Masthead header

suyun_hikayesi_1baskiRochelle Strauss’un “Suyun Hikâyesi: Yeryüzündeki Su Kaynakları” adlı kitabı, Ebru Gündem Kızıldağ çevirisiyle Kırmızı Kedi Çocuk tarafından yayımlandı.

Yeryüzündeki su miktarının milyonlarca yıldır aynı olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya günümüzde insanların neredeyse beşte birinin yeterli suya ulaşamadığını? Dünya nüfusunun hızla artması, aşırı su tüketimi ve kirlilik, su kaynaklarını günden güne tehlikeye sokuyor. Suyun Hikâyesi, bizlere suyu korumamız ve gelecekte yaşanabilecek sorunlara karşı farkındalığımızı artırmamız gerektiğini anlatıyor. Çünkü Dünya’daki bütün canlıların suya ihtiyacı var. Bunun bilincinde olup ona göre yaşamak bizim elimizde.

Suyun Hikâyesi, gezegenimizin tehdit altındaki sularının korunmasına yardımcı olmaya susamış bizler için çok değerli bir kaynaktır. Her yaştan çocuğa uygun, bu güzel resimlenmiş kitap, bütün canlıların en temel ihtiyacına farklı bir bakış açısı sunarken suyun korunması için yapıcı öneriler getiriyor.”

Jean-Michel Cousteau Okyanusların Geleceği Derneği Kurucu Başkanı

edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

rp_gonulk-300x284.jpgYanımızda. Hepsi yanıbaşımızda. Sanat. Ölüm. Sarsıcı haberler. Sarsıcı yapıtlar.

Adalara, Beyoğlu’na, Karaköy’e yerleştirilmiş ufaklı büyüklü çerçeveler, vidyolar, devasa hayvan heykelleri. Köpük köpük Boğaziçi. Vapur. Sanat rotaları. “Tuzlu Su.”

Kavramsal çerçevesi “Tuzlu Su” olan 14’üncü İstanbul Sanat Bienali kapsamında zorlanan sınırlara çekiliyor dikkatimiz. Dışarıdaki “barbarca edimlere”, bunun içerideki çekirdeğe sızışına, sanatçının ürettiği biçimlere, gündelik hayata, içerinin ve dışarının iç içe geçmişliğine.

Çocukların kıyıya vurmuş cesetleri Bienal kapsamında değil. Ama küratör Carolyn Christov-Bakargiev diyor ki: “Tuzlu Su öncelikle sanat yapıtlarından oluşan bir sergi olmakla beraber, kırılganlaşan sınırlarını zorlayarak bir çok yoldan sergiye dahil olan bir dışarısı söz konusu.” Evet, dışarısı sarsıyor bizi. Öncelikle sanat eserleriyle değil tabii. Hayatın, basının, dünyanını çivisinin çıkmışlığının gözümüze soktuğu resimlerle.

Tuhaf günlerden geçiyoruz. Yunanistan’ın cennet adaları cehennem görüntüleri sunuyor. Otuz bin kişilik Kos adasına yedi bin Suriyeli ve Afgan göçmen sığınıyor. Kaçak göçmenlerin bir kısmı kavuran yaz sıcağında gölgesiz bir stadyuma kapatılıyor. Demir parmaklıklara yapışmış göçmenlerin kızgın görüntüleri “Tuzlu Su”yun yanında, çok yakınında.

Sıcaktan her on beş dakikada bir kişi bayılıyor stadyumda. İstanbul’da, tavanında fırıl fırıl dönen pervanenin serinlettiği dairemde tıklıyorum haberi.

Kos. Uzaklarda bir yaz. Oğlumla Bodrum’dan geçerek gerçekleştirdiğimiz günübirlik o tatil. Tuzlu sudan alınıp pişirilmiş nefis kalamarlar. Tabak dolusu.

Yakın kıyılar. Bodrum. Dünyadan habersiz Aylan Kurdi’nin akıllardan kolay kolay çıkmayacak; bir anneyi, bir babayı, bir insanı çaresizlikten çıldırtabilecek fotoğrafı. Limni; belinde şambreli, başında siyah başörtüsüyle bir başka mülteci. Macaristan’dan Avusturya’ya yürüyerek giden, otoyolda polis barikatını aşan, “Almanya” diye haykıran sığınmacılar. Giderek kirlenen su.

Bir tıkanma, bir boğulma hissi.

Sanat bir ölüm kalım savaşıdır bundan sonra. Görünmeyeni görünür kılmak, modernite eleştirisi yapmak, başkaldırmak gibi afilli sözlerin yanı sıra, ölmemek için yazıyoruz, montajlıyoruz, resmediyoruz. Çürümemek için. Yaklaşan tufanda ayakta kalabilmek. Çünkü koptu kopacak hissediyoruz.

“O an yapabileceğim bir şey yoktu. Tek yapabileceğim o çığlığı dünyaya duyurmaktı” diyor Aylan Kurdi’nin fotoğrafını çeken muhabir. Ölmemek, nefes alabilmek için atlıyorum Kabataş’tan Adalar vapuruna. Tuzlu Su’yun tam ortasındayım. Aran Villar Rojas’ın muhteşem heykellerine yakından bakabileyim diye.

20150906_160252Büyükada’ya inip fayton yolunu buluyorum. Kavurucu sıcakta uzun bir yoldan sonra beliriyor bembeyaz heykeller. Şiirsel ve hüzünlü. Dünyanın kendisi gibi. Yanında bir karpuz ve çapayla uyuyan aslan heykeli. Sırtına balık ağlanı yüklenmiş bir bizon. Tüyleri bozarmış bir tavuskuşu. Kimbilir, tufandan önce, Nuh’un gemisini arayan bir gergedan. Hepsinin sırtında bir yük. Herkes sırtında kendi günahını taşıyor.

Ve sıcakta kıyıya vurarak, dalgalarla kendini hep hatırlatan tuzlu su. Dibine dalıp dünyanın dertlerinden kurtulabileceğimiz.

Ama resimler peşimi bırakmıyor. Ne kadar dibe dalarsak dalalım dışarıyı unutmak mümkün değil çünkü.

Taksim’de el açmış Suriyeli çocuklar, Arapça yalvaran babalar, canlı renkte elbiseleriyle kaldırımlara serilmiş güpgüzel kadınlar.

Bizi yıkan büyük dertler ve bizi ayakta tutan küçük şeyler.

Suruç’ta mülteci kamplarında kalan Suriyeli kadınların hijyenik ped, çocuk maması gibi acil ihtiyaçların yanı sıra makyaj malzemesi de talep ettiğini anlatıyor, tesadüfen Ankara’dan İstanbul’a bir otobüs yolculuğunda yanıma düşmüş, Urfa Suruç’ta öğretmenlik yapan, imam hatip lisesi öğretmeni bir yolcu.

20150906_151443Bienalin küratörü Carolyn Christov-Bakargiev’in, Arter’deki sunum yazısında alıntıladığı şiir gibi:

Küçük zevkler dindirmeli büyük trajedileri

Bu yüzden sakınmam sözümü

Savaşan orta yerindeki bahçeleri anlatırken (Vita Sackville, Bahçe adlı kitaptan, 1946)

Büyükada’da, Troçki‘nin İstanbul’da geçirdiği zaman içersinde kaldığı ve şimdi harabe halinde olan deniz kıyısındaki eve dikkat çeken “Tüm Annelerin En Güzeli” adlı iş, işte böyle bir bahçeyi tarif ediyor sanki. Heykellerin önünde, tuzlu suya ayağınızı sokabilir, ziyaretçilerin yaptığı gibi taşlara oturup arka plandaki İstanbul siluetini seyredebilir, hatta işi abartıp bikininizle denize bile girebilirsiniz. Cesaret edenler var.

Yıllardır, adanın Çankaya mevkiinde, çoğu kişinin haberi olmadan durup duran evin, yaban otları bürümüş bahçesine dalıp patika bir yolda kıvrıla kıvrıla suya indikten sonra önce heykelleri, sonra yabancı ziyaretçileri algılıyor, fotoğraflarını çekiyor, derken onlara Suriyeli bir çocuğun dokunduğunu hayal ediyorum. Ayakları çıplak çocuğun. Yanında ana babası yok. Onları nerede kaybettiğini bilmiyor. Filin sırtına oturup önce Marmara’yı aşıyor, sonra Ege’yi ve ver elini Avrupa.

Angelopoulos’un filmlerinden bir kare gibi.

Ama mesele de bu işte. Sınırın ya da Tuzlu Su’yun neresinde olduğumuz. Cansız alnımızla kuma kapaklanmış olarak o suyun içinde mi? Konforlu seyirci koltuğunda veya o suyun kıyısında mı?

Sular yükseliyor. Kirli sular. Ada dönüşünde, önümdeki sırada oturan üç çocuklu Libyalı ailenin, kulakları altın küpeli, koltuğunda oturamayan, zıplayıp duran, annesine Arapça sorular soran haylaz kızın ya da deniz otobüsünün on liralık ücretini çok ucuz bulan İngiliz yolcunun, çarşafı bir tarafa fırlatmış özgürlüğün tadını çıkartan İranlı yolcuların bana hissettirdikleri hep aynı. Dünya küçük. Hepimiz aynı bottayız, giderek batıyoruz. Kirli suyun dibine doğru.

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

yayınAkademi Jurnal’de, giderek büyüyen yayıncılık sektöründe çalışan veya çalışmak isteyenler için nitelikli bir editörlük ve yayıncılık atölyesi açılıyor.

Kitapların gizli kahramanları editörlerdir. Editörlük nedir, bir metin yayına nasıl hazırlanır, kitaba nasıl dönüşür, metin çalışması nedir konularının yanı sıra, biçim, tasarım, tanıtım, kitap seçimi, yayın programı  da atölyede işlenecek  konular arasında. Fatma Burçak’ın zengin sunumlarıyla birlikte,  Yapı Kredi Yayınları, Doğan Kitap, Aylak Adam yayınevinden, deneyimli editör ve yayıncılar, Filiz Özdem, Deniz Yüce Başarır  ve Kaya Tokmakçıoğlu’da atölyeye konuk olacak, bilgi aktarımlarıyla, sektöre adım atmak isteyenlere katkı sunacaklar.

Başlangıç:

13 Ekim Salı, 19.30

İletişim:

www.akademijurnal.com

akademijurnal@gmail.com

0535 6175071

edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

mehmet-ozcataogluAlıp başımı gidesim geliyor bazen buralardan. Karşıdan denizi de görebileceğim bir dağ başına yerleşeyim istiyorum. Domates, biber yetiştireyim avuç içi kadar bir toprakta. Gölgesinde oturacağım bir dut ağacım olsun kapımda. Tek odalı da olsa küçük bir yapı, başımı sokacağım. Sonra bir defa daha düşünüyorum, denizden o denli uzak olmasam mı acaba diye? Küçük bir sahil kasabası olsun istiyorum bu defa. Herkesin herkesi tanıdığı, açıkçası gündemin de çok dert edilmediği bir kasaba. Öğle saatlerinde balıktan dönen bir tekneden taze balık alabilmenin mutluluğu. Otomobilin az, insanın az olduğu bir kıyı diyorum hani. Bu defa da çocuklarım geliyor aklıma. Bütün hayaller suya kapılıp gidiyor bilinmez diyarlara. Çocuklarımın geleceği için, donanımlı birer birey olmaları için kentin içinde kalmalıyım diyorum. Kafamda türlü düşünceler, dönüyorum kitaplarıma. İşte böyle zamanlarda masallardır benim ilacım. İyilerin hiç kaybetmediği, kötülerin bir şekilde cezasını bulduğu masallar. Zaten böylesi şeyler masallarda oluyor artık sadece.

Y. Feyzioğlu, “masallar hayal gücünü besler ve yaratıcılığı geliştirir. Dili geliştiren bir araçtır. Diğer kültürler ile köprü kurulmasını sağlar. Çirkinin içindeki güzelliğin bulunmasını sağlar” diyor.

Çocukluğumda annemden dinlediğim masalların etkisi olsa gerek çirkini de güzeli de fark ediyoruz şimdilerde. Ama şöyle bakıyorum da “bu insanlar hiç masal dinlememişler mi çocukluklarında” demekten alamıyorum kendimi!

Yapı Kredi Yayınları’nın Doğan Kardeş serisinden çıkan iki masal kitabı var önümde. Italo Calvino’nun yazdığı İtalyan Masalları bunlar. İlki “Azıcık Korkutan Masallar”. Türkçeye çeviren Meryem Mine Çilingiroğlu, resimleyen Pia Valentinis. “Büyülü Kuş” ve “Küçüklere Masallar”dan sonra İtalyan masallarına karşı bir ilgi oluşmuştu zaten bende. Dolayısıyla bu kitapları da keyifle karşıladım ve okudum. Neydi masal, “kültürler arası bir köprü.” Şimdi köprüyü geçelim o zaman.

azicik-korkutan-masallar--Front-1“Ben masalların gerçek olduğuna inanıyorum” demiş Calvino. Bu anlattıkları da gerçekse gerçekten korkunç bu masallar. Kitap altı masaldan oluşuyor. “Kurt Amca”, “Korkusuz Genç İrisi”, “Gümüş Burun”, “Bir Kraliçe İle Bir Haydutun Evliliği”, “Floransalı”, “Ölü Kolu” masalların adları. Masal olur da kurtlar, haydutlar, devler, kötüler olmaz mı? Olur tabi. Hem de en korkunçlarından var. Hatta şeytan da var bu masallarda. Kitabın adında azıcık dese de fazlası da var bu korkuda. Sonunda ise kazanan yine iyilik, sevgi, akıl. Masallara da yakışan bu değil midir zaten? İyiler kazanmayacaksa orada da yaşadığımız dünyadan ne farkı kalır bu masalların. O zaman bu yolculuğumuza ne gerek kalır? Calvino iyi bir masalcı diyerek geçiyorum ikinci kitaba.

Efsunlu Hayvan Masalları”. Bu kitabı da Meryem Mine Çilingiroğlu çevirmiş dilimize. Gaia Stella ise resimlemiş. Beş masaldan oluşuyor kitap ve masalların adları şöyle: “Fırındaki Gülce”, “Ruhsuz Bedenli Büyücü”, “Karayılan”, “Üç Köpek” ve “Dünyada Kaybolmuş.”

Bugüne değin dinlediğimiz, okuduğumuz masallardan farklı bu masallar. Belki de “efsunlu” olduğu içindir, ne dersiniz? Tabi bu masalların bizim masallarımızla benzer yönleri de var. Sadece iyilerin kazanıyor olmasından söz etmiyorum. İçinde barındırdığı, olayların akışı sırasında karşılaştığımız mucizeler de benzerlik gösteriyor. Bu da masalın genel karakteristiği olsa gerek. Bu kitaptaki “Üç Köpek”i okurken sanki bizden bir masalı okuyormuş hissine kapıldım. Başka masallar da oldu böyle düşündüren fakat hepsinin adını tek tek almayayım buraya. Onu da okuyanlar görsünler.

Masalları okurken o diyarlarda gezmek, oraları yaşamak güzel de kitaplar bitip gerçekliğe dönünce, dönüp de çocukların ölüm haberlerini televizyonlarda görünce dayanmak çok zor oluyor. Şu anda “çocuk ölümleri” diye iki sözcüğü yazmak bile çok zor. Yan yana bu denli yakışmayan başka iki sözcük bilmiyorum ben. Önce çocuklara, sonra da tüm insanlığa masal gibi masal tadında yaşam dileyerek noktalıyorum yazıyı.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

  • C.S. - 21/09/2015 - 14:10

    Bu yazınız muhteşem….Sizin masalınız….beni önce bir dağ köyüne sonra bir sahil kasabasına götürdü,gözlerimi kapadım maviliklere,sonra açtım yine sonsuz maviliklere…Kuş seslerini,denizin kokusunu,bir vapurun en alımlı haliyle süzülüşünü ve rüzgarın saçlarımdan geçtiğini hissettim.Alıp başımı gidesim geldi benim de…
    Hayaller ve hayat ters köşelerde ne yazık ki…
    Çocuklar,çocuklarımız elimizi,kolumuzu bağlıyorlar…bazen de yüreğimizi!!Ama iyi ki varlar,Allah uzun omürler versin,şansları açık olsun,çünkü bu yalan dünya da çok ihtiyaçları olacak.
    Masallarla büyüdük biz,her zaman bir masal kahramanım vardı,hep iyiyi seçerdim hic kötü olmak istemedim,sürekli kaybettikleri için sanırım.
    Şimdiki masallar bile farklı,dünya gibi onlarda değişimden bu kötü erozyondan nasibini aldılar :((
    Çocuk kayıpları olmasın da her türlü değişimi göğüsleriz,yeter ki çocukça yaşasınlar….
    Bizler iyilerin kazandığı o güzel masallarla büyüdüğümüz için”iyi çocuklar”olarak büyüdük,”iyi yetişkinler”olduk.Bu yüzden sizin gibi iyi çocuklar yetiştirmek için hayallerimizden vazgeçtik.Çocukluğumun bir ezgisi kulaklarımda yine”orda bir köy var uzakta…gitmesekte,görmesekte o köy bizim köyümüzdür.”
    Bu yazınız için yürekten tebrik ediyorum,bizi biz yapan ,beni ben yapan duyguları hatırlattığınız,yaşattığınız için ayrıca teşekkür ederim.İçimdeki çocuğu çok mutlu ettiniz….
    Sizin cümlelerinizle noktalamak istiyorum bende…
    Tüm insanlığa masal gibi,masal tadında bir yaşam diliyorum….
    Hoşçakalın…cevaplakapat

siir-hayatin-neresinde-kitabi-ataol-behramogluAtaol Behramoğlu’nun “Şiir Hayatın Neresinde?” adlı inceleme kitabı Tekin Yayınevi etiketiyle yayımlandı.

Kitaptan

“’Şiir Hayatın Neresinde?’ sorusu günümüzde her zamankinden daha çok güncel ve yakıcı bir sorudur.

Şiir, kavramları imgeye dönüştüren, var oluşun en yüksek ve en derin dile gelme biçimidir.

Şiirsiz bir yaşam, kendini dile getirememiş, bu anlamda da yaşanmamış, tam anlamıyla gerçekleşmemiş bir süreçler toplamıdır.

Kendimizi dile getirebildiğimiz ölçüde varsak, dilin en çok yoğunlaştığı şiirsel anlatım, var oluşumuzun da odağında, kaynağında demektir.

Ve günümüzde şiir hayatın dışına itilmiş gibi görünmekteyse, bundan, yaratmaya değil tüketmeye dönük egemen sistemler kadar; şiire yitirdiği değerleri yeniden kazandırmanın sorumluluğunu duymayan, onu dille ve hayatla barıştırmanın varoluşsal önemini duyumsamayan şairler de sorumludur.’’

edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

deli kadın_ön_kapak_3 aylık feminist edebiyat, sanat ve politika dergisi Deli Kadın’ın yeni sayısı yayımlandı.

İlk sayısını “Delilik” dosyasıyla 8 Mart 2014’te çıkaran Deli Kadın 18 Eylül 2015’te “Sana Neler Edeceğim!” dosya konusuyla 7. sayısını çıkardı. Bu sayısında:

“Wonder Woman Harikası” Jennifer L. Ball (Eylül çevirisiyle)

Medea’yı Savunmak: Sözde Kötü Karaktere Dair Feminist Bir Okuma” Suzie Miller (Özge Pala çevirisiyle)

İmparatoriçe Wu’nun Şeytanlaştırılması” Mike Dash (Elif Su Işık çevirisiyle)

“Bence Kadınlar Hep Özgürdür… Çünkü Bu Bizim Elimizde!” Kadın Şöfor Serap Yılmaz ile Röportaj – Hazırlayan: İpek Şahbendaroğlu

Ataerkil Düzene İtirazlar: Kadınlardan Özsavunma Birlikleri

Senem Timuroğlu O, var oluşuyla politikti, teoride politik olanlara inat!

Sultan Komut Lilith, Medusa ve Sen

Semrin Şahin Susmayanlar: Kadın Yazarlar ve Onların Başardıkları

Filiz Gazi İhtiyaç Hali Hiçleştirme Hikâyesinin Son Evresine Giren Kadınlar

Işıl Kurnaz Her Şeyin Mümkünü: Sevgi Soysal

Dilem Cengiz Maya Angelou: Şiire, Sevgiye ve Cesarete Dair

Nesli Albayrak Zağlı Uzun Çoraplı Pippi

Metalik Pudra Beyaz Perdeye LGBTİ Çıkışlar

Sibel Yükler Kuyruk adlı öyküsüyle yer alıyor.

Nerelerde bulunur?

İstanbul:

Taksim Mephisto Kitabevi

Taksim Semerkant Kitabevi

Taksim 26A Kafe

Kadıköy Mephisto Kitabevi

Beşiktaş Mephisto Kitabevi

Ankara:

Dost Kitabevleri

Evrensel Kitabevi

İmge Kitabevi

Gaziantep:

Don Kişot Kitabevi

İzmir:

Yakın Kitabevi

Online satış

http://urun.gittigidiyor.com/kitap-dergi/s-deli-kadin-uc-aylik-feminist-edebiyat-dergisi-36244344

edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

cajambre-nehri-kitabi-armando-romero-Front-1Armando Romero’nun “Cajambre Nehri” adlı romanı, İdil Dündar çevirisiyle Verita Kitap tarafından yayımlandı.

Kolombiya’da, Cajambre Nehri’nin Pasifiğe karıştığı bölgedeki küçük kasabalardan birinde güzelliği, isyankârlığı ve özgür ruhu ile dillere destan olmuş Ruperta adlı bir genç kadın, gecenin karanlığında vurularak ölür. Bu talihsiz ölüm, bildiğimiz gerçekliğe kendi gerçekliğiyle meydan okuyan Cajambre’de büyük üzüntü ve endişeyle karşılanır. Katilin bulunması, Ruperta’nın ‘gölgesi’nin rahata ermesi ve sonsuza dek dağlarda dolaşmaması için elzemdir.

Gergin, tehlikeli ve her türden ölümcül yaratıkla çevrili yağmur ormanlarının derin sessizliği ve sonsuz gürültüsü içinde süregiden bu sıra dışı araştırma, Batı’ya yabancı ama aynı zamanda onu kapsamayı da başarmış gizemli bir dünyayı okurun ayağına seriyor.

Yazar hakkında

Armando Romero (Cali, Kolombiya, 1944) şair, yazar ve edebiyat eleştirmeni. 60’lı yıllarda Kolombiya’da yenilikçi bir edebiyat hareketi olan Nadaizm grubuna ilk dönemlerinde dahildi. Doktorasını Pittsburgh’da yaptı, günümüzde ABD’de yaşıyor ve Cincinnati Üniversitesi’nde profesör olarak çalışıyor. Çok sayıda şiir, anlatı ve deneme kitabı yayımladı. 2008 yılında Yunanistan’daki Atina Üniversitesi tarafından Fahri Doktor unvanına layık görüldü. Romanı La rueda de Chicago (Bogotá, 2004) ile New York kitap fuarında (2005) Latin Amerika Kitap Ödülü’nü kazandı. 2011 yılında Cajambre (Bogotá, Valladolid, 2012) romanıyla Pola de Siero (İspanya) Kısa Roman Ödülü’nü kazandı. En son şiir kitabı Amanece aquella oscuridad 2012 yılında Sevilla, İspanya’da yayımlandı. Şiir kitabı El color de Egeo bu sene Kolombiya’da yayımlanıyor.

edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

KAFA Dergisi kurucusu ve yazarları ilk üniversite buluşmasını 23 Ekim cuma günü Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirecek.

kafa bilgi

Tarih: 23 Ekim 2015
Saat: 14.00
Yer: santralistanbul Kampüsü, E1-301

Panelistler: Candaş Tolga Işık, Levent Erden, Hayko Bağdat, Metin Uca
Moderatör: Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan (İstanbul Bilgi Üniversitesi Danışma Kurulu Başkanı)

Yayın hayatına bir yıl önce başlayan ve büyük ses getiren aylık edebiyat dergisi KAFA, ilk üniversite buluşmasını İstanbul Bilgi Üniversitesi Mezunlar Derneği BİLGİM desteği, Bilgili Liderler Kulübü daveti ve organizasyonuyla gerçekleştirecek.

KAFA Dergisi fikir babası Candaş Tolga Işık ve yazarları Levent Erden, Hayko Bağdat ve Metin Uca’nın katılacağı panelde KAFA Dergisi’nin yol hikayesi ve başarısının püf noktaları BİLGİ öğrencileriyle paylaşılacak.

Kayıt için: kayit@bilgililiderler.com

edebiyathaber.net (20 Ekim 2015)

carsMSGSÜ Çarşamba Seminerleri’nin #Sınır teması kapsamında 21 Ekim Çarşamba Sema Erder’in “Sınır Açık, Kapılar KapalıTürkiye’nin Değişmeyen Göçmen Politikası” başlıklı sunuşu düzenleniyor.

Sunuşu; yerel politika, gecekondular, çocuk göçü ve çıraklık, kentsel gerilim gibi konularda çok sayıda araştırması ve bu konulara ilişkin kitapları bulunan, güncel durumda iskân kurumunun değişimi, yerleşme politikalarına etkileri, küresel kent üzerine çalışmalarını sürdüren, MSGSÜ ve Marmara Üniversitesi’nde dersler vermiş olan Sema Erder yapacak.

Sema Erder’in “Sınır Açık, Kapılar Kapalı: Türkiye’nin Değişmeyen Göçmen Politikası” başlıklı sunuşunun tanıtım metninden:

“Suriye göçü ve sonrasında yaşananlar, daha önce konuyla ilgili küçük bir çevrede tartışılan ve eleştirilen Türkiye’nin göç politikasının geniş kitlelerce algılanmasına ve çok yönlü olarak tartışılmasına neden olmuştur. Bu tartışmalar, umarız, göç politikasının evrensel insan haklarını dikkate alınarak yeniden kurgulanması gereğini gündeme getirir. Bu yöndeki çabalar, sadece göçmenlere değil, aynı zamanda Türkiye’deki demokratikleşme taleplerine de katkıda bulunacaktır. Bu seminerde bugüne kadar yapılmış olan araştırmaların bulgularına dayanarak Türkiye’nin göçmen politikasının ana hatları tartışmaya açılacaktır.”

edebiyathaber.net (19 Ekim 2015)

frankfurtDünyanın en büyük kitap fuarı kabul edilen ve bu yıl 67’ncisi düzenlenen Frankfurt Kitap Fuarı sona erdi.

14 Ekim’de açılan ve ilk 3 gün sektör temsilcilerinin ziyaret ettiği fuar, son iki gün tüm ziyaretçilere açıldı. Fuarda, 100’den fazla ülkeden yaklaşık 7 bin sektör temsilcisi, kitap, elektronik kitap ve dijital uygulamalarını sergiledi.

Bu yıl Endonezya’nın “onur konuğu” olduğu fuarı yaklaşık 275 bin kişi ziyaret ederken, yaklaşık 9 bin 900 gazeteci de fuarı takip etti. Bu yılki fuarda geçen yıla oranla ziyaretçi sayısında yüzde 2 artış gerçekleşti.

Yazarları, gazetecileri, profesyonelleri ve kültür iletişimcilerini bir araya getiren fuarda 4 binden fazla etkinlik düzenlendi.

Frankfurt Kitap Fuarı Müdürü Jürgen Boos, konuya ilişkin açıklamasında, “Yeniden yapılanmayla oluşan yeni komşuluklar birliktelik duygusunu güçlendirdi. Aynı zamanda yeni komşuluklar, yeni iş alanlarına ilişkin insanların gözlerini açtı” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’den 3 bin kitap

Türkiye fuarda 92 metrekaresi çocuk kitapları bölümü olmak üzere 368 metrekarelik alanda yer aldı. Türkiye standında 24 yayınevinin 3 bine yakın kitabı ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.

Ayrıca ulusal stantta Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu yayınları ve Yunus Emre Enstitüsünün broşür ve yayımlarına da yer verildi.

“Çanakkale Kitapları Sergisi” ilgi gördü

Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinatörlüğü ve yayıncılık sektörü temsilcilerinin katılımıyla oluşturulan Uluslararası Kitap Fuarları Türkiye Ulusal Organizasyon Komitesi tarafından hazırlanan program çerçevesinde, yazarlar Erhan Afyoncu, Muzaffer Albayrak, Kemalettin Kuzucu ve Selin Kutucular’ın da katıldığı toplam 4 etkinlik düzenlendi.

Ayrıca Çanakkale Savaşı’nın 100. yılı anısına, 15 ülkede 8 farklı dilde kaleme alınmış yaklaşık 150 kitabın yer aldığı “Çanakkale Kitapları Sergisi” fuar boyunca ziyaretçilerin ilgisine sunuldu.

TEDA kitapları

Ulusal stantta, Türk edebiyatı ve yazarlarının dışa açılımına destek veren ve bu çalışmaların en büyük bileşenlerinden biri olan “TEDA (Türk Edebiyatının Dışa Açılımı) Çeviri Destek Programı”nın tanıtımı da yapıldı.

TEDA kitapları bölümünde, “TEDA Çeviri ve Yayın Destek Programı” kapsamında farklı dillerde basılmış birçok kitap sergilenirken aynı zamanda bu program çerçevesinde eserleri kendi dillerinde yayımlamak isteyen birçok yabancı yayınevi ile profesyonel görüşmeler gerçekleştirildi.

edebiyathaber.net (19 Ekim 2015)

insan-kendine-de-iyi-gelir-Front-1İnsan bazen edebiyattan çok şey bekliyor. Umut bekliyor, azıcık yaraya merhem diyor, bazen sahip olmadığı yeni acılar ediniyor, aklı açılsın istiyor, aklının yanık yerlerinin kokusunu değiştirsin diye bekliyor, kapılar yollar gökkuşakları göstersin istiyor…

Dedim ya insan bazen edebiyattan çok şey bekliyor. Çünkü bu her gün kahrolduğumuz dünyada biraz umudumuz kaldıysa bunun bir kısmı edebiyattan ötürü. Çünkü başkalarının hayatlarına olan merakımızı ya da çirkinliğimizi okuyarak saklayabiliyoruz. Çünkü kitaplar insanı kendinden ve aklından geçenlerden de korur elbet.
Yazdıkları, insana küçükken hasta olduğumuzda bize mercimek çorbası kaynatıp getiren içine de limon sıkan ninelerimizin dediği gibi şifa niyetine gelir Ahmet Büke’nin. Uyumadan önce alnınızdan öper, siz uyurken gelir sırtınızı örter, iyiliğinizden gayri bir şey düşünmez. İşte tam da bu iyimserliğinden ötürü insan Ahmet Büke’den bahsederken güzel kelimeler arıyor.
Bir nevi internet tefrikacısı olan On8 Blog’ta “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” adlı köşesinde uzun zamandır öyküler yazan Ahmet Büke’nin yeni öyküleri “İnsan Kendine de İyi Gelir” adıyla kitaplaştırıldı. Toplamda 38 öykünün bulunduğu kitapta yer alan öykülerin ilk 26’sı 2014 Mayıs – 2015 Haziran ayları içerisinde On8 Blog’ta yayınlananlar diğerleriyse gün yüzüne çıkmayan tazeler. Birçok öykü kitabı ve ödülleri olan Büke’nin ilk romanı Mevzumuz Derin’de On8 yayınları tarafından 2013 yılında yayınlanmıştı.
İnsan Kendine de İyi Gelir’in kitap kapağında bir aralıktan denize bakan bir çocuk var. Bir sahil kasabasından deniz kokusu getiriyor burnunuza. Sonra kapağı geçip içeriye baktığınızda karşınıza Çamlıbel’in dizeleriyle Neşe Ozon’a yollanan selam çıkıyor, burnunuzun direği sızlıyor bu sefer. Toprağa gidene, sevdikleri ve onu sevenler arasında uzak mesafeler yok hâlbuki koynuna koyduklarımızın yüzü suyu hürmetine toprağı her zamankinden çok severiz artık.
İnsan Kendine de İyi Gelir’de yoksul bir Ege mahallesinde anasını babasını kaybetmiş bir oğlan çocuğu dedesinin ve babaannesinin elinde bir mahallenin koynunda büyüyor. Babaannemin deyimiyle “küçüğü deli, büyüğü deli, beşikteki başını sallıyor” hali var bu mahallenin, herkes nevi şahsına münhasır. Dedikodu var, kavga var, ufak tefek küslükleri var amma velâkin hemdem olmuş halleri hepsinden ağır basar. İşte Büke, bütün o mahallenin yükünü almış sırtına mahallenin yollarını arşınlarken de bir sürü insanı peşine takmış. Peşinde dolanıp dururken Büke’nin insana dair bir sürü keşif çıkarıyorsunuz yüklükten.
Boş yere ağlamanın derdine çare olmadığını bilen bir çocuk olarak çıkıyor karşınıza bizim oğlan. Gidenlerin ardından bakarken büyüyor usul usul. İnsanın kederini görünce lokması boğazında kalan sokak köpeklerinin derdiyle kendininkini yan yana koyuyor, kederini keseyle çıkarmaya çalışan babaannesinin önünde duruveriyor sonra. Narlar konuşuyor, insanın değil yeryüzünde yaşayan her canlının hatırının sorulmaya hakkının olduğunu anlatıyorlar. Hırsızlığı hayat için yapan insanların arasında dünya gözlerinin önünde eriyor bu oğlanın, her kışı devirdiğinde hala hayatta olmasına seviniyor mahalleli. Veremli kedileri sanatoryuma taşıyan oğlan, yaşlandıkça aklını çocukluğa devşiren dedesinin peşinde mahallenin sevdalıları açılmadan ölmesinler diye telaşa kapılırken delikanlı oluyor. Ölümle tanışıklığından bu yana bir avuç pirincin hikâyesini de başına açılan onca belaya rağmen aklında tutuyor. Arzulu insanların birbirinden bıktığı devirde, kalbini garibanın sobası incirle doyuran gözünde bir rutubetle geçiriyor 12 Eylül günlerini.
Dedesini ve babaannesini kaybeden delikanlı saati saatine vedalarını gördüğü sevdiklerinin ardından bir ufak aklını yakıyor. Sonra mahalleye biraz fantastik kahramanlar geliyor. Kendini ikna ede ede, dayana dayana, biraz da aldanarak içine bir yaşamak kurdu koyuyor. Mutlu evleri ve mutlu çocukları bilen ve artık kocaman adam olan oğlumuz kimi zaman bir kelimenin güzelliğine kapılıyor kimi zaman mahallenin güzel kızlarının peşine takılıyor ama yine de dönüp dolaşıp kendini Arap Hatçam Teyze’nin yamacında buluveriyor. Karıncaların istilasına karşı mahallesini ve acılarını koruyor, onlarla konuşup gam alıp, gam veren mahalle duvarlarına sahip çıkıyor.
Bu hayatın olmazsa olmazlarını sade bir dille anlatıyor Ahmet Büke. Ufak tefek bilinmez hayat tüyoları veriyor öykülerinin içinde, bazı durumları için kelimenin tam anlamıyla “cuk oturan” deyimler kullanırken ve bir durumu betimlemesindeki naifliğe, küçücük kelimelerin kocaman manalarına kapılıp gidiyorsunuz. Mutsuz insanların içerisine girip kendine bir cümlecik yer bulduğu bir kitap İnsan Kendine de İyi Gelir ve her daim gülümseyebilen “Allah varsa gam yok; insan varsa mekân bahtiyar” diyen sesiyle kendine inandıran bir ev sahibi Ahmet Büke.

Not: Yazının içerisinde Ahmet Büke’nin İnsan Kendine de İyi Gelir kitabında bulunan cümleler kullanılmış amma ve lakin belirtilmemiştir.

Adalet Çavdar – edebiyathaber.net (18 Eylül 2015)

Boğaziçi Gençlik Korosu - SahneBoğaziçi Caz Korosu bünyesindeki Boğaziçi Gençlik Korosu’nun seçme başvuruları 27 Eylül’e kadar devam edecek.

Boğaziçi Gençlik Korosu, edindiği sayısız başarı, yürüttüğü ve yer aldığı sıradışı, yenilikçi projeler ile Türkiye’de koro müziğinin öncüsü kabul edilen Boğaziçi Caz Korosu bünyesinde şef Masis Aram Gözbek tarafından Eylül 2014’te kurulmuştur. Ülkemizde koro müziği kültürünün yaygınlaşmasına ve çok sesliliğin bir ortak değer haline gelmesi yolunda atılmış önemli bir adım olarak ortaya çıkan koro, 15-19 yaş arası dinamik kadrosuyla çalışmalarına hız kesmeden devam etmektedir. Koro aynı zamanda, başlatmayı planladığı çeşitli sosyal sorumluluk projeleriyle öncü olmayı ve toplumun bu alandaki farkındalığını arttırmayı hedeflemektedir. Boğaziçi Gençlik Korosu, devam eden konser programları ve gerek yurt içi gerekse yurt dışında atılmayı planladığı festivaller için hazırlıklarını sürdürüyor.

Kısa süre içinde, sergilediği başarılı performanslarla takdir toplayan koro çok başarılı geçen bir sezonun ardından yeni sezona merhaba demeye hazırlanıyor.

Bu genç ve başarılı topluluğun bir parçası olmak isteyen 1996-2000 doğumlu korist adayları www.bogazicicazkorosu.com adresinden 27 Eylül 2015 Pazar gününe kadar başvurularını yapabilirler.                           www.facebook.com/bogazicijazzchoir

www.facebook.com/bogazicigenclikkorosu

www.twitter.com/bogazicicazkoro

www.twitter.com/bgenclikkorosu

edebiyathaber.net (18 Eylül 2015)

behçet aysanİTÜ Edebiyat Kulübü atölyelerine kaldığı yerden devam ediyor ve şiir atölyesinde bu kez Behçet Aysan’ı konuşuyor, şiirlerine okuyor ve şairi anıyor.

16 Ekim saat 19.30’da İstanbul Teknik Üniversitesi Kültür Sanat Birliği Küçük Salon’da gerçekleşecek atölyeye katılmak için yapılması gereken tek şey ituedebiyat@gmail.com adresine mail atmak.

(Katılım kontenjanla sınırlandırılmıştır.)

Etkinlik facebook sayfası için>>>

İTÜ Edebiyat Kulübü hesapları:

https://twitter.com/ITU_EK

https://www.facebook.com/ituek

edebiyathaber.net (18 Eylül 2015)

masumiyetSelmin Kuş’un “Sözcüklerin Nesnelere Dönüştüğü Yer:Masumiyet Müzesi” adlı kitabı Libra Yayınevi tarafından yayımlandı.

Tanıtım metninden:

“Bu kitap, Masumiyet Müzesi’ni okumuş ve Masumiyet Müzesi’nin açılışını dört gözle beklemiş “müzegezer okurlar” için bir nevi kılavuz niteliğinde. Ayrıca, Masumiyet Müzesi henüz açılmadan tamamlanmış, Masumiyet Müzesi üzerine yapılan ilk kapsamlı çalışma oluyor.

Türü ne olursa olsun yazılan her kitap, yazarın düşlerinin ve düşüncelerinin sözcüklerle ifade edilip ciltlenerek saklandığı bir çeşit müzedir. Müzenin, toplayıp biriktirme, saklama, koruma ve yıllar sonrasına aktarma işlevlerini, edebiyat da farklı araçlarla yerine getirir. Sözcükler edebiyatın, nesneler ve şeyler ise müzeciliğin temel unsurlarıdır. Zamanın karşı konulamaz geçiciliğine, belleğin ölümle sonlanan varlığına karşın insanlığın her türlü üretimini sağlama almak için keşfettiği ve başvurduğu en yaygın yollardan ikisidir, Edebiyat ve Müze. Orhan Pamuk da Masumiyet Müzesi’nde tarihe not düşmenin, zamanın geçiciliğine direnmenin en etkili yolları olan edebiyat ve müzeyi bir edebî yapıtın içinde bir araya getirmiştir. Sözcüklerin Nesnelere Dönüştüğü Yer: Masumiyet Müzesi kurmaca bir dünyayı gerçekliğe taşıma iddiasıyla yola çıkan ve bunu gerçekleştiren bir romanı anlayıp yorumlamak üzere yola çıkmış, Masumiyet Müzesi’ne edebiyatın ve müzenin içinden bakıp onu edebiyat ve müzenin dünyadaki ve Türkiye’deki gelişim sürecinde bir yerlere konumlandırmaya çalışan bir çalışmadır.”

edebiyathaber.net (18 Eylül 2015)

 

issiz-adanin-krali-kitabi-michael-morpurgo-Front-1Savaş Atı, Tekboynuzlara İnanıyorum, Kelebek Aslanı ve Kayıp Zamanlar kitaplarından tanıdığımız dünyaca ünlü İngiliz yazar Michael Morpurgun, 2000 ‘Red House Çocuk Kitapları’ ve 2001 ‘Prix Sorcières En İyi Roman’ ödüllü “Issız Adanın Kralı” adlı romanı Tudem Yayınları tarafından yayımlandı. 

Tanıtım metninden: 

“İngiltere’de, ailesi ve köpeği ile birlikte sakin bir hayat süren 11 yaşındaki Michael’ın yaşamı mahallesindeki diğer arkadaşlarından farklı sayılmazdı.
En büyük eğlenceleri hafta sonları baraj gölünde yaptıkları tekne turları olan ailenin huzuru evlerine gelen bir mektupla sarsıldı. Anne ve babası, çalıştıkları fabrikanın kapanması nedeniyle işsiz kalmıştı.
Bir gün, babasının aklına çılgınca ve bir o kadar harika bir fikir geldi:
Tüm birikimlerini kullanarak satın alacakları bir yelkenli ile dünya turuna çıkabilirlerdi, hem de hep birlikte!
Peggy Sue adını verdikleri yelkenlileriyle denize açılan Michael ve ailesini daha önce hayal bile edemeyecekleri kadar renkli günler bekliyordu.
Avrupa’dan Avustralya’ya uzanan macera dolu seyirlerinde türlü tehlikelerle karşılaşan aile, pusuda onları bekleyen büyük felaketten ise tamamen habersizdi.
Issız bir adada, esrarengiz bir kişi, Michael’ın hayatını sonsuza dek değiştirecekti…”

edebiyathaber.net (18 Eylül 2015)

1442496764_AZADEH_Akhlaghiİstanbul’da şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı fotoğraf organizasyonu Fotoİstanbul Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali, 9 Ekim 2015 tarihinde ikinci kez kapılarını açıyor. Beşiktaş Barbaros Meydanı, Beşiktaş Demokrasi Parkı, Ortaköy Yetimhanesi ve Ortaköy Kültür Merkezi’nde yer alacak festival, bir kez daha milyonlarca kişiyi fotoğraf sanatı etrafında buluşturuyor. ABD, Asya, Avrupa ve Türkiye’den 60’a yakın sanatçıyı bir araya getiren Fotoİstanbul, 8 Kasım 2015 tarihine kadar fotoğrafseverlerce izlenebilecek.

Fotoİstanbul; yaşayan en önemli fotoğraf sanatçılarından biri olan Joseph Koudelka başta olmak üzere, Anders Petersen, Atta Kim ve Stanley Greene gibi dünyaca ünlü isimlerin de yer aldığı 20’ye yakın yabancı sanatçıyı İstanbul’da ağırlıyor. Festivalde Türkiye’den ise, aralarında Sıtkı Kösemen, Haluk Çobanoğlu, Laleper Aytek, Kürşat Bayhan, Meltem Işık ve Cemre Yeşil gibi isimlerin bulunduğu 25 fotoğraf sanatçısı yer alıyor.

Bu yıl “Ustalara Saygı” etkinliği çerçevesinde Ara Güler’e özel bir bölüm hazırlayan Fotoİstanbul, Usta’nın bugüne kadar görülmemiş fotoğraflarının da yer alacağı kapsamlı serginin yanı sıra Ara Güler fotoğrafı üzerine bir panel düzenliyor.

Yine bu çerçevede fotoğraf tarihinin akışını değiştiren Amerikalı fotoğrafçı Robert Frank’in hayatını ve çalışmalarını yansıtan önemli bir sergi, Fotoİstanbul’da özel bir bölümde fotoğraf severlerin beğenisine sunuluyor.

Fotoİstanbul’un bu yılki teması: “Başka Hayatlar”

Festival ekibi temanın içeriğini şöyle tanımlıyor: “ Bizim ilgi alanımız daha çok kim olmadığımız, yani ‘başka’larımız… Başkalarımızı anlamak ve tanımak istiyoruz. Değişmeleri umuduyla değil, sadece oldukları gibi. Hayata sadece kendi açımızdan değil, başka açılardan da bakabilmek, yeri gelince kendimizi bile başka açılardan seyredebilmek istiyoruz.”

Fotoİstanbul 2. Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali; 45 sergi, 15 panel ve yuvarlak masa tartışması, 80 fotoğraf gösterisi, 200’ü aşkın portfolyo değerlendirmesi, kitap imza günleri ve ustalarla söyleşi etkinlikleri ile fotoğrafı Beşiktaş’la ve tüm İstanbullularla buluşturmayı hedefliyor.

Fotoİstanbul’un bu yıl gerçekleşecek etkinlikleri arasında Instagram’da yapılan bir fotoğraf yarışması da var. Son başvuru tarihi 9 Ekim olan yarışmaya tüm dünyadan binlerce aday fotoğraflarıyla katılabiliyor. Everyday Projects ile iş birliği halinde yürütülen yarışmanın yapılacak seçim sonrası finale kalan isimleri çeşitli hediyeler ile ödüllendirilecek ve yarışmada ilk yüze giren fotoğrafçılar eserlerini festival süresince sergileme şansı bulacak.

Fotoİstanbul’un ikinci yılında Attila Durak sanat yönetmenliğini, Rıza Erdeğirmenci festival yöneticiliğini üstlenirken, Hüseyin Yılmaz ve Jason Eskenazi küratör, Coşar Kulaksız danışman olarak görev yapıyorlar.

Bilgi için: www.fotoistanbul.org

edebiyathaber.net (18 Eylül 2015)

en-cok-onu-sevdim-824029-Front-1En Çok Onu SevdimGamze Güller’in üçüncü kitabı. İletişim Yayınları tarafından okura sunulan kitap, tam da günümüzü anlatan bir novella. Fotoğraflardan, anılardan, duvarlardan, balkonlardan, camlardan, erik ağaçlarından, kadife koltuklardan, eprimiş inceliklerden ve hayalle hakikat arasındaki gelgitlerden geçiyor yolu. Şöyle bir ‘dokunup’ geçmekle kalmıyor, okuyanda izlerini de bırakıyor. “Duvardaki leke sıçrayan şeyin değil, zamanın rengini almıştı. Ona dokunan seslerin, ışığın, yılların rengiydi bu. Bu odada yaşanan, söylenen her şey oraya sinmişti.” diyor.

Kitapla beraber, yüzünüze hafifçe değen bir serinlik oluyor. Bir güz esintisi gibi. Ben gibi. Sen gibi. Biz gibi. Siz gibi. En çok da o/nlar gibi. “Dinlemeyi” ve “duymayı” öğreniyorsunuz. “Şeylerin hikâyesi”ne daha bir odaklanıyorsunuz: Yaprağın hışırtısına, yağmurun şıkırtısına, tenteye vuran su damlasına ve daha birçok şeye dikkat kesiliyorsunuz. Hiçbir şeye eski/si gibi bakamıyorsunuz artık.

“Ardından masaları gördü, hepsi çizik içindeydi. Sandalyelerin kumaşları oturmaktan eprimişti. Floresan lambalar cızırdayarak kırpışıyordu. Kapının kulpu ellenmekten matlaşştı. Eşik mermeri aşınmıştı. Camlar kirliydi. Storlar bozulmuştu. Evrak dolaplarının rengi solmuştu. Dosyalar toz içindeydi. Ajandaların kapakları bükülmüştü. Kendini durduramıyordu bir türlü. Hepsini görüyor, hepsini duyuyordu. Hepsinin hikâyesini bilmek istiyordu.”

“Biraz gölge, bir tutam loşluk, azıcık mahremiyet…”

“Şeylerin hikâyesi” üzerine kurulu bir kitap “En Çok Onu Sevdim”. Onları duyabilen bir kadının etrafında gelişen olaylarla örülü. Tanrısal bir anlatıcının dilinden dökülüyor paramparça hayatlar. Kırık bir aynanın parçalarını birleştirip tutkallıyor. Saklıyor kelimeleri. Eski ile yeninin, geçmiş ile geleceğin bir ince prizmadan kırılıp içinize gökkuşağı doldurması gibi. Sonra dönüp bakıyoruz: Biz de buna benzer hayatlar yaşamıyor muyuz?

Kahramanlarımız evlilik arefesindeki bir çifttir: Asuman ile Mete… Birlikte ‘yuva’ yapacakları ev henüz inşaat halindedir. Şehrin lüks semtlerinden birindeki bu evde ‘yok’ ‘yok’ olacaktır. “Her şey parlak, her şey ışıltılıydı. Bütün odalar yerden tavana kadar camdı. Cilalanmış, paketlenmiş ve kocaman bir hediye paketi gibi önlerine konmuştu. Biraz gölge, bir tutam loşluk, azıcık mahremiyet aradı Asuman. Yoktu. Işıl ışıl aydınlatılmış dev bir kamusal alan hissi veriyordu ona.”

Onlar evlerinde oturacakları günü hayal ede dursunlar evin teslim tarihi gecikince bulundukları evlerden çıkmaları gerekir. En sonunda şehrin eski semtlerinden bir ev bulurlar. Semt gibi ev de eskidir. Ancak Asuman ısrarcıdır, çünkü evi görür görmez çok sevmiştir. Ev, adeta dile gelmiş ve onu büyülemiştir. Dokunduğu her yerde ayrı bir hikâye bulur. Bu hikâyelerle hayatı da değişir, yaşantısı da dönüşür…

“İçeri girdiği anda aradıkları evin orası olduğunu biliyordu Asuman. Tuhaf bir olmuşluk duygusu kapladı içini. Boş salonda ilerleyip camdan dışarı baktı. Şehir ayaklarının altındaydı. Güneş, salonun ortasına düşş ışıktan bir cümbüştü. Bu eski binada, köhne apartmanların arasına sıkışıp kalmış bu saklı dairede, böylesi bir cennetle karşılaşacağını ummazdı. Gezdikleri onca modern, birbirinin aynı, sıkıcı evden sonra buranın kendine özgü bir dili vardı.”

‘Ev’in Hikâyesini Duymak

“En Çok Onu Sevdim”i bir solukta da okuyup bitirebilirsiniz; dura dinlene, altını çize çize, notlar ala ala da…

“O gün Mete’yle ikisine ‘Ankh’ sembolü olan bir örnek anahtarlıklar aldı. ‘Nil’in anahtarı’ onlardaydı artık. Kadın ve erkek olmanın ötesinde, ikisi bir bütün olacaklardı bu evde. Bu çift cinsiyetli sembolün temsil ettiği sezgisel gücü hep sevmişti Asuman. Yeni evlerine bunun çok yakışacağını düşündü. Eve adımını attığı ilk andan beri onda yarattığı o mistik duygu, yeni bir sırra vâkıf olma ve onu koruma güdüsü tam buydu işte. Her ikisine de evin birer anahtarını taktı.”

Anlatım dili –yazarın öykücü olduğunu hatırlatırcasına- metni ayrıntılarla zenginleştirmeye ve sözü çoğaltmaya yönelik.

“O seslerini duydukları, girip çıkarlarken kapıları aralayan, perdelerin ardından onları gözleyen, ‘günaydın,’ dedikten sonra durup arkalarından bir süre daha bakan, çocuklarını camlardan sarkıp yemeğe çağıran, ‘baban eve gelmek üzere,’ diye onları azarlayan, ellerinde filelerle pazardan dönen, sabahları kapılarına ekmek ve süt bırakılan, apartman toplantılarına katılan, veli toplantılarına giden, mahalledeki çukur hâlâ kapatılmadı diye gazeteye mektup yazan, birbirlerine akşam oturmasına giden aileler gibiydiler.”

Asuman’ın yeni eviyle birlikte değişen hayatı ve bakış açısını okurken, bir yandan da kendi yaşantılarımızı sorgulamamızı sağlıyor.  Özellikle “önem” ve “değer” atfettiğimiz kavramlara yönelik ciddi bir sorgulama bu.

Şehirde artık sokağa adım atmaya korkar olduk. Kendi adıma karanlık sokaklardan korkuyorum,” dedi beyaz saçlı kadın.

“Bu mu geleneksel?” dedi Asuman. “Yüksek duvarlar arkasında mı mahalle yaşamı süreceğiz? Karanlık hiçbir yer kalmayınca mı güvende olacağız?”

Yazar, bu sorgulamayı kimi zaman karakterler, kimi zaman nesneler, kimi zaman diyaloglar üzerinden yürütüyor. ‘Çatışma’ unsuru da mevcut bolca.

“Bu koltuk kalacaksa en azından yüzünü değiştirsek.”

Camın önünde duran solmuş mavi kadife berjere bakarak söyledi bunu Mete.

“Kalsın istiyorum,” dedi Asuman. “Çok güzel değil mi?”

Yerinden kalkıp koltuğa oturdu. “Çok da rahat.”

Evde hiç kapı yoktur neredeyse. Hepsi çıkarılmış, ahşap kemerli kasalarla çerçevelenmiştir. Odalar birbirinin içine akmaktadır. Bu akışkanlığı sever Asuman. Durduğu her yerde, evin geri kalanını da hissedebilir. Ancak zamanla ‘ev’ Asuman ile Mete’nin aralarına girer. İlişkilerini de etkiler. Evliliğe doğru gidilen yolda, aynı evde yaşamak onlara iyi gelmemiştir. Yaşantıları başkalaşmış, yolları ayrılmıştır. Asuman’a karşı arkadaşları, nişanlısı, yönetici, kapıcı ve diğer apartman sakinleri,  binayı yıkmak isteyen müteahhitle iş birliği yapmış gibidir.

Dramatik örgüsüyle o bildik ‘son’a usulca yaklaştığınızı sanıyorsunuz okurken. Ancak yine de kafanızda kurguladığınızdan farklı bir ‘son’ bekliyor sizi final sahnesinde. Tıpkı hayat gibi.

“Neden hiç müzik dinlemiyorsun artık?” sorusuna, “O zaman evi duyamam,” diye cevap veren Asuman’ın hikâyesini ‘duymak’ isterseniz… “En Çok Onu Sevdim” sizi bekliyor.

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (17 Eylül 2015)

Zeynep.Cemali.Edebiyat.Gunu.2015Ülkemizin ilk ve tek, yıllık yayıncılık konferansı olan Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nün beşincisi, 3 Ekim Cumartesi günü Kadir Has Üniversitesi Cibali Salonu’nda gerçekleşecek.

Edebiyata ve kitaplara emek verenlerin, yeni bir gündemle bir araya geleceği konferansa yayıncılar, edebiyatçılar, çevirmenler, tasarımcılar, illüstratörler, akademisyenler, resmi ve sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri, kütüphanelerden ve eğitim kurumlarından yetkililer katılıyor.

Yayıncılığın güncel başlıklarının tartışılacağı tamgünlük konferansın açılış konuşmasını, her yaştan okura dokunan eserleriyle sevilen yazar Feyza Hepçilingirler yapacak. Edebiyatımızın büyülü gerçekçi hikâye geleneğinin temsilcilerinden, usta yazar Latife Tekin’in kapanış konuşmasını yapacağı konferansta; yazar, şair Karin Karakaşlı, anadil ve edebiyat üzerine düşündürürken; çevirmen Kutlukhan Kutlu çeviriye ve çevirmene dikkat çekecek.

Hem yayıncılık, hem dağıtımcılık, hem de meslek örgütlerindeki çalışmalarıyla sektöre uzun yıllardır emek veren Kenan Kocatürk’ün yöneteceği “Yayınevinden Okura Kitabın Satış Süreçleri” paneline, D&R, Ankara Dost Kitabevi ve Kitapyurdu’nun yetkilileri katılacak. İletişim Yayınları yöneticilerinden, deneyimli yayıncı Tuğrul Paşaoğlu ise dijital yayıncılığın geleceğine ilişkin vizyonunu aktaracak.

Sunuculuğunu, çocuk ve gençlik edebiyatının ödüllü yazarlarından Aslı Der’in üstlendiği konferansın içerikleri, e-dergi Keçi’nin Aralık’ta okurlarıyla buluşacak KIŞ 2015 sayısında yayımlanacak.

Edebiyat günü, ülke genelinde büyük bir katılımla sonuçlanan Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2015 Ödül Töreni ile sona erecek. Proje Başkanı Müren Beykan’ın 2015 sonuçlarını değerlendirmesinin ardından, bu yıl yazdıkları “cesaret” öyküleriyle dereceye giren 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri, ödüllerini edebiyatımızın usta isimlerinin elinden alacaklar.

Günışığı Kitaplığı, gün sonundaki kokteylle 20. yılına merhaba diyecek. #edebiyatta20yıl

edebiyathaber.net (17 Eylül 2015)

  • Süheyla Sarı - 17/09/2015 - 19:41

    Teşekkür ederim. Rezervasyon, kayıt gerekiyor mu?cevaplakapat

yasak-zevkler-kitabi-kitabi-federico-andahazi-Front-1Federico Andahazi‘nin “Yasak Zevkler KitabıDoğan Kitap tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

“On beşinci yüzyılın Mainz şehrinde bir katil dolaşıyor… Kutsal Sepet Manastırı’nın fahişelerinin derilerini yüzen katil, şehrin eğlence ve zevk havasını korku ve acıyla dağıtıyor… Yalnızca fahişelerin anası Ulva biliyor katilin sırrını; zevk tanrıçalarının bedenlerinden kusursuz bir sanatla yüzülen derilerin sırları, zevkin yasalarının kadın bedeni üzerine acıyla nakşedilmesinde mi gizli?

Federico Andahazi Yasak Zevkler Kitabı’nda matbaanın mucidi Gutenberg’in günahkârlıkla suçlanıp yargılanmasıyla paralel olarak anlattığı hikâyede harfler ve günah arasındaki ilişkiyi sorgularken, kadın bedeni zevklerin ve günahların kesiştiği ölümcül bir alan olarak ortaya çıkıyor. Kitabı okuduğunuzda yalnızca katilin değil, bu dünyanın en mahrem sırrını da öğreneceksiniz: “Zevkten ölmek mümkündür!”

edebiyathaber.net (17 Eylül 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z