni ister istemez. Nice zaman önce, gene karanlık bir zamandan geçtiğimiz günlerde dönüp okumuş, yazmıştım da. Bu kez, Yalçın Küçük okumalarımda onun da andığını görünce döndüm bu iki yazara, yapıta.

Bu arada, Camus’nün Caligula oyununun yeni çevirisi de (Çev.: Ayberk Erkay) gelince, buna da döndüm ister istemez. Bir roman gibi kendini okutur, ama bir Shakespeare oyunu kadar da etkilidir Camus’nün bu oyunu.

Günümüze, zamanımıza çağrısı olması ise kayda değer bir nitelik elbette. Daha ilk sayfalarda karşınıza çıkan Hélicon’un şu repliği az çok oyunun seyri/izlekleri hakkında bilgi de vermiyor değil:

İtidal beyler, itidal! Duruşumuzu muhafaza edelim. Roma İmparatorluğu, unutmayalım ki bizzat bizleriz. Biz güçten düşersek imparatorluk perişan olur. Şu vakitte buna asla müsaade edemeyiz! İlk iş olarak şu anda yapmamız gereken, afiyetle karnımızı doyurmaktır, biz yiyelim ki imparatorluk güçsüz düşmesin.

Camus, bu oyununu savaş ortamında yazmıştı. Savaş tiranlarının dünyayı yangın yerine çevirdikleri bir zamanın içinden geçiyordu yazar. İnsanın yaşama/düşünme/yaratma özgürlüğünün ortadan kalktığı ve ahlaki değerlerin çöküntüye uğradığı bir zamandır… Zorbalık alıp başını gitmiştir. Suç, yıkanmakta; yasalar hiçe sayılmaktadır.

Shakespeare, Julius Caesar’ı 1599’da kaleme almıştır. O da “zalim Roma”ya, onun çocuklarına bakmaktadır. Saralı Caesar zorbalık yönetimi inşa etmektedir adım adım. Onun bu gidişine dur demek için bir araya gelen çevresindekiler bu tiranlığa son vermek için yola çıkmışlardır. Yolsuzluklar, haksızlıklar alıp başını gitmiştir Roma’da. Kendini ülkenin tek hakimi kılmak isteyen Caesar’ın ölümü Brutus’tan olur. Suç dolu bir yeryüzünün kurtuluşu için işlense de cinayet, ucu Caligula’ya varan imparatorluk benzer biçimde sürmektedir.

Doğrusu Shakespeare’in tarihe dönük yüzü ile Camus’nün tarihten esini ortak bir temayı öne çıkarmaktadır: Güç zehirler. Ama daha da önemlisi, sanatçının çağını okuma bilinci. Evet, bunun nasıl olması gerektiğine dönük ipuçlarını da buluruz Shakespeare oyunlarında. Shakespeare uzmanları ne der bilemem ama; onun tiyatrosunda pekala politik unsurlar gözleriz.

Sıklıkla yinelenen “Shakespeare’in belleği” tanımı yol açıcıdır onu anlamamız için.

Kuşkusuz tiyatro oyunu sahnelenmek için yazılır. Gelgelelim, bir savım şu ki; iyi oyun yazarları oyunlarını aynı zamanda okutmak için de yazmışlardır!

Bir Shakespeare’in yanına Çehov’u koyabiliriz. Pekala Brecht’in, Lorca’nın ; bizden Orhan Asena ve Güngör Dilmen’in oyunlarını da ekleyebiliriz bu okuma sırasına.

Gene de, benim aklım fikrim Shakespeare’dedir.

Okudukça bir dili arıtarak yazmanın ne anlama gelebileceğini düşünürüm onunla.

Shakespeare okuma notlarından…

Shakespeare okuma notlarımdan bir kesitini burada sizinle paylaşmak isterim sevgili okurum:

Elimin altındaki birkaç Shakespeare sözlüğünden biridir TheWordsworth/Dictionary of Shakespeare (1990). Charles Boyce’un bu sözlüğünün yanında Özdemir Nutku’nunkine de ( Shakespeare Sözlüğü, 2008 ) sıklıkla döndüğüm olur. Pelican’ın “The Complete Works” edisyonunu da bizdeki Shakespeare çevirileriyle karşılaştırmalı okumayı zaman zaman iş edinirim.

Talat Sait Halman’ın “Soneler” çevirisinin yeni basımını yayıma hazırlarken yaptığımız konuşmaların birinde kendisine sormuştum da: “Shakespeare okuyarak İngilizce öğrenebilir mi insan” diye. Halman, aşağı yukarı, şunları söylemişti: hem çok zordur hem de en doğru yoldur belki! Ama Shakespeare, sözlük eşliğinde okunmalı her zaman.

Andığım ilk iki kitabı o da önermişti.

Derdim Shakespeare üzerinden İngilizcenin labirentlerinde gezinmek değildi kuşkusuz.

Onun duyumsayarak yazdığı dili kavramak yabana atılır bir şey değildi elbette.

1.700 sayfalık Shakespeare külliyatını özenle hazırlanmış bir edisyondan karşılaştırmalı okumak çok öğretici geliyor bana.

120810-shakespeare.widecJulius Caesar tragedyasını Sabahattin Eyuboğlu çevirisiyle karşılaştırmalı okurken Shakespeare’in söz oyunlarının, sözcük dağarcığının zenginliği şaşırtıcı olmanın ötesinde, anlatıda bir dil tutumu geliştirebilmede bunların ne denli önemli olduğunu da sıklıkla hatırlatıyordu size.

Kuşkusuz böylesi bir Shakespeare okuması hem çok yorucu hem de teknik bir okuma gerektiriyor. Dili dil içinden okumak…çevirisi çevirisini okumaya hiç benzemez.

Gene de sözcüklerle oyunu seven birinin Shakespeare’le böylesi bir yolculuğa çıkmasını eğlendirici bulurum:

COBBLER: Truly, sir, in rescept of a fine İKİNCİYURTTAŞ: Doğrusu, bayım, güzel iştir

of a fine workman I am but, as you would benim ki. İnsanları ben yürütürüm diyebilirsiniz.

say, a cobbler.

MURELLUS: But what trade art thou? MURELLES: Zanaat nedir? Doğru dürüst

Answer me directly. Karşılık ver.

Bu tür bir karşılaştırmalı/açıklamalı okumada Shakespeare, sözcük kullanımındaki anlam çeşitliliği, ifade biçimindeki derinlik/yoğunluk, cümle kuruluşlarındaki yalınlığı göstermesi açısından öğretici geliyor bana. Buradaki amacınız metnin konusal kavrayışındansa, sözcüklerle yapılandırılan anlatının; sözcük/cümle bağıntılarındaki sözdizimi zenginliğini görmektir.

Buradan nereye varırsınız?

“Answer me directly”ın karşılığını Eyuboğlu, “doğru dürüst karşılık ver” olarak çevirmiştir. Burada bir terslik yok. Ama siz, bunu, “açıklıkla”/ “içtenlikle”/ “açıklayarak”/ “dolaştırmadan” karşılık ver olarak söyleyebilirsiniz. Yani “dolaştırmadan”, ama “açıklayarak”…”directly”> doğrudan doğruya, hemen.

Eğer birebir çevrilseydi bunlardan biri kullanılacaktı ihtimal! Ama Shakespearece söyleyişte böylesi bir yol seçilmiştir.

Demem o ki; Shakespeare’in konuşma dilinden beslendiği kesin. Oyunlarında çizdiği karakterlerin konuşmalarına yansıyan da budur. Hem sınıfsal konumları hem de söyleyiş özelliklerini ifade etmede dikkate değerdir. Bu da, bir yazarın dili kullanımında yalınkatlıktan uzak durması gerektiğini hatırlatan bir olgudur. Dili salt eylemselleştirerek kullanmak/anlatmak yerine; sözcük çeşitleriyle , ifade zenginlikleriyle donatmak sizi bir üslup yaratmaya da yöneltir.

Bu tür bir Shakespeare okumasını Türkçeyi iyi kullanan herhangi bir yazarımız için de yapabiliriz.

Örneğin; Tahsin Yücel, Nermi Uygur, Bilge Karasu, Sait Faik, Yaşar Kemal, Oktay Akbal, Ferit Edgü… Bu tür okumalara açık yazarlardır.

Şunun altını sıklıkla çizerim: İyi bir kurmaca yazarı okurun beş duyusuna seslenmelidir.

Shakespeare’den söz açmışken, Orhan Asena’nın bana söylediği bir sözü de anmak isterim burada: “İyi bir oyun yazarı iyi bir roman yazabilir. Eğer roman yazmak istiyorsanız iyi oyun yazarlarını okumalısınız.”

Asena’nın uzun Ankara konuşmamızda oyuna ve romana dair anlattıkları yazılmaya değerdi. Bunları da ileride size aktarmak isterim sevgili okurum.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (23 Mart 2015)

28473775Zabıta tarafından kitaplarına ve mallarına el konulan Hüseyin Avni Dede için başlatılan kampanya amacına ulaştı.

Beyazıt’taki tarihi çınar altında yıllardır kendi şiir kitaplarını, eski para ve çeşitli antika eşyaları satan Hüseyin Avni Dede’nin mallarına zabıta geçen günlerde el koydu. Hüseyin Avni Dede, toplanan eşyalarını geri almak üzere belediyeye gittiğinde ise malların imhaya yollanacağını öğrendi. Bunun üzerine şehrin simgelerinden biri olan Hüseyin Avni Dede’nin durumuna dikkat çekmeyi isteyen bir grup, change.org’ta “Beyazıt Çınaraltı’nın emektar Hüseyin Avni Dede’nin kitaplarını ve eşyalarını imha etmeyin” ifadesiyle bir imza kampanyası başlattı. Kampanya iki gün içinde 10 bin 300 imzayı geçerek dikkat çekti. Öncülerinden Elif Köksal, change.org’da yaptığı açıklamada Hüseyin Avni Dede ile görüştüğünü belirterek Dede’nin kitaplarının geçen cuma günü geri verildiğini, diğer eşyalarının ise hala belediyede bekletildiğini söyledi.

24 Mart 2015

nil-soru-soruyor-652206-Front-1Seza Kutlar Aksoy’un “Nil Soru Soruyor adlı kitabı, Serap Deliorman’ın resimleriyle okulöncesi çağındaki çocuklar için Uçanbalık Yayınlarınca yayımlandı.

Okulöncesi çağındaki çocuklar için dünya, keşfedilmeyi ve öğrenilmeyi bekleyen düzinelerce sorunun iç içe geçtiği koca bir yumak. Gün boyunca “Neden?, “Nasıl?”, “Niçin?” gibi sorularla hayatı anlamlandırmaya ve yakın çevreleri ile iletişim kurmaya çalışan minikler için soru sormak vazgeçilemez bir eylem.

Nil, tüm akranları gibi soru sormayı çok seviyor. Tabii sorular da Nil’i… Kahramanımız neden minnoş bir kedi ya da renkli bir çiçek olmadığını sorgularken çocuksu duygu ve düşüncelerle kendi kişisel özelliklerini tanımaya fırsat buluyor. Sorular yeni soruları doğurdukça, yanıtları Nil’in zihinsel ve sosyal gelişimini arttırmakla kalmayıp özgüvenine özgüven katıyor.

“Gökyüzü neden mavi?”, “Sular nereden gelir?”, “Aydede yumuşak mıdır?”  gibi sorular eğer sizin de kafanızı kurcalıyorsa bundan böyle Nil hep yanınızda!

edebiyathaber.net (24 Mart 2015)

sempozyumAfişKocaeli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü’nün Şubat 2009’da ilkini gerçekleştirdiği Oyun Yazarlığı Sempozyumu’nun ikincisi 28-29 Mayıs 2015’te İzmit Sekapark Otel’de gerçekleştirilecek.

“Oyun Yazarı ve Sorumluluğu”, “Dün Bugün Yarın”, “Yazarın Eğitimi” ve “Oyun Yazarlığı Mesleği” başlıkları altında, otuz bildiriyle tamamlanan 1. Oyun Yazarlığı Sempozyumu, pek çok akademisyen, oyun yazarı, dramaturg, eleştirmen ve öğrencinin katılımıyla zenginleşmiş, oyun yazarlığı mesleği üzerine önemli saptamalarla sonuçlanmıştı.

6 yıl aradan sonra gerçekleştirilecek 2. Oyun Yazarlığı Sempozyumu ise, yine dört ana başlık etrafında şekillenecek. Sempozyumda, “Geçmişten Günümüze Türk Tiyatrosunda Söylem”, “Çağdaş Oyun Yazarının Yeni Kavramları”, “Oyun Yazarı ve Yaratıcılık Sorunları” ve “Yeni Oyun Yazarının Mirası” başlıklarıyla oyun yazarlığımızda”yeni olanın” geçmiş, bugün ve gelecekle ilişkileri tartışmaya açılacak. Sempozyum akademisyenler, dramaturglar, oyun yazarları, eleştirmenler ve yayın çevrelerinin yanı sıra öğrencilerin katılımına da açık olacak.

Sempozyumun bilim kurulu Beliz Güçbilmez, Cevat Çapan, Erhan Tuna, Hülya Nutku, Mehmet Birkiye, Metin Toprak, Murat Tuncay, Sema Göktaş, Semih Çelenk, Yavuz Adugit ve Erbil Göktaş’tan oluşuyor.

Kocaeli Üniversitesi 2. Oyun Yazarlığı Sempozyumu’na bildiri göndermek isteyenler, bildiri özetlerini 30 Mart 2015 tarihine kadar gsfsempozyum@kocaeli.edu.tr adresine göndererek başvuru yapabilecekler.

edebiyathaber.net (24 Mart 2015)

FELSEFE_-RGB-72DPI-EPOSTA-0225 Nisan Cumartesi saat 10.00’da Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile “Modernizm-Postmodernizm Tartışması Çerçevesi İçinde Rasyonalite ve Rasyonaliteler” söyleşisi TESAK’ta yapılacak.

Kuçuradi, konuşmasını şu şekilde anlatıyor:

“Sadece davranış biçimleri değil, aynı şekilde, sözcükler de değer yargılarının nesnesidir. ‘Rasyonel’ terimi, böyle bir sözcüktür: Rasyonel olmak iyidir. İnsanların, “batı rasyonalitesi” olarak adlandırılan şeye karşı bir tepki olarak “rasyonaliteler”den söz etmeye başlamalarının, özellikle de postmodernistler tarafından son dönemlerde ortaya atılan böyle bir iddianın nedeni büyük bir olasılıkla budur. Ben, burada, bu tür bir iddianın ortaya çıkmasına yol açan tarihsel gelişmeler üzerinde durmayacağım. Bu konuşmayı, yalnızca Felsefe Söyleşilerinin bu yılki konu başlığıyla ilgi içindeki kavramların, modernist-postmodernist tartışması bağlamında kendi entelektüel çerçeveleri içinde incelenmesiyle sınırlandıracağım.”

edebiyathaber.net (24 Nisan 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z