Masthead header

Tomris UyarKonuya şöyle girelim isterseniz. Bir süre önce üçünüz de geniş yankılar uyandıran şiir yazıları yazıyordunuz. Aklıma ilk gelenler, Edip Cansever’in “Mısra İşlevini Yitirdi”, Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman”, Turgut Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı yazıları. Bunlar o kadar çok yankı yaptı ki, kendileri fikir üretmeyen birtakım eleştirmenler, bu yazılardaki sloganlarla uzun sire geçinebildi. Bugünse, Cemal Süreya dışında şiir üstüne yazan yok içinizde, Cemal de genel olarak edebiyat üstüne yazıyor zaten, özellikle şiir üstüne değil. Bunun nedenlerini nasıl saptayabiliriz, dersiniz?

Edip Cansever: Değindiğin gibi, bazı yargılarımız gerçekten eleştirmenler tarafından kullanıldı, kullanıldı ama eş anlamda kullanılmadı. Sözgelimi ben “Mısra İşlevini Yitirdi” dediğim zaman, o gün yazdığım şiire göre, o gün ele aldığım, ürettiğim, türettiğim şiire göre böyle bir çıkış yaptığımı sanıyorum. Gerçi bu çıkış orada bitmiş değil, son yazdığım kitaplarda da “Mısra İşlevini Yitirdi” yargısında direniyorum. Ama çıkışım yanlış anlaşıldı. Mısra işlevini yitirdi, öyleyse, mısra şiirin en küçük birimi olduğuna göre, şiir de işlevini yitirdi gibi kolay yargılara varıldı. Ülkemizde yazıların karşılığı çoğu zaman böyle alınıyor. Yavaş yavaş yazı yazmaktan soğudum. Düzyazıyı çok daha iyi yazanlar var, istediğim birçok şeyi diğer yazılarda buluyorum. Türkiye’de yazılan, Türkiye’yi, Türk edebiyatını ilgilendiren yazıları, sözgelimi Cemal Süreya’nın yazılarını severek okumuşumdur; her birinde kendime ve topluma yarayan özler, değerler bulmuşumdur.

Tomris Uyar: Yani şu anda, senin, üstünde çok yazmak istediğin, ama başkasının değinmediğini gördüğün bir konu yok mu?

Edip Cansever: Yalnızca şiir düşünüyorum. Biraz da tembellik denebilir, ama şiirden başka hiçbir yazı biçimi beni ilgilendirmiyor artık.

Tomris Uyar: Şimdi de Turgut Uyar’a soralım aynı soruyu…

Turgut Uyar: Edip’in demin söylediklerine katılıyorum. Andığın “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı yazım, aslında çıkmazın, çıkmazı zorlamanın insaniliğini, güzelliğini göstermek için yazılmıştı ama bunun yorumu şöyle oldu: şiir çıkmazdadır, dolayısıyla Turgut Uyar çıkmazdadır. Bu, beni hiçbir şekilde kırmadı. Bu yaştan sonra -gerçekten böyle demek zorundayım- sadece şiir yazmak istiyorum, şiir üzerine düşünmek değil.

Tomris Uyar: Deminki soruyu zorlarsak… Senin bütün bir şiir serüveninden sonra kafanda uyanan, özellikle şiire ilişkin birtakım sorunlara eğilen yazılar okuyabiliyor musun? Yazılanlar yeterli mi?

Turgut Uyar: Hayır, gerçekten değil. Yani şiirin doğrudan kendisine yönelik yazılar görmüyorum ama edebiyatın genelinde çok sağlam yazılar görüyorum.

Tomris Uyar: O zaman Cemal Süreya ayrıcalıklı bir durumda, en azından ayrı bir konumda. Hemen her konuda yazıyorsun Cemal, edebiyata uzaktan ilişen konular üstüne bile. Bu arada özellikle şiir üstüne yazmamanın nedeni var mı?

Cemal Süreya: Şiir üstüne çok yazdım. Aslında insanın düşünceleri belli. Yani bir yerde tekrara düşüyor çok fazla yazdığı zaman; ama güncelliğe bağlı olarak şiir üstüne de, -bilirim ki, bu, şiir yazmamı, şiirle fazla uğraşmamı önlemiş- öbür sanatlar üstüne de yazmak bana çekici geliyor. Diretiyor zaman zaman. Eskiden, yazmak, geniş araştırmalar yapmak istiyordum, şimdi yeniden onlara dönmek istiyorum. Bakıyorum da, son sıralar, yazı yazmak da bir çeşit şiir yazmak olmuş benim için, bir bakıma onun yerini de tutmuş. Şiir üstüne yazdığım yazılarda, ilk sıralarda hep kendi şiirimi savunduğum ileri sürüldü. Tuhaf bir şekilde, şiirimiz üstüne genel olarak söylemek istediğim şeyler değiştirilmek istendi. Yani Edip’in ve Turgut’un söyledikleri aynen başıma geldi. Sözgelimi “Folklor Şiire Düşman” yazısının -ki belki 25 yıl önce yazılmıştır- folklorun kötüye kullanılmasından söz ediliyordu. Özellikle Oktay Rıfat’ın o dönemdeki şiiri ele alınıyordu. Bu, çarpıtıldı ve folklora ben düşmanmışım gibi bir sonuç çıkarıldı. Son zamanlarda yine buna değinen, yazıyı bilmedikleri halde, aynı düşünceyi ileri süren arkadaşlar var. Bir, bir buçuk yıldır daha çok şiirle uğraşıyorum, yazı yazmak şimdi bana biraz daha zor geliyor.

Turgut Uyar: Burada katılabilir miyim? Cemal ile benim yazı yazdığımız sıralarda bir şiir savaşımı vardı, yeni bir şiir yerleştirilmeye çalışılıyordu. O zaman yazmaya mecbur hissediyorduk kendimizi bir bakıma. Kendi adıma ben öyle hissediyordum. Şimdi öyle bir durum söz konusu değil, özellikle üstüne yazılacak bir şiir ya da şiir gelişimi yok.

Edip Cansever: Benim de değinmek istediğim bir nokta var. Bütün dünya kültürlerini ve edebiyatlarını yakından uzaktan izleyebilme olanağımız yok. Öncelikle, dilimiz yaygın bir değil. Ama ülkemizde bir, bazan birkaç yaygın yabancı dili bilen, eleştirmen ya da incelemeci olmayan okurlardan da bir T.S. Eliot çapında deneme yazabilen çıkmadı şimdiye kadar. Diyelim ki bir Lukacs gibi tezler öne süren bir incelemeci çıkmadı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ben de şöyle düşünmüştüm bir zamanlar: böylesine kapsamlı yazılamayacaksa, yazıdan vazgeçmeli dedim ve en iyi bildiğimi -eğer becerebiliyorsam- şiirin daha iyisini yazmayı seçtim.

Tomris Uyar: Burada konu, kendiliğinden bir noktaya geldi. Edip Cansever dışında ikiniz çok az ürün veriyorsunuz. Adları “İkinci Yeni” akımı çerçevesinde birleştirilen şairlerden İlhan Berk’i ve Ece Ayhan’ı da katıyorum Edip’in yanına. Hele biraz daha kıdemli şairleri, Sabahattin Kudret Aksal, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca v.b.’yı gözönünde tutarsak, sizin tutumunuz suskunluk sayılabilir. Nedenleri ne? Türkiye’de sizin şiirlerinizi besleyen kaynakların kurumaya yüz tutması mı?

Turgut Uyar: Şiirin kaynaklarının kuruyacağını hiçbir zaman düşünemedim. Olsa olsa bir doygunluk olabilir ya da şimdiye kadar yazdıklarıyla yetinmek gibi saçma bir duygu olabilir. Biraz da tembelliği katabilirsin (kendi adıma söylüyorum tabii). Ayrıca, bizden daha kıdemli kuşağın yazdıklarının pek parlak olduğunu söyleyemem. Canım istediği zaman, canımın çektiği iyi bir şiir yazmak isterim. O bakımdan kendimi zorlamıyorum.

Tomris Uyar: Sen ne diyeceksin bu konuda Cemal?

Cemal Süreya: Ben şöyle yorumluyorum: ben bir ara -özellikle bir beş-altı yıl- şiire yaklaşamadım, gerçi hep uğraştım, ama pek yaklaşamadım, yayın da yapamadım…

Tomris Uyar: Yazmaya mı yaklaşamadın, yoksa…?

Cemal Süreya: Yayımlamaya yaklaşamadım, onun sonucu olarak yazmaya da. Şöyle sanıyorum: ben düşüncelerimde bir çelişkiye düştüm. Yazdığım şiirle düşüncem arasında bir mesafe belirdiğini gördüm. Düşünün, çıkışımızda bile hepimiz toplumcu şiiri, daha doğrusu toplumcu değerleri seven, onlara bağlı kişilerdik, ama önümüze konan şiir bizi doyurmadığı için başka kapılar açmaya çalıştık. Bu kapılar, İkinci Yeni’nin sonradan yapılmış, o gün yapılmış tanımlarında sözü geçen kapalı ögeler değildi; şiir, her şeyi söyleyebilmek sanatıydı, her şeyi açabilmek sanatıydı. Yanlış eleştiri, bizi -ya da beni- ne bileyim… düşüncelerimden çok şiirimi geliştirme yönünde etkiledi; belki biraz da düşüncelerimi altta bırakarak şiirimi geliştirme zorunda bıraktı. Benim için bir çelişkiydi bu herhal. Belki öbür türlü de yapamazdım. Ama düşüncelerimle şiirim arasında kopma gibi birşey oldu; ve bu benim için bir bunalımdır diye düşündüm. Sonradan şöyle düşünmeye başladım: ben neysem, şiirim de o zaten. Ve şiirimi seçtim. Düşüncelerim eskisi gibi, ama şiirim bir noktaya gelmiş demek ben buymuşum. Şimdi yaşımız elliyi geçti. Kısaca, şiirden uzaklaşmamı, düz yazıyla çok uğraşmamın yanında, bir de bu nedene bağlıyorum.

Tomris Uyar: Hep yeni bir şey arama, o güne kadar yaptığından daha başka bir şeyi aramanın sancısı da etkilemiş olabilir mi sizi ? Ürün azlığı konusunda soruyorum.

Cemal Süreya: Olabilir. Biz hepimiz yeni kalmak istedik. Bizim için yenilik, öbür ögelerden baskın bir öge oldu hep.

Turgut Uyar: En azından eskimemek.

Tomris Uyar: Klasik tanımıyla “yenilikçilik” mi yoksa taze kalmak anlamında mı?

Cemal Süreya: Taze kalmak… Gerektiğinde “yenilikçilik” bile diyebiliriz.

Tomris Uyar: Yeniden yanlış anlaşılmaya yol açmasın diye sordum…

Cemal Süreya: Yoo, artık yanlış anlaşılmalar, bundan sonra çok güzel…

Turgut Uyar: Bana sorarsan, şiir yazmak kriz gibi birşeydir bende. Sen de bilirsin Tomris. 1964′ten 1970′e dek çok az şiir yayımladım. Sonra da ardarda yazdım. Bir insanın şiir yazma isteği olduğu zamanlar vardır.

Tomris Uyar: Sanırım Can Yücel’i de bu “krizli şair”ler arasına katabiliriz. Bir-iki kitap üstüste çıkartır, sonra uzun süre hiç okumayız şiirlerini.

Turgut Uyar: Bir kişilik yapısı bu.

Cemal Süreya: Evet. Mayakovski’nin bir sözü vardır. “Genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır,” der. Gerçekten de, ilk çıkışında genç bir şair, bütün şiirlerini bitirir hemen. Ortaya koydukları, genellikle zaten yapmak istedikleridir, hiç değilse kendisi o kanıdadır. Ama zaman geçtikçe, kişinin görgüsü arttıkça mı diyeyim, işe bakışı değiştikçe mi diyeyim, başka tasarıları da olabiliyor. Tasarılarını gerçekleştiremiyor. Bitmemiş, henüz başlamamış, tasarıda kalmış bir sürü yapıtı oluyor.

Edip Cansever: Cemal’in demin söylediği gibi, “Şiirimle düşüncelerim zaman zaman kopuştu” anlamındaki söz bana bir şeyi anımsattı. Çok düşünmüşümdür. Bize -isterseniz bana diyelim- bireyci diyen de oldu, toplumcu diyen de; varoluşçu diyen de oldu, gerçeküstücü diyen de, yani söylenmedik bir şey kalmadı, hepsi olduk. Bir insanda bunca şeyin toplanmasına imkan yok tabii. Cemal’i çok haklı bularak şunu söylemek istiyorum. Bazı şairlerde -ister genç, ister ortayaşlı olsunlar- şunu görüyorum: sesleri yumuşak, rahat hafif olduğu halde (ki bu, şiirde güzel bir özelliktir ayrıca) erkeksi bir ses takınma merakındalar. Bunu da toplumculuk adına yapıyorlar daha çok. Bunun karşısına “dişil” sesi yerleştirecek değilim tabii. Sözgelimi Nazım’ın erkeksi bir sesi vardır, iridir, gürdür. Ona özeniyorlar. Ama içerik, sese koşut gitmediği için ortaya bir tür “şiirsel travesti” çıkıyor. Attila İlhan kalkıyor, “hırçın dişi” bir sesle “erkeksi” bir şiir yazıyor. İşte Cemal bunu önleyerek, aynı sesi koruyarak, aynı anlamı yitirmeme kaygısındaydı sanıyorum.

Tomris Uyar: Senin özel bir durumun vae Edip. Çok, en azından sürekli yazdığın halde, şiirinde bir düzey düşüklüğü görülmüyor kimi verimli şairler gibi. Bu sürekliliği nasıl koruyabiliyorsun, yazma isteğini, itisini nerden alıyorsun?

Edip Cansever: Doğrusunu istersen, dünyada yazılmamış o kadar şiir var ki! İnsan birazcık çalışkan olursa, bunlardan birinin ipucunu yakalayıp çekiştirerek sürekli götürebilir, sanıyorum. “Öncü” ya da “yepyeni” olmak, fazla özendiğim bir şey olmadı hiçbir zaman. Hatta zaman zaman, klasik bir şiir üretebilir miyim, ondan bir kitap çıkarabilir miyim, becerebilir miyim diye düşündüğüm de olmuştur. Bunlar uğraklardır. Bir de ben hikaye, roman, oyun öğelerinden yararlanıyorum şiirde. Bunlar şiirimi değiştirmeye yol açıyor; senin dediğin gibi gerçekten bir düzey düşüklüğü yoksa, bunda şiirde başka kaynaklardan yararlanmanın da etkisi var, tabii şiirin “kendisi”nden sapmadan.

Tomris Uyar: Demin bunu sormak istemiştim. Demek sen kaynaklarını başka alanlarla zenginleştiriyorsun.

Edip Cansever: Çok hem de. Her şair güzel bir şiirden etkilenir doğal olarak, etkiden de korkmamak gerekir. Ben aynı etkilenmeyi romandan, hikayeden, oyundan da çıkarabiliyorum. Biliyorsun, günümüzde türler arasında bir yakınlaşma var: birbirlerine yakın seyrediyorlar. Öbür türlerden yararlandığım zaman belki bir çokyanlılık; çokboyutluluk kazanıyorum. Dengeyi o yüzden koruyabiliyorum sanısındayım.

Tomris Uyar: Buradan günümüz şiirine gelelim. Burada tek tek iyi ya da umut verici adlar saymak değil niyetim. Bütün olarak alındığında, günümüzde yazılan şiirde hangi genel eğilimleri görüyorsunuz? Yeni şiir, geçmişteki atılımların birikimini yeterince değerlendiriyor mu? Dil ve imge kullanımında bir gelişme görülüyor mu?

Cemal Süreya: Bugünlerde bir şiir kıpırtısı var. Daha doğrusu bir şair kıpırtısı var. Bu, bizim çıktığımız döneme bazı bakımlardan benziyor, bazı bakımlardan hiç benzemiyor. On sekiz-yirmi yaşlarında bir sürü genç çıkıyor her yıl, şiiri şiir olarak görmeye çalışarak şiire sarılıyor. Ama ne bütün bir geçmişin sentezini yaparak ortaya çıkan bir şair var henüz, ne de yeni bir yönseme. “Bir kumaş ilk metresinden bellidir,” derler; bir şair de öyledir, gelişinden, adımını atışından bellidir. “Yeni bir şair işte!” dersin. Ahmet Haşim’in Galatasaray’dayken yazdığı ilk şiir, çok kusurlu bir şiirdir belki, ama Ahmet Haşim’di. Bunu Turgut için, Edip için, Fazıl Hüsnü için, Nazım için de söyleyebiliriz. Şu anda benim ilgiyle izlediğim genç şairler var, ama içimde şu duygu da var hep: gelecek yıl, on sekizinden on dokuzuna geçenlerden biri olarak aradığım. Bunlar, Sanki gelecek yeni bir şairi müjdeliyorlar gibi geliyor bana. Günümüz şiiri denince, yalnızca genç şairleri kastetmiyoruz burada herhalde.

Tomris Uyar: Hayır, bütün yazmakta olanları…

Cemal Süreya: Şiirimiz, bir kuşaklar bütünü olarak düşünürsek, hele şiirle uğraşanlar sayısı oranında, çok zengin bir dönem yaşıyor. Kaç kuşak birden yazıyor, baksanıza: 1940 Kuşağı, Garip Kuşağı denilenler, Acılı Kuşak, bizler, bizden sonra gelen 60 kuşağı (sonradan 70 kuşağı oldu), yeni çıkanlar… Hem de aşağı yukarı aynı yayın organlarında oluyor bunların buluşması. Türk şiirinde hiçbir zaman böyle olmamış. Cumhuriyet’ten sonraki Türk şiirini düşünürsek, söz gelimi Yahya Kemal’lerin bulunduğu kuşağın yeri ayrıdır, Necip Fazıl kuşağının, Garipçilerin dergileri, yayın organları, herşeyleri ayrıdır. Şimdiyse bazı ideolojik ayrılmaları dışta tutarsak -hatta onların bir kısmını da katalım- edebiyatımız bir gökkuşağı görünümünde. Herkes aynı yayın organlarından geçiyor. Bu durumun günümüzdeki saptamasını yaparken… İsterseniz, “40 Kuşağı” demeyelim, öyle ayırmayalım da 1940′larda yazanlar diyelim… Onların bugünkü durumunu saptamak büyük yarar sağlamaz bence. Çünkü onlar yapacaklarını yapmışlardır, şimdi çoğaltmak durumundadırlar. Bir kısmı, başka türleri denemektedir, bir kısmının jübilesi yapılmaktadır. Ondan sonra bizim kuşak geliyor. Bizim kuşağın durumu çok ilginç. Şiiri temel alırsak, edebi türler yönünden beğenisi en yüksek kuşak bizim kuşaktır bence; ilk kez bir “edebiyat düşüncesi”ne bu kuşak ulaşmıştır. Şiirde kendinden önceki kuşakları etkileyebilmiş tek kuşak bizimkidir. Yine de edebiyatın yönetimi -öyle bir şey varsa, yönetim ve etki kurumları varsa- bizim kuşak bundan yoksundur. Şiirde baskı gücünü 1940′larda yazanlar ellerinde tutuyorlar hala.

Tomris Uyar: Baskı derken ağırlık mı demek istiyorsun?

Cemal Süreya: Evet ama baskı grubu haline de gelebiliyorlar. Bu da, kendi dayanışmalarıyla oluyor. Birbirlerini sevmeden de bir dayanışma var aralarında. Bizde baştanberi o yok Bu, bir yerde bizim şanssızlığımızdır, bir yerde de gücümüz ve temizliğimizdir diye düşünüyorum. Bakın şu anda üçümüz yanyanayız. Ne zamandır görüşmüyoruz. İlk sıralarda da yine arada bir mektuplaşırdık, yani hiçbir zaman ortaya çıkıp şöyle yapalım böyle yapalım, bir takım kuralım diye çabalamadık.Takım kurulduysa, kendiliğinden oldu. Ortaya çıkan şiirle oldu. Ama bizim kuşağın şairleri şu anda biraz dağılmış durumda. Tamamen ayrı ayrı hareket ediyorlar. Ortada görünmeyi bir politika olarak üstlenmiyorlar, benimsemiyorlar hiçbir zaman. Bu tutumun iyi mi kötü mü olduğu, bizim kuşağın jübilesi yapıldığında ortaya çıkacak. Bizden sonra -devinim 60′tı galiba adı- toplumcu sanatı savunan bir dergi çıktı. Orada da etkili şairler görüldü. Her kuşaktan çevresini etkileyen çıkar tabii. İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi… Ama onlar, Türk edebiyat tarihindeki şiirsel kayayı yerinden oynatmadılar, başka yönlerden oynattılar. Yenilere gelince, demin dediğim gibi.

Turgut Uyar: Ben günümüz şiiri denince yalnızca genç şairleri anlıyorum. Gerçi Cemal’in dediği gibi birkaç kuşaktan gelme şair birlikte aynı dergilerde yazıyor ama ben yine de şiire yeni giren şairleri anlıyorum. Sorduğun birşey vardı demin: geçmiş şiir üstüne…

Tomris Uyar: Evet, mirasın değerlendirilmesi.

Turgut Uyar: Yalnız o mirası kullanıyorlar diyecektim.

Tomris Uyar: Bence bu, bir harmanlama biçiminde görülüyor.

Tomris Uyar : Evet, o mirası yeni bir dünya görüşüyle, yeni bir duyarlıkla günümüze uyguladıklarını pek görmedim. Söylemek istediğim şu, ad vermeye gerek yok, hiçbirinin şiirinde hata bulamıyorum, mükemmeliyet ararken kişiliklerini harcıyorlar.

Cemal Süreya: Evet.

Tomris Uyar: Anonim bir mükemmeliyet diyorsunuz. Şimdi sözü Ece Ayhan’a getirmek istiyorum. Yıllar önce şöyle demişti Ayhan: “İkinci Yeni diye anılanlar olsun, o dönemde yazanlar olsun, şiir politikaları birbirine uymasa da hep birlikte öyle yoğun bir şiir serüveni yaşadılar ki kısa sürede, yeni bir kuşağın hemen çıkması biraz güç. İki-üç kuşaklık bir serüvendi çünkü.” Ne diyorsunuz?

Edip Cansever: Tabii iyi şiir yazan tek tek şairler var bugün. Tümel açıdan konuşmak olmaz. Ne var ki günümüz şairleri -istersen gençler diyelim- şiirin huyunu ve soyunu pek iyi bilmiyorlar. Soyunu bilmiyorlar, çünkü Cemal’in yazılarında değindiği gibi, hep en son istasyondan atlıyorlar trene. Daha önceki kuşakların, bir önceki kuşağın yaptığını değerlendirmeden, en son atılımın arkasından gidiyorlar. Bu bir hata. Bir de, kendi huylarını, mizaçlarını bilmiyorlar. Kişilik şiirde böyle kurulur oysa. Kişilik, ne şiirin temasında ne konusunda, ne de diğer öğelerindedir, çok derinlerdedir; onu ancak bir huyda, mizaçta bulabiliriz. İşte kişiliğin peşine düşmüyorlar, başka mizaçların, başka huyların peşine düşüyorlar. Bu yüzden diyorum ya, genelde politik bir şiir çıkıyor ortaya.

Tomris Uyar: Yıllar önceye, sizin ilk şiirlerinizi yazmaya başladığınız yıllara baktığımızda, bir takım eleştirmenlerin sizi bir akım altında yada çevresinde birleştirmelerini nasıl yorumluyorsunuz? Bir yanılgı olsada, bazen yaygın bir yanılgı bu.

Turgut Uyar: Ben bir açıklama getirebilirim sanıyorum doğru yada yanlış. Sanıyorum, ulus olarak birtakım şeyleri kurallara bağlayıp toptan çözmeye alışmışız. Başlangıçta bizim ortak yanlarımız görülebilirdi gerçekten, özellikle dille uğraşma açısından. Ama 50′lerin sonlarına doğru herkesin kişiliği ayrıldı ve kendini belirledi.Cemal Süreya: Bana kalırsa şöyle: Biz hepimiz “başka” bir şiir, o sırada mevcut olan şiire göre birdenbire başka bir şiir yaptığımız için bir akım altında birleştirildik. Birtakım genç adamlar, başka bir şiir yazıyorlardı. Şiirleri ayrı ayrıydı, elbet benzer yanları da olacaktı; çünkü gençtiler, birbirlerini etkiliyorlardı, ama yalnızca o “başka”lık onları birarada görmeye yöneltti herkesi. Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık yazılarında herkesin tek tek adından çok “İkinci Yeni” diye bir ad geçiyor… Kimdir bu “İkinci Yeni” kaç kişidir belli değil. Hiç değilse “Garip” dendiğinde üç kişinin adı geçer, bellidir. Sartre’ın bir sözü var “Ben varoluşçu değildim” diyor, ama alnıma vurdular, vurdular; sonunda o yaftayı kabul ettim. Oysa neysem yine oyum.” Biz de öyle.

Turgut Uyar: Var mı ötesi, değil mi? Garip’çilerin adları biliniyor dedin Cemal özetlerken. Benim değinmek istediğim de bu. Karışıklık bu kadarla da kalmıyor ki. Sözgelimi Oktay Rıfat, İkinci Yeni’yi kendisinin ihdas ettiğini sürdü Perçemli Sokak’la. Oysa bu şiir, ondan çok önce başlamıştı, herkesin o olduğu zamanda. Demek İkinci Yeni denilen akımın ya da yönsemenin kendine özgü bir sesi ve özelliği vardı. Zorlamayla olmuyordu. O zaman yine -üçümüzü, beşimizi neyse- biraraya getirerek bu işi toptan halletmeye çalıştılar. Teker teker çözümlemeye kimsenin eli varmadı, kimsenin gözü bunu tutmadı. Bir de, mutlaka söylenmesi gerekir. İkinci Yeni Şiiri diye anılanlar o dönemdeki kötü örneklerdir hep. Hiç ilgisi yoktur onların bu eğilimle.

Tomris Uyar: Zaten eleştirmenler de hem sizi İkinci Yeni’yi kurmakla suçlar hem de o akımdan ayrı tutmaya özen gösterirler nedense.

Tomris Uyar : İkinci Yeni’yi tanıtırken özellikle kötü örneklerden yola çıkmak gibi garip bir tavır.

Edip Cansever: Bir dakika. Demin dil özelliklerinden söz açtı Turgut. Bunun yanında ülkemizde çağdaş olmanın getirdiği bazı (çok az) benzerliklerden de söz açılabilir.

Turgut Uyar: Ben dil özelliği derken bunları da katmak istedim. Dili büyük bir ortam olarak düşününce…

Edip Cansever: Anladım. Bence şiir bir içgörü eylemidir -bence değil, öyle olması gerekir. Bir de dışgörü olarak bakabiliriz şiire. Çağdaş olmaktan ötürü, dilsel bazı çabalardan ötürü az bir benzerlik (çıkışta elbet – sonraki yılları katmıyorum) varsayılacak olursa, bu benzerlikler, kurulan şiirin tamamen yüzeyinde kalan, aslında benzerlik sayılamayacak kadar ufak tefek ögelerdir. Ama şiire böyle yüzeysel bakıldığından, ilk bunlar görüldü ve bizi İkinci Yeni’de birleştirdiler kolaylıkla.

Tomris Uyar: O döneme kadar Türk şiirinde “trajik” boyutunun olmadığı da söyleniyor. Gerçekten de şiirimizde ya mizah baskın, ya betimleme ya da tarihsel betimleme. İkinci Yeni ile ilk olarak insanın, o insan “küçük” de olsa -ne demekse o- bir birey kimliğiyle trajedisi işlenmeye başlanıyor.

Edip Cansever: Söze karışıyorum. Gerçi sen sorular atıyorsun ortaya, belki sen sözümüzü kessen daha doğru olacak ya…

Tomris Uyar: Yok canım. Karış.

Edip Cansever: Önemli olan -”küçük” olsun, “büyük” olsun- insanın trajedesine geçmek, birey olarak ve toplum içindeki konumuna göre trajiğini yakalamak. Ben bunu yapmaya çalıştım, diğer dalların da yardımıyla.

Tomris Uyar: Peki herkes kendi “birey”ini, kendi kurduğu “birey”in trajedisini yakalamaya çalışıyorsa temelde bir benzeşme, söylemde bir benzeşme olabilir mi?Turgut Uyar: Şöyle bir benzeşme olabilir. Yaşadığımız ortamı algılamada, çağdaş insanlarsak, kaçınılmaz bir benzerlik söz konusudur. Çünkü aynı şartları, aynı ortamı yaşıyoruz. Ama birtakım dış şartlar dışında aynı olan ortamı kendi içimizde başka türlü yaşıyoruz. O zaman da toplum içinde o günün şartlarını yaşayan kişinin trajiği çıkıyor ortaya. Ama kişilik ayrılığı da burada başlıyor zaten. Bu noktada dil çabasında benzerlik falan fazla bir şey demek değil.

Tomris Uyar: Örnek verelim. Senin “Akçaburgazlı Yekte”, Edip’in “Çağrılmayan Yakup” ya da “Ben Ruhi Bey Nasılım”, Cemal’in “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” şiirlerindeki şiir kişileri birbirlerine hiç benzemezler ama hepsi, bir toplumun bireyleşme sürecine geçmiş kişilerdir. Belki benzerlik ya da yanılgı burdan doğuyor.

Edip Cansever: Soruyu kapatmadan biraz daha açalım isterseniz. Bizden önce yazanları, Orhan Veli ya da Cahit Sıtkı şiirini ele alalım. Orhan Veli şiirinde birtakım hüzünler, ayrılıklar, zaman zaman espriler, nükteler, sürprizler vardır. Cahit Sıtkı’da da ölüm düşüncesi, karamsarlık, bazen bir coşku, alkol (ama alkolün doğrudan doğruya rakı ya da şarap olduğunu düşünerek alkol) vardır. Çoktur bunlar. Ama bu şairler genellikle iyi şiir yazmak istemişlerdir yalnızca, iyi şiir de düzgün şiirdir, iyi mısralar kurmak, onları iyi monte edebilmek. Bunları iyi yaptıkları zaman, ortaya söylenişi dahil iyi bir şey konduğu zaman şiirin vitrini vardır onlarca, şiir budur. Öyle sanıyorum ki bizim kuşağımız bunu aramadı, şiirde bireyin dramını, kendi özel dramıyla toplum içindeki dramını ele alarak geliştirmek, çeşitlendirmek istedi. Ama enine boyuna ve derinliğine bir inceleme yapılmadı. Biz de konuşmadığımıza göre bu gerçekler ortaya çıkmıyor.

Tomris Uyar: Yazı yazma konusuna o yüzden değinmiştim.

Turgut Uyar: Doğru. Bizim kuşağın derdi iyi şiir yazmak olmadı, yaşamın karmaşısını şiire de taşımaktı derdi. Yetkin bir şiir amaçlanmadı demek, şiire önem verilmedi anlamında değil. Biz “mısra döktürmeye” özenmedik. Bir durumu en iyi anlatmak, kimi zaman şiirden vazgeçmek pahasına en iyi anlatmak nasıl mümkünse onu denedik. Kendi adıma konuşuyorum burada.

Tomris Uyar: Demin Cemal, elli yaşınızı aştığınızı söyledi. Biz de bilmezden geliyorduk.

Edip Cansever: Çoktan aştık, çoktan.

Tomris Uyar: Elli yaşı aşmak, genç ve taze şiir yazmak isteyenler için bir sorun olmasa gerek, ama yaşlandıkça yazılan şiirin insanın yaşamında ayrı bir yeri oluyor mu? Burada “yaşlanma” sözcüğünü yalnızca bir birikime sorumlulukla sahip çıkma olarak kullanmıyorum. Düpedüz, yazarken bir değişiklik oluyor mu?

Turgut Uyar: Şiir yazanda yaşlanmak… Laf olsun diye söylüyoruz, bence böyle bir yaşlanma söz konusu değil. Yirmi yaşımda ne kadar heyecanla yazıyorduysam, şimdi de aynı heyecanla yazıyorum. Ne var ki elli yıllık bir geçmiş, bende biraz dikkatli olma duygusu yaratıyor. Kendi ustalığımı kullanıp kolaya kaçmak istemiyorum. Elli yaşından sonra da -tekrar söylüyorum- aynı heyecan var, ama daha temkinli bir heyecan.

Tomris Uyar: Daha “az hormonal” bir heyecan mı?

Turgut Uyar: İnsan hormonal etkilerle şiir yazıyorsa, o otuzunda biter.

Tomris Uyar: Belki düşünceye daha çok yaslanılıyor, şiir daha bir damıtılıyor, deneyler gözden geçirilebiliyor demek istiyorum.

Edip Cansever: Kendi deneylerime bakarak, yüzde yüz inanarak söylüyorum. İleri yaşlarda (bunlar değişebilir) şiir daha iyi anlaşılıyor, daha iyi yazılıyor. Bak, birdenbire açık, net bir şey söylemiş oldum. İnsan, yirmi-yirmi beş yaşında sözgelimi, aşk şiiri yazar. Ama aşklar eskidikçe, eskitildikçe, aşkın tortusu insanda daha başka türlü kalır. Yazarken, aşkı gündemden çıkarıp genele götürebilir, daha anlayışlı olur ve o anlayışlı olmanın verdiği filozofça tavır diyelim, iyi şiire gitmesini kolaylaştırır belki. Nitekim birtakım ustalıklar elde etmiştir zaten, kalemi eline alınca yazabilecek durumdadır, ama bu deneyler birikiminden çıkan şiir daha yoğun olacaktır, inanıyorum.

Tomris Uyar: Cemal Süreya’ya bir sorum var. Son şiirlerinde daha yalın (yalınkat anlamında değil tabii) bir anlatım, dağınık imgelere yer vermeyen bir kurgu göze çarpıyor. Yanılıyorsam, söyle. Bu yalınlık, bilinçli bir arayışın sonucu mu? Yoksa, yaşla kendiliğinden varılan bir durulma mı?

Cemal Süreya: Yaşın şaire etkisi, deneylerin çoğalmasıyladır, bazı deneylerin anı haline gelmesiyle, bazı anıların geçersizleşmesiyledir. Demin “hormonal” demiştin; gerçekte burada “memorial” bir durum meydana geliyor. Birkaç yıl önce bir şeyler bitti bende. Bir sürü yönden sağlıklı bir adamım, ama eskiden bir sürü idealim vardı, çok küçük, kişisel idealler; birine yeniden rastlama olasılığı… Çocukluktaki bir sınıf arkadaşına sözgelimi (benim şiirim biraz erotiktir de, ondan bu noktaya geldim galiba). Evet, ona yeniden rastlamak, benim için belki mümkün olmayacaktı, ama köşede duran bir şeydi ve şiirimi yazarken belli birileri okusun isterdim; onlar okumasa bile, birileri var diye yazardım biraz da. Bir-iki yıl önce kendi yaşımı düşündüm… Bir de baktım ki, onların yaşı da benim kadar. Hepsi yaşlanmış. İnan olun böyle. Çevirdiğim Gönül ki Yetişmekte’de var. Sonunda kahramanın karşısına ak saçlı biri çıkıyor. Oradaki konuşmalarda adamın öyle bir vazgeçişi var ki… Yani duyguların bazıları ölüyor. Hangileri ama? Küçük hesaplar falan ölüyor. İnsan, daha filozofça bir kişiliğe bürünüyor. Demin şiirimle düşüncem arasındaki kopukluktan söz ettim, on yıl önce bunu söylemezdim; en azından, şu banda söyleyemezdim. İnsan bir hoşgörü kazanıyor, biraz daha düşünceye yaslanıyor. Bu bizim için bir tehlike olabilir mi acaba? Çünkü biz bir duygu şelalesiyle geldik.

Edip Cansever: Ben burada Turgut’a bir soru yöneltmek istiyorum.

Turgut Uyar: Galiba çaktırmadan yaşlılığın övgüsünü yapıyoruz burada. Tabii yaşlanmadık ama!

Cemal Süreya: Olsun yahu. Konuştuğumuza göre bu da bir yaşlanmadır.

Edip Cansever: Bir konuşmamızda Turgut, “İnsan bir yaşa gelince, bazı temel yapıtları örnek alarak bundan modern bir çoğaltmaya geçebiliyor,” demişti. Örnek olarak da Melih Cevdet Anday’ın “Ölümsüzlüğün Ardında Gılgamış” şiirini göstermişti. Benim kafama takıldı bu. Gerçi böyle bir niyetim yok ama…

Cemal Süreya: Burada sözünü kesiyorum. Bence insan, sonradan düşünce şiirine geçebilir. Değişimlere evet, tabii. Evet ama, insan, altmış beş yaşından sonra büyük çelişkilere düşmemeli. Melih Cevdet, ömrü boyunca lirizmle alay etmiş, şimdi lirizm arıyor. Bu, yaşlanmayı hiç istemiyor demektir, doğaya karşı koyuyor demektir. Zaten şiirinden de belli. Tabii ki bir mizah yapıtında da lirizm olabilir, o başka; ama Melih Cevdet “şinanay lirizm” dediği şeye, bir zaman reddettiği lirizme dadanıyor. Bunun için derim ki Allah kimseyi o duruma düşürmesin.

Turgut Uyar: Bizim için tehlikeli olabilir mi? Bu çok önemli. İnsan, kendindeki şiir kaynağının, gücünün tükendiğini belli belirsiz de olsa fark etti mi…

Cemal Süreya: Belki de fark etmez.

Turgut Uyar: Yoo, eder. O zaman sarılacağı iki şey oluyor. Biri: konuya yaslanmak. Sözgelimi Gılgamış’a. Bir diğeri de, biçim oyunlarına girmek. Tehlike, bu. Yoksa Gılgamış yeniden ele alınıp yazılamaz demek istemiyorum, ama Gılgamış’ın yalnızca kendi büyüsüne yaslanıp şiir yazmak bir parça tükenme anlamında benim için. Biçim oyunları da aynı şey. Birçok yaşlanmış şair, son dönemlerinde vezinli-kafiyeli, tekrarlı mısralara kapılırlar. Hep gördüğümüz bir şey bu. Ama ben Melih Cevdet’in kitaptaki öbür şiirlerini sevdim. Yani şair, şiir yazmak için vesile aramamalı diyorum.

Edip Cansever: Katılıyorum sana.

Cemal Süreya: Evet.

Tomris Uyar: Yarıda kalmış bir soruyu tamamlayalım. Demin Oktay Rıfat’tan söz açılmıştı Perçemli Sokak’tan ötürü. İkinci Yeni bağlamında. Bu konuya açıklık getirir misiniz biraz?

Cemal Süreya: Bak. Oktay Rıfat, “İkinci Yeni’yi ben kurdum” diyor. İyi de.. bizim 1950′den sonra çıkmaya başlıyor şiirlerimiz, ama kitap çıkaramıyoruz. Oktay Rıfat, Perçemli Sokak’ı 1956′da çıkardı, kitaptaki şiirlerin hemen hiçbiri önceden yayımlanmamıştı. Ve bir önsözle akımı üstlenmeye kalkıştı. Şimdi Özdemir İnce buna dikkat etmiş. Ben yazdığım bir yazıda “bir yıl önce” diyorum, ama Özdemir hesaplamış üç ay önce oluyor, Yeditepe Şiir Ödülü’nü aldıktan sonra kendisiyle yapılan bir konuşmada “Şiir nedir?” sorusunu şöyle yanıtlıyor Oktay Rıfat: “Şiir, halkın sosyal dertlerine deva bulmaktır.” Özdemir’in hesabına göre bundan üç ay sonra da İkinci Yeni akımını kurduğunu ileri sürüyor. Bunu Oktay Rıfat’ın takvim yanlışlığına verelim. Demek o şiirleri, önce dergilerde yayımlanan şiirlere, bizimkilere göre yazmış. Üstelik çok mekanik şiirlerdir onlar, tam oturmamıştır.

Turgut Uyar: Ben Forum’da yazmıştım bu konuda. Aynı şeyleri söyledim.

Edip Cansever: Ben de a dergisinde… Şöyle toparlarsak: İkinci Yeni’liği kabul etmiyoruz hiçbirimiz, ama tutalım ki bir an kabul ettik, biz belli bir kurumdan yola çıkmıyoruz ki bu kurama uygun olanı daha önce Oktay Rıfat bulmuş olsun. Mantığa uymuyor. Hepimizin şiiri başka bir şiir, ortak bir kurama bağlayamayız. Peki olmayan bir şey daha önce nasıl yapılabilir?

Cemal Süreya: Şu da geçsin zapta: İnsanın birtakım etkilenmeleri vardır. Ben kendi adıma Oktay Rıfat ile Melih Cevdet’in Türkçe tutumundan etkilendim. Bu da var. Bu iki şair aslında değerli üstadlar, ama gereğinden fazla kişisel politika yapıyorlar ve bugün politikaları artık geçerli değil. Oktay Rıfat’ın o günkü sözleriyle, Melih Cevdet’in yazılarından ve tavrından çıkan bazı ipuçları beni yaraladı aslında, onları sevme adına yaraladı.

Edip Cansever: Onları, bizden önce yazdıkları için söz konusu ediyoruz burada. Ama sözünü ettiğin Türkçe tutumu ancak iyi bir şairi etkileyebilir. Sen iyi bir şair olmasaydın…

Cemal Süreya: Canım daha belli değil.

Edip Cansever: Buraya birbirimizi övmeye gelmedik ama yermeye de gelmedik.

Turgut Uyar: Benimki genel bir karşı çıkış. Senin yaptığın bir kadirbilirlik Cemal. Ama kimse dilini başkasından öğrenemez.

Cemal Süreya: Onların Türkçe’yi kullanışları, bir bakıma somutlamaları etkilemiş beni demek istiyorum. Sözgelimi “Tohum” şiiri. O kitabın genel tutumuna aykırı düşse de.

Turgut Uyar: Hece şiiridir o.

Cemal Süreya: Evet ama bu ustaların Türkçeyi materyalize etmede 1940 kuşağı denen şairlerden çok daha büyük katkıları vardır. Ama şiirsel planda aldığımız zaman… Bakın çok açık konuşuyoruz burada, kardeş gibi; yaşlılık falan dedik ya, yarın ölecekmişiz gibi… Geriye baktığımızda çok eskimiş buluyorum o şiirleri. Yahya Kemal bile eskiliği içinde daha iyi. Çünkü çok spekülatif şiirler bunlarınki.

Tomris Uyar: Aman söylenmedik bir şey kalmasın.

Cemal Süreya: O zaman bu konuşma birimiz ölünce yayımlansın da, para etsin bari.

Turgut Uyar: İnsan tabii kendiliğinden yaşlı, önemli şairlerden etkilenebilir ya da dilin nasıl kullanılacağı doğrultusunda etkiler çıkarabilir, ama şiir etkilenme alanı değildir, tam tersine alınan etkilere bir tepkidir.

Cemal Süreya: Bak, bu çok güzel.

Turgut Uyar: Ben de Melih Cevdet’ten, Oktay Rıfat’tan etkilenmişimdir ama yapmak istediğim, onların yazdığının tam karşısında bir şiirdi.

Tomris Uyar: Demek ki bir edebiyatçı da -sanatçı da – kendi tutarlılığını, kendi dünyasını kurma adına verdiği savaşta ufak tefek tutarsızlıkları bağışlanır sayıyorsunuz ama sanat anlayışı ya da ideoloji açısından tutarsızlığı, çelişki olarak nitelendiriyorsunuz.

Cemal Süreya: Şöyle diyebilir miyiz Tomris? İnsan, gerici-tutucu bir aşamadan ilerici bir aşamaya geçebilir, ama ilericiden tutucuya dönmesi, yaşla bile açıklanamaz.

Edip Cansever: Hesaplı, planlı sayılır.

Turgut Uyar: İhtidadır, o başka bir şey.

Tomris Uyar: Daha nice söyleşilerde buluşmak üzere hepinize teşekkür ederim. İsterseniz, bir söyleşiyi de özeleştiriye ayıralım.

Varlık Dergisi, Mart 1983

-Doğan Hızlan-

Hürriyet’in manşetini görünce birdenbire, eski tarihli bir gazeteye bakıyormuşum duygusuna kapıldım.

Manşet ürperticiydi: “Nâzım hâlâ yasaklı”.

Gerçek olduğunu fark edince, 2012 yılında yaşamadığıma karar verdim. Daha doğrusu takvimler Eylül 2012’yi gösterse de hâlâ onlarca yıl geride imiş özgürlük anlayışımız.

Demek ki 1930’ların kâbusu, İkinci Dünya Savaşı’nın faşizan ruhu daha ölmemiş!

Uygulama ile yasak kararının birbirine ters düşmesi, bizim ülkemizdeki çelişki gülünçlüğünü ortaya koyuyor.

Devlet adamları, hükümet yetkilileri sık sık Nâzım’dan şiirler okuyor, ona yapılan zulme gözyaşı döküyorlar. Türkiye’nin her köşesinde mazlumu anlatmak için, özgürlük meselesinin altı çizileceği zaman bütün devlet adamları, siyasetçiler ona sığınıyorlar. Onun şiirleri, her yerde okunuyor, her yerde yazılıyor. Ama yasaklı hali devam ediyormuş.

Kitap yasaklamanın anlamsızlığını, insanı tarih önünde düşürdüğü zavallı durumu, sanırım siyasetçiler ve hukukçular okumuyor.

Bir süredir yeni bir Nâzım yazısı hazırlıyorum, hayatını ve yazdıklarını yeniden gözden geçirdiğimde, çektiklerinin nasıl da hak etmediği bir muamele olduğunu bir kez daha anlıyorum.

Yalnız o mu yasaklı? Bu topraklarda, yıllardır kaç kitap yasaklandı, imha edildi. Sonuç, bunu yapanlar tarihin kara sayfasına yazıldılar, kitaplar yeniden basıldı, okundu, onu yazanlar yüzyıllardır yaşıyor.

Hiçbir kitabın yasaklanması mazur görülemez, eğer ondaki düşünceleri kabul edemiyorsanız, karşı düşüncede iseniz, o zaman siz de yazarsınız, kendi düşüncenizi savunursunuz.

Bizler tek parti döneminden bugüne ‘resmi yasaklı’ olan 23 bin kitabın sicilinde bulunan ‘yasak’ kararını sildirmek için yasanın çıkarılmasına seviniyorduk. Ancak bu yasaya rağmen “kitaplar üzerindeki yasak” bitmiyormuş. Mahkemelerin yeniden “güncel yasaklı kitap listesi” oluşturacak olmasının yanı sıra, Muzır Kurulu kitaplar hakkında kendi “özgür iradesine”(!) göre davranırken, Türkiye’de gerçek anlamda düşünce ve ifade özgürlüğünden söz etmek ne yazık ki imkânsız gibi görünüyor. Bu nedenlerle insani değerler sıralamasında Türkiye’nin 169 ülke arasında 83. sırada yer almasına şaşırmamak gerekir.

* * *

BİZİM kuşak, 1950 Kuşağı, birçok kitabın yasaklanmasının tanıklığını yaşamıştır.Nâzım’ı, 1940 Toplumcu Gerçekçi Kuşağı’nın kitaplarını fotokopilerden okumuştur.

Şimdi askeri darbeler yargılanıyor, eleştiriliyor, hiç kuşkusuz kimse darbeleri savunmaz. Ancak 1950 Kuşağı ve o zamanın birçok yazarı, bilim adamı, birçok kitabı 27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra okuyabildi. Marksist edebiyatın temel eserleri o dönemde yayımlanabildi. Yabancı yayınlar satan kitabevlerinin vitrinlerinde görülen, ancak oralardan alınabilen kitaplar dilimize çevrildi. Bu kitapların ışığında yerli birçok yeni ve nitelikli inceleme yapıldı.

Buna rağmen hâlâ birçok kitap dava konusu oluyor, onların adlarını tekrarlamaktan ben artık usandım ve utanıyorum. Geçen yıllardaki listede birçok yazar var.

Hele bazı ünlü, iyi edebiyat kitaplarının müstehcen tehdidi altında toplatılması, yargılanması garabetin de üstünde.

Televizyonların, internetin olduğu bir çağda, kitabı müstehcen bulmak, bulanı kaç yüzyıl geriye götürür tahmin edemiyorum.

Bir edebiyat dehasının, Oscar Wilde’ın sözünü unutmayın. “Müstehcen kitap diye bir şey yoktur, kötü kitap diye bir şey vardır.” Ama ne mutlu ki. kötü kitap yasaklanamaz!

Hiç kuşkusuz, kitap yasaklamanın birçok kuşağı bilimden ve edebiyattan  uzak bıraktığını unutmayalım. Askeri darbelerden sonra, ev baskınları yüzünden birçok kişi kitaplarını yaktı, uzak yerlere gönderdi veya gömdü.

Televizyonlarda kitap, silahlarla ve örgüt dokümanlarıyla birlikte gösterildi.

İnanıyorum ki, bu kitap yasaklamalar yüzünden okul kitaplıkları anlamını, işlevini yitirdi, başvurulma özelliğini kaybetti. Çünkü okul yetkilileri de, öğrenciler de kitaptan korktular.

Yasak kelimesiyle kitap kelimesini bir araya getirenlerin, eğitime en büyük düşmanlıkları yaptığını sık sık belirtelim.

Askeri darbelerden birinde İngiliz dergisi Encounter’da bir yazı çıkmıştı.

Evi aramaya gelenlere, ev sahibi diyor ki, “Ben antikomünistem”. Bunun üzerine evi basan şunu diyor: “Biz komünizmin her türüyle savaşıyoruz”.

* * *

YASAKLI kitap ayıbından bizi kim kurtaracak?

Kitapların hepsini özgür bırakmalı, herkes istediğini seçebilsin. Böyle baskılar, yasaklamalar, sansürün en tehlikelisi ve en zararlısı olan otosansürü ateşler.

Sansürlü beyin yaratmak, bir ülkenin insanlarına yapacağı en büyük kötülüktür. Bu sansürlü beyinler, ileride onları var eden anlayışı da yıkmak için zaman kollayacaklar!

Doğan Hızlan – Hürriyet (12 Eylül 2012)

Times Literary Supplement‘ın editörü Sir Peter Stothard’ın başkanlık ettiği jüri 12 kişilik uzun aday listesi içinden 6 finalisti belirledi. İşte adaylar:

3 kadın 3 erkek yazarın finale kaldığı listede; Türk okurların “Kurtlar Hanedanı” adlı kitabıyla tanıdığı İngiliz yazar Hilary Mantel favori aday olarak gösteriliyor.

16 Ekim’de açıklanacak ödülü kazanan yazar 50 Bin Euro ile ödüllendirilecek.

İlk olarak 1969’da verilen Man Booker ödülü, bu yıl 44. yaşını kutluyor.

12 Eylül 2012

Penny C. Sansevieri  bir yayıncı olarak yazarlarla konuşurken ya da bir yazardan gelen maili okurken genelde “kitabım yayımlanmaya hazır” cümlesiyle karşılaştığını söylüyor.  Fakat çoğunun gerçekten hazır olmadığını belirten Sansevieri, bir kitabın yayına hazır olmadığını nasıl anlayabileceğimiz konusunda 7 maddelik bir liste hazırlamış.

1) Yayıncılık piyasasını iyi bilmemek: Bu madde çok önemli. Çalıştığınız piyasanın kodlarını anlamanız gerekir, işlerin nasıl yürüdüğünü, kitabınızı ve basım tecrübesini etkileyecek hangi değişikliklerin olduğunu bilmelisiniz. Peki bunu nasıl yapabilirsiniz? Basılan kitaplar hakkında yazılanları takip etmeli, blogları okumalısınız ki yayın piyasasında nelerin olup bittiğini anlayabilesiniz.

2) Yazdığınız kitabın türü ve bu türün piyasadaki yerini iyi incelememek: Bu, genelde tuhaf bir şekilde gözden kaçan bir nokta. Yayın piyasasında neyin sattığını biliyor musunuz? Sizinle aynı konuda yazan başka kim var? Onların kitaplarını alıp okudunuz mu? Yayın piyasasında neyin trend olduğunu, neyin satıp neyin satmadığını bilmek sizin için önemlidir.

3) Hemen ünlü olmak istemek: Youtube ve Twitter çağında kim ünlü olmak istemez ki? diye düşünebiliriz.

Evet, siz de gerçekten hemen ünlü olmak isteyebilirsiniz. Eğer böyle düşünüyorsanız, yazdığınız kitabın basılmasıyla ilgili hayal kurmak için çok fazla zaman harcamanıza gerek yok çünkü ün hayal kurmakla değil sıkı çalışmakla gelen bir şeydir. Amanda Hocking gibi hiçbir şeyi olmadan başlayıp, zamanla çok satanlar listesine girerek hayatları herkesin özendiği başarı hikayesine dönüşen yazarların yazarlık sürecine bir göz atmalısınız.

Ünlü olmak gibi bir amaca sahip olmak iyi olabilir ama bu genelde gerçekçi değildir. Çünkü başarıyı yakalayan çoğu yazar bu işe başladıklarında biyografilerini imzalamak için partiler düzenlemiyorlardı. Onların çoğu belki de zamanlarını bıkmak bilmeden kitapları üzerinde çalışarak geçiriyorlardı. Ünlü olabilir misin? Belki. Ama öncelikle çalışmalısın!

4) Her şeyin satış rakamından ibaret olduğuna inanmak:  Bir kitabın satılması asla garanti değildir. Biz bazen yazarlara kitaplarını X sayıda satacağının sözünü veren bir pazarlama şirketiyle anlaşmalarını tavsiye ederiz. Çünkü kendileri kitabın satışını planlamadıkça ne kadar kopyanın satılacağını hiç kimse bilemez. Evet biz de kitabınızın fazla satmasını çok isteriz. Fakat bunun gerçekleşmesi için madde üçte olduğu gibi çok çalışmanız gerekiyor.

5) Pazarlama konusunda hiçbir çalışma yapmamak: Kitabınızı yayınlamanın eşiğindesiniz ve kitabınızı piyasaya sürmek için tek bir şey yapılmıyor mu? İşte bu kötü haber. Neden? Çünkü 2012’de 300.000 kitap yayınlandı ve atılım yapmak istiyorsanız sesinizi bir an önce çıkarmanız gerekiyor.

6) Sabırsız olmak: Kitap yayınlamak ve sabırsızlık asla yan yana gelemez. IBPA’nın yaptığı yayıncılık çalışmasında; üzerinde çalıştığınız bir kitabın değerlendirilip size geri dönüş yapılmasının 2 yılı bulduğu belirtilmişti. 2 yıl size çok uzun bir süre gibi gelebilir, aslında evet öyledir. Fakat içten bir şekilde söyleyebilirim ki yayın piyasasında ve pazarlamada her şey zaman alır. Bunu söylemekten nefret ediyorum ama yayın piyasasında sabırsızlığa yer yoktur. Bu durum beni de zorluyor. Hatta sabırsız kelimesinin anlamı beni tanımlıyor diyebilirim. Sabırsızlanmaya başladığınızda derin bir nefes alın ve bir adım geri atın. Çünkü yapabildiğiniz her şeyi yaptığınızda ve doğru şeyleri yapınca er ya da geç bir yayınevinin size dönüş yaptığını göreceksiniz.

7) Pazarlama planı yapmamak: Resmi bir yapının olmasına gerek yok ama kitabınızı nasıl pazarlayacağınızla ilgili bir fikriniz olmalı. En azından amaçlarınızın, pazarlama çabanızın ve planlarınızın ana hatlarını belirlemelisiniz.

Sonuç olarak, editöryal çalışma hakkında bir şeyler söyleyeyim. Bu genellikle yazarların gözden kaçırdığı çok önemli bir noktadır. Neden mi? Çünkü kitabınızı düzenleyecek birini bulmanız oldukça kolaydır, değil mi? Hayır. Düzenleme editöryal çalışma özel bir yetenek gerektirir, sadece yazım hatalarını bulmak editörlük değildir. Yardımını isteyeceğiniz kişi, yaptığınız çalışmanın çıtasını yükseltmeli ve çalışmanın son hali övüneceğiniz bir yapıya bürünmelidir. Bir editör size eleştirel geribildirimlerde bulunabilmeli ve genellikle sizin kendi başınıza yapamayacağınız şekilde çalışmanızın gelişmesine katkı sağlamalıdır.

Yayıncılık ciddi bir iştir, eğer yayıncılığı ciddiye alırsanız başarılı olursunuz.

Penny C. Sansevieri – Huffingtonpost

Çeviri: Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (11 Eylül 2012)

“Bizimki özünde trajik bir çağ, onu bu yüzden trajik bir yaklaşımla ele almayı reddediyoruz. Felakete uğradık, yıkıntılar arasındayız, yeni küçük yerleşimler inşa etmeye, yeni küçük umutlar edinmeye başlıyoruz. Oldukça zor bir iş; geleceğe uzanan pürüzsüz bir yol yok; dönüp dolanıyoruz ya da engellerle mücadele ediyoruz. Dünya ne kadar başımıza yıkılmış olsa da yaşamak zorundayız.”

İngiltere’nin ortasında yer alan Nottinghamshire’ın Eastwood köyünde, 11 Eylül 1885 günü, maden işçisi Arthur John Lawrence ve öğretmen Lydia’nın dördüncü çocukları dünyaya gelir. Oğullarına David Herbert adını koyarlar. Ülkede endüstrileşme sürecinin başlangıç dönemidir. Sendika kavramının bilinmediği o yıllarda, her türlü sosyal haktan yoksun, insanlık dışı çalışma koşullarında ekmek parası peşinde koşan ebeveynleri oğullarıyla yeterince ilgilenemeseler de, David parlak bir öğrenci olması sayesinde kazandığı burslarla eğitim hayatını Nottingham Üniversitesi’nde sürdürmeyi başarır.

“Tekrarların tekrarı olan bir hayatı mekanik bir şekilde yaşamaktansa ölmek daha iyi.” D.H. Lawrence

Kendi harçlığını çıkarmak için fırsat buldukça işçi olarak da çalışan David, eğitimini tamamladıktan sonra öğretmen olur. Gerçekte onun hayali şair olmak, yazdığı eserlerle kendinden söz ettirmektir. Nottingham Üniversitesinde hocası olmuş bir profesörün eşiyle tutkulu bir aşk yaşayan David, üç çocuğunu geride bırakıp kocasını terk etmekten çekinmeyen sevgilisi Frieda Weekley ile birlikte Fransa’ya kaçar.

“Aşk hayatın çiçeğidir, beklenmedik bir anda, hiçbir kanuna uymadan açar ve nerede bulunursa koparılıp o kısa ömrü boyunca tadı çıkarılmalıdır.” D. H. Lawrence

Bu maceralı koşuşturma içinde yazmayı ve üretmeyi kesintisiz sürdüren D. H. Lawrence Sons & Lovers – Oğullar ve Sevgililer (1913), The RainbowGökkuşağı (1915) ve Women in LoveAşık Kadınlar (1920) adlı eserleriyle o yılların en gözde yazarları arasında yerini almıştır.

Önce Fransa kıyılarında İngiliz ajanı olmakla suçlanan, ardından kendi ülkesinde Manş sahilinde yaşarken Alman denizaltılarına bilgi sızdırdığı iddia edilen genç yazar, I. Dünya Savaşı biter bitmez, 1914 yılında evlendiği karısı Frieda ile birlikte İngiltere’den ve savaşın tahrip ettiği coğrafyadan uzaklara kaçar.

“Beğenmiyorsanız değiştirin, değiştiremiyorsanız katlanın.” D. H. Lawrence

D .H. Lawrence ömrünün geri kalan yıllarında Avustralya’da, İtalya’da, Sri Lanka,’da, ABD’de, Meksika’da ve Fransa’da şiirler, öyküler, romanlar yazmaya devam eder. Bir yandan da resim yapmakta, çevresinde kabul gören klişe yaşam tarzına başkaldırısını paletine çarptığı fırça darbeleriyle ifade etmeye çalışmaktadır. Bu gayreti de daha önce yayınlanan eserlerde olduğu gibi muhafazakârların tepkisiyle karşılaşacaktır.

“Saklamak için değil harcamak için sahibiz bu hayata.” D.H. Lawrence

Lawrence ise savaşlara, vahşetin çirkin yüzüne, bir hiç uğruna ölmenin anlamsızlığına merhem olacak çözümü aşkta, duygusal ilişkilerde, cinsellikte aramakta, “Bizim kendimize, vücudumuza, tutkularımıza ihtiyacımız var” diye haykırmaktadır. 1929 yılında Londra’nın ünlü Mayfair semtinde açılan sergisi kısa sürede polis tarafından basılır ve tüm eserlerine el konulur. Sanat çevrelerinden gelen cılız destek de “istenmeyen adam” D.H. Lawrence’ın aklanmasına yeterli olmayınca, konu parlamentoya taşınır ve bu tabloların bir daha İngiltere’de sergilenmemesi kaydıyla ressamına iade edilmesine karar verilir.

“Bizimkinden daha duygusal, gerçek duygulardan daha yoksun, sahte duyguları daha çok abartan bir çağ hiç yaşanmamıştır.”

Gençlik yıllarından beri sağlığını tehdit eden verem, D.H. Lawrence’ın yaşam kalitesini düşürmüştür. Fazla ömrünün kalmadığını hisseden yazar son ve en ünlü eseri Lady Chatterley’s Lover üzerinde çalışmaya başlar ve üç yıl içinde üç farklı versiyon üretir.

I. Dünya Savaşı bitmiş, ölenler ölmüş, muharebelerde yaralananlar evlerine dönmüş, eski düzen yeniden kurulmuştur. Tolstoy’un Anna Karenina’sında (1877) olduğu gibi Lawrence’ın eseri de bir yandan o dönemin yaşam tarzını hicvederken, bir yandan da insanları birbirinden ayıran sınıfların, kast sisteminin çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir.

“Belki de ancak gerçek bir beraberlik yaşama becerisine sahip olan insanlar, evrende tek başlarınaymış gibi görünürler. Diğerlerinin belli bir yapışkanlığı vardır, çoğunluğa yapışırlar.”

Romanın anlatıcısı, başroldeki kadın Connie Reid’dir. Sir Malcolm’ın kızı Connie bohem yaşam tarzı içinde yetişmiş, genç kızlığında aşkların, entelektüel arayışların ve cinsel tecrübelerin peşinde koştuktan sonra Clifford Chatterley ile evlenmiştir. Balayının hemen sonrasında I. Dünya Savaşı’nda görev almak üzere malikânesini terk eden Clifford, cepheden belden aşağısı felçli, iktidarsız bir koca olarak geri döner.

O devrin çoğu asilzadesi gibi mağrur, kendini beğenmiş bir havası olan savaş gazisi, yaşadığı ülkeyi idare etmeye doğuştan hakkı olduğuna inanmaktadır. Clifford yaşadığı travmayı atlatıp hayata yeniden tutunmanın çözümünü sahip olduğu madenlerden daha çok para kazanıp zengin olmakta ve başarılı bir yazar olarak üne kavuşmakta arayacaktır.

“Bir kadın hayatını yaşamalı, yoksa onu yaşamamış olmanın pişmanlığını yaşar.”

Duygularıyla yaşamak isteyen Connie ise cinselliği arayan, anne olmak isteyen bir dişi olarak öne çıkar. Hikâye devam ettikçe satır aralarından Connie’nin bastırılmış duyguları, ezilmişlikleri hissedilir. Eve sıkça gelen bir senaristle yaşanan kısa ilişki Connie için bir başlangıç olmanın ötesinde bir anlam ifade etmez. Geç kadın gerçek bir ilişki aramaktadır.

“Tatminsiz bir kadın lüks şeyler ister. Ama bir erkeği seven kadın bir tahtanın üstünde bile uyur.”

Bir süre sonra Clifford Chatterley’in bakımını üstlenmek üzere malikâneye bir yardımcı gelir. Mrs. Bolton zeki ve anlayışlı dul bir kadındır. Clifford, Mrs. Bolton’a bir süre sonra alışır, ardından onsuz yapamaz hale gelir. Clifford bir yandan bakıcısına tepeden bakmakta, kibirli ve kaba davranışlarıyla kadını yaralamakta, öte yandan da tümüyle ona muhtaç olduğunu bilmektedir. Mrs. Bolton ise işvereninin sahibi olduğu madenlerde ölen kocasının acısıyla bir yandan Lord Chatterley’den nefret etmekte, bir yandan da soylu ve zengin patronuna saygı duymaktadır. Bu girift ve çelişkili ilişki roman boyunca okurları bir yandan ötekine savuracaktır.

“Müstehcenlik sadece, zihnin bedeni hor görüp ondan korktuğu ve bedenin zihinden nefret edip ona direndiği zaman işin içine girer.”

Tıpkı Madame Bovary’de (1857) olduğu gibi Connie kendisiyle ne yapacağını bilememektedir. Mrs. Bolton’un işe başlamasıyla özel hayatına daha çok vakit ayırabilen genç kadın, bir gün ormanda tek başına yürürken Chatterley mülklerinin koruyuculuğunu yapan Oliver Mellors’la karşılaşır. İki yetişkin dayanılmaz bir dürtünün kıvılcımıyla ıslak toprağın üzerinde çılgınca sevişmeye başlarlar.

Lord Chatterley ne kadar endüstrileşmeden yanaysa, Oliver de bir o kadar sanayi devrimine karşı fikirler taşıyan, insanların işi gücü bırakıp eğlenmeleri gerektiğini vazeden, pervasız, müstehzi bir adamdır. Connie ise, daha önceleri bir demirci ustası olan Oliver’e, onun asil duruşuna ve heybetli vücuduna çoktan aşık olmuştur.

Bu çapraşık, sıra dışı, kural dışı ilişki romanın farklı bölümlerinde D.H. Lawrence’ın erotik üslubuyla en ince ayrıntısına kadar anlatılacak, Connie’nin fantezileri okurları zaman zaman kendi iç dünyalarında gizli, alacakaranlık yolculuklara sürükleyecektir.

“Kişi sevmeyi öğrenmeli ve ona ulaşmak için hayli acı çekmelidir; daima diğer ruha yönelik bir yolculuktur bu.”

Karısının gönül maceralarını görmezden gelen Clifford’un tek dileği onun soylu bir kişiden çocuk doğurmasıdır. İktidarsızlığı belki de duygusal yönden yetersizliğini sembolize eden Clifford’un bu dileği yerine gelmez ve karısı Oliver’den hamile kalır.

Anna Karenina’da olduğu gibi, Connie soylu kocasından boşanmak isterse de bu istek Lord Chatterley tarafından reddedilir. Oliver işten kovulur ve bir çiftlikte işçi olarak çalışmaya başlar. Ve roman bu belirsiz sonla okurlarına veda eder.

“Sanat için sanat değil, kendim için sanat bu.” D.H. Lawrence

Belirli bölümleri çıkartıldıktan, dili sadeleştirildikten sonra romanın ilk versiyonu  1928’de yayınlanır. Aradan uzun yıllar geçtikten ve yazarı öldükten sonra eser orijinal hali ile İngiltere’de yeniden basılmak istenir. Bu süreçte eserin müstehcen olması nedeniyle hakkında soruşturma açılır. Özellikle eser içinde kullanılan açık saçık kelimelere itiraz edilmektedir. Uzun tartışmalardan, devrin yazar ve sanatçılarına hazırlatılan bilirkişi raporlarından sonra Lady Chatterley’s Lover “aklanır” ve 1960 yılında edebi bir eser olarak raflarda yerini alır.

Bu karar daha sonraki yıllarda edebi eserlerin İngiltere’de yayınlanmasında daha geniş özgürlüklerin kazanılmasına öncülük etmiş, aynı zaman da, geç de olsa D.H. Lawrence’ın dünya çapında ünlenmesine, eserlerinin ilgi görmesine vesile olmuştur. O, nice yazarın zamanla silinip gittiği edebi tarih sayfalarında usta bir romancı, şair, eleştirmen ve oyun yazarı olarak yerini almıştır. Bugün, 20. Yüzyıl İngiliz edebiyatının en büyük isimlerinden biri olarak anılmaktadır.

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (11 Eylül 2012)

Son dönemde okurların ilgisini dünya edebiyatının klasik eserleri üzerine çeken edebiyat incelemelerinin kitapçı vitrinlerinde peş peşe yerlerini alması sadece bir rastlantı olabilir mi?

Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’sı (İletişim Yayınları), Asuman Kafaoğlu-Büke’nin Yazın Sanatı (Can Yayınları) ve Umberto Eco’nun Genç Bir Romancının İtirafları (Kırmızı Kedi Yayınları) dünya edebiyatının ölümsüz eserlerini ve onların unutulmaz kahramanlarını Türk okurlarıyla keyifli bir edebiyat söyleşisine davet ederler.

Ülkemizde klasikler deyince akla ilk gelen Rus, Fransız, Alman, İngiliz edebiyatının öne çıkan eserlerinden çok yönlü olarak söz eden bu incelemelerde Sefiller’in Jean Valjean’ından-Cosette’inden, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’undan, Tolstoy’un Anna Karenina’sından örnekler verilirken, Nişanlılar’ın (Literatür Yayıncılık, çev. Prof.Necdet Adabağ) Renzo ve Lucia’sına aynı ölçüde yer verilmediği dikkat çekicidir. Oysa aynı söyleşilerde Nişanlılar üzerine de söylenecek öyle çok söz vardır ki… Kaleme alındığı tarihten günümüze kadar kat ettiği iki yüz yıllık mesafeye rağmen eskimeyen temel kavramlar ve toplumsal yargı niteliğindeki genel görüşler, Türk okurlarını fazlasıyla düşündüreceği gibi, onların edebi birikimlerini 1800’lerin dünya edebiyatına ait yeni bir renkle zenginleştireceği de açıktır.

İtalyan edebiyatından söz ederken, Dante Alighieri anılmadan geçilebilir mi? Onun bugün konuşulan ve duru kabul edilen Floransa İtalyanca’sının babası sayıldığını, din ve devlet işlerinin birbirine karıştığı o dönemde yaşanan bütün yobazlıkları halkına büyük bir açıklıkla, üstelik zamanının resmi dili Latince yerine, ilk kez halk dili volgare kullanarak anlattığı baş yapıtı İlahi Komedya’ya da yeri gelmişken değinmek gerekir. Dante birçoğumuz için sadece bir isimdi. Okul yıllarında Türkçe ders kitabında okuduğumuz bir şiirde geçerdi adı. “…Yaş otuz beş, yolun yarısı eder, Dante gibi ortasındayız ömrün…” Bir başka deyişle o, şair Tarancı’nın şiirinde yaşar dururdu bizim için.

Peki ama kimdi? Bu dizeler ülkemizde Dante’nin adının sorgulanmasına, kim olduğuna ve neden otuz beş yaşın insan ömrünün yarısı sayıldığına ilişkin meraklı sorular, acaba İlahi Komedya’nın okunmasına katkıda bulunmuş mudur?  Sadece o da değil, hiçbir yerde adları geçmeyen Boccaccio’nun Decameron Öykülerin’i, Leopardi’nin Şarkıları’nı ve daha nicesini ülkemizde hak ettikleri ölçüde hatırlamadığımızı, belki de tanımadığımızı söylemek üzücü olduğu kadar diğer dünya klasiklerinin yanında haksızlığa uğradıkları şeklinde algılanabilir. Toplum olarak, coğrafyamıza yakın olmasına rağmen İtalyan klasik yazarlarına fazla yer verilmeme nedeni, belki de onlardan yeterince söz edilmediği gerekçesiyle, sıradan bir sebep-sonuç ilişkisine bağlanabilir. Oysa, 19. yüzyılın büyük İtalyan romancısı Alessandro Manzoni’nin kaleminden, dünyada çok okunan roman olma özelliği taşıyan ve Profesör Necdet Adabağ’ın kusursuz çevirisiyle Türkçe’ye kazandırılan Nişanlılar, tarihsel romanlara ilgi duyan herkesin seveceği nitelikte, okumaya, tanımaya ve üzerinde düşünmeye değer bir eserdir.

Nişanlılar bir tarihi anlatır…

Nişanlılar, bir halk romanıdır. 1600’lü yıllarda İspanyol egemenliğine boyun eğen Lombardiya bölgesinin yaşamından bir kesit alarak bölgenin kültürü, görenekleri, inançları ve siyasal durumu aslına uygun bir tabloda olağanüstü bir incelikle anlatılmaktadır. Toplumun farklı sınıflarından gelen insanların yer aldığı bu romanın baş kahramanları Renzo ve nişanlısı Lucia’dır. Aynı bölgede onlarla aynı kaderi paylaşan ve her biri bir romanın baş kahramanı olacak nitelikteki diğerleri ile birlikte İtalyan romancılığında ilk kez Manzoni kalemiyle tarihsel bir romanın kahramanları olarak bir araya gelirler. Romanın tarihî kurgusu içinde hakim olan tanrı inancı ve takdiri ilahi anlayışı, bu halk sınıfının yaşam mücadelesi verirken başına gelen talihsizliklere, yaşadığı haksızlıklara ve zorbalıklara rağmen ümidini yitirmeden, tüm acılara ve sıkıntılara katlanmasında büyük bir kuvvet oluşturur.

Yazarın yaşam öyküsü incelendiğinde, küçük yaşta anne ve babasının ayrılığına tanık olan Alessandro Manzoni’nin roman kahramanlarının da iç dünyasında kendisiyle benzer kaderleri paylaşan insanlar olduğu gözden kaçmaz. Bu gözlem, bir anlamda tarihsel romanın olağanüstü kurgusunda yer alan psikolojik unsurların da ne denli hassasiyetle işlendiğine dikkat çeker.

Romanın başkahramanlarından Renzo’nun öksüz olması, Lucia’nın babasız büyümesi, annesi Agnese’nin kimsesizliği, Padre Cristoforo’nun küçük yaşta annesini ve genç yaşta babasını kaybetmesi, Don Abbondio’nun ve emektarı Perpetua’nın ailelerinden hiç söz edilmemesi bir rastlantı olabilir mi? Toplumun her sınıfından insanların yer aldığı kahramanların içinde iyiler kadar kötüler de bulunmaktadır. Hemen hemen her sayfasında bir iyi ile bir kötüyü karşı karşıya getiren yazar, belli ki bunu bir vicdan savaşı ya da ezilen ve fakir olanın yanında güçlü ve zengin olanın ezici üstünlüğünü farklı olaylar çerçevesinde okura göstermek ister.

Manzoni tarihin olumlu bir şey olmadığını savunur çünkü onun konusu sadece güç ve adaletsizlik üzerinedir. Oysa şiddet uygulamadan ve iki ayrı taraf olmadan da savaşlara çözüm bulunabilir ve ona göre bu çok mümkündür. Sonunda güçlü olan tarafından yazılır, üstelik güç savaşında arada ezilip gidenlerden hiç söz edilmediğine de dikkat çeker. Manzoni bu romanında ezber bozarcasına tarihin her zaman kazanan tarafından yazılmadığını yalanlamak ister. Güçlülerin zulmüne boyun eğen alçakgönüllü insanların sonunda Tanrı’nın onlara lütfettiği zafere kavuştuklarını ve zalimlerin de öyle ya da böyle cezalarını çektiğine okuru tanık eder. Romana renk katan bir başka unsur da bir anlatıcının olmasıdır. Aydın ve bilgili bir kişi olarak yer yer romanda sesini duyuran bu kişinin bazı ifadeleri okurda aslında yazarın kendisi olduğu hissini uyandırır. Ne var ki, kendisi de sanki bu durumu fark etmişçesine okurun kuşkusunu gidermek üzere bu kez yazardan mesajlar aktarır. “…bu meseleyi açıklamak bana düşmez, zaten yazar isteseydi bunu tüm açıklığıyla anlatırdı…” ya da “…Bu noktada ben de size küçük bir açıklama yapayım, o zamanlar…” diye başlayan ifadeleriyle romandaki konumunu belirginleştirir. Bu, edebi yapıtlarda rastlanan ve okura keyif veren bir oyun gibidir. Çağımızın İtalyan yazarlarından Umberto Eco da Gülün Adı adlı romanında aynı motife yer vermiştir.

Çocukluk döneminde kendisini koyu Katolik eğitimi almaya zorlayan babasının baskısından sonra, yazarın kültürel gelişim süreci Paris’te yaşayan annesinin yer aldığı entelektüel çevrelerde, ışıltılı Bell’Epoque salonlarında başlar. Bir süreliğine uzaklaştığı ve daha sonra uzun sorgulamalar ve içsel yolculuklar sonunda yeniden, fakat daha farklı bir anlayışla benimsediği din olgusu, yazara göre kişiye dayatılması sonucu ya da ölümden sonra rahat etmek üzere yaşarken (bir anlamda yatırım amaçlı) yapılan uygulamalardan çok, ahlaki bir kavram gibi uzlaşmacı öğeler içermektedir. İşte bu noktada ezilen halka daha da yakınlaşır. Onların kader anlayışı, yoksulluğa, çaresizliğe ve ezilmeye karşı çıkmadan her şeyi Tanrının bir lütfuymüş gibi yürekten kabullenişleri yazarda hayranlık duygusu uyandırır ve bu unsurlar romanında baş köşeye yerleştirdiği kahramanlarında can bulur. Bunlardan ilki olan Renzo ipek dokuyan yoksul ve kimsesiz bir işçidir. Hayat onun için doğduğu ve büyüdüğü köyün dar penceresinden gördüklerinin ötesine geçmez. Yaşama bağlılığını onuruyla çalışmaktan ve yaşadığı zorlukları nişanlısı Lucia’ya duyduğu sevginin gücünden alır. Yoluna çıkan zorbalara karşı amansız bir öfkeye kapılsa da, içindeki sonsuz Tanrı inancının ve sevgisinin gücü sayesinde yüreği herkesi bağışlamayı bilir. Nişanlısı Lucia da kendisi gibi alçakgönüllü, iyiliksever bir kızdır. Zavallı görüntüsünün altında, kendinden üstün sayabileceği daha varlıklı ve kültürlü insanları kıskandıracak nitelikte ideallere, asil ve dingin bir ruha sahiptir. Her şeyin, iyinin yanında kötünün de Tanrının bir lütfu olduğuna inanır. En korkulu, en zor anlarda bile ümidini yitirmez, sabır onun en büyük silahıdır. “…İnsanlara mutluluk veren Tanrı her yerde hazır ve nazırdır ve eğer kullarının huzurunu bozuyorsa, bu onları üzmek için değil, onlara daha iyisini hazırlamak içindir.” Annesi Agnese orta yaşta, tipik bir Lombardiya köylüsüdür. Sözlerine gem vuramayan, yerli yersiz doğal konuşma biçimiyle diğerlerinden bir parça farklıdır. Hayattaki tek ilkesi Lucia’nın iyiliği ve haklı olanın kazanmasıdır. Bu yolda yalnız değildir çünkü Tanrı onun da elinden tutmaktadır. Renzo ve Lucia’yı evlilik bağıyla birleştirmek üzere görevlendirilen rahip Don Abbondio, romanın ilginç kişilerinden biridir. Yörenin ileri gelenlerinden güç sahibi Don Rodrigo’nun “Bu nikah kıyılamaz!” tehdidi karşısında korkuya kapılınca olanlar olur. İlk sayfadan itibaren büyük bir keyifle Türkçe’nin duruluğuna ve betimlemenin zenginliğine kapılan okur, o noktada keskin dönemece sürüklendiğinin ayrımına varamadan kendini tarihsel bir serüvenin içinde bulur.

Manzoni için bir toplumun kimliği, bir avuç soylunun ya da feodal düzenin buyurduğu biçimde yaşayan aristokratların değil, burjuvazinin, yani halkın içinde saklıdır. Romantik dönemde, ilk kez bir romana soylulardan değil, gerçek halktan kahramanlar seçen Manzoni, aralarında Antonio Gramsci’nin de yer aldığı dönemin önemli edebiyat ve siyaset insanları tarafından ağır bir dille eleştirilir. Romanın gerçek değerlerle örtüşmesi, gerçek yaşamı tüm çıplaklığıyla anlatması ve özellikle halkı, onu tanımayan aristokratlara tanıtması açısından Manzoni’nin üstlendiği misyon oldukça önemlidir. Öyle ki, yazar ilk kez 1823 yılında kaleme aldığı romanını bugün okuduğumuz 1840’taki son haline getirebilmek için tam üç kez yeni baştan yazmak zorunda kalmıştır. Roman dilinin anlaşılır olması Manzoni için önemlidir. Ona göre dil, bir ulusu tanımlayan en önemli unsurdur. Yöresel dillerin çok çeşitli olduğu İtalya’da o dönemde okuryazar oranının da hayli düşük olması nedeniyle yazar romanının ilk biçimi olan Fermo ve Lucia’yı daha anlaşılır ve daha saf bir dille yeniden kaleme almak üzere Floransa’nın yolunu tutar. Kendi deyimiyle, eserini Arno nehrinin sularında yıkaması gerekmektedir. İtalya’da konuşulan ortak dilin Floransa İtalyancası olması gerektiğine inanan yazar, kendisi de orada dil üzerine çalışmalar yapar ve sonrasında milli dil meselesini ciddi boyutlara taşıyarak yeni bir tartışma konusu başlatır. Yazarın sade bir dille okurlarına sunduğu bu keyifli öykünün konusu da gayet sadedir: Kavuşamayan nişanlılar… O halde sekiz yüz sayfaya sığdırılan bu kavuşamamanın gizemi nedir? İşte bunu keşfetmek de okuyucuya kalıyor. Keyifli okumalar…

Yelda Gürlek – edebiyathaber.net (11 Eylül 2012)

Çizgi romanların oldukça fazla takipçisi var. Bazıları oradaki kahramanları seviyor, bazıları ise uygulanan sanata hayranlık duyuyor. Resimleme yoluyla bir hikayenin anlatılması becerisidir cezbedici olan.

Çizgi romanların basitliği ve ruhu evrensel olsa da sayfalara yansıyan şey o romanın ortaya çıktığı ülkeye göre değişir.

Dünya Çizgi Romanlar Rehberi adlı kitabın yazarı ve Çizgi Roman Derneği’nin başkanı Tim Pilcher, “Farklı tarzlar ve konular sözkonusu ve farklı yaklaşımlar çizgi romanları da farklı kılabiliyor” diyor.

Japonya, Avrupa ve ABD’deki çizgi roman endüstrisi kök salmış durumda iken Ortadoğu’da yaygınlık kazanması daha uzun zaman aldı.

Ortadoğu’daki ilk çizgi roman kahramanları 2005’te ortaya çıktı. AyaZein,Celile ve Rakan süper güçlerini karanlık geçmişlerinden alan kahramanlar. Arka planda görülen sfenksler olayların geçtiği bölgeye dair ipuçları veriyor.

Hindistan’ın çizgi romanları ise daha eski. Amar Chitra Katha, Hint klasiklerindeki hikayelere dayanıyor. Uzun destanlar çizgi roman haline getiriliyor.

Pran Kumar’ın Chacha Chaudhary adlı kahramanı Hindistan’ın favorilerinden biri. Chacha düşmanlarını zekasıyla alteden yaşlı bir bilge. Hikayelerinde kriket maçları ve Hindistan’a özgü pide ekmeğine göndermeler yapılıyor.

1960’larda çizgi roman yapmaya başladığını ve o dönemlerde herkesin Batı romanları okuduğunu söyleyen Kumar, Hindistan’a özgü bir şey yaratma istediğiyle yola çıktığını ve bölgesel konuları ele aldığını belirtiyor.

Japon çizgi romanlarına Manga deniyor. Bunların hem çocuk hem de yetişkin takipçileri var. Ele alınan konular ise maceradan, romantizme ve erotizme kadar çok çeşitli. Bu endüstride işler hızlı ve kolay tüketilip atılır cinsten yürüyor. Yazar-çizerler haftada 20-30 sayfa resimleyerek telefon rehberi ölçülerinde kitapçıklar çıkarabiliyor.

Tim Pilcher, Japon çizgi romanları için “öyle uzunlar ki kahramanın alnındaki terin akışını üç sayfada resmedebiliyorlar” diyor ve ekliyor: “Gonisimli küçük bir dinozor kahraman muhteşem ayrıntılı manzaralar eşliğinde resmediliyor ve çok seviliyor.”

İşte yedi ülkeden yedi çizgi roman kahramanı.

Lucy Townsend – BBC News Magazine (11 Eylül 2012)

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), son yirmi yıl içinde Türk edebiyatında en çok konuşulan yazarlardan biri oldu. Hakkında çok sayıda yazı, dosya, kitap yayımlandı, sempozyumlar düzenlendi. Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü öğretim üyelerinden Süha Oğuzertem’in yürüteceği bu yedi haftalık seminerde Tanpınar’ın kültür ve edebiyata bakışı, romanları, öyküleri ve şiirleri ele alınacak. Programa kaydolan öğrencilerin derslere belirtilen metinleri okumuş olarak gelmeleri, soru ve yorumlarıyla tartışmalara aktif olarak katılmaları beklenmektedir. Ayrıca, bu alanda yazı yazmak isteyen öğrenciler Dr. Oğuzertem’in düzenleyeceği atölyeye katılabilecektir.

Gün ve saat:  Cumartesi 13.00-16.00 saatleri arası.

Yer: İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüs

Ücret: 450 TL (KDV dahil)

BİLGİ mensupları, öğrenci ve mezunlarına:%40 indirimli 270 TL (KDV dahil)

Öğrenci ve Öğretmenler:% 20 indirimli 360 TL (KDV dahil)

İletişim: 212 311 7221

bilgiegitim@bilgi.edu.tr

Programa ulaşmak için tıklayınız>>>

Yayın Yönetmenimiz Emrah Polat 2. yılını dolduran edebiyathaber.net’in doğuşunu ve bugününü okuryatar‘dan Gaye Dinçel’e anlattı:

Edebiyat Haber tam da adı gibi edebiyatla ilgili bütün haberleri, hatta fazlasını bulabildiğimiz bir yer. Nasıl başladınız?

Köpek Adamlar adlı romanım çıktıktan sonra bir gazetenin kitap ekinde düzenli olarak kitap tanıtmam gündeme geldi. Bazı nedenlerle olmadı bu. Ben de bu işe başladım. Edebiyat Haber çeşitli evrelerden geçti diyebilirim, hatta bir seferinde sert bir yumrukla yere kapaklandık; site çöktü ama yeni ve daha güçlü bir siteyle ayağa kalkmasını bildik. Geriye dönüp baktığımda, İnternet üzerinden yayın yapıp vergisini ödeyen tek edebiyat dergisi olan Edebiyat Haber’in sürekliliğini sağlamanın kolay olmadığını öne sürmek mümkün. Ancak geldiğimiz noktada önümüz açık ve bu büyük bir mutluluk kaynağı benim için.

Ekipte kimler var?

Melike Uzun, Gaye Dinçel, Zeynep Sönmez,  Barış Berhem Acar ve Elçin Polat.

Bir yazar için vakit alan bir uğraş. Ne kadar zamanınızı alıyor?

Günü iyi programlayınca sorun olmuyor. Ben sabah kuşuyum, her gün erken kalkar ve yazarım. Edebiyat Haber şapkasını giydiğimde ise insanlar muhtemelen yeni yeni esnemeye başlıyorlar.

Yazmayı azaltıyor mu yoksa itici bir güç mü oluşturuyor?

Yazmak benim öncelikli işim. Bunu engellediğini hissetsem Edebiyat Haber’in gözünün yaşına bakmam doğrusu. Mekandan bağımsız çalışıldığı için geleneksel bir iş gibi de değil Edebiyat Haber. Edebiyat dünyasının içinde yer almak, gelişmelerden çoğu insandan önce haberdar olmak, insanın yazmaya yönlenmesi için ek bir güç de olabiliyor; mesleki bir yıpranmada da yaratabiliyor tabii, bu büyük oranda size ve birlikte çalıştığınız insanlara bağlı bir durum.

Günlük ve aylık ortalama görüntülenme ve ziyaretçi sayılarınız nedir?

Ağustos 2012 için söylüyorum: Aylık ziyaretçi sayımız 80 bine yaklaştı. Günlük sayfa gösterimi ortalama 5 bin; dolayısıyla aylık 150 bini buluyor.

Bu kadar ilgi görmeyi bekliyor muydunuz?

Açıkçası yola çıktığımızda bu kadar ilgiyi beklemiyordum. Ama gelinen aşamada ilgiyi artırmanın yollarını aramıyor değilim. Sanırım yetingen olamıyor insan.

Okurlardan ilginç tepki ve yorumlar geliyordur mutlaka, örnek verebilir misiniz?

Sitede şiire yer vermediğimiz halde “şiir” gönderen çok oluyor. Bunun dışında değişik istekler de olmuyor değil. En son Azerbaycan’dan şöyle bir e-posta geldi örneğin: “Əsərlərimi göndərmək istəyirəm, amma, internetdə sizin ölkədəki ədəbiyyat saytlarını tapa bilmirəm.” Bu tür talepleri nasıl karşılayacağımızı pek bilemiyoruz doğrusu.

Öyküleri, çocuk kitaplarıyla ilgili yazıları ve edebi kitaplarla ilgili tanıtım yazılarını yayımlıyorsunuz. Yazarları ve yazıları nasıl seçiyorsunuz? Yazmak isteyenler size nasıl ulaşabilir?

Editör arkadaşlar, kendi alanlarıyla ilgili yazıları çeşitli ölçütlere göre değerlendiriyor ve nitelikli olanları seçiyorlar. bilgi@edebiyathaber.net adresinden bize erişmek mümkün.

İnternet çağındayız, basılı edebiyat dergileri daha ne kadar dayanabilir sizce?

Edebiyat dergileri bir geçiş süreci yaşıyor. Birkaç tanesi bu geçiş sürecini başarıyla atlatacak. Öncelikle teknik bir sorunu halletmeleri lazım: Rahat güncellenebilen ve güzel görünen bir site elzem. Ayrıntıya girmiyorum ama bunun çok inceliği var tabii. Siteyi yaptırdılar diyelim, internet mecrasını ciddiye alıyorlarsa kadro tahsis etmeleri gerekiyor. Siteye katkı sunacak insanlar edebiyatı sevmeli ve basın ahlakına sahip olmalı. Bence yakında basılı birkaç dergi kendi sitesini kuracak. Bunu kurarken de “Edebiyat Haber gibi olsun” diyecekler; yani sık güncellenen ve ilgi gören. Teknik sorunları (buna reklam alanları da dahil) halletmişlerse yaşayacakları sorun içerikle ilgili olacak. Bir süre -ağırlıklı olarak- basılı dergilerindeki içeriği sitelerine taşıyacaklar, bir süre sonra ise site öne geçmek isteyecek, o süreci yönetebilirlerse geçişi tamamlarlar, ama internetteki dergiyi basılı olanın “yansıması”, “gölgesi” görür, “Orada da bulunalım!” derlerse, geçmiş olsun.

Gaye Dinçel – okuryatar.com (10 Eylül 2012)

Ertelemek öğrenciliğin en büyük parçalarından biri. Sonuçta üniversite kütüphaneleri boşluğa bakmaktan, güzel kızları kesmekten, akşam nerede içileceği ile ilgili plan yapıp müzik dinlemekten başka ne işe yarıyor ki?

Ki bu erteleme işi çok da yeni bir sorun değil. Düşünsenize Hamlet’in bile harekete geçmesi ne kadar çok zamanını almıştı.

Tabii Hamlet 21. yüzyılda yaşasa hayatı çok daha zor olurdu. Her şeyin üstüne bir de tüm sıkıntılarını Twitter ve Facebook’tan arkadaşları ile paylaşmaya zaman ayırmak zorunda kalırdı…

TS Eliot, Hamlet’in sanatsal bir başarısızlık örneği olduğunu söylemişti.

O Danimarka prensinin yaşadıklarının ve hislerinin birbiriyle oransız olduğunu ve izleyicilerin onunla empati kurmayı başaramadıklarını söylemişti.

Ben buna katılmıyorum.

Bence Hamlet yüzyıllardır dünyanın en ünlü oyunlarından biri çünkü – öğrenci olsun ya da olmasın – herkes karar verememenin, harekete geçememenin ve bir şeyleri ertelemek için mazeretler uydurmanın nasıl bir his olduğunu çok iyi biliyor.

Calgary Üniversitesi’den Prof. Piers Steel konuyla ilgili derinlemesine bir araştırma yapmış ve insanların yüzde 95’inin yapmaları gereken can sıkıcı ve zorlayıcı şeyleri ertelemenin bir yolunu bulduğunu ortaya çıkartmış.

Chicago’daki DePaul Üniversitesi’nden Prof. Joseph Ferrari’nin araştırmaları ise toplumun yüzde 20’sinin kronik bir biçimde her şeyi ertelediğini ortaya koymuş.

Ortaya çıkan rakamlar oldukça ürkütücü. Ve erteleme hastalığına tutulmuş olanlar her şeyi zamanında yapmayı başaranlardan daha az sağlıklı, daha az zengin ve tabii ki daha az mutlu.

En kötüsü ise bütün bu ertelemelere kendimizi ikna etmek için uydurduğumuz o küçük yalanlar.

Mesela, bir işi son dakikada zaman baskısı altındayken daha iyi yaptığını söyleyenler; yalan söylüyorlar. İnsanlar son dakikada aceleyle yaptıkları bir iş sırasında doğal olarak daha çok hata yapıyorlar.

Erteleme bazı toplumlarda daha kolay kabul görüyor. Ancak İngiltere gibi hızlı hareketin saygı gördüğü kültürlerde erteleme hastalığına tutulmuş biri olarak başarılı olmak çok daha zor.

Karar alması günler, hatta aylar alanlar toplumda dinazor olarak damgalanıyorlar.

Tabii böyle konuştuğuma bakmayın, ben de kronik bir erteleme bağımlısıyım.

Asla bankadan gelen mektupları geldikleri anda açmam, konu başlığında önemli yazan e-postaları okumam biraz zaman alır, dört yıldır vergi iadesi formu doldurmadım ve bir gazeteci olsam da teslim tarihi gelmeden bi yazıyı yazmaya asla başlamam.

Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin yazarı Douglas Adams’ın bir sözü benim teslim tarihleri konusundaki hislerimi çok iyi açıklıyor: ”Teslim tarihlerini çok seviyorum, geçip gittiklerinde çıkardıkları o ‘puff’ sesini de.”

Ama tabii o “puff” sesini sevmeyenler de var. Her işini zamanında yapan, dakik sorumluluk sahibi tipler asla erteleme hastalığına tutulmuş olanların yaşadıkları zorlukları anlayamazlar. Gözyaşları dökülür, yalanlar söylenir hatta bazen işler kaybedilir ancak bu kronik hastalığa tutulmuş olanlar değişmeyi bir türlü başaramaz.

Travmalara bağlı olabilir

Ancak artık bir çok bilimadamı bu sorunu çözmek için var gücüyle çalışıyor.

Piers Steel insanların özünde ertelemeye yatkın olduklarını ancak yapmaları gereken işleri parçalara ayırıp o küçük parçaları düzenli olarak yaparlarsa sorun yaşamayacaklarını söylüyor.

Tabii söylemesi kolay.

Önerilen ikinci yöntem ise çok daha etkili. Güvendiğiniz bir arkadaşınıza 50 lira verin ve söz konusu işi tamamlayana kadar paranızı size geri vermemesini rica edin.

Benim için ise işe yarayan iki yöntem oldu. İlki işi başkasına yaptırmak.

Vergi iadelerimi idare etmesi için yeni mezun biriyle anlaştım ve tüm sorunlarım çözüldüğünde artık çok daha mutlu biriydim.

İkinci yöntemi ise psikanalist Susie Orbach ile birlikte çalışıp erteleme hastalığımın ergenliğimde yaşadığım tramvalara bağlı olduğunu anlayınca geliştirdim.

25 yıldır bir yetişkin olmayı reddediyordum. Bunun için de yetişkinlikle birlikte gelen sorumluluklarımı yerine getirmeye yanaşmıyordum.

Kısacası ergenliğimin uykulu, uyuşuk, ödev yapmaya yanaşmayan günlerinden bir adım bile ilerleyememiştim.

Psikanaliz sırasında bunu fark edince bir anda iki çocuğumun olduğunu ve artık birşeylerden kaçamayacağımı anladım.

Bu sayede de erteleme hastalığından biraz da olsa kurtulmuş oldum.

Rowan Pelling – BBC (10 Eylül 2012)

  • Berrin Akyüz - 10/12/2014 - 06:47

    Okumayı bile erteliyorum, yazmay…:) sandalye beğenmiyor, kollarımın ağırdığını hatırlıyor üşenip erteliyorum. Küçük tiolar işime yarayacak. Sanırım bu derdin bir tek bende olmadığını görmek de iyigeldi.cevaplakapat

  • Bekir efe - 11/01/2015 - 12:15

    yazmayı yıllardır erteledim. Odaklanamadım ve konuyla ilgili bilgimin hep eksik olduğunu düşündüm.cevaplakapat

Ankara Emniyet Müdürlüğü, ‘3. Yargı Paketi’ndeki düzenleme doğrultusunda, 31 Aralık 2011’e kadar, Ankara mahkemeleri veya Bakanlar Kurulu kararıyla hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı bulunan yayınların listesini, yasaklama kararının değerlendirilmesi amacıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

Hakkında toplatma kararı verilen 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankartın yer aldığı liste, piyasada satılan Nazım Hikmet, Yaşar Kaplan, Lenin, Sultan Galiev, İsmail Beşikçi, Karl Marx ve Abdurrahim Karakoç’un da arasında bulunduğu birçok yazarın kitapları üzerinde yıllardır yasak kararı bulunduğunu ortaya çıkardı.

‘3. Yargı Paketi’ olarak adlandırılan kanunun 78. maddesiyle Basın Kanunu’na eklenen geçici madde doğrultusunda, Ankara Emniyet Müdürlüğü, ’31 Aralık 2011’e kadar mahkemeler, yetkili mülki idari amirlikleri ve diğer makamlarca basılı yayınlarla ilgili verilen toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararlarını’ içeren listeyi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’na gönderdi.

Listede, hakkında toplatma kararı verilen 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankart yer aldı.

Listenin üst yazısında, Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün koordinesinde İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlükleri’nin katılımıyla komisyon kurulduğu belirtildi. Komisyon, 67 kitap ile 16 gazete ve dergi üzerindeki yasak kararının devam etmesi gerektiği yönündeki görüşünü de başsavcılığa iletti.

Yayın listesi, Basın Suçları Soruşturma Bürosu Cumhuriyet Savcısı Kürşat Kayral tarafından incelenmeye başlandı.

Kayral; listedeki Sıkıyönetim Mahkemeleri, DGM ve CMK’nın 250. maddesiyle görevli mahkemelerce yasaklanan yayınlarla ilgili listeyi ise gereğinin takdiri için Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 10. maddesiyle görevli Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği’ne iletti.

Emniyetin gönderdiği listede bulunan 453 kitap ile 645 gazete, dergi, broşür ve pankarttan, 5 Ocak 2013’e kadar yeniden yasaklama kararı alınmayan yayınların tamamı üzerindeki yasak kararları kalkacak.

-Kimler yasaklı değil ki?-

Emniyetin listesi, piyasada satılan birçok kitap üzerinde yıllardır yasak kararını bulunduğunu ortaya çıkardı. Listede yer alan kitaplardan bazıları şöyle:

YAYIN ADI YASAK KARARI VEREN MAKAM VE KARAR YILI

CHP ve Ecevit’i Tanıyalım Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi, 1973

Devlet ve İhtilal (V.I.Lenin) Ankara DGM, 2000

Demokrasi Risalesi (Yaşar Kaplan) Ankara DGM, 1985

Kürt Aydını Üzerine Düşünceler (İsmail Beşikçi) Ankara DGM, 1991

Komünist Manifesto Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi, 1968

Kurtuluş Savaşı Destanı (Nazım Hikmet) Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi, 1968

Makaleler (Rusça, Sultan Galiev) Bakanlar Kurulu, 1985

Vur Emri (Abdurrahim Karakoç) Ankara 14. Sulh Ceza Mahkemesi, 2002

Yeni Şiirler (Nazım Hikmet) Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi, 1966

Nazım Hikmet’in Bütün Eserleri Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi, 1968

Türkiye’de İnsan Hakları Panoraması (İHD yayını) Ankara 2 Nolu DGM, 1996

MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in MGK’ya Cevabı Bakanlar Kurulu, 1982

National Geographic Atlas of the World Bakanlar Kurulu, 1987

Bolşevik Partisi Tarihi (J.Stalin) Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi, 1971

Çetenin Kimliği (Salman Yüksel) Ankara 4. Sulh Ceza Mahkemesi, 2002

Dersim Türküleri Ankara DGM, 1993 Azizname (Aziz Nesin) Bakanlar Kurulu, 1987

Star (10 Eylül 2012)

Kitap-lık dergisi yeni sayısında özel bir Ahmet Oktay dosyası hazırladı. Adı: “Ahmet Oktay Şiiri.”

Ahmet Oktay’ın Türk edebiyatında seçkin bir yeri vardır.

Yazdığı, incelediği alanların geniş coğrafyası, ona edebiyat dışında da düşüncelerine başvurulan bir kişi niteliği kazandırmıştır.

Şiiri, bütün şiir akımlarını bilen, özümseyen ama ondan şuursuzca etkilenmeyen, kendi şiir dünyasını yaratan bir şair olma özelliğinin iyi örnekleridir.

Kültüre, topluma, çağa dair ne varsa, onun hakkında yazmıştır.

Hiç kuşkusuz, onun en öne çıkan yanı şairliğidir.

Yücel Kayıran’ın özenle hazırladığı Ahmet Oktay Bölümü’nde yer alan adlar:

Doğan Hızlan, Mehmet Can Doğan, Yücel Kayıran, Orhan Kâhyaoğlu, Yaşar Güneş, Mustafa Günay, Mustafa Kurt.

Özel dosyaların, şairin, yazarın yeniden okunması, yeni kuşaklarca yorumlanması konusunda önemli bir işlev taşıdığı kanısındayım.

Özel bölümdeki yazıları okuyunca, onun hakkında bazı temel yargılara varabilirsiniz.

Şiirini besleyen sadece edebiyat değildir, felsefeden eleştiriye kadar birçok kaynağın izdüşümü şiirinde vardır, ama bütün bu bilgiler şiirselliğe müdahale etmemiş, şiirin özgürlüğünü yok etmemiştir.

Şair, televizyoncu, gazeteci Ahmet Oktay’ın şiir dışındaki yazdıkları da, isabetli saptamaları, geniş zaman dilimi içinde de geçerliliklerini korumuştur. Özel sayıların, kuşaklar arası iletişimi sağlamakta etkisini bilirsiniz.

Yeniden okumaları sağlaması reddedilmez bir yarardır. Yıllar sonra onun kitaplarını, özellikle şiirlerini okuduğunuzda, diriliğini, okunurluğunu koruduğunu kabul edeceksiniz.

Bir şair için de bundan önemli bir yargı olduğunu sanmıyorum.

Bu yılın Mersin Edebiyat Ödülü’nü de Ahmet Oktay kazandı.

Mersin Sanayi Odası ile Ticaret Odası’nın ortaklaşa düzenlediği ödül 18 Aralık 2012 günü Mersin’de yapılacak törenle verilecek.

Özdemir İnce başkanlığında toplanan seçiciler kurulu aşağıdaki adlardan oluşuyordu: Prof. Dr. Dilek Doltaş, İpek Ongun, Hüseyin Ferhad ve Celâl Soycan.

Seçiciler kurulunun ödül gerekçesini de aşağıya aldım:

- Yaşadığı zamanın tüm insani gerilimlerini, acılarını ve direncini bir büyük toplumsal dönüşüm içinden anlamaya çalıştığı…

– Karşıtların birliğini gözeterek zaman, tarih, bellek ve aşk üzerindeki her türlü iktidar tasallutuna direnen bir dil inşa ettiği…

– Şiirleriyle, kıstırılmış ve tahrip edilmiş bireyin kararsız haline ve umarsız yazgısına, olumsuzdaki enerjiye, yenilgide ışıyan imkâna, sabra ve emeğe dikkat çektiği…

– İnsanlık tarihinin hiçbir anında olmadığı ölçüde öne çıkan etik sorunsalını, insanın en mahrem sesi olan şiirde poetik bir bileşen haline getirdiği… Unutuşa karşı belleği, aklı ve kalbi kışkırtan bir imge örgüsüyle bizi farklı hakikatlere taşıdığı…

– Her anlamda bir devrim şairi ve yazarı olduğu, “zamanın ruhu”nun baştan çıkarıcı oyunlarına karşın ve ona karşı devrimci şair ve yazar olarak kaldığı için, Ahmet Oktay’ı, oybirliğiyle ödüle değer bulmuştur.

Ahmet Oktay’ı ödül için de kutluyorum.

İYİ bir şair hakkındaki yazıları okuyun, onu yeniden okuma gereksinimi duyacağınızdan kuşkum yok.

Doğan Hızlan – Hürriyet (10 Eylül 2012)

İki çocuklu Erika Mitchell’in (49), E.L. James takma adıyla yazdığı üçlemenin ilki, bu hafta 50 bin kopyayla Pegasus Yayınları’ndan Türkiye’de de çıkıyor. ‘Erotik Roman’ kategorisinden yayınlanacak 576 sayfalık kitabın girişinde ve arka kapağında “Yetişkin okurlar için” ifadesi yer alacak.

Anastasia 20’li yaşlarda, henüz hayatının başında bir genç kız. Bir gün yolu, iş hayatında çok başarılı, ünlü bir girişimci olan Christian’la kesişiyor. Anastasia, en başından beri adama karşı temkinli. Onu ukala, kendini beğenmiş buluyor. Ama kitabın ilerleyen bölümlerinde bu tanımlamalar ‘Seksi, kontrolcü ve gizemli’ye dönüşüyor. Bunun nedeni belki de, kendini zaman zaman hayat ve ilişkiler konusunda beceriksiz bulması. Ayrıca aşk ve cinsellik, Anastasia’nın hayatında çok yeni kavramlar. Sadece eğitimine ve zekasına güveniyor. İşte tam da bu sebeplerden Christian, onun için dünyanın en çekici erkeği haline geliyor. Sonrasındaysa aralarında yakınlaşma başlıyor. Yalnız durum, alışık olduğumuz bir aşk hikâyesinden çok farklı.
Pegasus Yayınları editörlerinden Aycan Ak, “Evet, kitapta pornografik öğeler çok fazla. Ve tanınması da bu yorumlarla oldu. Ama üçlemenin geneline baktığınızda ortaya derin bir aşk hikâyesi çıkıyor. Hatta Türk kadını, tüm kadınlar gibi bir ilişkinin doğuşu ve gelişimine tanıklık etme duygusunu çok sevecek. Ama tabii ki bunun yanı sıra çoğunlukla açıklıkla konuşulmayan, cinsellik konusunun ele alınış biçiminin de ilgi çekecek unsurlardan olduğunu düşünüyoruz” diyor.
Genele bakıldığında bir aşk hikâyesi olsa da, kitapta yer alan sado mazoşizm unsurları oldukça fazla. Cinsel hayatında sıra dışı olan Christian, Anastasia’nın güvenini kazanmak ve ona zarar gelmeyeceğini teyit etmek için avukatlarına bir kontrat hazırlatıyor. İşte, yayınladığımız bu ‘kontrat’ı okuduğunuzda ne demek istediğimizi anlayacaksınız…

Yazar Erika Mitchell
HEPSİNİ KENDİM İÇİN YAZDIM

Londra doğumlu yazar Erika Mithcell, Şilili bir annenin ve İskoçyalı BBC kameramanı bir babanın kızı. Özel okul eğitimlerinin ardından televizyonculuk yaptı. 1987’de eşi Niall’la evlendi. Grinin 50 Tonu’nu yazmadan önce son izlediği ve etkilendiği film, Twilight serisi oldu.
Yabancı basında verdiği röportajlarda Mitchell, “Aslında sadece içinde çok fazla seks olan eğlenceli, iyi bir hikâye yazmak istedim. Basılmasını da hep hayal ettim. Ama çevremdeki herkes bunun mümkün olmadığını söylüyordu” diyor. Kendi yatakodası yaşamından pek bahsetmese de kitabı kendisi için yazdığını söylüyor ve ekliyor; “Bu bir orta yaş kriziydi.”

Pegasus Yayınları
BU KİTAP TOPLATILMAZ

Kitabın yayın haklarını satın alırken tereddüt yaşadınız mı?
– Hayır. Bütün dünyayı ele geçiren bir seriye çok az yayınevi hayır diyebilir. Kaldı ki pek çok yayınevinin talip olduğunu biliyoruz.
Türkçe’ye çevriminde herhangi bir sansür uygulandı mı?
– Kesinlikle bir sansür uygulamadık.
Kitabın toplatılma ihtimali olur mu sizce?
– Bizce olmaz. Çünkü benzer içerikte yayınlanmış sayısız kitap var. Eğer böyle bir içerik için bir sansür mekanizması devreye girecekse bahsettiğimiz bütün diğer kitapların da bu mekanizmadan nasibini alması gerekir. Böyle bir şeyin olmasını zaten hiç istemeyiz çünkü yayıncılığa vurulacak bir darbe olur, daha da önemlisi bu tarzda kitapları okumak isteyen herkese saygısızlık olur.
Kitabın toplatılma ihtimaline karşın bir plan hazırladınız mı?
– Hayır. Çünkü, düşünce ve ifade özgürlüğünün görece daha yüksek olduğu Batı ülkelerinin yanı sıra, cinselliğin daha büyük ölçüde tabu olarak görüldüğü ülkelerde de kitap sorunsuz yayımlandı.

Hürriyet (10 Eylül 2012)

Kimi görkemine sığınır, kimi acısını emzirir kendi kendine, kimiyse her yeri kaplayan ışığının ateşine vurur kanatlarını… Her ne türlü yaşanırsa yaşansın, bir aşktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve o boşluğu dolduramayacaktır başka hiçbir kelime. Ne menem bir şeydir, yenilir mi yutulur mu, okunur mu yazılır mı, öyle kolayca hazmedilir mi? Aşk…  

“Aşkın anlamının olmayışı düşünür ve filozofların çoğunu düşkırıklığına uğratır: Öyleyse hemen bir anlam bulmalı aşka; bu, Platon’da derin derin İdeaları düşünmek, Hıristiyanlar için Tanrı’nın Krallığının gelişi, Marksistlerde devrimin tamamlanışı olur…”

Öyle çok ses/tını bırakıldı, öyle çok söz söylendi, öyle çok şey yazıldı ki o kelime üzerine; kitabın kırmızı kapağını kaldırdığımda irkildim önce. Bir yanda kapağın sade albenisi ve diğer yanda adı: “Aşk Paradoksu”. İsmiyle müsemma bir kitapla mı karşı karşıyaydım yoksa o bol keseden attıkları ‘cilalı imaj çağı’ s/imgelerinden biriyle mi?

Aşk mı Paradoksu mu?
‘Aşil Paradoksu’nu biliyordum bilmesine, ancak ‘Aşk Paradoksu’ndan haberdar değildim onu görene dek. Okuduğum en hoş tanımlardan biriydi şu ‘paradoks’ tanımı: “Kâğıt-kalem veya mantık illüzyonu”. Sahi, yazıdan daha büyük bir illüzyon var mıdır okur-yazarlar için? Onlardan başka kim adar kendini ‘aşk ile’ yazıya bu kadar?

İlgimi çeken, ‘Aşk’tan ziyade ‘Paradoksu’ydu. Çünkü herkes, o ilk kelimenin peşindeydi de ‘paradoksu’nu es geçiyordu sanki. Var iken yok, yok iken var gibi duran bir duygunun anlatıldığı kitap kendinden başka neye benzerdi ki. Adı üzerinde: “Aşk Paradoksu” bu! YKY tarafından (cogito serisinden) yayımlanan kitabın yazarı Pascal Bruckner, çevirmeni ise Olcay Kunal.

‘Sonsöz’ü ‘Utanmayın!’ olan kitabın ‘İçindekiler’deki başlıkları da hayli çarpıcı: ‘Büyük Bir Kefaret Düşü’, ‘İnsan Kalbini Azat Etmek’, ‘Bir Piyasa Olarak Baştan Çıkarma’, ‘Aşk Evliliğinin Soylu Meydan Okuması’, ‘Harika Beden’, ‘Eros İflas mı Ediyor’, ‘Marcel Proust’un Terlikleri’… Bir de ‘Çerçeve İçindeki Metinler’ var: ‘Bir Eski Eş Nedir?’, ‘Ayrılık, İncelik Sanatı’, ‘Eski Âşıkların İntiharı’, ‘Kaltak İmparatorluğu’, ‘Vücut: Barok Süsleme’… gibi.

Olmayan Şeylerin Oluşu
Kırmızı kapağın albenisinden başka çevirinin yetkinliği de çekici kılıyor kitabı. “Aşık olmak, şeylerin değerini artırmaktır, dünyanın yoğunluğunda yeniden var olmaktır ve onu tahmin ettiğimizden daha zengin, daha yoğun bir biçimde keşfetmektir. Aşk, var olma günahımızdan bağışlatır bizi: Başarısız olduğundaysa, bu yaşamın hafifliğiyle, nedensizliğiyle ezer bizi. Tek başıma, aynı zamanda hem boş hem de tıka basa dolu hissederim kendimi: Benden başka bir şey değilsem, fazlayımdır…”

Elinizdeki bir düşünce kitabı, ancak dili insanı hiç yormuyor; yalın, etkileyici ve öğretici de hem. Bir dünya dolusu bilgiden damıtılmış cümlelere sahip: “’Büyük dinmek bilmeyen aşk tutkularının hepsi, bir varlığın en gizli kendi ben’ini, bir başkasının gözleri ardından kendini gözlerken gördüğünü düşlemesidir aslında.’ (Robert Musil)”

Kendini görünür kılan, benzerleri arasından sıyrılan ve “Ben buradayım!” diyen bir kitapla karşılaştığınızda ne yaparsınız? Hemen söyleyeyim: Okursunuz! Düştüğünüz notlarınızı paylaşmak istersiniz. Okurken ve dahi okuduktan sonra o büyülü kelime üzerine kafa yorarsınız. Binlerce soru biriktirirsiniz sizden önce başkalarının yaptıkları gibi. Bazen soruların cevabı kendi içindedir, bazen de ‘yok’tur. Hem boşuna çizilmemiştir kitaptaki şu satırların altı: “Olmayan şeyden daha güzel hiçbir şey yoktur,” demişti Rousseau, aşk karşılaşmasında düşgücünün rolünü vurgulayarak. “Olandan veya olmayandan bağımsız olarak beklenti başlı başına muhteşemdir.” diye yazmıştı Andre Breton da.

‘Öteki’yle ‘Bir’liğin Anlamı: Aşk
Pascal Bruckner, ‘deneme’ cümleleriyle insanlık kadar eski bir kavramın izlerini düşürmüş zamana. ‘Aşk Paradoksu’ndaki yazıları, hem hayatın içinde hem de kıyısında köşesinde rastlayabileceğimiz tespitlerle dolu. “… her âşık iki dil konuşur; kaçınılmaz bir bağlılığın dili ile kendi kendini serbestçe yönetmenin dili. Günümüz ilişkilerine aynı zamanda hem rengarenk hem de tekdüze romans görünümü veren işte bu iki dilin üst üste gelişidir…”

‘Aşk Paradoksu’nda, zor olanın zorluğu ‘öteki’ kavramının farkına varışımızla başlar. “Modern bir düş (dünya tarihi kadar eski ama bugün büyük ölçüde paylaşılan bir düş) varsa eğer, büsbütün bu iki özleme dayanır. Ötekiyle ortak yaşamaktan zevk almak, ama bir yandan da kendi yaşamının hakimi olmak.”

Anlaşılan odur ki:  ‘Aşk’ kendi paradoksuyla ‘ben, sen, o’ ve ‘biz, siz, onlar’ı kapsayan bir kavram olarak her yerde karşımıza çıkmaya devam edecek. Hem varlığıyla hem yokluğuyla yaşamını sürdürecek. Çünkü, “… Sevilen her varlık doğası gereği öldürücüdür: O olacaktır, başkası değil öyle çok kişi de yok zaten bunu yapabilecek, son nefesimize kadar kaderin çizgilerini koruyacaktır, bizi terk etmiş olsa bile.”

Her daim izini sürdüğümüz büyülü kelimelerden biri olan ‘Aşk’ kendini bir kitaba ‘Paradoksu’yla yerleştirmişti. Öyle zihnimizden gelip de geçen değil; bir şeyler katan, zenginleştiren, çoğaltan ve düşündüren denemelerdi okuduklarım. Kitabı kapattığımda altı çizili birçok cümle, zihnimde gezdireceğim bir dolu fikir ve de tüm çıplaklığıyla kendini gösteren bir ‘illüzyon’ kalmıştı geriye. “İyi ki okudum!” diyerek…

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (9 Eylül 2012)

Her okur, okuma sırasında geçirdiği, kendini yetkin hissettiği zaman sonrasında okuma listesini yapar.

Roman için daha geçerli bu listeye yeniden okumak istediklerimizi yazarız. Böylelikle kimi tavsiye, kimi etkilenme, kimi de tesadüfen elimize geçen ve bizi gücü tartışılmaz klasiklerden daha başka saran yapıtları ayırırız raftan ya da yitirdiysek gidip ediniriz. Bu da bize hem o ilk okuma heyecanından daha arınmış ve yazarın metinde neleri başardığı gören bir gözle okumayı sağlar hem de edebiyat zevkimizin nasıl değiştiğini anlamak için fırsat verir. Bu liste, olabildiğince özgün hazırlanacağından “Geri Dönülmesi Gereken 50 Roman” sıralamasını vermek için Don Kişot’un yel değirmenlerine saldırdığı hayal gücünün insanı cezadan muaf tutacak sıfatı gerekebilir, bir edebiyat gurusu değilseniz eğer! Ama ‘okuyunuz’ önerilerine güvenilen birçok ismin hazırladığı listesini gözden geçiren okur, bu sayede kendine bir yol tutabilir. Kendi tekrar okunacak romanlar listemin, ilk üç sıralamasını yaptım.

SİYAH BEYAZ KADAR AÇIK

Güney Afrikalı beyaz yazar, 2003 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi J.M.Coetzee’nin Güney Afrika’nın yerlileri ve ülkenin asıl sahibi siyahi nüfusuna karşı beyaz sömürgecilerin nüfuzlarını kullanarak yaptığı zulmü var olmayan bir ülkede anlattığı yapıtı Barbarları Beklerken, tam bir edebiyat şöleni. Her yapıtında farklı bir üslup ve izlek kullanmayı ustaca başarabilen Coetzee, konu-üslup kaynaşımını, görevi adalet dağıtmak olan bir sulh yargıcının gözünden anlattığı romanda da mükemmel sıfatı böyle işler için kullanılır dercesine sunuyor. Çaresizlik, insanlık, adalet duygusu ve ölümün çarpıcı şekilde işlendiği roman, klasik edebiyatın modern edebi kuramlarla bir araya getirildiğinde nasıl ölümsüz bir tür olabileceğini göstermesi ve klasik romandan yüz geri etmiş okuryazarlara roman sanatının er meydanın adresini yeniden hatırlatması bakımından önem taşıyor. Bunun yanında roman siyasal öğeleriyle de geçtiğimiz günlerde Nobelli yazarımız Orhan Pamuk’un dile getirdiği Türkiye burjuvazisini Güney Afrika’daki sınıftaşlarıyla kıyasladığı eleştirisini düşünmek için de fırsat niteliğinde güncele dokunuyor…

AHLAK VE İNSANLIK DÜŞÜNCELERİ İÇİN

Güçlü ve verimli İngiliz edebiyatının derin tarihinden beslenerek ortaya koyan çağdaşımız yazarlardan Jhon Fowles’in aşk ve tarih romanı Fransız Teğmenin Kadını, modern edebiyat ders kitabı olabilecek nitelikte. İlk aşkın sonu kavuşulmamakla biten öyküsünde kadının yaşadığı aşkın cinsel yanının toplum dilinde kadına yönelik nasıl nefret söylemine dönüşebileceğinin Batı’daki çarpıcı örneği. Fowles’in 1867 yılının İngiltere’sini 1967 yılının yaşadığı İngiltere’si ile kıyaslayarak yazdığı romanda Fowles, bize dünya ne denli değişirse değişsin aşkın değişmeyen, değişemeyen karakterini sevilmeyi her şeyden çok hak eden, dürüst ve şefkatli kadın Sarah’nın yaşadıklarıyla anlatıyor.

Etkileri bugün hala süren 1968 yılının hemen öncesinde ABD’de yaşanan bir hikaye,  Paul Auster’in kaleminden Görünmeyen romanında kemikleşiyor. Dönemin insanlara yansıyan rahat ve kural tanımaz atmosferinin New York’taki yaşamlara yansımasının ele alındığı roman, aynı zamanda aile ilişkileri, sırlar ve yazmak gibi üç çok zor konuyu işlemesi  bakımından da önemli. Okuyucunun gerçekten etkisinden uzun süre kurtulamayacağı anı bölümlerinin uzunca yer verildiği romanda, ahlak kuralları ve çeşitli ritüellerle bastırılıp maskelenmiş içgüdüsel mayınlarla dolu araziyi andıran romanı bitirince düşünsel olarak bir parça değişmek tehlikesi de mümkün okur için.

 Edinç Akkoyunlu – stargazete.com (9 Eylül 2012)

Yazar Sema Kaygusuz, Fransa’da yayımlanan Liberation gazetesinde ‘Müslüman bir ülkede kadın olmayı’ anlattı.

Benim için Müslümanlık, beklenmedik zamanlarda yüzüme vurulan, hazırlıksız yakalandığım bir kimliktir. Dinsiz biri olup kendi ülkemde dilediğimce yaşamama rağmen, Avrupa’da herhangi bir şehre, Paris’e, Berlin’e, Zürih’e adımımı atar atmaz Müslüman bir kadın olarak tanımlanırım. Bir restoranda şarap içmem daima hayret uyandırmıştır. Türkiye’den geldiğimi bilen insanlar bu sahneyi ne kadar yadırgadıklarını saklamayamazlar. Nüfusunun yüzde doksan dokuzunun kesinlikle Müslüman addedildiği ülkemde bile bir kez olsun şarap içtiğim için yadırganmamışken, Avrupa’da günahkar bir kadının huzursuzluğuyla kadehimi yudumlarım. Gündelik hayata serpiştirilen önyargıların, kültür katmanlarını nasıl da tek bir yüzeye indirgediğini şiddetle fark ettiğim anlardır bunlar. Ateist, Deist, Agnostik, Hıristiyan veya Musevi veya dinsiz olabileceğim ya da pek dindar olmadığım akla gelmediği gibi, Türkiye’deki yirmi milyon Alevi’den biri olabileceğim, ya da tasavvuf ehli şairlerden esinle bedensel aşkla ilahi aşkı aynı kadehe döküp her yudum şarapta Allah’a şükran duyuyor olabileceğim de akla gelmez.

Dinlerin kitle kültürüne dönüştürüldüğü, faşizmin ancak kitle kültüründe tomurcuklandığı böylesi acılı bir çağda, dini aidiyetleri kaskatı kimlikler haline getirme saplantısı hepimizin benliğini oyuyor. Bireyleri dinlerine göre tasniflemenin bedelini insanlık defalarca ödedi.  Ne var ki hâlâ din ulusal kimliğe yapışık keskin bir kimlik olarak algılanıyor. Sözgelimi bir insan Türkiyeli ise dolayısıyla Müslümandır. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek tipleştirici modernleşme projesinin vaaz ettiği gibi her Türk, Sünni bir Müslümandır. Halbuki halklara canlı kültürün içinden baktığımızda, bugünkü dinsel inançların içeriğinde nice değişik dinsel katmanla karşılaşırız. Tarih boyunca on yedi devlet kuran Türkler eskiden Konfuçyünist ve Taoisttiler, yedinci yüzyıldan sonra Budist, Manist, ateşperest Mecusiydiler; semavi dinlerden hemen önce Şamanist, Panteist, dört yüz yıllık Hazar Devleti sırasında da Yahudiydiler, dokuzuncu yüzyıldan sonra Hıristiyanlığa geçen bazı topluluklar hâlâ Ortodoks Hıristiyan olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Kürtler ise Zerdüşilikten geliyorlar. Sayıları çok az da olsa halen Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler, Batıda ise Rumlar yaşıyor.

Bu yüzden Türkiye gibi etnik çeşitliliği olan bir ülkeye dışarıdan bakıp Müslüman kadın diye bir tipoloji aramak nerdeyse imkânsızdır. Müslüman bir ülkede kadın olmak sorusu ise doğası gereği anti laik bir yaklaşımdır. Ama Türkiye’de Alevi olmak, Kürt olmak, Ermeni, Süryani olmak nasıl bir şey, ataerkil bir ülkede feminist bir kadın veya eşcinsel olmak, ya da laik bir ülkede başörtülü olmak nasıl bir şey diye sorarsanız, o vakit çok spesifik konulara gireriz. Çünkü artık konumuz zihniyetlerdir, ideolojiler, politikalardır. Radikal islamcı terörün ve katlanarak büyüyen İslamafobi’nin kökenlerini İslamiyet’te aramak yerine dünyayı dibine kadar sömüren silah tüccarlarının, petrol şirketlerinin, sömürgeci iktidarların etkinliklerine bakmak yeterlidir sanıyorum. Bugün ancak burkayla sokağa çıkabilen Afgan kadınların büyükanneleri bundan elli yıl önce üniversitelerde tıp eğitimi alabiliyorlardı. O zaman da Müslümandılar. Şimdi ise kadınları birer yan ürün gibi algılayan Afganistan hükümeti uluslararası toplum tarafından desteklenen bir hükümettir. Batılı güçlerin “özgürlük ve refah” vaat eden operasyonları ardından Afganistan ümit ettiği geleceği asla elde edemedi. Savaş ve uyuşturucu her zaman daha kârlıydı çünkü.

Batılılaşma macerasında Türkiye Cumhuriyeti, başörtüsünü kamusal alanda yasaklayarak tayyörlü, modern bir kadın hayal etti. 1926-1934 yılları süresince yasal eşitlikten seçme seçilme hakarına kadar bir dizi anayasal haklar inşa etti. Türkiye’de kadın haklarının Fransa, İtalya ve İsviçre’den yıllar önce tanınmış olması halen bir övünme vesilesidir. Ne var ki feminist hareketle uyumlu bir modernleşme değildir bu, tam tersine erkeğin kadına bahşettiği medeni haklar olarak resmedilmiştir hep. Öte yandan son on beş yılda kırsal bölgelerdeki muhafazakar kesimin kentleşmesi ile yeni bir orta sınıf oluştu ve evlerde oturan kadınlar türbanla üniversiteye gitmek, milletvekili olmak, kamusal alanda çalışmak istedikleri vakit büyük bir dirençle karşılaştılar. Kimsenin hazırlıklı olmadığı bir söylem gelişti, kadının başörtüsü birdenbire özgürlük gibi bir kavramla yan yana geldi. “Başörtüsü özgürlüğü” hâlâ epey tartışmalı bir konudur ve muhafazakar AKP hükümetinin hayli uzun iktidarına rağmen resmen yasaktır. Türkiye’nin geniş bir kesimi İran gibi olmaktan öylesi ürker ki baş örtülü kadını tehdit olarak algılar.  Bugün Avrupa’da da aşağı yukarı benzer bir ürküntü var. Niyeyse kimse başörtüsünün bir kadının evden çıkma aracı olduğunu akla getirmez. Halbuki muhafazakar ailelerden gelen birçok genç kadın baş örtüleri sayesinde evden çıkabilmiş üniversitelere gidebilmişlerdir.

Şimdi her şey değişmeye başladı. Gittikçe otoriterleşen liberal-muhafazakar bir dile maruz kalıyoruz. Kürtaj yasağı gibi toplumda karşılığı olmayan tartışmaların boğuntusunda liberal sermaye ile muhafazakar sermaye birbiriyle flört etmeye başladı bile. Laikler ve İslamcılar arasındaki çatışma medyada süredursun büyük bir hızla sınıfsal bir yarılma gerçekleşiyor. Eskiden İslam bir teslimiyet ve tevazu diniyken, bugün türbanlı zengin kadınların yaşam biçimlerinin sosyeteden hiçbir farkı kalmadı. Onların da Moldovyalı hizmetçileri, özel şoförleri, çok yakından takip ettikleri moda defileleri, otellerde kutlamaya dönüşen iftar sofraları, deniz banyosu yaptıkları özel sahilleri, otelleri var. Yani pek de öyle göründüğü gibi Türkiye dindarlaşmıyor, tam tersine yeni liberal muhafazakarlık kisvesi altında hızla maneviyatını yitiriyor. Sadece biçimsel bir töre haline gelen İslam, ibadet değil bir şölen artık. Taptıkları tanrı sadece para kazanmayı öğütlüyor. Yoksullar, dışlananlar mümin ya da dinsiz bütün ezilenler her zamanki gibi aynı saflarda sömürülüyorlar. Dünyanın her yerinde olduğu gibi yoksullar yoksullara, arsızlar arsızlara benziyor.

9 Eylül 2012

  • büşra canan topaloğlu - 11/09/2012 - 16:02

    müslüman kadınların modayı takip etme,yanlarında yardımcı çalıştırma yada köşkte oturma,denize girme hakkı yok mu ki peygamberimiz döneminde hizmetçi değil köle vardı dinimiz öyle güzel bir din ki köleliği yasakladı.ne yani müslümanız yada baş örtüsü kullanıyoruz diye dünyayla bağlantımızı kesip esir hayatı mı yaşayalım?cevaplakapat

  • Selim Demirci - 12/09/2012 - 11:15

    insanı insan değil de o bu şu olarak değerlendirdiğimiz sürece bu yazılardan değil sayfalar dolusu kütüphaneler dolusu bile yazsak boşa çıkar, aynen sayın yazarın doğru bir şekilde eleştirmeye başlayıp işi bakın bunların da zenginleri diğerleinin zenginleri ile aynı yaşıyor mantığına çıktığı gibi. Zengin ya da fakir insan insandır ve zaafları vardır. Bazısı zaaflarını kontrol altında tutat bazı zaaflarıyla yaşamayı öğrenir kimimiz de zaaflarımızın kontrolü altına gireriz. Bu üç durumda gayet normaldir ve yadırganancak bir durum yoktur. Zengin birisi müslüman olduğu için Moldovalı hizmetçi tutamaz diye bir kaide olmadığı gibi ateist bir zenginin de parasını illa zevk, sefa ve kendi şehvetini tatmin etmek için kullandığı önyargısı sadece bir yanılsamadır. dediğim gibi insan insandır… gerisi “zenginin malı zühürdün çenesi yorar” atasözüne doğru yol alır…cevaplakapat

  • mahmut y - 16/09/2012 - 13:48

    Yazının genelinde kabul edebileceğim destekleyebileceğim yerler var ama yazı bazı yerlerde çok sivri bir dille yazılmış.Örneğin şu ifadeler:”Sadece biçimsel bir töre haline gelen İslam, ibadet değil bir şölen artık. Taptıkları tanrı sadece para kazanmayı öğütlüyor.” bu ifadelerine neye dayanarak genelleştirebiliyor yazar anlamak imkansız.Ayrıca avrupada türk olduğu için müslüman olarak tanımlanması kendisini çok incitmiş yazık…!cevaplakapat

Araştırmacıların özel izinle görme fırsatı bulduğu, matbaacılığımızın kurucusu Müteferrika’nın eserleri, Atatürk Kitaplığı’nda görücüye çıkıyor.

Önce Hurufat Vardı’ serisinin ilk sergisi olan ‘Kuruluşunun 285. Yılında İbrahim Müteferrika Matbaası Eserleri Sergisi’, Atatürk Kitaplığı’nda sanatseverlere sunuldu. Müteferrika Matbaası’nda basılan 17 eserden 16’sını içeren sergi, 27 Eylül’e kadar Atatürk Kitaplığı Sergi Salonu’nda 09.00-21.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak.

Sergi, gerek öğrenciler gerek araştırmacılar için normalde özel izinle görülebilen kitapların tamamını bir arada inceleme fırsatı sunuyor.

Müteferrika Matbaası’nda basılan eserler arasında matbaanın ilk eseri olan Arapça-Osmanlıca sözlük ‘Vankulu Lugati’, Amerika’nın keşfini anlatan ve ilk resimli kitap özelliği taşıyan ‘Tarih-i Hind-i Garbi, el-müsemma bi-Hadis-i nev’, Fransızlara kolay Türkçe öğretmeyi amaçlayan ve tek Latin harfli kitap olan gramer kitabı dikkati çeken eserler arasında yer alıyor.

A. A. (9 Eylül 2012)

İtalya’da Faşizm, Almanya’da Nazizm… Ancak, İsrailli tarihçi Zeev Sternhell, faşizmin beşiği olarak Fransa’yı gösteriyor. Sternhell, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan, faşizmin köklerini araştırdığı “Faşist İdeolojinin Doğuşu” adlı kitapta, “Marksizm’in anti-materyalist ve anti-rasyonalist Sorelci revizyonunu” da faşizmin kökleri arasında sayıyor.

Ağır Kitaplar” dizisinden çıkan İsrailli tarihçi Zeev Sternhell’in “Faşist İdeolojinin Doğuşu” adlı kitabı, olgunun köklerinin bugüne kadar ele alınanlardan çok farklı yerlerde arıyor.

İsrail’li bir tarihçi ve dünyanın önde gelen faşizm uzmanlarından biri olan Zeev Sternhell’in en önemli çalışmasıdır Faşist İdeolojinin Doğuşu. Sternhell bu kitapta faşist ideolojinin köklerini ve faşist hareketin gelişimini büyük bir titizlikle irdeliyor ve tam bir soyağacı çıkarıyor. Bunu yaparken, gerçek beşiği dediği Fransa’daki doğumundan, İtalya’da, 1914’ten itibaren milliyetçiler ve fütüristlerle birleşip çiçeklenişinin izinde, sırtını dayadığı toplumsal mitler, yarattığı psikolojik ve ahlaki zıtlıklara kadar, faşizmin bütün gelişim aşamalarını gözler önüne seriyor. Ayrıca Sternhell, Marksizm’in anti-materyalist ve anti-rasyonalist Sorelci devrimci revizyonunun, kaygıları ekonomik olmaktan çok etik ve ahlaki olan bir revizyonun neden olduğu tartışmaların ışığında, militan faşizmin pek çok siyasi ve entelektüel temsilcisini (Mussolini, Valois, Mosley, José Antonio Primo du Rivera) olduğu kadar faşizme organik olarak bağlı olmayan siyasetçiler ve özellikle Nietzsche, Sorel, Barrès, Labriola, Pareto, Corradini gibi düşünürleri de tek tek irdeliyor.

Zeev Sternhell’e göre faşizm, kendi otonomisi ve düşünsel bağımsızlığı içinde, liberalizm ve Marksizm, demokrasi ve pozitivizm gibi yerleşik sistemlere karşı olan, bir kopma ideolojisidir; milliyetçilik ile Marksizmin anti-materyalist revizyonunu birleştirerek, yeni ve kendine özgü toplumsal bir kültürün temellerini atar. Hem toplumsal hem de birey karşıtı bir kültürdür bu.

Faşizmi temelde kültürel bir fenomen olarak ele alan Zeev Sternhell, iki savaş arasına sıkışıp kalmış gibi duran söylemlerin günümüzü anlamamıza ne denli yardımcı olduğunu da bize gösteriyor.

cnntürk. com (9 Eylül 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z