Masthead header

Gazeteci ve belgesel programcısı Hasan Söylemez tek başına Afrika’nın 54 ülkesini bisikletle dolaşarak belgesel çekiyor. Dünyanın en zorlu ve en tehlikeli yolculuklarından birini yapan Söylemez, Afrika’da yaşayan insanların ne tür hayaller kurduğunu araştırarak Afrika’nın “Hayal Arşivini’’ oluşturmayı amaçlıyor.

Ocak 2017’de bisikletiyle Fas’tan yola çıkan Hasan Söylemez, altı ayda üç bin iki yüz kilometre pedal çevirerek önce dünyanın en büyük sıcak çölü Sahra’yı aştı daha sonra Moritanya, Yeşil Burun Adaları ve Senegal’i geçip Gambiya’ya ulaştı. “Journey To Dreams’’ (Hayallere Yolculuk) adını verdiği 54 serilik belgeselin 1. bölümünü de Gambiya’dayken YouTube’dan yayınladı. Merakla beklenen belgeselin sadece fragmanı sosyal medyada yarım milyondan fazla izlenmişti.

İngilizce ve Türkçe altyazıyla yayınlanan belgesel, hem Hasan Söylemez’in maceralarını hem de Afrikalıların anlattıkları “en büyük hayalleri’’ içeriyor.

“Afrika’yı Afrikalıların hayalleriyle anlatıyorum’’

Söylemez, “Henüz yolun başında sayılırım. Daha önümde 50 bin kilometreden fazla gidecek yolum var. Artık üç yıl, beş yıl, kaç yıl devam eder bilemiyorum. Halen ilk günkü gibi aşkla ve heyecanla pedal çevirip hayaller dinliyorum. Afrika’yı seviyorum ve Afrika’yı Afrikalıların hayalleriyle tanımaya ve anlatmaya çalışıyorum. Onlara en büyük hayallerini sorduğumda ilk başta çok şaşırıyorlar. Çünkü bu soruyu pek duymamışlar. Cevap verirken önce zorlanıyorlar daha sonra yavaş yavaş açılmaya başlıyorlar. Onlara sadece ‘en büyük hayalin ne?’ sorusunu sormuyorum. ‘En büyük hayalin için ne yapıyorsun’, ‘Hiç gerçekleştirdiğin büyük bir hayalin oldu mu’, ‘Ülken hakkında ve Afrika hakkındaki hayalin ne’ gibi yan sorular da soruyorum. Dinlediğim hayallerin rengi, bölgeden bölgeye ülkeden ülkeye ve hatta köyden köye değişiyor. Yaşanılan toplumun sosyal, ekonomik, politik, kültürel ve eğitim durumu insanların kurduğu hayalleri direkt etkiliyor. Bir insanı ve ülkeyi tanımak istiyorsanız hayallerini sormalısınız. Çünkü kurulan hayaller, geçmişe ve bugüne ayna tutarak geleceğin nasıl şekillendirileceğinin ipuçlarını verir.’’

“Journey To Dreams’’ (Hayallere Yolculuk) belgeselinin birinci bölümünü HD kalitede izlemek için>>>

Hasan Söylemez’in Afrika yolculuğu sosyal medya hesaplarından takip edilebilir.

Facebook: https://www.facebook.com/hasannsoylemez/

Instagram: https://www.instagram.com/hasansoylemez/1

Twitter: https://twitter.com/hasansoylemez

Hasan Söylemez; gazeteci, belgesel programcısı, yazar

2003 yılında yerel gazetelerde muhabir ve fotoğrafçı olarak gazeteciliğe başladı. İstanbul Üniversitesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken bir taraftan da gazetecilik yapmaya devam etti. 2006 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, siyasi, ekonomi ve kültürel yayın yapan Türkiye’nin en büyük bölgesel haber gazetesi ‘’Şark Haber’’i kurdu. 2007 – 2009 yılları arasında Star Tv ve Kanal D’de ekonomi ve gezi programlarında haber muhabirliği ve program sunuculuğu yaptı. 2010 yılında (yanına hiç para almadan) bisikletle sekiz ay 10 bin km Türkiye’yi dolaştı. 2014 yılında TRT1’de 30 bölüm yayınlanan belgesel haber programı ‘’Yoldaki Haber’’i hazırlayıp sundu. 2015 yılında kısa sürede ”çok satanlar” listesine giren ‘’Hayata Yolculuk’’ adlı kitabını çıkardı.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2017)

Sezen Aksu’nun ilk çocuk kitabı “Efe ile Bulut” Caretta Yayıncılık etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Caretta Çocuk tarafından yayınlanan Sezen Aksu’nun ilk çocuk kitabı “Efe ile Bulut” insan merkezli dünya anlayışımıza alternatif bir hikâye sunuyor.

Sezen Aksu renkli ve resimli çocuk kitabı ”Efe ile Bulut”ta doğayı, insanları ve hayvanları kapsayan bütüncül bir yaşam anlayışını günümüz çocuklarının dilinden anlatıyor ve onların anlam dünyalarında bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Hayvan sevgisi, dostluk, hoşgörü ve umudun ön planda olduğu hikâyede, Efe ve Bulut’un başından geçen maceralar yer yer eğlenceli, yer yer düşündüren bir dille aktarılıyor. Serap Deliorman imzalı; Ege ve Anadolu kültüründen esinlenen naif, sıcak ve modern bir tarza sahip illüstrasyonlar, çocuklara, herkesin eşit, değerli ve mutlu olduğu kocaman bir dünyanın mümkün olabileceğini hatırlatıyor. Sezen Aksu’nun çocukluğunda kardeşinin ve kendisinin başından geçen bir olaydan esinlenerek anlattığı hikâyenin aslı çok daha sert ve kötü anılarla son buluyor. Ancak Sezen Aksu, çocukların dünyaya dair inançlarını korumalarını istediği için “Efe ile Bulut”ta daha umut dolu bir hikâye anlatmayı tercih ediyor.

Sezen Aksu’nun anlattığı hikâye, Sibel Algan ve Gizem Çiçek tarafından metinleştirildi.

Türkiye’nin pek çok şehrinde sahnelenen aynı isimli müzikli çocuk oyununa da konu olan hikâyenin yayına hazırlık aşamasında büyük bir titizlikle çalışan Caretta Yayıncılık, kitap için başkanlığını Fide Danışmanlık Merkezi’nden Prof. Dr. Ümran Korkmazlar’ın yaptığı 10 kişilik psikolojik danışmanlar heyetinden ve Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Uzmanı Sevgi Alkan’dan da onay aldı.

Sevgi, hoşgörü, empati, korkuyu kabulleniş, özgüven, cesaret ve insanın özüyle olan ilişkisi gibi unsurların da işlendiği kitabın sonunda Sezen Aksu’nun çocuklar için yazdığı bir mektup da yer alıyor. Sezen Aksu mektupta çocuklara şöyle sesleniyor:

(…) Bilmediğimiz ve aslında bilmemiz gereken kocaman bir dünyanın kapılarını açar kitaplar bize. Başka insanları tanırız, başka çocukları, başka ülkeleri, hayvanları, doğayı, evreni… Ne kadar çok bilirsek, kitaplardaki ve çevremizdeki hayatlar üzerine ne kadar düşünürsek, kendimizi başkalarının yerine koyar ve ne kadar çok hayal kurarsak, bizimle beraber hayatlarımız da o kadar büyür. Peki, insanın hayatının büyük olması ne demektir biliyor musunuz? Kocaman bir hayatımız olduğunda bizden başkalarının da olduğunu anlarız bu dünya üzerinde. Mutluluklarımızın, sevinçlerimizin, bizi endişelendiren, hatta bazen üzen şeylerin sadece bizim başımıza gelmediğini, doğal olduğunu ve bizden farklı görünen insanların da aslında bizim gibi hissedebileceğini fark ederiz. Başka dilde konuşan, başka dinden olan, başka türlü düşünen, bizimkinden farklı bir ailesi olan ya da bizim hiç bilmediğimiz şeyler söyleyen birini anlayabiliriz. Biliriz ki o da bizim gibi bir insan. İşte o zaman herkesi sevebiliriz. Herkesin eşit olduğunu ve bizim neye hakkımız varsa, aynı şeylerin başkalarının da hakkı olduğunu; onların da bizim ihtiyaç duyduğumuz şeylere ihtiyaç duyduğunu anlarız. Çünkü her insanın hakkıdır mutlu ve özgür olmak, hepimizin sahip olduklarına sahip olmak. (…)

Kitap Hakkında

Sardunya Mahallesi rengârenk bir mahalle. Çocuklar, kediler, köpekler, kuşlar, ağaçlar neşe içinde. Efe ve sevimli dostu Bulut neşeyle oyunlar oynuyor. Osman Bey ise yine sinirli mi sinirli…  Balkona çıkmış, avaz avaz bağırıyor: “Yeteeerr! İstemiyorum bu işe yaramaz hayvanları mahallede.” Bir gün onlardan kurtulmak için bir plan yapıyor. Ama Osman Bey’in bilmediği bir şey var:  Her yerde hatta küçücük gibi görünen kalbimizde bile, dünyadaki her canlıya yer bulunur.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2017)

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, okulların kapanmasıyla beraber hem sanatsal yönden kendini geliştirmek hem de sosyalleşmek isteyen çocukları 10 Temmuz’dan itibaren yaz okulunda ağırlamaya hazırlanıyor.

SSM Yaz Okulu’nda çocuklar; sanat etkinliklerinden yogaya, dans atölyelerinden kampa, bilim ve teknoloji atölyelerinden pikniğe kadar pek çok alanda kendilerini geliştirme fırsatı bulacak.

Cihangir Yoga eğitmenlerinin rehberliğinde gerçekleştirilecek “Müzede Yoga” ile çocuklar, esneklik ve güçlerini arttırarak koordinasyon becelerini geliştirecekler. Çocukların kendi bedenlerine dair algılarının güçlendirilmesinin hedeflendiği etkinlik kapsamında konsantrasyon ve hayal gücüne yönelik çalışmalar da yapılacak.

SSM’nin geniş bitki çeşitliliğine sahip bahçesinde çocuklara kamp deneyimi yaşatacak “Müzede Kamp” etkinliğiyle çocuklar; çadır kurmayı öğrenerek, kampa ait ritüelleri gerçekleştirecek ve takım çalışmalarında aktif rol alacaklar.

SSM’nin farklı yönleriyle tanıtılacağı “Müzede Sanat” etkinlikleri, çocukları klasik Türk resminin iki öncü ismi Feyhaman Duran ve Selim Turan’ın eserleriyle buluşturacak. Etkinlik kapsamında, “Feyhaman Duran. İki Dünya Arasında” ve “Selim Turan. Tez-Antitez-Sentez” sergilerini uzman rehberler eşliğinde keşfe çıkacak çocuklar, sergiler paralelinde gerçekleştirilecek atölye çalışmalarına da katılacaklar. Müze bahçesinde düzenlenecek rehberli turlarda ise çocukların bahçedeki sanat eserleriyle tanışması sağlanacak, aynı zamanda doğa konusunda bilinç oluşturulmasına da katkıda bulunulacak. Çeşitli atölyelerin de yapılacağı “Müzede Sanat” etkinliğinde; Merve Turan’la baskı, Erhan Cihangiroğlu’yla illüstrasyon, Enis Malik Duran’la da resim, heykel ve kukla çalışmaları gerçekleştirilecek.

“Müzede Piknik” etkinliğiyle çocuklar, Mutfak Sanatları Akademisi (MSA) tarafından hazırlanan kutularla öğle yemeğinde piknik yaparak müzede farklı bir deneyim yaşayacaklar.

“Müzede Dans” etkinliğiyle Swing İstanbul eğitmenlerinin moderatörlüğünde gerçekleştirilecek Lindy Hop Dans Atölyesi’nde çocuklar, swing müziği eşliğinde yapacakları danslarla ritim duygularını geliştirecekler.

Her gün farklı bir temayla gerçekleştirilecek “Müzede Bilim ve Teknoloji” atölyelerinde ise, çocukların öğrendikleri bilgilerden yola çıkarak kendi tasarımlarını ortaya çıkarmaları amaçlanıyor. Etkinlik kapsamında gerçekleştirilecek “Akıllı Kartpostallar”, “Karanlık olunca Lambası Yanan Kâğıttan Evler”, “Algoritmik Sanatla Tişört”, “Algoritmik Sanatla Poster” ve “Kâğıttan Piyano” başlıklı atölye çalışmalarında çocuklar yaptıkları projeleri yanlarında götürebilecekler.

Haftalık katılım bedelinin 1.100 TL olduğu SSM Yaz Okulu’na, hafta içi 09.00-17.00 saatleri arasında 7-12 yaş arası çocuklar katılabilecek.

Detaylı bilgi ve kayıt için>>>

edebiyathaber.net (29 Haziran 2017)

Yatçılık dergilerinde yayınlanan yazılarıyla tanınan Emir Kunt, son kitabında yatçılığın yazılı olmayan kurallarını kaleme aldı.

2012 yılında piyasaya çıkardığı ilk kitabı ‘Beyaz Türk Yatçıları’ndan sonra ‘Armatore’ adlı kitabıyla adından söz ettiren Kunt, üçüncü kitabı ‘Yatçılık Kültürünün Yazılı Olmayan Kuralları’nı da okurlarıyla buluşturdu. Kunt, işadamı kimliğinin yanı sıra tekne ve deniz tutkusuyla tanınıyor. Kunt’un kitabıyla ilgili yazdığı ‘Dalgalı Sohbetler’ başlıklı metin, Serhat Yiğit tarafından tanıtım için seslendirildi.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2017)

İnsanlık tarihinde farklı yürüyüş biçimleri olagelmiştir. Kimisi yürüyerek dünya tarihini değiştirmiştir,  kimi de yürüyerek kendi iç dünyasına zorlu bir yolculuk yapmıştır. Sanırım Werner Herzog’un yürüyüşü son kategoriye girmekte. Yeni Alman sinemasının en önemli temsilcileri arasında yer alan Werner Herzog’un 1974 yılında kaleme aldığı ve geçtiğimiz dönemde Jaguar Yayınları’ndan neşredilen Buzda Yürüyüş kitabı insanın iç dünyasına, dostluğa ve doğaya dair incelikli bir anlatı. Herzog, Alman sinemasının en önemli eleştirmenlerinden ve yakın arkadaşı, akıl hocası Lotte Eisner’in hasta yatağında ölmek üzere olduğunun haberini alınca, alışılmadık bir şeye kalkışıyor ve Münih’ten Paris’e yürümeye karar veriyor. Herzog, Münih’ten, Paris’e yürümeyi başarırsa Eisner’in hayatta kalacağına inanıyor ve hemen sırt çantasını, botlarını, pusulasını hazırlayıp ve bu zorlu yürüyüşüne başlıyor.  “Olamaz dedim, şimdi ölemez. Alman sineması şu an onsuz yapamaz, bu önemli kadının ölmesine izin veremeyiz”. 

Dostluk, inanç ve yalnızlık

Buzda Yürüyüş, Herzog’un Münih’ten Paris’e olan yolculuğu sırasında not aldığı olaylardan oluşmakta. Herzog 23 Kasım 1974 yılında başlıyor yürüyüşüne. Aklında hep Eisner var, onu yaşatabilme ihtimali var ve şu satırları düşüyor ilk güne: “Her şeye ağır basan tek düşünce var: Buradan uzaklaşmak. İnsanlar beni korkutuyor. Eisner’imiz ölmemeli, ölmeyecek, buna izin vermeyeceğim. Şu an ölüyor değil, çünkü ölmüyor. Şimdi değil, hayır buna hakkı yok. Kararlı adımlarımın altında yer sallanıyor. Hareket ettiğimde bir bizon hareket ediyor.  Dinlendiğimde bir dağ istirahata çekiliyor.  O, buna cesaret edemez! Etmemeli. Etmeyecek. Paris’e vardığımda hayatta olacak.  Ölmemeli. Belki daha sonra, izin verdiğimizde, ölebilir”

Herzog’u Münih’teki soğuk ve zorlu hava şartlarına dayanma gücünü veren Eisner’in yaşama ihtimali. Herzog attığı her kararlı adımda onun hayatta kalacağına dair geliştirdiği derin inanç. Kitap boyunca, Herzog’un satırlara düşürdüğü her cümlede hissedilen duygu yoğunluğu işte bu inanç oluyor. Avrupa medeniyetinin katı materyalist gerçekliğine karşı Herzog’un inancı oldukça spiritüel kaçıyor, ama onu tipide, karda, yağmurda ayakta tutan da o manevi hissiyat oluyor. Buzda Yürüyüş aynı zamanda, yalnızlık ve doğa üzerine de güçlü bir metin. Herzog, bu uzun yolculuğunda Almanya’nın taşralarından, terk edilmiş evlere, zor şartlar altında yaşayan göçmenlere, köylere, camları soğuktan buğulanmış müşterisi az lokantalara ve  yalnızlık içinde kederli şekilde uçan kuzgunlara, sokak köpeklerine varana kadar ilginç yalnızlık anlarına yer veriyor kitap boyunca. Herzog, yine kitap boyunca tüm yönetmenlik maharetini kullanarak oldukça sinematografik bir şekilde aktarıyor yaşadıklarını. Mesela yoğun yağmurun altında yapayalnız bir şekilde duran kuzgunu görünce şu satırları düşürmüş sayfalara: “İçimi kardeşçe bir his kapladı ve göğsümü bir yalnızlık hissi doldurdu”.  Buzda Yürüyüş bu anlamda sıklıkla Roland Barthes’ın “yaşam küçük yalnızlık darbelerinden oluşur ” sözünü akla getiriyor. Herzog’un yalnızlığı yoğun melankoli ve dramatize edilmiş değil aksine o yalnızlığını anlamlı kılmaya çalışıyor.

“Dünya kendini yürüyenlere gösterir”

Herzog dostuna ulaşmaya ve onu hayatta tutmaya çalışıyor bunu yaparken de kendi iç dünyasına bir yolculuk yapıyor aslında. Zaman algısını yavaşlatıyor, gündelik hayatta gözden kaçabilecek her ince detayı satırlarına düşürüyor. Yağmur tanelerinin toprakla olan ilk teması, rüzgarın uçuşturduğu ağaç dalları, karın yavaş yavaş kapladığı damlar gibi anlar Herzog’un etkileyici anlatımıyla satırlara düşüyor. Werner Herzog, yolculuğunun sonunda Paris’e ulaşıyor ve yakın dostu Eisner’e kavuşuyor ve onun ölümünü ertelemeyi başarıyor. “Kısa ve müthiş bir an için ölümüne yorgun bedenimden tatlı bir his akıp geçti. Dedim ki, pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum.”  Eisner ancak yıllar sonra hastalığı iyice ilerledikten sonra, Herzog ona izin verdiği zaman hayata veda ediyor.

Yürümek iyi gelir insana, her koşulda ve her şartta. Özellikle yolculuğunuzun istikameti kendinize doğruysa bu daha da anlam kazanır. Cevabı beklemiş sorular yanıt bulabilir, iç hesaplaşmalara nokta konulur ya da Herzog’un yaptığı gibi yakın dostunuzu ölümden döndürebilirsiniz. Herzog, 2014 yılında vermiş olduğu bir röportajda “dünya kendini yürüyenlere gösterir” demiş. Bu ifade Buzda Yürüyüş’te daha bir anlam kazanıyor, kitap boyunca Herzog’un kararlı adımları ona bambaşka bir dünyanın görüntüsünü sunuyor… Buzda Yürüyüş, etkileyici bir yol filmi tadında, doğaya, dostluğa ve hayata dair incelikli bir anlatı. Alman sinemasının usta yönetmenin iç dünyasına dair yaptığı epik bir yolculuk.

Can Öktemer – edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

Ayala Manach Pines’in “Çiftlerde Tükenmişlik” adlı kitabı,  Meral Güneş çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

İçinde yaşadığımız kültürde yetişmiş birçok insanın aşk ve evliliğe dair beklentileri epey yüksek. Hepimiz beraberliklerimize büyük hayallerle başlıyor, ilişkilerimize büyük anlamlar yüklüyoruz. Ancak bir süre sonra sevdiğimiz insanın üzerindeki yaldızlar dökülmeye, ilişkimizin tepesindeki mutluluk halesi solmaya başlıyor. Peki bu yokuş aşağı süreç işin tabiatından mıdır, başka bir deyişle ilişkilerin sıradanlaşması kader midir?

“Tükenmişlik sendromu” daha çok iş bağlamında karşımıza çıksa ve o alana özgü sayılsa da, duygusal ilişkilerde de karşılaşılabilen bir kavram. Aşklarının sonsuza dek sürmesini umut eden ve ilişkileriyle fazla özdeşleşen idealist kişiler, günlük yaşamın çıplak gerçekleriyle yüz yüze kalınca kaçınılmaz görünen bir sonla, yani büyük bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyor. İşte beklentiler ile gerçeklik arasında oluşan bu makas, hem fiziksel hem de duygusal ve zihinsel tükenmişliğe kapı aralıyor. Bu tuzaktan korunmanın yolları nelerdir? Romantik imgeler tükenmişlik sürecini ne yönde etkiliyor? Aşkta ve işte tatmin edici ve dengeli bir hayat sürmek nasıl mümkün olabilir? Tükenmişlikte çevrenin etkisi nedir? Kadınlar ve erkekler tükenmişlikle nasıl başa çıkıyorlar? Romantizmi canlı tutmanın, sevgi ve bağlılığı korumanın ipuçları nelerdir? Elinizdeki kitap, bu sorulara cevap arıyor.

Klinik psikolog Ayala Malach Pines, Çiftlerde Tükenmişlik’te uzun yıllara yayılan akademik araştırmalarının sonuçları ışığında çift terapisine dair deneyimini aktarıyor. Çiftleri tükenmeye götüren nedenleri, tükenmişliğin tehlike sinyallerini ve belirtilerini derinlemesine irdelerken bu kaçınılmaz gibi görünen olgunun önüne geçmenin etkin yollarını gösteriyor. Hem terapistler hem de ilişkilerinde sıkıntı yaşayıp bunları aşmak isteyenler için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı.

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

Ayala Malach Pines

1945’te Kırgizistan’da doğdu. Kudüs İbrani Üniversitesi’nde psikoloji okudu. Klinik, sosyal ve endüstriyel psikoloji alanlarında uzmanlaşan Pines, Boston Üniversitesi’nde doktora ve profesörlük derecelerini aldı. Uzun yıllar İsrail’deki Ben-Gurion Üniversitesi’nin İdari Bilimler Fakültesi’nin İşletme bölüm başkanı olarak görev yaptı. Akademik kariyerinin yanı sıra ABD ve İsrail’de çift terapisti olarak çalışan Pines, 2012’de hayatını kaybetti. Fransızca, Almanca, İspanyolca, Macarca, Lehçe, Yunanca, Türkçe, Korece, Japonca, Çince ve İbranice gibi pek çok dile çevrilen kitaplarından bazıları şunlardır: Romantic Jealousy: The Shadow of Love (Aşk ve Kıskançlık, Okuyan Us Yayınları, 2005), Career Burnout: Causes and Cures (Elliot Aronson’la birlikte), Career Choice in Management and Entrepreneurship: A Research Companion (Mustafa F. Özbilgin’le birlikte).

edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

  • eda - 29/06/2017 - 15:14

    en çok okunan haberin çiftlerde tükenmişlik olması!
    ne mutlu bir toplumuzcevaplakapat

Kirsi Sinko’nun çocuklar için hazırladığı “Muhteşem Mumi Vadisi” çıkartma kitabı, Ezgi Özdil çevirisiyle Dinozor Çocuk tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Mumi Vadisi’nde günler hiç can sıkıcı geçmez, Vadi’nin muhteşem sakinleri her gün yeni bir heyecanla uyanır güne. Gel, sen de Mumilerin maceralarını onlarla birlikte yaşa! Üstelik bu maceraya 64 tane birbirinden güzel çıkartma eşlik ediyor. Muhteşem Mumi Vadisi’ne hoş geldin!

edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

Hep Kitap tarafından yayımlanan Dümeni Yaratıcılığa Kırmak, hikâye denizine yelken açmak isteyenler için deniz feneri olabilecek nitelikte bir kılavuz. Kitabı Ursula K. Le Guin yazdı, Damla Göl dilimize kazandırdı.

Dümeni Yaratıcılığa Kırmak “hikâye” üzerine kafa yoranların atlamaması gereken bir kitap. Yazarı usta bir isim: Ursula K. Le Guin. Kitap, 1996 senesinde “yazının göz alıcı özellikleri üzerinde yoğunlaşan” atölye çalışmalarının kitaba dönüşmüş hali. En başta şu satırların altını çizmek lazım: “Sınırlı sayıda olay örgüsü vardır. Oysa hikâyelerin sayısında sınır yoktur. Dünyadaki herkesin kendi hikâyesi var; bir insanın başka biriyle bir araya gelmesi yeni bir hikâyeyi başlatabilir. Willie Nelson’a şarkılarını nasıl yazdığı sorulduğunda, ‘Gökyüzü melodilerle dolu, sadece uzanıp alıyorsunuz’ demişti. Dünya da hikâyelerle dolu, elinizi uzatmanız yeterli.”

Kitap, düzyazı şeklindeki alanların temeline dair düşünce, tartışma ve pratik alanı arayan yazarlara yönelik. “Yazdıklarınızın Sesi” adı altında toplanan noktalama işaretleri ve dilbilgisi, sözdizimi, cümle, fiil, sıfat; “Bakış Açısı ve Anlatıcının Sesi” altında toplanan dolaylı ve dolaysız anlatım ile yazının neleri içerip neleri dışarıda bırakılacağının ele alındığı bölümlerden oluşuyor.

Sesli okumak

Dilbilgisini bilmeyen yazarın çekiçle tornavidayı birbirinden ayıramayan bir marangozdan farksız olduğunu vurgulayan Ursula K. Le Guin, kitapta “Düzyazı nasıl işler? Bir hikâye nasıl ilerler?” sorularını ayrıntılı biçimde cevaplıyor. “Beceri, nasıl yapılacağını bildiğiniz şeydir. Yazı alanındaki beceri, sizi yazmak istediğiniz şeyleri yazabilmeniz için özgürleştirir. Bir yandan da size yazmak isteğiniz şeyi gösterebilir.Zanaat, sanatı mümkün kılar. Sanatta, şansın da yeteneğin de payı vardır. Bunları öylece kazanamazsınız. Ancak beceriler edinerek bunu kazanabilirsiniz. Yeteneğinizi hak etmeyi öğrenebilirsiniz.” diyor.

Ursula K. Le Guin, çeşitli reçeteler de sunuyor kitabında: “Bir şeyi yapabilmek, kendinizi ona adamaktır; bir bütünlüğün peşinde olmak, işin özünü gözetmektir. Bir şeyi iyi yapmayı öğrenmek ömür boyu sürebilir. Buna değer.” Sesli okuma önerisinde bulunuyor mesela: “Yalnızken sesli okumaktan korkmayın! Sadece kısa süreliğine şapşal gibi hissedeceksiniz, ama sesli okuyarak öğrendikleriniz bir ömür boyu yanınıza kâr kalacak.” Ya da neleri okumalı sorusunu cevaplıyor: “Kapsamlı okumalar yapamıyorsanız veya sadece dönemin moda yazarlarını okuyorsanız, dilinizle neler yapabileceğiniz konusunda oldukça sınırlı bir fikriniz olur.”

Yazdıklarınızın Sesi

Le Guin, en ustaca ve en güçlü ritmin Virginia Woolf’un eserlerinde duyulduğunu belirtirken, bunların yazma eylemi üzerine düşünen herkes için faydalı olduğunun altını çiziyor. Woolf’tan bir de alıntı yapıyor: “Üslup aslında çok basit bir mesele, tamamen ritimle ilgili. Bir kere buna alıştığında, yanlış kelimeleri kullanamazsın…”

“Hikâyenin ana maddesi dildir; dil de tıpkı müzik gibi kendi içinde haz verebilir. Kulağa görkemli gelen tek yazı türü şiir değildir.” diyen yazar şu noktalara dikkat çekiyor: “Dilin sesi, her şeyin başladığı yerdir. Bir cümleyi sınamanın yolu, kulağa düzgün geliyor mu diye sormaktır. Dilin temel unsurları fizikseldir: kelimelerin çıkardığı tınılar, aralarındaki ilişkiyi belirten ritimleri oluşturan sesler ve sessizlikler. Yazının anlamı ve güzelliği bu sesler ile ritimlere bağlıdır. Bu durum şiirde olduğu kadar düzyazıda da geçerlidir; gerçi sesin düzyazıdaki etkileri genellikle üstü kapalı şekilde ve daime düzensizdir.”

Gazeteciler ve öğretmenler iyi niyetli ancak kaçınılmaz şekilde de otoriter ve buyurgan olduklarını işaret eden Le Guin, “aynı kelime aynı sayfada kullanılamaz” hükmüne de -örnekler vererek- karşı çıkıyor. “Aynı kelimeyi bir paragrafta iki kez kullanmamaya ilişkin bir kural oluşturmak veya tekrarlardan tamamen kaçınılmasını söylemek, öyküleyici anlatımın doğasına karşı gelmektir.”

Deniz Feneri ve Dalgalar

“Bakış açısı, hikâyeyi kimin anlattığına ve bu kişilerin hikâyeyle bağının ne olduğuna ilişkin teknik terimdir. Eğer bu kişi hikâyedeki bir karakterse, kendisine bakış açısı kişisi denir. Bu kişi, yazarın kendisi de olabilir.” görüşünü savunan Le Guin, bakış açısına ilişkin bir de örnek veriyor. “Raşomon hikâyesini okudunuz mu ya da filmini izlediniz mi?” diye soruyor. (Aynı olayın birbirinden tamamen farklı dört versiyonunu anlatan dört kişinin klasikleşmiş bir hikâyesidir Raşomon.)

Giriş yazısında “Öncelikle şunu belirtmek gerek” diyerek, “Dümeni Yaratıcılığa Kırmak” üst başlığını taşıyan ve “Hikâye denizine yelken açmak için 21. yüzyıl kılavuzu” olma iddiasındaki kitabın hedef kitlesinin “zaten yazdıkları üstünde yoğun şekilde çalışan insanlar” olduğu vurgulanmış.

“Hikâye”yi bir deniz gibi düşlersek özellikle yazmaya odaklananların dalgalar arasından salimen kıyıya varmak için deniz fenerine ihtiyaç olduğunu görürüz. Yazı serüveninde, hepimiz kendi “hikâye”mizin kahramanı ve “yol”umuzun yolcusu iken yaptığımız tercihlerin ufkumuzu, ruhumuzu, sezgimizi ve kavrayışımızı genişletmesi için en önemli şey belki de ış(ı)k. O ış(ı)k da, kelimelerin ışığıdır olsa olsa…

“Hikâye”mizi yazarken her daim göz önünde bulundurmamız gereken bir nokta da şu: “Okuyucunun elinde yalnızca kelimeler var.” Kelimelerin ışığı hepimize yol gösterecektir. “Hikâye”mizin peşinden gitmeye değer! Ne dersiniz?  

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

Dan Brown‘ın Türkiye’de Başlangıç adıyla yayımlanacak olan yeni romanı Origin 3 Ekim’de raflardaki yerini alacak.

Romanın kahramanı Harvard Simgebilim Profesörü Robert Langdon’ın yolu bu sefer Bilbao, Madrid, Sevilla ve Barselona’ya düşüyor.

Sanat eserlerini, şifreleri ve sembolleri titizlikle araştırarak, Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Dijital Kale, İhanet Noktası, Kayıp Sembol ve Cehennem gibi tüm dünyada tanınan yapıtları yaratan Dan Brown, Başlangıç (Origin) ile bu sefer de insanlığı yüzyıllardır meşgul eden o büyük bilinmezi sorguluyor: “Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?”

3 Ekim’de Altın Kitaplar etiketiyle raflardaki yerini alacak roman, 13 ülkede aynı anda yayımlanacak. Romanı ilk okuyan ülke ise saat farkı ile Türkiye olacak.

edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

Can Göknil’in 5 yaş ve üstü çocuklar için yazıp resimlediği Mandolin Çalan Pangolin, Can Çocuk Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Can Göknil okumaya yeni başlayan çocuklar için ilginç yaşamlarıyla dikkat çeken ve az bilinen hayvanların kahramanları olduğu öykü dizisine bir yenisini daha ekledi. Ormandaki Arkadaş ve Kokuşuk Arkadaş’tan sonra Mandolin Çalan Pangolin raflarda.

Kahramanımız As’ı hatırladınız mı? İlk kitap Ormandaki Arkadaş’ta Tembel Hayvan’la tanışmıştı, harika bir dostluk kurmuşlardı hani… As öyle şanslı ki, ilginç dostlar edinmeye devam ediyor, Kokuşuk Arkadaş adlı öyküde bir karıncayiyenle son kitap Mandolin Çalan Pangolin’de ise bu kez bir pangolinle arkadaş oluyor!

Usta sanatçı Can Göknil, üç öyküden oluşan dizisinde okurları, küçük bir çocuğun hayvanlarla kurduğu dostluk üzerinden farklılıklar, hoşgörü ve doğayı korumak üzerine düşünmeye davet ediyor.

Kente taşınan As, ilk kez sirke gidiyor…

As’ın annesi ve babası şehirde iş bulunca, As artık onların yanına taşınabilecek ve okula başlayabilecekti. Ama nineyle dededen ayrılmak, hele ormandaki arkadaşlarıyla vedalaşmak çok zordu. Dostları Yavaş Hayvan ve Karınca Yiyen’in özlemiyle şehre taşınan As, okulla birlikte sirke gideceklerini duyduğunda, aklına hemen ormanda karşılaştığı hayvan kaçakçıları geldi. Ama bu istenmeyen sirk ziyareti sayesinde yeni, farklı bir arkadaşla daha tanışacağını bilemezdi!

Can Göknil:

Robert Koleji bitirdikten sonra A.B.D.’ye gitti. 1968’de Knox College’dan mezun oldu. 1969’da The City College of The City University of New York’ta “Resim Ana Sanat Dalı”nda yüksek lisans yaptı. Resim ve kitap illüstrasyonlarıyla tanındı. Çocuklar için yazdığı ilk resimli öykü kitabı olan Kirpi Masalı 1974 yılında İstanbul’da yayımlandı. Londra’da Victoria Albert Müzesi’nde, San Marino’da Museo d’Arte Moderna’da,  Tokyo’da Chihiro Müzesi’nde,  New York’ta  Schenectady Müzesi’nde, Bulgaristan’da Gabrovo Mizah Müzesi’nde ve Türkiye’de çeşitli koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır. Türkiye Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin değerlendirmesiyle 2010 yılı Hans Christian Andersen Ödülü için ve 2015 yılı ALMA ödülü için aday gösterildi. Ayrıca Jenny Smelik Kiggenprijs (Hollanda, 1988), The Golden Baloon Award (New York, 1989) gibi çocuk kitap ödüllerine değer görülen Can Göknil’in ülkemizde elli kadar resimli çocuk kitabı yayımlandı. Yurtdışında da altı resimli kitabı İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Macarca, Almanca, Hollandaca, Surinamca, Arapça ve Türkçe olarak yayımlandı. Can Göknil kitapları ve resimleriyle uluslararası pek çok etkinlikte yer almaya devam ediyor.

edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

Edebiyat fanzini Marşandiz, 12. sayısıyla raflardaki yerini alırken 4. yaşına merhaba diyor.

Tanıtım bülteninden

Mayıs 2013’ten bu yana gerçeklere meydan okuyarak devam ettiği yolda, 12. istasyonuna uğrayan Marşandiz’in yeni sayısında yine çok özel işler var.

İlk defa bu sayıda bir çeviri öyküye yer veren fanzin, Amerika Bilim Kurgu ve Fantezi Yazarları tarafından düzenlenen Nebula Awards’a da aday olma başarısı göstermiş yazar Caroline M. Yoachim’ı sayfalarına taşıyor. Ayrıca ilk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” ile dikkatleri üzerine çeken Mevsim Yenice de Marşandiz’in #12 konuklarından. Geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini alan “Konteyner Zaafı” adlı öykü kitabıyla bir kez daha dikkatleri üzerine çeken İsahag Uygar Eskiciyan da vagonlardaki bir diğer kıymetli misafirdi.

Marşandiz’in yeni sayısında başka kimler var, gelin hep beraber göz atalım:

ŞİİR
Her Şeye Geç Kalmanın Cüreti – Fatih Kök
Artık Burada Yaşamıyor Zili – Elif Karık
Sesleniyorsun Ama Gelemiyorum – Can Küçükoğlu
Levye – Onur Sakarya
İlahiyatlı Faraziyat – Suhan Lalettayin
Ve Güz Dediğin… – Güray Özçelik
Ecevitin İntikamı – Eşref Yener

ÖYKÜ
Asansör Zaafı – İsahag Uygar Eskiciyan
Karnavalı Yediler, Tek Palyaço Kaldı – Caroline M. Yoachim
Ödlek – Ömer Can Saroğlu
General Diştaşı’nın Patenli Örümcekleri – Onur Selamet
Puantiyeli Beyaz Bir Şemsiye – Mevsim Yenice

Kapak: Emre Öksüz
Vinyetler: Emre Öksüz, Özge Demiral, Pınar Demir, Aslı Ekim

Marşandiz Fanzin’in 12. sayısına ulaşabileceğiniz noktalar şimdilik şu şekilde:

– Kadıköy Mephisto Kitabevi,
– Kadıköy Sosyal Sahaf (Akmar Pasajı’nda),
– Taksim Mephisto Kitabevi,
– Beşiktaş Mephisto Kitabevi

Yakında İzmir ve Ankara’da.

Yeni sayı için öykü ve şiirlerinizi marsandizfanzin@gmail.com adresine gönderebilirsiniz! Gelişmeler içinse buraya göz atmayı unutmayın.

edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

19. yüzyıldan günümüze Türkiye sanatında deniz kenarında ve liman çevrelerinde gelişen kültürel ve toplumsal hayatı mercek altına “LİMAN” sergisi yoğun ilgi üzerine 20 Temmuz tarihine kadar uzatıldı.

Farklı dönem ve disiplinlerden 34 sanatçı ve kolektifin resim, heykel, model, gravür, çizim, fotoğraf, video ve yerleştirmelerinden bir seçki sunan serginin küratörlüğünü Çelenk Bafra ve Levent Çalıkoğlu üstleniyor.

“Liman” kavramının sembolik ve metaforik açılımlarına yer veren sergi, coğrafi bir konum olmanın ötesinde, toplumsal ve ekonomik bir etkileşim alanı olarak liman bölgelerini görsel sanatlardaki yansımalarıyla araştırıyor. İstanbul kentinin deniz ve limanlarla ilişkisini vurgulayan “LİMAN”, 19. yüzyıldan günümüze Türkiye sanatında deniz kenarında ve liman çevrelerinde gelişen kültürel ve toplumsal hayatı sanatçıların gözünden anlatıyor.

Kent tarihini limanlar üzerinde anlatan Zaman Çizelgesi

Türkiye’de denizcilik kültürü, toplumsal tarih ve görsel sanatlar alanında küratöryel bir araştırmayla hazırlanan sergi kapsamında bir zaman çizelgesi de sunuluyor. Theodosius (Yenikapı) Limanı’na dair arkeolojik çalışmalardan günümüze İstanbul kentinin tarihini limanlar üzerinden özetleyen zaman çizelgesi, kentin deniz ve limanla olan ilişkisine dair belli başlı dönüşüm ve kırılmalara metin, fotoğraf, belge ve haritalarla işaret ediyor.

Adını 1941’den ödünç alan sergi

“LİMAN” sergisi adını toplumsal gerçekçi anlayışla bir araya gelen bir grup akademili sanatçının 1941 yılında açtığı bir sergiden de ödünç alıyor. Halkın arasına karışarak sanat üretmeyi seçen ve sonradan “Liman Ressamları” ya da “Yeniler” olarak anılan grubun, çevresi, çalışanları ve toplumsal meseleleriyle “liman” konusuna eğildikleri sergi sanat tarihine “Liman sergisi” olarak geçer.

LİMAN’a katılanlar

Nevin Aladağ, Meriç Algün Ringborg, Hüseyin B. Alptekin, Avni Arbaş, Volkan Aslan, Turgut Atalay, Antonio Cosentino, Darzanà (Feride Çiçekoğlu, Mehmet Kütükçüoğlu, Ertuğ Uçar), Hasan Deniz, Cevat Dereli, Abidin Dino, Feyhaman Duran, Mıgırdiç Givanian, Ara Güler, Nedim Günsür, Nuri İyem, Özer Kabaş, Borga Kantürk, Gülsün Karamustafa, Volkan Kızıltunç, Muhsin Kut, Mıgırdiç Melkon, Yasemin Özcan, Serkan Özkaya, Sébah & Joaillier, Arslan Sükan, Hüsnü Tengüz, Cemal Tollu, Selim Turan, Ömer Uluç, xurban_collective (Güven İncirlioğlu, Hakan Topal), Mümtaz Yener, Fausto Zonaro.

edebiyathaber.net (28 Haziran 2017)

Deneme yazmanın keşfi ve bilgisini edinmeden buna dair söz /ler etmek, hatta yazmaya yönelmek cahil cesareti ötesi bir şey.

Yazmayı öğrenen insan denemeyle düşünce eğitiminden geçirebilir kendisini. İlkin kendinden başlamalıdır yazmaya. Dünyanın en sıkıcı şeyi gibi gelse de, kendini anlatamayan başkalarını hiç anlatamaz. Bu biraz da ağacı göremeyenin ormanı hiç mi hiç göremeyeceği gibi bir durum.

Zaman zaman sorulur edilir; nedir deneme, niçin bu türde yazarsınız, nasıl yazarsınız…

Bu sorular uzadıkça denemenin anlamı daha da büyür gözümde. Çünkü; deneme her şeyin anlatılabileceği yegâne bir yazın türüdür.

Bu durumda denemenin konusu hem insan hem de yaşamdır. Ama aynı zamanda yazıdır, yazının kendisidir. Çünkü deneme yazarak düşünmeyi öğreniriz, neyi/ne kadar düşünüp ettiğimizi de ortaya çıkarırız.

Hassas Kalp Hikâyeleri’ni okuyan bir okurum soruyordu; neden bu kadar karma bir biçim kullandınız şiir, deneme, masal, hikâye etme iç içe…

Hayat böyle değil mi, demiş, şunları eklemiştim: bir yanımız karmaşa içinde, diğer yanımız da sürekli bölünmüşlüğü, hatta parçalanmayı yaşıyor. Yani parça bütün yaşanan bir dünyanın dili nasıl kurulabilir…Hele hele anlam arayışında bir anlatıcıysanız, ister istemez yüzünüz başka başka biçimlere dönük olacaktır. Zira siz bir/çok şey/i anlatmaktasınız. Önce anlatılana bakmalı, ardından da bunun nasıl anlatıldığına. Ki, bazen bunlar yer de değiştirebilir. Bu da sizin okurluk durumunuzu ilgilendirir daha çok.

Kuşkusuz orada öykü yazıyordum, deneme değil. Ama denemenin formundan da yer yer yararlandığım gözlenir.

Yazı/anlatı sanatı bileşik kaplar gibidir. Hele günümüzde türsel tanımları çerçevelemek çok da doğru değildir.

Anlatılanla anlatan değişmediği sürece yer değiştiren bir zamanın anlatısı öncelikle yazı olacaktır. Görsel imaj çağında da olsak, yazının kalıcılığı ve değişkenliği tartışılmaz. Görsellik sizi yıkıcılığa kadar götürebilir, ama yazı/anlatı sanatı her zaman sağaltıcıdır. Üstelik günümüzde çoksesli olmak zorundadır. Sanatın alımlayıcısı, algılayıcısı bugün çeşitlenmiştir.

Denemeyi Öyküden Ayıran

Benim yolculuklarım yazmak için gidilen/kurulan yolculuklardır. Son Paris yolculuğumda, bir roman gibi, yazmak isteğim bir deneme kitabının düşü/düşüncesi vardı aklımın bir köşesinde. Okumalarım, defterlerim, planım buna göreydi. Uçuş zamanımdan birkaç saat önce gittiğim havaalanında açıp defterimi yazmaya yönelmiştim.

Bir alınlık metnine şöyle başlamıştım:

“Sanki sen ırmaklarda yolcusun. Bulut bulut zamanların içindesin. Hem orada hem de burada; bir de tarihsel zamanın içinde gezinmek anlatıyor sana düşüncenin aurasını…”

“Endişesizlik”, “Zamana Uymak” , “İnsanı Görmek, “Karşılaşma”, “Mutlu Bilgisizlik” metinlerini yazmıştım bile bu birkaç saat içinde.

Kurulan deneme kitabımın taslak adı: “Yazıdan Yazıya”ydı. Yazdıkça daha da değişecekti eminim.

Daha önce yazadurduğum bir kitabın, “Kanıtlanmış Sözler Ansiklopedisi”nin, düşüncesi beni bu kıyıya getirmişti.

Evet, bir deneme kitabını da oturup, bir roman gibi kurup yazabilirdiniz. Ama öyküyü böyle yapamazsınız. Öykü bölük pörçüktür, bir arının bal yapabilmesi için gezindiği bütün çiçeklerdedir. Gezinme konusunda deneme öyküye yakındır, yazma konusunda ise şiirle öykü yan yana durur.

Deneme biraz da romana mı yakın durur demek istiyorum?!

“Yazıdan) Yazıya”da olsun, daha önce başlayıp sonlandırdığım, “üçleme” adını verdiğim Montaigne/Canetti/Calvino deneme kitaplarımda olsun  yazım süreçlerinde gözlediğim  şu: Evet, bu tür deneme yazarsanız bir romancı disiplini gerek size, biraz da onun bakışı/düşüncesi. İlki yayımlanan bu “üçleme”nin diğer iki kitabı da gün ışığına çıkınca okur ne demek isteğimi eminim ki daha iyi anlayacaktır.

Deneme yazacakken neden öykü, öykü yazacakken neden roman yazayım. Ya da bunların tam tersi. Bir şeyi söyleme biçiminiz vardır, buna göre de bir anlatım yolunu seçersiniz. Bu öyküde renk bulacaksa öykü, romanda renk bulacaksa roman, denemede renk bulacaksa denemedir yolunuz.

Beslenme, gitme, karşılaşma, alışveriş ise her yiğidin yoğurt yiyişine benzer. Neden öyle yiyorsun denemez kimseye. Okursa, iyi okur bunun zaten çoktan ayrımındadır.

Gelin görün ki zihninin kalıplarından kurtulamayan okur için ise diyeceğim bir şey yok. İyi kitaplar, iyi yazarlar sizi ıslah etsin sevgili okurum.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (27 Haziran 2017)

Robert Musilin Öğrenci Törless’in Bunalımları isimli kitabı Kamuran Şipal çevirisiyle 2012 yılında Alakarga Yayıncılık tarafından basıldı. Eserin orjinal adı, Die Werwirrrungen des Zöglings Törleß.

Musil 6 Kasım 1880’de Avusturya Klagenfurt’ da doğuyor. Askeri okulda okurken asker olamayacağını düşünerek makine mühendisliği eğitimi alan, asistan olarak çalışırken felsefe öğrenimi görmeye karar veren mühendis ve felsefe doktoru Robert (Edler von) Musil’in 1906’da Öğrenci Törless’in Bunalımları isimli ilk romanı basılıyor. 1920’ de Hayalperestler adlı oyunu yazıyor. Kült eseri Niteliksiz Adam’ı yazmaya 1921 yılında başlıyor, eserin birinci ve ikinci kitapları 1930 yılında, üçüncü kitabı ise 1933 yılında yayımlanıyor. Musil 15 Nisan 1942’de Cenevre’de yoksulluk içinde hayatını kaybedince, eserin dördüncü cildi eşinin çabaları sonucu okuyucularıyla buluşuyor. Üç Kadın isimli kitabı ise 1924 yılında basılıyor.

Öğrenci Törless’in Bunalımları bir eğitim kurumunda cinsellikten, ruhsal durumlardan, yalnızlıktan ve aşağılanmalardan kaynaklanan sorunların altında ezilen Genç Törless’in öyküsü.

Dış görünüşüyle ilgileri üzerine çeken genç Basini, hırsızlık yaparken Törless’in yatılı okul arkadaşları olan Reiting ve Beineberg tarafından yakalanıyor. Reiting, soğukkanlı ve acımasız bir karakter romanda, müttefiki Beineberg ise acımasızlığının yanı sıra insanları aşağılama tutkusuyla göze çarpıyor. Reiting ve Beineberg, Basini’yi köleleri yapmaya, üzerinde korkunç bir iktidar uygulamaya, cinsel bağlamda kötüye kullanmaya, her türlü insanlık onurundan yoksun kılmaya koyuluyorlar. Törless, istemeden olayların içine çekiliyor.

Törless, kendini iki dünya arasında, evinde alışkın olduğu her şeyin düzenli ve mantıklı işlediği, sağlam bir burjuva dünyası ile, serüveni andıran, kapkaranlık, gizlerle, kanla ve beklenmedik sürprizlerle dolu bir dünya arasında kalmış gibi hissediyor. Yatılı okulda öğrenciler arasında gittikçe ağırlaşan şiddet ilişkilerinin sonucu olarak, insan ruhunun karanlık yönlerini de keşfediyor Törless.

Musil savaş sonrası güncelerinde, geçmişe bakarak şu saptamada bulunuyor: “Reiting, Beineberg: Bugünkü diktatörlerin tohumları.”

Törless sık sık sayılarla hayat arasında ilişki kuruyor. “Benim de söylemek istediğim bu işte. Böyle bir karekök yok hiç. İster pozitif olsun ister negatif, hangi sayının karekökü alınırsa alınsın, elde edilecek sonuç pozitif bir sayıdır. Onun için de, negatif bir sayının karekökü olabilecek gerçek hiçbir sayı yoktur.” (s, 128)

Öğretmenleri tarafından sorguya alınmadan önce kendini güvensiz hissediyor Törless. “Yarın öğretmenlerinin önüne çıkması ve kendini savunması gerekeceğini düşününce içine bir korku düştü. Onlara nasıl açıklayacaktı izlediği bu karanlık ve gizemli yolu? Kendisine Basini’ye neden kötü davrandın diye sorarlarsa, onlara beynimdeki bir olay beni meraklandırdı, olup biten bunca şeylere karşın hala pek kavrayamadığım, üzerindeki bütün düşüncelerimle karşılaştırıldığında gözüme önemsiz görünmüş bir şey merak uyandırdı bende; onun için… diyebilir miydi?” (s, 226)

Sorguya alındığı zaman söylediği sözler ilginçtir Törless’in: “Ama sonra Basini gözüme öyle acayip göründü ki, onun cezalandırılması düşüncesi büsbütün aklımdan çıktı, onunla başka bir şekilde karşı karşıya buldum kendimi; onu ne zaman düşünsem yüreğimde bir burkulma duyar gibi oldum…” (s, 230).

Ve öğretmenleriyle konuşmaya devam ediyor Törless. “Aldandığımı biliyorum. Bundan böyle hiçbir şeyden korkum kalmadı. Biliyorum şimdi: Nesneler, nesnelerden başka bir şey değil ve hep de öyle kalacaklar; sanıyorum bazen böyle, bazen de şöyle göreceğim onları; bazen akıl gözüyle bazen başka gözlerle… Ve bu iki görüşü bundan böyle birbirleriyle karşılaştırmaya çalışmayacağım…” (s, 236).

Musil sanal sayıları da doğal olanın alanına sokmaya çalışıyor romanında; olasılığın sezgiden, duygudan, özlemden, vizyondan, sarsıntılardan ve ütopyadan yansıyan belirsiz, herhangi bir biçimde somutlaşması. 

Törless düş kırıklığına yol açan eylem ve gerçeklik arasındaki yaşanmış çelişkiyi çözmek amacıyla ciddi çaba harcıyor.

Yazar insanı bütün yönleriyle derinlemesine kavramak, açıklamak isteğiyle okuru duygusallığa itmekten sakınan objektif anlatımlar kullanıyor. Törless’in olgunlaşma sürecinde geçtiği safhalar tarafsızca resmediliyor. Burjuva dünyasının çöküşü ve yozlaşması, artık düzen olmaktan çıkmış bir düzen, acımasızlık ve barbarlık, duygu ile eylem arasındaki uçurum, kurumuş bir toplumda insanın yalnızlığı anlatılıyor.

Zeynep Yenen – edebiyathaber.net (23 Haziran 2017)

Zeki Demirkubuz’un, 2015 ve 2016 yılında yönettiği “Bulantı, Kor” filmleri ile ilgili genel bir eleştiri çerçevesinde birtakım veriler ortaya koyacağım. Ortaya koyduğum veriler, Umberto Eco’nun dile getirdiği gibi “aşırı yorum” tehlikesi içerebilir.* Sonuç olarak, bu durum bir dil problemi ortaya çıkarabilir. O yüzden, temkinli yaklaşmakla beraber ilginç bir istençle konuya gireceğim. Zeki Demirkubuz’un son olarak yönettiği bu filmler hakkında analitik bir eleştiri getirmeyeceğim. Filmlerin içeriği ile ilgili bir analitik çözümleme yapmaktan ziyade, Zeki Demirkubuz’un kullandığı dilin etrafında dolanacağım.

Varoluşçu felsefe ve etkileri bilindiği üzere birçok alana ve toplum içine sıçramış adeta bir virüs gibi yayılmıştır. Birey kendi açmazları ve toplumun ona dayattığı açmazları sorgularken edilgen bir şekilde hayatını sürdürmüştür. İnsan doğal olarak sığınacağı aktif ve aktif olmayan verileri araştırmada hırsla varoluşçu felsefe geleneğini sömürmüştür. Özellikle, 20.yy içinde yaşanan sanatçı intiharları, sürgünler, ölümler bu durum istenilmeyen sonuçlardır.  Mikro anlamda varoluşsal durumların neler meydana getirdiği ve baskıcı iktidarların sadizmleri otoriter yönetim biçimleri meydana getirdi. Nitekim en asi ve en başkaldırıcı bireylerin içe kapalı yaşamı, dış otoriterlerden rahatsız olması beraberinde getirdi. Umutsuzluk mefhumu, kıyıya vurmuş bir sandal gibi, bireyleri üzerine aldı. Sağlam olmayan, çürümüş, güvensiz hemen batmaya hazır bir sandaldı bu… Şöyle ki; Varoluşçu edebiyat ve felsefe umutsuzluk mefhumunu bir nevi gizli mottodan ziyade aşırı ifade biçimi olarak ifşa etti. Kafka, Sartre, Beckett, Camus, Fanon vb… düşünce insanları düşüncelerini ifade ederken elbette toplumun ilerisini göremezdi çünkü dönem koşulları her an değişebilir ve yoğrulabilirdi. Saydığımız düşünce insanları; kendi yaşantılarında umutsuzluğu direkt olarak hissedenlerdi. Kafka, “Dönüşüm, Şato, Dava vb…” yapıtlarını bu umutsuzluk, bırakılmışlık, mülksüzlük, yersizlik, yurtsuzluk duyguları içerisinde yazmıştır. Çünkü Kafka’nın kendisi umutsuz ve sürgün bir düşünür sayılabilir. Dış otorite “Babasının” onun üzerinde ki disiplini ve baskısı Kafka’yı umutsuz hale getirmiştir. Toplumsal kaygı içerisinde yitirdiği sevgisini umutsuzluğa bırakmıştır. Başka türlü olması mümkün olup olmadığı tartışılabilir. Fakat umutsuzluk bir hamamböceği olarak “Dönüşüm” deki “Gregor Samsa” ya yansıması, okuru Sartre’ın “Bulantı” romanındaki, Roquentin’in geçirdiği umutsuzluk ve iğrenti ile ilişkiye sokabilir. Öyle ki, iki yapıt arasındaki okumaların “devinimi” uzun bir yolun ortasında kalabilir. Şimdi bu yolda yürürsek eğer…

Kafka’nın Dönüşümde “Gregor Samsa”sının bir türlü kıpırdatamadığı ve aynı zamanda hakim olamadığı “bacaklarıyla” olan kaotik hapsoluş, Sartre’ın Bulantı da, “el” metaforu ile ait olmama betimlenmesi; bulanım, iğrenim, yadsıma, çekingenlik gibi var oluşsal mefhumlarını anlamamızda dengesiz, kestiremeyeceğimiz bir ilişki yumağı vardır. Müthiş bir imge bombardımanın ortasına konmuş gibi oluruz ve fakat bu da kesin değildir. Bir üst yorumda bulunmamız gerektiğini anlamlandırabiliriz. Nitekim, buna göre, Roquentin bir masanın üzerinde açılmış elini görürken, kendini umutsuz, bunalmış, bitkin bir şekilde sorgular. Elini, sırtüstü düşmüş bir hayvana benzetir. Bu hayvan, bir aslan olabilir, hatta bir ejderha ya da griffon…vb fakat anlatılan bacakları ters dönmüş bir yengeçtir. Yengeç bilindiği gibi, suyun dışına çıktığında savunmasız sakatlanmış bir canlıdır. Mekandan kopartılamayan bir insan yani dünyadan kopartılamayan varlıklar, nesneler, oluşlar…  Kafka da Sartre da, ilginç bir şekilde romanlarının sürekli olarak savunmasız canlıların betimlenmesi ağır basar ve hamam böceğinin ve yengecin kötü bir şekilde betimlenmesi, hareket etmesi gibi sıkıcı ilişkiler meydana getirilmesi şaşırtıcı değildir. Sartre, Roquentin’e “varoluşmaktayım, varoluşmaktayım” tekrar eden sözler söyletmesi bizi günümüz koşullarında neler söyleyebilir? Roquentin’in, “umutsuzluk ve dram” saran yaşamını anlamak bize ne fayda sağlar?  Kafka’da ve Sartre’da, gördüğümüz umutsuz, bulanımlı, haller birer sosyal dramatik kişilikler örneği olmakla birlikte umutsuz hayatların ajitasyon tiplerdir. Çizilen, “dil” tablosu içeriden dramatik dışarıdan aşırı umutsuz görünür.

Yukarıdaki yazdığım giriş metni kurnaz bir okur,  boğulmuş ve tıkanmış bulabilir. Çünkü kullandığım imler ve imgeler çıldırmış gibi birbirlerinin yerlerini manipule eder. Varlık alanları şıkışır. İmajlar yerlerinden zıplar gibidir. Zeki Demirkubuz’un da çok fazla beslendiği varoluşçuluk alanı bu tekrarlardan oluşur. Çünkü böyle olduğu zaman, anlatılmak istenen mesele kendinden bağımsız bir şekilde aşırılığa kaçmaktadır, kaçacaktır. Kör göze parmak sokmak dayanılmaz ruhun hafifliği olabilir! İster istemez, Umberto Eco’nun, “aşırı yorum” kuramı karşımıza duvar gibi örülür. Eco, “Yorum ve Aşırı Yorum” kitabında metinlerinde okur-yorumcu-yazar üçgeninde bir dilin tarihselliğini ve biçimini ortaya koyarken yorumun sınırlarının zorlanmasıyla karşılıklı iletişimin ihlal etme teşebbüsüne “aşırı yorum” der.  Bu söylem üzerine, durulması gereken yorumun tüm dinamikleriyle beraber sonsuz olması, yorumun bir ereğinin olmamasıdır.   “Yorum (göstergenin temelsizliği olarak), potansiyel olarak sınırsız olması, yorumun bir amacının bulunmadığını ve kendi başına buyruk “akıp gittiği” anlamına gelmez. Bir metnin potansiyel olarak sonun olmadığını söylemek, her yorum ediminin mutlu sonla biteceğinin anlamına gelmez”(Eco, 2016: 32).

Okur, boşluklardan ve doluluklardan edindiği fikirleri sentezlerken bir yere takıldığında,  kolay argümanlara başvurması onu hataya götürebilir.  Önemli olan bir “gizi”, ayrıntıyı yakalamaktır. Yazarın yanında getirdiği metinin kelimeleri, tümceleri, yüklemleri, özneleri okurun görmezden gelemeyeceği maddi kanıtlar dünyasıdır. Bir metni yorumlamak için sözcükleri iyi anlamak gerekir. Yani, yorum yaptığımızda gizli olan şeyi, görünmeyen yüzünü ortaya çıkarmak gerekir. Aksi halde “yorum” okuru, Eco’nun “hermetik semiosis” dediği bir şeye, hızlıca başka şeyleri çağrıştıracağı alana iter. Anlamın sınırsız olduğu, mümkün olanın ertelendiği kalıcı değişimler, açık uçlu metin bağıntıları…  Bu bağlamda, analoji yoluyla nesneler arası benzerlikler okura daha önceden verilmiş dinamiklerdir. Fakat her analoji de, mantıklı olmayabilir. Her ilişki, bir başka ilişkiyi doğurduğunda ilk varılan yargının geçerliği sallantıdadır. Çünkü hemen metnin bir yerinde karara varılırsa, sonrasında gelecek yerler bizi manipule edebilir, kararınızı değiştirebilir, yargımızı çürütebilir. “Bir kez analoji mekanizması harekete geçirildiğinde, bu mekanizmanın duracağının güvencesi yoktur”(Eco, 2016: 55). Kısacası Eco bize diyor ki, her bir yorumun getirdiği felsefi veya düz analoji saçmalık doğurma ihtimali vardır. Dikkatli bir okur bu iki varlık alanın altında yatan gerçekleri araştıran ortaya çıkartan okurdur.

Bu bağlamda, uzattığımın farkındayım fakat bir metnin nasıl doğası varsa bir filmin de doğası vardır.  Filmin kendisi bir metindir diyebiliriz. Böyle olunca, izleyici filmin (ontik) alanına bir adım attığında o filmle hayati bir ilişki kurması izleyicinin seçimine bağlıdır. Bu bağlamda, Zekir Demirkubuz’un son iki filmi; “Bulantı” ve “Kor”  genel anlamda Eco’nun aşırı yorum kuramı etrafında okuyabiliriz. Zeki Demirkubuz’un varoluşçu felsefeyi ayrı önemsediğini biliyoruz. Kendisi son zamanlarda filmlerinden gördüğüm ve sezinlediğim kadarıyla Heidegger çok meşgul olmuş!  Varoluşçuluk sizin için bir devamlı beslendiğiniz ve yanınızdan ayırmadığınız bir felsefe görüşü olabilir. Bunda hiçbir sıkıntı yoktur. Ama bir sanatçı ve sanat yapıt ilişkisi çoğul bir yönde ve içkin halde savrulurken “dil”, bazen gerilere düşebiliyor veya tıkanıyorsa ters giden bir şey var demektir. Ayrıca bu dil sanatçısından bağımsız, sanatçısının önünde gidiyorsa durum vahimdir. Velhasıl, sanatçının eğildiği bir mesele bazen onun ereğini tıkayabiliyor, her ikisi birbirlerini boğabiliyor, bu sefer de yapıt sanatçının önüne geçtiğinde; o yapıt o sanatçıya ait olmuyor!  Zeki Demirkubuz’un da varoluşçuluğu biraz bu şekilde gibi duruyor çünkü varoluşçuluk ilk başta Zeki Demirkubuz’un dili değildir. (Kendisinin de, ben varoluşçuyum dediğini zannetmiyorum) Varoluşçuluk;  Kafka, Sartre, Camus, Fanon’un dilidir. Zeki Demirkbuz sadece, Varoluşçuluğu temellük etmiştir. Böyle bir şey olasılıktır. Şöyle, bir açıklama getirilirse; bir yorum dili eğer felsefi içerimlerle doluysa o zaman felsefenin kendi dinamikleri ile bağıntılar kurulabilir. Söz konusu varoluşçuluk ise o zaman adımlarımız sık sık durarak atmamız gerekir. Varoluşçuluğun argümanlarından birkaçı “dünyaya bırakılmışlık, acı, bulanım…vb” filme yedirdiğinizde o filmi boğma ihtimali vardır çünkü iki melez bir evren içerisinde boğulmak var, boğulmamak da var. Eco’nun bahsettiği gibi metnin bir yerine takılma, film alanında Zeki Demirkubuz’un, “Bulantı ve Kor”da varoluşçuluğun bu kavramlarına fazlaca takmasıdır. Bu kavramlardan sık beslenmesi, tekrar etmesi, ajite dip aşırı kullanması; onun felsefi alanı varoluşçuluğu yeterince iyi kavrayamadığını gösterir. Onlara takılıp kalması Zeki Demirkubuz’u aşırı yoruma itmiştir.

“Bulantı, Kor” filmlerinde de bu kavramaların altını fazlaca eşiyor ve mimari yapıyla çok oynanıyor, adeta şablona dönüşüyor. Anlamsız, mimari yapıların seyircinin gözüne sokulması, gereksiz perspektif açıları, hiçbir şey söylemeyen bir dolabın kapağı ve daha birçok tekrar eden soğuk kadrajlar. Kaotik açılar, yer yer tavana gereğinden fazla yakın kamera açıları filme hiç olmadığı kadar kasvet saçıyor, sanki Heidegger film çekmiş gibi duruyor!  Bu da, filmlerinin boğulmasına sebep oluyor. Çok fazla kapalı mekanı  tekrar tekrar parçalara ayırıp uzakta bir noktasında figürü konumlandırıyor. İster istemez, yönetmen ve izleyici arasına geniş uçurumlar açıyor.

Zeki Demirkubuz, “KOR”, 2016.

Fotoğrafta görüldüğü üzere, bir tür düş kırıklığının bize telkin ettiği şudur: binanın acayip imge olarak ve salt sanatsal niteliğiyle yetinmeyerek, ona bilfiil bir mimari yükümlülüğün içinde boğulan figürü göstermek vs… Bunun gerçekleşmesi için de binanın içinde/dışında etraflıca aranmak ve nüfuz etmek gerekir.  Ayrıca, üzüntü ve duygusal çöküşler filmde o kadar kendini tekrar ediyor ki figürün üzerine aşırı bir şekilde siniyor (sinizm doğruyor). Böyle bir mekan çekiminin, aşırılığını görmemek mümkün mü? İçeri ve dışarının böyle bir aşırı gösterimi hem yönetmeni hem filmi sıkarak seyirciyi dışına itiyor.  Oysa tam tersine salt bir okur veya izleyici gibi yaklaştığımız zaman, metinin/filmin doğasının bütününü diğer bütünlerden ayıramıyoruz. Bu da Eco’nun tarif ettiği gibi metnin bir doğası olduğunu gösterir. Filmin de bütünün bir metin olduğunu düşündüğümüzde salt bir doğal yapıyla karşı karşıyayızdır. Bu yüzden sınırları zorlanan bir yapıt her zaman ikircikler ve paradokslar üretebilir. Dolayısıyla, üst üste gelen tekrar eden belirli bir açıdan imajı sıkıştıran mekan algısı ister istemez kendi kendini öldürüyor. Film kilitleniyor, dilini zora sokuyor. Oysa ki, Aristoteles’den öğrendiğimize göre mekan için yer değiştirme, tópos belirli bir cismin ait olduğu yerdir (poû). Tópos sözcüğü esasen Aristoteles’de bir cismin ‘bir yerde bulunuş’unu [Der Platz] ifade etmektedir. Tópos devingen, uçsuz bucaksız, kavraması zor bir şeydir. İçine girilmesi gereken, bir bütün olarak bir yerinde ve farklı yerler de bulunuşu/hareket edişi ifade eder. Yani bir bütünün dinamiklerini bütün olarak ele almak gerekir. Bu bağlamda, Zeki Demirkubuz’un filmlerinde hareket ve mekan “yersiz parçalanmış açılar” yüzünden kendini var edemiyor. Bir bütünün bir parçasında değil, bütün içerisinde “bir bütün” gösterilmesi gerekir. Saf olarak gösterilmiş olan mekan ve figürler…

Zeki Demirkubuz, “Bulantı”, 2015.

İmajlar, mekanın kuvvetini hissedemiyor, görünüşün, görünüşlerin bölünmesiyle iç içe alınıyor. Bunun köşe veya bir orta alan derinliği olması fark etmiyor böyle yapılması karakter için “ölümü” çağrıştırıyor. Tabi ki, bir filmde alan derinliği olacaktır olmalıdır da fakat eğildiğimiz konuyla ilgisi çelişkilidir. Bazen bir televizyon, bir komodin, ile bölünüyor. Bizde bu aşırı bölünme ile mekanın alan derinliğini çözümleyemiyoruz. Bize bunu yaptıran Zeki Demirkbuz’un Varoluşçu mekanları aşırı ön plana itip/içselleştirmesi. Yer ile mekân arasında, konumlanan insan; mekânın topolojisini ezmeye başladığında; bu ezilme, söz konusu olduğunda mümkün kılınan mekânın uzağında, yakınındaki figürlerden söz edilecektir. Fakat, kendisinin bu tür mekansal çözümlemeleri “ezerek ve parçalayarak” sık sık yapması mekanı da figürü de yok ediyor.

Bir başka sorun ise fazlasıyla seyircinin gözüne sokulan, dramatik figürlerin travmatik halleridir. Ağlayan, dayak yiyen, sömürülen kadın figürlerini çok kullanır hale gelinişi, devamlı eril tahakkümün öne alınması görülüyor. Belki böyle yaparak bir soruna parmak basmak istenirken sorun başka şeyler yüzünden askıya anlıyor. Eğer böyle bir varoluşsal problemleri kendisi içselleştirmişse bunu dilini yormadan, fazla trajik hale getirmeden “göstermeden göstermesi” gerekir yani kör göze parmakla değil. Yaşadığımız hayatın, aşırı derecede trajik imgelerle, olaylarla, felaketlerle doldu taşıyor olması bu tür imajların seyirciye yabancı olmamasından dolayı her kadrajın, her imajın başarılı olması anlamına gelmez.  Ama bazen bir anda bir şey çıkar ortaya bütün her şey ona doğru yönelir. Bazen bir imgenin filmin bir yerinde devreye girmesi, o filmin bütün bağlamını değiştirebilir. Bir imaj, önce kendisini sonra etrafındaki imajları etkisi altına alması filmin doğasında vardır. Dramatik unsur analoji ile yer yer tutarlı gözükebilir, yine de analoji yaparken imajın kendisini yok edebilme potansiyelini unutmamak gerekir. Aksi takdirde saf imajı es geçilir istenilen duygu kiçleşir!  Arada geçen ilişkisel bağın Vertov, Sokurov, ya da Bergman gibi filmin içinden ne ise o olarak (saflık) başkaldırması gerekir.  Öbür türlü bir imaj dağılımı tıkanır, kendini sürdüremez hale gelir. Zeki Demirkbuz’un aşırı yoruma varan bu dili, tıkanılan noktanın konduğu yerlerden biridir.  Bu dil, bilinç dışının yardımıyla subliminal dokuyu öne çıkarıyor. Farkında olunmadan saniyenin birkaç noktasına denk gelen fakat bilince yansımayan film karesindeki duygusal aşırılık/travma mesaj kaygısı. Bu bağlamda, filme yansımayan sözde varoluşçu dil sönük kalmış son iki filmindeki kullanılan dil varoluşçuluğa fazla sırtını dayamış olduğundan, fazla yakın durduğundan “Bulantı ve Kor” da dilin alt yapısına zarar vermiştir.

Zeki Demirkubuz, “KOR”, 2016.

“Biz bir ‘varlık’ değil, bir ‘oluşa-geliş’iz; daha doğrusu varlık bizde başlangıçla vardır. Bu oluşa geliş varoluşun ‘özdeki’ başkalığı olarak bizlere “biz” olarak görülür. Ayrıca, “başkalık” söz konusu Levinas’tan geçer. Varoluştan çok daha fazla, tam da varoluşun özüdür. Biz özne olarak ne parçalıyız ne fraktal tamamen bir bütünüz. Fakat öznelliğin sınırlı olması mümkün olabilseydi, o zaman özne olamaz ve öznellikler yaratamazdık. Rollo May “Yaratma Cesareti” kitabının önsözünde ‘Olma Cesareti’nden hareketle, kişinin bir boşluk içinde olamayacağını, varlığımızı yaratarak ifade edeceğimizi unutmayarak. Bu bağlamda, Zeki Demirkbuz’un dili hakkında şöyle bir sonuca varabiliriz; filmin içindeki mekanın parçalarını, figürlerin travmaların fazlaca ele alınmasının dilde bir tıkanıklık yaratması… Mekanı bu yüzden sık arka plana alarak figürü boğması (varoluşçu felsefe figürü yani insanı merkeze alırken) geri plana atıyor olması… Sonucunda mekanı çok fazlaca parçalaması bütünü ve figürü şablonlaştırıyor.  Zeki Demirkbuz’un dilini yoksullaştırıyor.

Son olarak, Zeki Demirkubuz bana kızmasın; filmde kendisinin oynaması gereksiz ve çok kötü duruyor. Oyunculuğu kötü olmakla beraber sırıtıyor.  Bir yönetmenin, kendi filminde oynaması sinema tarihinden bilinen bir gerçek fakat bunda başarılı olunması istisnai bir durumdur. Mesela, (Karşılaştırma olarak algılanmasın) Charlie Chaplin “Sahne Işıkları 1952” adlı filmin hem yönetmenliğini hem de oyunculuğunu yapmıştır. Chaplin’in sanatsal dinamikleri böyle bir şey için olağandır. Bütün tarihsel koşullar ve yapıların mevcutluğu Chaplin için hem yönetmen olup hem oyuncu olmayı hazırladı. Burada ve bu dönemde böyle bir şey çok uzak.

Zeki Demirkubuz’un 90’lar ve 2000’lerden bu yana yönettiği filmlerin bağımsız ya da öteki sinemaya katkısını unutmamak gerekir. Masumiyet 1997, Üçüncü Sayfa 1999, Yazgı 2001, Kader 2006 vb. bu filmlerin başarısının ardında yatan ana mesele “yıpranmış insani ilişkilerin”, “bireylerin kopuk yaşantıların” ve “acı aşk, acı duygu, iletişimsizlik”lerin edebiyat ile beslenip iyi gözlemlenip yoğrulmasıdır. “Yazgı” filminin Camus’nün “Yabancı” isimli romanından esinlenilmesi ve yukarıda değinilen açmazlardan farklı olarak ele alınması buna sadece bir örnektir. Bazen arabesk de olsa insana değen sahneler ve konuların iyi işlenmesi seyirciyi kendine çekti. Zeki Demirkubuz sözü edilen filmlerde insanları içinden çekip aldığı monolokların saf sinema diliyle yoğurdu, başarı sağladı. Sinema açısından iyi bir atılımdı ve kitleler tarafından filmleri sevildi ve sevilmeyi de hak etti. Zeki Demirkubuz bu saf gözlemci, aşırıya kaçmayan, hatta naturalist diyebileceğim diline geri dönmesi lazım ya da yeni bir dil yaratması lazım. Yoksa bir daha ki filmlerinde aynı şeyler tekrarlanırsa kariyerini bitirebilir gözüküyor. Kendisinin sinema dilini seven bir izleyicilerin bildik filmlerini özlediğini biliyorum. Bu yazıyı, kendisinin değerli bir yönetmen olduğu için ve filmlerini önemsediğim için yazdım. Yanlış bir dil kullandıysam affola. Sevgiler.

* Eco, U. (2016), Yorum ve Aşırı Yorum. Ayrıntı. İstanbul.

Övünç Demiray – edebiyathaber.net (23 Haziran 2017)

  • Gamze bayrak - 23/06/2017 - 16:32

    Övünç Demiray Kaleminize sağlık.Güzel detaylar yakalamış değerlendir mis siniz ve bence çok yerinde olmuş.cevaplakapat

  • S. Ordu - 25/06/2017 - 23:10

    Belki de Dumurkubuz’un yakın dönem filmlerindeki bu ‘aşırı’ yorum durumu üstlendiği yeni bir dildircevaplakapat

Marion Deuchars’ın çocuklar için hazırladığı Gel Beraber Resim Yapalım, Berrak İdiman çevirisiyle hep kitap tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Gel Beraber Resim Yapalım; yaz tatilinde çocukların hayal güçlerini ve yaratıcılıklarını zenginleştirecek birbirinden eğlenceli aktiviteler sunuyor.

hep kitap, büyük ilgi gören “İşte” adlı benzersiz sanat dizisinin ardından, yine dünyanın seçkin sanat yayıncılarından Laurence King’in hazırladığı “Ben Bir Küçük Sanatçıyım” dizisini sanatseverlerle buluşturuyor.

Dizinin ilk kitabı Gel Beraber Resim Yapalım çocuklara, sanatın ne olabileceğini, nasıl yapılabileceğini, yıllar içinde insanlık için ne gibi anlamlar ifade ettiğini anlatıyor. Kendine özgü tarzıyla dünya çapında tanınan, birçok uluslararası tasarım ve illüstrasyon ödülüne layık görülen İskoç illüstratör Marion Deuchars’ın hazırladığı kitapta, sanatçılar hakkında bilgiler yer alıyor.

Adım adım kuş, yüz ifadesi ve bisiklet çizme yöntemlerinin de tarif edildiği kitap, okurun resim konusunda kendi keşiflerini yapmasını sağlayan çizim, aktivite ve yaratıcı fikirlerle dolu. Gel Beraber Resim Yapalım’da yer alan yönergelerle küçük sanatçılar, Mona Lisa’nın gülüşünü tamamlayabilir ya da misket, tepsi, boya ve kâğıt kullanarak Jackson Pollock tarzı işler yapabilirler.

Dizinin diğer kitapları Gel Beraber Parmak Baskı Yapalım, Gel Beraber Yaratıcı Oyunlar Oynayalım ve Gel Beraber Büyük Ressamlar Gibi Çizelim de ileriki aylarda küçük okurlarla buluşacak.

 “Boyama kitabının ötesinde, tam anlamıyla bir resim atölyesi.”

Sunday Express

edebiyathaber.net (23 Haziran 2017)

Söyleşi: Abdullah Ezik         

Dilek Türker, yayımlanan ilk öykü kitabıyla öykücülüğümüze yeni bir halkanın eklendiğinin müjdesini veriyor. Avucumda Çimen İzi, adı gibi bünyesinde geçmişin izlerini kimseye duyurmadan saklayan bir ilk kitap. Biz de yayımlanan ilk kitabı ve yazarlığı üzerine Dilek Türker’le söyleştik:

İlk olarak kitabın yayımlanış sürecinden bahsetmek sanırım iyi olur. Çeşitli dergilerde de daha önce öyküleriniz yayımlandı. Kitabınızı oluştururken öyküleri neye göre seçtiniz? İzlediğiniz bir yöntem var mıydı?

Sarnıç, Kafkaokur, Notos ve Ot’ta bazı öykülerim yayımlandı. Bir öyküm de AltKitap 2016 seçkisinde yer aldı. Kitap projesini oluştururken yayımlanan birkaç öykümü eledim. Bunun dışında hemen hemen her öyküyü yeniden çalıştım, kimi çok değişti, kimi az ama mutlaka hepsinin üzerine eğildim kitap öncesi. Yeni öyküler de yazdım. Böylece 16 öyküden oluşan Avucumda Çimen İzi yayımlanacak hale geldi.

Her yazar kendi okuma ve yazma serüvenini oluşturur. Sizin öykülerinize de bütüncül bir bakış atıldığında bu açıkça görülmekte. Yazma sürecinizdeki eğilimlerinizden bahsedebilir misiniz?

Çok sık not alıyorum. Genelde çıkış noktam duyduğum bir diyalog, hissettiğim bir duygu ya da hatırladığım bir anı oluyor. Sonra yazınsal süreçte, başladığım yerden bambaşka bir yere geliyorum.

Sait Faik, Cemal Süreya ve Didem Madak okumak bana her zaman çok iyi gelir.

Garip gelebilir ama bir öyküye başlamak istediğimde ya da aklımda bir imge belirdiğinde bazen oturup, rastgele birkaç bölüm sevdiğim bazı dizi ve filmlerden parçalar izlemek de başvurduğum yollardan biri.

Kitabınızın adı oldukça ilgi çekici ve düşündürücü. Geçici de olsa kalıcı da, izler hep hayatımızda kırılmalara neden olmaktadır. Öykülerde de bu açıkça ortada. “İz” kavramının ve “izler”in sizdeki yeri nedir?

Kitabın ilk ismi başkaydı, aslında güzeldi ama içime sinmeyen bir yanı vardı. Yeni isim arayışındayken kardeşim, öyküleri tekrar okuyup, sevdiğim, bana dokunancümleleri not etmemi söyledi. Bunu yaparken, bir öyküde geçen, çocukken avucunda çıkan çimen izlerini hatırlayıp, onları bilmediği bir dilde yazılan alınyazısına benzeten kadın kahramanın hislerini sevdim. Kitabın ismi böylece Avucumda Çimen İzi oldu.

İzler yaşanmışlığın belirtisidir. İz bırakmayan yaşanmışlığın unutulup gideceğini, sıradan olduğunu söylemeye gerek bile yok. Diğer yanıyla izler insanı biricik hissettirir. Karmaşıktır. Yorum gerektirir. Gelecekten haber almayı uman, mucize bekleyenler için bir sebeptir bazen izler. Bu bakımdan, izlerin hem geçmişin unutulmaz yanları hem de gelecek güzel günler umuduyla ilişkisi, kitabın adını gören okura öykülerin havası hakkında doğru bir fikir verir diye umuyorum.

Yazarken çevrenizden mi yoksa ortaya koyduğunuz öykü evreninden mi yola çıkıyorsunuz? Sizi etkileyen ana faktör nedir? Örneğin, “Narçiçeği-Al Kaşkol”da Leylâ Erbil ve Tezer Özlü’ye, “Almodovar Kadınları ve Teyzem”de Pedro Almodovar’a açıkça göndermeler var. Biraz bu konudan bahsedebilir miyiz?

Bende bir hikâye anlatma isteği doğuran, kimi zaman da belli bir durumu hikâye etme hevesi uyandıran ilk kıvılcım genellikle bir yaşanmışlıktan kaynaklanıyor ama geri kalan her şey tamamen yazınsal süreçte yoktan var oluyor. İnsanları dinlemeyi seviyorum, onlar anlattıkça benim içimde bir yanıyla yer ediyorlar ve yazarken bir cümle ya da bir diyalogda, bir karakter ya da bir olayda gerçek olan kendini gösteriyor. Kısacası, ilk itki hep somut gerçeklikten doğuyor ama yazdığım şeyi bir öykü haline getiren ögeler ve hikâyenin kendisi tamamen yaratı süreçlerinden doğuyor. Hatta bazen başlarken kendini gösteren gerçeklik, öykü bittiğinde kaybolmuş oluyor.

Bu arada Leylâ Erbil’i de, Tezer Özlü’yü de, Almadovar’ı da çok seviyorum. İsimlerini andıkça içim açılıyor.

Öykülerinizde genel olarak aile-içi karakterler ön planda. Abi kardeş, baba oğul, teyze yeğen ve eşler gibi birçok ikili var. Bu da öykülerin belirli konuları imlediğini işaret etmekte. Bu seçim için ne söyleyebilirsiniz?

Aile ilişkilerinin, aile fertleri üzerindeki etkileri hakkında düşünmeyi seviyorum. Aile, hem diğer bütün sosyal ilişkileri belli yönleriyle içinde barındırarak, hem de bireyi dış dünyadaki maskelerinden arındığı gerçekliği içinde görmemiz için bize imkân sunarak, hikâyeye hizmet ediyor.  Çok sevdiğim Yüzyıllık Yalnızlık ve daha bir sürü çok önemli eserin bir aile ve çevresinde gelişen olayları konu edinmesi rastlantı değil. Bir de şu var: Herkesin bir ölçüde kendi ailesini başkalarından söz eder gibi yazması, dünyaya baktığımız yerin ve kurmaca kahramanlar üzerinden de olsa belli ölçüde kişisel tarihimizin de bu aile hikâyeleri üzerinden yazdıklarımıza sızması, belli ölçüde bir samimiyet ve yararlı bir gerçeklik katıyor sanıyorum.

Kırılmalar, hayatın kaçınılamaz bir gerçeğidir. İnsan, sürekli kendi trajik hayatını yeniden üretip durur. Sizin öykülerinizde de, sözgelimi “Bolzano Kuaför”, “İyi Yürekli Hayatımız” gibi, insanın geçmişinde yaşadığı trajediler gözükmekte. Trajedinin ve kırılmaların insanın hayatını biçimlendirmesi üzerine görüşlerinizi merak ediyorum.

Bana göre insanın hayatını büyük sevinçlerden çok büyük acılar; kazanımlardan çok kayıplar; tercihlerden çok vazgeçişler belirliyor.  Son birkaç yılda “ölümlü” olduğumu çok derinden hissettiren iki kırılma yaşadım. İlki babamı, henüz o çok genç yaştayken kaybetmemdi. Bu kaybın üzerine çok konuşmayı tercih etmiyorum. O yokluk zaten yazdıklarıma sızıyor. Diğeri de kızım doğduktan sonra, annelik üzerine düşünürken, ilk hissettiğim şeylerden biri, günün birinde öleceğimdi. Sonsuza kadar sevdiklerimin yanımda olmayacağını ve benim de onların yanında olamayacağımı, derinden ve apaçık hissetmek biraz farklı bir deneyimdi. Bunu kabullenmek hem insanı daha özgür ve rahat kılıyor hem de daha aciz ve çaresiz hissettiriyor.

“Zom Zom” öykünüzün sonunda dağılan ve bir daha geri gelemeyecek şeylere dair uzun bir pasaj var. Bu, günümüzün şartları düşünüldüğünde ayrıca önemli. Dağılan aileler, kültürler, diller, coğrafyalar… Tüm bu dağılmaları işaret etmiş, öykülerinizde yer yer toplamışsınız. Burada yapmak istediğiniz nedir?

Önemini fark etmediğimiz ama bir kaybedersek asla geri getiremeyeceğimiz çok değerli anların ve duyumsayışların olduğu gibi kalması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Belirttiğiniz öykünün kahramanı, sevdiklerimizle hep bir arada olduğumuz, mutlu muyuz değil miyiz diye sormadığımız, kendimizi ve birbirimizi çok hırpalamadığımız zamanların, yani çocukluğunun, ilk gençliğinin geride kaldığınısezerek söylüyor onları. Ben de başka sebeplerle onunla benzer şeyleri düşünüyorum. Her şey dönüşü olmayan bir şekilde ve hızla değişti. Bir yanıyla değişim kaçınılmaz ama içinden geçtiğimiz şimdiki zamandan büyük yaralar alıyoruz. Bugün dünyadan ve ülkeden bana, kayıp duygusu veren genel bir hava yansıyor. Hissettiğim şey eskiye özlemden öte, yaşama sevincini hedef alan çok daha şiddetli bir yoksunluk. Bu noktada yapabildiğim ilk şey güzel olanı hatırlamak ve hatırlatmaya çalışmak.

Öykülerinizde biçimsel arayışlar değil, belli bir hikâyeyi anlatma konusu ön plana çıkmakta. Okuyucu, sizin bir “söz”e sahip olduğunuzu hemen farkediyor. Bu açıdan bir hikâye anlatıcısı olduğunuz ortada. Öyküler ve biçimler hakkındane düşünüyorsunuz?

Bence öykü sadelik istiyor. Bir tür olarak öykünün imkânları, kısalığı, karakter, zaman ve mekân seçimleri düşünüldüğünde de bu kısmen zorunlu gibi geliyor. Bir de şu var ki, biçimi öz belirliyor. Benim anlatma hevesi duyduğum hikâyelerin özü, başka biçim arayışını gerekli kılmıyor, kitapta yer aldığı şekliyle anlatmış olmak içime siniyor.

Abdullah Ezik – edebiyathaber.net (23 Haziran 2017)

Sabahattin Ali’nin ünlü romanı Kürk Mantolu Madonna’nın film yapımcısı Ay Yapım, başrol için Marion Cotillard’la görüşüldüğünü açıkladı.

Daha önce filmde Beren Saat’in oynayabileceği konuşulmuştu.

Kürk Mantolu Madonna’yı okuyup çok seven ve filmde rol alma konusuna sıcak yaklaşan Marion Cotillard ile önümüzdeki günlerde anlaşma imzalanması bekleniyor.

Romanda Maria Puder ve Raif Efendi’nin aşkı anlatılıyor. Uyarlamada Raif Efendi’yi kimin canlandıracağı henüz belli değil.

edebiyathaber.net (23 Haziran 2017)

listelist.com‘dan Semih Öztürk, Antik Çağ’dan günümüze kadar gelen ve kült birer eser olarak okunan/okutulan eserleri derledi: 

  1. Herodot – Herodot Tarihi

M.Ö. 484-425 yıllarında yaşadığı varsayılan Halikarnasoslu Herodot tarafından kaleme alınan eser, Herodot’un gezilerinde gördüğü yerler ve tanık olduğu olaylarla insanlar üzerine bir metindir. Ancak kitabın temel konusu, Pers İmparatorluğu ile Antik Yunan kent devletleri arasında yapılan Pers savaşlarını konu almaktadır.

  1. Homeros – İlyada ve Odysseia

Eserde Troia Savaşı anlatılmaktadır ve dönemin yaşayış, kültür, inanç ve savaşma teknikleri konusunda detaylı bilgiler vermektedir. Homeros tarafından yazılan kitap, ayrıca antik çağlardan günümüze kalan en eski Batı edebiyatı örneği olarak kabul edilmektedir.

  1. Thukydides – Pelopponnesos Savaşlar

Thukydides, kaleme aldığı eserde kendisinin de katıldığı Pelopponnesos Savaşları’nı anlatmaktadır. M.Ö 5. yy’da yaşayan tarihçi, anlattığı olayları kronolojik bir sıraya göre düzenleyerek tamamlamıştır.

  1. Strabon – Geographika

Strabon, M.Ö. 64-M.S. 19 yılları arasında yaşamış olan coğrafyacı, gezgin, filozof ve tarihçidir. Geographika kitabı toplamda 17 kitaptan oluşmaktadır ve Antik Dünya’yı anlatmaktadır. Ayrıca eserin 12. ve 14. kitapları Anadolu coğrafyasına aittir.

  1. Ksenophon – Anabasis

M.Ö. 430-355 yılları arasında yaşayan tarihçi, Sokrates’in öğrencisidir. Kitapta anlatılanlar Pers Kralı II. Artakserkses’in kardeşi Genç Kyros’un tahtı ele geçirme mücadelesini ve bunun için savaşan paralı askerlerin öyküsünü kapsamaktadır.

edebiyathaber.net (23 Haziran 2017)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z