Masthead header

zeyneps-1024x791-80x80Murat Darılmaz’ın ilk öykü kitabı Yola Düşen Gölge, 2010’da Kanguru Yayınları arasından çıkmıştı. Darılmaz, kendini çok okuyan ve az yazan biri olarak tanımlıyor. Belli ki bu yüzden, uzun aradan sonra ikinci kitabı Akşam Olur Karanlığa Kalırsın, geçtiğimiz günlerde Meda Kitap etiketiyle yayımlandı.

Kitapta yer alan on altı öykü, 12 Eylül’den mülteci sorununa, töre cinayetlerinden bürokrasinin açmazlarına kadar çeşitli konularda yazılmış.

İlk öykü Şarampol, mültecileri botlarla hareket edecekleri kıyıya taşıyan bir kamyonun kaza yapması sonucunda şoförün kaçışını anlatıyor. Yaralı haliyle, biraz da bilinçsizce, büyük bir korkuyla olay mahallinden uzaklaşmaya çalışan şoförün trajik hali, aslında hepimizin yaptığı şeye, dünyanın bu derinleşen sorunu karşısında susmayı ve belki de böylece kaçmayı tercih edişimize acı alay içeren bir gönderme niteliğinde.

Bu Dava Başka Dava, bir kasabadaki doktorun aydın kişi olarak yerleşik feodal ilişkilere tek başına direnişinin öyküsü. Terzi, yatılı okula gönderilmek üzere olan bir gencin gözünden anlatılan ama yaklaşan 12 Eylül’ün sancılarını da duyumsatan, atmosferi yoğun öykülerden biri. Lastikli Toka, tefeciye para kaptıran bir babanın hazin sonunu işleyen acıklı bir öykü. Talihsiz Liz ise yine göçmen sorununa odaklanıyor.

Kimi öykülerde anlatıcının yorum yaptığına, anlatı dilinin tarafsızlığını kaybettiğine tanık oluyoruz. Anlatıcının diliyle yazarın görüşünün aktarılmasına sebep olan bazı cümleler, öyküleri yer yer öğreticiliğin sınırlarına dek götürmüş görünüyor. Örneğin Bu Dava Başka Dava adlı öyküde, ben anlatıcı doktorun, “Böyle bir boku yiyorsunuz hiç değilse gömseydiniz. Dışarıda bir sürü insan müsveddesi beni bekliyordu,” diye söylendiğine tanık oluyoruz. Oysa okurun asıl beklentisi durumun hissettirilmesidir, yani söylenmeden anlatılması.

aksam-olurHavuz Problemi, konusuyla kitabın en iyi öykülerinden biri. Murat Darılmaz, Esme Aras’la yaptığı söyleşide edebiyatımızda bürokratik çarkın eleştirisini işleyen az sayıda ürün olduğunu söylemiş. Bu öykü, yetersiz bulduğu söz konusu alanda verilmiş iyi bir örnek. Gerçekten de Murat Darılmaz’ın öykü konularını birbirinden çok farklı alanlardan bulup çıkarmakta başarılı olduğunu söylemek gerek.

Morfin, Bulgakov’un Genç Bir Köy Hekimi kitabındaki aynı adlı öyküyü çağrıştırması bakımından ilginç. Kartlar Yeniden Dağıtılsın, yersiz yurtsuz ve kaçak olmanın öyküsü. O adlı öykü, karısından ayrıldıktan, daha doğrusu karısı tarafından terk edildikten sonra okul çağına gelmiş çocuğunun kendisinden olmadığını düşünmeye başlayan, yani eski karısının kendisini aldattığını öğrendikten sonra çocuğundan şüphe duymaya başlayan bir babanın öyküsü. Burada belirtmek gerekir; Yirmi Beş Metrekare Mavilik, Kasiyer Günlüğü ve O öyküleri, eril dilin öne çıktığı anlatılar. Meselenin sadece kadının maruz kaldığı şiddetin, süregiden durumun gösterilmesi olduğunu sanmıyorum; bence söz konusu şiddetin ortadan kaldırılabileceğine duyulan inanç ve kadının özgürlüğüne vurgu, en önce dilde başlar ve öykülerde gösterilebilir.

Derdalan üzerinde daha uzun durmak gerekiyor. Bu ilginç öykü için, dil ve anlatım açısından kitaptaki en iyi öykü denilebilir. Küçük bir şehirde, belki bir kıyı şehrinde, üç genç arkadaş, hem taşra sıkıntısı yaşamakta hem de aşkı tatmaktadırlar. Bu öyküyü özel yapan, söz konusu üç karakterin yanında öyküye bir gölge gibi sızan “dayı” karakterinin varlığı. Politik geçmişinin yüküyle eve kapanan dayı, üç arkadaşın düşüncelerinde ve sohbetlerinde boy gösterir. Odasından çıkmayan ve yemek yemeyen dayıyı, yaşadığı travma, bile isteye ölüme doğru gidişiyle bir yan karakter, ikincil önemde bir kişi olarak değil, öykünün esas kahramanı olarak biliriz. İşte bu dil ve anlatım, o boğuntuyu ve belirsizliği duyumsatma, öykünün gerçek başarısı olarak duruyor karşımızda.

Korku Baladı üç bölümden oluşuyor. Kitabın öyküleri için genel olarak kısacık öykülerden oluşmadıkları, aslında her birinin klasik öykülerden el alan kısa öyküler ve sanki daha uzun olacakmış da kısaltılmış gibi görünen öyküler olduğu söylenebilirken, Korku Baladı üçlemesi kısacık öykülerin yer yer absürt ve kapalı yapısına daha çok yaslanan metinlerden oluşuyor. Bu bakımdan diğer öyküler arasından ayrılıyorlar Korku Baladı öyküleri.

Akşam Olur Karanlığa Kalırsın’daki genel izleğin, kitabın adı ve kapağı gibi, kara, dramatik, hüzünlü olduğu söylenebilir. Yüzümüzü güldüren, umut veren öyküler değil bunlar. Yaşamda giderek kötüye giden olay ve durumlara yöneltilmiş bir bakışın, işte her şey böyle diyen öyküleri. Ne diyelim, hoş geldi sefa geldi.

Zeynep Sönmez – edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

Nevin-KocogluNevin Koçoğlu ile Hel Yayıncılık etiketiyle yayımlanan son şiir kitabı “Tuz ve Gece”yi konuştuk. Geceye tuz, yaraya şiir ektik.

Edebiyat dünyasında Nevin Koçoğlu ismine özellikle birkaç yıldan beri daha sık rastlıyoruz. Önemli dergilerde şiir ve yazılarınla ben de varım diyorsun. Son şiir kitabın “Tuz ve Gece”yi konuşmadan önce; şiir yolculuğunu, kitaplarını ve sanatsal poetikanı dinlemek istiyorum senden…

Merhaba sevgili Ömer Turan, şiire ve yaşama sorularınla dokunma inceliğin için teşekkür ediyorum. Evet, çok fazla olmasa da dergilerde varım. Neden çok değil dersen, çok iyi yazan ama bilindik bir isme sahip olmadığı için dergilerde yer bulamayan gençler var, ben hakkımı onlardan yana kullanıyorum ve bu bana inanılmaz keyif veriyor. Şiir yolculuğuna gelince, Yaşar Kemal bir söyleşisinde der ki, “Benim doğduğum köyde bütün kadınlar şairdi.” Ninnisi, manisi, anlattığı kafiyeli masalları ile bütün kadınlar şairdir aslında ama bunu yazılı kaynaklara dökebilen çok fazla değil diye düşünüyorum ben de. Yolculuğum; yazılan, saklanan, yırtılıp atılan, dönem dönem durağan aralıklarla bölünen uzun bir süreç aslında. Yaşadığımız çok güzel olmayan dünyada bir nefesti şiirin dalına yapışmak, isyandı, ispattı benim için. Yaşamda karşılığı olan şeyleri, mitoloji ile halk arasında söylenen efsaneler ve destanlar ile besleyerek, biraz ucu kapalı, biraz da içinde bir takım şifreler barındıran -ki bu genelde anahtar bir sözcük olabiliyor- bir anlatım tarzıyla yazmayı seviyorum.  Kitaplara gelince, ilk kitabım “Tanrının Vişne Bahçesi” 2013 yılında basıldı. Kitap 2014 yılında ikinci baskıyı yaparken aynı anda “Bexçeyé Vîşneyan é Xweda” adıyla Kürtçe baskısı da ayrıca çıktı raflara. Bu çeviri F tipi tutukevinde kalan mahkûmun yaptığı sürpriz bir çeviri idi, o nedenle ayrı bir kıymeti vardır bende bu kitabın. 2015 yılında ise “Tuz ve Gece” katıldı şiir yolculuğuma, kadınlarımız ve tüm yitirdiklerimiz içindi “Tuz ve Gece”…

“Tuz ve Gece”, şiir de pek alışkın olmadığımız bir kitap görünümünde. Dışarıdan ilk bakışta bir fotoğraf albümünü andırıyor. İçine girince görüyoruz ki, şiir ve fotoğraflar yan yana bir yolculuk halinde. Üstelik şiirlerin Farsçaya çevrilmiş hali de aynı yolculuğa eşlik ediyor. Bütün bunların mutlaka bir hikâyesi var, anlatır mısın?

“Tuz ve Gece” biraz farklı evet, ama çok emek barındıran bir kitap. Hiç aklımda yokken ressam ve gazeteci arkadaşım Jafar Rahimi Sure’nin yaşadığı İran coğrafyasına ait fotoğrafları şiirle birleştirmeyi düşündüm birdenbire, ondan da onay gelince “ Tuz ve Gece” emeklerin birleştiği bir kitaba dönüştü birden. Kitapta fotoğraf ve şiirde anlam bütünlüğünü göz önüne alarak yaptım düzenlemeleri. Fotoğraflar İran’dan, fotoğrafları çeken arkadaşım da İranlı olunca, kitabın ulaşacağı o coğrafyanın dilinin de bu kitaba girmesi şart oldu. Sonradan yapılacak bir çeviri yerine en baştan iki dilli bir kitap olması konusunda karar aldım ve bunun doğru bir karar olduğuna bugün de inanıyorum. Kitabın çevirisini Prof. Dr. Haşim Hüsrevşahi yaptı. Hepimiz onu Füruğ FerruhzadSohrab Sepehri, Hayyam,  Hafız, Mevlana ve pek çok çevirisinden, ayrıca kendine ait roman ve şiir kitaplarından tanıyoruz. Haşim hoca çok emek verdi “Tuz ve Gece”ye, bu yolculuğun en çok yorulan kişisi o oldu bence. Naifliği ve emekleri için bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum kendisine.

Tam bu noktada, iki şeyi; birincisi şiir çevirisi, ikincisi; şiir fotoğraf ilişkisi hakkında neler düşündüğünü sorsam… 

Çeviri çok önemli elbette, her şiiri kendi dilinden okuma şansımız olmadığına göre çeviri elzem bir durum ama tam da burada çeviri yapacak kişinin ustalığı, dil hâkimiyeti -her iki dilde de- ve şiiri de biliyor olması giriyor devreye. Ehil olmayan ellerde değil de dillerde, şiir aslıyla ilişkisi olmayan çok farklı anlamlara bürünebiliyor. Aynı şiir için yapılan farklı çevirileri okuduğumuz zaman bunu net olarak görebiliyoruz. Ben bu açıdan çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Haşim hoca müthiş bir çevirmen. Şiir–fotoğraf ilişkisinde ise doğru seçimlerin bütünlük sağladığını düşünüyorum. Bazı kişilerin fotoğrafların şiiri geri planda bırakabileceği konusunda endişeleri var ama ben buna katılmıyorum. Çok katmanlı düşsel bir yolculuk olarak görüyorum şiir- fotoğraf ikilisini.

Tuz ve Gece“Tuz ve Gece”, nehir şiir dediğimiz türden bir kitap. Bu çeşit şiirler risklidir aslında. Bazı okuyucuya yorgunluk hissi verebilir. Ama bu kitapta her sayfada başka bir şiiri okuyormuş gibi tat aldım. Hem uzun bir şiir izleği hem de yer yer soluk aldıran duraklar. Bu güzel dengeyi nasıl kurdun?

Evet, itiraf vakti… Senin aldığın tat gerçek olandır. Kitaptaki her şirin aslında bir başlangıç ve bitiş dizesi var, kendine ait ismi de… Ama ben kendi sınırlarımı yok ettim bu kitapta, okur kendi şiirini belirlesin istedim, dilediği yerde başlasın, dilediği yerde bitirsin… Tüm şiirler birbirinin devamı gibiydi zaten, kesmenin anlamı yoktu. Sorduğun dengeye gelince, öncelikle izlek kadınlar, katliamlar, kıyımlar, başkaldırı vs gibi uzun bir zamandır günlük yaşamımıza yapışıp kalan bir izlek. Ben uykudan uyanıp bu kitabı okuyup geri uyuyorum diyenler oldu, bu kişinin kendini anlatılanla özdeşleştirmesi ile ilgili diye düşünüyorum. Boğuntu olmamasının sebebi ise, biraz farklı bir dil olması, her şeye rağmen maviye dokunması ve sayfalara şiirin çok yoğun yığılmaması diye düşünüyorum.

Şiirinin bedenini daha çok nesneler, kişiler, olaylar ve duygular üzerinden örgütlüyorsun. İlk bakışta bir imge ağırlığı varmış gibi görünse de, aslında tam da böyle değil. Bütün bu kavramlar kazıldığında yalın bir anlatım çıkıyor altından. Okuyucudan kapıları zorlamasını bekliyorsun sanki. Nedir bunun özü, sendeki karşılığı?

İmge kullanmayı seviyorum ama boğmayı asla… Kapıları zorlamak güzel bir tanım olmuş, tam da budur düşündüğüm. Çok sesli şiir, biraz araştırtan, biraz öğreten, yalın görünmesine rağmen anlam katlarına sahip olan dil. Bunu bir örnekle açıklayayım istersen, benim birlikte şiirleri üzerinde çalıştığımız öğrencilerim var. Bunlardan birisi “Hocam, şiirde kullandığınız bir kelime yüzünden, Hindistan tarihini öğrendim” dedi. Bu kelime “Ghat!” idi. Bendeki karşılığı bu işte, ben nasıl bilmediğim bir şeyle karşılaştığımda gidip araştırıp öğreniyorsam, tembel olmayan okuyucu da aynısını yapsın. Şiir altına notlar düşmek tercih etmediğim bir yöntem, çok zor bulunacak şeylerde belki. Bazen bana takılan oluyor, seni okurken hep sözlük karıştırıyoruz diye, bence bu güzel bir şey…

Sosyal konulara, yaralara ve acılara eğilirken çok sağlam dizelerle karşılaşıyoruz. Ütopik söylemlerin aksine somut bir gerçekliğe bir bütün üzerinden bakıyorsun. Dizeler arasında oluşabilecek herhangi bir gerginliği nasıl dizginliyorsun?

Ortadoğu’nun kaderi… Kıyım coğrafyası… Acıyı gerçek ve sağlam yaşıyoruz, ütopik olarak değil.  Elle tutulabilecek kadar bir siyah renk var kalbimize işlemiş olan, sağlam dizeler de bu nedenle çıkıyor sanırım.  Dizeler arası gerginlik engelleme demişsin; bu konuda özel bir çabam yok, kendiliğinden akan bir dil.  Yerine göre duran,  debisi artan veya sakinleşmesi gerektiği yerde sakinleyen doğal bir akış.

Şiirin boyunca bir sürü duraklara uğrayıp çıkıyorsun. İnsan sıcaklığından kalıpsız her şeye. Her uğrağın bir çeşit deneme yanılma ya da tanıma merakı. Ama hep konakladığın yer kalp durağı. Nedir senin şiirindeki bu imgenin karşılığı?

Her şeyin başlangıcı ve bitişi olan bu ritmin, bu devinimin bendeki karşılığı sevgi, koşulsuz sevgi… Bazen ezilen, ötelenen, çok kişide sıradanlaşan ama benim için her şeyin başı ve sonu olan sevgi ve sevgiden doğan merhamet, incelik, vicdan, asıl önemlisi kendinden geçme hâli…

Dikkat ettim, ateş imgesi kitap boyunca bir sırrı fısıldar gibi dolaşıyor şiirde. Ya bir mercan otunun içinde ya da bir mızrağın ucunda. Ateşin bu denli sızdığını mı düşünüyorsun hayata?

Tüm yaşam boyunca ateşle sınanmıyor muyuz, her türlü hareketimizi ona endekslemiyorlar mı? Ateşten kurtulmak için,  yine ateşe insan atılan bir dünyada değil miyiz?  Çocuk aklımı anımsadım şimdi,  hep bizi Allah sizi ateşte yakar diye korkuturdu ebeveynlerimiz,  inadına en sıcak şeyleri elimde ya da parmak ucumda tutardım alışkanlık olsun nasılsa yakacaklar diye, hatta ateş üzerinde yürümeye bile kalkışmıştım. Ben korkmuyorum ateşten, güç görüyorum ateşi, benim gücüm.

Son soru. Yakın gelecekteki yeni çalımlarından ve projelerinden söz eder misin? Okuyucuyu ne gibi sürprizler bekliyor?

Gelecekte iki-üç yeni kitap projesi var, birisi benim kendi kutsal topraklarım olan Mezopotamya dolaylarında gezinen bir şiir kitabı, ikincisi benim hep reddettiğim o sınırlar ötesine dokunacak bir şiir kitabı, son olarak da çocuklar için bilgi içerecek bir çocuk dizisi. Çok yakın değil bunlar biraz zamana yayılacak tabi, “Tuz ve Gece” henüz bir yaşında çünkü. Zamanın neler getireceğini birlikte göreceğiz sanırım…

Söyleşi: Ömer Turan – edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

cocuklar_icin_istanbul_kapak.inddBurçak Gürün Muraben’in yazdığı “Çocuklar İçin İstanbul”, Can Çocuk etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden 

Evliya Çelebi’nin vampir hikâyelerinden Kız Kulesi’ndeki James Bond’a uzanan renkli içeriğiyle bulunmaz bir rehber!

Osmanlı’da Türklerin sarı, Rumların mavi, Yahudilerin siyah, Ermenilerin kırmızı pabuç giydiklerini biliyor muydunuz? Ya Michelangelo ve Leonardo da Vinci gibi Rönesans Avrupası sanatçılarının Haliç’e köprü yapmak üzere görevlendirildiğini, Boğaziçi Köprüsü’nün 2005 yılında dünyada ilk kez kıtalararası oynanan bir tenis maçına ev sahipliği yaptığını, Kız Kulesi’nin bugüne dek söylenegelmiş rivayetleri kadar James Bond filmlerinden birinin setine mekân olduğunu?..

Her köşesinden, her sokağından, her tepesinden bir başka görünen bu şehri, İstanbul’u bunca farklı açısıyla çocuklara anlatmak kolay mı? Şaşırtıcı zıtlıkların şehri İstanbul, hem mitleri ve rivayetleri, hem zengin yemek kültürü ve gidilip görülmesi gereken yerleri, hem de insanı ve tabiatıyla pek çok anlatının, hikâyenin konusu. Hele ki bu şehri ilk kez gezecekler için bu bilgi denizinde boğulmamak neredeyse olanaksız. Üstelik kendi kendilerine keyifle okuyabilecekleri, anlatımı ve tasarımıyla albenili kaynaklar kısıtlıyken…

Avustralya’da yaşayan Burçak Gürün Muraben’in kendi çocuklarına İstanbul’u anlatma fikriyle yola çıktığı ve önce İngilizce olarak kaleme aldığı kitap, gördüğü yoğun ilgiyle şimdi Türkçe’de! Bugüne dek hazırlanmış benzer rehber kitaplara yoldaş niteliğindeki Çocuklar İçin İstanbul, her bölümünde ayrı bir sokağa, ayrı bir döneme kapı açıyor. Antik çağdan Osmanlı dönemine, Kapalıçarşı’dan Kız Kulesi’ne, Mimar Sinan’dan Hezarfen Ahmet Çelebi’ye ve daha birçok mekâna, kişiye ve zamana uzanan Çocuklar İçin İstanbul, kentin geçmişini bugünüyle buluşturuyor. Ele aldığı konuları yalnızca tarihsel bir bakışla değil, aynı zamanda güncel bilgilerle birleştirerek sunan kitapta, İstanbulluları bile şaşırtacak pek çok ilginç bilgi yer alıyor.

Burçak Gürün Muraben 1964 yılında İstanbullu oldu. İlkokul dönemini Ankara’da, yaz tatillerini Maraş ve Adana’da geçirerek büyüdü. Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi okudu. Gazetelerde, film ve tekstil şirketlerinde, AÇEV’de yöneticilik yaptı. Klasikleri okumak için Rusça öğrendi. Aborijinleri ve kıtanın kıpkırmızı merkezini merak edip Avustralya’ya geldi. Pepo Şapkaları’nın kurucusunun torunuyla evlendi, iki çocuğu oldu. Çocukları ve onların arkadaşları da biraz İstanbullu olsun diye Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan İstanbul for Kids ve Çocuklar İçin İstanbul kitaplarını yazdı. Şimdilerde “Çokkültürlü Anadolu” isimli bir sivil toplum kuruluşunu yönetiyor.

edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

sule-tuzulHiç kimsenin karakteri, kişiliği bir paket halinde üzerine giydirilmiyor. Uzun bir geçmişi biriktire biriktire kendimize doğru yol alıyoruz. O geçmişte var olmayan ya da var olamayan bir şeyi hap gibi yutup hücrelerimize yayamıyoruz. Ve hep unutuyoruz; her birimizin farklı geçmişlerden, farklı yaşam ve deneyimlerden geldiğimizi, farklı acıların yükü altında ezilip, farklı sevinçlerin hazzı ile özgürleşebildiğimizi. Bu yüzden zaman zaman anlayamıyoruz birbirimizi. Sadece anlayamadan kalsak iyi. Reddediyoruz, ötekileştiriyoruz, uzaklaştırıyoruz, sırtımızı dönüyoruz. Yeri geliyor şiddet bile kullanıyoruz savunduğumuz değerler için. Farklılıklarımızla zenginleşebileceğimizi, özgürleşebileceğimizi çok sık unutuyoruz. Unutturuluyoruz…

Bence edebiyat ve sanat, işte bunun için var. Bizden farklı yaşamları anlayabilmemiz, uzak olduklarımıza yakınlaşabilmemiz, aslında temelde “insan” olarak en saf en yalın duygularımızın aynı kaynaktan kopup geldiğini, aynılıklarımızın ne çok olduğunu görebilmemiz için.

Arjantinli yazar Manuel Puig’in 1976’da yayımlanan Örümcek Kadının Öpücüğü isimli romanı, farklılıklarımızın ne tür önyargılara neden olduğu ve bu önyargıların da yaşamlarımızı nasıl daralttığı, zorlaştırdığına dair bir eser.  Hapishanede aynı hücreye kapatılmış genç bir devrimci ile orta yaşlı bir eşcinsel arasında geçen diyaloglardan oluşan roman yayınlandığı dönemde Arjantin’de yasaklanmış.

Daha sonra tüm dünyada üne kavuşan roman filme de alınmış. Bu hiç şaşırtıcı değil çünkü roman son derece sinematografik özelliklere sahip. Okurken tüm mekânı, karakterleri, olayları gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Manuel Puig’in sinema eğitiminden gelmiş olması ve film senaryoları yazarı olmasının etkisini romanda yoğun biçimde hissediyoruz. Romanın iki ana kahramanı arasında geçen diyalogların büyük bölümünü de eşcinsel olan Molina’nın devrimci Valentin’e anlattığı filmler oluşturuyor.

orumcek-kadinin-opucuguKendi ve arkadaşları çok korkunç işkencelere maruz kalan Valentin, görünüşte sağlam ve güçlü bir karakteri olan, halkın özgürlüğü ve eşitliği için yaşamını feda etmeye hazır ve bundan gurur duyan bir devrimcidir. Gel gör ki özgürlüğü ve eşitliği için canını feda edeceği halkın bir parçası olan Molina’yı küçümser, uzak durur, varlığını görmezden gelir. Siyaset ve ideoloji ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Molina ise, ömrü boyunca itilip kakılmaya, dışlanmaya, aşağılanmaya alışık hali ile, minicik bir hücrede iletişim kurabileceği biricik insan olan Valentin’e tüm iyi niyeti ile destek olmaya, acılarını hafifletmeye, Valentin’in ona gösteremediği hümanizmi tüm doğallığı ve içtenliği ile Valentin’e göstermeye çalışır. Minicik bir hücrenin içinde, hapishane yönetiminin korkunç baskısı altında birbirlerinden başka destek alabilecekleri kimse yoktur, birbirlerinden başka yüreklerini açacak kimse de yoktur. Zaman içinde ikisi de kendi iç dünyalarında büyük bir aydınlanma yaşarlar, çünkü farkında olmadan ikisi de birbirinden çok şey öğrenir. Gerçek yaşamda asla yaşamayacakları deneyimler yaşarlar.

Yaşamda durduğumuz yer, tercihlerimizle şekillenen hayatımız, inançlarımız, düşüncelerimiz, doğrularımız, büyük ideallerimiz, bazen en yakınımızdaki kişi ve olaylara kör kalmamıza neden oluyor. İnandığımız ve savunduğumuz düşüncelere ters davranışlar göstermemize neden oluyor. Çevrenize bir bakın, en demokratımız yanında çalışan işçiye vereceği bir kuruşun hesabını yapıyor, en eşitlikçimiz yeri geldi mi kadınlar bir adım geride kalsın istiyor, en hümanistimiz yanı başında yaşanan katliamlara kayıtsız kalabiliyor. Valentin bir devrimci olarak en önemli dersi ilk başta küçümsediği Molina’dan alıyor… Herkesin karşına Molina gibi bir şans çıkmayabilir, ama neyse ki edebiyat var…

Kitapta, romanlarda pek rastlanmayacak uzunlukta birçok dipnot yer alıyor. Manuel Puig, kitabın çeşitli bölümlerinde Freud başta olmak üzere birçok bilim insanının eşcinsellik konusundaki çalışmalarına ve bu çalışmaların sonuçlarına yer vermiş. Romanın kendisi zaten okuru eşcinsellik konusunda (eğer varsa) önyargılarını bırakmaya davet ediyor. Diğer yandan bu dipnotlar o kadar yoğun bilgi içeriyor ki, kitabı bitirdiğinizde eşcinsellik konusunda, eğer hala varsa, tüm önyargılarınızı bırakmak durumunda kalabilirsiniz. Kendi adıma bu dipnotlardan çok şey öğrendim. Kırk yıl önce yazılmış bir kitapta yer alan dipnot içeriklerini, özel bir ilginiz yoksa herhangi bir medyada karşınıza çıkıp da okuma şansınız yok. Çünkü kitabı bitirdiğinizde fark ettiğiniz bir gerçek de şu oluyor; eril bir dünyada yaşıyoruz ve her şey bu erilliğin kurallarına göre işliyor. Eril dünyanın öğrenmemizi istediklerini öğreniyor, öğrenmemizi istemediklerini öğrenmiyoruz. Dolayısıyla son derece homofobik bir dünyada yaşıyoruz. Kitabın yazılışından sonra kırk yıl geçse de bu böyle maalesef…

Ancak bu önyargı meselesi öyle bir şey ki; tüm olumsuz kavramlarda olduğu gibi kimse üstüne alınmıyor. Kısacık bir cümleden, minicik bir olaydan bile karşımızdakini yaftalayıp belirli sıfatların içine hapsetmek konusunda kimse kimseden geride kalmıyor. Unutmayalım ki, bizim düşüncemize zıt bir düşünceyi saldırı ya da baskı ile yok etmeye kalktığımız her eylemin altında önyargılarımız yatıyor. Herkes için güzel bir dünya düşüne ulaşmanın tek yolu var: anlamak ve anlatmak. Elbette bu da bir sanat. Anlama ve anlatma sanatı. Bu konuda da en büyük öğreticilerden birinin edebiyat olduğunu düşünüyorum.

Örümcek Kadının Öpücüğü, eril dünyaya itiraz eden bir roman. Manuel Puig, hem örümcek hem kadın hem de öperse neler olabileceğini söylüyor. Bakıyorsunuz hiçbir şey olmuyor. Önyargılarımızın anlamsızlığı ile yüzleşiyoruz sadece.

Bu yazıyı hazırladığım günlerde korkunç bir katliama daha tanık olduk: Orlando. Çaresizce bir katliamı daha izledik. Eril dünyanın ve homofobinin geldiği son nokta. Molina’yı, bizden farklı düşünen, yaşayan, inanan, konuşan insanları anlamadığımız ya da anlamak istemediğimiz sürece kınadığımız her katliamın kaçınılmaz parçasıyız.

Orlando katliamında hayatını kaybedenlere saygı ile…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

triffidlerin_gunuJohn Wyndham’ın bilimkurgu romanı “Triffidlerin Günü”, Niran Elçi çevirisi ve Delidolu etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bitkiler İnsanlara Karşı!

Bilimkurgu türünün önde gelen yazarı John Wyndham’dan bir başyapıt daha.

John Wyndham’ın en önemli kitaplarından biri olan Triffidlerin Günü, uygarlık, insanoğlunun doğa karşısındaki kibirli tutumu, cinsiyet ve sınıf ayrımı, soğuk savaş gibi toplumsal sorunların etrafında gelişen bir roman. İnsanoğlunun hırsının ve açgözlülüğün bir sonucu olarak doğanın başkaldırışını ve triffidler adı verilen bir bitki türünün dünyayı ele geçirişini ele alıyor. BBC tarafından iki kez mini dizi olarak çekilen ve sinemaya da uyarlanan Triffidlerin Günü, sinematografik öğeler içeren zengin bir anlatı yapısına sahip.

Delidolu tarafından ilk defa Türkçeye kazandırılan kitap, kıyamet sonrası bilimkurgu severler için kaçırılmayacak bir eser.

Triffidlerin Günü, insanlığın kibrinin bir trajedisi.”
Barry Langford

“Özellikle de korku unsurunun eklemlendiği bilimkurgu romanları seviyorsanız, okumaya değer.”
Wendy Van Camp, Darkfuturesfiction

“Hayatınız boyunca aklınızda çıkaramayacağınız kitaplardan biri.”
Sunday Times

edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

seyh-bedreddin-uzun-ince-bir-yol-kitabi-nurdan-arcaNurdan Arca’nın, Şeyh Bedreddin belgeseli için yaptığı araştırmalarının yer aldığı “Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol”, Kırmızı Kedi Yayınevi etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Nurdan Arca, Şeyh Bedreddin belgeseli için yaptığı bütün araştırmaları Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol’da topluyor. Bir anlamda buz dağının belgeselde görünmeyen derinliğine dalıyor. Hem tarihçilerle yaptığı röportajlardan, hem Bedreddinilerin anlattıklarından hem de eski metinlerden yararlanıyor.

Kitabına Nâzım’ın sözleriyle başlıyor.

“Her yerde / Her şeyde / Hep beraber, hep beraber / Demek için…”

Bedreddin’in fikirlerini, yaşadıklarını kolay anlaşılır bir dille yeni nesillere anlatıyor.

“Şeyh Bedreddin 1359-1416 yılları arasında yaşamış bir Rumeli çocuğuydu. Şehzadeleri, padişahları eğitmiş, kitaplar yazmış bir fakihti. Vahdet-i Mevcutçu bir mutasavvıftı. Dünyanın insanlara ait değil, insanların dünyaya ve kâinata ait olduğunu savunan bir sufiydi. Adaletin ve ordunun en yüksek makamında bulunan bir kazaskerdi. İsyanlara ilham kaynağı olmuş; sürgünler, hapisler görmüştü. Deliorman’da tuzağa düşürülmüş, hileyle yakalanmış, sahte bir mahkemede yargılanmış ve 18 Aralık 1416’da Serez’de asılarak öldürülmüştü.”

Bazılarına göre hain bir isyancı bazılarına göre erken bir aydınlanma önderi. Şeyh Bedreddin gibi karmaşık bir kişiliğin hayatının, düşüncelerinin ve takipçilerinin izini sürmek, gerçeği aramak çıkılabilecek en zorlu yolculuklardan biri. Nurdan Arca ödüllü belgeseli Simavnalı Bedreddin’in ardından bu yolculuğa kaldığı yerden devam ediyor. Geniş bir bakış açısıyla ve berraklıkla görmeye çalıştığı Şeyh Bedreddin’in yaşamında giderek daha derinlere dalıyor.

“Şeyh Bedreddin’in mirası, Varidat’ı altı yüz yıldır ne pahasına olursa olsun gerçeği aramaktan yanadır: ‘Ey gerçeğin yolcusu umudunu kesme! Sen de tehlikeli yerleri aşarsın; sen de bu ışığı elde edersin,’ der.

Yeryüzünü aydınlatan işte o ışıktır.”

edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

dunyanin-oykusu-1514 Şubat Dünyanın Öyküsü dergisinin 15. sayısı yayımlandı.

Bu sayıda Uluslararası Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü sahibi Buket Uzuner’le Çiğdem Ülker tarafından yapılmış bir söyleşi var. Yanı sıra Buket Uzuner edebiyatı üzerine Pia Ingström, Aysu Erden ve Çiğdem Ülker’in yazdığı inceleme ve denemeler mevcut.

Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği tarafından yayımlanan 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergisinin 15. sayısında 3’ü çeviri 26 yeni öykü var.

Aleksandr Kuprin, Aleksandr Kuprin, Ama Ata Aidoo, Mehrnoosh  Mazarei,  Hasan Özkılıç, Ülkü Yalım Günay, Pelin Buzluk, Berna Durmaz, Şeyma Koç, M. Özgür Mutlu, Mehmet Fırat Pürselim, Tekgül Arı, Bade Osma Erbayav, Gülçin  Göktay Manka, Deniz Dengiz Şimşek, Hatice Şahman, Emrah Öztürk,  Derya Sönmez, Sacide Alkar Doster, Tuba Dere, Ahmet Bülent Tekik, İsmail Dindar, Şebnem Balevi, Buket Düzgen yepyeni öyküleriyle 14 Şubat Dünyanın Öyküsü’nde yer alıyor.

Yazı Atölyesi: Sesimiz 

Nurdane Özdemir Sağkan, Hatice Sönmez Kaya ve Ayten Saçık atölyelerde pişen öykülerini 14 Şubat Dünyanın Öyküsü’nün sayfalarında okurlarıyla paylaşıyor.

Konuk Tür: Gezi Yazısı

Ozan Dolmuş: “Kahrolası Play-Off Finali”

Murat Özsoy: “Şairler Ülkesi İran’da Üç Kişiden Biri Türkçe Konuşuyor”

Hey Onbeşli Onbeşli Öykü Yolları Taşlı_19

Ercan y Yılmaz, söyleşi dizisine devam ediyor, sorularını Seray Şahiner’e yöneltiyor.

Köşe Yazıları

Emin Özdemir, yeni yazısında soruyor: “Edebiyat Ne İşe Yarar?”

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Saatin Arka Yüzü isimli köşesinde “Gibi Yazmak” yazılarını sürdürüyor.

Hülya Soyşekerci, “Öykünün Bugünü ve Geleceği”ni yazdı.

Necip Tosun yazdı: “J.D. Salinger: Aykırı Münzevi”

Sibel Yılmaz “Vüs’at O. Bener”e yazısında yer veriyor.

Hayri K. Yetik, Romanın Gözüyle yazmayı sürdürüyor: “12 Eylül, Roman ve Kadın”

Ahmet Sait Akçay “Öykünün Dağarcığı”ndan yazıyor: “Kurmaca Neyi Kurar?”

Arzu Eylem yazdı: “Yazmak Aşktır!”

Yazılar

Yasemin Yazıcı yazdı: “Yaratmanın Özü Yeniden Canlandırma”

Ramazan Teknikel’in denemesinin başlığı: “Gülizar / Ayşe Kulin”

edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

hebaHasan Ali Toptaş‘ın, İngilizcede yayımlanan ilk romanı “Heba, FT/Oppenheimer ödüllerinde finalist oldu.

797 başvuru arasından seçilen 10 yapıt arasına girmeye hak kazanan Reckless (Heba), İngiltere ve ABD’de Bloomsbury tarafından geçen yıl yayımlanmıştı. Maureen Freely ve John Angliss tarafından İngilizceye çevrilen Heba, FT/Oppenheimer ödülleri kapsamında, Eka Kurniawan ve Yu Hua’nın da aralarında olduğu önemli isimlerin kitapları ile yarışacak.

5 Ağustos tarihinde 3 kitaba indirilecek listenin kazananı 26 Eylül’de New York’ta düzenlenecek törende duyurulacak.

edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

metrodaki-yabanciAli Parlar’ın “Metrodaki Yabancı” adlı polisiye romanı, Ayrıntı Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Metrodaki Yabancı’da eski bir siyasi suçlunun başına gelen olaylar anlatılıyor. Nefes kesen bu polisiye anlatının gerisinde geçmişle hesaplaşmalar, iç muhasebeler, hayal kırıklıkları işleniyor. 25 yıllık yarı sürgünlük yaşamından sonra ülkesine dönen Selçuk Pekmezci’nin çantası Metrodaki Yabancı’nın çantası ile karışır. Bu küçük çanta karışıklığı Selçuk başta olmak üzere birkaç kişinin yaşamında derin değişiklikler yaratır. Olaylar emniyet, finans-enerji mafyası ve sermaye sahipleri kıskacında cereyan eder. Entrikalar, yanılgılar, ihanetler romanın dokusunu meydana getirir; tempo sürekli yükselir. 25 yıllık bir zaman diliminden sonra Türkiye’de kendisi de bir tür yabancı olan Selçuk’un geçmişle hesaplaşma, yüzleşme arzusu, hatta zamanı tersine çevirme hissiyatı ile birlikte yaşamındaki tüm yarım kalmışlıklar bu dinamik romanın arka planını oluşturuyor…

İlk 16 sayfa için>>>

edebiyathaber.net (17 Haziran 2016)

uclemelerTeknoloji son sürat ilerlerken, zamanı yakalama kaygısıyla peşine düştüğümüz elektronik malzemelerle zihnimizin düşünce algısı da bozulmaya başlar. Duygu salınımlarımız yavaşlar. Bir nefes kadar yakın olduğumuz ilişkilerimiz, hızın içinde iyicene aşınır. Bu yüzden elektronik postalarla birbirimize aktardığımız cümlelerimiz eksik, aksak, anlaşılmaz biçimde ilerler. Böylesi bir bozulmanın saldığı iç sıkıntılarla insan ruhu, ister istemez, bir boşluğa doğru sürüklenir. Debelenir yalnızlığının içinde.  Kimi sabırla Godot’yu bekler, kimi de beklemeyi bırakarak, dökülebileceği bir mektup arkadaşının peşine düşer.

İnsan duygularını harekete geçiren, düşünceyi parlatan ve anlam arayışının yolunu açan,  iç döküm bahçeleridir mektuplar. Zamanın tanıklığında, sorular sorar, cevaplar arar.  İki insanın yazı ile paylaştığı an ruhun çıplaklığıdır. Etkilidir ve özneldir. Bu nedenle yazılan mektubun cevabını müjdeleyecek olan postacının yolu hep gözlenendir.

Sema Güler, Kemal Dinç ve Muzaffer Oruçoğlu’nun paylaştıkları, “Üçlemeler: Mektuplar, Hikayeler, İzler” kitabı, bizleri mektuplarla buluşturur. Edebiyat, resim, müzik ve felsefe konularını harmanlayan bu mektuplar; belleğin açılımlarını genişletir. Sanatın varoluş sancıları, sanatçının sancılarıyla çarpışırken öznelliğe dayatılan buhranların nedenini de sorgulatır.

Şair Sema Güler’in iç döküm bahçesi daha çok Arin’dir.  Her mektubun bir öyküsüyle birlikte derin sızıları vardır. Bunlar bazen şiirsel bir yola evrilirken yazarın, sayıklama anlarını açık eder.

“Bana öyle geliyor, bu gece kalbim çatlayabilir (…)“

Çatlayan bir kalbi şair Levent Karataş’ın gönderdiği, kısa bir mektupla onarır, Güler. Heidi masalının başkarakterlerinden Peter’e benzetir onu.  

“İnsan korkuyla da artabilir Arin”/ “göz kalemi ile yüzümü yıkadım aynaya”

Güler’in mektuplarında, Godot’yu beklediği anlar vardır. Bu yüzden “Silahlarımı bırakıyorum.”der. Ancak aradığı anlamları bulmanın peşini hiç bırakmaz. Yanıtlanmayacağını bildiği sorular karşısında, silahlarını almayı da bilir. Güler’in üstü kapalı mektuplarındaki derin anlamlarla yüklü cümlelerinin içinde aforizmalarla da karşılaşırız.

Aidiyet sorunu gök cisimlerinin bitip tükenmeden dönmesiyle daha derinlerde yatan bir yarı-deli bilgi değilse, nedir?”

“Ağaç ile insan arasındaki sınırın aşılması, insanın varoluşu açısından kusursuz mekândır.”

Okuduğumuz bir kitabın cümlesinde, bir müziğin notasında,  bir ressamın renklerinde çıkıverir ortak hafızamızda tazelenen acılar.  Zaman, mekân şimdinin içinde biçim değiştirirler sadece, oysa savaşlar doymak bilmezler tarafından hep tekrarlanır. İnsan teninde bu yüzden kan eksik olmaz. Dersim Katliamı’nın devam ettiği bir ironi değildir; Güler, Dinç ve Oruçoğlu’nun yazdıklarında.  Bugünle buluşması da bir tesadüf değildir. Kapitalizm çıldırmış bir makinaya dönmüştür,  Dersim’i bugüne taşıması bundandır. Teknolojinin imkânlarıyla artık şehirleri yerlileriyle birlikte imha ederek, bir hafriyat kamyonuyla istifler. Kitapta yer alan üç yazarın ortak derdi, bitmez savaşlardır. Sisteme karşı uyumsuzlukları bu derttendir. Peki, böylesi uyumsuzlar, o hiç gelmeyen Godot’yu beklemeye devam ederler mi hiç?

Müzisyen Kemal Dinç’in rüyaları, hikâyeleri, anıları ve mektuplarında kullandığı dil daha cesurdur. Zamanın, taşları sert ve kaygandır.  “Otoritenin, disiplinin, hazırol’un ne demek olduğunu ilkokul öğretmeni Serpil Hanım’dan öğrendik; önce sağ, sonra sol, ertesi gün ise ikisi birden çekilen kulaklarım vücut ağırlığını tartamayıp yarıya kadar yırtılmıştı.” der Dinç. Ardından, “Konuşmazsak kekelemeyiz.” Bu nedenle öfkesi henüz seyrelmemiştir. Farklı deneysel metinlerinde Dinç’in, yeraltı edebiyatı sayılabilecek hikâyeleri vardır. Cüce, Baloncu ve Macit, kulak tıkanan, görmezden gelinen ya da umursanmayan o yerlerden, kenar mahallelerden çıkmıştır.

“Kör olmuştuk, taş arıyordum. Ağlama sesiyle irkildim. Macit yere kapaklanmıştı. Büyükler sakindiler önce, fısıltıyla konuştular, duymadım. Sonra çığlıklar içinde eteğinden bir parça aldı kadın, çenesini bağladı Macit’in”

Dinç’in müziği aslında metninden uzak değildir. Fakat bu kez bağlama ve halk müziği yerine, sanki o trampetle müziğe başlayan çocuğun iç sesini çıkarmıştır. Trampetin çağıran sesiyle cazın atışmasına katılabilirsiniz ya da bir kenar mahalleden kulağınıza ulaşan Rap’in isyankâr ritim ve sözlerine eşlik edebilirsiniz, onun yazdıklarında.

“Din ahver / Cennet havra / Devlet erk / Dil dişi./ El tro jübilo’dur / Erkek/ boz’dur/”

68 kuşağının, önder kadrolarında yer alan, Muzaffer Oruçoğlu’nun mektupları, doğa, felsefe, siyaset ve insan ilişkilerinin yanı sıra karakter analizlerine yöneliktir. Bilmişlik değil, bildiklerini ileri götürmenin arayışını sürdüren bir dildir kurduğu. Sorgu ve eleştiri bu nedenle fazladır Oruçoğlu’nun mektuplarında. Yazıştığı karakterler oldukça ilgi çekicidir. Nalan, Gül, Veyis, Yusuf, Mehmet… Karakterlerin bakış açısını genişletir niteliktedir verilen cevaplar. Onun iç bahçesinde sararmış otlalar ve dikenler fazladır. Oysa otların ve dikenlerin arasında aydınlık yolları gösterir. Yeter ki cesaret edip, her türlü yara ve berelere rağmen o yola girebilsinler. Gül’e yazdığı bir mektubunda Nietzsche’yi belki de bu yüzden eleştirir, Oruçoğlu.

“Nietzsche, yani kendini haddinden fazla beğenmiş bu soylu seçkinci ruh, bu klasik filolog, felsefenin sayılı kilometre taşlarından birisi olarak görünüyor bana; aykırı, derin, entelektüel cinnetin bilinci olarak görünüyor. / İnsanı kendi gölgesine sığındırıp sığınması konumuna düşüren, güçsüzleştiren her şeye karşı çıkıyor ve özgürlüğün dışında hiçbir otorite kabul etmiyor. Bu yönüyle, diğer filozofları aşıyor. Buna rağmen özgür değil, bilim ve sanatın incelttiği otokrat bir ruhtur o. Dionizyak barışçıl bir iklim içinde ilerleyişin ve yükselişin ruhudur. Kitlesel galeyanlardan, devrimlerden korkuyor.”

İnsanı insan kılan, hareket ve eylem olmazsa olmazıdır. Godot’yu beklemekten hızla vazgeçmek önemlidir Oruçoğlu için. Elbette istenç gereklidir. O ışığı görmediğinde, “Boşver. Kumlara göm gövdeni. Denizi saran aşk gibi. Dalgalara ve dalgana bak.” diyebilir, iç bahçesinden orkideler dökenlere. “Hayat zalimdir. Kurban olurum gül memelerine.” sözüyle de gönlünü alabilir.

Üçlemeler kitabında üç ayrı dil ve üç ayrı yazarın mektup ve hikâyeleri, düşüncenin ve anlamın derinliğini açacak boyuttadır. Okuma istencini arttıran bu mektuplar, okuru zihinsel bir yolculuğa çıkarırken sorduğu sorularla da tartışma zeminine açıktır.

Tekgül Arı – edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

richard-fordEuronews’tan Yalçın Ademoğlu’nun haberine göre, İspanya’nın Nobel ödülleri olarak kabul edilen Asturias Prensliği 2016 Edebiyat Dalı Ödülü’ne Amerikalı yazar Richard Ford layık görüldü.

Modern Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen yazarın ismini 17 kişilik jüriye başkanlık eden Dario Villanueva Prieto açıkladı:

“Tasvirlerinde detaylara verdiği dikkati, karamsar bakış açısını, silik ve olağan insanların hayatları üzerine yoğunlaşmasını hikayelerinde üzüntü ve heyecanla harmanlaması. Tüm bunlar Ford’u günümüzün en derin hikayecilerinden biri yapıyor. Aynı zamanda da Amerikan toplumunu oluşturan birbiriyle çakışan hikaye mozaiğinin yazarı haline getiriyor.”

Mississipi doğumlu Ford’un ilk romanı “The Sportswriter” 1986’da basıldı. Spor gazeteciliğine geçen bir yazarın hikayesinin anlatıldığı roman Time dergisinin hazırladığı en iyi 100 kitap listesinde yer buldu. Romanın devamı niteliğindeki “Independance Day” ise 1996’da okurlarıyla buluştu. Ford bu ikinci romanıyla dünyanın ve Amerika’nın en prestijli gazetecilik ödülü Pulitzer’e layık görüldü. Serinin diğer kitapları The Lay of the Land 2006’da, son bölüm “Let Me Be Frank with You” ise 2014’te okurlarıyla buluştu.

Her sene Asturias Prensliği Vakfı tarafından dağıtılan ödüller edebiyat kategorisinin yanı sıra sanat, sosyal bilimler, spor, uluslararası işbirliği, teknik ve bilimsel araştırma, sağlık hizmeti, edebiyat ile iletişim ve insani bilimler dallarını kapsıyor.

1980 yılından beri verilen ödülleri kazananlar Miro heykelciğinin yanında 50 bin Euro nakit para ödülü de alıyor.

edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

vapurlara-kusmek-kitabi-turker-ayyildizTürker Ayyıldız’ın ödüllü öykü kitabı “Vapurlara Küsmek Sel Yayıncılık etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Hayatın arka planını oluşturan ama bahsedilmeye layık görülmeyen olayları, özne olamamış insanları ve onların hikâyelerini yalın ve ustalıklı bir anlatımla birleştirerek öyküleştiren Türker Ayyıldız, insana ve insana dair olana duyduğu sevgiyi, umudu cesur bir sesle dillendirirken naifliğini korumayı başarıyor.

2011 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görülen Vapurlara Küsmek, yaşamın çetinliğini ve bonkörlüğünü gözler önüne seren olaylardan göğsümüze bir yumruk gibi oturan acıları, içimizde ukde kalan meseleleri, yürek burkan detayları başarıyla damıtıyor.

Türker Ayyıldız

1972’de Yozgat’ta doğdu. Marmara Üniversitesi’nde İktisat okudu. Öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Vapurlara Küsmek ile 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü aldı. İstanbul’da yaşıyor. Yazarın diğer kitapları: Kese Kâğıdına Sarılı Şeyler (Şiir, İskenderiye Yayınları, 2009); Şikeste (Öykü, Yapı Kredi Yayınları 2015).

edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

ECE ERDOGUS / FOTOGRAF MUHSIN AKGUNEce Erdoğuş’un yeni kitabı Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?İletişim Yayınları etiketiyle geçtiğimiz günlerde kitapçılardaki yerini aldı. Yazarla yeni kitabı üzerine sohbet ettik. Kitabın ana karakteri Jaklin’in deliliğini, üst-kurmacayı, Tezer Özlü’yü, Sevim Burak’ı, Leylâ Erbil’i konuştuk. Edebiyatseverler için yeni kitap tavsiyesi de aldık

İlk olarak ana karakter Jaklin’le başlamak istiyorum. Nereden çıktı bu karakter, okuru böyle bir delilikle tanıştırma fikrinin kaynağı nedir?

Deliliğe düşkünüm, en çok bununla ilişkilendirilebilir sanıyorum. Aslında bu ‘delilik’ kavramı günümüzde, kitapta farklı bağlamlarda sözünü ettiğim gibi içerik değiştiren kavramlardan. Psikiyatrik rahatsızlık anlamında kulanıldığında olumsuz, kaçınılası bir halken, çılgınlık bağlamında ‘cool’ bir hal alıyor. Ben biraz daha derine inmeye çalıştım, yazar olarak temel meselem insanların iç dünyalarına dalmak. Delilik de tabii bu anlamda çok çekici, sürprizlere açık. Dediğim gibi, duygularda gezinmeyi seviyorum ve söz konusu yazmak ve okumak olunca, böylesi ‘sessiz’ bir eylem düşünüldüğünde bunu çok anlamlı buluyorum.

Jaklin gerçekten içindeki boşluğu, eksik parçayı Çetin’e yazdıracağı kitapla gidereceğine inanıyor muydu?

Kendinden memnun olmak, “kendini tanıdığını, bildiğini düşünmek”, bu tip “özgüven” Jaklin’i deli ediyor, buna tahammülü yok. Bu beni de deli ediyor ne yalan söyleyeyim. Jaklin kendini arıyor ve bulup bulamayacağı hakkında hiçbir fikri yok. Kendi yazabilse yazacak ama deliliği buna izin vermiyor. Bu yüzden Çetin’den yardım istemek ‘zorunda kalıyor’. Klişe laflar edip de Çetin’in durumuna düşmek istemem ama aslında burada ‘arayışın kendisi’ önemli ve yazılmaya değer. ‘Yazarak aramak’, temel mesele…  Burada hem yazmak eylemini, hem de karakterin yazıdaki izdüşümünü tartışmak istedim. Çünkü yazmak eylemi bence çok güçlü derecede bir ‘kendini arama, tanıma, kendinde saklananları bulma’ yöntemi.  Bu yüzden yazmak ile kendini arama kavramlarının ilişkisini çoktuhaf-hikayeleri-sever-misiniz-kitabi-ece-erdogusönemsiyorum. Burda iki tür yazma eylemi var: Çetin yazarken kendini değiştiriyor, notlarına olmayan sevgililer ekliyor, Jaklin’in anlattığı anıyı gereksiz ‘süslü’ ayrıntılar ekleyerek tanınmaz hale getiriyor, ayışığı gibi takıntılı olduğu klişe imajlar var… Bu  durum yazar olarak benim bakışımla Çetin’in bakışı ele alındığında yazma eylemine ironik bir gönderme olarak da okunabilir.  Tüm bunlar düşünüldüğünde bence Jaklin’in eksik parçası, Beckett’in Godot‘sundan farklı değil.

Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?’de gördüğüm kadarıyla yayıncılık dünyasına dair epeyce şey biliyorsunuz. İşin mutfağına hâkim gibisiniz. Hiç yayınevi geçmişiniz oldu mu?

On yıldır bu dünyaya yakınım ve her kesiminden tanıdığım insanlar oldu. Hiç yayınevinde çalışmadım ama bu on yılda fark etmeden biriktirdiklerimden yararlandım.

Kitabın sevdiğim yönlerinden birisi üst-kurmaca oluşu. Bu durum kitabı yazma sürecinizi nasıl etkiledi? Bir kolaylık mıydı yoksa zorluk mu?

Yapmak istediğim buydu, bunun bana hem ‘oyun oynama’ fırsatı verdiğini hem de daha çok özgürlük tanıdığını hissediyorum. Yazarken kendim de şaşırıp eğlenmeyi seviyorum, beni yazarken sıkan bir bölümü sırf ‘gerekli’ olduğu düşüncesiyle yazmak istemem. Bu yüzden önceden çok fazla plan yapmıyorum, yazacağı her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamak, metnin ruhundan çalıyor sanki, sabitliyor insanı, en önemlisi de yazarın kendine yapacağı sürprizleri öldürüyor bence. Sayfalar ilerledikçe aynı zamanda metnin okuyucusu olarak ben de şaşırıyorum, eğleniyorum…

Tezer Özlü, Leylâ Erbil, Sevgi Soysal, Sevim Burak gibi yazarlar edebiyattaki kadın stereotiplerini yıkmış, farklı kadın temsilleri sunmuşlardır. Biçimde ve dilde de müthiş işler yapmışlardır. Daha rahat daha kadınca bir dil ve biçim… Bu yazarların metinleriyle kurduğunuz ilişki nasıldır, size etkileri olmuş mudur? Bu soruyu şunun için soruyorum, kitabınızı okurken kadın karakteriniz Jaklin ve kendinden emin üslubunuz beni böyle bir yolculuğa çıkardı çünkü, aklıma bu yazarları getirdi açıkçası.

Söylediğiniz isimlerin tümü, kitaplarına çok hayranlık ve saygı duyduğum insanlar. Hatta daha ileri gidip şunu da söyleyebilirim; üniversite yıllarımda Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri”ni, Sevim Burak’ın “Yanık Saraylar”ını, “Everest My Lord”unu, Leyla Erbil’in “Tuhaf Bir Kadın”ını okumasaydım,  onları ve kitaplarını tutkuyla sevmeseydim, sonuçta ‘kanıma girmeselerdi’ günün  birinde bir roman yazmanın hayalini kurmazdım. Onların dili ve hikâyeleri bana Türkçenin dünyasını  o vakte kadar olanın dışında bambaşka bir yerden tanıttı… Bu ihtimalleri görmek bile yazmak için çok kışkırtıcı. Keşke Tezer Özlü hayatta olsaydı da hiçbir şey konuşmadan birkaç dakika yanında durabilseydim…

Sizi en çok etkileyen kitaplar hangileridir? Bir de hararetle tavsiye edeceğiniz yeni bir kitap var mı?

Çok fazla kitap var ama ben çok önceden okuduğum kitaplara öncelik tanımak istiyorum.  Virginia Woolf-Deniz Feneri, Tezer Özlü- Çocukluğun Soğuk Geceleri, Eugene Ionesco-Yalnız Adam, Dostoyevski- Beyaz Geceler, Georges Perec- Uyuyan Adam, John Fante-Toza Sor, W. G. Sebald-Göçmenler…  Şu anda Şule Gürbüz’ün “Öyle miymiş?” romanını okuyorum ve herkesin okumasını tavsiye ederim.

Söyleşi: Sevim Tomris – edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

magluplarSonlu ve sınırlı olduğunu bildiğimiz hayatı yaşamaya çalışırken, adalet duygumuz incitildiğinde mi mağlup hissettik kendimizi, öteki sayıldığımızda mı? Hayatın galibi kim; yasaları yapanlar mı, karşı çıkanlar mı? Gücü ve parayı elinde bulunduranlar mı, yoksa isyan edenler mi? Tüm bu sorulara verilecek bir yanıt olmadığının farkındayım.  Ancak galip gibi görünenlerin yüzlerine sinen, gurur ve kibir yerine, mağlup sayılanların gözlerinde gördüğümüz karanlık kuyular caziptir bazılarımız için. Mehmet Taşdemir’in Mağluplar’ı[1], okuru, o kuyuların içine bakmaya götüren bir kara anlatı romanı olarak ele alınabilir.

Romanın temel izleği, eski mahkûm yeni yazar Nazif Gölgesiz’in, İstanbul’da yaşama yeniden başlangıç yapamayışıdır. Cezaevinden salıverilmiş, dışarı denilen zindanda karşılaştığı fiziksel engeller ve psikolojik sıkıntılarla boğuşan bir yitiğin, var olma mücadelesi ve zihin haritası, işlek ve derinlikli bir anlatıyla ele alınmış. Dışarıda devam eden tutsaklık olgusu, atılan, hatta atılması akıldan geçirilen, her adımda kahramanın tosladığı, aşılması neredeyse imkansız, demirden bir duvar gibi kendini hissettirir roman boyunca.

Adına modern yaşam denilen bu kayıtsızlık çağında, insan çoktan gözden çıkarılmıştır. Yolunu çizme ve kendi kurallarını koyabilme arayışında olan bireyin, otoriteyle ve toplumla çatışması kaçınılmazdır. Adını romanın sonlarına doğru öğrendiğimiz Nazif Gölgesiz, böylesi bir süreç sonunda ödediği bedellerden arta kalan varlığını, tek kanepeli ve piknik tüplü, yalnızca bulgur pilavı pişen evinde korumaya çalışarak yaşamaktadır. Ev sahibi Fettah bir mektup getirir ve roman başlar. Beklenen davranış, Nazif’in evden geldiğini bildiğimiz zarfı hemen açıp mektubu okumasıdır. Ancak Nazif, alacağı kötü haberi tahmin ettiğinden olsa gerek, zarfı açmayı geciktirir ve tam bu noktada yazar iradesini okura hissettirir. Okur, en baştan bu hisse tutunup dikkat kesilerek, merak duygusu eşliğinde çevirecektir sayfaları.

Mağluplar az karakterli ve az diyaloglu bir roman. Eski bir mahkûmun yaşama tutunma çabası eserin gövdesini oluşturuyor izlenimi verse bile hikâye içinden hikâye üreten yazar, Hayat, Hazin, Heves ve Madam Lena adlı dört kadın üzerinden, dört farklı dalı romana aşılıyor. Günlükler, Madam Lena’nın mahkemeye sunduğu dilekçe, Merhamet Takip Bürosu ve Meryem’in Sebepsiz Katili bölümleri genel akışın dışında olmasına karşın, romanın bütününe zarar vermeden ustalıkla kotarılmış. Yazar kimi zaman postmodern öğelere yer vererek,  roman sanatının farklı tekniklerin bir arada kullanılmasına elverişli bir tür olduğunu bir kez daha anımsatırken, zahmetli bir uğraş olduğunu/olması gerektiğini de sezdiriyor. Yer yer absürde ve ironiye yaslanan Mağluplar’da egemen duygu, Nazif Gölgesiz ’den yayılan ve okura bulaşan acının sahiciliğidir.

Mehmet Taşdemir, şimdiki zamanı ve geniş zamanı iç içe geçirerek, birinci tekil şahıs anlatısıyla ve iç monoloğa sıkça yer vererek kurgulamış romanı. Gerçeği bozan bir dili var yazarın, kimi zaman gerçeğin kenarlarını silen anlatı kimi zaman köşelerini sivriltiyor, okuyanın gözlerine yüreğine saplanan mızraklara dönüyor cümleler. Toplum ve uğruna yıllarca hapis yatılmış olan dava eleştirel anlatıdan nasibini alıyor: Hesaplaşma ve yüzleşmenin cesaretinin sindiği cümlelerle.

Nazif Gölgesiz’in yalnızlığı, nesnelerle, mekânlarla ve insanlarla kurduğu ilişki dikkate değer bir diğer yanı Mağluplar’ın. Nesnelere ve mekânlara karşı müşfik, insanlara karşı çoğunlukla kayıtsızdır kahraman. Hayat Hanım söz konusu olduğunda bu kayıtsızlık yerini güçlü bir tutkuya bırakır. Öyle ki Hayat’ın evi karşısında saatler süren bekleyişini günler boyu sürdürür. Suskundur çoğu kez, aklından geçenleri anlatamayacak kadar yorgundur, belki de kırgın. Nazif zihninde yaşar çoğunlukla; geçmişi, çocukluğu, babası, kadınlar, alnında varlığını hissettiği mahkûm damgası, insanların kendilerini feda ettiği büyük davalar, düş kırıklıkları bu yaşantının eti kemiğidir.  Adım atmaktan korkar, yaklaştığı insanların hiç birine ilk adımı atan olmamıştır o. Karşı tarafın başlattığı diyaloglara katılmakta hevesli olmasa bile, diğer insanlara duyulan ihtiyacın doğal bir sonucu olarak hayır demez.

Nazif’in ev sahibi Fettah Mardin’den köyü yakıldığı için İstanbul’a gelip emlakçılığa başlamıştır.  Zor durumda kalan ve evlerini satmak için kendisinden yardım isteyen Madam Lena’yı kandırarak evleri elinden alır. Madam doğal olarak hakkını mahkemelerde arar ancak yıllardan beri süren davalar Fettah’ın uykularını kaçırmaktan başka işe yaramaz, adalet bir türlü tecelli etmez. Mahkemelerin, yasaların ve adalet denilen hastalıklı organizmanın esasen hiçbir işe yaramadığını bir kez daha kavrarız.  Fettah gadre uğramış biriyken gadre uğratan olmuştur. Bu durum vicdan denilen olguyu da sorgulatır ister istemez. Yasalara güvenemeyeceksek ve vicdan da işe yaramayacaksa adaletin tesisi mümkün müdür?

El koyduğu ve kiraya verdiği evlerin kanatlı ahşap kapılarından ve Rum işi ahşap parkelerden yakınır Fettah sürekli, demir kapı ve Çin malı parkeler yaptırmak ister, oysa Nazif oturduğu evde en çok o parkeleri ve kanatlı kapıları sever. Madam Lena’nın ayaklarının değdiği o parkelerde eski yaşanmışlıkların izlerini arar. Çin malı parkeler ucuz olanı, kolay elde edileni ve hatta emek sömürüsünü simgelerken, demir kapılar dışa kapalı olmak, güvensizlik ve korku demektir. Nihayetinde işçiler gelir kapıları ve parkeleri hoyratça sökerler, böylesi pek çok kapıyı söktüklerini söyleyerek. Yitip gidenlerin, gitmek zorunda kalanların, geride bıraktıkları izleri silme çabasıdır bu.

Nazif Gölgesiz, sistem, yasalar, ahlak, ütopya, dava ve kendini adama ile kıyasıya bir sorgulama sürecine girerek her birini masaya yatırır ve çarpıcı görüşler ileri sürer. Güzel cümleler ve ilginç fikirler peş peşe gelirken, ister istemez bu cümleleri kuran yazarın biraz daha tutumlu olması gerektiği geliyor insanın aklına. Taşdemir’in coşkuyla sıraladığı betimler, imgeler ve göndermeler neredeyse birkaç romana yetebilir.

Üzerine güneş doğmayan ya da kimselerin görmediği insan gölgesini yitirmiştir. Gölge, varlığın kanıtıyken gölgesizlik yok oluşun eşiğidir. Göz göze gelmediğimiz, acılarını görmediğimiz tüm insanlar bizim için birer gölgesizdir. Silahla, dağla, davayla, zindanla, işkenceyle, ölümle, şahadet şerbetini içmekle, kanla, gözyaşıyla hercümerç olmuş tüm mağlupların akıbetinde hepimizin sorumluğu olduğu gerçeğini suratımıza çarpıyor Mağluplar.  Nazif Gölgesiz,  direnişiyle, acısıyla ve tüm sahiciliğiyle, zihnimizde yaşayan roman kahramanlarının arasına katılmayı çoktan hak ediyor.

Şivan Erciyes – edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

[1] Mağluplar, Mehmet Taşdemir, Agora kitaplığı, 2014

egerDavid J. Smith’in çocuklar için yazdığı “Eğer… Aylin Yengin çevirisi ve Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Uzay, zaman, buluşlar, enerji, insanlık ve daha fazlası…

Dünya’nın 3,5 milyar yıllık geçmişini yalnızca bir saate sığdırabileceğinizi hayal edin. Eğer bunu yapabilseydiniz dinozorlar, o saatin 56. dakikasına kadar ortaya çıkmamış ve çıktıklarında da 3 dakika sonra gözden kaybolmuş olurlardı. Modern insanlar (yani bizim atalarımız) saatin en sonunda, sürenin bitmesine sadece 0,2 saniye kala görünürlerdi.

Dünya Bir Köy Olsaydı adlı, çok satan kitabın yazarı David J. Smith, bu kez EĞER… kitabında, ölçülemeyecek büyüklükteki sayılara –gezegenimizin ve galaksinin olağanüstü büyüklüğünden, Dünya ve insanlık tarihine kadar– algılanabilecek değerler kazandırırken bazı şaşırtıcı sonuçlara da ulaşıyor…

EĞER Güneş’in büyüklüğü bir greyfurt kadar olsaydı Dünya bir tuz tanesi kadar, en büyük gezegen olan Jüpiter de yalnızca bir bezelye büyüklüğünde olurdu.

EĞER yeryüzündeki bütün sular 100 bardağa doldurulabilseydi, yaşamamız için gerekli olan içme suyunu tek bir bardak temsil ederdi.

EĞER… kitabı büyük kavramları anlaşılabilecek ölçeklerle açıklayarak okuru Dünya’yı farklı bir bakış açısıyla görmeye davet ediyor.

edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

dun gece cok genctimOnur Akyıl’ın yeni öykü kitabı “Dün Gece Çok Gençtim Can Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Göğü getirdi biri; toplamış üşenmemiş. Neleri varsa serdiler kayalara. Hepsinin gençliği bir deniz, ucunda ayaklarının. Ne güzel güldüler; uzun, insan dolu güldüler. Her biri yarındı; hep öyle baktılar birbirlerine. Şarap sızdı dudaklarından; göğüslerine, geçmişlerine. Hiçbir şey bulanmadı; yaşamak, arkadaş olmak, güvenmek seslere, sessizliğe.

Gittikçe canlanan öykücülüğümüzün yeni ve dikkat çekici isimlerinden biri de Onur Akyıl. Dün Gece Çok Gençtim kitabında kahramanları, yaşadığımız kentlerin ara sokaklarında her gün gördüğümüz genç, dünya kadar sorunla boğuşan insanlar. İç dünyaları da, yaşadıkları güçlükler de alabildiğine tanıdık. Ama yine de yaşama sevinciyle, şiirle dolular. Onur Akyıl güçlü, lirik bir anlatım yakalamış. Güncel politik sorunlara değinmekten, sivri dilini kullanmaktan da çekinmemiş.

Onur Akyıl

1980’de İzmir’de doğdu. Türkiye’nin birçok il ve ilçesinde yaşadı. 2008’de Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı Dramaturgi Eleştiri Ana Bilim Dalı’ndan “Bernard Marie Koltes Oyunlarında Tematik Bağdaşım” adlı teziyle mezun oldu. Halen aynı okulda yüksek lisans çalışmalarını sürdürmektedir. 1999’da ilk şiiri yayımlandı. Bu tarihten günümüze birçok dergide şiir, öykü ve eleştiri çalışmaları yayımladı. BirGün gazetesi ve Şiirden dergisinde şiir ve şiir sorunları üzerine yazıları, şiir incelemeleri yazmaktadır. Rıfat Ilgaz Jüri Özel Ödülü 2006, Ergün Günçe Övgüye Değer 2008, Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü 2008, Nihat Akkaraca Öykü Ödülü 2013, Necati Cumalı Şiir Ödülü 2014, ödüllerinin sahibi olmuştur. Birçok ulusal ve uluslar arası festivale katılan sanatçının; Vietnam Mektubu (2008), Unutacak Kimse Yok (2014), Yalnızlık Yengen Olur (2014), isimli üç kitabı yayımlanmıştır. Bunlarla birlikte birçok tematik kitap çalışmasına da katkı sunmuştur. Onur Akyıl, İzmir-İstanbul hattında yaşamını sürdürmektedir.

edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

gerisi-hep-rivayetTolga Binbay’ınGerisi Hep Rivayetadlı öykü kitabı, Yazılama Yayınevi tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bir öykü kitabı Gerisi Hep Rivayet. Maydanoz yapraklarına saklanan şarkılar, daha tomurcukken koparılan güller, bir mail grubu muharebesinde buluşanlar, güneşi tutuşturmaya kalkışanlar, bisikletine teneke bağlayanlar, o kitabı çalanlar, bir kâbustan bir diğer kâbusa uyananlar ve okul koridorlarından psikiyatri kliniğine uzanan çeşitli rivayetler var içinde.

“Gerisi Hep Rivayet” şehrin sokaklarında gezintilere çıkarıyor. Geçilen sokakların ya da mekânların hikâyeleri, bir kaybın ardından gelen sessizliği, ıssızlığı ve acıyı bırakıyor. Kapalı, gri ve puslu, muhtemel ki yağmurlu bir havada güneşi arıyor bu öyküler. Eskişehir’den Ankara’ya, İstanbul’dan İzmir’e uzanıyor.

Yuri Gagarin, Nick Cave, Edward Popper gibi isimler, bir dönemin adından sıkça söz ettiren radyo programı Modern Sabahlar ve uzun yıllardır dillerden düşmeyen şarkılar (1967 tarihli Summer Wine) da eşlik ediyor bu gezintilere.

Öyküler, 2000lerde yazılmış ve Öyküden Bir Bilet: Gidiş-Dönüş, Evrensel Kültür, Ünlem, Sanat Cephesi, Nikbinlik gibi dergilerde yayınlanmış. Haliyle o dönemin havası da sirayet etmiş. Öykülere yazarın mesleğinin, psikiyatrinin izleri düşmüş yer yer. Kendi kendine gülen doktorlar, absurd rüyalar, aklı karışanlar, dili dolananlar, dağılmanın eşiğinde gezinenler yer alıyor öykü kahramanları arasında.

Öykülerden bir tanesi “Rastlantı dediğin, bomboş sokaklarında bir şehrin, iki bisikletin çarpışması değil mi?” diye soruyor. Bir diğeri ise hiç görmediği babasının fotoğrafıyla kavga ederken cenazesinde buluyor kendisini. Ankara’dan, karların arasından geçiyor ve İzmir’de Haziran sıcağında dünyanın güneşe doğru yörüngesinden çıkmış olabileceğinden şüpheleniyor.

Gerisi Hep Rivayet’te sizleri kelimelerle dans eden bir yazım dili ve öykülere eşlik eden ezgiler bekliyor.

Tolga Binbay kimdir?

1976 Uşak doğumlu, bir yanıyla Tireli. Psikiyatrist ve akademisyen. Yazıları çeşitli dergilerde, gazetelerde, kitaplarda yer aldı. Uzun yıllardır soL Portal’da yazıyor. Öyküleri 2003 yılında Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası tarafından düzenlenen kültür ve sanat ödüllerinde ödül aldı ve Ve Kimse İsa’ya İnanmadı adıyla kitaplaştırıldı. İzmir’de yaşıyor. Eş, baba, çocuk, insan.

edebiyathaber.net (16 Haziran 2016)

keci-yazKeçi’nin YAZ 2016 sayısı, keciedebiyat.com sitesinde yayımlandı.

Ücretsiz e-dergi Keçi’nin 5. sayısının dosya konusu, Türkiye’nin birçok bölgesinden öğretmen ve kütüphanecilerin, Ahmet Ümit, Sevin Okyay, Yalvaç Ural, Mine Soysal, Aslı Der, Yusuf Çotuksöken ve Gülçin Alpöge gibi isimlerle bir araya geldiği 9. Eğitimde Edebiyat Semineri.

Lise ve ortaokullarda gerçekleştirilen yaratıcı okuma uygulamalarından örneklerin yanı sıra yayın dünyasından ve halk kütüphanelerinden haberleri de içeren yeni sayının kapak konusunu, Ahmet Ümit‘in “Edebiyat dünyayı kurtarabilir mi?” başlıklı yazısı belirledi. Gençleri öykü yazmaya heveslendiren Zeynep Cemali Öykü Yarışması’na yönelik içeriğiyle yazar Adnan Binyazar da YAZ 2016’nın sürprizlerinden biri.

“İnadına edebiyat” mottosuyla yola çıkan, edebiyata ve insana ilişkin pek çok konuyu tartışan Keçi edebiyat dergisi, edebiyat yayıncılığındaki 20. yılını kutlayan Günışığı Kitaplığı tarafından düzenlenen konferans ve seminerlerin tüm içeriğini yayımlamak amacıyla Haziran 2014’te yayın hayatına başladı. Odağına edebiyatı ve insanı koyarak, zengin içeriğiyle okuma kültürümüzü geliştirmeyi amaçlayan Keçi, özellikle eğitimci, kütüphaneci, akademisyen, yayıncı, sanatçı, çevirmen, tasarımcı ve editörler tarafından ilgiyle izleniyor.

Yenilenen yüzü ve tasarımıyla keciedebiyat.com adresi üzerinden ücretsiz yayınlanan e-derginin editörü Halil Türkden yeni sayıdaki başyazısında, “20 yıldır olduğu gibi, çocukluğun ve gençliğin baştacı edildiği bir gelecek hayaliyle, kötüyü anlayarak ve unutmayarak, iyiyi bir keçi inadıyla üreterek yürümeye devam ediyoruz,” diyor.

edebiyathaber.net (15 Haziran 2016)

Turkiyede_SehirlerveIckalelerScott Redford ve Nina Ergin’in Türkiye’de Şehirler ve İçkaleler adlı kitabı, Ezgi Dikici çevirisiyle Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu Sanat ve Arkeoloji Tarihi Bölümü’nde Nasser D. Khalili İslam Sanatı ve Arkeolojisi Profesörü Scott Redford ve Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü’nde doçent Nina Ergin tarafından derlenen kitapta, surlarla çevrili içkalelerin bin yıl boyunca hükümdarlar ve ordular için mesken, seçkinler için de iktidarlarını somutlaştıran kutsal merkezler olduğu aktarılıyor. Mimarlık tarihinde üzerinde pek durulmayan, genellikle saray ve tapınak mimarisinin gölgesinde kalan “içkale olgusu”, bu kitapla öne çıkıyor.

Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) tarafından 2009 yılında düzenlenen sempozyumun bir ürünü olan Türkiye’de Şehirler ve İçkaleler’de konunun önde gelen uzmanları, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında demir çağından 14. yüzyıla kadar inşa edilmiş içkaleleri yakından inceliyor. Urartulardan Anadolu Selçuklularına, Asurlulardan Bizans’a kadar her devirde şehirlerin hem koruyuculuğunu, hem temsilciliğini, hem de tanıklığını üstlenmiş olan içkaleler, arkeoloji, mimarlık, sanat tarihi ve tarihin kesişiminde kendi hikâyelerini anlatıyor.

Kitaptaki makalelerin çoğu, MÖ birinci binyıl boyunca Anadolu, Mezopotamya ve Kuzey Suriye’deki şehir manzaralarına Geç Hitit, Urartu, Frig ve Yeni Asur içkalelerinin hâkim olduğu demir çağını öne çıkarıyor. Kitapta derlenen makaleler, genel anlamda içkale olgusunu olduğu kadar, tekil yerleri de ele alıyor. Kitabın ikinci bölümü ise Bizans’ın “karanlık çağlarında” ortaya çıkıp Bizans İmparatorluğu’nun sonuna dek devam eden ortaçağ içkalesi olgusunu inceliyor.

edebiyathaber.net (15 Haziran 2016)

Yalnız Konuşmalar“Ölüm bir aileyi nasıl etkiler? Ölüm gibi trajik bir olayı abartıya kaçmadan ve yalın biçimde anlatmak mümkün müdür? Bir ölüm kaç kişiye dokunur?” ve bunun gibi birçok soruya yanıt verirken ölüm üzerinden aşk, cinsellik, hastalık, aile bağları, gençlik ve yaşlılık, mutluluk ve üzüntü, saflık ve suçluluk gibi pek çok konuda da yeni soruları akla getiren bir kitaptan söz edeceğim sizlere.

Romanın adı, “Yalnız Konuşmalar”; kitapta ölümcül bir hastalığı olan ve durumu giderek kötüleşen Mario ekseninde bir çekirdek ailenin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Hikâyeyi erkek, kadın ve çocuk bakış açısıyla, üç farklı ses ve anlatımla okuyarak kavramları ve duyguları farklı yönleriyle sorguluyoruz.

Latin Amerika edebiyatının öne çıkan isimlerinden biri olan Andres Neuman’ın Türkçeye çevrilen ilk eseri “Yalnız Konuşmalar” Soyka Yayınevi tarafından Gökçegül Küçükkaya’nın çevirisiyle okuyucuyla buluştu.

Üç ayrı sesten bir yolculuk hikâyesi

Romanda Mario ve oğlu Lito, Elena’yı evde bırakarak bir yolculuğa çıkarlar. Mario, hastalığını ve dolayısıyla ölümü kabullenmiş olduğu için bu yolculuğu, oğluna bırakacağı bir veda armağanı olarak görür. Eşi ve oğlunun yolculuğa çıkmasıyla tek başına kalan Elena ise yaşadığı duygu karmaşasından bir çıkış yolu arar fakat bulduğu yol onu iyi hissettirdiği kadar pişman da eder.

Baba, oğul ve annenin her birinin anlatımı ve duygularını yansıtma biçimi birbirinden farklıdır. Bu sayede okuyucu aynı olaya farklı açılardan yaklaşma fırsatı yakalar. İç seslerini dinlediğimiz karakterlerden birisi konuşmayla, birisi düşünceyle, diğeri ise yazarak duygularımızı yansıtabileceğimizi ifade eder, fakat bir diğerine gerçeği söyleme cesaretini de kendinde bulamaz.

İlk kez bir romanını okuduğumuz Arjantinli yazar Neuman, aslında ülkesinde ve dünyada tanınan bir isim. Eserleri 22 dilde okurlara ulaşıyor ve yazar 2010 yılında İngiliz Granta dergisi tarafından “tüm dünyada İspanyolca yazan en iyi 22 yazar” arasında gösterilmişti. Şair, çevirmen ve gazeteci olarak da bilinen Neuman’ın aktif olarak yazdığı Microrreplicas adında bir blogu da bulunuyor. “Yalnız Konuşmalar” yazarın beşinci romanı.

Bütün bunları, kendisiyle ne yazık ki geç tanışmış olduğumuzu vurgulamak için aktardım. Soyka Yayınevi bir teşekkürü hak ediyor bizi Neuman’la tanıştırdığı için, çünkü kendisi Latin Amerika edebiyatının parlayan yıldızı olarak gösteriliyor ve bunu sonuna kadar hak ediyor.

Okuru, hikâyenin içine katıyor

Ölüm gibi trajik bir olayı hiçbir aşırılığa ve abartıya yer vermeden anlatabilmiş olması, yazarın bu kitaptaki başarılarından biri. Her karakterin iç seslerini, kendileriyle ve hatta toplumla hesaplaşmalarını duyuyoruz roman boyunca ve tabii birbirlerine asla söylemedikleri ya da söyleyemeyecekleri şeyleri de… Her bir karakter için bambaşka anlamlara gelen durumlar yaşanıyor ve yazar bu durumları birbirine bağlamadan aktarıyor bize. Böylece hikâyeye katılıyoruz, çünkü o bağlantıları kendimiz kuruyoruz. Bu da başka bir başarı, kuşkusuz… Dili itibarıyla da oldukça yalın; hikâye, günlük dille aktarılıyor ve kitabın kolay okunmasını sağlıyor. Yaşananların içinde hissediyoruz kendimizi, okuyucu olarak. Dahası, ister istemez her karakteri anlıyoruz, kendimizi onun yerine koyabiliyoruz ve bu da ayrı bir başarı…

“Yalnız Konuşmalar” aşkla örülü bir dram, bir ailenin can acıtıcı öyküsü. Bu kitapta üç farklı kişinin sesinden, bir yolculuk ve iki aşk hikâyesine eşlik edeceksiniz ve pek çok noktada onlarda kendi deneyimlerinizden izler bulacaksınız.

Zeynep Bilgin – edebiyathaber.net (15 Haziran 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z