Masthead header

ofis_malzemeleriDünyanın en büyük fuarları arasında yer alan ve Türkiye’de sektörün tek büyük fuarı olan, İstanbul Kırtasiye Ofis Fuarı’nın yeni adresi Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi oldu.

Sektöründe dünyanın sayılı, Türkiye’nin en büyük fuarı olan İstanbul Kırtasiye Ofis Fuarı artık TÜYAP’ta düzenlenecek. TÜYAP Fuar ve Fuarcılık Hizmetleri A.Ş. ve Tüm Kırtasiyeciler Derneği (TUKİD) arasında gerçekleştirilen işbirliği çerçevesinde 22 – 26 Şubat 2017 tarihleri arasında Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde ziyaretçileriyle buluşacak.

Okul, kırtasiye, kağıt, ofis malzemeleri ve oyuncak sektöründe dünya ile rekabet eden Türkiye pazarı, 2017 hedeflerine TÜYAP ile ulaşacak. Sektörü, bölgesel bir güç haline getirmek ve hak ettiği yere oturtmak için tüm pazarlama stratejilerini ortaya koyan TÜYAP, teknik alt yapısı ile Türkiye’nin en büyük ve modern fuar merkezi olan TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nin 6 salonunda 25 bine yakın yerli ve yabancı sektör temsilcisine ev sahipliği yapacak.

edebiyathaber.net (16 Ağustos 2016)

melih-cevdet-anday-edebiyat-odulu-seref-bilsel-in-173010-5Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü’ne şair ve yazar Şeref Bilsel sahip oldu.

Her yıl farklı dallarda düzenlenecek olan ‘Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü’ yarışmasında bu sene ‘Deneme’ türünde ödül verildi.

Orhan Alkaya, Enver Aysever, Cem Erciyes, Ioanna Kuçuradi, Eren Aysan, Ahmet Say’ın ve Ali Sirmen’in katılımıyla, 1 Ağustos 2016 günü Ioanna Kuçuradi’nin başkanlığında toplanan ‘Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü’ seçici kurulu, bu yıl ‘Deneme’ türüne verilen ödüle, “yapıtındaki dil inceliği, konusunu ele alışındaki tutarlılık, deneme türüne uygun biçem özgünlüğü” göz önünde bulundurularak, ‘Yalnız Şiir’ adlı kitabıyla Şeref Bilsel oybirliğiyle ödülü almaya hak kazandı.

Melih Cevdet Anday’ın ürün verdiği türlerde değişerek her yıl yinelenecek olan ödül, 2017 yılında “Tiyatro Oyunu” dalında verilecek. Bu ödülün seçici kuruluna Prof. Dr. Ayşegül Yüksel de davet edildi.

Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü, 27-28 Ağustos 2016 tarihlerinde Ören’de düzenlenecek etkinlikte verilecek. 27 Ağustos Cumartesi günü Makbule Kaya konseriyle başlayacak olan etkinliğin birinci günü ödül töreniyle tamamlanacak. Etkinlik, 28 Ağustos 2016 Pazar günü ise Enver Aysever ile ‘Aykırı Kumpanya’ adlı gösterisiyle sona erecek.

Kaynak: Birgün (15 Ağustos 2016)

Young beautiful business woman is thinking about education at business school. Drawn business icons over the concrete wall. Graduation hat.Yale Üniversitesi’nden akademisyenlerin yaptığı araştırmaya göre kitap okumak ömrü uzatıyor. Milliyet’ten Özge Tabak, ünlü yazar ve eleştirmenlere ömür uzatacak kitapları sordu: 

Ahmet Ümit

– Cebelavi Sokağı’nın Çocukları – Necip Mahfuz

– Binbir Gece Masalları – Anonim

– Gülün Adı  – Umberto Eco

– Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan

– Ben Ruhi Bey Nasılım? – Edip Cansever

Hakan Günday

– Zamanın Farkında – Şule Gürbüz

– Boncuk Oyunu – Hermann Hesse

– Pal Sokağı Çocukları  – Ferenc Molnar

– Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar

– Sandman – Neil Gaiman

Hamdi Koç

– Buz ve Ateşin Şarkısı / Taht Oyunları serisi – George R. R. Martin

– Madde 22 – Joseph Heller

– Yanardağın Altında – Malcolm Lowry

– Fil – Raymond Carver (Carver’ın Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitaplarından herhangi biri okunabilir)

– Anna Karenina – Tolstoy (İş Bankası Kültür Yayınları çevirisi)

Mario Levi

– Karamazov Kardeşler – Dostoyevski

– Deniz Feneri – Virginia Woolf

– Kayıp Zamanın İzinde – Marcel Proust

– Veba – Albert Camus

– Dava – Franz Kafka

Pınar Kür

– Akıl ve Tutku – Jane Austen

– Meşin Gece – Reşat Nuri Güntekin

– Dönüşüm – Kafka

– Büyük Umutlar – Charles Dickens

– Handan – Halide Edip Adıvar

Necmiye Alpay

– Memleketimden İnsan Manzaraları – Nazım Hikmet

– Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk

– Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – Erich Maria Remarque

– Varolmayan Şövalye – Italo Calvino

– Yüzünde Bir Yer – Sema Kaygusuz

Sezgin Kaymaz

– İnci Gibi Dişler  Zadie Smith

– Kolera Günlerinde Aşk – Gabriel Garcia Marquez

– Dur Bir Mola Ver – Tom Robbins

– Oz – Adam Fowler

– Golem ve Cin – Helene Wecker

Semih Gümüş

– Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi  – Theodor W. Adorno

– Genç Bir Romancının İtirafları – Umberto Eco

–  Katedral – Raymond Carver

–  Dokuz Öykü – J. D. Salinger

–  Kalabalıkta Yüzler – Valeria Luiselli

Yekta Kopan

– Enayinin Portföyü – Kurt Vonnegut

– Toprak Ev – Woody Guthrie

– Baştankara – Sine Ergün

– Dank – Sinem Sal

– Kabuslar Pazarı – Stephen King

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2016)

mehmet fotoİnsanoğlunun şu yaşamda ne çok öyküsü var değil mi? Her an edebiyat için bir kesit aslında. Mesele onu yazıya dökebilmekte. Zaten yazıya dökmeye kalkışsak da her anı, ne kağıt ne kalem yeter yazmaya ne de bilgisayarların bellekleri depolamaya… Ama yine de yazmalı, yazılmalı! Güzel bir insanlık için kitaplar çoğalmalı, öyküler çoğalmalı.

Kelime Yayınları, 10. yılını kutladığı şu günlerde iki öykü kitabıyla selamlıyor okurlarını/çocukları. İlk kitap “Dev Uzay Canavarının Kahraman Battaniye ile İmtihanı”. Bu kitap “10. Yıl Öykü Derlemesi” ve Asya Çağlar tarafından yayına hazırlanmış. Çağlar, sunuş yazısında şöyle diyor: “10. yıl, 10 yazar, 10 öykü… Her bir öykü bir yanıyla Kelime Yayınları’nın farklılıklar içindeki birliğini, çeşitlilikler içindeki beraberliğini, hayata dair dokunuşlarındaki zenginliğini de gösteriyor diye düşünüyoruz. Bu on öyküyle Kelime okurlarına bir nebze de olsa iyi, güzel, doğru dokunuşlarla ulaşmayı umuyoruz.” Bu güzel düşünce ve umutların yerine ulaştığını düşünüyorum ben de. Peki, kimler bu on yazar? Sabine Bohlmann, Banu Bozdemir, Mustafa Hakkı Kurt, Vassilis Papatheodorou, Ayşe Başçı, Renan Özdemir, Necdet Neydim, Hafize Çınar Güner, Özlem Tokman, Andrea Valente. Tabi bir de çevirmen kimliği ile destek verenler var. Hera Reyna, Fulya Koçak, Âlâ Sivas Gülçur özenli çevirileri ile kitaba katkı koyan isimler. Resim yok mu kitapta, diye sorarsanız, o da var. Çizimler Necdet Yılmaz’a ait.

Peki, öykülerde neler var? Öykülerde dostluk var, barış var, arkadaşlık var, dayanışma var, gizem var, hayvan sevgisi var, çevre duyarlılığı var, hayal gücü var. Var da var anlaşılan. İnsana ve insanlığa yakışan, güzel olan ne varsa bu kitapta var. Zaten edebiyat da bir anlamda bunun için var, değil mi?

Kelime Yayınları’ndan bir diğer kitapsa “Okumayı Çok Seven Fare ve Bir Dostluk Öyküsü”. Barbara Wersba’nın yazdığı, Donna Diamond’ın resimlediği kitabı Sibel Subaşı Hill dilimize kazandırmış. Bu kitabı okurken aklıma ilk gelen apartmanımızın sığınağında yer alan binlerce kitabım oldu. Nedenine gelince, bu kitap, bir yazar ve bir okurun öyküsü. Yalnız, yazan bir insan olmasına rağmen okur olan bir fare. Aynı evde yaşıyorlar ve Walter yani okur olan fare Bayan Pomeroy’un yani yazarın kütüphanesindeki kitapları okumayı çok seviyor. Bu yetenek onda doğuştan var olan bir yetenek. Bayan Pomeroy, klasik bir yazar karakterinde ve herkesten uzak, yalnız yaşamayı tercih eden biri. Fakat Walter aynı şeyleri hissetmiyor. Yazarla tanışmanın yollarını arıyor. Bir gün yazara bir not yazar ve bu sıcak dostluk yazarın da ona yanıt yazmasıyla başlar.

Sonrası sıcak bir dostluk ve paylaşım hikayesi. Walter’ın dostluğu, Bayan Pomeroy’un yalnızlığına da iyi gelir. Bayan Pomeroy bu sayede eviyle, bahçesiyle daha çok ilgilenir, çevresine daha çok ilgi gösterir. İnsanın insana yapamadığını bir farenin yapmış olması da değişik gelebilir tabi okura. Fakat en nihayetinde okuyan bir fareden söz ediyoruz. Yani kitapların gücünden ve etkisinden.

Bu kitaptan sonra, kendi kitaplarım için düşüncelere dalmadım değil. Ya sığınaktaki ziyaretçilerimiz de okumaya meraklılarsa? Kolilerimi açmaya kalkarlarsa. Bu duruma sevineyim mi bilemedim. En azından kitaplara zarar vermezler. Bir de aksi olup da sadece aç karınlarını doyurmak için kitapları keşfederlerse. Sanırım bu durum daha kötü olur. İçimden geçense her halükarda kitaplarımdan uzak durmaları…

Kelime Yayınları’ndan iki güzel kitap okurlarını bekliyor. Dünyanın bu öykülerdeki kadar güzel ve keyifli zamanlara kavuşacağı günlerin umuduyla, kitaplar iyidir diyerek sözü noktalayalım.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (15 Ağustos 2016)

ismiyle-yasamakRita Ender’in “İsmiyle Yaşamak” adlı kitabı İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

-Rita. -“Rita mı!?”, “Kodlar mısınız?”, “Aa Rita ne demek?”, “İsminiz neden böyle?”, “Anan neden böyle bir isim vermiş ki sana?”, “Ha bildiğimiz papatya yani.”, “Yahudi ne?”, “Bu sizin gerçek isminiz mi?”, “Bir anlamı var mı?”, “Helen misiniz?”, “Bu İsrail var ya!!”, “Yanlış anlamazsanız, etnik kimliğinizi sorabilir miyim?”, “Türkçe biliyor musun?”, “Türkçeniz ne kadar düzgün”, “Bayan Rita”, “Nerelisiniz?”, “Memleket nere yani?”, “Çok oldu mu geleli?”, “Baba mı Müslüman?”, “E peki, soyadınız neden Türkçe?”…

“Ötekileştirme” veya gayet yalın haliyle yabancılama, çok defa isimden başlıyor. En sıradan, en “masum” görünümlü haliyle… Oysa ismi, bir insanı tanımaya açılan kapı. Kelimenin her anlamıyla tanımak: Onunla tanışmak, onu bilmek ve onu kabullenmek, saymak onu. Her isim, bir insan…

Rita Ender, burada doğup büyüyen, burada yaşayan ama isimleri işitildiği anda “yabancı” muamelesi gören insanları anlatıyor. Onlar, isimleriyle maceralarını anlatıyorlar – belki, isimlerinin maceraya dönüşmesini, demek lazım. Tabii bu arada, isimlerinin kendi macerasını da anlatıyorlar, her ismin bir macerası vardır çünkü. Gila, “neşe” demek, bilir miydiniz?

Kitaptan bir bölüm okumak için tıklayın.

Rita Ender

1984’te İstanbul’da doğdu. 2003 yılında İstanbul Özel Saint Joseph Fransız Lisesi’nden, 2008 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Ocak 2010’da avukatlığa başladı. Galatasaray Üniversitesi ve Panthéon – Assas Üniversitesi’nde (Paris II) yüksek lisans yaptı ve azınlık hakları üzerine çalıştı. 2001 yılından beri çeşitli gazete ve dergilerde yazıyor ve Güncel Hukuk dergisi için söyleşiler yapıyor. İletişim’den çıkan kitapları: Kolay Gelsin (2015), İsmiyle Yaşamak (2016).

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2016)

latifeLatife Tekin’in hayatından kesitleri ve kaleme aldığı birbirinden harika kitapları sizin için derledik.

Latife Tekin kimdir?
1957 yılında Kayseri’nin Bünyan kazasına bağlı Karacafenk Köyü’nde doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle İstanbul’a geldi. İlk kitabı Sevgili Arsız Ölüm 1983 yılında çıktı. Ardından Berci Kristin Çöp Masalları (1984), Gece Dersleri (1986), Buzdan Kılıçlar (1989), Aşk İşaretleri (1995) ve Ormanda Ölüm Yokmuş (2001) adlı romanları yayımlandı. Dille kurduğu bağın ve yazıyla ilişkisinin özelliğiyle öne çıktı. Latife Tekin’in romanları İngilizce’den Farsça’ya pek çok dile çevrildi.

1- Buzdan Kılıçlar – İletişim Yayınları
2- Ormanda Ölüm Yokmuş – İletişim Yayınları
3- Aşk İşaretleri – İletişim Yayınları
4- Muinar – İletişim Yayınları
5- Unutma Bahçesi – İletişim Yayınları
6- Gece Dersleri – İletişim Yayınları
7- Berci Kristin Çöp Masalları – İletişim Yayınları
8- Sevgili Arasız Ölüm – İletişim Yayınları

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2016)

1470999003_Kitap_GorseliSue Donaldson ve Will Kymlicka’nın yazdığı “Zoopolis: Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı”, Mine Yıldırım çevirisiyle Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Hayvan hakları savunuculuğunun uzun bir geçmişi var. Modern dönemdeki ilk hayvan hakları cemiyetinin kuruluşundan bu yana akademik bağlamda, kamuoyu tartışmalarında ve siyasal alanda pek çok zafer kazanıldı. Ancak Sue Donaldson ve Will Kymlicka Zoopolis’te, olumlu tablonun bir de karanlık tarafı olduğunu, hareketin büyük oranda başarısızlığa uğradığını ileri sürüyor ve bu başarısızlığın, hayvan meselelerine ilişkin kamuoyu tartışmalarında kullanılan kusurlu terimlerin bir sonucu olduğunu savunuyor.

Donaldson ve Kymlicka’ya göre, hayvan haklarını doğru bir çerçeveye oturtmanın koşulu; bu konuda liberal, demokratik, temel adalet ve insan hakları ilkeleriyle doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni bir perspektif geliştirmek.

Zoopolis’in amacı da, siyasal topluluğun doğasını ve ona ilişkin vatandaşlık, adalet ve insan hakları fikirlerini kuramsallaştırırken, “hayvan sorunu”nu merkezine alan yeni bir çerçeve sunmak.

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2016)

tom-gatesLiz Pichon’un “Tom Gates: Muhteşem Bahaneler ve başka güzellikler” adlı kitabının sert kapaklı baskısı Tudem Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Tom Gates seni çok özlemiştik!
Gerçi ayrılalı çok olmadı ama senin maceralarınla hayat çok daha eğlenceli, okumak çok daha zevkli!

Matrak kahramanımız tüm fırlamalıklarıyla, muhteşem çizimleriyle ve başından geçen inanılmaz olaylarla YENİDEN aramızda!

Mizah anlayışıyla hayranlık uyandıran Liz Pichon’un hayat verdiği TOM GATES, yazarına kazandırdığı birçok ödüle bu kitapla bir yenisini daha ekler mi dersiniz? Karar siz okuyucuların… Bu arada, “karar” demişken… önceliğiniz şu sorular üzerinden ilerlesin, gerisi kendiliğinden gelecektir: Ayakta gülmek, yatarak gülmek, tepinerek gülmek, kahkahalarınızı bastırarak veya katılarak gülmek. Haklısınız, işiniz biraz zor. Ama gözünüzde fazla büyütmeden her birini tek tek denemenizi tavsiye ederiz, nasıl olsa hepsi için tek bir gününüz olacak.

Neyse, uzun lafın kısası: OKULLAR İKİ KOCA HAFTA BOYUNCA TATİL!
Bu büyük harflerle süslü mesajımız bazı gizli şifreler içerir, uyarmadı demeyin:
Delia’yı sınırsız bir şekilde sinir etmek,
Düzinelerce karamelli gofret yemek,
Muhteşem resimler yaparak kendinden geçmek,
Olağanüstü müzik grubu Zombi Köpekler konseri için prova yapmak SERBEST!

Ama… bir dakika! Tom’un hayatında her şey bu kadar tıkır tıkır işleyemez ki… Eyvah! Unutulan bir ev ödevi mi vardı acaba? Sorun yok, iş inceleme ödevi yapmaksa Tom, bir ağaç profesörü kesilip bu işten sıyrılabilir… mi gerçekten? Göreceğiz…

Bu arada, Zombi Köpekler’e baterist aranıyor, bilginiz olsun. Ne de olsa ilk konser kapıda. Ama kapıda bekleyen yüksek enerjili bir sürprizimiz daha var ki kendisi tam bir fenomen: Norman Kıpırdak gümbür gümbür geliyor, hazır olun!

Tamam, bu kadar ipucu yeter.
İyisi mi siz bir an önce kitabı okumaya başlayın.

“Pichon’un kitaplarında göze çarpan mizahi öğelerin etkisi, kuşkusuz gerçek deneyimlerden ve gözlemlerden geliyor.”
The Telegraph

“İlginç resimlerle dopdolu günlük şeklinde tasarlanmış bu kitaplar harika çocuksu diyalogları, sevimli çizimleri ve olağanüstü tasarımlarıyla okurları kıkırdayarak gülecekleri pek çok talihsiz olaya sürüklüyor.”
Kids Book Review

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2016)

DESCARTESİş Bankası Kültür Yayınları, Dünyaya Yön Verenler Dizisi’ne ünlü Fransız filozof ve matematikçi Descartes’ın biyografisi ile devam ediyor.

Tanıtım bülteninden

“Düşünüyorum, öyleyse varım” sözleriyle hatırlanan, aklın önemine ve gücüne inanan Fransız düşünür ve matematikçi René Descartes’ın (1596-1650) biyografisi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Dünyaya Yön Verenler Dizisi’nin 35’inci kitabı olarak raflardaki yerini aldı.

İrlanda Ulusal Üniversitesi’nde felsefe profesörü Desmond M. Clarke tarafından hazırlanan eser, Descartes’ın teolojiye, felsefeye ve bilime yönelik geniş kapsamlı ilgisini ele alıyor. Descartes’ Theory of Mind olmak üzere, Descartes ve on yedinci yüzyıl felsefesi üzerine çok sayıda kitabın yazarı olan Clarke’ın bu kitabı, felsefe ve tarih severler için aydınlatıcı bir kaynak niteliğinde.

Rönesans’tan itibaren oluşmaya başlayan yeni bilim anlayışı ile yeni kültürün temel ilkelerini senteze ulaştıran düşünür Descartes, Cizvit okulu ve Poitiers Üniversitesi’nde felsefe ve matematik dâhil mükemmel bir eğitim almıştır. Doğru ve güvenilir sonuçlar getiren matematiğin kazandığı sarsılmazlığı ve hızı, bilgiyi bilme yolu olarak en sistemli biçimde model alan on yedinci yüzyıl felsefecisidir. Böylece matematik dehasıyla Kartezyen koordinat sistemini ve analitik geometriyi kurarken felsefede de on yedinci yüzyıl rasyonalizminin temelini atmıştır.

Çekişmeci bir karaktere sahip olan ve fikirleri nedeniyle kendisini eleştirenlerle sık sık polemiklere giren Descartes, Kilise tarafından cezalandırılmamak için yazdıklarını otuz yıl süreyle ortaya çıkarmamıştır.

Ömrünün büyük kısmını anayurdundan uzakta, kendini daha özgür hissettiği ve adreslerini sıkı sıkıya gizlediği otuz yedi ayrı yerde geçiren düşünür, Avrupa’nın bilim ve felsefe camiasıyla ilişkisini mektuplar vasıtasıyla sürdürmüştür. Bir-iki yakın arkadaşı dışında yalnız, coğrafi olarak tecrit edilmiş, çekişmelerle dolu bir yaşamın burukluğuyla dolu, matematik ve felsefe dehasını kabul ettirememiş olarak ölmüştür.

Dehası ve önemi ölümünden yıllar sonra anlaşılmış, bir yandan takipçileri Kartezyenler adıyla bir tür tarikat oluştururken öte yandan Kilise kitaplarını yasaklamıştır. Aynı kaderi paylaşan naaşı, İsveç’teki ölümünün ardından yıllar sonra, nihayet altıncı kabrinde Paris’teki ebedi yerini bulmuştur.

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2016)

logoRoald Dahl’ın unutulmaz kitabı Charlie’nin Çikolata Fabrikası Brodway’de sahnelenecek.

2005 yılında Tim Burton önderliğinde sinemaya da uyarlanan ve Johnny Depp’in Willy Wonka rolüyle devleştiği ünlü çocuk kitabı şimdi de Broadway sahnelerinde karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Yapım 2017’de perde açacak ve edebiyat tarihinin en egsantrik çikolata ustası Willy Wonka’ya iki kez Tony Ödülü kazanmış olan Christian Borle hayat verecek. İşte yapımın ilk fragmanı:

Kaynak: Sabitfikir (15 Ağustos 2016)

sule-tuzulPostmodernizm pek çok sanatçıya olduğu gibi edebiyat alanında da pek çok yazara büyük bir özgürlük alanı sağladı. Ne söylediğin kadar bunu nasıl söylediğinin önemi daha da belirginleşti. Malzemesi sözcükler olan yaratıcılık başka bir boyuta evrildi.

Murakami bu alanda elbette önemli bir isim, önemli bir yazar. Dünya çapındaki ünü, ödülleri ve kitap satış rakamları ile bunu fazlası ile kanıtlamış durumda. Bu sıfatı hak etmediğini söylemek gereksiz bir kibir olur. Diğer yandan yazarlığı ve kitapları çok iyi olsa da, çok satanlar listelerinin ilk sıralarında yer alsa da bir yazar herkesin yazarı olmayabilir.

Murakami’nin üç kitabını okudum; Koşmasaydım Yazamazdım, İmkansızın Şarkısı ve Sahilde Kafka. Koşmasaydım Yazamazdım otobiyografik özelliği ve yazarın içtenlikle kendini yazışı ile bana en yakın gelen kitap oldu. İmkansızın Şarkısı tam anlamı ile iyi bir “best seller”. Sahilde Kafka, İmkansızın Şarkısı ile karşılaştırıldığında bence birkaç adım daha önde ama Sahilde Kafka’nın da “best seller” olabilmesi için ciddi bir çalışmanın ürünü olduğu kitabın her sayfasında kendini hissettiriyor.

Ortalama bir edebiyat okuru olarak Sahilde Kafka’nın edebi yönden bir eksiğinin olduğunu söylemem mümkün değil. Okuduğum en iyi postmodern roman örneklerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Kurgusu, olay örgüsü, güçlü karakterleri ile çarpıcı, şaşırtıcı, okuru alıp götüren bir roman. 15 yaşında bir çocuğun, Kafka Tamura’nın, evini terk etmesi ile başlayan oldukça sıra dışı bir macera anlatılıyor. Kafka Tamura’nın 650 sayfaya yayılan birkaç haftalık serüveninde, iyi bir edebiyat eserinde olması beklenen insanlık durumları, yaşama dair incelikler, acı ve umut gibi yaşamın içinde birbirinin parçası olarak var olabilen karşıtlıklar, tadı ve kıvamı yerinde bir anlatımla sunuluyor. Ancak ben birkaç konuya takıldım.

skafkaKitabın bir yerinde Murakami, Çehov’dan bir alıntıya yer veriyor: “Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir.” Oysa Murakami Sahilde Kafka’da bu kurala pek uymuyor. Roman, sonunda patlamayacak olan o kadar çok tabanca ile dolu ki. Murakami ilgi alanlarını, sevdiği müzikleri, filmleri, kitapları romana serpiştirmiş. Kitapta ayrıca, kahramanların başından geçen, ancak ana kurgu ile gerçekten bağlantısı var mı yok mu, pek de belirgin olmayan, bir sürü hikayeye yer verilmiş. Bu hikayelerin büyük bölümü kitapta yer almasa kitap eksik kalır mıydı? Bence pek eksiklik hissedilmezdi.

Beni asıl şaşırtan ve bir parça da rahatsız eden ise romanda hiç gereği yokken birçok markaya özellikle yer verilmiş olması. Kahraman yataktan kalkıyor ve Nike marka ayakkabısını giyiyor. Evden ayrılırken yanına Rolex marka saatini de alıyor. Kahramanın üzerine giydiği gömleğin kurguda bir yeri yok ama gömlek markasının kitapta geçmesi için şu marka gömleğini giyiyor, şu marka şapkayı ya da şu marka güneş gözlüklerini takıyor. Aynı durum İmkansızın Şarkısı’nda da vardı. Acaba dedim, Murakami dünyaca ünlü kitapları çok satan bir yazar olarak kitaplarında geçen markalardan reklam ücreti mi alıyor? Bu konuda hiçbir bilgim ve fikrim yok. Ama eğer öyle ise okurlarına saygı açısından hiç hoş bir durum değil bu. Sorun reklam almasında değil, kitabın ön ya da arka kapağına reklam alabilir mesela, ama markaları romanın kurgusunda kullanmasını pek etik bulamam doğrusu.

Kitabın cinsellikle ilgili bölümlerini, özellikle de ensest hikayelerini kitabın çok satması için romana entegre edilmiş bölümler olarak algıladım ve bu nedenle oldukça başarısız bulduğumu da belirtmeliyim.

Bu eleştirilerim kitabın iyi bir edebiyat eseri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İyi, sürükleyici ve edebi kalitesi ile tadı damağınızda kalacak bir roman mı okumak istiyorsunuz, buyrun Sahilde Kafka. Ama Murakami şimdilik benim yazarım değil. Bundan sonra ne yazsa zaten “best seller” olacak, bu avantajını kullanıp sadece “roman” yazdığında düşüncelerim değişebilir belki.

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (12 Ağustos 2016)

  • Gül Akça - 13/08/2016 - 13:24

    Ben Murakami’yi çok seven bir okurum. Dilimize çevrilmiş tüm kitaplarını okudum (son yayımlanan iki tanesini de gecikmeden okuyacağım). Sahilde Kafka yazarın en çok sevdiğim 2. romanıdır (bana göre 1. sıra Zemberek Kuşunun Güncesi’dir). Bahsettiğiniz marka yazma konusunu bende fark etmiştim ama ben onu insanların marka takıntısına dikkat çekmek istiyor diye yorumlamıştım. Sanırım sonunda verdiğimiz karar yazarı sevip sevmememizle alakalı. Son olarak; tarzı sebebiyle Murakami’nin herkese hitap eden bir yazar olmadığı konusunda size katılıyorum…cevaplakapat

  • nusret çağlar - 17/08/2016 - 01:03

    Murakami’nin Türkçe yayınlanmış romanlarının bir kaçı eksik hepsini okudum. Haklısınız Murakami herkese göre bir yazar değil. Murakami’nin beni etkileyen yanı; samimiyeti ve içtenliğidir. Kendini hiç çekinmeden, saklamadan ortaya koymasıdır. Bizim okurumuz, samimiyetsiz iyi kurgucuların romanlarıyla fazla haşır neşir olduklarından dolayı Murakami’nin karakterleri ve onların yaşadıkları hikayeleri biraz daha uç ve farklı bulabilirler. Şunu söylemeliyim ki yazınız iyi hazırlanılmış bir Murakami eleştirisi olamamış. Murakami okumak biraz sabır ister. Hemen hemen her romanında ilk 15-20 sayfa konuya ve karakterlere alışmakta zorlanırsınız ancak daha sonra olaylar ve karakterler sizi öyle bir çeker ki roman bitsin istemezsiniz. Romanlarında hep yeni şeyler denemeyi seven bir yazardır. Yaban Koyununun İzinde isimli romanında hiç bir karakterlerine isim vermeden, onları belli bir özelliğiyle adlandırıp romanı tamamlamayı başarabilmiştir. Marka kullanılmasını yanlış bulmuyorum,bir çok romanında bunu yapıyor. Bunun karşılığında kimse ne para öder, ne de eser yazan bir adam buna tenezzül eder. Bu marka kullanmama takıntısı sadece bizim ülkemizde var, diğer ülkelerde yok. Bazen bir marka belli bir kişi ve karakteri bir kaç paragraftan daha iyi anlatabilir.Bunun etik olup olmadığı konusu alakasız yaklaşım olmuş. Cinsellik Murakami’nin romanlarında hep vardır. Bunu doğru bir şekilde kullandığını düşünüyorum. Ensest ilişkinin rahatsız edici olması ayrı, bir yazarın bunu niye seçtiğini sorgulamak ayrı bir şeydir. Murakami romanlarında küçük fetişler de vardır, örneğin kadın kulağı, eller gibi. Dediğim gibi Murakami, alışık olduğumuz şeylerin dışında farklı şeyler denemeyi seviyor ve bunu okuyucusuna da bir şekilde kabul ettiriyor. Bunu ancak bir yazarkendisini bütün samimiyetinizle ortaya koyarak başarabilir. Murakami de bunu yapıyor.cevaplakapat

Afiş-19  Ul ar  İst  Kukla FestDünyanın en renkli ve başarılı kukla oyunlarını her yıl İstanbul’da bir araya getiren, İstanbul’un en köklü festivallerinden Uluslararası İstanbul Kukla Festivali, 15-30 Ekim tarihleri arasında 19. kez kapılarını açmaya hazırlanıyor.

Bu yılki festivale Almanya, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Hollanda, İtalya, Macaristan, Singapur, Yunanistan ve Türkiye’den yaklaşık 20 ekip katılacak. 0-3 yaştan başlayarak tüm yaş gruplarına hitap eden gösterilerin sahneleneceği Festival’de el kuklası, animasyon, gölge kuklası, gezici oyunlar, ipli kukla, maskeler, bunraku gibi pek çok farklı kukla tekniği seyircilere görsel şölen yaşatacak, onları bambaşka dünyalara götürecek.

Festival, bu yıl İstanbul’un her yerinde AVM’lerde, konsolosluklarda, belediyelerde, kültür merkezlerinde, tiyatro sahnelerinde, okullarda tüm kesimden izleyicilerle buluşacak.

UNESCO Kültürel Miras Taşıyıcısı ve Festival Genel Sanat Yönetmeni Cengiz Özek: “1997’den beri dünyanın en önemli kukla sanatçılarını ve oyunlarını İstanbul’a getiriyoruz. Bir önceki yılların başarılarına bakarak her yıl heyecanımız daha da artıyor. Bu yılki festivalimizde daha fazla mekan, daha renkli oyunlar, daha fazla seyirci olacak. İstanbulluları ve İstanbul’u ziyarete gelenleri kukla sanatı ile bir festival havasında buluşturacağız.” dedi.

Festival’in Proje Ortağı Beze Group Kurucu ve Başkanı Bengü Bilik: “Uluslararası İstanbul Kukla Festivali, organize edildiği 1997 yılından bu yana kesintisiz devam ederek Türkiye’nin en köklü uluslararası festivalleri arasında proje yönetiminde gerçek bir sürdürülebilirlik örneği olarak yer alıyor. 19. Festival’in proje yönetim ortağı olarak 30 yıllık tecrübemizle tüm dünyada yükselişe geçen bu güzide görsel sanat ile İstanbul’u buluşturmaktan mutluluk duyuyoruz. ”dedi.

Proje Koordinatörü Gizem Şenyurt: “Binlerce yıllık geçmişiyle kukla sanatı, en önemli kültür materyallerinden biri olarak öne çıkıyor. Kukla sanatını çok önemli bir kültürel hazine yapan özelliği ise çağdaş gündeme ve modern sanata tam anlamıyla uyarlanabilmesi… Biz de Uluslararası İstanbul Kukla Festivali’nde kukla sanatını her yaştan, her kesimden eğlence ve sanatseverlerle buluşturacağımız için çok heyecanlıyız. ” dedi.

edebiyathaber.net (12 Ağustos 2016)

sabahattin-aliSabahattin Ali‘nin eserlerini ve yaşamından kesitleri sizin için derledik.

Sabahattin Ali kimdir?

Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğdu, 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu’nu bitiren Sabahattin Ali, Yozgat’ta bir yıl öğretmenlikten sonra, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderildi. 1930’da döndükten sonra Aydın, Konya ve Ankara ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde memurluk ve Devlet Konservatuvarı’nda dramaturgluk yaptı. 1945’te Bakanlık emrine alındı, İstanbul’da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948’de bir yazısı yüzünden tutuklandı, üç ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. İlk yazıları Balıkesir’de Irmak dergisinde çıkmıştı (1925/26). Sabahattin Ali 1930’lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirmişti. Öykülerinde; tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatan Ali, insanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başarmıştı. Öykü kitapları: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini Dağlar ve Rüzgâr’da toplamıştı (1934). Sabahattin Ali, romanlarında da insanın ruhuna ayna tuttu ve gerçeğe bu aynadan baktı. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943) adlı romanlarında, okurların gerçekliği daha derinden algılamasını sağladı. Sağlığında yayımlanmış dokuz kitabına, Varlık dergisinde tefrika edilen Esirler (1936) oyunu da eklenince on kitabı, yedi ciltlik bir külliyat halinde Varlık Yayınları arasında tekrar basılmıştı (1965/66). Bütün Eserleri önce Bilgi Yayınevi’nde, sonra Cem Yayınevi’nde yeniden basıldı. Sabahattin Ali’nin öyküleri 1997’de YKY’de Bütün Öyküleri adı altında bir araya getirildi. Kürk Mantolu Madonna (1998), Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998), İçimizdeki Şeytan (1998), Kuyucaklı Yusuf’un (1999), yeniden basımları yapılırken Bütün Şiirleri 1999’da yayımlandı. Sabahattin Ali’nin öyküleri 2003’te ilk baskıları esas alınarak Değirmen, Yeni Dünya, Sırça Köşk, Kağnı-Ses-Esirler adıyla ayrı kitaplar olarak yayımlandı. Bütün Romanları’nın eleştirel basımı ise Ocak 2004’te Delta olarak yapıldı. Sabahattin Ali’nin YKY’deki öteki kitapları: Kürk Mantolu Madonna (1998) Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998) İçimizdeki Şeytan (1998) Kuyucaklı Yusuf (1999) Bütün Şiirleri (1999) Çakıcı’nın İlk Kurşunu (2002) Değirmen (2003) Yeni Dünya (2003) Sırça Köşk (2003) Kağnı/Ses/Esirler (2003) Bütün Romanları (2004).

1- Üç Öykü – YKY

2- Mahkemelerde – YKY

3- Yusuf – Dörlemann Verlag

4- Bütün Eserleri – YKY

5- Hep Genç Kalacağım – YKY

6- Sırça Köşk – YKY

7- Kuyucaklı Yusuf – YKY

8- İçimizdeki Şeytan – YKY

9- Değirmen – YKY

10- Çakıcı’nın İlk Kurşunu – YKY

11- Kürk Mantolu Madonna – YKY

12- Marko Paşa Yazıları ve Ötekiler

13- Canım Aliye, Ruhum Filiz – YKY

14- Yeni Dünya – YKY

15- Kağnı Ses Esirler – YKY

16- Bütün Şiirleri – YKY

17- Kamyon – YKY

edebiyathaber.net (12 Ağustos 2016)

bende-varimDeniz Su Tiffany’nin “Ben de Varım: Transfobiden Özgürleşme” adlı kitabı Ray Yayıncılık etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Eğer din, dil, ırk ya da cinsel kimliğinizden ötürü ezilen bir azınlık mensubuysanız canınızın yanmaması için sesinizi duyurmanız gerekir. Fakat ses nasıl duyurulur? Ya elinize alırsınız megafonu bağırırsınız meydanlarda, ya da diğer insanlarla birebir iletişim kurarsınız ve sizi tanımalarını sağlarsınız. Elinizdeki kitap iki yolun ortasından giderek sizlere ulaşıyor. Geçmişten bugüne kadar sadece eylem yapıp mücadele eden bir trans kadın portresi çizilmiş ülkede, bir de nefret cinayetleri ve seks işçiliği boyutu var. Eskilerin “satırlı travesti dehşet saçtı”sını da es geçemeyiz maalesef. Bütün bu trans tabularını yıkmaya hazır mısınız? Toplumun dışlanmış bir kesimine kucak açmaya hazır mısınız? Doğru bildiğiniz yanlışları başkalarından değil, bizzat bir transeksüelin ağzından okuyacaksınız. Cinsiyet geçiş sürecinden duygusal dalgalanmalara, aile ve ikili ilişkilere kadar translarla ilgili her şey tek bir kitabın içinde…

Türkiye’de trans kadınlar için hukuk, psikoloji, cinsiyet geçiş süreci, tasavvuf ve kültür konularını kapsayan “Ben de Varım” adlı kitap; GZONE Magazine editörü Deniz Su Tiffany tarafından kaleme alındı. transkad.in adresinde yayınladığı bloguyla yazın macerasına başlayan Deniz Su, bu macerasını bir kitap ile taçlandırmayı hedefliyor.

Transfobi hastalığına reçete olacak!

Kitap, trans kadınlar ile ilgili birçok bilgi ve yaşanmışlık içerdiği için trans kadınları tanımayan ve önyargıları sebebiyle transfobi geliştirenlere karşı bir reçete olma iddiasıyla yola çıktı. Kitabın bir diğer amacı ise trans görünürlüğüne olumlu bir katkı sağlamak ve transfobinin yaygın olduğu ülkelerde bile trans kadınların neler yapabileceğini göstererek onlara güç ve moral kazandırmak.

Deniz Su Tiffany, birçok platformda içerikler oluşturmaya devam ederek trans görünürlüğü açısından oluşturmak istediği olumlu imajın sürekliliğini sağlamayı da hedefliyor.

edebiyathaber.net (12 Ağustos 2016)

IKINCI_DUNYA_SAVASINDA_TURKIYEDoç. Dr. Murat Metinsoy’un “İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye” adlı kitabı İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Doç. Dr. Murat Metinsoy’un Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki zor yıllarına, toplumsal öyküsüne ışık tutan ödüllü eseri İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye – Gündelik Yaşamda Devlet ve Toplum, Türkiye’nin demokratikleşmesinin toplumsal alandan geldiğine ilişkin önemli bir tespit yapıyor. Eserde, demokratikleşmenin, ancak halkın sosyal adaletsizlikler, sömürü ve iktidar baskısı karşısında verdiği tepkiyle zemin kazanabildiği gösteriliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmasına rağmen savaşın tüm olumsuzluklarını bilfiil yaşayan Türkiye Cumhuriyeti’nde, zor yılların toplumsal öyküsü, tabandan irdelenerek, kitlelerin yaşam deneyimleri, serzenişleri, direnişleri vurgulanarak kitapta ele alınıyor.

Türkiye’de Tek Parti döneminin sonu olan, siyasi demokrasinin yolunu açan İkinci Dünya Savaşı’nda Tek Parti döneminin toplumsal dengelerinin büyük ölçüde hasar gördüğü aktarılıyor. Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi, İş Mükellefiyeti gibi uygulamaların toplumsal katmanları iktidara karşı tavır almaya sevk ettiği döneme dair zamanın sıradan insanlarının dertlerini, tasalarını, toplumsal sorunları, adaletsizlikleri ve devletin yanlışlarını anlatan karikatürlere de yer veriliyor. Türk Sosyal Bilimler Derneği tarafından “Yılın Genç Sosyal Bilimcisi Ödülü” kazanan Metinsoy’un İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin toplumsal durumunu gözler önüne seren söz konusu eseri, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, Bankacılık ve Finans Tarihi Yarışması’nda “En İyi Kitap Ödülü”ne layık görülmüştür.

Doç. Dr. Murat Metinsoy İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nden yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi ve öğretim görevlisi olarak çalıştı, dersler verdi. Ohio State University’nin doktora bursuyla ABD’de doktora çalışmaları yaptı. 2010-2014 yılları arasında American Research Institute in Turkey, TÜBİTAK ve Türkiye Bilimler Akademisi burslarıyla ODTÜ Tarih Bölümü’nde doktora sonrası araştırmaları yürüttü. Elinizde tuttuğunuz kitabın birinci basımıyla iki saygın ödül aldı. Otoriter rejimlerde gündelik yaşam, toplumsal hareketler ve direniş, emek tarihi ve sosyal politika, Türkiye’de toplumsal ve siyasi değişim gibi konulardaki çalışmaları International Journal of Middle East Studies, International Journal of Turcologia, Tarih ve Toplum, Toplum ve Bilim, Toplumsal Tarih gibi ulusal ve uluslararası dergilerde ve çeşitli dillerdeki kitaplarda yayınlandı.

edebiyathaber.net (12 Ağustos 2016)

ey-ask-nerdesinEray Emre Evrenin “Ey Aşk Nerdesin?” adlı kitabı Sola Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Her şey, belediye otobüsünün ön kapısından uzanıp ‘Nişantaşı’ndan geçer mi?’ diye sormasıyla başladı. Normalde Miranda Kerr, Alessandra Ambrosio, Adriana Lima gibi meleklerle podyumda yürümesi gerekirken benimle burada, Cevizlibağ otobüs durağında bulunuyor olması kıyamet alameti değil de neydi? Uçları omuzlarına indikçe kıvrılan koyu kumral saçları, üzerinde kum saati beline kadar inen uçuk pembe gömleği, altında diz kapaklarına hasret beyaz pileli eteği, ayaklarında bilek kemiklerini açıkta bırakan kısa pembe çorabı ve yanar döner, kendinden yaylı spor ayakkabısıyla, Cevizlibağ ona hiç yakışmıyordu. Kendisi de öyle düşünmüş olacak ki şoförün onayıyla atlayıverdi körüklüye.”

Eray Emre Evren sorulara kafayı takmış durumda… Bazen doğru kişilere bazen de yanlış kişilere sorular soruyor. En son dolmuş şoförüne sorduğu  “Şurdan Bi’ Şehremini Alır Mısın?” sorusu kitap oldu, üstüne bir de en çok satanlar arasına girdi. Şimdi kime sorduğunu bilmesek de okuyucuyu gülmekten kıracak bir soru ve eserle hepimizi baş başa bırakıyor.

edebiyathaber.net (12 Ağustos 2016)

ceren“Bütün bu sözcükleri havaya yazdım – sol elimin işaret parmağının ucuyla, ki zaten o da hava.”

Çok kitap okuyorum son zamanlarda. Hiç yazmıyorum. Haber takip etsem de köşe yazısı okumuyorum. Ama çok kitap okuyorum. Yutarcasına, kendimi uyuşturup uzaklaştırırcasına. Kendimi başka pencerelerin karanlığıyla oyalarcasına. Başka karanlıkların içinde gördüğüm sahte ışıklarla mutlu olurcasına – ki pek olmuyor ama yine de deneyin.

İllaki Vonnegut’la deneyin. Hayır, mutlu olmayı değil. Vonnegut’un hiç mi hiç vaat etmediği bir şey mutluluk. Öfkenizi ve çaresizliğinizi, korkunuzu ve bezginliğinizi alın yanınıza; benzer bakışlarla insanlığı seyreden ve sivri dilini bu seyir boyunca hiç esirgemeyen Vonnegut’ta bulacağınız farklı bir teselli var. Farklı bir ortaklık. Tanıdık bir kıyamet tasavvuru; benzer bir nefret. Tam şimdi, tam burada. Benzer bir umutsuzluk.

“Tanrım… Bizim gibi hayvanlar olmamalı dünyada. Bizim gibi canlılar olmamalı.”

Kör Nişancı (Kurt Vonnegut, çeviren Handan Balkara, Can Yayınları, Haziran 2016, İstanbul) gözetleme deliği 1932’de açılan Rudolph Waltz’ın, ailesinin ve yaşadığı kasabanın öyküsü. Bedenine yabancı, başka bedenlere yabancı bir adam; bir katil. İyi bir nişancı, iyi bir aşçı. Yok hükmünde bir yaşamın tutsağı (“Ben hayata yakalandım”). Kazayla da olsa (kaza mıydı?) can almış, yüzlerce canın bir anda alınmasına tanıklık etmiş biri.

 “Şimdi şu soruyu sorma sorumluluğundan nasıl kaçabilirim bilmiyorum: Onca gözetleme deliğinin bu kadar ansızın kapanmış olmasının herhangi biri ya da bir şey açısından önemi var mı? Mala mülke hiç zarar gelmediğine göre, dünya sevdiği herhangi bir şeyi yitirmiş sayılır mı?”

Silahlanma karşıtı bir duruşla başlayan Kör Nişancı, metin ilerledikçe insanın aslında kendi başına bir silah olduğunu; sorunun yalnızca iki tüfek, üç beş ‘emanet’ olmadığını gözler önüne seriyor. İnsanın çirkinliği bir kez dökülünce ortaya, insan yaşamına biçilen anlamın da saçma, eğreti ve didaktik bir ezbere dönüşmesi kaçınılmaz hale geliyor.

“Her hayatın bir anlamı olduğunu, her ölümün bizi sarsıp kendimize getirerek önemli dersler vereceğini filan papazın kendisi bile düşünmüyordu. Ceset, bir müddet sonra iflas etmiş bir sıradanlık haliydi. Cenazede bulunanlar da bir müddet sonra iflas edecek sıradanlık halleriydi.”

kor-nisanciBuna kötülüğün sıradanlığı da diyebiliriz; dilerseniz tam şimdi kötülüğün ne olup ne olmadığını da irdeleyebiliriz. Yahut sıradanlığına – ve kötücüllüğüne? – bakabiliriz her gün gördüğümüz insan manzaralarının.

“Bireyler olarak ciddiye alınmamız için ortada hiçbir sebep yoktu. Orada Drano ve amfetamin yüklü bir halde tabutunun içinde yatmakta olan Celia, Samanyolu büyüklüğünde bir pankreastan atılmış ölü bir hücre olabilirdi.

Benim de, tek bir hücreden başka bir şey olmadığım halde, hayatımı bu kadar ciddiye almam ne komikti!”

Vonnegut’un kaleminde buruk bir gülümsemeyle kendini açıyor yaşam. Oysa sokakları solumak, insanı solumak öyle değil. Biliyorum. Bundan kaçarak Vonnegut’a sığındığımı bildiğim gibi. Onu okurken dayanılmaz olan farklı bir pencereden görünüyor, kara mizaha dökülünce dayanılır hale geliyor. Mide bulandıran o sığlık, o yobazlık, o ahmaklık Vonnegut’ın sivri diliyle biçildikçe katlanılır oluyor. En azından okurken. En azından.

“Onu alaya almak gibi bir maksadım yok. O da tıpkı bizler gibi, farklılaşmamış sıradan bir hiçlik tutamıydı ilkin; sonra bütün ışıklar, bütün sesler içeri sökün etmişti.”

Şimdi, evet, tam şimdi okumalı Vonnegut’u. (“Bundan sonra kimse sorun çıkarmadı. Hepimiz davranışlarımıza çekidüzen verdik. Sıkıyönetim altındayken her şeye çabuk alışıyor insan.”) Her şey, her yer bir demokrasi şöleniyle süslenmişken; insanların sevincinin de öfkeleri kadar yıkıcı ve yoz olduğu görülmüşken; darbesi de demokrasisi de gericilikte birleşmişken…

“Size bir şey söyleyeyim mi? Şu an aslında hâlâ Karanlık Çağlardayız. Karanlık Çağlar… onlar henüz bitmedi.”

Bitmedi. Biter mi?

Zerre inancım yok. Zerre inancım yok insanlığın esenliğine dair. Umudum kıyamette. Yalnızca insanı yeryüzünden silecek bir kıyamette. Belki umudum, Vonnegut gibi, Galapagos’un ‘ilkel yüzgeçayaklılarında.’ Neden olmasın?

O halde Galapagos’tan (Kurt Vonnegut, çeviren Handan Balkara, Can Yayınları, Haziran 2016, İstanbul) bir alıntıyla başlayan bu yazı yine aynı metni selamlayarak kapansın.

“İnsanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen, onlardan bir o kadar daha tiksinirsin.”

Anıl Ceren Altunkanat – edebiyathaber.net (11 Ağustos 2016)

icimdeki-kalabalikToplumda en fazla görülen ruhsal bozukluklardan biri de Obsesif Kompulsif Bozukluktur (OKB). OKB, genel olarak; aşırı temizlik, eşyaların ya da çizgilerin simetrik olmasına önem verme, kaldırım çizgilerine basmadan yürüme, yürürken her tabelayı okuma, sürekli olarak el yıkama, iç sesinden belli cümleleri ya da şarkı sözlerini tekrar etme örneklerini arttırabileceğimiz gibi yineleyici davranışlar şeklinde kendini gösterir.

Düşüncedeki takıntılara obsesyon, düşüncenin davranış boyutuna geçmiş şekline ise kompulsiyon adı verilir. Yani, ocak açık kalmadığı halde sürekli olarak ocağı açık unuttuğunu düşünmek obsesyon; ocağın başına gidip açık olup olmadığını kontrol etmek ise kompulsiyondur.

OKB’si olan bireyler, takıntılarının farkındadır ancak kendilerini bu takıntılı davranışlardan alıkoyamazlar. Günlük hayatları etkilenir. Bir süre sonra ise kendilerine ve çevresindeki kişilere zarar verirler.

Günlük hayatımızda sıkça rastladığımız bu bozukluğa, edebiyat dünyamızda da rastlıyoruz. Gamze Güller’in, ‘’İçimdeki Kalabalık’’ kitabında yer alan ‘’Gel Pisi Pisi’’ adlı öyküsünün kahramanı Ayten, OKB ile mücadele eden bir kişidir. Ayten, temizlik takıntısı ile OKB’nin neredeyse tüm tanı kriterlerini okuyucuya gösterir.

Öykü, ‘’Bütün çer çöpü süpürdüm yerden. Kalan derdi tasayı süpürmeye başladım arkasından. Ne zamandır aradığım küpe koltuğun altındaymış! Toz yumağıyla birlikte neredeyse atacaktım. Üfleyip hemen kulağıma taktım. Köşe bucağı iyice sildim. Baktım yetmedi, biraz daha süpürdüm’’ cümleleriyle başlar.  

OKB’si olan bireyler, sürekli bir şeylerden tiksindikleri için yaşam alanlarının bazı yerlerini pislik içinde bırakabilir. Pis gördükleri yerleri, temizlemek istemelerine rağmen tiksindikleri için temizleyemezler. Öyküde de gördüğümüz gibi evin bazı yerleri toz içindedir. Bu bozukluk ile mücadele edenler, yaptıkları temizlikten tatmin ol(a)mazlar ve çevrelerini rahatsız edecek kadar temizliğe devam ederler.

Ayten de sürekli olarak yaptığı temizlik yüzünden komşusunu rahatsız etmiştir. Sonunda kapıcı kapısına kadar gelmiş, ama yine de kendisini temizlik yapmaktan alıkoyamaz. Ayten, ‘’Kapıcı gelmiş. Komşu kadın benden şikâyetçiymiş, karakola gidecekmiş. Gitsin dedim. Dönerken de bana tuz ruhu ve amonyak alsın’’ deyip, kapıcının eline para sıkıştırarak temizlik yapmaya devam eder.

Ayten, bazı eşyaların deterjan ile temizlenebileceğine inanmamaktadır, OKB’si olan çoğu kişilerde görüldüğü gibi. Bu nedenle kayınvalidesinin hediye ettiği kristal bardak takımlarını da çeşitli bahaneler üreterek duvara fırlatıp, kırdı. Çünkü onların yıkanarak temizlenemeyeceği düşüncesine sahipti. O da bardakları kırarak, bu düşüncesinden kaçmış oldu.

Ayten, sadece kristal bardak takımlarını kırmakla kalmadı, tuz ruhu ile de eşyaları temizlemeye kalkıştı. Tabii tuz ruhu da eşyalarda izler bıraktı ve onları kullanılamayacak hale getirdi. Ayten, eşyaların zarar görmesinden çok; onların bu şekilde temizlendiğine kendisini inandırarak bu davranışını sürdürdü.

Koltukları, perdeleri ve halıları kullanılamayacak hale getiren Ayten, bununla da yetinmedi. OKB, Ayten’i daha da zorladı. Her OKB’li birey gibi Ayten de yaptığı davranışların farkındaydı ve kendisini takıntılı davranışlarından alıkoyamadı. Sıra evin parkelerine gelmişti. Parkeleri, kire karşı etkili olan deterjanla temizleyemeyeceğine inanan Ayten, ‘’eski ahşap döşemenin altında ne pislikler vardı kim bilir. Sistre cila vakti çoktan gelmişti. Altındaki onca yapıştırıcı, toz, toprak aklıma gelince baygınlık geçirir gibi oldum. Ne yapsam temizleyemiyordum bu salonu’’ düşüncesiyle, alet kutusundan aldığı bir keski ile ahşap dikdörtgen parçaları yerinden sökmeye başladı.

Tüm parkeleri söktüğü halde evin daha da kirlendiğini düşünen Ayten, sonunda bu düşüncesi ile mücadele edemedi ve ağlamaya başladı. Buna rağmen, OKB ile mücadele eden çoğu kişide olduğu gibi Ayten’in de temizlik yapma isteği devam etti.

Kocası Vahit işten gelmiş, Ayten’i salonun ortasında ağlarken gördü. Vahit, evin ve Ayten’in, halini görünce dehşet içinde kaldı. Ama yapacakları hiçbir şey yoktu. Çünkü Ayten de diğer OKB’liler gibi kendini bir türlü alıkoyamadığı zihnindeki temizlik takıntısı ile mücadele ediyordu.

Not: Obsesif Kompulsif Bozukluğun birçok çeşidi olmasına rağmen; öykü, temizlik takıntısı olan kahraman üzerinden anlatıldığı için, OKB’de genel olarak temizlik takıntısı üzerinden ele alınmıştır.

Melih Yıldız – edebiyathaber.net (11 Ağustos 2016)

page_bilge-karasunun-yazar-okur-defteri_038113383Bilge Karasu’nun hayatı ve kaleme aldığı birbirinden harika 15 kitabı sizin için derledik.

Bilge Karasu kimdir?

Öykücü, romancı ve denemeci Bilge Karasu 1930’da İstanbul’da dünyaya geldi. Genellikle sanıldığının aksine, Musevi asıllı Osmanlı siyasetçi Emanuel Karasu ve onun yeğeni dünyaca ünlü yoğurt şirketi Danone Grubu’nun kurucusu İzak Karasu ile herhangi bir akrabalık ilişkisi bulunmamakla birlikte, Bilge Karasu’nun daha sonra Müslümanlığı seçmiş bulunan anne ve babası da Musevi asıllıdır.Şişli Terakki Lisesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğrenim gördü. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa’dan 1964’de dönerek çevirmenliğe başladı. Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde ve Ankara Radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı.Ankara Radyosu için radyo oyunları yazdı.1974 yılından ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi’ Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 14 Temmuz 1995’de pankreas kanser tedavisi sürerken Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nde öldü.

1- İmbilim Ders Notları – Bilgesu Yayıncılık

2- Hâluk’a Mektuplar – Kalkedon

3- Şiir Çevirirleri – Metis Yayınları

4- Susanlar – Metis Yayınları

5- Öteki Metinler – Metis Yayınları

6- Lağımlaranası ya da Beyoğlu – Metis Yayınları

7- Altı Ay Bir Güz – Metis Yayınları

8- Ne Kitapsız Ne Kedisiz – Metis Yayınları

9- Narla İncire Gazel – Metis Yayınları

10- Kılavuz – Metis Yayınları

11- Gece – Metis Yayınları

12- Kısmet Büfesi – Metis Yayınları

13- Göçmüş Kediler Bahçesi – Metis Yayınları

14- Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı – Metis Yayınları

15- Troya’da Ölüm Vardı – Metis Yayınları

edebiyathaber.net (11 Ağustos 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z