Masthead header

Borges, büyükannesi Guillermo’nun hikâyeleriyle büyümüş. Büyükannesinin hikâye anlatırken başvurduğu kuru İngiliz nüktedanlığının, kendi özlü yazım tarzının temellerini oluşturduğunu söylüyor.

Borges’in öyküleri, okuyucuyu ilk cümleden itibaren samimi bir anlatıcılıkla karşılıyor. Sanki yetmişli yaşlardaki sevimli bir ihtiyar hemen karşınızda oturuyor ve duyduğu ya da duyduğunu sandığı şeyleri anlatıyor. Bir kitabı okuduğunuz duygusuna kapıldığınızda sıkılırsınız, ama dinlediğinizi düşünmek rahatlatıcı bir duygudur. Çocukluktan itibaren onda yer eden ‘anlatım’ geleneği öykülerinde rahat ve akıcı bir dil olarak çıkıyor karşımıza. Onun için önemli olan, kurguladığı şeyi en yalın biçimde okuyucuya aktarmak. Anlatımını allayıp pullamak gereğini duymadı. O bir ‘çağdaş masal anlatıcısı’ydı. Duyduklarını aktarmak en önemli göreviydi ama yine de tüm bunlar onun bir ‘dil büyücüsü’ olmasına engel değildi.

Yazarın tek çocukluk arkadaşı kız kardeşi Norah’tır. Birlikte, kitaplardan türetilmiş bir sürü hayali oyun arkadaşı edinirler. Tek oyun mekânları labirentimsi bir kitaplık ve demir parmaklıklarla çevrili bir bahçedir. Labirentimsi kitaplıklar yazarın yapıtlarında imgesel bir biçimde sık sık çıkar karşımıza.

Borges, bir yazar için şanslı sayılabilecek bir çocukluk geçirmiştir. Büyükannesinin araladığı sandıktan taşan imgeler yer etmiştir zihninde. Bir yazar için bulunamayacak bir hazine… Ayrıca İspanyolca’yı ve İngilizce’yi küçük yaşta aynı anda öğrenmiştir. Bunların iki ayrı dil olduğunu çok sonraları ayırt ettiğini söyler. Ondan, küçük yaştan itibaren yazar olması beklenir. Baba Jorge Guillermo anarşist düşünceye yatkın bir avukattır. Ve evde herkesin en çok zaman geçirdiği yer kütüphanedir. Borges bu beklentiyi boşa çıkarmaz ve altı yaşındayken Cervantes’ten esinlendiği hikâyeler yazmaya başlar. Dokuz yaşında Oscar Wilde’nin Mutlu Prensini İspanyolcaya çevirir. Yazarlık dehasının ilk pırıltılarını daha o zamandan yaymaya başlamıştır. 

Adım adım gelen karanlık 

Borges, babasından yazarlık altyapısını oluşturan zengin bir birikimi devralmaz yalnızca, adım adım gelen körlüğünü de devralır. Bu, bir babanın oğluna bırakabileceği en kötü mirastır.

Baba Borges, göz tedavileri için ailesiyle birlikte sık sık Avrupa’ya gider. O yıllarda çocuk yaştaki Borges de ileri derecede miyoptur ve miyopluğu sürekli artmaktadır. ‘Öteki’ adlı fantastik öyküsünde genç ve yaşlı Borges’leri buluşturur. Bu bir anlamda Borges’in kendi hayatına tuttuğu bir aynadır. Yaşlı Borges ‘öteki’ne şöyle der; “…benim yaşıma geldiğinde gözlerin hemen hemen hiç görmeyecek. Sarı rengi, gölgeleri ve ışıkları seçeceksin, aldırma. Adım adım gelen körlük o kadar acıklı değil. Ağır ağır gelen bir yaz akşamı gibi…”(1)

Borges 1955 yılında, 56 yaşındayken görme yetisini tamamen yitirir. Bunu “gecenin ağır ağır inişi yarım yüzyıldan fazla sürdü” diye tanımlar. Yarım yüzyılın sonunda artık okuyamayacağını ve yazamayacağını anlamıştır. Tam da bu sırada ulusal kitaplık müdürü olarak atanır. Kütüphane dokuz yüz bin kitabın bulunduğu devasa bir yapıdır. Borges bununla ilgili şunları söyler; “…cenneti her zaman bir kitaplık olarak düşlemiştim. Oysa herkes cenneti bir bahçe ya da saray olarak düşler. Dokuz yüz bin kitabın tam ortasındaydım, kitapların kapaklarını ve sırtlarını bile doğru dürüst göremiyordum. Oturdum, ‘Armağanlar’ şiirini yazdım;

Kimse yakınıp yerindiğimi sanmasın

bu lütfundan yüce tanrının,

bana ilahi bir şaka yaptı

 kitabı ve körlüğü aynı anda bağışladı…”(2)

Borges görme yetisini yitirişine pek öyle sanıldığı gibi içerlemez, hatta körlüğün de üstünlükleri olduğunu düşünür.Karanlığa Övgü’ adlı kitabını yazışını körlüğüne borçlu olduğunu söyler.

Yazarı bulan öykü 

Edebiyatın belki de en güzel yanı sınırları olmayışıdır. Hayallerin sihirli kanatları değil midir sınırlı mekânlara sıkışmış insanı mekânların ötesine taşıyan. Okuyucuyu, içinde bulunulan zamanın ve mekânın ötesine taşıyan edebi eserlerin yazılma serüveni ilgi çekicidir. Her yazar için farklılık gösteren bu serüven bir anlamda Edebiyatın var oluş serüvenidir. Dış dünyanın yazarda yarattığı iç titreşimlerin, düş gücünün seçici imbiğinden süzülüp kâğıda dökülmesinin serüveni. Borges bu serüveni şöyle anlatır; “…Bana ilginç gelen bir hikâye dinlediğimde arkadaşlarıma aktarırım. Sonra da her nedense onu yazmam gerektiğine inanırım. Yıllar sonra ama. Bugün bana bir hikâye anlatsanız beş ya da on yıldan önce yayınlanmayacaktır. Ben oturup beklemek ve o an gelip çattığında duyargalarımı sonuna kadar açıp onu değiştirmeden ve bozmadan algılamak zorundayımdır…”(3)

Borges, duyduğu bir olayı beş on yıl beklettikten sonra öyküleştirmektedir. Bu süre içinde zihninin bir köşesinde sabırla bekleyen taslaklar kâğıda döküldüklerinde artık yeterince olgunlaşmışlardır. Bundan sonrası Borges’i ilgilendirmemektedir. “…bir kitabım yayınlandığında, dostlarım bana ondan bahsetmemeyi bilirler. İyi ya da kötü, haklı ya da haksız, eleştirilerden hiç haberim olmaz. Kitabın satışından da. Bu kitapevini ve yayıncıları ilgilendirir. Yazarı asla!…”

Bir öykünün nasıl anlatıldığı kadar neyi anlattığı da önemli. Bu her yazarın ana sorunlarından biri. En büyük yanılsama ise, ‘uzaklarda’ anlatılacak çok fazla şeyin olduğuna inanmak. Borges de uzun yıllar bu yanılgıyı yaşadı. Yaşadığı Buenos Aires’un Palormo’sunu hep yapıtlarından uzak tuttu. Fakat son ürünlerine doğru öz kaynağına döndü. Alef ve Doktor Brodie’nin Raporu adlı yapıtları Palermo’daki deneyimlerine dayanmaktadır. İlk yazılarının çoğunda önemli yer tutan labirentler, aynalar, zamana ve belleğe dair felsefi kurgulardan vazgeçip yaşadığı yere, kabadayıların serserilerin ve sıradan insanların yaşadığı Palermo’ya çevirir bakışlarını.

İyi bir gözlemci oluşu, yalın kurguları sayesinde başyapıtlar oluşturur. Yapıtlarında Arjantin’e özgü tipik gauço –çiftlik ırgatı- kişiliğini çok başarılı bir biçimde işler ‘Düellonun Sonu’ adlı öyküsü bunun en güzel örneklerinden. Gauçolar silaha ve kavgaya düşkün basit insanlardır ve Borges, hiçbir şey eklemeden, hiçbir şey eksiltmeden oldukları gibi anlatır onları. Çünkü gauçolar o halleriyle özgün kişiliklerdir, allayıp pullamaya gerek yoktur. Borges, ‘The Puple Land Üzerine’ adlı denemesinde; “…gaucho az konuşur, gaucho belleğin karmaşık güzellikleri, içe bakış nedir bilmez, bilse de aşağılar. Gaucho’yu yaşamıyla ilgili anlatacak bir öyküsü varmış, coşkulu biriymiş gibi tanıtmak onu biçimsizleştirmek olur…”(4) diyerek, gauchoları oldukları gibi tanımlıyor. Olmaları gerektikleri gibi değil.

Yazar yapıtlarında edebi bir dilden çok yalın, anlatım dilini seçmiştir. “…gerek barok bir biçemin doğasında bulunan şaşırtıcı öğelerden, gerek önceden kestirilemeyen bir sona yönelen şaşırtılardan vazgeçtim ben. Kısacası, bir beklentiyi doyurmayı, vurucu bir sarsıntı yaratmaya yeğledim…”(5) yazar her ne kadar vurucu sarsıntılar yaratmak amacında olmasa da öykülerinde bunu görmek mümkün. Birdenbire ve nereden geldiğini çözemediğiniz şaşırtıcı sonlar değil belki bunlar ama öykünün tamamına yedirilmiş şaşırtıcı öğeler yadsınamaz. Bu da yazarın konularını belirlemedeki ustalığından kaynaklanıyor olsa gerek. ‘Düellonun Sonu’ öyküsündeki Cardoso ve Silviera’nın birbirlerine olan düşmanlıklarının vardığı sonuç dehşet verici. “…Birinden nefret ettiğinizde hep onu düşünürsünüz, bu anlamda onun kölesi olursunuz…”(6) diyerek açıklıyor Borges bu nefreti. Karşısındakini yenmek pahasına, boğazları kesildikten sonra yarışmayı kabul edecek kadar nefret ediyor birbirinden Cordosa ve Silviera. Öykü şöyle bitiyor; “Adamların gırtlaklarından kan fışkırıyordu. Birkaç adım koştuktan sonra yere kapaklandılar. Cordoso düşerken kollarını açtı. Belki asla bilincinde değildi ama o kazanmıştı.” (7)

Yazı ve siyaset

Yazının siyasetle olan ilişkisi hep tartışılan bir konu olmuştur. Yazarı ve yapıtlarını, yazıldığı dönemin sosyal ve siyasal koşullarından ayırıp başka bir tarafa koyamayız elbette. ‘Düello’nun Sonu’ öyküsündeki Cordosa ve Silviera siyasetten uzak basit kişiliklerdi. Öyle ki, katıldıkları savaşın ne için yapıldığından bile habersizlerdi.

Savaş, iktidardaki kızıllarla, muhalif beyazlar arasında yaşanıyordu. Gauço milislerinden oluşan müfrezenin komutanının, kahvedeki köylülere ülkenin onlara gereksinim duyduğunu söylemesi, Cordosa ve Silviera’nın savaşa katılması için yeterli olmuştu. Ne için savaşacaklarını bile bilmeden kendilerini savaşın içinde bulurlar.

Borges onları siyasetten ve sorgulamaktan uzak basit köylüler olarak kurguladı. Aksini düşünelim. Kahramanlar ateşli siyasi taraftarlar olsaydı, Borges Onlara siyasi söylevler çektirseydi, dehşet sona gelindiğinde bu kadar etkileyici olur muydu? Hayır. Çünkü Gauço kişiliğini çok iyi tahlil eden Borges, onların siyasette taraf olmaktan uzak basit köylüler olduğunu çok iyi biliyordu. Ve bu yüzden iki kahramanı siyasetten olabildiğince uzak tuttu.

Borges yazarın çağına karşı görevi konusunda çok netti; “…bir yazarın görevi yazar olmaktır. İyi bir yazarsa görevini yerine getiriyordur. Dahası, ben kendi düşüncelerimi yüzeysel bulurum. Sözgelimi tutucuyum, Koministlerden de Nazilerden de, Yahudi düşmanlarından da nefret ederim. Gelgelelim bu görüşlerimin yazılarıma sızmasına izin vermem. Genellikle düşüncelerimi su geçirmez bölmelerde tutmak isterim. Öykülerime karışmak istemem. Ben kurmaca yazıyorum, mesel değil…”(8) Yazar öykü kahramanlarını her ne kadar dönemin siyasetinden uzak tutmaya çalışsa da, örneğin beyazlarla kızıllar arasındaki savaşı konu almıştır. Çünkü öykü, savaş sırasında geçmektedir. Bu da gösteriyor ki, yazar yaşadığı dönemin siyasi olaylarını tamamıyla edebiyatının dışına atamaz. Kahramanlarını nasıl yaratacağı, sadece edebiyatçının kaleminin ucuyla, düşlerinin buluştuğu zamanın mahremindedir.

“…klasik kitap ille de şu ya da bu değerleri olan kitap değildir; kuşaklar boyunca kişilerin farklı nedenlerle büyük bir aşk ve şevkle ve gizemli bir bağlılıkla okudukları bir kitaptır…”(9) Borges bunları söylerken yapıtlarının klasikleşeceğinin bilincinde miydi bilemiyoruz ama yapıtlarının, okuyucunun belleğinde döllenen taşlar* gibi çoğalan imgeler bırakacak birer klasik olduğu kuşku götürmez bir gerçek.

* Mavi Kaplanlar (10) isimli öyküde geçen, sürekli çoğalan, bir türlü sayılamayan taşlar.

KAYNAKÇA:

  1. Kum Kitabı-J. L. Borges Çeviren:Yıldız Ersoy Canpolat İletişim Yayınları
  2. Yedi Gece-J. L. Borges Çeviren: Celal Üster- Can Yayınları
  3. Borges ve Yazma Üzerine, Derleyenler: N. Thomas Gı Gıovannı-Danıel Halpern-Frank Macshane Çeviren: Tomris Uyar-İletişim Yayınları
  4. Öteki Soruşturmalar-J. L. Borges Çevirenler: Peral Beyaz Charum-Türker Armaner-İletişim Yayınları
  5. Borges ve Yazma Üzerine, Derleyenler: N. Thomas Gı Gıovannı-Danıel Halpern-Frank Macshane Çeviren: Tomris Uyar-İletişim Yayınları
  6. Borges ve Yazma Üzerine, Derleyenler: N. Thomas Gı Gıovannı-Danıel Halpern-Frank Macshane Çeviren: Tomris Uyar-İletişim Yayınları
  7. Brodie Raporu- J. L. Borges , Çeviren: Yıldız Ersoy Canpolat-İletişim Yayınları
  8. Borges ve Yazma Üzerine, Derleyenler: Thomas Gı Gıovannı-Danıel Halpern-Frank Macshane Çeviren: Tomris Uyar-İletişim Yayınları
  9. Öteki Soruşturmalar-J. L. Borges Çevirenler: Peral Beyaz Charum-Türker Armaner-İletişim Yayınları
  10. Dantevari Denemeler & Shakespeare’in Belleği – J. L. Borges Çeviren: Peral Beyaz Charum – İletişim Yayınları

Özlem Narin Yılmazedebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Feyza Hepçilingirler’in hazırladığı, Halide Edib’in yazılarından oluşan “Halka Doğru” Can Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Bizim elimizde zaman ve müze kokan, kıymetli kaplı, içi eski yazılar, tezhiplerle, zamanla sararmış kâğıtlarla dolu bir millet hayatı kitabı var. Bu kitaba başımızın çok derinden sakladığı izlerle merbutuz. Her iki adım eski muvazi bir adımın aksülamelini getiriyor. Başımız ve kalbimizle sarsılıyoruz. Fakat bu güzel kitabın ahkâmı artık bize döndüğümüz köşeden sonraki yolu söylemiyor. Ona uymaya çalıştıkça sendeliyor, geriliyoruz. O halde bu kitabı tamamen kapamalı mıyız?”

Kâğıda düşürdüğü her harfe halkın aydınlanması için bir görev yükleyen Halide Edib’in iki farklı dönemde yayımlanan yazıları bu kitapta birleşti: 1919’un esirlik günlerinde, milletin kurtuluşu uğruna Büyük Mecmua’da yazdığı yazılar ve 1936 ile 1939 arasında, özgür bir ülkenin insanları için Yedigün’de yazdığı yazılar. Feyza Hepçilingirler’in yıllar süren uğraşları sonucu kitap halini alan Halka Doğru, Cumhuriyet öncesi ve sonrasını önemli bir aydının gözünden görmemizi sağlıyor.

Kaleme aldığı her metinle yeniden tartışılan Halide Edib’in bütün eserleri, gözden geçirilmiş baskılarıyla Can Yayınları’nda.

HALİDE EDİB ADIVAR

1882’de İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okudu. 1908’de yazmaya başladığı kadın hakları hakkındaki yazılarından dolayı kimi kesimlerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması sırasında Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909’dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda, İzmir’in işgalini protesto mitinginde tarihî bir konuşma yaptı. 1920’de Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Onbaşı ve üstçavuş rütbeleri aldı. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası’yla fikir ayrılıklarına düştü. Bunun sonucunda 1917’de evlendiği ikinci eşi Adnan Adıvar’la birlikte Türkiye’den ayrıldı. İlerleyen yıllarda konferanslar vermek üzere ABD’ye gitti, Mahatma Gandhi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen Halide Edib, 1940’ta İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekildi. 1964’te öldü.

Halide Edib Adıvar’ın Can Yayınları’ndaki diğer kitapları:

Ateşten Gömlek, 2007

Handan, 2007

Mor Salkımlı Ev, 2007

Sinekli Bakkal, 2007

Türk’ün Ateşle İmtihanı, 2007

Vurun Kahpeye, 2007

Son Eseri, 2008

Yolpalas Cinayeti, 2008

Tatarcık, 2009

Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan Tesirleri, 2009

Âkile Hanım Sokağı, 2010

Kalp Ağrısı, 2010

Zeyno’nun Oğlu, 2010

Çaresaz, 2011

Sevda Sokağı Komedyası, 2011

Kerim Usta’nın Oğlu, 2012

Dağa Çıkan Kurt, 2014

Yeni Turan, 2014

Hindistan’a Dair, 2014

Ateşten Gömlek (sadeleştirilmiş),2014

Vurun Kahpeye (sadeleştirilmiş),2014

Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan Tesirleri II, 2015

Döner Ayna, 2015

Sonsuz Panayır, 2016

edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Kadıköy Belediyesi’nin mizahı yediden yetmişe Kadıköylüyle buluşturduğu Karikatür Evi, 2017–2018 dönemi katılımcılarını bekliyor. Ücretsiz gerçekleşecek eğitimler için kayıtlar 11 Eylül Pazartesi günü başlıyor.

Kadıköy Belediyesi tarafından aslına uygun olarak Hasanpaşa’da restore edilen bina geçtiğimiz yıldan bu yana Karikatür Evi olarak hizmet veriyor.

Karikatür Evi’nin ücretsiz gerçekleştireceği 2017–2018 eğitim yılının I. dönemi 17 Ekim Salı günü, II. dönemi ise 5 Aralık Salı günü başlayacak. Karikatür evi atölyelerine katılmak isteyenler kayıtlarını, 11 Eylül Pazartesi günü bir adet fotoğraf, ikametgah belgesi ve nüfus cüzdanı fotokopisiyle Karikatür Evi’nde yapabilecek.

Kadıköy’de ikametin öncelikli olduğu kayıt döneminde, Kadıköy dışında ikamet eden katılımcılar ise, 25 Eylül itibariyle kontenjan müsaitliği olduğu takdirde kayıt yaptırabilecek. Kayıtlar kontenjanlar dolana kadar devam edecek. Karikatür Evi’nde gerçekleşecek her bir atölye 8 kişiyle sınırlı. Katılımcılar, yalnızca bir eğitim dönemine kayıt olma hakkına sahip. Karikatür Evi’ndeki atölye çalışmaları devam zorunluluğu da içeriyor. İki kereden fazla mazeret belirtmeden gelmeyen katılımcı, atölyeye devam edemiyor ve de 2017 – 2018 sezonu boyunca başka bir çalışmaya kayıt yaptıramıyor. I. dönem atölye çalışmalarının 6 hafta sürmesi planlanıyor. Programda yer alan Stop Motion ve Manga Atölyesi ise 12 hafta sürecek ve tek dönem için kayıt alınacak.

Karikatür Evi’nde neler yapıldı?

– Karikatür Evi’nde geçtiğimiz yıl Uykusuz, Leman, Bayan Yanı ve Karikatürcüler Derneği üyeleri çizerlerinin tarafından karikatür, manga ve çizgi roman hakkında 147 atölye yapıldı.

– Sezon içerisinde günü birlik atölyeler kapsamında 16 atölye yapıldı.

– Dönem içinde yüzlerce kişinin katılımıyla onlarca sergi ve söyleşi gerçekleşti.

– Uykusuz, Leman, Bayan Yanı ve Karikatürcüler Derneği üyeleri çizerlerinin de bulunduğu 13 farklı eğitmen ile birlikte karikatür, çizgi roman, manga, stop motion ve kısa film atölyesi yapıldı.

– Muhlis Bey’in çizeri, Behiç Pek’in karikatür çizim teknikleri ve espri bulma yöntemleri konusunda genç çizerlerle sohbet ettiği Amatör Buluşmaları yapıldı.

Adres:

Hasanpaşa Mahallesi, Kurbağalıdere Caddesi. No:69, 34722

Telefon: 0216 418 10 49

Mesai saatleri:

Pazartesi kapalı (atölyelerin kayıt haftasında açık).

Salı-Cuma 09.00-18.00

Cumartesi-Pazar 10.00-19.00

edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Fotoğraf: Muhsin Akgül

Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, yeni sahibini buldu.

Başkanlığını Kaya Genç’in üstlendiği, Handan İnci, Asuman Kafaoğlu Büke, Oğuz Demiralp, Sibel Irzık, Cemil Kavukçu ve Can Yayınları adına Sırma Köksal’dan oluşan Seçici Kurul, bu yıl onuncusu verilecek olan ödülün şair, çevirmen, akademisyen Cevat Çapan’a verilmesini kararlaştırdı.

Ödülün gerekçesinde şu ifadeler yer aldı: Cevat Çapan bu ödüle, seçkin şairliği ve çevirileriyle şiirimizin dünyaya açılmasına sağladığı katkıları, edebiyatımızın yeni kuşaklarının yetişmesinde harcadığı uzun yıllara yayılan emekleri ve yayıncılığımızın niteliğinin yükselmesindeki çalışmaları nedeniyle layık görülmüştür.

Her yıl bir üyenin ayrılıp bir başkasının katılımıyla yenilenen jüri, altı yıldır jüride bulunan ve 2017 komitesinin başkanlığını yürüten Kaya Genç’i uğurlayacak. Gelecek sene jüriye katılacak olan yeni isim eleştirmen Ömer Türkeş olacak.

2008 yılından bugüne kadar verilen ödül, Handan Börüteçene’nin gerçekleştirdiği bir ödül heykelciği ve 15.000 TL’den oluşuyor. Erdal Öz Edebiyat Ödülü bugüne dek, Gülten Akın, Nurdan Gürbilek, İhsan Oktay Anar, Şavkar Altınel, Murathan Mungan, Cemil Kavukçu,  küçük İskender, Orhan Pamuk ve Orhan Koçak’a verilmişti.

2017 Erdal Öz Edebiyat Ödülü 18 Eylül Pazartesi günü Pera Palas Hotel Jumeirah’da yapılacak törenle Cevat Çapan’a verilecek.

edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Gözde Demirel’in ilk romanı Ah Minel Hayat, incecik, hepi topu 96 sayfalık bir roman. Ama gelin görün ki Demirel, hacimce küçük bu romana 1933 yılı Bursa’sında başlayan, 1944 Ankara’sı ve 1956 Eskişehir’ine uzanan, derken 1966 İstanbul’unda son bulan kocaman bir hikâye sığdırmayı başarmış. Demirel’in zamanda, mekânda ve kahramanlar arasında ileri geri sıçramalar yaparak kurduğu bu özenli hikâyede, bir yandan Bursa’daki Canipzade İpek Atölyesi’nde yaşanan emek sömürüsüne, işçi-işveren ilişkilerine tanıklık ediyor, diğer yandan kedimizi Ankara’daki bir casusluk macerasının orta yerinde buluyoruz. Ardından Eskişehir’e uzanıyor ve göç etmiş, toprağını geride bırakmış bir ailenin acılarına ortak oluyoruz. En sonunda da bütün kahramanlarla birlikte İstanbul’da, Emek Sineması’nda “Ah Güzel İstanbul” filmini seyre koyuluyoruz. Gözde Demirel ile tarihe bir not düşmek adına Emek Sineması’nda noktaladığı romanı Ah Minel Hayat’ı konuştuk:

Ah Minel Hayat, 96 sayfalık incecik bir roman. Ancak pek çok hikâye ve koca bir tarih sığmış içine. Şu açıkça görülüyor ki bu kısacık roman için uzun ve detaylı bir okuma, araştırma serüveniniz olmuş. Nasıl doğdu bu roman?

Benim için yazmak biraz biriktirmek ve ardından onları bir nefeste kâğıda dökmek aslında. Krep Keriman’la başladı Ah Minel Hayat’ın başlangıcı. Bir Bursalı olarak Bursa’nın tarihini okurken, bir satır arasında Krep Keriman diye bir kumaş üretildiğini duydum, ardından acaba o kumaşı üretenlerin Krep Keriman’dan bir elbiseleri olma şansı var mıdır diye düşündüm. Ardından da hikâye kendi kaderini yazdı aslında.

Tabii bunun ardından da diğer tüm hikâyeler için kurgunun sağlam olabilmesi adına ciddi bir araştırma ve bunun yanında da o dönemin hala yaşayan tanıklarıyla konuşup, onlardan nasıl bir ayrıntı kapabilirim süreci oldu. Örneğin, Eskişehir’de geçen Yeniliğe Doğru biraz da annemlerin öyküsü. Anne tarafından Romanya göçmeni bir aileden geliyorum. Babam ise o 1960’ların ve 70’lerin İstanbul’unu doya doya yaşamış bir insan; bana küçükken masal diye, biraz da süsleyerek anılarını anlatırdı. Tüm bu birikimleri bir araya getirince de Ah Minel Hayat çıktı ortaya.

Ah Minel Hayat’ta ayrıca değişim ve dönüşümün sadece İstanbul’da ya da hep konuştuğumuz Cumhuriyet döneminde veya 80 darbesi sonrası zamanlarda değil, Türkiye’nin her on yılda bir yaşadığı dönüm noktalarıyla da hayatların değiştiğini göstermek istedim.

Farklı zaman dilimlerine ait farklı birkaç konuyu, kısacık bir metinde bir araya getirmek, kusursuz bir kurgu ile ortaya koymak çok kolay olmasa gerek diye düşünmeden edemiyorum. Tombulca bir kitapta daha rahat anlatılabilir miydi bu hikâye?

Öyküleri, anlatmak istediklerinin dışında bilinçli olarak daha uzun tutmamaya çalıştım. Öykülerin bir anda belirip, okuru içine alıp sonra veda etmesini istedim. Sanırım bu benim yazı stilimle de alakalı.

İlk bölümde, Bursa’daki ipek atölyelerinde yaşanan emek sömürüsüne tanıklık ediyoruz. “Krep Keriman” denen o ipekli kumaşın üretimi için genç kadınların yanan ellerine yakından bakıyoruz.1933 yılında yaşanıyor bütün bunlar, ancak geçmişten bugüne pek de değişen bir şey olmadığını bilmek neler düşündürüyor size?

Aslında Ah Minel Hayat’ı yazarken, beni en çok yazmaya iten konulardan biri de buydu. Zaman değişiyor, mekânlar insanlar değişiyor, dünya değişiyor ama hepimiz aslında aynı duyguların, benzer haksızlıkların, mutluluk ve mutsuzlukların etrafında yaşıyoruz. Ne yazık ki bugün belki çocuk işçilerin, genç kadınların ya da adamların elleri ipek tezgâhlarında yanmıyor ama iş kazaları, ağır iş koşulları hala farklı üretim alanlarında devam ediyor. Bu bana elbette kötü hissettiriyor ama öte yandan da, mitolojide Pandora’nın kutusunda sadece umut kalır ya en sonunda, umut ve bu nedenle mücadele her zaman var diye düşünüyorum.

Kitapta, toplumdaki bütün anlaşmazlıkların, sorunların, çatışmaların, ayrılıkların temelinde değer yargılarının, ezberlerin, toplumsal ve dinsel normların yattığını da açıkça görebiliyoruz. Örneğin Danyal, kadının yerinin evi olduğunu ve kocasının sözünü dinlemesi gerektiğini söylüyor Hüsnü’ye. Yüzyıllardır hüküm süren örf, adet ve töreler nasıl hükümsüzleştirilebilir sizce? İnsanlar “değer” sandıkları geleneklerin, törelerin, değer yargılarının “değer” olmadığını nasıl görecekler?

Hepimiz, en yok diyenimiz bile çeşitli ön yargılar ve toplumsal kalıplarla yaşıyoruz bence. Sadece bir kısmımız hayatımızı bunun etrafında şekillendiriyoruz, bir kısmımız bununla mücadele etmeyi seçiyoruz. Bence deneyim, farklı insanlar tanımak ve onları anlamaya çalışmak ön yargıları ve bunların yarattığı örf ve adetleri değiştirmek için en önemli noktalar. Empati yapabilmeyi gerçekten öğrenirsek, yargılamayı da o kadar bırakacağız gibi geliyor. Tabii bu noktada eğitim, ama özellikle araştırmaya, sorgulamaya dayalı eğitim de büyük önem kazanıyor bence.

Eğer siz bir insana çocukluktan itibaren sorgulamamayı, kabul etmeyi öğretirseniz, gün gelir o da örf ve adetler doğrultusunda insanları yargılar. Bana göre öncelikle “neden” diye sormayı ve sorgulamayı öğretmemiz ve öğrenmemiz gerekiyor.

Gazeteci Hilmi, emeklerinin karşılığını alamayan genç ipek işçilerinin durumunu bir haber yaparak duyurmak istiyor. Kafasını kuma gömmüyor. Emin Özdemir “Kurmaca Kişiler Kenti” isimli kitabında şöyle diyordu: “Roman kişileriyle yaratıcılarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmak, olanaksız gibi geliyor bana. Tümüyle doğrudur demiyorum ama romancıyla kişileri arasında bir etkileşim vardır”. Hilmi ve sizin aranızda böyle bir etkileşimden söz edilebilir mi?

Hilmi karakterini oluştururken, kendi varoluşunu oluşturmaya çalışırken toplumsal duyarlılıklardan yararlanan bir karakter olarak düşünmüştüm. Bir de yerel basının gücünü, hala bir şeyleri değiştirebileceğini karakterin üzerinden anlatmak istemiştim. Ama eski bir gazeteci olarak sanırım kendimden de bir parça kattım. Sizin dediğiniz gibi, bazen yazmanın o derin sularında karakter ve yazan arasındaki çizgiler belirsizleşiyor. Ben yazarken bu daha çok, bir anda kendimi karakterlerin dünyasında hissetmem şeklinde oluyor. Ayrıca yazarken seçtiğim konu illa ki benim de kafamda dönüp dolaşan sorulardan, bunlara kendimin aradığı cevapları bulma yolculuğundan ibaret biraz da. Ernest Hemingway’in çok sevdiğim bir sözü var yazmaya dair: “Yazacak hiçbir şey yok, yalnızca daktiloya oturup içinizi dökersiniz”.

Ah Minel Hayat’ta da aidiyet yaratma uğraşı, üstüne çok düşündüğüm, kendi hayatımda da dünyanın şehir ve ülkeleri boyunca seyahat ederken çözmeye çalıştığım bir konu. Bir şekilde kitapta da kendine yer buldu. Bilinçli ya da bilinçsiz, her yazı sürecinde kendimizden parçalar kattığımızı düşünüyorum. Ancak dediğim gibi bu otobiyografik bir anlatıdan ziyade, sorularıma cevap arayışı şeklinde oldu benim için.

Yazmak ve yaşamak arasındaki bağ üzerine konuşabilir miyiz biraz da?

Benim için yazmak ve yaşamak tamamen iç içe geçen bir süreç. Yaşamadan, hayatı deneyimlemeden sadece hayal ederek bir yazı süreci oluşturabileceğime inanmıyorum. Bu noktada bazen yaşamak gerekiyor benim için, yazamadığım, yazmaya çalışsam da hayatın daha ağır bastığı noktalar oluyor. Aynı şekilde bir kurgu ile çalışırken kendimi eve kapatıp ya da çok sevdiğim bir sokaktaki kafeye atıp saatlerce yazdığım, başka hiçbir şey düşünmediğim oluyor. O yüzden yazmak ve yaşamak, aynı terazinin iki kefesi gibi sanırım benim için. Bazen birinin ağır bastığı, bazen dengede ilerleyen bir terazi…

Sürülmüş, yerlerinden yurtlarından edilmişlerin hikâyeleriyle karşılaşıyoruz kitapta. Mösyö Albert ve Gila, Hayri Usta ve ailesinin hayatları sürgünde geçiyor. Bugün de yeryüzünde insanlar hala göçe mecbur bırakılıyor. Kitapta şöyle bir cümle var: “Göç etmemiş, toprağını bırakmamış insanlar için yeni gelenleri yargılamak ne kolaydı”. Ama diğer insanların yaşadığı acıları, sıkıntıları anlamak için illa aynı sıkıntıları yaşamış olmak şart değil. Örneğin savaşın ve ölümün dehşetini anlayabilmek için savaşın içinde yer almak gerekmiyor. Neden bu kadar zor bir başkasının acısını anlayabilmek, acısına ortak olabilmek, empati kurabilmek?   

Reel olarak hissetmediğimiz acıları çok içselleştiremiyoruz galiba. Herkese kendi yaşadığı en özel, kendi acısı en büyük geliyor. Tabii ki elbette öyledir, buna da itiraz etmiyorum ama bizim hissettiklerimizi, başkalarının da hissettiğini düşünmenin de empati kurmamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Biz savaşı ya da sürgünü yaşamadıkça ne yazık ki bunlar bizim için bir öykü, bir dinleti oluyor bir yerden sonra. Üstelik sıradanlaşıyor. Örneğin, şu anda bile dünyanın dört bir yanında çatışma var, bizim için on saniyelik, çoğu kez kanalı değiştirdiğimiz bir haber… Bence biraz da empati kurabilmek, anlamak ve böylece bir şeylerin değişmesine katkıda bulunmak için kendimizi de zorlamamız gerekiyor.  Yani kolaya kaçmamamız…

Romandaki bütün karakterleri tarihi Emek Sineması’nda bir araya getiriyorsunuz. Sandra “kararlı adımlarla Emek Sineması’na doğru yürüyecekti. Sinemanın yıkılmaması için. Tarihin kaybolmaması için”. Ama Emek Sineması ne yazık ki yıkıldı. En azından edebiyat aracılığıyla tarihin kaybolmaması için, tarihe not düşmek derdiyle de orada buluşturmuş olabilir misiniz kahramanlarınızı?   

Tam olarak bu nedenle, özellikle buluşma mekânı olarak Emek Sineması’nı seçtim. Sonuçta Emek Sineması’nın yıkılmış olması, onun ya da onun gibi İstanbul’un nice kaybolan değerinin var olduğunu değiştirmiyor. Ne yazık ki, şu an İstanbul’un çehresinin değişmesine, tarihi yapıların yerini hızlı tüketimin almasına engel olamıyoruz. Ben dahil bir çoğumuzun kendi hayatlarının konforlu alanını bırakıp toplumsal, güçlü ve güçlü olduğu kadar da süreklilik gösteren bir tepkiye dönüştüremeyişimiz bence bunun nedenlerinden biri. Emek, benim ve ben gibi birçok kişinin kişisel tarihinde ayrı bir yere sahip. Biraz klişe bir cümle olacak, ama yıkılsa bile anılarımızda hala var Emek Sineması. Ben de onca sevdiğim İstanbul’un, yitip giden zamanların simgelerinden birini anımsak, anımsarken tarihe kendimce bir not düşmek istedim.

Elif Şahin Hamidi – edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Ankaralı edebiyatseverlerin ilgiyle takip ettiği CerEdebiyat Söyleşileri, bu ay itibariyle yeniden başlıyor. İlk konuklar Pelin Buzluk ve Alper Canıgüz.

Pelin Buzluk söyleşisi 16 Eylül Cumartesi günü saat 14:30’da gerçekleştirilecek. 30 Eylül Cumartesi günü saat 14:30’da ise Alper Canıgüz okurlarıyla bir araya gelecek. Her iki söyleşinin de moderatörlüğünü CerEdebiyat programı koordinatörü Tolga Yüksel üstleniyor.

Ayizi Kadınlarıyla Sohbetler

CerModern bu yıl ayrıca, CerEdebiyat söyleşilerinin yanı sıra Ayizi Yayınları ortaklığı ile “Ayizi Kadınlarıyla Sohbetler” başlıklı etkinlikler de gerçekleştirecek.

Ayrıntılı bilgi için: CerModern

edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Ernest Mandel Hoş Cinayet’in ikinci baskısına eklenen “ Yeni Polisiye” ve “Fransız Yeni Kara Romanı”: “ Cani, Sistemin Kendisi” başlıklı yazısında Meksika’da, altmışlı yılların sonu ile yetmişli yılların başında geçirdikleri devrim öncesi radikalleşmenin ardından, edebiyat sahnesine doluşan ilerici bir “yeni polisiyeler” ya da kara romanlar dalgasına şahit olunduğundan bahseder. Bir bütün olarak toplumu, devlet ve aygıtlarını, polisi ve özel hafiyeleri de olmak üzere radikal biçimde sorgulamaya çalışır bu romanlar. Ardından uluslararası planda tanınan ve tutulan yazarların en eskisi olan Paco Ignasio Taibo II’ye değinip “kimilerince en iyi Meksika polisiyesi kabul edilen El complot mongol (1969) ile diğer yazarlara göre daha az angaje bir yazar olan Rafael Bernal’i de anmak gerekir” der.

Moğol Komplosu’nda entrikanın tohumları şu şekilde atılır: Dönemin ABD başkanı Meksika’yı ziyaret edecek ve üç gün kalacaktır. Kendisine suikast düzenleneceği bilgisi alınır. Rus Elçiliğinden gelen görevlinin anlattığı tuhaf hikâyeye göre KGB, Komünist Çin’de bu ziyaretten faydalanarak başkana yapılacak bir suikast planlandığını öğrenmiş ve bu söylentiden ilk kez Dış Moğolistan’da haberdar olunmuştur. Yine güvenilir kaynakların bilgisine göre Çin Gizli Servisine çalışan ancak Çinli olmayan üç kişi belki de çoktan Meksika’ya girmiştir. Üç gün içinde komplo söylentisinin doğru olup olmadığını öğrenmek gerekmektedir. Kendisini tanıyan iki general onay vermese de teşkilatın yöneticisi Albay için bu işe görevlendirilecek en uygun kişi romanın başkahramanı Filiberto Garcia’dır. Dolores sokağındaki Çinlileri yakından tanımaktadır Garcia. Özellikle uyuşturucu ve kumar konusunda çevirdikleri dolapları bilir. Hoşlandığı kadın da Çinlidir.

Duyguları, davranışları, diyalogları ve zihninden geçenlerle Garcia roman boyunca sahici bir karakter portresi çizer. Ağzı sıkıdır. Sululuktan hoşlanmaz. Ona verilen görevleri, emirleri layıkıyla yerine getirmiştir bu zamana kadar. Kalbinin üzerinde taşıdığı 45’liği ve cebinde taşıdığı sustalı bıçağı onun vazgeçilmezleridir. Her zaman şık giyinir. Sakalı gür çıkmaz. Çare bulamadığı tek şey yanağındaki yara izidir, ancak o yara izine neden olan gringo da ölümüne çare bulamaz. Karanlık yüzü, kımıltısız dudakları, badem biçimli büyük yeşil gözleriyle bir kediyi andırmaktadır. İşleri için acele etmez, vakti boldur. Kanun, nizam ve devlet için öldürmeler vakit almaz, ama bu kez elini çabuk tutması gerekmektedir. Amerika’yla başlayan ticari ilişkiler ve dünya barışı tehlikeye girebilir. Politik eğilimlerini ne olursa olsun açık etmez, ancak yirmi yaşında katıldığı devrime saygı duyulmasını ister. Belinde 45’lik, gabardin ceket, Teksas tarzı şapka ve yumurta topuk ayakkabının modası geçmiştir öte yandan. Bunlar devrimi yapıp kavgayı kaybetmiş olanlar içindir. Garcia eğitimsizdir, hukuka inanmaz, zaten ona yaptırılan eylemlerin hukuki dayanağı yoktur. Avukatlar ve eğitimli yeni yöneticiler hukuka inanıyor görünürler, ama biri ya da birileri ortadan kaldırılmak istenirse Garcia gibilere haber verilir. Bu arada Meksika değişmiştir; onların öldürerek, silah zoruyla yaptıkları devrim geçmişte kalmıştır. Eskiler artık ayak bağı oluyordur. İhtiyaç olana dek ortalarda görünmeyin, çünkü Meksika kokteyl salonlarında inşa ediliyor artık, eskisi gibi meyhanelerde değil, denir yeri geldiğinde.

Emrinde çalıştığı Albay, Garcia’ya şöyle der: “Ben sizin hükümetinize ve Meksika’ya sadık biri olduğunuza inanıyorum, Garcia. General Marchena’yla birlikte devrimde yer aldınız ve sonra, o kadınla yaşanan olayın ardından (…bir kez raydan çıktım ve emir verilmeden öldürdüm. O kadını öldürmek için nedenim vardı ama bana verilmiş bir emir yoktu. Ve yukarıdakilerden ricacı olup beni affetmeleri için pek çok işe bulaşmak zorunda kaldım.) San Luis Potosi Eyaleti’nin emniyet kuvvetlerine katıldınız… Sınırın temizlenmesi işinde gayet iyiydiniz ve Kübalılar şu gizli karargâhı kurduklarında gayet güzel iş çıkardınız.(Amerikan halklarını özgürleştirecek büyük komünist karargâhı oluşturan altı garibanı öldürdüm. İki makineli tüfek ve üç beş silahla kahramanlığa özenmiş altı şapşal velet. Albay da bu kardeşlerin ulusal egemenliği ihlal ettiklerini söylemişti. Sıçtığımın egemenliği! Belki de öyleydi ama artık ölmüşken hiçbir şeyi ihlal etmiyorlardı. Güya mülteci yasalarını da ihlal ediyorlardı. Sıçtığımın yasaları! O ormanlarda dolanıp dururken kaptığım sıtmanın da içine sıçayım. Sonra ortaya çıkıp da neden onların icabına bakmamam gerektiğini söylesinler diye hem de!)” Bütün bunlar yirmili yaşlarında olmuştur, Garcia artık altmış yaşına gelmiştir. O kendi deyimiyle devletin profesyonel tetikçisidir.

İç konuşmalarındaki argo, zihinsel durum ve çatışmalar sayesinde Garcia’yı daha iyi tanırız. Kara mizah çoğu zaman gülümsetir. Martita’ya olan aşkı bu sert, maço ve acımasız katilin öteki yüzünü, aşkla birlikte yaşadığı dönüşümü daha görünür hale getirir. Roman, sınırlı üçüncü tekil kişi anlatıcının yerli yerinde betimlemeleri, olay akışını işlevsel bir biçimde destekleyen anlatımları, tutumlu ve gerçekçi diyaloglar, başkahraman Garcia’nın samimi iç konuşmaları üzerinden soluk soluğa akıp gider. Yeni kuşakların pek bir şey bilmediği ve nedense merak da etmediği soğuk savaş yıllarının Meksika’sı sahici bir komplo üzerinden canlanır.

Kitabı İspanyolcadan çeviren Özgül Erman’ı ve keşfederek kara ayrıntı serisinden yayınını sağlayan Ömer Türkeş’i kutlamak gerekiyor. Metni okuyup bitirdiğinizde hikâye ve dil üzerinden bir dünya kurduğunuzu fark ediyorsunuz, gerçeklik etkisi güçlü bir dünya bu. İnanılmaz cümleler var: “Sonra da yüzlerinde asılı kâtip bıyıkları ve gülümsemeleriyle sorarlar: Varoluşçu musunuz? Figüratif sanattan hoşlanır mısınız? Casa Galas ( Meksika’da 1933-1070 yılları arasında basılan ve Meksika tarihinden sahneleri ve Meksika halkını geleneksel kıyafetleri içinde canlandıran resimlerin bulunduğu takvim) takvimlerini beğeniyorsunuzdur herhalde.”

Serkan Parlak – edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

John David Anderson’ın 12 ve üzeri yaş grubu için yazdığı “Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün” isimli romanı, Damla Kellecioğlu çevirisiyle Tudem Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Herkesin hemfikir olacağı üzere öğretmenler çeşit çeşittir. Bazıları iyidir, bazılarıysa çok da iyi değildir. 213 numaralı sınıfın öğrencilerine göre dünyada altı tür öğretmen var! Zombiler, Kaf-Bağ ekibi, Zindan Bekçileri, Spielberg’ler, Çaylaklar ve İyiler. Ama kendi öğretmenleri Bayan Bixby bu saydıklarının hiçbirine uymuyor. O asla hayal kırıklığına uğratmak istemeyecekleri türde bir öğretmen…

Bir sirk sanatçısı kadar neşeli kişiliği, her daim gülen yüzü, güneşte parıldayan pembe saçları, bitmek bilmeyen tebeşir zaafı, sürekli özlü sözler yumurtlayan edebiyat sevgisi ve durmadan öğrencilerinin yazı defterlerine kompozisyon yazdırmasıyla gönüllerde taht kuran Bayan B. belki de öğretmenlerin en iyisi. Üstelik neredeyse tüm okula göre.

Ve iyiler asla unutulmazlar. Ellerinde olmayan sebeplerle başka bir yere gitseler ya da aniden buharlaşıp göğe uçsalar dahi iyiler hiçbir zaman unutulmazlar. Tıpkı Bayan Bixby gibi. Zaten kim sınıfta yüksek sesle okumak için Hobbit’i seçen ve her karakter için farklı bir ses tonu kullanan öğretmenini unutabilir ki?!

Bayan Bixby, aniden gelişen rahatsızlığı nedeniyle okulun son bir ayında derslere devam edemeyeceğini açıklayınca tüm sınıf üzüntüye kapılır. Biricik öğretmenlerinin apar topar kendilerini bırakıp gitmesini anlamlandırmaya çalışan öğrenciler ona bir veda partisi bile düzenleyememişlerdir. Oysa müthiş bir dostluk bağıyla birbirine bağlanmış Topher, Steve ve Brand’in çok sevgili Bayan B.’yi bir kez daha görebilmeleri ve ona au revoir (görüşmek üzere) diyebilmeleri için dâhiyane bir fikirleri vardır! Ona hayallerindeki mükemmel günü yaşatacaklardır. Üstelik okulu asma ve şehir içinde hiç çıkmadıkları uzunlukta bir yolculuğa (otobüsle!) çıkma pahasına…

Amerikalı yazar John David Anderson’ın, 2016 yılında ödüllere doymayan ve büyük bir hayran kitlesine ulaşan Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün isimli romanı, okurlarını, öğretmenlerine unutulmaz bir gün armağan etmek isteyen üç kafadarın, tek bir günde, şehir içinde çıktıkları destansı ve duygu yüklü yolculuğa yoldaş ediyor.

Her yaştan kitapseverin beğenisini kazanacak bu içten kitap, bazen gülünç bazense yürek burkan anlar yaşatarak zihinlerde yer ediniyor. İnsan ilişkilerinin karmaşıklığını ve sevginin gücünü derinlikli gözlemlerle üç çocuğun gözünden anlatmayı tercih eden Anderson, etkileyici ifade yeteneğiyle kalpleri yumuşatıyor.

“Çocuklar bu kitabı yalnızca sevmeyecek; çocukların bu kitaba ihtiyacı var!”
Soman Chainani, New York Times çoksatan yazarı

Tadımlık bir bölüm>>>

edebiyathaber.net (11 Ekim 2017)

Apartman Dergi’nin Eylül-Ekim aylarını kapsayan 8. sayısı Boşluk temasıyla yayımlandı.

Son iki sayısını soyut bir kapakla yayımlayan dergide bu sayıda, önceki sayılarda olduğu gibi şiir, öykü ve deneme türlerine yer veriliyor.

Boşluk temasını konu olarak ele alan dergide, şair Altay Öktem’le yapılan bir röportaj bulunuyor. Veysel Oğulcan Tünay ve Mizgin Bulut’un sorularının yanıtlandığı “İçimizdeki Boşluklar Üzerine’’ başlığıyla yayımlanan röportajda şair; edebiyattan siyasete, kültür-sanat etkinliklerinden okuyuculara kadar birçok konuya cevap veriyor.

Şiir editörlüğünü genç şair Oğulcan Kütük’ün üstlendiği derginin bu sayısında şiirleri bulunan isimler:  Kadir Er, Bekir Dadır, Fatih Akça, Kürşat Uçar, Kazım Güler, Fatih Kök, Azad Aldanmaz, Eren Kolcuoğlu, Muhammed Yakupi, Gökhan Coşkun, Oğulcan Kütük, Oğuz Kırımbak, Ünal Akarpınar, Devrim Horlu, Can Kılınç, Mahir Taşyurt.

Dergi ilk defa bir çeviri şiire yer veriyor. (Muhammed Çelik’in çevirisini yaptığı, Huşeng İbtihac imzalı Şevk Gemisi isimli şiiri.)

Öykü ve denemeleriyle katkıda bulunan yazarlar: Mizgin Bulut, Zeynep Çelik, Veysel Oğulcan Tünay, Başak Akgün, Yuşa Çifçi, Nurbanu Turan, Marla, Ayla Önal, Ata Egemen Çakıl, Bade Osma Erbayav, Onur Güneş, İsmail Özalp, Ümit Kulaksız, Gökhan Kaymaz, Büşra Kuruca, Ferhat Uludere, Gamze Öçal, Ezgi Özbek.

Derginin ön ve arka kapaklarında, her zaman olduğu gibi, bu sayıda da ressam Alpay Aksayar imzası bulunuyor.

İki yıldan beri yayın hayatına devam etmekte olan dergi, ilk gün olduğu gibi hala 5 Türk Lirasına satılmakta.

Aşağıdaki mekânlardan temin edilebilir:

İSTANBUL: Kadıköy Mephisto, Beşiktaş Mephisto, Taksim Mephisto, Semerkant Kitabevi, Bahçelievler Bal Kitabevi, Kadıköy İmge Kitabevi, Kadıköy Sosyal Sahaf.

ANKARA: İmge Kitabevi

KONYA: Pera Sahaf

TRABZON: RA Kitabevi

BURSA: BKM Kitabevi, Vuslat Sahaf

SAMSUN: Bakku Kitabevi

ÇORUM: Pelit Mobilya (İsmail Pelit)

ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi

İZMİT: Kitap Pastası

edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Sabit Fikir’in The Guardian’a dayandırdığı habere göre, tüm dünyadan yayıncıların odak noktasında yer alan ve en önemli kitap fuarları arasında sayılan Frankfurt Kitap Fuarı bu yıl 11-15 Kasım arasında gerçekleştiriliyor.

Geçtiğimiz yıl 3D baskı gibi yeni yayın teknolojilerine yoğunlaşan Frankfurt Kitap Fuarı bu yıl eski geleneklerine geri dönüyormuş gibi görünüyor. Yayıncıları bir araya getirmesinin yanı sıra, fuar bu yıl birçok önemli yazara da ev sahipliği yapacak. “Yazarı görmek, yazarı gerçek hayatta deneyimlemek gibi bir arzu var,” diyor fuar sözcüsü Katja Böhne. “Kitaplar her zamankinden daha canlı,” diyen Böhne sayısı gittikçe artan ve  okurların sevdikleri yazarlarla bir araya getiren etkinliklerin atmosferini de de pop müzik konserlerine benzetiyor.

1985 yılında kaleme aldığı Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanı geçtiğimiz yıl televizyon ekranlarında bir kez daha hayat bulan Kanadalı yazar Margaret Atwood fuarın bu yılki en önemli konuklarından biri. Fuar kapsamında Margaret Atwood’a bir de “barış ödülü” sunulacak.

The Notebook adlı romanının başrollerini Ryan Gosling ve Rachel McAdams’ın paylaştığı bir sinema filmine dönüşmesiyle dünya çapında bir şöhrete kavuşan Nicholas Sparks ve Trendeki Kız romanıyla uzun bir süre çoksatanlar listesinin başından inmeyen Paula Hawkins de fuarın davetlileri arasında bulunuyor.

Geçtiğimiz günlerde birçok ülkede aynı anda yayınlanan ve yayınlanma sürecindeki büyük gizlilikle bir hayli konuşulan Başlangıç romanıyla dikkatleri yeniden üzerine çeken Dan Brown da fuarın önemli konuklarından biri.

Fuarın bu yılki konuk ülkesi ise Fransa. Bu vesile ile Fransızca yazan 180’den fazla yazarın Alman yayıncılara tanıtılması hedefleniyor. Bu kapsamda Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya başbakanı Angela Merkel fuarın açılış etkinliğinde bir araya gelecek.  Bu durumun iki ülke arasındaki ilişkileri de olumlu yönde etkileyeceği düşünülüyor.

Frankfurt Kitap Fuarı bu yıl önceki yıllara nazaran politikayı daha çok merkeze alacak ve basın-yayın özgürlüğüne dikkat çekecek. Cumhuriyet gazetesi eski genel yayın yönetmeni Can Dündar da fuarın konuşmacıları arasında…

Dünyanın en büyük yayıncılık etkinliği olan Frankfurt Kitap Fuarı’nın bu yıl 100’den fazla ülkeden 7.000’den fazla katılımcıyı bir araya getirmesi bekleniyor.

edebiyathaber.net (11 Ekim 2017)

Haydar Karataş’ın “Ejma’nın Rüyası” adlı romanı NotaBene Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Gece Kelebeği Perperk-a Söe” ve “On İki Dağın Sırrı” adlı romanlarıyla Türkçe edebiyatta “büyülü gerçekçiliğin” örneklerini sergileyen ve Dersim’in kültürü ve coğrafyası içinde acılarla yoğrulmuş öykülerini anlatan Haydar Karataş’ın Ejma’nın Rüyası adlı romanı da NotaBene Yayınları’ndan çıktı.

Ejma’nın Rüyası masalsı ve gerçek öğelerin iç içe geçtiği, zaman mefhumunun giderek belirsizleştiği, geçmişin hiç bitmeyen, günümüzde de yaşamaya devam eden hikâyelerini anlatıyor.

Kim demiş sesin çizilmediğini, kim demiş nefesin bedeni terk ettiğinde ruhun yitip gittiğini, kim demiş?

Ejma’nın Rüyası, Dersim’in tarihsel geçmişine bir ağıt niteliği taşır. Çünkü Dersim’de dağların, taşların, ağaçların ziyaret kabul edilmesi mistik bir inanç olmaktan çok zamanın içinde kayıp giden ve unutulmamak için yeryüzüne iz bırakan birer insan metaforudur.

Masal da burada başlar ve dilden dile, diyardan diyara sürgün misali dile dökülür. Sonra o masalın kahramanıyla ansızın bir yerde karşılaşıverirsiniz. Ya da uçsuz bucaksız bir anda kendinizi o masalın içinde kendinizi bulursunuz. Haydar Karataş, Gece Kelebeği Perperk-a Söe ve On İki Dağın Sırrı Romanları’nın ardından ilk öykü kitabı olan Ejma’nın Rüyası’nın içinde yer alan öyküler üç bölümden oluşuyor Masal İnsan, Sayıklamalar ve Tarihsel İnsan.

“Haydar Karataş, yalın, içten ve fonksiyonel yazıyor. Dersimi çok güzel anlatıyor onu çok sevdim.”

Vedat Türkali

“Haydar Karataş, sesleri ve tarihi silinmiş bir halkın öykülerini, tarihini bizlere aktarıyor. Onun kalemi dağların ardından gelen sesleri yansıtıyor. O sesi iyi dinleyelim. Öğreneceğimiz çok şey var o seste.”

Caroline Stockword

“Haydar Karataş canavarcasına yazar damarı olan birisi. Hayvani bir yazar, bunu olumlu anlamda söylüyorum. Yaşar Kemal’de de böyle doğadan kaynaklanan bir güç vardır.”

Murathan Mungan

“Haydar Karataş yeni dönem yazarlar arasında kendine has sese sahip ender isimlerden”

Burhan Sönmez

“Haydar Karataş, Dersim’in acılı müziğini kendine özgü, soluk kesen, masalsı anlatımıyla kulaklarımıza ulaştırıyor.”

Gün Zileli

Haydar Karataş’tan yazma üzerine 9 öneri>>>

edebiyathaber.net (11 Eylül 2017)

Edebiyatımıza ve fikir hayatına damgasını vurmuş şair, romancı, deneme yazarı, senarist, düşünür Attila İlhan, aramızdan ayrılışının 12’nci yılında, Caddebostan Kültür Merkezi’nde düzenlenecek bir etkinlikle anılacak.

11 Ekim Çarşamba günü saat 20.00’de başlayacak anma gecesinin birinci bölümünde Doç. Dr. Yunus Emre, Attila İlhan’ın düşünce; şair Baki Ayhan T. ise şiir dünyasını değerlendirecek. Yönetmen Biket İlhan’ın Attila İlhan’ın sinemacı kişiliği üzerine yapacağı değerlendirmenin ardından, hayatta iken kendisiyle gerçekleştirdiği uzun bir söyleşisi ‘Nam-ı Diğer Kaptan / Attila İlhan’ı Dinledim’ adı ile kitap olarak yayınlanan yazar Selim İleri de İlhan’ın romancı kişiliği üzerine tespitlerini anlatacak.

Anma gecesinin ikinci bölümünde bir şiir dinletisi yer alacak. Attila İlhan’ın yeğeni, sanatçı Kerem Alışık’ın onun son dönem şiirlerinden ‘Türkiye’yi okuması ile başlayacak dinletide, ayrıca sanatçılar Hakan Meriçliler ve Tilbe Saran da yine Attila İlhan şiirlerinden bir seçki sunacaklar. Anma gecesi solist Dilek Türkan’ın seslendireceği Attila İlhan şiirlerinden bestelenmiş şarkılar ile son bulacak.

Kaynak: Hürriyet (10 Ekim 2017)

MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Çarşamba Seminerleri kapsamında Ayşe Nur Akdal “Kentiçi Tarım Alanları: Osmanlı İstanbulu’nda Bostanlar ve Bahçıvanlar” başlıklı sunumunu 11 Ekim 11.00’de yapacak.

Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde 2012 yılında tamamlamış olan Akdal, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nden “Osmanlı İstanbulu’nun İaşesi: Onyedinci ve Ondokuzuncu Yüzyıllar Arasında İstanbul Bostanları” başlıklı tezi ile 2016 yılında mezun oldu. Kent tarihi, kent-kır ilişkisi, kent içi tarım, coğrafya ve sosyo-ekonomik tarih ilgilendiği başlıca çalışma konularıdır. Ayşe Nur Akdal’ın #ekoloji teması ile yapacağı sunumunun tanıtım metninden;

“Bu çalışma son dönemlerine kadar Osmanlı İstanbulu’nun ayrılmaz bir parçası olan bostanları ve buralarda çalışan bahçıvanları konu almaktadır. Çalışmada bostanların yerleri, fiziksel özellikleri ve yetiştirilen ürünlerin yanı sıra, mülkiyet yapıları, kimler tarafından işletildikleri ve kimlerin çalıştığı ile ilgili bilgiler birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılarak incelenmektedir. Ayrıca bostanların, kentin iaşesindeki rolü ve önemi de ortaya konulmaktadır.

Çalışma arşiv materyalleri ışığında, dönemin kent dokusunu, iş gücü yapısını ve göç olgusunu, görsel malzemeler yardımıyla betimlemektedir. İstanbul’un iaşesinde önemli yere sahip olan, kent peyzajını biçimlendiren ve çok sayıda göçmen işçiye iş olanağı sağlayan bostanlar, bir araştırma konusu olarak Osmanlı çalışmaları literatüründe hak ettikleri yeri bulamamıştır. Çok boyutlu ve zengin tarihsel malzemeyi kapsamlıca derleyerek okuyucuya sunmak bu çalışmanın önde gelen hedefidir. Bunun yanında, Osmanlı tarihi literatüründeki yaygın iki kabulü, yani İstanbul’un bir “tüketim kenti” olduğu ve İmparatorluk’ta sabit bir etnik-dinsel işbölümü bulunduğuna dair varsayımları tarihsel veriler ışığında sınamaktır. ”

Yer: MSGSÜ Fındıklı Kampüsü / Video Konferans Salonu

İletişim

http://www.carsambaseminerleri.org/?p=828

http://www.facebook.com/carsambaseminer

http://www.twitter.com/carsambaseminer

edebiyathaber.net (9 Ekim 2017)

Bir kitabın ilk sayfasında, en üstte tek bir satır:

“Sahi mi, gerçekten ölüme mi gidiyoruz?”

Size ne çağrıştırdı? Bu cümlenin hangi olayın mağduru tarafından söylendiğini tahmin edebilir misiniz?

Başka bir sayfada tek başına duran şu satırlar (ya da dizeler!), kitabın derdine dair daha çok şey söylüyor:

“bunlar chelmno gestaposu’nda çalışmış olan son yahudiler.

bunlar hayatımızın son günleri. bildiriyoruz.”

Geçmiş deneyim ve bilgileriniz doğrultusunda, farklı bağlam ve olaylarla ilişkilendirildiğinde, her iki alıntı da farklı çağrışımlara neden olacaktır.

Sayfaları çeviriyorsunuz, her sayfada başka başka formlarda başka başka ifadeler. Konunun neye dair olduğunu bildiğimizde, karşımıza çıkan her cümle okuru dehşete düşürebilecek bir güce sahip…

“deneğin sorusu: nefes alabilir miyim?

evet.

derin soluk alıyor, sonra, tamam, teşekkür ederim, diyor.”

Holokaust, İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in önderliğinde gerçekleştirilen Yahudi soykırımı, insanlık tarihinin en utanç verici suçlarından biri. Konu üzerine ne söylense az, ne söylense yaşananların yanında yetersiz kalıyor. Üzerine yüzlerce yazı ve kitap yazılmış, film yapılmış olmalı. Avusturyalı şair Heimrad Bäcker, konuyu somut şiirin olanaklarını ve yöntemlerini kullanarak, bir anlamda bugüne kadar söylenenlerden farklı bir dil yaratarak söyleme çabası ile Tutanak’ı yazmış. Tutanak, Holokaust’a dair gerçek belgelerden yapılan alıntıların somut şiirin yöntemleri ile şiire dönüştürülen bir dramın, bir utancın kitabı. Hayvanlardan daha medeni olduğunu iddia eden insanın, vahşiliğinin sınır tanımazlığını bir de böyle anlatayım diye yola çıkan bir eser. Her sayfa okuru üzerinde defalarca düşünmeye zorluyor. Sayfalarca anlatılabilecek olaylar, bir sayfada tek başına duran bu alıntılarla/dizelerle/dil ile okurun yüzüne tokat gibi çarpıyor.

1925 doğumlu Bäcker, Avusturyalı bir şair. İlginçtir ki kendini çocukluk ve gençlik döneminde Hitler Gençlik Örgütü’nün içinde buluyor. Savaştan sonra, döneme ait tüm belgeleri okumaya adıyor kendini. Tutanak, 1986’ya yayımlanıyor ve o günden sonra Bäcker, sadece Holokaust’la ilgili belgesel şiirler yazıyor.

“Faillerin ve kurbanların dilini alıntılamak yeterlidir. Belgelerde korunmuş olan dilde kalmak yeterlidir. Belge ve dehşetin, istatistik ve vahşetin çakışması…” diyor Bäcker, kitabına dair.

Tutanak, ülkemizde daha önce 2004 yılında yayımlanmış. Bu yılın Haziran ayında ise Dünyadan Çıkış Yayınları tarafından ikinci baskısı yapıldı. Yayınevinin Avusturya Kitaplığı’nın ikinci kitabı olarak yayımlanan Tutanak, okuması kolay, anlaşılması çok zor, anlaşıldığında ise insanlığı yüzleşmeye zorladığı gerçeklere katlanılması çok daha zor bir kitap. Avusturya Kitaplığı Dizisi’nin editörü Erhan Altan kitabın sonuna kendi yazısının ve Bäcker’le yapılan bir söyleşinin yer aldığı birkaç metin eklemiş, bu metinler kitabın biraz daha anlaşılabilmesine yardımcı oluyor.

Tutanak, bugüne oldukça yakın bir zamanda gerçekleşen, yaşanırken tüm dünyanın sessiz kaldığı bir vahşeti anlatırken, o zaman gibi bugün de geçerliliğini koruyan birçok olgunun altını çiziyor. İktidarların doğru ve yanlış, suçlu ve masum, savaş ve barış gibi kavramları, iktidarlarının sürekliliği için nasıl da kendine göre tanımladığı, yer değiştirdiği, çarpıttığını görüyoruz. Vahşetin nasıl da haklı gerekçelendirmelerle normalleştirildiğini, böylece katliamların nasıl da sistematik hale getirildiğini… Eğer Hitler savaşın galibi olsaydı, tarihin nasıl başka türlü de yazılabileceğini… Ve iktidar tüm bunları dil sayesinde yapıyor. Öyleyse iktidarın hizmetindeki dile bir tepki verilmeli. Tutanak bu tepki dili ile yazılmış.

Edebiyatın her alanında çeviri zordur. Sanırım en zoru şiir olmalı. Tutanak’ın Türkçeye çevrilmesi ise başlı başına takdiri hakkediyor. Kitabın çevirmenleri, Erhan Altan ve Selda Saka, çeviriyi yaparken sadece Tutanak üzerinden değil, ayrıca tüm kritik metinlerin (alıntıların) arşiv kayıtlarına da başvurmuşlar, bu çeviri aynı zamanda tarihi belgeleri de referans alıyor.

Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında, tek bir dili olan fotoğrafın farklı alt yazılarla, farklı bağlamlarda ve farklı dillerde farklı anlamlarla ifade edileceğini belirtir. Savaşın ortasında objektife bakan bir çocuk fotoğrafı, savaşın taraflarınca kendi lehlerine kullanılabilir ve dolayısıyla birbirine zıt söylemlerin ifadesi haline gelebilir. Holokaust’u anlatan birçok metin, yazarlarının dili ile konuşur. Oysa savaşın gerçekten ne anlama geldiğini sadece içinde yaşayanlar bilebilir. Tutanak, kullandığı dil ve yöntemlerle gerçeği okura hiçbir aksi yoruma fırsat vermeyecek şekilde sunuyor. Failin ve kurbanın dili, en katıksız duygularla, ya gördüğü tüm baskı ve şiddetin etkisini hissettirerek, ya sansürlendi ise sansürlü hali ile, ya da tarihi bir belgede ölü sayılarını gösteren bir rakam olarak Tutanak’ın sayfalarından sesleniyor.

Tutanak’ın her sayfasında tek başına duran cümleler, biliyoruz ki binlerce sayfalık tarihi belgenin içinden bir yerden bize kadar ulaşıyor. Her cümle binlerce sayfaya bedel hale geliyor.

“iki haziranda on iki yaşımı doldurdum ve şimdilik yaşıyorum”

Savaşı, içinde yaşayanların dilinden daha iyi ne anlatabilir?

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (8 Eylül 2017)

Çiğdem Sezer’in gençlik romanı “Saklı Bahar” ON8 Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Geçmiş, geleceğindir kimi zaman…

“İnsan hem olduğu yeri sevip hem de niye gitmek ister?” “Çünkü gençsin ve görmek, tanımak, istiyorsun.” Bir süre bakışlarını ufuk çizgisine dikti Kubilay Bey. “Hayat…” dedi sonra. “İnsan gençken merak ediyor. Kocaman bir dünya var ve onu bilmek istiyor.” “Aslında biraz da korkuyorum,” dedi Bahar. “Korkun, orada seni nelerin beklediğini bilmemenden. Ama çekiciliği de buradan gelir zaten.”“O zaman…” “O zaman gitmeli!” dedi Kubilay Bey, işaretparmağıyla denizi göstererek. “Gitmezsen aklın hep orada olur.”

Usulca akan zamanın, hayata karışmadığı bir kıyı kasabası. Kaçmış, saklanmış, vazgeçmiş, kabullenmiş insanlar. Bir gençler telaşlıydı, bir de kuşlar. Bahar’a gelen mesaj, sakin suları dalgalandırdı. Yaşamın peşinden koşarken elini kim tutacaktı?

Ödüllü şair ve yazar Çiğdem Sezer, göç etmiş bir ailenin ekseninde, günümüz Türkiye’sine odaklanıyor. İncelikli şiir dilini romanlarına taşıyan yazar, genç kalplere ve hayallere özenle dokunuyor. Hayatlarına yön vermeye çalışan dört gencin yaşadıklarını, umutlarını, karşılaştıkları sorunları dillendiren roman, cesareti ve her şeye rağmen devam etmeyi anımsatıyor.

edebiyathaber.net (8 Eylül 2017)

Carlo Rovelli’nin “Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders” adlı kitabı Tolga Esmer çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Fizik hiç bu denli anlaşılır ve çekici olmamıştı.

“Yukarıda o kadar büyük bir uzay var ki, çok sıradan bir galaksinin bu ücra köşesinde özel bir şeyler olduğunu düşünmek çocukça olur. Dünyada yaşam, evrende neler olabileceğinin tadımlık küçük bir örneğinden başka bir şey değildir. Ruhumuz da bir başkası…”

Çağdaş fizikçi Carlo Rovelli, 20. yüzyıl fizik biliminin temel meselelerine cezbedici bir yolculuk vaat ediyor. Basit anlatımıyla dünyayı büyüleyen, 40’tan fazla dile çevrilen ve yayımlandıktan kısa süre sonra çoksatar listelerinde birinci sıraya yerleşen Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders, bu alanla haşır neşir olmayan okur için de anlaşılır ve okuması keyifli bir çalışma. Rovelli, fizik alanında gerçekleşen büyük devrimin “en büyüleyici” yönlerini ve ortaya attığı soruları mercek altına alıyor: “Kuramların en güzeli”, yani Albert Einstein’ın izafiyet kuramı, modern fiziğin en sarsıcı yönlerine ev sahipliği yapan kuantum mekaniği, içinde yaşadığımız evrenin mimarisi, temel parçacıklar, kuantum çekimi, olasılık ve kara deliklerin ısısı…

“Kuramsal fizik, yaşamımızı yönlendiren tutkular ve duygulardan beslenir,” diyen Rovelli, çoğunlukla bize uzak kalmış bir bilimin aslında bizi kuşatan evren kadar yakınımızda olduğunu gösteriyor.

CARLO ROVELLI

CARLO ROVELLI, 1956’da Verona’da doğdu. Günümüzün öncü fizik kuramcıları arasında bulunan Rovelli, 1981’de Bologna Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun oldu, 1986’da Padova Üniversitesi’nde doktora derecesini aldı. Doktora sonrası araştırma sürecinde Imperial College London (1986), Roma La Sapienza Üniversitesi (1987/88), Yale Üniversitesi (1987), Syracuse Üniversitesi (1989) ve Trieste SISSA’da çalışmalar yaptı. 1990-1999 yıllarında Pittsburgh Üniversitesi’nde öğretim üyesi, 1999-2000’de profesör olarak görev yaptı. 2000’de Fransa’da Aix- Marseille Üniversitesi’ne geçti. Araştırma alanıyla ilgili seçkin kurumlardan çok sayıda ödüle layık görülen Rovelli, Lee Smolin’le birlikte loop (döngüsel) kuantum kütle çekimi kuramını geliştirdi. Çok sayıda akademik yayının yanı sıra 2011’de Miletli Anaksimandros ya da Bilimsel Düşüncenin Doğuşu’nu, 2014’te La realta non é come ci appare – La struttura elementare delle cose’yi (Gerçeklik, Göründüğü Gibi Değil – Şeylerin Temel Yapısı) yayımladı. Aynı yıl yayımlanan Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders, 40 küsur dile çevrildi ve yaklaşık bir milyon okurla buluştu. Son olarak 2017’de L’ordine del tempo’yu (Zamanın Düzeni) yayımlayan Rovelli, Aix- Marseille Üniversite’nin Fizik Kuramı Merkezi’nde çalışmalarını sürdürmektedir.

edebiyathaber.net (8 Eylül 2017)

Özellikle geçmişin acı veren ve yüzleşilemeyen gerçeklerine dayanan metinlerin bir şekilde geçmişin belleğiyle hesaplaşmaya vesile olabileceğini düşünüyorum. Edebiyat metinleri neyse ki sınırı çok kesin olmayan anlatılar barındırdığı için çoğul duygu durumlarına sokabiliyor okuru. Bu oldukça önemli çünkü bir şekilde yaşanmışlık hissini geçiren metinler yüzleşilemeyen, üzerinde düşünülmeyen, politik ön kabullerle hareket ederek görmezden gelinen konuları bıraktığı duygusal etkilenme sayesinde konuşulabilir kılıyor. Bu açıdan önemli olduğunu düşündüğüm bir kitap Maral Boyadjian’ın “Gelincikler Açarken” adlı romanı. Kitap Aras Yayıncılık tarafından, Melisa Arslanyan çevirisi ile basıldı.

Maral Boyadjian’ın “Gelincikler Açarken” adlı metni Sasun’un Salor köyünde Anno ve Doran adlı iki gencin aşk hikâyesi üzerine kurgulanmış. Kendi hâlinde gündelik yaşamını sürdürüp giden köylülerin geçim biçimleri, yaşam şekilleri, gelenekleri, ritülleri ve köyün doğası yazarın ayrıntılı anlatımıyla betimlenmiş. Sanırım bu kitabın en önemli özelliklerinden çünkü böylece Ermeni köylülerin yaşamına dair de epey şey öğreniyorsunuz. Yemekler, doğa ile ilişki, düğünler sırasında uygulanan âdetler, dini pratikler gibi kültürel yaşam ögeleri epey yer ediyor anlatıda. Böylece Boyadjian’ın kitabı bir roman olmanın ötesinde etnografik bir metin okuyormuşsunuz hissi bırakıyor.

Ancak “Gelincikler Açarken” Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle başlayan Ermenilerin yıkım döneminde geçiyor. Böylece kitabın tarihsel olarak oturduğu bağlam anlatıyı bir aşk romanı olmanın dışına çıkarıyor. Köye gelen katliam haberleri, Kürt aşiretlerinin tavrı, dönemin Ermeni fedailerinin yaşadıkları sıkıntılar ve tüm bunların yol açtığı korku köylülerin gündelik yaşamına hâkim olmaya başlıyor.Boyadjian’ın anlatısını etkileyici kılan yanlardan birisi de bu. Yazar anlatısında yavaş yavaş yaklaşan tehlike hissini okura da geçiriyor. Çünkü bir şekilde bağ kurduğunuz karakterlerin başına ne geleceğini merak ederken, bir taraftan aslında ne olacağını biraz tahmin ediyorsunuz ve garip bir çaresizlik duyuyorsunuz. Çünkü 1915’te yaşanan katliamlarla yüzleşebilmişseniz, o günlerin belleğini taşıyan Boyadjian’ın “Gelincikler Açarken” kitabını okurken, bu coğrafyada yaşanan onca katliamı çağırıyor hâfızanız. Ve hâlâ yüzleşilemeyen, hesaplaşılamayan birçok acının yükünü omuzlarınızda tekrar tekrar duyuyorsunuz. Zaten bana kalırsa başta da bahsetmeye çalıştığımız gibi bir şekilde tarihin karanlık kuyusuna atılmaya çalışılan o geçmiş bu tarz edebiyat metinleriyle canlı kalıyor ve edebiyatın önemli işlevlerinden birisini yerine getiriyor.  Yani tarihin geçmişte kalan sayılara hapsedilmiş bir kronoloji veya ölümün sadece sayılarla ifade edilmiş bir veri olmadığını bir kere daha fark ediyorsunuz. Çünkü bu metinler bize ölüp gittiklerini düşündüğümüz, kâğıtta sayı ile ifade edilen insanların gerçekliğini getiriyor. Ȃşık olanın, acıkanın, doğayı sevenin, kavga edenin, hayalleri olanın, yani sayı olmayanın yaşayan yanını.

Boyadjian’ın hem karakterlerin duygusal durum tasviri hem de köy yaşamı tasviri etkileyici gerçekten. Bir yandan aileler arasındaki bazı yanlış anlaşmalar nedeniyle kavuşamayan iki gencin kederini duyarken, diğer yandan yaklaşan sona dair hissedilen kaygıya tanıklık ediyorsunuz. Kitapta anlatılan köy diğer Ermeni köylerine göre daha kapalı ve korunaklı betimlenmiş. Kışın tandır başında geçen sert kışlar, kar, sis; baharda, açan sümbüller, gelincikler, koyunlar, kuzular ve tüm bunlara bakarak tüm kaygılarına rağmen kendilerini vatanlarında hisseden köylüler. Anlatı rutin bir yaşam süren, yaşamdan beklentileri biraz huzur ve iyi bir hasat olan insanların trajik sonuna tanıklık ettiriyor ve elbette bu tanıklığın doğurduğu sorulara takılmadan edemiyorsunuz.

1915 yılı geliyor hamile kadınlar, anneler, babalar, dedeler köylerine yaklaşan kötü sonu artık daha çok hissediyorlar. Yakılan yıkılan köyler, tecavüze uğrayan kadınlar, işkencelerle katledilen insanlara dair haberler ulaştıkça ulaşıyor. Erkekler başka köylere yardım için ayrılıyorlar vatan bildikleri topraklardan, çoğu geri dönmüyor. Ve en sonunda çeteler Salor köyüne de ulaşıyorlar ve köy yakılıp, yıkılıyor. Derdiyle dertlendiğiniz karakterlerin katledilişine tanık oluyorsunuz. Okurken gerçek olmamasını dilediğiniz olayların, yazarın notunda bazı gerçek öykülere dayandırdığını öğrenince de tanıklığın önemini tekrar kavrıyorsunuz. Çünkü yaşam dediğimiz şeyin bizde açtığı onca bellek yarığının bir anlamı var. Tanıklık yükü ağır ama önemli geçmişin resmi tarih sayfalarına hapsedilmesine engel olmanın, yaşananlara seyirci olmadığını, içerisinde olduğunu göstermenin bir yolunu sunuyor, çaresizlik hissini biraz olsun hafifletiyor, anlama çabanızı güçlendiriyor. Boyadjian’ın metninin bana düşündürdüklerinden ve hatırlattıklarından birisi de bu.

“Gelincikler Açarken” kesif bir roman. Oturduğu tarihsel bağlam, kitabın içerisindeki bazı hikâyelerin gerçeğe yaslanması bellekle olan bağını kuvvetlendiriyor. Söylediğimiz gibi yaşam geçip gidiyor gibi hissetsek bile bellek izi kalıyor. Geçmişte bırakmak diye bir durum yok çünkü şimdi, geçip gittiğini düşündüğümüz zamana dayanıyor. Zamanın ileriye doğru gittiğini geçmişin geride kaldığını bize söyleyip dursalar da eğer yaşanmış olan ile yüzleşmekten kaçarsak sadece bir yalanın içerisinde yaşamış oluyoruz. Umarım, Boyadjian’ın bu metni yüzleşme sebeplerinden birisi olur.

Emek Erez – edebiyathaber.net (8 Eylül 2017)

Posta gazetesi yazarı Mesut Yar, hafızalara kazınan ‘Behzat Ç.’ dizisinin internet dizisi olarak dönmesine ‘ramak’ kaldığını yazdı.

Yazar Emrah Serbes’in ‘Her Temas İz Bırakır’ ve ‘Son Hafriyat’ kitaplarındaki karakteri Behzat Ç., Star TV’de ‘Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi’ adıyla 2010-2013 yılları arasında üç sezon olarak yayınlanmıştı.

Dizinin ikinci sezonu öncesi ‘Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm’, final sezonunun sonunda ise ‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’ adıyla iki sinema filmi de gösterime girmişti.

Dizinin yeniden gösterime gireceğine dair iddialar dönem dönem gündeme gelirken, dizinin yaratıcısı Emrah Serbes son olarak “Behzat Ç. için yüreğimde ve zihnimde ne varsa çalışıyorum, bana sormayın artık, gün gelir gerekli açıklama yapılır” mesajını paylaşmıştı.

Posta yazarı, ‘Behzat Amir dönüyor mu?’ başlıklı yazısında Mesut Yar, dizinin geleceğiyle ilgili şöyle yazdı: “Yaz başında ‘büyük olasılıkla şifreli bir kanal’ olarak dillendiriliyordu. Ancak sonra ses çıkmadı. Emrah Serbes’in fotoğrafları üzerine yaptığım küçük bir araştırma beni dünya çapında bir adrese çıkardı. ‘Behzat Ç.’nin elbette Türkiye odaklı ama dünya pazarına açılan bir internet dizisi olarak deyim yerindeyse hayatımıza girmesine ramak kaldı. Özet geçersek, Behzat Amirim dönüyor sevgili okur!”

edebiyathaber.net (8 Eylül 2017)

Nihan Kaya’nın yeni kitabı Kırgınlık İthaki Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Eksik yaşanılan hislerin, hayatların, hikâyelerin izleğinde yol alan bir anlatı Kırgınlık. Roman sanatında öykülemenin, karakterin önemini tartışan, kurmaca ve gerçek arasındaki bağın esnekliğinden, görünmezliğinden ama aynı zamanda sertliğinden yola çıkan, odağına dili alan bir anlatı.

Nihan Kaya, Kırgınlık’ta insanın eksik, saklanarak yaşadığı hislerle metnin akışı arasında bağdaşlık kurarak ilerliyor. Saklanan hisler gibi akıbeti bilinmeyen insanların hayatlarından kesitler sunuyor. Kayıp çocuklar, ölen çocuklar, kulaktan kulağa ulaşırken değişen, efsaneleşen anılar, tek başına ayakta duranlar, yalnızlar etrafında örülen bir yakın tarih külliyatı Kırgınlık. Eksik yaşanılanlar eksik bırakılan hikâyelerde kendini görünür kılıyor.

“Derdimi, bulduğum bütün kâğıtlara yazdım. İstasyondaki bütün kâğıtları bir bir doldurdum, mühürledim, yolladım. Derdimi benim gibi ücra yerlerde, benim gibi üç kelama muhtaç penceresiz denizcilere, çatı katlarını mecburiyetten mesken tutmuş, benim gibi üç kuruşa muhtaç sersefil romancılara, üç adım için üç takla atan bîçare habercilere yolladım. Olur da bir gün bir duvarda, bir kitapta, bir cam yahut bez parçasında bu yazdıklarıma rastlayacak olursanız, lütfen sesime kulak verin. Ben Osman Ali. On dokuz yaşındayım.”

edebiyathaber.net (8 Eylül 2017)

Ödüllü yazar Elizabeth Laird’in Çöplük Kralı adlı çocuk kitabı Zarife Biliz çevirisiyle Beyaz Balina Yayınları tarafından yayımlandı.

 Tanıtım bülteninden

Çöplük Kralı tüm dünyada sokaklarda, bir başlarına hayatta kalmaya çalışan çocukların yaşamına Etiyopya’dan mercek tutuyor.

Ödüllü yazar Elizabeth Laird Etiyopya’da yaşadığı sırada tanıdığı sokak çocuklarının hayatından yola çıkarak etkileyici ve gerçekçi bir öykü kaleme almış. Öykünün merkezinde çok farklı kökenlerden gelen iki çocuk var: Dani ile Mamo.

Akranlarına çok iyi uyum sağlayamayan ve babasının beklentilerini bir türlü karşılayamayan Dani varlıklı bir aileden geliyor. Saray gibi bir evde onu hor gören babası,  hasta annesi, küçük kız kardeşi ve hizmetçileriyle birlikte yaşıyor.  Mamo ise izbe bir barakada ablası ve annesiyle hayatta kalmaya çalışırken annesinin ölümü üzere kendini sokaklarda, sonra da bir insan tacirinin elinde buluyor.

Bu iki çocuğun yaşamı normal koşullarda asla kesişmeyecekken bir akşam farklı düşmanlardan kaçarlarken aynı mezarlığa sığınıyorlar. Bazen ölüler canlılardan daha az korku verir. Bambaşka hayatlardan gelen bu iki çocuk sokaklarda hayatta kalabilmek için birbirlerine güvenmek zorunda olduklarını kısa sürede anlıyor. Tüm toplumsal farklılıklara rağmen insan olmanın sanılandan çok daha fazla ortak noktası var çünkü.

Büyümek her zaman sanıldığı kadar kolay değildir ve hayat herkese aynı derecede cömert davranmaz. Ama gene de iyi ki dostluk ve dayanışma var.

“Farklı hayatların nasıl iç içe geçebildiğine, yetişkinlerin yetersiz kaldığı yerde çocukların birbirine nasıl yardım edebildiğine dair düşündürücü bir hikâye…”

Books for Keeps

“Bu kitap insanı derinden etkiliyor… Sokaklarda yaşayan çocukların zor koşullarını canlı bir şekilde anlatarak, her gün şahit olduğumuz bir gerçeğe gözlerimizi açıyor.”

Mail on Sunday 

İskoç Sanat Meclisi Yılın Çocuk Kitabı Ödülü

Carnegie Madalyası finalisti

Blue Peter Kitap Ödülü finalisti

edebiyathaber.net (8 Eylül 2017)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z