Masthead header

mehmet-ozcataogluHavaların sıcaklığından bunalmışken gündemin ağırlığı daha bir yakar oldu bedenimizi. Sözcükler yeterli gelmiyor, söylemek istediklerimi söyleyemiyorum. Nefes almakta zorlanırken, “ne oldu da bu duruma geldik” diye düşünmeden edemiyorum. Hemen herkesin dilinde bir “savaş” sözcüğü. Söylemesi kolay olduğundan olsa gerek, kolayca dile getirilebiliyor. Sözlük anlamı “devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele” olarak biliniyor. Fakat gerçekte bu denli basit değil, bu denli hafifsememek gerekiyor. Hele ki sonuçları… Savaş, kan demek. Savaş, ağıt demek. Savaş, gözyaşı demek. Savaş, çocukların ölmesi demek. Ekonomiden sosyal ilişkilere kadar daha birçok anlam yüklenebilir bu sözcüğe. Görünen o ki yazıldığı ve okunduğu kadar kolay bir sözcük değil “savaş.” Anlamı kendinden ağır bir sözcük ve ben bu sözcüğü hiç sevmiyorum. Yeryüzünde barış olsun diyerek geçiyorum kitabımıza.

Bu haftaki kitabımız Gudrun Pausewang’ın “Vatan Haini” adlı kitabı. Olay İkinci Dünya Savaşı döneminde geçiyor. Anna bir Alman. Ağabeyi cephede savaşıyor. Ailesi Hitler’e koşulsuz bağlılık gösteriyor. Bir gün biriyle karşılaşır Anna. Hırpani görünüşlü bir adam. Sözlerini anlayamıyor. Çok korkmuş olmasına rağmen arkasını dönüp gidemiyor da. Almanların soğuk ve kuralcı davranış kalıplarına uymuyor Anna görünüş olarak. Arkasını dönüp giderse biliyor ki adam orada ölecek. Yardım etmeye karar veriyor. Yiyecek ve giyecek getiriyor bu yabancı adama. Ve düzenli olarak da yardım etmeye devam ediyor. Bir gün esir kampından kaçan düşman askerlerinin öldürüldüğünü duyuyor. Sağ kalan tek kaçağı görüp ihbar edene büyük bir ödül verilecektir. Ve Anna anlıyor ki ölümden kurtardığı bu yabancı, hırpani adam, o düşman askeridir. Ağabeyinin cephede savaştıklarından biri!

Bu adamı ihbar etmesinin bir vatandaşlık görevi olduğunun bilincindedir. Sakladığı duyulursa yalnız kendisi değil bütün ailesi zarar görecektir. Vicdanı ile aklı arasında sıkışıp kalmıştır Anna. Ağabeyi gelir aklına. Bu adamın yerinde ya ağabeyi olsaydı. Öyle ya o da bir kaçak olabilirdi. Ve birileri de ona yardım ediyorsa.

“Ne hoş, ne onurlu bir davranıştır vatan için ölmek.” Böyle öğretilmiştir Anna’ya. Fakat o yazdığı bir kompozisyonun son cümlesinde düşüncelerini şöyle açıklamıştır: “Sanırım vatan için yaşamak da en az ölmek kadar onurlu ve kesinlikle bir o kadar hoş bir davranıştır.”

İşte böyle düşünen bir Alman kızı olarak Anna, kaçak Rus askerine yardım etmiştir. Saklamıştır, giydirmiştir, beslemiştir. “Vatan Haini” olarak yaftalanmayı göze alarak. Vicdan sahibi olanların insan kalabildiğini göstermesi açısından, insani değerlere vurgu yapması açısından önemli bir kitap. Pausewang, savaşın sıcaklığını ve korkusunu ensemizde hissettiğimiz şu günlerde müthiş bir şekilde anlatıyor bu trajediyi.

Kendisi de yakından yaşamış yazar savaşın acısını. 1928 Çekoslovakya doğumlu yazar henüz genç kızlığa adım atarken İkinci Dünya Savaşı’na katılan babasının ölümünü yaşıyor. Savaş sonrası ailesiyle Batı Almanya’ya kaçan Pausewang, Weilburg Pedagoji Enstitüsü’nde yükseköğrenim görmüştür. İlköğretim düzeyindeki sınıflarda ders vermiştir. Yazarlığının ilk on yılında yalnız yetişkinler için yazsa da sonrasında çocuklar ve gençler için de kitaplar yazmıştır. Güney Amerika’da dikkatini çeken üçüncü dünya ülkelerinin sorunlarıyla ilgilenmiştir. Gönüllü Barış Elçisi olmuştur. Doğayı korumaya yönelik eylemlerde destek vermiş bir aktivisttir.

Yazarın bugüne dek, kendisine çok sayıda ödül de kazandıran barış ve doğa temalı 87 kitabının yayımlandığını da hatırlatalım. Trajedi ile başlayan sonrasında da müthiş bir üretimle devam eden yaşamı var Pausewang’ın.

Savaşın başlamadan bitmesini, ölümlerin gerçekleşmeden durmasını dileyerek bitiriyorum yazıyı. “Vatan Haini” Çizmeli Kedi etiketiyle okurlarını bekliyor…

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (3 Ağustos 2015)

  • C.S. - 03/08/2015 - 18:49

    Boyle bir zamanda bu kitabı seçmeniz çok isabetli olmuş sayın Özcataloglu ,Nazım bir gün Vera’ya “Cocuklara sıkılan hangi kursun kahpe değil ki..”demiş.Evet her kursun kahpe ne taraftan olursa olsun,savaş kötü,acımasız ve kazananı yok.Anna gibi düşünmeli vatan hizmeti savaşmak asla olmamalı,büyükler de hırslarını bırakıp keşke Anna gibi düşünebilseler.Anna dan etkilenmemek mümkün değil her vicdani olan onun gibi davranır bence,en azından bende Anna gibi davranırdım.
    Anlatımınız,bağlantılarınız etkileyici kitabi alıp insanin okuyası geliyor hemen tebrik ediyorum sizi.
    Barış içinde yaşayacağımız bir dünyada da yine yeniden umut dolu yazılarınızı okumak ve yorumlamak umuduyla ,emeğinize ve kaleminize sağlık diyorum…cevaplakapat

pamplona-Front-1Bir kitapla birlikte güzelleşen hikâyeler vardır. Yolculuğu boyunca kitaptaki karaktere eşlik eden okuyucu, hikâyenin sonuna gelindiğinde -nasıl bir son olursa olsun- yeni yolculuklarda buluşmayı ümit ederek ayrılır kitaptan. Yolu böyle kitaplarla kesişen okuyucular olarak biz, hikâyenin peşindeki çağrışımların izini süreriz. Çoksatanlar listesinde kendine yer bulamayan, -aslına bakarsanız bu işe gizli gizli sevinen, benim de içerisinde olduğun bir grup var galiba, bir tür “iyi kitap sırdaşlığı” cemiyeti- değerinin okurunun bildiği kitaplar arasında Pamplona. Kitaptan söz etmeden önce, kitabı böylesi değerli kılan iki insandan kısaca bahsetmek istiyorum: Kitabın yazarı Jan Van Mersberg ve kitabın çevirmeni Burak Sengir.

Jan Van Mersbergen, yazar-okuyucu-hikâye-kurgu gibi sınırları silikleştirmeyi başaran yazarlardan biri. Pamplona, Mersbergen’in Türkçede yayımlanan ilk kitabı değil. Yazar “Gecenin Öteki Yakasına Yolculuk” romanıyla 2013 yılında okuyucuyla tanıştı. “Gecenin Öteki Yakasına Yolculuk”u okurken hikâyesine, tavrına ve anlatımına hayran kaldığımız Mersbergen 2015 yılında Pamplona ile okuyucuyla yeniden buluştu. Mersbergen’in Türkçedeki iki kitabını da Burak Sengir’in muazzam çevirisiyle okuma fırsatı buluyoruz. Burak Sengir çevirilerinin lezzeti ile ilgili söylenecek çok şey var. Mersbergen ve Burak Sengir işbirliğiyle, kitabın okuyucuları olarak biz kitaba “yabancı” değiliz; yolculuk boyunca arka koltukta oturan o meraklı ufak çocuğuz.

Pamplona, bir yol hikâyesi… Aslında buna farklı sebeplerden yola koyulmuş iki insanın, Danny ve Robert’ın ortak bir hikâyenin kahramanı olma serüveni de diyebiliriz. Pamplona, tamamıyla hesapdışı karşılaşmalarla birbirinin yoluna çıkmış iki adamın birlikte çıktığı yolculuğu anlatıyor. Danny geçmişinden üryan bir şekilde, beş parasız çıktığı bu yolculukta Robert’la karşılaşıyor. Gönülsüzce, soğuk ve bol sessizlikle başlayan bu yolculuk Danny ve Robert’ın sohbetleriyle kendine has bir yön buluyor. Yolculuk ilerledikçe anlıyoruz ki Danny’nin kaçmaya çalıştığı geçmişi onun zihnine ve ruhuna yerleşmiş, Danny aslında kendine kaçmaya çalışıyor. Tüm yaşananlardan kaçmak ne kadar mümkünse..

Kitabın büyük bir bölümünde Danny’nin hikâyesine usulca tanıklık ediyoruz, sanki yaşananları bize fısıldayarak anlatıyormuş gibi… Danny ve Robert yolculuk sırasında bir sınırı aştığında- ülke ya da şehir değiştirdiğinde- Danny’nin geçmişinden bir katman daha berraklaşıyor. Danny’nin hikâyesi, kitabın sonrasına doğru yavaş yavaş açılan gizemli bir kutu gibi… Robert bu yol arkadaşlığında Danny’yi hiçbir şeye zorlamıyor.

Hikâye ilerlerken biz ipin nerede kopacağını soruyoruz merakla. Mersbergen okuyucunun sıradan bir okur olarak kalmasını istemiyor, hep birlikte Danny’nin geçmişinin tanığı olmanın naif tedirginliğini yaşıyoruz. Ancak yazar bizi öyle bir tanıklığa davet ediyor ki hikâyenin dışında kalmak ve “Şimdi ne olacak?” sorusunu sormamak mümkün olmuyor. Kitabın sonuna geldiğimizde, aynı zamanda Danny’nin hikayesinin de sonuna gelmiş oluyoruz, kafamızdaki soru işaretleriyle baş başayız. Mersbergen, Danny’nin öyküsünün sonunu bizim yazmamızı istiyor gibi..

Pamplona, polisiye türünde bir kitap olmamasına rağmen iç dinamiklerinin yüksek olmasıyla da dikkat çekiyor. “Bu dinamiği sağlayan ne?” Sorusunun cevabını Danny’nin monologlarında buluyoruz. Kitap iki aşamalı bir sürükleyicilikle okuyucuyu kendine doğru çekiyor: Danny’nin geçmişindeki sırlar ve Robert’la Danny’nin yol boyunca birlikte var ettikleri öyküleri… Aslında yazar, okurunu hayatlarında izleri hâlâ silinmemiş “hayaletleri” anımsamaya sürüklüyor. Kitap bu yönüyle okurun çarpıcı iç hesaplaşmaları için kapı aralıyor.

Hayatın hesaplanamaz karşılaşmalar ve yol ayrımları silsilesi olduğunu gözler önüne seren Pamplona, bizi kendi içimizdeki sınırlardan geçirerek, kendimizle karşılaşacağımız bir yolculuğa davet ediyor.

Son olarak yakın bir zamanda bir kaza sonucu aramızdan ayrılan, çevirisiyle kitaba lezzet katmış olan Burak Sengir’e teşekkür etmek isterim. Bu yerlerden o yere, sözle ulaşmak ümidiyle…

Özge Uysal – edebiyathaber.net (3 Ağustos 2015)

Mesele-104-kapak-hdMesele kitap dergisinin Ağustos sayısı yayımlandı: “Yaşadığımız hikâye: Tarih”.

Mesele kitap dergisi 104. sayısında kapağına tarih, tarihçilik ve tarihyazımını taşıdı. Dosya konusu için E. J. Hobsbawm, tarihçinin ikilemini yazdı: “Evrensel ve kimlik arayışı arasında tarihçi”. Ali Akay, postyapısalcı tarih yaklaşımını tartıştı: “Tarih nereye doğru bakmakta?”. Can Semercioğlu, Bülent Somay’la Tarih, Otobiyografi ve Hakikat’i konuştu: “1915’te ayrı olan iki irade, 1923‘te buluştu”. Gülhan Balsoy, kadınların gözünden yazılan tarihi anlattı: “Kadın ve toplumsal cinsiyet tarihçiliği üzerine”. Slavoj Žižek, tarihselci göreciliği ve yanlış tanımayı tartıştı: “Tarihselciliğe karşı tarih”. Candan Yıldız, Özlem Kaya ve Ayhan Işık’la sözlü tarihçiliği ve resmi tarihi konuştu: “Resmi tarih nasıl aşındırılır?”. Gün Zileli, tarihçilik ve yalan ilişkisini yazdı: “Stalinist tarih yazımının yöntemleri”.

Kapak konusunun yanı sıra kitap değerlendirmeleri, kültür-sanat ve sinema yazıları, röportajlar ve güncel konulara dair yazılar Mesele’nin 104. Sayısında:

Şöhret Baltaş yazdı: “Suruç katliamından Varkiza ruhuna tarih unutmaz

Tarık Ali, Yunanistan’da yapılan referandumun ardından SYRIZA’nın geldiği konumu yazdı (çev. İrfan Özdabak): “Günlük

Prakash Kona, Nazileri, yeni muhafazakârları ve sömürge sonrasını yazdı (çev. İbrahim Beyazoğlu): “21. Yüzyılın Amerikan Manifest Destiny’si

Uğur Selçuk Akalın, Tonak, Tanyılmaz ve Savran’ın Marksizm ve Sınıflar kitabını değerlendirdi: “Marksizm ve Sınıflar vesilesiyle kapitalizm ve neoliberalizm

Canan Mengüloğul, Georgiy Plehanov’un Tarihte Bireyin Rolü Üzerine kitabını değerlendirdi: “Tarihte bireyin rolü

Feyzi Çelik, Stefan Zweig’ın Joseph Fouché: Bir Politikacının Portresi kitabını değerlendirdi: “Fransız Devriminde karşı-devrimci bir portre: Fouché

Deniz Can Emin, Sibel Özbudun’la Marksizm ve Kadın: Emek, Aşk, Aile kitabını konuştu: “Marksizm ve kadın

Ali Mert, Metin Çulhaoğlu’nun Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu kitabını değerlendirdi.

Christopher Shea, Stanley Milgram’in İnsan Hayatını İfşa Eden Deney kitabını değerlendirdi: “Stanley Milgram ve kötülüğün belirsizliği

Fahrettin Ege, Ömer Faruk’un Yarabıçak kitabını değerlendirdi: “İhlale davetiye: Yarabıçak

Cansu Karagül, Kadir Akın’la kitabı Ermeni Devrimci Paramaz’ı konuştu: “Ermeni meselesini anlamayan sosyalist eksiktir

Mahmut Şenol, Ferhat Uludere’nin Don Quijote’nin 3. Cildi kitabını değerlendirdi: “Parodi Roman’ işte budur!

Ali Önder Şalıkara, televizyon dizileri ve edebiyatçılar arasındaki ilişkiyi yazdı: “Has edebiyatçılıktan TV dizi yazarlığına: Yalanın yozlaşması

edebiyathaber.net (3 Ağustos 2015)

 

Venus_169022_12013 yılında yayımlanan Şebnem İşigüzel’in romanı Venüs, geçtiğimiz aylarda Notre Dame De Sion Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Bu vesileyle yeniden gündeme gelen Venüs’le ilgili söylenecek daha çok şey olduğunu gördük.

Şebnem İşigüzel’in Venüs’ün alt başlığında söylediği gibi, roman “Bir aile tarihçesi, bir yaşamöyküsü” anlatıyor. Bunları anlatırken toplumsaldan kişisele, politikadan duygulara bir ailenin hayatından neler geçmişse onlara da değiniyor. Hayata bizi bağlayan ilk bağ “Göbek Deliği”yle aynı zamanda kitaba bağlanıyoruz; roman bu bölümde ustalıkla kurulmuş metaforlarla başlıyor. Bu bölümü okurken Borges’in sorusu kafanızda canlanıyor, “Adem’in annesi yoksa göbek bağı neden var?”

Romanın başkarakterinin doğum hikâyesi aslında laf lafı açarak doğamama hikâyesine dönüşüyor. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan roman, sonsuz bir hayata (acıya da diyebiliriz) mahkûm edilmiş Nergis’in hikâyeleriyle daha da gerilere, saray entrikalarına, cariye çekişmelerine kadar gidip bizi çepeçevre saran bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Romanda sadece zaman yolculuğunu çıkılmıyor, mekânlar da birdenbire -ama okurun nerede olduğunu karıştırmayacağı şekilde- incelikle değişiyor: Çocukluğun bahçesinden akıl hastanesinin bahçesine bir çiçek kokusuyla geçer gibi, bir anı başka bir anıyı çağrıştırıyor ve biz kendimizi hikâyeden hikâyeye geçerken buluyoruz. Bu anlamda Venüs adeta bir gergef görevi görmüş ve anlatılanlar sanatın kendisine dönüşmüş.

Ailenin hikâyeleri anlatılırken söz Ermeni soykırımına, Osmanlı sarayına, topraklarından koparılarak getirilip hadım edilen çocuklara, Tanzimat döneminde ortaya çıkan aydın profiline de geliyor. Ancak roman yalnızca bu acılara değinmekle kalmıyor, onların gündelik hayatlarımızı nasıl etkileyip belirlediğinin de ipuçlarını veriyor. Yine de Venüs, yazarın da belirttiği ve ilham aldığı gibi, her şeyden önce bir kadın hikâyesi: Latife Tekin’in Muinar’ında çeşitli rolleri, görevlendirilmeleri, mecburiyetleri, algılanması, kimliklenmesiyle gördüğümüz kadın halleri, bu romanda genişleyen bir anlatımla bambaşka ve bütün halleri kapsayan bir örneğe dönüşüyor. Okur olarak biz de başkarakter ve etrafındaki kadınlarla dünyayı ve dönemleri dolaşıyor, değişmeyen ve değişen her şeye tanıklık ediyoruz. Bu esnada kendi etrafımızdaki kadınlardan, kendi tecrübelerimizden yol alıyoruz.

Okura çok katmanlı bir anlatım sunan, alımlama estetiğiyle onu avcuna alan bu roman adeta ince ince örülmüş bir dantel, parçaları iyi birleştirilmiş sağlam bir maket, tali yollarla zenginleşen bir anayol… “‘Venüs’ demişti Şekina (…) ‘Yolunu kaybetmişlere, serserilere, asilere, delilere, isyancılara, âşıklara, hacılara, şifacılara, katillere, içinde taşıdıkları elem ve kederle şu dünyaya sığamayanlara, yalnızlara, kimsesizlere, sesinden başka ses duymayan gariplere, hayalperestlere, putperestlere, körlere, dilsizlere, korkaklara, cesurlara, mahlukatlara, görünmeden aramızda dolananlara, hayallerin peşinden koşanlara, hakikatlerin kölesi olanlara, pişmanlara, utanç içinde kıvrananlara, suçlulara, masumlara, fakirlere, zenginlere, dişilere, erkeklere, iki cinslilere, iki cins arasındakilere, çirkinlere, güzellere, bütün âleme yolunu gösteren Venüs.’” Başkarakterin halası Şekina’nın bu cümleleri, belki de romanı anlatmak için en doğru cümleler… İçimizde toprağın altında saklanan tohumlar gibi hisler, marifetler mevcuttur,” diyen yazarın kitabı da toprağın altı gibi, bereketli, gizemli, güven veren, canlı ve canlandıran… Yıldızlardan topraktaki tohuma kadar her şeyin romanı Venüs…

Ayla Duru Karadağ – edebiyathaber.net (3 Ağustos 2015)

4. sayı kapakEdebiyat eleştirisi dergisi Monograf, dördüncü sayısı için seçtiği “Kuram ve Yöntem Tartışmaları” odağıyla yayımlandı.

Uluslararası, hakemli, akademik bir elektronik dergi olarak yayımlanan Monograf’ın tüm içeriği http://www.monografjournal.com/ adresinden indirilip okunabiliyor. Monograf’ın “Kuram ve Yöntem Tartışmaları” odağında ilk olarak Didem Havlioğlu, Osmanlı şiirinde telmih sanatının bir estetik hafıza işlevi görerek geleneğin sürekliliğini nasıl sağladığını inceledi. F. Berna Yıldırım çağdaş edebiyat kuramında felsefenin konumunu irdelediği makalesinde Derrida ve Foucault’nun etkisini, bu etkinin olumlu/olumsuz sonuçlarını Todorov ve Barthes’ın geçirdiği kuramsal dönüşümler üzerinden ele aldı. Mustafa Demirtaş, metinlerarası ilişkiler aracılığıyla metnin tekilliğini tartıştıktan sonra, okuma ediminin okur tarafından nasıl deneyimlediğini değerlendirdi. Şevket Tüfekçi bilgisayar destekli çözümleme yöntemlerinin yazınsal eleştiri devinimini nasıl değiştirdiğini inceleyerek bilgisayar teknolojileri ve yazınsal araştırmaların iş birliği ile gerçekleşecek çalışmaların önünü açacak bir tartışma başlattı. Odak dosyaya son katkı, Başak Bingöl Yüce’nin çevirdiği, Antonio Candido’nun “Eleştiri ve Sosyoloji (Crítica e Sociologia)” başlıklı makalesi.

Odak dışı makalelerin bulunduğu Pasaj bölümünde, Beyhan Uygun Aytemiz bir Millî Mücadele anlatısı olan Vurun Kahpeye’de erkeklerle etkileşiminde cinsel cazibesine sürekli vurgu yapılan bir karakter olarak biçimlendirilen Aliye’nin nasıl kurgulandığını inceledi. D. Burcu Eğilmez, Ursula K. Le Guin’in eşitlik anlayışı ve romanlarında öne çıkan diyalog fikrini yazarın romanlarının içeriğini, biçimini ve yöntemini şekillendiren bir eylem olarak değerlendirdi. Pasaj’ın son yazısı Nefise Kahraman’ın çevirdiği Stanford Literary Lab’ın beşinci raporu: “Cümle Ölçeğinde Biçem (Style at the Scale of the Sentence)”.

Monograf’ın her sayısında düzenlenen açık oturumların dördüncüsü Klasik Türk edebiyatına ayrıldı. Didem Havlioğlu, Berat Açıl, Bahadır Sürelli ve Esra Derya Dilek’in katılımıyla gerçekleşen oturumda Klasik Türk edebiyatı çalışmalarında tür, estetik ve yöntem gibi konular tartışıldı. “Türkiye’de Akademi Konuşmaları”nda ise Ayşe Duygu Yavuz, Dilek Cindoğlu ile söyleşti.

Monograf, beşinci sayısı için odak konusu olarak “Belleği Okumak/Yazmak” başlığını belirledi. Dergi, bellek kavramının edebiyat metinlerindeki işleyişini ve rolünü değerlendiren özgür ve özgün fikirlere dayalı akademik çalışmaları en geç 1 Kasım 2015 tarihine kadar info@monografjournal.com adresine bekliyor. Monograf, dosya dışı makaleleri de değerlendirmeye alıyor.

Aşağıdaki linke tıklayarak Monograf’ın bütün sayılarına ulaşabilirsiniz:

http://www.monografjournal.com/arsiv/

İletişim: www.monografjournal.com

             info@monografjournal.com

Facebook: https://www.facebook.com/journalmonograf

Twitter: https://twitter.com/monografjournal

edebiyathaber.net (3 Ağustos 2015)

ibn-i sina afiş son(13.07.2015)Yüksek İhtisas Üniversitesinin açtığı İbni Sina Öyküleri-2016 yarışmasına son başvuru tarihi 1 Ocak 2016.

Yarışmaya katılacak öyküler her türlü hastalık konusunda olabilir.

Sorularınız ve öykü gönderimi için: ibnisinaoykuleri@gmail.com

Belirlenen yarışma kuralları şöyle:

  • Yarışmamız uluslararası katılıma açıktır. Her yaş ve meslek kümesinden ilgililer yarışmaya katılabilir. Yarışma dili Türkçedir.
  • Öykülerin konusu her türlü tibbi hastalıkla ilgili olabilir.
  • Yarışmaya katılan öyküler hiçbir yerde yayımlanmamış ve ödül almamış olmalıdır.
  • Başvuru için öykü ve kimlik dosyası olmak üzere elektronik ortamda iki dosya ibnisinaoykuleri@gmail.com adresine gönderilmelidir. Başvurular sadece elektronik ortamda kabul edilecektir.
  • Öykü dosyası: Öyküler Microsoft Office 2003 Word programıyla A4 kağıt boyutunda, bir buçuk satır aralığıyla, 12 punto, Times New Roman karakteriyle beş sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Gönderilecek öyküyü içeren MS Word dosyasının adı öykünün adı olmalıdır.
  • Kimlik dosyası: Öykü Yazarının “adı-soyadı, yaşı, cinsiyeti, mesleği, telefon numarası, e-posta adresi ve yaşadığı il” bilgilerini içermelidir.
  • Son Başvuru tarihi 01 Ocak 2016 tarihidir.
  • Sonuçların resmi duyurusu 14. Mart 2016 tarihinde www.yuksekihtisas.edu.tr adresinde yapılacaktır.
  • Kişiler sadece bir öykü ile katılabilir.
  • Ödül olarak:
  • Birinciye: 3000 TL
  • İkinciye: 2.000 TL
  • Üçüncüye: 1.000 TL
  • Değerinde çek verilecektir.
  • Aynı derece birden fazla kişi tarafından alındığı durumda ödül kişiler arasında eşit olarak paylaşılacaktır.
  • Şartnameye uymayan katılımcıların eserleri değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır.
  • Yarışmaya katılan öyküler, gerek görüldüğü takdirde, telif hakları Yüksek İhtisas Üniversitesinde olmak kaydıyla yayımlanabilecektir.
  • Yarışmaya katılan yazarlara (yayınları bastırılıp çoğaltılmış olsa da) telif ücreti veya ücret yerine geçecek herhangi bir karşılık ödenmeyecektir. Yalnızca öyküleri kitaplaşanlara, kargo bedeli tarafımızca karşılanmak kaydıyla üç adet kitap hediye edilecektir. Yarışmaya katılan yazarlar eserleriyle ilgili basım, yayım, devir, dağıtım vb. her türlü telif haklarını Yüksek İhtisas Üniversitesine devredeceklerdir.
  • Değerlendirme jürisinde görev alan kişiler, bu kişilerle birinci dereceden kan bağı olanlar ile onların yakınları yarışmaya katılamazlar.
  • Eserlerin yazımında TDK Yazım Kılavuzu’na uyulmalıdır.
  • Eserler milli ve manevi değerlere, genel ve evrensel ahlak ile insanlık ilkelerine uygun olmalıdır.
  • Yarışmaya katılan eserlerin, intihal (çalıntı) veya suç unsuru içermesi vb. durumlarda (yayınların) içindeki tüm bilgilerin hukuki ve cezai sorumluluğu yazara aittir.
  • İhtilaf halinde Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri yetkilidir.
  • Yarışmaya katılanlar yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılacaktır.
  • Yarışmayla ilgili her türlü duyuru www.yuksekihtisas.edu.tr adresinden ilan edilecektir.

edebiyathaber.net (3 Ağustos 2015)

  • hasan hüseyin özgenç - 05/12/2015 - 03:14

    ŞİZOFREN
    Anne bir girdabın içine girdim.kurtulamıyorum.farklı bir boyuttayım çıkamıyorum.ne girdabı oğlum ne boyutu, ne diyorsun oğlum anlamıyorum.sende bir haller oluyor . bugünlerde çok değiştin sen,bilmiyorum anne gaipten sesler mi geliyor ne, içim bir tuhaf,sesler geliyor uzaktan yakından,kurtar beni anne,oğlum seni bir doktora götürelim.gidişatın pek iyi gözükmüyor.senin üzülmeni ve perişan olmanı istemeyiz.değişik ve tuhaf konuşmaların bizi üzüyor.ne olur sözümüzü dinle,bir doktora gidelim,hem korkulacak bir şey yok muayene edip sakinleştirici bir hap verirler.Anne sende anlamıyorsun beni, biliyorsun hastaneden korktuğumu gitmiyeceğim işte,hem hasta değilimki ben,son sözüm bu hadi eyvallah,,,Hasan nereye gidiyorsun? oğlum nereye?uzun ince bir yoldayım gidiyorum gündüz gece dedim,ve Turan dayımın bayramyeri çarşısındaki çantacı dükkanına doğru yola koyuldum.Selamün aleyküm Turan Dayı hayırlı işler,Aleykümselam yeğenim sağolasın hoşgeldin,nasılsın dayı,Allaha şükür dayım, iyiyim ,sen nasılsın.Allaha şükür bende iyiyim dayı,işlerin nasıl dayı, çok şükür iyi, çanta tamirleri var. Onlarla uğraşıyorum.insan bile günden güne eskiyip yaşlanıyor.bazen hasta olup tedavi oluyor.ama şu varki ölümden kaçış yok,onun tamiri yok be yeğen,Baki ve Sonsuz olan Yüce Allahtır.gerisi aciz ve muhtaç olandır…şiir gibi konuştun be dayı,şiirleştin bugün,benide kimse anlamıyor.anlaşılmaz insanların içinde anlaşılmazlığa doğru yürüyorsun,bu Dünyanın çarkında dönüp dolaşıyorsun,bir ileri bir geri,bir sağa bir sola,bazı zamanlar beni anlamaya çalışıyorsun dayı,ama bir yere kadar,beni yaratan,beni benden daha iyi bilen,her ihtiyacımızı karşılayan bizi bizden daha iyi bilip daha iyi anlıyor.çok doğru söylüyorsun dayım,neyse bana müsaade dayı diyerek eve doğru yola koyuldum…Anne ben geldim açarmısın kapıyı,selamün aleyküm Anne,Aleykümselam gel oğlum sessiz ol,Babanın sinirleri 1
    biraz gergin,sana bağırırsa karşılık verme hasan, tamam mı?tamam Anneciğim,neredeydin oğlum merak ettik seni,çarşıdaydım Baba,bu günlerde başka biri oldun sen,çok değişik ve tuhaf konuşmaların var.Hasan gel bir söz dinle,Gecen Gündüzüne karıştı,bir doktora gidelim,Allaha şükür iyiyim,bir şeyim yok,hasta değilim ben baba,oğlum bir derdin varsa söyle anlat bize yardımcı olalım,seni çok üzgün ve yorgun görüyoruz.kardeşim için endişe ediyorum,onun haline çok üzülüyorum,neyi var kardeşinin.ne derdi var Hasan?Baba senin haberin yok,kardeşim dükkanda değişik karma karışık anlaşılmaz şekillerde resimler çizmiş,çok garip halleri var bugünlerde,konuşmaları da ilginç,bir tuhaf yani anlayamadım.kardeşim hasta,farkında olmasan da ben farkındayım baba,Annem biranda sesini yükselterek neyi varmış kardeşinin,Erhan da bir sıkıntı yok, sıkıntı sende,sana bir şeyler oluyor Hasan..tamam Anne yeter artık yeter,haydi hayırlı geceler yatıyorum artık ben dedim,çok yorgun bir günün sitresiy le derin bir uykuya dalmışım.ertesi gün kardeşim Erhan beni uyandırmaya çalışıyordu,belli ki uykum çok ağırdı,abi kalk artık uyan,neredeyse öğle vakti oldu diyordu,tamam kardeşim biraz daha uyuyayım,çok yorgunum dedim,tamam abi sen bilirsin uyu o zaman,ben bahçeye iniyorum biraz güvercinlere bakacağım diyerek yanımdan ayrıldı,tekrar derin bir uykuya dalmışım,uyandığımda ikindi vakti olmuş,geceleri uyku tutmuyor işte diye sessizce mıraldanırken mutfaktan Annem bana seslenerek,Hasan uyan artık,yeter bu kadar uyuduğun diyordu,uyandım diye seslenerek kalktım sıcak yatağımdan,Elimi yüzümü yıkadıktan sonra,selam vererek mutfağa girdim,Anneme karnım çok acıktığını ve bir şeyler hazırlamasını söyledim.karnımı doyurduktan sonra annemle vedalaşarak çarşıya bayramyerine dayımın dükkanına gidiyorum diyerek evden ayrıldım.yolda kendi kendime sessizce konuşurak hızlı adımlarla yürüyordum.sanki etrafımdaki bütün gördüklerim taş, toprak,çiçekler,kuşlar,yeryüzü ve gökyüzü benle muhabbet ediyorlardı,belliki hastaydım,ama bir türlü kabullenmek istemiyordum.murat dede mahallesindeki çantacı Turan dayımın dükkanına gelmiştim artık,içeriye girdim ve konuşmalarımız başladı..Selamün Aleyküm dayı,hayırlı işler,ve aleyküm selam sağolasın yeğenim, hoş geldin, nasılsın,Allaha sonsuz şükürler olsun,Elhamdulillah iyiyim,sen nasılsın dayı?Allaha şükür bende iyiyim,çanta,ayakkabı tamir ediyoruz işte,Ekmeğimizi kazanmaya çalışıyoruz.parasızda olmuyor yeğenim, çalışmak lazım,alın teri bir başka olur.kazanılan para bereketli olur.çalışan demir ışıldar demiş atalarımız.ortalıkta bir kıriz var.piyasa bayağı durgun ama,Allaha şükür yaradanım kimseyi rızıksız bırakmıyor.sen ne yapıyorsun yeğenim,bir işbuldunmu?her yere soruyorum ayaklarıma karasular indi,gezmedik yer bırakmadım,bir mesleğim yok ki dayı vasıfsız işçiyiz işte,ortalıktada bir kıriz muhabbeti geçiyor.başkada bir şey yok,neyse hayırlısı olsun hakkımızda dayı,Amin hayırlısı yeğenim hayırlısı olsun,sana bir teklifte bulunsam Hasan yeğenim, benim yanımda çalışırmısın,ben yalnızım burada,sende bana yardımcı olursun, beraber çalışırız.hem boş kalmaktan iyidir. üç beş kuruş para geçer eline, ne dersin yeğenim,Allah razı olsun beni çok sevindirdin olur dayı çalışırım, sağolasın dayı,Annem Babam kardeşimde çok sevinecekler ,hemen gideyim haber vereyim işe girdim diye,çok teşekkür ederim dayı beni çok mutlu ettin,Yüce Rabbim senide hem Dünya hem Ahiret mutlu etsin inşallah,bana müsaade haydi hayırlı işler,selametle kal dayı,

    Allaha şükür içim rahatladı biraz, dayımın her dara düştüğümde elimden tutması, umutlarıma yelken açıyor sanki, ne garip bir hayat, uçurumun kenarından tam düşerken, bir elin beni tutması beni çok mutlu ve bahtiyar etti, neyse dolaşayım biraz, içimde hep gezme arzusu var, sustum bir an, bayram yeri sokakların da kalabalığın içine karıştım. Denizli suskun, herşey bir anda dondu sanki, insanlara bakıyorum hiç yüzleri gülmüyor. kimbilir iç dünyaların da ne dertleri ne hayalleri var, kimse beni görmüyor, sanki kalabalık bir insan topluğu içinde görünmez bir adam gibiyim, yalnız tuhaf bir haller zuhur ediyor, beynim daralıyor, insanları farklı şekilde görmeye başladım, caddelerdeki kaldırımlar, gök yüzünde uçan kuşlar, taş toprak Bir şey fısıldıyor, sanki dünyada deyilimde, sanki farklı bir boyuta girmeye başladım, iki arada bir derede kaldım, ne oluyor bana ne oluyor, kendine gel hasan, kendine gel, bir an çıktım o boyuttan, sordum kendime bir şeyler oluyor sanki bana, neyse boşver dedim hayırlısı, biraz lise caddesindeki kuşcu dükkanımızda vakit geçireyim bari, hem kardeşime bakayım, bügünlerde onuda yalnız bıraktım, halini hatırını sorayım bari, selamün aleyküm erhan hayırlı işler, ve aleyküm selam abi, nerelerdesin? dükkana pek uğramıyorsun abi, tek başıma çekemiyorum bu yükü, sen ise hep geziyorsun, bana yardımcı olmuyorsun sıkılmaya başladım artık Abi, nutkum tutuldu bir an sustum, kardeşim de dükkanın içerisinde bir gariplik vardı, geometrik şekillerle çizilmiş duvarlara asılmış resimler vardı, içerisi perişan bir vaziyette dağınık bir haldeydi, kardeşimin tuhaf hareketleri ve birbirine uymayan sözcük ve kelimelerinde tutuklu kaldım ve ağlamaya başladım, çok üzülmüştüm bu duruma, sustum sustum ve sadece onu dinliyordum, hiç durmadan konuşuyor oda durmaksızın gözyaşı döküyordu, çok acıklı bir dram sahnesi yaşanıyordu, iki kardeşin acılarla bilinmezliğe yürüyüşünün başlangıcı olmuştu, kardeşime biran olsun teselli vermeye çalışarak konuşmaya başladım ama nafile bana söz bile söyletmiyor konuşmaya ısrarla devam ediyordu, saatlerce çaresizce onu dinlemek zorunda kaldım, belliki psikolejisi iyice bozulmuştu…saatlerce ağlayarak sıkıntıları anlattı ve ben o an hayatımın en acı anını yaşamıştım.suskun ve korku dolu bakışlarımla,göz yaşlarımla onu dinlemek zorunda kaldım,saatler ilerlemiş vakit çok geç olmuş gece yarısını geçmişti,nihayet konuşmalarımız bitti ve birbirimize doya doya sarıldık,iki kardeşin bilinmezliğe yürüyüşü o gece başlamıştı artık,işyerimizi kapatıp eve doğru şirin gece kondumaza yavaş ve yorgun adımlarla yürümeye başladık,kardeşim Erhan ilginç ve tuhaf konuşmalarına yeniden başladı,onu dinlemekten sıkılmış ve bitkin bir halde kalmıştım,beynim çok yorulmuştu artık,eve gidelim neredeyse sabah olacak,Annem Babam merak ederler desemde kardeşim beni anlamıyor.yavaş adımlarla ilerleyerek konuşmalarına devam ediyordu,sonunda kardeşimi ikna ederek evimizin yoluna doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladık,gecenin koyu karanlığında şaşkın dolu bakışlar içinde feslikan mahallemizdeki şirin gece kondumuza geldik,bahçe kapısından içeriye girer girmez kardeşim bir anda değişti ve üzerime doğru saldırmaya başladı,gürültümüzle evdekiler Annem Babam uykularından uyandılar.telaşla bahçeye inip bizi sakinleştirmeye çalıştılar.Babam ne oluyor gene evlatlarım niye kavga edip bağırışıyorsunuz.komşular rahatsız oldular,nerdeyse sabah oldu,girin artık içeriye dedi,Annem şaşkın ve suskun bakışlarla gözyaşları döküyordu,ben kanayan yüreğimde çok acı darbeler almıştım,ve hep beraber sessiz ve korku dolu bakışlarla evimize girdik,Babam hemen söze başlayarak yeter artık sizden çektiğim.ne yapmaya çalışıyorsunuz.beni elaleme rezil ettiniz.beni Annenizi çok üzüyorsunuz,evlatlarım kendinize gelin artık.yakınlarımız,akrabalarımız bu duruma üzülürler elbette,ama en çok yaralanan en çok üzülen bizler oluruz.bu olaylara bir çözüm yolu bulalım,komşularada etrafa çok rezil olduk zaten,söz dinleyin artık evlatlarım,ne olur bir hekime başvuralım,yoksa iyi bir netice vermiyecek bu haliniz,bu durumunuz.bizde sizin kadar yorgun ve bitkin kaldık…

    kardeşim erhanın konuşacak mecali kalmadı, Baba ben yatıyorum dedi, oğlum hadi hayırlı uykular, dediklerimi unutma sakın tamam mı, tamam baba, hadi sizede hayırlı uykular, Kardeşim erhan çok yorulmuş ve hemen derin bir uykuya daldı, Onun yanında pek bir şey anlatamıyordum. Annem ve babamla başbaşa kaldık ve konuşup istişare etmeye başladık, Baba nasıl olucak erhanın durumu, çok üzülüyorum, kendisinin durumu benide çok etkiledi bilmiyorum oğlum, bende çok üzülüyorum bu durumlara, kendisi inatçıdır. ne yapalım sence, kesinlikle doktora gitmez de bu, Baba ilk önce manevi bir doktor bulalım, cinler musallat olabilir kardeşime dedim. Annem ne cini ne üçharflisi oğlum kafayımı yedin sen, karışma kardeşinin işine biz hallederiz bu konuyu, babam da sinirlendirme bizi diyerek , biz bakarız çaresine hadi sen yat artık çok yoruldun diyerek söylediklerime pek ehemmiyet vermediler. Neredeyse sabah olmuştu uyku tutmadı beni, nihayet sabah ezanı okundu, Dışarı sokağa çıktım, seher vakti dolaşmaya başladım, Aklım kardeşime takıldı ona yardımcı olmam lazımdı, Öyle vaktine kadar ara sokaklarda dua ederek dolaştım, Bir çözüm yolu bulmalıydım, kardeşimi o sıkıntıdan kurtarmalıydım, Dayıma da söz vermiştim, iş yerinde çalışacaktık ama hiç halim yoktu, Gönül yorgunluğu sardı bedenimi çarşıda biraz dolaştıktan sonra çantacı dayımın yanına gitmeye karar verdim, Geç kalsamda biraz onun yanında çalışmak istedim, Onunla muhabbet etmek huzur veriyordu bana, bir an olsun dertlerim uzaklaşıyordu benden, Neyse işe başladım ufak tefek tamirleri bana öğretiyordu, dayım kendisi pek dükkanda durmazdı, gelen müşterilerin işlerini çanta siparişlerini alıyordum, Dükkanda çoğu zaman yalnız kalıyor ve tefekküre dalıyordum, Başımıza gelen müsibetler, belalar, fakirlik bitmek bilmeyen kavgalar huzursuzluk almış başını gidiyordu, ne yapmalıydım? Düşünüyordum, İçerisi hafif karanlık, ikindi vaktinin güneş ışığı yansıyordu kapıdan içeriye, Duvarda asılı eski bir ayna duruyordu karşımda , biran dikkatimi ona verdim, Baktım kendime, İşte o an ne olduysa oldu, Muhasebe etmeye başladım, Aynadaki günahkar asabi insanla, Şimdiye kadar alkol kullandım, içki içtim sabahlara kadar, ne değiştiki hayatımda Ağustos böceği gibi dolaştım günaha yuvalarında Sana bir şey kazandırdı mı diye sorgulamaya başladım, kendimi, Bir anda altın söz damladı kalbime ve seslendim acı yüreğime Ve dedimki ben namazlara başlayacağım…

    Allahın izniyle namazlara başladım,içime huzur dolmuştu,eski kötü alışkanlıklarım yavaş yavaş bitiyor.çok asabi ve sinirli olan ben,safi duygular ve manevi bir aşk içinde şaşkınlığımı gizleyemiyordum.sanki bir kuş gibi uçuyordum bulutların üstünde,bir hafiflik vardı üzerimde,yüce Allahın izniyle hidayet yolunu bulmuştum artık,biryandan çalışıyor.boş kaldığım zamanlarda dini ilim tahsil etmeye çalışıyordum.abdest nasıl alınır,namaz nasıl kılınır bilmiyordum.boş bir küp gibiydim,ama içimde öyle bir manevi yangın vardı ki!saatlerce okusam yazsam usanmıyacaktım,o kadar susamıştım ki, ilme sabahlara kadar kitap okuyordum.Aşk ile namazı öğrendim,ama bu Kainatı beni yaratan rabbimi nasıl öğrenirdim,nasıl tanırdım!soruları bir bir kulağımı çınlatıyordu,beni yaratan bana şekil veren,sonsuz nimetler bahşeden rabbimi tanımıyor bilmiyordum,insan tanıdığını sever,tanımadığını bilmediğini sevmezki,ve rabbimin güzel isimleri öğreniyor onu zikrediyordum,hava kararmaya başladı,akşam olmuştu,eve gitme vakti geldi,dayımla beraber işyerini kapattık.bayramyeri vakıflar hamamının önünden Tiyatro dolmuşuna bindik..evimize doğru yola koyulduk.eve geldiğimizde içeride kimse yoktu.çok yorgundum,namazı kıldıktan sonra hemen yatağa uzandım.Rüyamda çok güzel bir şehir gördüm.şimdi gördüklerimi ve yaşadıklarımı size anlatacağım…Hasan bir gece rüyasında kendisini kayıp şehrin içinde bulur.yeşillikler içinde Devasa Saraylar görür.Romantik ıssız ve sakin olan bu yerde gezintiye başlar.Muhteşem altından yapılmış bir sarayın önüne gelir.şaşkınlık içende sarayı heyacanla izlerken gözleri kamaşır.ışıl ışıl parlayan bu Dev Sarayın kapısından içeriye girmek ister.ama içinde büyük korku ve heyecan belirir.bir müddet bekler,sonunda içeriye girer.içerisi çok karanlıktır.bir an dengesini kaybedip yere düşüp bayılır.uzun bir müddet ölüm uykusuna yatmış gibi karanlığın içinde kaybolmuştur adeta,yavaş yavaş gözleri açılmaya başladığında kendisini Harikulade büyük bir oda içinde,ipeklerle örtülmüş bir yatak içinde uzandığını görür.şaşkınlıkla usulca kalkar yatağından,oda çok geniştir.Altın işlemeli tavanlar muhteşem sanat eserleriyle donatılmış,Elmaslardan yapılmış yakut süslemeli perdeler,desenleriyle göz kamaştıran ipek halılar,adeta Cennette hisseder kendisini,öldüm mü acaba!Cennetemi geldim der bir an..acaba beni buraya muhteşem odaya kim getirdi diye merak eder.yorgun bakışlarındaki masumiyetiyle çok tuhaf ve gizemli bir yer burası der demez,olduğu yere çöker ve derin bir uykuya dalar….rüyasında her zaman hayelettiği, ay parçasına benzeyen güzel bir kız görür.kız ona yaklaşıp sen bir gün benim eşim olacaksın der.yanlız bana ulaşman çok zor olacak,yüksek Dağları aşıp sarp yokuşlar geçeceksin,ayaklarına kızgın dikenler batacak,yolun çok uzun,çok yorgun düşeceksin ve imtihanın ağır olacak,bu oyunu kuralına göre oynarsan kazanacak ve bana kavuşacaksın.Eğer bu oyunu kuralına göre oynamaz ve gaflete dalarsan beni kaybedeceksin diyerek gözden kaybolur..Hey dursana,ne oyunu,nasıl bir oyun bu der demez,hasan ter içinde kalmış şaşkın bir halde uyanır uykusundan,o muhteşem oda bir anda gözünden küçülerek mırıldanır sanki,en güzel Saraylarda da olsan,gönül sarayında biri olmamış ne yarar.şaşırır bir anda,oda sanki onunla konuşuyordur..hayelmi görüyorum yoksa der,yalnızlığının verdiği acıyla ağlaya ağlaya koşarak çıkar o gizemli odadan,Lakin Saray çok büyüktür.ne tarafa yönelse bir türlü çıkış yolunu bulamaz.bir oyana bir buyana koştururken,sonunda büyük bir salona çıkar yolu,salonun ortasında büyük bir havuz vardır.çok yorulmuştur.havuzun kenarında oturur ve düşünmeye başlar.acaba buradan bu gizemli saraydan,bu Kayıp şehirden nasıl çıkacak ve Ailesine nasıl kavuşacaktır.büyük bir güç onu buraya sürüklemiştir adeta,birden bağırmaya başlar.kimse yokmu beni buradan çıkarıp kurtaracak,sonunda haykırışları ve yakarışları bir matem havasında sessizliğe bürünür.yüreğine usulca gelen bir ses işitir.bu ses sabret sabret diyordur.bana ulaşacaksın yalnız sabırlı olmalısın,suskun bir halde kalır.konuşanın bir hakikat olduğunu anlar.mücadele etmesi ve sonunda bütün engelleri aşarak bu zorlu imtahandan geçmesi gereklidir.bu düşünceler içindeyken havuzun kenarında bir sayfa kağıt ve bir kalem olduğunu görür.kağıt gül kokulu ve etrafı Altın işlemeli desenlerle dolu,kalem ise zümrüt işlemeli bir sanat harikasıdır.daha önce böylesine muhteşem bir yer hayel bile edemez.kendisi şairdir.aklına birkaç satır şiir yazmak gelir.ve satırlarına başlar.kelimeler birbiri ardınca raks eder sanki ve başlar sözlerine,

    Gizemlerle dolu bir şehrin içinde yalnızım,hayalimdesin kayıp şehir,bulurum seni bir gün,yemyeşil çimler üzerinde,kır çiçekleri içinde uzanmak istiyorum.masmavi gökyüzüne bakmak,ruhumu bulutların arasında uçurmak,huzur içinde dinlenmek istiyorum.halsiz ve yorgun bedenimin denizle buluşmasını,dalgalarla yarışıp denizin dibine dalmak istiyorum. Der ve sözlerine son vererek salonda gezmeye ve bir çıkış kapısı bulmaya çalışır.Saray çok büyüktür.ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü o saraydan çıkamaz.yorgun ve bitkin halde kalır.kısa bir süre sonra bir ses işitir.bu ses kulaklarını çınlatacak kadar yüksek bir sestir.ve birden ses kesilir.bir ümitle sesin geldiği yöne doğru ilerler.korku ve sevinç arası bir hali vardır.bu devasa Sarayda birilerinin olması ve ona yardım etmesi onu sevindirecektir.bir an olsun yalnızlığını gidermesi için bir dost bulması gerekiyordur.Sarayın büyük avlusundan içeriye girdiğinde, bir de ne görsün,içeride büyük gümüşten işlemeli bir masa üzerinde envayi çeşit çeşit yemekler,tatlılar ve meyvelerle donatılmış bir sofra onu çok sevindirmiş,
    Ama bu muhteşem sofrada kimsenin olmayışı onu derinden üzmüştür.Hasan sofraya oturdu ama iştahı pek yoktu,biraz karnını doyurduktan sonra,bu leziz yemekleri kim hazırlayıp ona sunmuştu diyerek düşünceye daldı,mutlaka bu Kayıp şehirde birileri vardı,kendisi görünmese de onu mutlaka bulacağını ümit ediyor.ve rüyasında gördüğü ay parçası güzel kız hiç aklından çıkmıyordu,onu burada Kayıp şehirde bulacağına emindi,onu görmeyi çok arzuluyordu,göz yaşları içinde açtı ellerini sema ya ve titreyen ellerinin çaresizliğiyle dua etmeye başladı,yüce Rabbim bu bir Rüyamı yoksa düş mü,benim senden başka kimsem yok,beni burada yalnız ve perişan bırakma,sevdiklerimle beraber eyle,beni bu zorlu ve çetin imtihanda başarılı kıl,yalnızlıkla imtihan etme,en kısa zamanda beni sevdiğime ay parçama kavuştur deyip göz yaşlarını silerek amin dedi,o güzel sofranın şükrünü eda ettikten sonra bir anda kendisini bir sahil kenarında buldu,dışarıdaydı artık, çok sevinmişti,o gizemli Saraydan çıkmıştı artık,özgürlüğüne kavuşmuş,Denizin maviliğiyle buluşması,esen serin rüzgarın onu rahatlatması ve her engeli duayla aşmasını,duanın bir anahtar hükmünde nice açılmaz kapıların açıldığını geçte olsa anlamıştı artık,o güzel içtenlikle yaptığı duadan sonra gözleri denizin maviliğine takıldı,suyu çok berrak ve temiz görünüyordu.Denizin kıyısına yanaşıp kendisini serin sulara bırakıp saatlerce yüzdü,kıyıdan çok uzaklaşmıştı,bir anda çok şiddetli bir fırtına koptu,dalgalar metrelerce yükselmeye başlayarak onu tehlikelere sürüklemeye başlıyordu,çok su yutmuş,nerdeyse boğulmak üzereyken bir yunus balığı onu kıyıya sahil-i selamete çıkarmış ve kurtuluşuna sebep olmuştu,yarı baygın bir halde sahilin kıyısında yatarken,buğulu gözlerinden akan yaşlarla yunus balığının onu selamlayışını titreyen yüreğiyle izlerken,yunus balığı yavaş yavaş gözden kaybolarak ona veda ediyordu..artık kayıp şehirde bir dost bulmuş ve onun hayatını kurtarmaya sebep olmuştu,çok sevinçliydi ama bir daha onu yunus balığını görebilecekmiydi,yoksa bu ıssız şehirde yalnız mı kalacak,her sıkıntılı anında birileri ona yardım edip,sonunda veda mı edeceklerdi,aklı çok karışmıştı,rüyasındaki o kızın dedikleri doğrumu çıkacak bilmiyordu,tedirginlik ve panik içinde savrulup duruyor,tehlikeler,korku dolu saatler içinde çırpınıyor,beynini kemiren soluksuz düşünceler onu çok yıpratıyordu,tam o esnada kayıp şehrin prensesi göründü ve ona doğru yaklaşmaya başladı,Güneş sarısı saçları belinden aşağıya sarkmış,gözleri gökyüzü gibi parlıyordu,yüzünde ki tebessüm ve nur Hasanın gözlerini kamaştırıyordu,ay parçası prensese doğru yönelerek hızlı adımlarla ona doğru koşmaya başladı,tam ona kavuşacakken prenses birden gözden kaybolup kayıplara karıştı,bütün hayalleri suya bir düş gibi düştü,dizlerinin bağı çözülerek bütün duyguları bir anda yıkıldı,ama yapacak bir şey yoktu,bir serap gibi geldi geçti,bir kelime bile konuşmadan gözden kaybolmuştu,oysa dertleşmeye muhabbet etmeye çok ihtiyacı varken onu yapa yalnız bırakıp gitmişti,bu zorlu yolculukta onu hangi tehlikelerin ve maceraların beklediğinden habersiz bir haldeydi,sahilin biraz ilerisinde bir orman görünüyordu,oraya doğru ilerlemeye başladı,şimdiye kadar hiç görmediği güzellikte ki ağaçları seyre dalarak,bu muhteşem görüntünün etkisinde kaldı,ve yolculuğuna devam etti,yüksek bir tepeyi aştıktan sonra bir uçuruma denk geldi,uçuruma yaklaştı bir de ne görsün,aşağıda harika bir görüntüsü olan eşiz güzellikte renkarenk çiçekler hafif bir rüzgarın etkisiyle kokusuna doyum almaz bir hal almıştı.oraya nasıl ulaşacağını bilmiyordu,o sırada bir gürültü duydu,bu gürültü nerdeyse kulaklarını patlatacak derecede yüksek bir sesti,bir an arkasına döndüğü sırada bi de ne görsün,karşısında bir minare boyu yüksekliğinde dev bir adam,çok korkmuştu,kaçacak hiçbir yeri yok,adeta uçurumun kenarında sıkışıp kalmıştı,Dev adam bir çırpıda onu yakalayarak sakin olmasını söyledi,benden sana bir zarar gelmez dedi.şu gördüğün çiçeklerle donatılmış ülkenin kralıyım, burası iyiler ülkesi,buraya nasıl geldiğini bilmiyorum,fakat sen çok şirinsin, sabırsızlıkla seni sarayıma götürüp halkıma göstereceğim.ve seni sarayımda misafir edeceğim dedi,hasan olanları şaşkın bakışlarla ve korku dolu bir halde dinliyordu.yapacak hiçbir şey yoktu,ve dev adam onu sarayına doğru götürmeye başladı.yolda ilerledikçe Ağaçların daha çok büyüdüğünü,sanki bulutlara yükseldiğini görüyordu.gök yüzünde renk renk dev papağanların uçuştuğunu seyrediyor.saraya yaklaştıkça toprağın bir gümüş renginde ve bir misk kokusunda etrafı sardığını hayretlerle izliyordu.artık iyiler ülkesine gelmişlerdi. Büyük ve harikulade bir kapısı vardı ki,gözlerine inanamadı.bu kapı incilerden yapılmış, pırıltıları bir nur gibi parlıyordu.acaba içerisi nasıldı diye çok merak ederken,kapı açıldı ve içeriye girdiler.ve önlerinde büyük bir bahçe,içinde yemyeşil çimler arasında kırmızı güller ve aralarından şırıl şırıl ırmaklar akıyordu.etraftan bülbül sesleri geliyor.adeta bu muhteşem güzellikte ki bahçeyi şenlendiriyorlardı.sonunda sarayın önüne geldiler.sarayın kapısı açıldı,içeriden dışarıya doğru bir nur parlıyordu.Subhanallah bu ne güzellik dedi,ve bu güzelliğin karşısında daha fazla dayanamayarak o an kendinden geçerek bayıldı,bu güzel kadın kraliçeydi,Kralda bir o kadar yakışıklıydı ki Yusuf Aleyhisselama benzer bir güzelliği vardı.Kral Kraliçeye elini uzatarak Hasanı teslim etti,Kraliçe bu küçük insanı görür görmez,şaşkınlık içinde seyre daldı,tebessümü güneşi andırıyor.dişleri bir inci tanesi bir nur gibi parlıyordu, sarayın içinde hepsi birbirinden güzel hizmetçi kızlar musiki eşliğinde bir şeyler söylüyor.sarayı neşelendiriyorlardı.burası Cennet olmalı,bunlar huri kızlarımı yoksa,ben neredeyim,rüyadamıyım yoksa diye sessizce mırıldandı,Kral onun dinlenmesi için hizmetçilerini çağırarak ona bir yer tahsis edilmesini ve ihtiyaçlarının giderilmesini emretti,hizmetçi kızlar onu sarayın en güzel odasına götürerek dillere destan bir sofra kurdular.hayatında böyle bir saray,böyle güzel kızlar ve böyle ihtişamlı bir sofra hiç görmemişti,daha önce gördüğü saray ve köşklerden binlerce kat daha güzel ve büyüktü,keşke bende onların boyunda ve güzelliğinde olsaydım dedi,hizmetçi kızlar yemekten sonra onu kuş tüyünden yapılmış ipek yatağa yatırdılar.ve Hasan mutlu ve huzurlu bir şekilde uykuya daldı.çocuklar gibi mışıl mışıl uyurken, sarayın hizmetçi kızları meraklı gözlerle onu izliyorlardı.bu kayıp şehre nasıl geldiğini,bu garip ve minik insanı çok merak ediyorlardı.daha önce böyle tuhaf bir hadise yaşamamışlar,hiç böyle sevimli bir misafirleri olmamıştı,kızlar yavaş ve sessiz adımlarla odayı terk etmeye başladılar.aradan uzun bir süre sonra Hasan tatlı uykusundan uyanarak odasından ayrıldı.olağan üstü sarayın merdivenlerinden aşağı doğru inip sarayı gezmeye ve gözlemlemeye başladı.sarayda çok güzel tablolar ve süs eşyaları göz kamaştırıyordu.yanlız saraydaki insanların ve eşyaların büyüklüğü onu adeta büyülüyor.bu devasa sarayda yaşamayı aklından geçiriyordu,bir gün hayallerinin gerçek olacağına inanarak sarayı gezmeye devam etti,ama bir gariplik vardı, saraydakiler sanki gözden kaybolmuş gibiydiler.hiç bir ses duyulmaz oldu,acaba nereye gitmişlerdi.yoksa yinemi yalnız kalacaktı,ortalık çok sakin ve sessizdi, sarayda hiç kimse yoktu sanki,sesini yükselterek bağırmaya başladı,nerdesiniz nerdesiniz,onu duyan hiç bir kimse olmadı,kayıp şehirde ters giden çok tuhaf haller onu çok derinden üzüyor.ümidini kaybedecek gibi oluyordu.Hasan sarayın içinde bir nokta gibiydi,buradan çıkması onun için çok zor görünüyordu,Kralı, Kraliçeyi ve hizmetçi kızları nasıl bulacaktı,öfkesine yenik düştü bir anda,bu kağusun içine nasıl girdiğini bilmiyordu.burası bu Kayıp şehir çok güzel bir yer ama çok engellerle dolu tuhaf bir yer diye haykırdı,buradan nasıl kurtulacağını düşünürken bir ney sesi duyar.ney sesi onu ötelere götürür.sanki ruhunun kanatlandığını gök yüzünde uçtuğunu hisseder.gözlerini yavaşca kapatır. Kendinden geçmiş uyur gezer bir halde ney sesine ilerliyordur.daha önce böyle muhteşem bir ney sesi duymamıştır.bu ses adeta kayıp şehre canlılık verirken.çok güzel bir zikir halkası oluşturmuştu,Hasan kainattaki her şeyin zikrini duymaya başlıyor.her ne varsa Allah Allah diyordu.Hasan gittikçe sesin geldiği yöne doğru ilerliyordu.fakat ney sesi kulaklarını patlatır derecede yükseliyordu.bir anda ses aniden kesildi.ve gözlerini yavaşça açtı,bir de ne görsün!ortalıkta ne bir saray ne de bir şehir vardır.dümdüz bir ovanın içinde bulur kendini,evini ve Ailesini çok özlemiştir.o yorgun ve bitkin gözlerinden inci tanesi gibi dökülen yaşlar ve yalnızlığın verdiği acıyla yürekleri sızlatan bir görüntüsü vardır.Her yaşadığı hadiselerde yeni dostlar kazanırken,onları kaybetmek onu derinden yaralıyordu,çok çetin bir imtihandan geçiyor ve bu zorlu karma karışık oyunu kazanıp Kayıp Şehrin prensesine kavuşmayı arzuluyordu.ona olan Aşkını dile getirdi bir an..Ey sevgili yar,sensiz buralar dar geliyor bana dar,Ay parçam,buralarda ne bir yıldız,ne bir Ay,ne de bir gece var. Ben ise kaybolmuşum Aşkından,firar etmiş Kayıp Şehir,keşmekeşlik sarmış etrafı ve poyraz rüzgarlarında savrulmuş aşkımız,sen üzülme ay parçam, bizim için,kavuşmamız için,ağlayan kara bulutlar var.yarınlar var.Sonsuz olan bir yar var.bir görünür.bin görünmesin,sensiz bu hayat bana, bir işkence bir zulüm, günden güne eriyorum,ölüyorum ölüyorum,bir düşte göründün,bir daha görünmedin gülüm.diyerek sözlerine son verir.ve o dümdüz ıssız ovanın içinde gezintiye başlar.bu ovada ne bir Ağaç nede bir Çiçek vardır.sadece yemyeşil çimlerle donatılmış,ucu bucağı görünmeyen çok büyük ve Esrarengiz bir yerdir burası,Gök yüzünün maviliği ve yer yüzünün yeşilliği arasında kalmıştır.biraz sonra ona gelecek bir tehlikenin farkında değildir.geçmişteki anılarını bir özlem içinde kafasında canlandırarak yüremeye devam eder.masmavi gökyüzünü ve bembeyaz ipek gibi bulutları seyretmekteyken, birden hava alaca karanlığa bürünür.ve çok şiddetli şimşekler çakmaya başlar.bir anda havada uçuşan canavara benzeyen çift başlı kuşlar sarar gökyüzünü,nereye kaçacağını bilemez. Korkusundan ödü patlayacak derecede endişe ve panik içinde hızla koşmaya başlar.kuşlar ona doğru hızla dalışa geçtiler.Hasan çok yorulmuştur Artık,bir anda ayağı kayar ve yere yuvarlanarak düşer,acıyla yerde kıvranırken bir ses işitir.merak etme seni kurtaracağız diyordu bu ses,endişeyle etrafa bakıp,bu sesin nereden geldiğine bakıyordu.bu ses çimlerin padişahına aitti,bütün çimlerde hep bir ağızdan seni kurtaracağız dediler.çimlerin konuşması onu pek şaşırtmamıştı zaten,Kayıp şehrin gizemliklerinden biriydi sadece,bu arada şimşekler hızla şiddetini arttırarak,bardaktan boşanırcasına yağmur yağdırılmaya başladı,o canavara benzeyen çift başlı esrarengiz kuşlar yağmurun şiddetiyle ovayı terk etmeye,gökyüzünde teker teker kaybolmaya başladılar..yanlız bir tanesi kalmış, çok büyük görünüyordu,ona şiddetle saldıracağı esnada,çimler hızla büyüyerek onu gizlediler.cevaplakapat

    • hasan hüseyin özgenç - 05/12/2015 - 03:18

      tel.05077205934

      il.Denizli merkezcevaplakapat

      • hasan hüseyin özgenç - 05/12/2015 - 03:23

        yaş-36cevaplakapat

        • mevlut guler - 28/12/2015 - 01:20

          Dünya
          Nefis
          Toprak ve olum gelir bütün dertler bitercevaplakapat

    • mevlut guler - 28/12/2015 - 01:19

      Dünya
      Nefis
      Toprak ve olum gelir bütün dertler bitercevaplakapat

  • hasan hüseyin özgenç - 05/12/2015 - 03:50

    serbest meslekcevaplakapat

  • hasan hüseyin özgenç - 05/12/2015 - 03:52

    cinsiyetim erkekcevaplakapat

  • Kadir Botan - 30/12/2015 - 11:04

    “Yarışmaya katılan yazarlar eserleriyle ilgili basım, yayım, devir, dağıtım vb. her türlü telif haklarını Yüksek İhtisas Üniversitesine devredeceklerdir” böyle bir saçmalık dünyanın hiç bir yerinde olamaz. Sadece dereceye giren hikayelerin telif hakları sizde olur, dereceye girmeyenlerin hakkına sahip olamazsınız bu bir suçtur. Ayrıca çok komik ve saçmadır. Hangi ülkede yaşıyorsunuz siz, bu ne mantık be kardeşim. Adam senin yarışmadan derece alamazsa başka yarışmaya gönderir eserini. Allah akıl fikir versin size emi!!!!cevaplakapat

  • ürünsu karaca - 31/12/2015 - 23:58

    ibnisinaoykuleriqmail.comcevaplakapat

  • Ata türker - 07/01/2016 - 05:44

    Bu tür yarışmalar, sonucu önceden belirlenmiş yarışmalardır. Hedefteki bazı kişileri bir yerlere getirmek amacı güttüğü için asla başka birine ödül verilmez, verilemez. Ağzınızda kuş tutsanız olmaz. Orhan Pamuk’tan güzel yazsanız bile olmaz. Ülkemizde maalesef durum bu, insanlar kullanılıyor ve eserleri tahakküm altına alınıyor. Bu tür yarışmalara eser göndermeyelim arkadaşlar.cevaplakapat

    • gül - 28/02/2016 - 19:46

      Size kesinlikle katılıyorum.cevaplakapat

    • ayse nur bolat - 29/03/2016 - 17:14

      Katilmiyorum. Ben gayet kendi halinde bi üniversite öğrencisi olarak ikinci oldum.cevaplakapat

  • Sevgi Günel - 15/03/2016 - 09:40

    DERECESİ Öykünün Adı Öykünün yazarı
    Birinci Milattan Sonra Demet TÜRKMEN
    Birinci Yaradılışın
    Düzensizliği
    Ece İrem DİNÇ
    İkinci Beterin Beteri Var Ayşe Nur BOLAT
    İkinci Duman Neval YERCİK
    Üçüncü Ters Doğum Seyfi ŞİRİN
    Üçüncü Yeni Bir Gün Yeni Bir
    Umu
    t
    Halit KIRATLIcevaplakapat

    • Halit kıratlı - 22/03/2016 - 18:00

      Size katılmıyorum yarışmanın sonucu önceden belli olsaydı ta silopiden bir öğretmen olarak katılan ben dereceye giremezdim m sanirimcevaplakapat

30679478Muhammet Uzuner’in rol aldığı İngiliz yapımı “Light Years” adlı film, 2-12 Eylül arasında düzenlenecek 72’nci Venedik Film Festivali’nde yarışacak.

“Uluslararası Film Eleştirmenleri Haftası Bölümü”nde yarışacak olan yapımda Uzuner, İstanbul’da tanıştığı bir İngilizle evlenerek yaşamına İngiltere’de devam eden Türk mühendisi canlandırıyor.

Daha önce rol aldığı “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmiyle Cannes Film Festivali’ne katılan Uzuner, “Filmin yönetmeni Esther May Campbell, beni rol aldığım ‘Bir Zamanlar Anadolu’da da izlemiş ve DEE rolü için çok uygun bulmuş. Bana ulaştıklarında çok heyecanlanmıştım. Senaryoyu okuyunca hem hikâyenin bütününden hem de oynamam istenen karakterden çok etkilendim ve hemen kabul ettim. Cannes Film Festivali’nden sonra bu kez yabancı bir yapımla yine Avrupa’nın en önemli festivallerinden biri olan Venedik Film Festivali’nde olmaktan çok mutluyum” diye konuştu.

Kaynak: Hürriyet (3 Ağustos 2015)

sanssizliklar-komedyasiAli Hanbay’ın “Şanssızlıklar Komedyası – Ara” adlı romanı Beyaz Baykuş Yayınları etiketiyle yayımlandı.

İlahi bir ARA’yış…

Benlik algısı oldukça bulanık olan Marut Safil, gözlerini Huzur Oteli’nde gayet huzursuz bir ruh haliyle açar. Elbette ki, mutsuzdur. Ve mutsuzluğa katlanmanın yolunun nelerden geçtiği sorusunun cevabını, üzerinde sürekli taşıdığı üç kimliği ve şüpheden ibaret varlığı ile en iyi yine Marut biliyordur. Hele durmaksızın kar yağıyor, saatler gece yarısını geçer geçmez bir tarikatın kimliksiz müritleri ellerinde Smith-Wesson’larıyla diz boyunu aşmış karda şehre dağılıp buldukları her köpeğin kafasına birer kurşun sıkıyorsa. Ve gri bir köpek hayaleti, köpek katillerinin yalnızca yüzlerini parçalıyorsa. Ve her fırsatta bir ayna karşısına geçip “Ben kimim?” sorusuna cevap arayan başta Marut ve diğer kayıp ruhlar umudu, mutluluğu nerede arayacaklarını bilmiyorlarsa.

Ancak, ünlü rüya yorumcusu, aykırı gazeteci ve en mühimi de bir Hurufi olduğu iddia edilen gizemli bir şahsın o “sırlı” dünyasında bütün soruların cevabı mevcuttur. Yüzünde ve vücudunda ilahi harfleri ayan beyan görmekle kalmayıp aldığı her nefeste onları içinde de hisseden bu kişi, ebedi mutluluğa giden yolun yalnız harflerden geçtiğini başta Marut Safil olmak üzere etrafındaki inananlara gösterecek ve beklenen o kurtarıcı, Mehdi olduğuna herkesi inandıracaktır. Çünkü inanmalarını gerektirecek bütün ilahi işaretler tüm açıklığıyla ortadadır.

Edebiyat dünyasının yeni soluklarından Ali Hanbay, bu ilk romanında okuru gerçek ile kurmaca âlemin, düş ile hakikatin, mekân ile zamanın iç içe geçtiği; karakterle karakterlerin, suretlerin, ölümlerin ve yazar ile kahramanın yer değiştirdiği büyülü ve girift bir dünyanın kapılarını ARA’lamaya davet ediyor.

edebiyathaber.net (3 Ağustos 2015)

calibropromo-1416149079-300x171Aşağıdaki listede, Temmuz 2015’te Babil ve Calibro Store üzerinden en çok satılan 10 e-kitap bulunmakta:  

  1. Küçük Prens - Can Çocuk
  2. Üç Kıtada Osmanlılar – Timaş Yayınları
  3. Hz. Muhammed’in Hayatı – İnsan Yayınları
  4. Dikkat Vücudunuz Konuşuyor – Elma Yayınevi
  5. Ben Deli miyim?- Papersense
  6. Yaşlı Adam ve Deniz – Bilgi Yayınevi
  7. Bakele – April Yayıncılık
  8. Yalanlar Bilimi Psikiyatri – Aylak Kitap
  9. Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu? – Papersense
  10. Ruhi Mücerret – April Yayıncılık

modiglianiKadraj Sinema, ressamları konu alan 17 harika filme yer verdi.

1-Frida (2002)

2-Girl with a Pearl Earring (2003)

3-Klimt (2006)

4-Modigliani (2004)

5-Surviving Picasso (1996)

6-Goya’s Ghosts (2006)

7-Basquiat (1996)

8-Séraphine (2008)

9-Big Eyes (2014)

10-Pollock (2000)

11-Camille Claudel, 1915 (2013)

12-Artemisia (1997)

13-Nightwatching (2007)

14-Love Is the Devil: Study for a Portrait of Francis Bacon (1998)

15-Caravaggio (2007)

16-Carrington (1995)

17-Van Gogh (1991)

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2015)

  • nesrin - 31/07/2015 - 23:49

    Bugün bu listeyi gördüğüme çok çok sevindim.Ne ilginç değil mi bizden bir tane olsun bir yönetmenin de ne biliyim işte bir ressamla,bir müzisyenle ilgili filmi ne zaman olur diye düşünemeden edemedim.Ya da edebiyatçıbirinin?Neveser Kökteş’in yaşamını çok çok merak ediyorum örneğin.Bu listeye Tim’s Vermeer (o dönemde ressamların nasıl fotoğraf çekimi gibi resim yapma tekniğini ortaya koyan)filmini de eklenir mi ki?Soluksuz izledim.Film boyunca hayretler içerisinde ağzım açık kaldı…cevaplakapat

drinkable-bookDDB New York ve Water is Life, suyu temizleyen bir kitap ürettiler. Kitapla hem insanları bilinçlendirmeyi hem de içilebilir su elde etmeyi hedefliyorlar.

Fizikist’in haberine göre, kitabın sayfaları mikroskobik gümüş zerrecikler içeriyor. Suyu bir sayfanın üzerine döktüğünüzde su; kolera, E. Koli ve tifo gibi zararlı bakterilerden %99 oranında arınıyor. Kimyager Theresa Dankovich bu buluşu gerçekleştiren isim. Gıda kalitesine sahip mürekkeple basılan sayfalarda, “çöp ve dışkıları su kaynaklarından uzak tutun” gibi temel hijyen bilgileri yer alıyor. Mucizevi filtre sayfaların üretimi kuruş kadar ucuz maliyetli ve tek bir kitap bile bir kişinin dört yıllık su ihtiyacını giderebilecek kapasiteye sahip.

DDB ve Water is Life daha önce de dikkat çekici insani yardım çalışmalarında işbirliği yapmışlardı. Bunlar arasında ödüllü kampanya #FirstWorldProblems da bulunuyor.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2015)

mek son kapak 01Söyleşi: Merve Koçak Kurt

Muhtelif Evhamlar Kitabı, Ömür İklim Demir’in ilk öykü kitabı. Yapı Kredi Yayınları tarafından okura sunuldu. Demir, 1980’de Adana’da doğmuş. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş. Yedi yıl ceza avukatı, üç yıl da reklam yazarı olarak çalışmış. Öğrencilik yıllarında çeşitli fanzinlerde ve teknoloji dergilerinde yazarlık yapan Demir’in ilk öyküsü 2010’da Varlık’ta yayımlanmış.

İlk kitabını çıkaran Demir’le hayata bakışını ve öykü anlayışını konuştuk.

Adından başlayalım öncelikle: Niçin “Muhtelif Evhamlar Kitabı”?

Açıkçası onlarca isim vardı aklımda, isim seçerken biraz kararsız kaldım. İçler Dışlar Çarpımı ya da Sessizliği Öldüren Tuzluk gibi kitaptaki öykülerden birini seçiyordum ilk başta, sonra bir öyküyü öne çıkarmanın yanlış olduğunu düşündüğüm için vaz geçtim. Sonrasında pek çok arkadaşıma sordum, küçük çapta bir oylama bile yaptım. En sonunda öykülere yakışacak en güzel çatının Muhtelif Evhamlar Kitabı olacağına karar verdim.

Kitabınızda, birbiriyle bağlantılı hikâyeler de var. Bu önceden düşünülmüş bir kurgu mu? Neden ‘roman’ değil ‘öykü’ mesela?

Evet kitaptaki bazı hikâyeler arasında küçük bağlantılar ya da kesişimler var, bu bağlantıların bir kısmı hikâyeler ortaya çıktıkça kendiliğinden oluştu, bir kısmıysa en başından beri aklımdaydı. Hikâyeler arasında bağlantılar olsa da her birinin bir diğerinden bağımsız okunduğunda dahi anlamlı olmasına mümkün olduğunca özen gösterdim. Neden roman değil de, öykü… Böyle bir ayrımım yok, birini diğerinin yerine koyamam; sadece öykünün bana daha fazla bilinci ve anlatım şeklini deneyimleme fırsatı sunduğunu söyleyebilirim. İleride roman türünde de yazmayı düşünüyorum.

İçler Dışlar Çarpımı’nda “Net bir günü, net bir cümlesi olmadan başladı her şey; kendiliğinden, ağır ağır, içimizde hasıl oldu. Zaten o dönemlerde, hayatımızı takvim yapraklarına kaydetmek gibi bir alışkanlığımız yoktu. Bir ölümlerin tarihini bilirdik, sayıları artınca onları da bilemez olduk.” diyor kahraman. O günden bu yana bir şeyler değişti mi?

Maalesef hiçbir şey değişmedi, ölümlerin, katliamların sayısı eskisinden de fazla. Artık ölüm evlerden, sokaklardan, televizyon ekranlarından, telefonlardan, internetten taşıp içimize siniyor. Ölüm videoları, görmeme ihtimalimize karşı kırmızı daireler içinde gözümüze sokuluyor, hepsini tekrar, tekrar ve tekrar izliyoruz. Sonra öyle sıkılıyor ki ruhumuz tüm bu ölümlerden, gündelik hayatlarımızı bile yaşamaya utanır oluyoruz.

Bir öykü kahramanınızın diliyle, “Dışarısı kalabalık. Dahil olamayacağım hikâyeler geçiyor önümden.” diyorsunuz. Hayatla hikâyat öyle çok ayrı şeyler midir sizin için?

Sartre, “Bir insan her zaman bir hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle ve başkalarının hikâyeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.” der; bu söze kelimesi kelimesine katılıyorum. Her birimiz ete kemiğe bürünmüş hikâyeleriz. Kimimizin hikâyesi bir başkasınınkinine temas etse de -ya da bazı açılardan bir diğerini andırsa da- hiçbiri birbirinin aynı değil. Hiç farkında olmadan, tek satır dahi olsa bir başkasının hikâyesinde yer almak, en basitinden sigara için ateş istemekle bile mümkün. Kimbilir belki de önemsiz bir sohbetin içinde “Tam içeri giriyordum ki biri benden ateş istedi.” diye eser miktarda bulunacağız. Bir de bütün bunların dışında, kıyısından köşesinden geçmediğimiz veya geçemediğimiz, dolayısıyla dahil olmadığımız hayatlar var; tabii onlara da koca bir “diğerleri” parantezi içinde alakasızca dahil oluyor olabiliriz, bunu asla bilemeyiz. Velhasıl, hayatı hikâyeden, hikâyeyi hayattan ayırmak mümkün değil.

Trende“Vaktiyle bir rüyaya malzeme olacak kadar muhteşem yaşamışız. Şimdiyse bir kabusun ortasındayız.” cümlelerinden yola çıkarak soruyorum: ‘Geçmiş’ hep ‘geçmiş’ midir, yoksa okurken, yazarken, yaşarken ‘şimdi’ ile kıyasladığımız bir kavram mıdır en çok? Öykülerinizi kurarken “geçmiş-şimdi-gelecek” üçgeninde nerede durursunuz?

Geçmiş, sahip olabileceğimiz tek masal; bu nedenle de onu var olduğundan daha görkemli hatırlamayı çoğumuz seviyoruz. Ben de o gruba giriyorum, çünkü yaşanmış olayları irdelemek, o olayların diğer olaylarla ve insanlarla olan bağlantılarını görebilmek hep daha kolay oluyor. Şimdiki zaman dediğimiz de geçmişin bize dokunan son uzantısı diye düşünüyorum. Ne de olsa bugün dediğimiz, kendinden önceki binlerce günün ağırlığı altında ezilen bir başka günden ibaret. Yazarken de çoğunlukla bu geçmiş-şimdi arasındaki bölgede geziniyorum.

“Burgonya, malahit yeşili, camgöbeği, elektrik mavisi, mor, safran sarısı, galibarda, şeker pembe, gül kurusu, hardal sarısı, ateş kırmızısı, şarap kızılı, şeftali rengi, vişneçürüğü, koyu bordo, siyah diye içinden renkleri sayarken” ve “Midye dolma, kokoreç, sigara, şarap, ter”, “Kişmiş, kebabiye, safran, kakule, anason, köri, köfte baharı, muskat…”ı koklarken buluyor okur kendini birden. Renklerin ve kokuların bir öykücü olarak hayatınızdaki/ yazınızdaki yeri nedir?

Renkler ve özellikle de kokular, farketmesek bile aklımıza kazınıyorlar; çoğunun hafızamızda yer ettiğini, ancak içlerinden birine alakasızca denk geldiğimizde fark edebiliyoruz. Çamaşır makinesinden yeni çıkmış çarşaf kokusu mesela beni çocukluğumun geçtiği evin bahçesine götürür, çimenlerin üstünde dalgalanan çamaşırları, sokakta top oynayan çocukları görürüm ama neden aklım oraya gider bilmem. Bir de çağla yeşili ya da öyle bir renk var, onu da ne zaman görsem aklıma karşı komşumuzun solgun Renault 12’si gelir. Aşağı yukarı hepimizin hayatında böyle sebepsizce ortaya çıkan pek çok koku ve renk olduğuna inanıyorum, sanırım bu nedenle hikâyelerimde de kokuları ve renkleri çok kullanıyorum.

Bir de hayatımıza yön veren isimler, markalar, reklamlar, ön yargılar, kabuller, kalıplar, klişeler, “Harper’s Bazaar, mart sayısı; Marie Clair, mayıs sayısı; Elle, temmuz sayısı…” derken… Sonuç/ta ne oluyor?

Özel hiçbir şey olmuyor, markaların, reklamların, kalıpların, klişelerin bir önemi yok; onların bizi daha değerli ya da daha dejenere hale getireceğine inanan bizleriz.

“Bir öykünün içinde olsaydı, hikâyenin tam bu noktada bitmesini çok isterdi Selim. Fakat öyle olmadı. İki saat içinde salondaki illüzyon sona erdi; çünkü mutlu son diye bir şey yoktu, uzun vadede bütün hikâyeler mutsuz biterdi.” Yaşadığınız hayatın, yaptığınız işin, aidiyetlerinizin nasıl bir etkisi var ‘hikâye’nize? Bir gün ‘mutlu son’lu bir öykü okuyabilir miyiz kaleminizden çıkma?

Yaşadığım hayatın mutlaka etkisi olmuştur fakat bunu analiz edip tam olarak nasıl bir etkisi olmuştur kalem kalem sıralayamam, ne de olsa hepimiz kendimize karşı biraz körüz. Mutlu sonlara gelince, elbette öyle hikâyelerim de var; tarz olarak daha eğlenceli, daha çizgi roman kafasına yakın kurgular olduğu için onları bu kitaba dahil etmedim. İlerleyen dönemlerde onları da ayrıca derlemeyi düşünüyorum.

Kitabınızın dili, kurgusu ve anlattığıyla nasıl bir iz bırakmasını isterdiniz okurda?

Bu benim tahayyül edebileceğim bir durum değil, buradan sonrası okurla kitap arasında. Umarım öyküleri okurken sadece kendilerine değil, hiç karşılaşmadıkları insanlara da rastlarlar.

Söyleşi: Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (31 Temmuz 2015)

sabahattin-aliEvrensel gazetesinin haberine göre, Notos Atölye 7 Kasım-12 Aralık arasında Sabahattin Ali okuması yapacak. 

Atilla Birkiye’nin sorumluluğunda yürütülecek atölyede, Sabahattin Ali’nin romanları “Kuyucaklı Yusuf”, “İçimizdeki Şeytan”, “Kürk Mantolu Madonna”, hikayeleri; “Hasanboğuldu”, “Hanende Melek”, “Yeni Dünya” ve “Gramofon Avrat”tan yola çıkan okumalarla usta yazarı anacak.

Sabahattin Ali’nin gerçekçi edebiyatta özel, öncü bir rolü vardır. Özellikle de hikayeleriyle yaptığı çıkışla sesini duyurmuş, gerek kendi kuşağı, gerekse sonraki kuşaklar üzerinde etkili olmuştur. Köyü ele alış biçimi, sorunları dile getirişi zamanında büyük yankı uyandırmış olmakla birlikte bugün de güncelliğini korumaktadır. Öte yandan üç romanı olmasına karşın, romanları da iz bırakmış olup, günümüzde en çok okunan kitaplar arasındadır.

Altı hafta sürecek olan atölyede, yazarın yaşam öyküsü anlatılacak; romanları ve bazı hikayeleri çözümlenecek. Ele alınan yapıtlardaki “tema”, “olay örgüsü”, “biçem” gibi yazınsal özellikler belirtilecek; karakterler ayrıntılı bir biçimde incelenecek, aralarındaki ilişki, benzerlik üzerinde durulacak.

Atölyenin programı şöyle;

  1. Ders: Aldırma gönül, aldırma!
    Sabahattin Ali’nin yaşam öyküsü, yazarlığı, hikayelerine bakış ve Hasan gerçekten boğulmuş muydu?
  2. Ders: Eşkıya mitosu-1
    Kuyucaklı Yusuf romanını okuma, karakterlerin özellikleri, gözlem, çözümleme, yorumlama.
  3. Ders: Eşkıya mitosu-2
    Kuyucaklı Yusuf romanını okuma, karakterlerin özellikleri, çözümleme, yorumlama.
  4. Ders: İçimizdeki şeytan, içimizdeki aşk
    İçimizdeki Şeytan romanını okuma, karakterlerin özellikleri, çözümleme, yorumlama.
  5. Ders: Yılların ardından gelen
    Kürk Mantolu Madonna romanını okuma, karakterlerin özellikleri, çözümleme, yorumlama.
  6. Ders: Hayatın çarklarında varolmaya çalışan kadın
    Üç hikaye, “Hanende Melek”, Yeni Dünya” ve “Gramofon Avrat”.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2015)

yarina notlar1Mert Çuhadaroğlu’nun yeni kitabı “Yarına NotlarYitik Ülke Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Yaşam koçluğu yapan Mert Çuhadaroğlu, sürükleyici diliyle farkındalık yaratmaya devam ediyor. Kitabın arka kapak yazısında okura şöyle sesleniliyor:

“Hayatını Seç” ve “Hayatını Değiştir” kitaplarının yazarı Mert Çuhadaroğlu bu defa ister bir solukta okuyup bitireceğiniz isterseniz her gün başka bir sayfasını açıp kendinize bir not seçebileceğiniz özel ve keyifli bir kitapla karşınıza çıkıyor.

Bu kitap tam ihtiyacınız olan zamanda tam ihtiyacınız olan cümleyi size vermeyi vaat ediyor. Her gün bir defa kitabı açın, ister sırayla, ister gelişigüzel seçilmiş bir yarına not okuyun. Karşınıza çıkacak olan not en çok ihtiyaç duyduğunuz şey olacak, hayatta her zaman öyle olur. İçinde olduğumuz deneyim en fazla şey öğrenebileceğimiz deneyimdir.

“Hayatını Seç” ve “Hayatını Değiştir” isimli kitaplarımdan sonra sizleri üçüncü kez bir yolculuğa davet ediyorum. Bırakın yarına notlar geleceğinizi aydınlatsın, yolunuzu daha kolay çizmenize ve kendi notlarınızı oluşturmanıza yardımcı olsun.

Yarına not: İç sesine güven ve bir not seç.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2015)

30608823Ünlü yönetmen Ferzan Özpetek, “Kemerlerinizi Bağlayın” ile Vietnam’da ödüle layık görüldü.

21–26 Temmuz arasında Hanoi şehrinde düzenlenen 5. MovieMov İtalyan Film Festivali’ne katılan film, Vietnamlıların oluşturduğu jüri tarafından En İyi Film seçildi. Özpetek, 2010 ve 2011 yıllarında, festivalin Bangkok’taki edisyonlarında da “Serseri Mayınlar” ve “Şahane Misafir” filmleriyle birincilik kazanmıştı.

Amerika’daki Lincoln Film Enstitüsü Merkezi tarafından “Filmleri mutlaka izlenmesi gereken 10 İtalyan çağdaş yönetmen” arasında yer alan Ferzan Özpetek, İtalyan sinema Oscar’ları olarak anılan David di Donatello’ya da aynı filmle 11 dalda ödüle aday gösterilmişti.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2015)

2Parende dergisinin Ağustos sayısı yayımlandı.

Parende Dergisi, genç yazarların kelimelerini ağırlayan bir edebiyat dergisi olma yolundaki gayretlerini sürdürüyor. Dergi; deneme, şiir, öykü, eleştiri ve daha birçok edebi türü barındırıyor. Dergi her ay bazı sanatçıları konuk ediyor. Ağustos ayının konuğu ise İkinci Yeni’nin önde gelen isimlerinden Turgut Uyar ve usta tiyatro oyuncusu Müşfik Kenter.

Dergiye katkı sağlayan isimler ise şu şekilde:

Biyografi:
Azimet AVCU
Mualla Kübra KARA

Öykü:

Abdullah ÇOK
Bahadır DİLEK
Fatma Nur KAPTANOĞLU
Melek ÖREN
Zehra KARACANLI

Şiir:
Ada KİLİKYALI
Arif METE
Azimet AVCU
Ecem ÖZYİĞİT
Elif ÖZTÜRK
Ercan GÜMÜŞ
İsmail Can KARAKUŞ
Kadir YILDIZ
Selim YÜCEL
Tibet KİLİKYALI
Yavuz YÜNT

Gazel:
Nihat KAÇOĞLU

Deneme:
Esra KARAGÖZ
Eylem Nur AKARSU
Şebnem YILMAZ

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2015)

  • bahadır yavuz - 31/07/2015 - 14:20

    harika haber!cevaplakapat

17 May - Man BookerEdebiyat dünyasının prestijli ödüllerinden Man Booker’da 13 kitaplık uzun liste açıklandı.

Kısa liste 15 Eylül, ödül sahibi ise 13 Ekim 2015’te duyurulacak. Ödülü kazanan 50 bin poundun da sahibi olacak.

İşte uzun liste:

-Bill Clegg (ABD) – Did You Ever Have a Family (Jonathan Cape)

-Anne Enright (İrlanda) – The Green Road (Jonathan Cape)

-Marlon James (Jamaika) – A Brief History of Seven Killings (Oneworld Publications)

-Laila Lalami (ABD) – The Moor’s Account (Periscope, Garnet Publishing)

-Tom McCarthy (İngiltere) – Satin Island (Jonathan Cape)

-Chigozie Obioma (Nijerya) – The Fishermen (ONE, Pushkin Press)

-Andrew O’Hagan (İnglitere) – The Illuminations (Faber & Faber)

-Marilynne Robinson (ABD) – Lila (Virago)

-Anuradha Roy (Hindistan) – Sleeping on Jupiter (MacLehose Press, Quercus)

-Sunjeev Sahota (İngiltere) – The Year of the Runaways (Picador)

-Anna Smaill (Yeni Zelanda) – The Chimes (Sceptre)

-Anne Tyler (ABD) – A Spool of Blue Thread (Chatto & Windus)

-Hanya Yanagihara (ABD) – A Little Life

edebiyathaber.net (30 Temmuz 2015)

sema-kaygusuzSema Kaygusuz’un 2009’da yayımlanan “Yüzünde Bir Yer” adlı romanı az alışılmış biçimde, yazarın önsözü ile başlar. Bu önsözü özel kılan; yazarın düşünce dünyasından, entelektüel birikiminden, otobiyografisinden bazı kesitler barındırması; belki de daha önemlisi bu önsözün romanın da edebi biyografisini oluşturuyor olmasıdır.

Bahsi geçen önsöz aynı zamanda, yapıta ilişkin düşünsel ön kurguyu da biçimlendirir ve böylece bir düşünce romanı olan yapıtı da beslemiş olur.

Romanın önsözündeki edebi biyografi, yazarın yaşamına ilişkin bilgiler sunarken bunun yanında asıl dikkat çeken nokta; yazarın hayatının kendisine kattıkları, bunu edebi ortamda nasıl dile döktüğü ve düşünsel tutumunu ortaya koyma biçimidir.

Romanın önsözü tarihsel olarak ne kadar gerçekse, yazar bu önsözde kendi insancı gerçekliğini ne ölçüde ifade ediyorsa, romanın tematik kurgusu da yazarın insancı gerçekliğini ve duruşunu o denli sürdürüyor. Romanda anlatıcı yazar önsözün düşünsel, yalın ve hümanist atmosferine denk düşen bir tematik kurguyu, imgesel, mitsel, estetik ve dilsel kurguyla bütünleştiriyor.

Önsözde ifade edilen gerçeklik, geçmişinde yaşadığı acı olayların mahcubiyetiyle bir yaşam kuran; yani bir anlamda hatıralarıyla yaşayan babaanne Bese’nin suskunluğunda şekillenir. Yaşadığı acıyı, eksilerek sağ kalmasının verdiği mahcubiyet içinde kimselere hikâyesini anlatamayan Bese yalnızca “bizi kestiler” sözünü söyleyiverir ve böylelikle anlatıcı yazar acısını bilmediği kıyımlardan, akrabalarından, insanlarından yani babaannesinin yüzündeki   “o yerden” haberdar olur. O nedenle bu romanı suskunluğun romanı olarak da nitelendirebiliriz.

Bese’nin kimliğinden ve yitirilmişliklerinden dolayı yaşadığı suskunluğu çözen anlatıcı yazar, önsözünde düşünsel açıdan vurguladığı gibi romanda tematik kurguyu şu üslupla biçimlendirmiştir: Zulmedene, zulmünü anlatırken bir bakıma bunu zulmetmeden yapmış, zulmün dilini kullanmamıştır. Suskunluğu, mahcubiyeti, katili ya da mazlumu; kimseyi kahraman etmeden öyküselleştirmiştir. Öyküyü edebi adap ile kurgulayan yazar anlatıcı böylece estetik ve de etik olan bir anlatım diline erişmiştir, denebilir.

“Kurbanın suskunluğu, utancın da suskunluğudur” (Kaygusuz 2012, 9) diyen anlatıcı yazar, romanı tekil bir dille yaratmamış, ötekiliğin dilini reddederek, mağrurun ve mağdurun suskunluğunu eşit ölçüde utanca bağlamıştır.

Anlatıcı yazar, üsluptaki bu dengeyi kendi deyimiyle incir lisanıyla oluşturmuştur. Romandaki incir, şehvetiyle, doğada var olma gücüyle ve kendini yenilemesiyle öne çıkar, kadını simgeler. Kadın bir anlamda kendini ıssız dünyasında var eden, ıssızlığına rağmen yaşama ve yaratmaya ortak olan, doğa gibi kendini var eden ve var ettiğini sarmalayandır.

Kendisini ıssızlığıyla, dirimsel gücüyle var eden kadın; yani Bese ile anlatıcı yazar barışın ve birleştirmenin dilini arar. Keza yazar anlatıcının yarattığı dil romanda da belirtildiği gibi “incir lisanı”dır. İnci lisanı kadının, acının, suskunluğun bir o denli de hayata bağlılığın dilidir. Böyle bir dil ancak hem mağdurun hem de mağrurun tarihsel hafızasının tartışılmasına zemin hazırlayabilir.

yuzundeRoman, içerik ve dokusuna uygun olan ve aynı zamanda tematik kurgusuna da eşlik eden,   “Ah” ve “Tüh” bölümlerinden oluşsa da aslında bu iki bölümü birbirinden belirgin bir şekilde ayırmak doğru olmaz; zira ikinci bölümde, birinci bölümden kopuk yahut ayrıksı bir konu işlenmemiştir. Birinci bölümde suskunlukla üstü örtülmüş; gizlenmiş gerçeklerin farkındalığı ile yakınma varken; ikinci bölümde çaresizliğin verdiği bir inleme söz konusudur.

Yazar anlatıcı, suskunluk ve utancı incir, yani kadın lisanıyla anlatırken mağrur ve mağduru mitolojik dünyadaki figürlerle arar ve yaşanılan kıyımı, katliamı anlatmayı, mitoloji dünyasına taşır dolaylı bir hatırlatma yoluna başvurur; acıyı gündelik dilin anlatımından sıyırarak hikâyelerini edebiyatın ipeksi avucunun içine bırakır. Böylece tarihsel ve toplumsal yaşanmış bir olayı edebiyatın estetik ve kurgusal dünyasında işleyerek gündelik anlamların dışına çıkar ve edebiyatın anlam dünyasında biçimlendirir; dolayısıyla ölümsüzleştirir.

Romanda iyi ile inanılan iyi mitolojik figür Hızır örneğinde açımlanır. Yazar anlatıcının yarattığı yahut şekillendirdiği Hızır dikotomiktir; iyiliğinin yanında, bir adamın teknesini, çalınacağını öngördüğü için delip; batıran Hızır’dır yahut; küçük bir çocuğun, büyüdüğünde zalimin biri olacağını ilahi bir güç yardımıyla hissettiği için, onu katledendir. Dolayısıyla mutlak iyi ya da mutlak kötü yoktur.

Romanda yine tarihsel metinler yahut mitolojilerden alıntılanarak şekillendirilen ve Hızır ile bir araya getirilen Zulkarneyn figürü de insanları katleden; gittiği yere ölüm ve hastalık getiren zalim bir hükümdardır ve bununla birlikte romanda Hızır olacakken, ya da Hızır doğacakken; anne ve babasının uykuda kalmasına kurban olan, talihsiz ya da talihini Hızır’a kaptırmış, babasının daima kusur bulduğu bir dünya fatihi, babasının ve Hızır’ın ona verdiği bu aşağılanmışlık duygusu ile çareyi ölümsüzlük suyunu içmekte arayan ve mücadelesinin sonunda ölümsüzlüğü dahi Hızır’a kaptıran; Hızır artığı bir Zulkarneyn vardır.

Yazar anlatıcının bir araya getirdiği ve şekillendirerek aktardığı biri dünyasal gücü, diğeri kültürel değeri simgeleyen iki mitolojik figür, tıpkı incir ağacının hem öldüren yıkıcı; bir de doğuran, kendini var eden yapısıyla, tematik kurgunun terazi kefeleri olarak işlevselleşir.

Romanda, fotoğraf makinesi ve babaannesi Bese’nin hikâyesiyle karşımıza çıkan ve öteki benlik diye de adlandırabileceğimiz figür, bir o kadar kendi olan ve bir o kadar da kendinden ayrıksı iki kişilik gibidir. Bu yazar anlatıcı, bahsi geçen figüre kimi zaman serzenişte bulunurken kimi zaman ona sevgi ve şefkat ile yaklaşır. Kendi kendine (2. Tekil kişi ) “sen” diye seslenen yazar anlatıcı kimi zaman bu figürün nabzı olur, kimi zaman da hiçbir şeyi. Sen dediğinin yüzünde bir yer edinmek isteyen anlatıcı yazar, insanlık utancından mı yoksa; sen dediğini bir türlü içine sindiremediğinden mi; yahut onun içine sinemediğinden mi bilinmez ama bir türlü sen dediğinin yüzünün coğrafyasında bir yer edinemez ne yazık ki.

Anlatıcı yazar, diğerine “Uzak durarak dahil olmanın sırrına erişememiş birisin, ne yapsan ne etsen çiftleşemiyorsun dünyayla” (Kaygusuz 2012, 114) sözleriyle serzenişte bulunurken de, onun kendinde olanı var edemeyişinden yakınır ya da kendini yaşamın içine katamayışını eleştirir. Fakat kimi zaman da “Hiç olmazsa bir kerecik gözüm diye sev beni, alnında bir yere koysan billur cismimi, bir sürü çerçeveler bulsak seninle, yağmalamadan muhafaza etsek şeyleri, itham ve iltifat etmeden sonsuzluğunu bulsak saliselerin; alelade ya da özel, kaba ya da zarif bütün nitelikleri düzeltsek, baktığımız yerde göremediğimiz bir şey de olduğunu itiraf edip sussak birlikte ve bu ağzı sıkılıkla hiç övünmesek, ne güzel olurdu.” (Kaygusuz 2012, 115) sözleriyle onu içine alırken bir taraftan da onun içine girmek ister. Yazar anlatıcı suskunluğun dilinden yola çıkar ve birleşmenin diline varır ve bunu da incir lisanıyla yani; kadının diliyle yapar.

Roman uzlaşmanın dilini arar, bunu mitsel imgelerin gücüyle, iyiliğin ve kötülüğün göreceliğine vararak, suçlamaktan, düşman kabul etmekten ziyade anlamaya çalışmanın sırrını paylaşarak yapar.

Özge Sağınedebiyathaber.net (30 Temmuz 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z