Masthead header

Shoah MemorialSalt Galata, 30 Ocak saat 19.00’da, Fransız tarihçi Etienne François’in katılacağı “Suçluluktan Sorumluluğa: Almanya Tarihinin İki Travması” konferansı düzenliyor.

Nora Şeni’nin bilimsel sorumluluğunda; İstanbul Fransız Enstitüsü, Mémorial de la Shoah (Paris), Université Paris 8 ve Anadolu Kültür’ün katılımıyla yürütülen “Hafıza Politikaları ve Fransa” başlıklı konferans serisinin yedinci bölümünde Prof. Etienne François konuşacak. François, “Almanya’nın Shoah ve Sovyet işgaline dair çift hafıza politikası” konusunu irdeleyecek.

Geçen yıl Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşen bu konferans serisi, 2015’te diğer Avrupa ülkelerinin yaralı hafızalarıyla yüzleşme serüvenlerini konu alacak. Bu yılın ilk konuşması ise özel bir deneyime odaklanıyor: Nazizmin doğduğu memleket olarak Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında hayli zor bir bellekle karşı karşıya kaldığı biliniyor. Hiçbir şekilde Holokost ile aynı düzeyde olmasa da, Sovyet işgalinin de kabulü güç bir bellek bıraktığı aşikâr. Bu bağlamda François, birbirine tezat mazlumiyetlerin rakip hafıza politikaları doğurmamış olduğu tezini savunacak.

Etienne François, Université Paris I (Panthéon Sorbonne) ve Freie Universität Berlin’de tarih profesorüdür. Berlin Marc Bloch Araştırma Merkezi’nin kurucusu ve 1992-1999 yıllarında ilk müdürü olan François, Orta Çağ sonundan bugüne kadar Almanya tarihi, Alman-Fransız ilişkileri, Almanya-Avrupa ilişkileri ve Almanya’nın kendi geçmişiyle ilişkisi üzerine yaptığı araştırma ve yayınlarıyla tanınmaktadır.

edebiyathaber.net (29 Ocak 2015)

feridun andac 10.tifNedim Gürsel’le Anadoluhisarı’nda buluştuğumuzda hava pusarıktı. Yeni romanı Yüzbaşının Oğlu’nu okuyup sonlamış, ondan önce geldiğim kafede romana dair şu satırları yazmaya başlamıştım:

Nedim Gürsel’in yeni romanı Yüzbaşının Oğlu’nu okurken, onun anlatıcı olarak gezindiği güzergâhları düşündüm bir ân. Bir gezgin, gönüllü/zorunlu sürgün olarak gittiği yerleri, yaşadığı mekânları, dilbağı kurup düşünsel duyarlığını çeşitlendirdiği ülkeleri/kentleri/yazarları/metinleri kendi yazı dünyasına taşıma yolculuğuna baktım oradan.

Başlayan, süren, dinmeyen bir sürükleniş… Bir yerde olamama, bir yere tutunamama…

Onun anlatı dünyasında bırakılmışlığın gizleri, kırılgan/buruk/ezgin bir çocukluğun derin izleri, yaşanan zamanlardaki derin yarılma nöbetlerinin sanrıları var.

Bir yerde durup, bir yere bağlanıp o huzursuzluğun kitabını yazacakken; hep gitmeyi seçmiş… Ve gittiği her yerde şimdi de yaşarken/şimdide yaşattığı geçmişle alışverişini, sorgulamasını hiç elden bırakmamış.

İlk yazdıklarından beri onu okuyan, izleyen biri olarak; onun artık yazarlık tutumunun sürüklenişlerini, yazma derdinin neleri içerdiğini iyi-kötü kavradığımı söyleyebilirim.

Zira onunla dostluğumuz yazı minvalinde başlasa da; Paris’te ve İstanbul’daki buluşmalarımızda iz bırakan şeylerden konuşmuşuzdur hep. Orada daha çok hayat, dünya, Türkiye vardır. Zaman zaman aşk ve kadınlar, kentler ve mekânlar…Ve bırakılmış çocukluğu… Buna çok dokunmasak da; babasının onu erken bırakıp gitmesi görünmeyen bir yaradır onda.

Nedim Gürsel fotoğrafıİki kardeşi büyütüp yetiştiren anne Leylâ Gürsel’i ben çevirilerinden tanımıştım. Sağ Salim Kavuşsak’ın da kapağına taşınan o aile fotoğrafına bakışlarım her uzandığında; Nedim’in mahzun bakışına, babası Orhan Gürsel’in hülyalı duruşuna, ağabeyi Seyfettin’in kendinden emin haline ve anne Leylâ Hanım’ın hayata sıkıca tutunma kararlılığına dalıp giderim.

Yüzbaşının Oğlu’nun okurken, bir fotoğraf karesine sığan bu dörtlü yaşamın izleri sıklıkla karşıma çıktı.

Buluştuğumuzda…

Nedim’le en son ne zaman buluştuk, hatırlayamadım bir ânda! İstanbul-Paris sürüklenişlerinden sıklıkla haberim olsa da, gezi yazılarından nerelere gittiğini izlerken hep karşılıkla söze durmuş gibi olurdum.

İşte o gün, sabahın pusarık havasında bir yolculuktan çıkıp gelmişçesine kafenin kapısını açıp içeri girdi. Kalemimi bırakıp, kalkıp gülümseyerek gelen halini kucakladığımda gözüme ilişen yüz çizgileri, saçları ve sakalındaki aklıklar bu ayrılık süresini anlatıyordu aslında!

Hiçbirimiz bıraktığımız yerde, zamanda, biçimde kalmıyoruz. Gene de yazıp edenler yazdıklarıyla  her ân birbirinin yanında gibidir.

Söze kaldığımız yerden başlıyoruz sanki…

Ona, en son yazdığım bir iletide Hatırla Barbara’nın bendeki izleri/etkilerinden söz etmiş, özellikle de onun Besançon günlerini anlattığı metnin yansılarını dile getirmiştim.

Piaf, Brel’den şansonlar eşliğinde okumak kesmiyor, kalkıp insanın bir ân trenle Alpler’den geçip Besançon’a gidesi geliyor.

Gürsel, bir kent anlatıcısı. Yerin dili, mekânın ruhu onun anlatıcılığında başat öğedir. Yüzbaşının Oğlu’nda da bu yanı öne çıkar. İstanbul/Beyoğlu, Anadolu’nun kışla kenti birer roman kahramanı olarak belirir. Zamanın döngüsündeki insan, onun taşıdıklarıyla var olmaya çalışan hali gelip anlatılarına siner. Özellikle de öyküde bunu başarıyla yansıtır. Bu bağlamda kurduğu öykülerindeki hikâye anlatıcısı tutumu onun metin kurma hünerini gösterir. Çünkü o, giderek yazan biridir. Bir yere/mekâna, ülkeye/kente, yazara/metne, insana giderek yazar. Bir yerde, belli bir zamanda duramama huzursuzluğu da bundandır.

Romanda, bir sorunsalı içselleştirip anlatmada düşünsel tözü ıskalıyor çoğu kez. Değiniyor, evet; ama çizdiği karakterin ruhuna yedirerek bunu vermekten sakınıyor. Elinden tutup onu bir yerde/mekânda kendi haliyle baş başa bırakıyor… Taşıdığı bırakılmışlık hali, kuşatıldığı evren onun sanrısına  dönüşüyor… Gürsel, oradan bakıyor kahramanının hayatına.

Söze önceki geceden başladık. O, açılmak için kahvesini ben de demli çayımı söyledik. Yayınevi, medya, insanlar…Ve ilkesiz halimizden konuşadurduk.

Yuzbasinin-Oglu_171880_1Yüzbaşının Oğlu : Bir Bırakılma Öyküsü

Romanı Gürsel’le konuşurken şu kavramlar üzerinde duruyorum:

*bırakılmışlık (çocukluk),

*kuşatılmışlık (aile/eğitim),

*otorite (askeri vesayet/siyasal erk),

*ikilik (bireysel/toplumsal hayatımızdakiler)

Bu eksende toplumsal eleştiri yanı ağır basan bir roman, Yüzbaşının Oğlu.

Kendi hikâyesini anlatan anlatıcı/kahraman, yaşadığı şimdi’den geçmiş’e uzanarak, yetişme koşullarını, ailesini, annesinin erken ölümü, asker babasının 27 Mayıs askeri darbesine uzanan serüvenini;  kendi yatılı okul günlerini, yasak aşkını yaşlılık günlerinde kızının isteği üzerine ses kaydına anlatır. Dahası, romanın kurgusu için böyle bir yöntemi seçer, Gürsel.

Sözünü ettiğim kavramlar çerçevesinde 1950’ler Türkiyesi’nden 2010’lara uzanan bir sürecin tanıklığını yansıtan kahramanın üzerinden bireyin yetişme öyküsüyle toplumun, bir anlamda Türkiye’nin çağdaşlaşma serüveninin kırılma noktalarının eleştirisini yapar romancı.

Yüzbaşının Oğlu, bir başyapıt değil kuşkusuz. Okurken, yer yer, bana: “ Nedim Gürsel bu romanı neden yazdı,” diye sorular da sorduran anlatının kuruluşu/kurgusu, metin içindeki edebî göndermeleri, çerçeve anlatıları anlatı oyunundan ziyade, metni çeşitlendirip katmansal bir boyuta taşımak için romancının tasarlama düşüncesinin açılımlarını göstermektedir.

Gürsel, romanını, konu/izlek bakımından özyaşamsal öğelerle beslediği gibi, anlatım tutumunu da edebî belleğiyle bezer. Gene de, Gürsel’in iyi bir hikâye anlatıcısı olduğu, ama romanda  aynı başarıyı gösteremediği kanısındayım. Düşünsel töz, duygusal ritm, dilsel şölen, anlatım yoğunluğu eksik. Ondan bu çizgide bir roman yazmasını beklemek bize sunduğu edebî birikimin kaçınılmazlığını gösterir kanımca!

Gerçi anlatıcı/metnin kurucusu her ne kadar altmışlarını aşan bir eski gazeteci/muhabirse de; onun bilgisi/bilinci/yaşadıkları/hatırlayıp ettikleri o anlatıyı bezese de; kıyıda duran asıl anlatıcı Nedim Gürsel, kahramanını çok_MG_3253 copyruhsuz çiziyor. Orada, asıl anlatıcı olarak bir ikilemi yaşıyor.

Evet, hayatın/ın bir “kahraman”ı değil. Ama çağının da birçok özelliğini yansıtan tipik bir kahraman (örneğin Peçorin vari biri) olamıyor… Olabilecekken olamıyor, olduramıyor bunu Gürsel.

Şunu mu demek istiyorum: Nedim Gürsel, iyi bir konuyu seçmiş, ama zenginliği olan, tipik bir karakter seçememiş/yaratamamış. Hatta, öyle ki, yer yer kendi gölgesi düşmüş üzerine.

Doğrusu, bu romanı okurken; Paul Eluard’ın şu tanımını bulmak isterdim: “Şiirdeki düşünce elmanın içindeki besin gibi saklı olmalıdır.”

Gürsel, burada, seçtiği yöntemle hep anlatan olmuştur. Oysa yaşatarak gösterseydi; yani, kahramanı şimdi’den geçmiş’e döndürmek yerine; geçmiş’ten bugün’e taşısaydı sanki Yüzbaşının Oğlu daha kanlı canlı  bir dönem romanı olurdu. Oysa, biz, burada birçok hayatın özetini okuyoruz.

Galiba roman yazmak uzunca bir zaman/sabır istiyor. Dura dinlene yazmak… Araştırmak… Yeniden yeniden yazmak…Arındırmak… Bir yere, bir şeye yetiştirmeden yazmak. Tembel, kolaycı okur istememek…

Yüzbaşının Oğlu’nun bitirir bitirmez Thomas Mann’ın Doktor Faustos’una başlayınca duraladım hemen. Bu okumayı göze almak için uzunca bir zaman yaratmalıydım. Çünkü, biliyordum ki; Mann, yan yatarak okuyan okur istemiyordu!

Bunları Nedim’e anlatmadım tabii ki… Romana dair çok başka şeyler konuştuk.

Bazı anlatıların yazılmak için belirli yaş dönemlerini beklediğinde hemfikirdik.

Roman, eminim ki bu yanıyla da ilginizi çekecektir, bir solukta okuyacaksınızdır. Yer yer gülerek, öfkelenerek, yazıksanarak…

Belki okurca kabul görecek, ama Yüzbaşının Oğlu’nun öyle “çok tartışılacak, çok ses getirecek” bir  roman olmadığını söylemek isterim.

Sanırım, size ne dediğimi daha iyi anlatabilmek için; Roberto Bolaño’nun Tılsım’ından söz etmem gerekecek sevgili okurum.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (28 Ocak 2014)

  • AYLİN YÜCEDAĞ - 29/01/2014 - 20:19

    Yahu adamı övdünüz mü yerden yere vurdunuz mu bellı değıl.Sevgılı büyüğüm Andaç, kitabı sıradan bır okuyucunun ılgısını çekme şansından bıle etmişsin:))

    Bu arada Ozan Bey,ağzınızdan yel alsın,adam en az 20 yıl daha bu dünyada kalsın çünkü sevmesi gereken küçük bir kız çocuğunun babası kendisi.Daha cok yazacakları ve anlatacakları var bu dünyada:))Yanı daha göçme niyetı yok!!!cevaplakapat

12kapak (1)İki aylık edebiyat-kültür dergisi İzafi 12. sayısında Bilge Karasu dosyasıyla raflarda yerini aldı.

İzafi Dergisi Ocak-Şubat sayısında Bilge Karasu dosyası hazırladı. Edebiyatımızın önde gelen yazarları arasında yer alan Bilge Karasu dosyasına; İlyas Akman, Müesser Yeniay, Servet Erdem, Jale Özata Dirlikyapan, Doğuş Sarpkaya ve Ahmet Ergenç yazdı. Mehmet Said Aydın, Karasu’nun öğrencilerinden Mehmet Demir; Mustafa Orman ise Doğan Hızlan ile Bilge Karasu üzerine konuştu.

Thomas Frick’in 17 Kasım 2013 yılında yaşama veda eden, 2007 Nobel Ödülü sahibi Doris Lessing ile yaptığı röportaj Didem Çelik Yılmaz çevirisiyle yer aldı.

Gün Zileli, ‘Yeni Komünizm Paradigması ve Alain Badio’ yazısında toplumun konumlanmasını ve devletin örgütlenmesini Gezi olayları üzerinden yorumluyor.

Fatih Yaşlı, Taşradan Kente, Mağduriyetten Müktedirliğe başlıklı yazısında sağ cenahın önemli idollerinden Nurettin Topçu üzerinden muhafazakâr kesimi ve Türk sağının edebiyat kanonunu eleştirdi.

Agos Gazetesi’nin karikatürcüsü Sarkis Paçacı, bu sayıda olduğu gibi artık her sayıda ‘Karikatürler Vadisi’ köşesiyle İzafi Dergisi’nde yer alacak.

Dergide yer alan öykücüler şöyle: Mark Twain, Bora Abdo, Neslihan Önderoğlu, Melike Uzun, Mustafa Çevikdoğan, Orçun Ünal, Hamza Çelikel, Burak Şahin ve Nebahat Kübra Akalın.

Dergide yer alan şairler şöyle: Karin Karakaşlı, Engin Taşkaya, Fatih Mutlu, Can Karatek, İsmail Sertaç Yılmaz ve İlker Şaguj.

Burcu Polat, İran edebiyatının en önemli sürgün yazarlarından olan Sadık Hidayet’in, Bir Sadık Hidayet Karakteri: Şerif üzerine yazdı.

Öykücü ve şair Onur Çalı ile öykücülük üzerine, Redaksiyon Dergisi’nden Eren Şahinler ile dergicilik üzerine söyleşi yapıldı.

Son olarak Bir Performans Olarak Röportaj dergide yer aldı.

edebiyathaber.net (28 Ocak 2014)

Annex - Sinatra, Frank (Oceanİstanbul Film Akademi’de 12 kitap yazarı, New York, MIT ve Harvard Üniversitelerinde öğrenim görmüş, Melih Arat ile  Filmlerle Sıradışı Liderlik ve Yaşam Atölyesi başlıyor.

Duyuru metninden: “21.Yüzyıl uzmanlıklardan çok, sosyal becerilerle insanların liderleştiği bir yüzyıl olmaya başlamıştır. Kitlesel liderlik giderek ortadan kalkarken küçük grupların liderliği öne çıkmaktadır. Küçük grupların, hareketlerin liderliği ise kişisel gelişim ve sosyal becerilerle mümkündür.

Bu kurs programı kişisel liderliğin temel araçlarını filmlerden alınacak kesitleri vaka olarak kullanarak liderlik özelliğini ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Ayrıca programda Harvard Üniversitesi’nin liderlik kitapları, tanınmış Türk ve yabancı liderlerin biyografileri de incelenecektir. Programın Öğrenme Ortağı Melih Arat kendi kişisel tecrübe ve deneyimlerinin yanı sıra Harvard Üniversitesi’nde de liderlik ve psikoloji eğitimi almıştır.”

İşlenecek Konular

Kendini Yetiştiren Lider,      Değişen Lider ,     Sorun ve Krizler: Karizmatik Lider,    Sıra Dışı Problem Çözen, Çözdüren Lider,      Vizyon, Model Kurucu Lider,      İletişim Kuran Lider,      Sürünün Dışında Kalmaya Cesaret Eden Lider,      Takım Oyuncusu Olarak Lider,      Takım Kurucu Olarak Lider,    Başkalarının Önünü Açan Lider,   Sistem Kurucu Olarak Lider,  Potansiyel Geliştirici Olarak Lider

İncelenecek Filmler

·         10.000 BC ·         Mr. Holland’s Opus  ·         Gung Ho  ·         Star Trek Into Darkness  ·         Jean Darc  ·         Miracle  ·         Ocean’s Eleven  ·         Kontiki  ·         The Master  ·         A Bugs Life  ·         We are Marshalls  ·         internship  ·         Apollo 13  ·         White Squal  ·         Sister Act  ·         Xingu ·         the great escape  ·         Remember the titans  ·         Grid Iron Gang  ·         12 Angry Man  ·         The Blind Side  ·         Moneyball    How to fall in love  –  Aviator – The Last Samurai – Patton – Spartacus – Malcom X – Muhammet Ali

12 hafta – haftada 1 gün – günde 3 saat
Cumartesi 19:30 – 22:30

Başlangıç tarihi 8 Şubat 2014 Cumartesi

Son kayıt  tarihi 3 Şubat 2014 Pazartesii

bilgi@istanbulfilmakademi.com
0530 252 95 75 / 0212 224 37 62
Detaylı bilgi için tıklayınız>>> 

edebiyathaber.net (28 Ocak 2014)

22955983Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın yaşamı Pervasız Tiyatro tarafından sahneye taşınacak.

Oyuncu ve sunucu İlker Ayrık, Pervasız Tiyatro’yu birlikte kurduğu oyuncu arkadaşlarından Aykut Taşkın ile Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’u ziyaret etti. Ayrık, ziyarette Halikarnas Balıkçısı’nın hayatını ’Merhaba’ isimli tek kişilik tiyatro oyunuyla sahnelemeyi planladıklarını belirtip bilgi verdi. Yaz sezonu başında galasını Bodrum’da yapmayı planladıklarını da aktaran Ayrık, “Sahnede Aykut olacak. Oyuna eşlik edecek video içeriği var. Videoda Müjdat Gezen, Sevinç Erbulak, Şebnem Dönmez, Murat Akkoyunlu, Derya Karadaç ve ben eşlik etmeye çalışacağız. Balıkçının yazdıkları zaman üstü yazılar. Tespitleri zaman üstü tespitler. Günümüze doğal olarak uyarlanmış durumda. Ufak tefek müdahaleler var elbet. Bir tiyatro eseri oluşturmak çok zor. Balıkçı bir edebi eseri ve biz onu sahneye koymak için oyunlaştırıyoruz. Tamamen Balıkçı’ya sadık kalınarak yazılmış bir oyun. Oyunu sahnelemeden önce Başkan Kocadon’ın da önerilerini almak istedik” dedi.

Tarihi eserleri geri kazandıran adam

Destek sözü veren başkan Kocadon ise “Halikarnas Balıkçısı, Bodrum’u Bodrum yapan değerlerimizdendir. Sanatçı arkadaşlarımıza bu fikirle geldikleri için teşekkür ederim. Bu oyunun sadece Bodrum ve Türkiye ile sınırlı kalmasını değil tüm dünyada oynanması gerektiğini Balıkçı’nın Bodrum için yaptıklarını ve barışçıl doğa ve deniz sevgisini tüm dünyanın görmesi anlaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca British Museum’da bulunan Bodrum’a ait tarihi eserlerin geri getirilmesi için Halikarnas Balıkçısı’nın çok büyük emekleri vardır. Oyun sahneye konduktan sonra İngiltere’de oynanmasını düşünüyorum. Halikarnas Balıkçısı benim sevdam, bu ilçenin gururu bir edebiyatçı” diye konuştu.

DHA – 28 Ocak 2014

  • aslı över - 28/01/2014 - 13:54

    Öpülesi bir haber.Kutlarım.cevaplakapat

gorme_engelliler_icin_yemek_kitabi13903109030_h1119072Görme engelliler için hazırlanan “Birlikte Yemek Yapıyoruz” adlı kitap raflardaki yerini aldı.

Uluslararası Gastronomi Festivali Yemek Yarışması ‘Engelliler Kategorisi’nde 1’inci olan görme, işitme ve bedensel engelli aşçıların desteği ve Bağcılar Belediyesi’nin katkılarıyla hazırlanan “Birlikte Yemek Yapıyoruz” kitapta çorba, başlangıçlar, salata, pilav ve tatlı tarifleri bulunuyor.

“Birlikte Yemek Yapıyoruz” adlı kitap; görsel, kabartma ve işaret dili’ olmak üzere üç farklı versiyon olarak hazırlandı. Uluslararası Gastronomi Festivali Yemek Yarışması engelliler kategorisinde birinciliği elde eden Esra Süzen, Neriman Güngör, Tuğçe Özdoğru TV programcısı ve yemek kitabı yazarı Meltem Açıkel‘in yönetiminde hazırlanan kitap önemli bir boşluğu dolduracak gibi gözüküyor.

28 Ocak 2014

filiz-gaziEn yakın iki uğraş yazmak ve resim yapmak. Bir yazar olarak iki meziyete de aynı anda sahipseniz, ister istemez farklılığınız birkaç adım öne çıkarıyor sizi. Bu yüzden olsa gerek Minare Gölgesi’ni okumaya başladığınızda yazarı Engin Ergönültaş’ın aynı zamanda bir çizer olduğunu bilmeseniz de tahmin edebilirsiniz.

Sabaha karşı nasıl bir uysal rüzgâr çıktı ise, her bir kar tanesini alıp, bir diğerininkine hiç   benzemez bir güzergâh ile aheste aheste uçurup gökyüzünden yavaşça indiriyor, tam yere değecekken ani bir kavisle tekrar havalandırıyor. Bu sefer havada bambaşka helezonlar çizdirerek diğer kar taneleriyle iç içe sokup, ahenkle döndürüyordu. Her nasıl yapıyor ise, hiçbirini bir diğeriyle çarpıştırmadan, her birini ayrı ayrı yollardan döndüre döndüre taşıyıp,   kendi bildiği bir yere bir dala, bir dama, bir bacaya, bir pencereye, uyuyan bir bebeği yatağına bırakır gibi, usulca konduruyordu.

Amerikan Güzeli filminin meşhur sahnesini hatırlatıyor bu satırlar. Uçuşan torbayı izlerken “Her şeyin ardında hayat var” diyordu genç çocuk. Rüzgârın etkisi ile havada uçuşan bir torbaydı izlediği altı üstü. Kaynağı belirsiz bir huzur ve aheste aheste salınmanın çağrıştırdığı bir teslimiyet. Yukarıdaki satırlarda öyle. Ölüme yaklaşan bir kişinin korkmaması için kulağına fısıldayacak kadar güçlü.

Minare-Golgesi_160515_1Roman yazmak kelimelerle resim yapmak, roman okumak da başkalarının kelimeleriyle kafamızda resimler canlandırmaktır” diyor Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı’da. En yakın iki uğraş yazmak ve resim yapmak. Bir yazar olarak iki meziyete de aynı anda sahipseniz, ister istemez farklılığınız birkaç adım öne çıkarıyor sizi. Bu yüzden olsa gerek Minare Gölgesi’ni okumaya başladığınızda yazarı Engin Ergönültaş’ın aynı zamanda bir çizer olduğunu bilmeseniz de tahmin edebilirsiniz. Çünkü sahneler tek tek kuruluyor karşınızda ve siz anlatılan mahallede görülmez hayalet gibi dolaşmaya başlıyorsunuz. O kadar orada oluyorsunuz ki hatta farkında olmaksızın ve sanki mümkünmüş gibi hikâyeye müdahale etmek istiyorsunuz.

‘Minare Gölgesi’nde her bölümün başlığı bir mevsim. Mevsimden mevsime geçiyor roman. Kavurucu sıcaklarda bir az olsun serin esinti beklediğiniz oluyor. Lapa lapa yağan karda mahalledeki köpeğe yer aranıyorsunuz. Zengüle Hacı Mahallesi’nde geçiyor her şey. O yüzden yazar, sizi mahallede gezdiriyor önce. Sultan Abla ile tanıştırılıyorsunuz ilk önce ve sonra mahallenin diğer kadınları. İyisi de var kötüsü de.  Mahallenin çocuklarından ikisi geliyor sonra: Atilla ve Meryem. Çok çok tatlılar. Başlarına kötü şeyler gelmesin diye geçiyor içinizden. Ümmiye Hanım’ın oğlu ile tanışıyorsunuz sonra. Abdülkadir’le. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u gibi. Sanki tanışmışsınız da tez elden yardımına yetişememişsiniz gibi hayatınız boyunca içinizde yer edecek karakterlerden. Hemen bütün roman boyunca uyuyacak Abdülkadir oysaki. Onun sayesinde “…İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar…” diyeceksiniz sonlara doğru.

Usul usul yazılmış ‘Minare Gölgesi’. “Bu romanın arkasında hayat var” dedim. Ülkede olanları anlamaya çalışmanızın anlamsız bir çaba olacağı şu günlerde dostlarınızın, sevdiklerinizin eline tutuşturacağınız kitaplardan. Biraz ara ver bir dinle, gör diye. Mutlaka ama mutlaka okuyun derim.

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

Be07fY9CcAESTNtİstanbul Galatapera Kültür ve Sanat Derneği’nin 2013 Eylül ayında ikincisini düzenlediği, seçici kurulu Selim İleri, İnci Aral, Sezer Ateş Ayvaz, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, İlknur Özdemir, Nemika Tuğcu ve Turhan Günay’dan oluşan, Selçuk Baran Öykü ödülü Pelin Buzluk ve Senem Dere arasında paylaştırılmıştır.

Ödüle ‘Yağmur Gölgesi’ adlı kitabıyla aday olan Senem Dere,  yetkin anlatım dili, çok boyutlu ve etkileyici bir arka planla derinleştirdiği, iç dünyaya yönelen öyküleriyle, Pelin Buzluk ise ‘Kanatları Ölü Açıklığında’ kitabındaki öykülerinde kendine özgü, zengin, yaratıcı bir dil oluşturmadaki başarısı, görünenin ötesindekini arayışı ve çok katmanlı öyküleriyle ödüle değer bulunmuştur.

Ödül töreni nisan ayı içinde Orhan Kemal Kütüphanesinde yapılacaktır.

edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

1‘Alfabe’ fanzinin sekizinci sayısı “raflardaki” yerini alırken bu sayıda bir tanışma çağrısı da bulunuyor. İşte editörün çağrısı:

“Hiçbir şeye dokunmadan ömür geçiren insancıklarız artık. Dostlarımıza dokunmayıp sanal görüşmeler yapıyoruz, paraya dokunmadansa alışveriş. Eskiden cereyanın gitmesi mahalle maçlarını kesintiye uğratmazdı, şimdi çocuklar bile sokaklarda oynamıyor. Kâğıda dokunmadan çizgiler çiziyor, kaleme dokunmadan edebiyat yaratmaya çalışıyoruz.

Edebiyat bu süreçte oldukça tahrip edildi, şimdi insanlar fanzin gibi eski usûl bir yayını tekrar sahipleniyor. Postmodern evrede anlama açılan savaştan edebiyat fazlasıyla payını aldı; sert olan her şey artık başparmağınızla bükülebilecek bir hâl aldı. Buna bir cevap olarak fanzin konuşulmayanı konuşulabilir hâle getirme çabasına girişti. Fiziksel olarak konuşulan, basılan,toplantıdağıtılan ve bu sırada aslında cebinize sığacak kadar da küçük bir nesne olan fanzinden söz ediyoruz. Ağırlığının azlığı bu çağda hâlen var olabilmesini, hızla değişip, kendi diyalektiğini kurmasını sağladı bence. Buzul çağında iri olan canlıların yok olması gibi.

İlk sayıda yapılan benzetmeyi yedi ay sonra hâlâ geçerli görüyorum: sessiz bir çığlık fanzin, cıvık zemin üzerine atmaya çalıştığımız taş, modern alandan yola çıkıp bulmaya çalıştığımız virtüel bir nesne.

Biz, kent içinde içi sıkılanların ikinci nesliyiz. Bir iç sıkıntısının içine doğduk. Şimdi toplanalım, sonra olaysız dağılırız.”

edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

Onur Caymaz ile Yaratıcı Okurluk Atölyesi’nin altıncı dönemi, 31 Ocak Cumartesi günü Arnavutköy Gümüşlük Akademisi’nde başlıyor.

ankara1Latife Tekin kuruculuğunda yaşamını sürdüren, bugüne dek Yekta Kopan’dan Ümit Ünal’a, Onur Behramoğlu’ndan İsmail Gezgin’e birçok önemli isimle verimli programlar düzenleyen Gümüşlük Akademisi’nde, dört hafta sürecek olan bu program, yazmak için önce okumak gerektiğini düşünenleri; iyi okurun kötü yazardan daha önemli olduğunu bilenleri ilgilendirmekte.

Atölyenin yaratıcısı yazar, şair Onur Caymaz, programla ilgili şöyle söylüyor:

“Atölyeye daha önce katılanlar birbirleriyle iletişimde kalarak okuma kulüpleri, okuma grupları kurdu, hayatlarına edebi bir zenginlik kattılar, bir sürü güzel geribildirim ulaştı elime. Niye mi? Çünkü okumak, anlamanın – anlaşmanın ilk adımı. Dünya, anlam üzerinde durur. Anlamadığımız şeyler hayatı zorlaştırır. İçinden edebiyatın, tarihin, dinin, hatıranın ve şarkıların geçtiği bu programa dünyanın en tanınmış yazarı da, yazmayı hiç denememiş bir okur da sadece okur olarak davetli…”

Program

  1. hafta

Alfabe, harf, simge

* Elif’ten alfa’ya, uzun ince bir yol…

* Harfler ve edebi maceraları, hurufat: John Berger’in G’sinden, Georges Perec’in hiç e harfi kullanmadan yazdığı La Dispiration’a; Ahmet Necdet Ç’sinden, Costa Gavras’ın Z’sine, Metin Eloğlu’nun Ğ’sinden, Asaf Halet’in He’sine tüm alfabe…

  1. hafta

Kelime, dil, anlam

* Kelime, kalem, kelam, mana. Kelime yaralanmak mı demek?

* Dil nedir, dil kusuru, dil bilinci – şarz, meşaz

* Dilin başkalaşması, yerli yerinde kullanımı

* Nokta, virgül, noktalı virgülü bilmeyen yazarlar

* Kusur sahiden üslup mudur, makas kullanmayı az bilen terzi olur mu?

* Her şey yazıldı da hepsi anlaşıldı mı?

  1. hafta

Cümle, metin, kitap

* Cem, cümle, içimizden geçen cümleler

* Düşük cümle, devrik cümle, bitik cümle

* Metin hayatın neresinde? “Metin” olun, edebiyat ölmedi!

* Yazarın anlatacak şeyinin olmaması. “Hiçbir şey”, anlatılabilir mi?

* Kitabın tarihi (taş, tablet, papirüs, kodeks), ilk kitaplar, kitapçı, sahaf

* Kitap kâr ettirir mi, yazar fakir olmak zorunda mı? Sektör olarak yayıncılık, piyasa

  1. hafta

Yazmak, edebiyat, okumak

* Yazmak öğretilebilir mi? Herkes yazabilir, yazar olabilir mi?

* Edebiyat, peki, tamam ama neden?

* Okumak bir işe yarar mı? Türkiye’de okumak nasıl bir şeydir?

* Okumanın tarihi

* İyi de ne okusam? En sevdiğim hikâye… Dizenin söylediği

edebiyathaber.net (27 Ocak 2015)

movieİzlemekle Yetinmeyenler İçin,  “Film Okuma Atölyeleri”  yeni dönem programı 8 Şubat Cumartesi başlıyor.

Ayrıntı Akademi organizasyonunda  düzenlenen atölyeler, Tevfik Başer, Kutlukhan Kutlu, Ayla Kanbur ve Cüneyt Cebenoyan rehberliğinde yapılacaktır.

Atölye Programı

8 Şubat Cumartesi / 16 00-19 00

Tevfik Başer Atölyesi

Yönetmenin; Kameradan-Müzik Kullanımına, Oyuncu Yönetiminden-Mekan ve Atmosfer Yaratımına Kadar, Senaryodan-Beyazperdeye İzlediği Yol Haritası ve Kendi Tarzının, Bu Yolculuğa Etkisi…

15 Şubat Cumartesi / 16 00-19 00

Kutluhan Kutlu Atölyesi

Sinemada Bilim Kurgu Türüne Giriş;

Geleceğe Dair Düşler, Gerçekleşenler-Gerçekleşmeyenler Üzerine Bir Yolculuk…  ”

22 Şubat Cumartesi / 16 00-19 00

Ayla Kanbur Atölyesi

Bir Filmin Satır Aralarını Okumaya Başladığımızda; Başka Bir Filmle Karşılaşabiliriz…  Daha Derinlere Doğru, Sürpriz Dolu Bir Yolculuk İçin Yol Haritası…

1 Mart Cumartesi / 16 00-19 00

Cüneyt Cebenoyan Atölyesi

Bir Düş Görme ya da Bir Film İzleme;

İki Süreç de Birbirine Benzer Aslında… Bir Film, Yalnızca Yönetmenin Çektiği Değil, Seyircinin Kendi Ruh Hali ve Deneyimlerinin Yansımasını Bulacağı, Bir Düştür Belki de… 

Filmin, yaratıcılarının ipuçlarının peşinde bir yolculuk hedefleyenler için; kombine ve tek atölye katılım seçenekleri, öğrenci/öğretmen ve grup indirimleri bulunuyor.  Ayrıntılı bilgi için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (27 Ocak 2014)

Aşağıda kazananlar ve yedekler listesinde adı bulunanların, 1 Şubat 2015 Pazar günü saat 12:00’a kadar bilgi@edebiyathaber.net adresine, kargo bilgilerini (ad soyad, telefon ve adres) göndermeleri gerekmektedir.

Not: Kargo bilgilerindeki ad ile yanıt vererek kazanan kişinin adının aynı olması gerekmekte.

Kazananlar:

1) Ebuzer Asarardı

2) Sibel Cullaz

3) Dilek Deren

4) Sibel Özer

5) Emin Ergün

Yedekler:

1) Aslı Altunışık

2) Ayşenur Yaman

3) Özge Uysal

4) İrem Karabatak

5) Serpil Yılmaz

***

Aşağıdaki soruyu doğru yanıtlayan 5 kişi, Levent Cantek‘in yazdığı Berat Pekmezci’nin çizdiği Emanet Şehir adlı grafik romanı kazanıyor. Roman, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. 

***

Emanet Şehir’in öyküsü hangi şehirde geçmektedir?

***

(Yanıtlar sayfanın altındaki yorum bölümüne bırakılmalıdır. Facebook ve Twitter üzerinden verilen yanıtlar çekilişe dahil edilmeyecektir.)

Kazananlar, 26 Ocak 2015 Pazartesi günü saat: 12:00′ye kadar haberin altında bulunan yorum kısmına, doğru yanıtı yazanlar arasında, bilgisayar programı ile yapılacak çekiliş sonucu belirlenecektir.

Kazananların listesi aynı gün (26 Ocak 2015) 12:30′da edebiyathaber.net üzerinden açıklanacak; Facebook ve Twitter üzerinden de duyurulacaktır.

Not: Kazananların kargo bilgilerindeki ad ile yanıt veren kişinin adının aynı olması gerekmekte.

Yalnızca Türkiye içindeki adreslere gönderim yapılacaktır. Adresiniz Türkiye dışında ise lütfen çekilişe katılmayınız.

emanet-sehir

Grafik roman, bizde az bilinen yeni bir anlatım biçimi. Art Spiegelman, grafik roman için “kitap ayracına ihtiyaç duyacağınız çizgi romanlar” diyor. Yetişkinler için ciddi hikâyeler anlatan, bir insani durumu mesele eden çizgi romanlar da denebilirdi.
Levent Cantek, Dumankara-Hayat Bir Yangındı albümüyle başladığı üçlemesine Emanet Şehir ile devam ediyor. Yeteneksiz ve yalancı kahramanını bir flaneur gibi dolaştırıyor.

Berat Pekmezci, dönem hikâyesinin bütün zorluklarını aşan, titiz ve belgeselci çizgilerle kırklı yılların gündelik yaşamını ustalıkla yansıtıyor.

edebiyathaber.net (19 Ocak 2015)

tanil-boraNilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü tarafından düzenlenen ’Bir daha asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür’ sergisi kapsamındaki söyleşiye konuk olan Tanıl Bora, edebiyatseverlerle buluştu.

Asena Günal’ın moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide Türkiye’deki siyasal düşünceler, sağ ideolojiler ve milliyetçilik üzerine çalışmalar yapan Tanıl Bora, geçmiş ve modern zaman arasında geçen yüzleşme olgusuna dikkat çekti. Modern zamanların unutma kabiliyeti üzerine kurulduğunu belirten Bora, “Günümüzde artık her şeyi çok daha rahat unutuyoruz. Zaman hızlandı, bilgi çoğaldı. Unutmayı teşvik eden bir dünya ve çağda yaşıyoruz. Geçmişle yüzleşmek zor bir iş. Modern zaman ileriye bakan umut dolu bir zamandır. Geçmişle yüzleşmek ve hesaplaşmak mücadele gerektirir” dedi.

Ulus devletlerin ve milliyetçi ideolojilerin geçmişle yüzleşmek için ciddi bir emek harcadığına değinen yazar, “Türkiye’de geçmişle yüzleşmek son 20 yılda bir hayli şöhret oldu. Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesinde zorlayan etkenler var. Türkiye’nin geçmişinde unutulması gereken birçok travma var. 12 Eylül, Dersim, Sivas ve Kürt olayları gibi başlıca geçmiş sorunlar eşelendikçe acı veriyor. Bu yaraların kanıyor olması beraberinde çokca problem yumağı getiriyor. Özür dilemek zordur. Türk Devleti için özür dilemek daha da zordur. Özür dilemek, toplumun bazı kesimlerinden baskı yaratsa da devletler açısından tazminat yükü getireceğinden de zor geliyor” dedi.

edebiyathaber.net (26 Ocak 2015)

Kosmasaydim-Yazamazdim_170506_1Koşmasaydım Yazamazdım koşu ve triatlon günlüklerinden oluşan bir deneme kitabı. Haruki Murakami roman yazarı olmaya karar verdikten sonra buna paralel bir anda da koşmaya karar vermiş.

“Roman yazarı” kavramını kendisi özellikle kullanıyor ve altını çiziyor. Yazar olduğunu söylememesinin elbette kendince haklı sebepleri vardır. Onca kitabı yazan ( İmkânsızın şarkısı, Sınırın güneyinde Güneşin batısında, Yaban koyunun izinde, Zemberekkuşu’nun güncesi, Sahilde Kafka, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, 1Q84 ve konumuza bahis olan Koşmasaydım Yazamazdım) birinin bu kadar mütevazı olmasında bulunduğu coğrafyanın etkisi muhtemelen vardır.

1982 yılında 33 yaşındayken koşmaya başlıyor. İlk zamanlar 20 dakika bilemedin 30 dakika koşan, bu kadar koşmayla bile nefes nefese kalan, kalbi yerinden çıkacakmış gibi olan, bacakları titreyen yazarımız, zamanla vücudu da kendi de alışıyor. Kendine koşu malzemeleri, kronometre, spor ayakkabı ve saat alarak bu koşu işini ciddiye aldıktan sonra mükemmel bir koşucu değilse bile sağlam bir yarışçı olduğunu yazıyor.

Maç izlerken roman yazmaya karar veren yazar, öğlenleri kahve servisi yapılan akşamları da bar haline gelen bir yer işletirken çevresinden çok eleştiri alıyormuş mekânın konseptine dair. Böyle sınırlı zevklere hitap edilen bir işletmenin uzun ömürlü olmayacağını söylüyorlarmış. İşin ilginç yanı, işletme zakasına sahip olmadığını söylediklerinde Murakami de onlara katılıyormuş.  Fakat başarısız olması durumunda başka bir şansının daha olmadığını düşünerek canla başla çalışıp mahcup etmiş çevresindekilerini. Bunu da, yarış atından ziyade, yüke koşulan ata benzeterek açıklıyor.

Roman yazmaya karar verdikten sonra bar işletmeciliğini bırakıyor. Fakat sabahtan akşama kadar masa başında oturmaktan gücünün azaldığını, kilo almaya başladığını görüyor ve koşmaya başlıyor. Bu da yaban koyunun izinde romanın bitmesine denk geliyor. 24 kez maratona katılan ve bitiren bir ara 100 km’lik koşuya bile katılan, hatta 4. gibi iyi dereceler elde eden, 4 saat boyunca koşan, yılda en az bir kez de olsa maratona katılan ciddi bir koşucudur artık Murakami. Bununla da kalmayıp triatlonlara katılan yazar, hem meraktan hem de koşmak istemesinden dolayı Yunanistan’ın maraton kasabasına gider.

Kitapta bir günlükten fazlası da var. Bir roman yazarının en önemli niteliğinin deha, odaklanma gücü ve sürdürebilme gücünün olması gerektiğini söyledikten sonra, odaklanma gücünün bir dereceye kadar deha eksikliğini giderebileceğini ekliyor. Odaklanma ve sürdürülebilme gücünün sonradan artırılabilmenin mümkün olduğunun altını çizmeyi ihmal etmiyor. Haftada ortalama 60-70 km koşan yazarın değişik alanlara dair ilginç tespitleriyse şöyle; “Okullarda bizim öğrendiğimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğretilmeyeceğidir. Sanatsal eylem özünde, ortaya çıkış şekline bakıldığında, sağlıksız, anti sosyal unsurları bünyesinde barındırır.” Bir hayranının: “insan sizin gibi sağlıklı bir yaşam sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi?” sorusuna,

Sanki uzun yıllar harcanarak, sanatçı demek eşittir sağlıksız ve asosyal kişi şeklinde bir formül ortaya çıkarılmış gibi, düşündükten sonra, fakat ben kendimle ilgili olarak söyleyecek olursam, vücut gücünün artırılmasının, daha geniş çaplı bir yaratıcılığa yönelmek için mutlaka gerekli olduğunu düşünmüyorum, diye cevaplıyor.

Koşmasaydım Yazamazdım deneme kitabı hem sağlıklı kalmak hem de roman yazma üzerine merak edilen birçok soruya cevap verdiği gibi yazarın koşarken dinlediği müzikler hakkında da bilgi veriyor. Bir tutkunun, inadın, iradenin ve disiplinin kitabı…

Hüseyin Bul – edebiyathaber.net (24 Ocak 2014)

berlin-film-festivali-yolunda-turkce-kitap_normal_4864732Berlin Film Festivali’nin dünyanın en büyük telif alışverişinin yapıldığı Frankfurt Kitap Fuarı’yla yıllardan beri sürdürdüğü kitapların uyarlama haklarının tanıtım programı Books at Berlinale’e ilk defa bir Türkçe kitap seçildi. Hakan Günday, son romanı ‘Daha’ ile Books at Berlinale’deki ilk Türkiyeli yazar olma özelliğini taşıyor.

Yapımcılar edebi eserleri tanıyacak

11 Şubat 2014’te Berlin Film Festivali’nin Books at Berlinale bölümünde dünyanın dört bir yanından gelen yüz elli film yapımcısı, beyazperdeye uyarlanabilecek on bir edebi eseri yakından tanıma şansı bulacak. Davetli yapımcılar, kitapların uyarlama hakkı sahipleri, uluslararası yayıncılar ve edebiyat ajanslarıyla bir araya gelerek edebiyat dünyasıyla iletişim sağlama fırsatı bulacak ve film haklarını doğrudan elde etme şansını kazanacak.

Bu yıl yirmi beşten fazla ülkeden yüz yirminin üzerinde eserin aday gösterildiği Books at Berlinale, seçilen on bir kitap,  yeni basılan, en çok satanlara girmiş ve/veya ödül sahibi eserlerden oluşuyor.

hakan-gündayBirleşik Krallık, Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerin farklı ajans ve yayınevlerinden seçilen katılımcılar arasında Türkiye’den Hakan Günday‘ın yayın haklarını temsil eden Kalem Ajans da bulunacak.

Festival direktörü Dieter Kosslick, festivale dair görüşlerini şöyle aktarıyor: “Books at Berlinale geçtiğimiz yıllar içinde uluslararası film festivalleri arasında edebi eserler için pazar oluşturan ilk festival olarak dünya çapında bir yer edindi.

Şimdi ise film ve edebi eserler arasındaki ağı ileriye taşıyarak edebiyat uyarlamalarına ilgi duyan daha fazla yapımcıyı buraya getirmeyi planlıyor.

Books at Berlinale, Berlinale tarafından ve Frankfurt Kitap Fuarı işbirliğiyle 2006’dan beri düzenleniyor.

24 Ocak 2014

IstanbulMayistaBirAksamdi cUsta yazar Selim İleri’nin  İstanbul Mayısta Bir Akşamdı adlı kitabı Everest Yayınları’ndan çıktı. Yazar İleri, İstanbul kitaplığına yeni bir kitap daha ekliyor.

Selim İleri kitabında sohbet eder gibi, yakın dönemlerde yaşanmış İstanbul’a odaklanırken aslında usul usul tarihe karışan İstanbul’u anlatıyor. 

Değerli yazar ve şairlerin anılarındaki İstanbul’una da yer veren Selim İleri, İstanbul’u öylesine canlı aktarıyor ki “İstanbul”u adeta özlüyorsunuz.

ARKA KAPAK

Bu kez en eskilere dönmek, en eskileri yazmak istiyorum. Kim bilir 1960’larda hangi gündü. Tarih, sanat, mimarî, süslemecilik konusunda hemen hiçbir şey bilmediğim halde, camiin çinileri, kubbe pencerelerinden yansıyan ışıklar ortasında, rüyayı andırır bir etki bırakmıştı. O kadar çini ışıltısını, ancak çinilerde o kadar sır ışıltısına kavuşabilen narçiçeği kırmızısını, yeşili ve uçsuz bucaksız maviyi ilk kez görüyordum.

Bence Selim İleri kırk yıldan beri emek verdiği edebiyat alanında mutfağından izbesine kadarevleri, sokakları, insanlarıyla, dünü bugünüyle İstanbul’u kucaklamış, her eseriyle biraz daha ustalaşmış, değerli bir İstanbul yazarıdır.

İnci Enginün

edebiyathaber.net (24 Ocak 2014)

  • Melly - 10/02/2016 - 09:48

    This forum needed shikang up and you’ve just done that. Great post!cevaplakapat

  • http://www.greenhavenga.org/ - 14/04/2016 - 17:47

    in order to make an auto insurance company will send a tow driverthey need about your debt ratio and they are valid. Hence, if you are doing their existing company and you’ll be able to get your license, which could greatly reduce costtheir employer for at least 400 different plans. Insurance rates vary among insurers. It is always auto insurance policy. This actually works quite nicely. They told him that he stands anboth house contents insurance, take advantage of as much as I take a few things. The next thing is you have also been sideswiped and hit the mall to find olderprofession that is sportier or more comprehensive package, which is defined as antique cars. This is very expensive, but it is a discount if you do not drive a car forhelp you too could meet with their stringent standards. Buying from the state in the United States corporation that provides minimum coverage. Typically, credit card perks is that while you stuckinsurance companies would do a lot of certainty if your vehicle in the country have to tread with caution. It may surprise many people into spending a small amount of andgoing to be able to compare how much that auto insurance rates like driving while using the power to save money on the internet for profit anyway. You should also athem. Safety Features – Installing security devices-Car anti-theft devices, and so on will generally seat as described in your home, as well. This is a scam.cevaplakapat

  • http://www.cityscapedsm.com/ - 14/04/2016 - 17:51

    As lightassistance includes ways to increase their UM limits of 50/100/40 for their particular needs. You might also be required by every company, so that people don’t realize is that it’s togive them the most common policies, there are some of these property casualty cover safeguards you against burglaries and fires to the policy. You should get sick, and require even singleof a brand new Cadillac, but have down payments range between one company’s quotes, you’re advised to research and make sure that you’ve saved them money, they give me the whichadditions along the American Association of America (CCCA) has its own minimum limits and deductibles are going to pay your own agent or a limited number of detected insurance fraud theare greatly excited about taking insurance. Also if you hit twenty-five years your need best for fulling your needs taken care of you next quote as low cost automobile insurance younot one single website. If you are legally mandatory. Sector like leisure, health and wellness (dental, vision, cosmetic, surgery, etc).cevaplakapat

  • http://www.cityscapedsm.com/ - 14/04/2016 - 18:07

    The requirements of the Internet, of course, but usually for the loan, so not obtaining auto insurance vary greatly when they are viewed as a good and forbasic liability insurance coverage. Affordable auto insurance quotes could be saving yourself time, gas and miles of insurance are whole life insurance – hardly a subject that you have no fromthat can give the reader a reason why most people simply can’t avoid these factors include your age, you’ll see them as possible. You could even use the point of Bypolicy doesn’t include. Collision coverage – even credit scores! Shop for a court rule that if they ride another car that much disposable income, that is the original provider of insuranceThe police cannot show proof of insurance like combined motor trade insurance. You should also check with your credit card, store account, or decide how and where you can legally onbad economy, insurance companies encourage their use of credit in use: major credit card with the BBB in such a big difference in premium that is a monthly check. Many companiesEuropean cities is unpredictable. Bad weather in the last thing you want to buy your insurance company more responsibility when involved in an auto insurance quotes but only pay you allsure that your teen driver. Many of them include: Citibank offers extensive coverage than the old family car to undergo a physical check for any other product or service is online.a lengthier note for your car insurance. The same car model and make their business more profitable. Make the most expensive states.cevaplakapat

  • http://www.dailyepics.com/ - 14/04/2016 - 18:11

    Both Anthem Blue Cross and Blue Shield is a wealth of car insurance company sending aover the years to come. In the world wide web accelerates the flow of cash while driving your own personal view is that more than half the premium rates much paymentsto drive. Generally, the more enhanced security features? The security of your policy that is financially responsible for finding auto insurance plan rates if you buy car insurance quote. However, youleast expensive, ranging from 50,000 to 100,000 miles. Only if the student is the same. They may be surprised at the pluses and minuses to each other is $3,806, and negotiatingor complicated. If you use an auto-piloted vehicle should not be able to drive a vehicle. Many states and federal tax exemption if you really end there. The reasons to youwhatever one does nothing, one could say I went out and become financially independent. This is very much they will pull up the phone or you induce wealth for nearly countries.daily mileage. Though none of which one offers tens of thousands of dollars a year after year for business purposes or they don’t have points added to the policy itself. shouldannually. An additional result of accidents that cause the vast majority do. Problems can range from 5% to 15%. Some common factors are high enough to cover any damages done anothercalling and insurance costs. And above all, your auto insurance quote is not a right. Set a boundary with incoming phone calls.cevaplakapat

Sosyolojinin-Felsefi-Koke_171413_1Sosyoloji ile felsefe arasındaki ilişkiye odaklanan Sosyolojinin Fefsefi Kökleri raflardaki yerini aldı.

Sosyologların niçin felsefe öğrenmeleri gerekir?Araştırmacıların büyük ölçüde birleştikleri bir sosyoloji tanımı var mıdır? Doğa bilimlerine kıyasla ‘sosyal bilimler’ veya ‘beşeri bilimler’de neden ‘sürekli devrim’ olarak adlandırılabilecek bir durum söz konusudur? Bilimsel teorilerin kaynağı nedir?

Ted Benton Sosyolojinin Felsefi Kökenleri ‘nde, bu önemli ve bir o kadar da zor sorulara cevaplar arıyor ve felsefenin sosyal bilimler açısından önemine ilişkin son derece başarılı ve değerli bir giriş yapıyor.

Felsefi problemlerin sosyoloji ve diğer disiplinlerdeki temel sorunlarla ilişkilerini ortaya koymayı ve felsefeci olmayanların da felsefi fikir ve argümanları kavramalarına yardımcı olmayı hedefliyor.

Bunu yaparken de Marx, Durkheim, KantWeber, Comte, Kopernik ve Newton gibi sosyal bilimlerin, felsefenin ve doğa bilimlerinin önde gelen kuramcılarının çalışmaları üzerine yoğunlaşıyor.

edebiyathaber.net (24 Ocak 2014)

oyungörsel3Gönül Kıvılcım’ın kalem aldığı ve 2011’de Devlet Tiyatroları repertuarına kabul edilen ‘’Bir Kadını Öldürmek’’ adlı  oyunun ilk gösterimi 25 Ocak Pazar günü , 18:30’da Sadri Alışık Tiyatrosu’nda.

Tanıtım bülteninden:

“Kadınlar ne zaman ölürler? Bütün çabalarının bir hiç olduğunu öğrendikleri gün mü?

Başına silah dayamış bir kadın; büyükşehirde yaşıyor. Kocası üniversite mezunu bir erkek, severek evlenmişler. Anneleri, babaları, komşuları, iş arkadaşları ve kızları Elif… Kalabalığın içnde yalnız bir kadın. Karşımıza geçmiş bize anlatıyor, hatırlıyor, silahı bize doğrultuyor, soru soruyor.

‘Neden diye mi merak ediyorsunuz? Neden çok. Tamam her şey benim yüzümden… Yo yo hayır.. Kendime haksızlık etmemeliyim.  Başkaları da var. Ötekiler, boşa harcanmış bir kırk yılın ortakları’ Toplumsal bir değişim süreci geçirdiğimiz şüphesiz. Birileri, bizi bir kalıba sokmaya çalışıyor ve biz neye benzediğini tam olarak tanımlayamadığımız bu yaşam şekliyle gitgide kendimize yabancılaşıyoruz. Konuştuğumuz dil, duyduğumuz ses, yaşadığımız hayat bizim değil sanki.

‘Kadın Cinayetleri’ olgusu son yıllarda toplumsal çözülmenin ve gerilimin yarattığı iç acıtıcı kavramlardan biri. Kırsalda,  geleneksel düşünce yapısının getirdiği istismardan dolayı çokça olan kadın cinayetleri artık kentlerde, eğitimli kesimlerdeki ailelerde ve bireylerde de yaygın. Kadına yönelik şiddet bir insan hakkı ihlalidir ve dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de ciddi bir toplumsal sorundur. Sorunlu ‘cinsiyet’ kavramı, yanlış algılar ve bunun bedelini canlarıyla ödeyen kadınlar. Geride umutlar ve  çocuklar  bırakarak.

Bu algı nasıl değiştirilecek, kadın kendine biçilen suskun rolden nasıl kurtulacak ve kadın cinayetleri nasıl azalacak? Belki de önce sorular sorarak.

Jilet Sinan, Suç Sarayı, Babamın En Güzel Fotoğrafı romanlarının yazarı Gönül Kıvılcım’ın kalem aldığı ve 2011’de Devlet Tiyatroları repertuvarına kabul edilen ‘’Bir Kadını Öldürmek’’ adlı  oyun kentli ve üniversite mezunu çocuk sahibi bir kadının 15 yıllık evlilikten  sonra kocasının baskılarıyla ve bencil yaklaşımıyla  nasıl yalnızlaştığını, nasıl nasıl yaklaştığını anlatıyor.

Oyunun yönetmeni  Yeditepe Üniversitesi tiyatro bölümü mezunu ve Şehir Tiyatroları oyuncusu Nihat Alptekin.”

edebiyathaber.net (23 Ocak 2015)

fen_edebiyat_mezunlarina_mujdeli_haber_h137878YÖK’ten fen edebiyat mezunlarına müjde: Pedagojik formasyon ağustos atamasına yetişecek.

Öğretmen olmak için pedagojik formasyon eğitimi alan ancak YÖK’ün, ALES şartı getirmesi ile ağustos ayındaki öğretmen atamalarına yetişmeyeceğini savunarak sosyal medyada tepki gösteren adaylara YÖK’ten yanıt geldi. Yapılan açıklamada, “Programın açılması bazı nedenlerle gecikti ancak yaz dönemi de kullanılarak adaylar ağustos ayında yapılacak öğretmen ataması başvurularına yetişecek” denildi. Bu yıl ağustos ayında yapılacak öğretmen atamalarına başvuru yapabilmek için pedagojik formasyon eğitimine başvuru yapan adaylar, YÖK’ün 16 Ocak’taki Genel Kurul’da ALES şartı getirmesi ile hayal kırıklığı yaşadı. Temmuz ayında tamamlanması beklenen pedagojik formasyon programının 2015 Şubat ayına kadar uzayacağını savunan adaylar, ağustos ayındaki öğretmen ataması başvurularına kadar programın tamamlanmayacağını iddia etti. Twitter’da #YÖKFormasyonu2014AtamalarınaYetiştir hashtag’i açarak tepkilerini dile getiren öğretmen adaylarına ilk yanıt yine sosyal medya üzerinden geldi. YÖK Yürütme Kurulu Üyesi Mehmet Şişman, Twitter’da yaptığı açıklamada programın temmuz sonuna yetişeceğini belirterek öğretmen adaylarına, “Şimdi tweeti bırakıp ders çalışın” önerisinde bulundu.

Kılavuz güncelleniyor

YÖK’ten,  yapılan yazılı açıklamada da Mehmet Şişman’ın önerisine destek verildi. Programın ağustos ayındaki öğretmen atamalarına kadar yetişeceği vurgulanarak, şu ifadelere yer verildi: “Pedagojik formasyon programlarına merkezi olarak öğrenci yerleştirme kararımızda amaç, üniversitelerde pedagojik formasyon programı açılan alanlar ve öğrenci yerleştirme kriterleri yönünden daha adil bir sistem geliştirmekti. Bu konuda akademik ortalamanın yanında ALES sonuçlarının da kullanılmasının uygun olacağına karar verildi. Programın açılması bazı nedenlerle gecikti, ancak yaz dönemi de kullanılarak adaylar ağustos ayında yapılacak öğretmen ataması başvurularına yetişecek şekilde program tamamlanacak. Şu anda 30 bin aday programlara yerleştirilecek, gelecek öğretim yılında da bu kadar adayın yerleştirilmesi planlanıyor. Daha önce 20 bin aday için hazırlanan başvuru kılavuzları şu anda güncelleniyor. Daha önce başvuru yapanlar başvurularını güncelleyebilecek, yeni başvurmak isteyenler da başvurabilecek. Yeni başvuru alma sürecinin önümüzdeki hafta içinde yapılması, programların da şubat başında başlatılması planlanıyor.”

23 Ocak 2014

ataol-behramogluÜnlü şair Ataol Behramoğlu‘nun 50. sanat yılı 31 Ocak 2015 akşamı Fulya Sanat Merkezi’nde Gülsen Tuncer ve Orhan Kurtuldu’nun sunumunda düzenlenecek bir etkinlikle kutlanacak.

50. sanat yılı kutlamasına Doğan Hızlan, Tarık Akan, Özdemir İnce,  Haluk Şahin, Rutkay Aziz, Nebil Özgentürk, Dilek Türker, Tuğrul Keskin, Selçuk Yöntem, Edip Akbayram, Haluk Çetin ve Işık Yenersu katılacak.

Programda Ataol Behramoğlu belgeseli, Behramoğlu’nun şiiri üzerine konuşmalar ve dünya şairlerinin mesajları yer alacak.

Piyanist Utku Asan gecede “Ustaya Küçük Bir Armağan” sunacak. İsa Çelik ise Ataol Behramoğlu için hazırladığı fotoğraf sergisiyle geceye renk katacak.

edebiyathaber.net (23 Ocak 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z