Masthead header

askAşk, insanlık tarihinin en eski kavramlarından biri. Arkadaş sohbetlerinin, romanların, filmlerin vazgeçilmez konusu. Peki hayatımızda bu kadar geniş yer kaplayan bu duyguyu yaşarken ne kadar başarılıyız? Alman felsefeci Wilhelm Schmid, bu kitapta “aşk” üzerine kafa yoruyor.

Aşk öğrenilebilir mi? Belli kurallara uyarak mutlu bir aşk ilişkisi yürütmek mümkün mü? Uzun süreli ilişkilerde flörtün yeri var mıdır? Sadakat, kıskançlık, güç ve para, aşka nasıl etki eder? İlişkilerde cinselliğin rolü nedir? Aşka nefes aldırmak ne demektir? Uzun soluklu birlikteliklerde dostluk ve aşk dengesini nasıl kurmak gerekir? Mutsuzluk aşk için bir tehdit midir, yoksa onu mümkün kılan itici bir güç mü? Bir de, sahiden, aşkın herhangi bir anlamı var mıdır?

Wilhelm Schmid aşkın doğasına bakarken, bu sorulara cevap arıyor. Felsefeyi psikolojiyle buluşturan ve karmaşık konuları kolay ve gündelik bir dille anlatan Wilhelm Schmid, bu kitapta aşkı arayanlara, onu bulup korumak isteyelere önemli ipuçları veriyor.

‘Aşk’, İletişim Yayınları etiketi ve Tanıl Bora’nın leziz çevirisiyle tüm kitapçılarda.

edebiyathaber.net (19 Mart 2014)

feridun andac 10.tifUsta edebiyatçı ‘Feridun Andaç ile Kısa Öykü Dersleri’ Akademi Ceres‘te başlıyor.

Kısa Öykü Dersleri’nde amaçlanan, öykü yazan/öyküyü düşünen/okuyanların türsel olarak öykü üzerine bilgilenmelerini sağlamak; yapılacak her ders içinde yazdıkları öyküler üzerinde durularak yazma yolu/yöntemi ekseninde bilgiler vermektir.

Ayrıca her hafta bir deneysel yazı konusu/teması verilecek, bir sonraki hafta yazılan metinler üzerine konuşulacaktır.

Okuma önerileri verilerek, hafta için okunması gerekenler belirtileceği atölye 12 hafta (3 ay) sürecek.

Başlama Tarihleri: 26 Mart 2014  15:00-17:00 (gündüz grubu)

4 Nisan 2014 19:00-21:00 (akşam grubu)

Yer: Merkez Mahallesi, Abide-i Hürriyet Caddesi, Üçler Apartmanı, No: 141, K:5, D:9 Şişli – İstanbul

Ayrıntılı bilgi edinmek ve kaydolmak için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (19 mart 2014)

AfişDeniz Çakır, Mert Fırat, Pelin Esmer ve Tayfun Pirselimoğlu gibi ünlü isimler CAVA Enstitü’nün 4. dönem atölyelerinde Ankara’da ders veriyor. 10 Nisan -15 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek sınırlı kontenjandaki atölyelere son başvuru tarihi 10 Nisan 2014.

Sinemanın Usta İsimleri Ankara’da Buluşuyor!

CAVA Enstitü sinema tutkunlarına yeni döneminde; film yapımından senaryoya, oyunculuktan görüntü yönetmenliğine bir çok farklı seçenek sunuyor. 

CAVA Program Yönetmeni Tufan Taştan’ın yürütücülüğünde “Bir Film Yaratmak” sinema atölyesi ile senaryodan kurguya, film dilinden sinematografiye; sinemanın bilgisine, tekniğine ve anlamına dair teorik süreci, pratik olarak film yapımıyla buluşturabilirsiniz… ‘Behzat Ç.’ ve ‘Cinayet’ dizilerinin senaristlerinden Birol Tezcan’ın yürütücülüğünde gerçekleşecek “Düşten Kağıda” senaryo atölyesi ile ‘anlatının söze, sözün kağıda’ dönüştüğü süreci, düşünsel ve biçimsel bir bütün olarak ele alabilir, senaryo yazarlığının tüm serüvenini oluşturan atmosfere adım atabilirsiniz. Ayrıca sinema ve senaryo atölyelerinin danışmanlığını gerçekleştirecek olan Pelin Esmer ve Tayfun Pirselimoğlu’nun deneyimleriyle film yapımına dair pratik süreci keşfedebilirsiniz…

Usta oyuncular Deniz Çakır ve Mert Fırat’ın danışmanlığında, Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Murat Çidamlı yürütücülüğünde gerçekleşecek “Kameraya Oynamak” oyunculuk atölyesi ile dünyaca ünlü senaryolar eşliğinde pratik çalışmalarla ısınabilir, oyunculuğun teorik birikimini uygulamalı olarak kamera önünde öğrenebilirsiniz…

‘Muhsin Bey’, ‘Mum Kokulu Kadınlar’, ‘Arabesk’, ‘Düttürü Dünya’ gibi sinemamızın önemli filmlerinin görüntü yönetmenliğini yapmış olan Aytekin Çakmakçı yürütücülüğünde gerçekleşecek “Görüntünün Dili” görüntü yönetmenliği atölyesi ile uygulamalı olarak yapılacak çalışmalar eşliğinde profesyonel olarak sinema dünyasına adım atabilirsiniz…

Türkiye’nin önemli sinema dergilerinden Altyazı ve Sine-Cine dergilerinin yayın kurullarının koordinasyonunu gerçekleştireceği ve Doç. Dr. Ahmet Gürata, Prof. Dr. Seçil Büker, Prof. Dr. Ruken Öztürk, Prof. Dr. Nejat Ulusay, Gürsel Korat, Senem Aytaç ve Fırat Yücel gibi usta sinema yazarlarının yürütücülüğündeki “Sinema Okur Yazarlığı” eleştiri atölyesi ile dünya sinemasında bir gezintiye çıkabilirsiniz…

Ankara’da Bir Sinema Geleneği

Yapım-eki’nin proje tasarımıyla Ankara’da akademi dışı alternatif bir sinema enstitüsü olarak kurulan CAVA (Cinema and Audio Visual Arts) sinemanın merkezini Ankara’ya taşımaya devam ediyor. CAVA Enstitü Kavaklıdere’deki yeni adresinde katılımcılarına film gösterimleri, okumaları, workshoplar ve proje geliştirmeleri için uygun bir ortam sunuyor. Kontenjanı sınırlı olan 4. dönem sinema atölyeleri 10 Nisan – 15 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek. Programa son başvuru tarihi 10 Nisan 2014.

Detaylı bilgi ve başvuru için tıklayınız>>>

feridun andac 10.tifBir anlatıcı olarak Ferzan Özpetek’i sinemada izlerken, yer/mekân duygusundan insanın yeryüzündeki yaşama/var olma serüvenine dair albenili öyküler anlattığını düşünürüm hep. Belki de, onun filmlerini  zaman zaman dönüp yeniden izleme duygusunu bana veren de budur. Yani, içinde anlatacağı öyküsü olan bir yönetmenin/sinema anlatıcısının  insana/hayata albenili yaklaşımı benim için de bir çekim odağıdır.

Bakın, “fantezi” demiyorum ya da bunun yerine “absürd” kavramını kullanmıyorum.

Bir anlatıcı olarak onun öykülerindeki gerçeklik duygusu; yer/zaman/mekân, bellek, hatırlama, insandan insana gitme, humour, acı (alay), keder, sevinç, aşk, ayrılık, kavuşma, evlilik, burukluk, özlem, bekleyiş, tutunamama, başkalaşma, hiçleşme/şeyleşme gibi izleklerle bezenince, ister istemez onun anlatımcı yanı ve anlatısı sizde etki yarattığı gibi beklentiye de dönüşüyor.

Daha geçen gün, Serseri Mayınlar’ı yeniden izlerken; anlatılan öykünün kurmaca gerçeklik boyutuna, şimdi/geçmiş, yer/mekân, acı/ironi, burukluk/keder uçlanımlarında değerlendirmeye yönelmiş; onun bir anlatıcı olarak düzyazıya ne denli yakın durduğunu düşünmüştüm.

“Kısa Öykü Dersleri”mde John Wells’ın Aile Sırları filminin öyküleme  anlatım retoriği açısından çözümleme notlarımı öğrencilerime aktarırken; Özpetek’in bu filminin öyküsünün de mutlaka kurmaca gerçeklik  ve öyküleme sanatı açısından irdelenmesi gerektiğinin işaretlerini vermiştim.

Buna dair ders notlarımı çıkardığım gün, İstanbul Kırmızısı gelip beni bulmaz mı!

Anlatıcının Yolculuğu

Öyküler anlatmayı görsel bir şölen içinde, kolektif çalışma disipliniyle bize sunan Özpetek’in yazıdaki anlatıcılığı benim için sineması kadar “merak” konusuydu.

istanbul-Kirmizisi_172365_1Anlatısına yaklaşmakta biraz ikircikliydim. Bu ürküntüm “acaba anı mı yazdı” diyeydi!

Öyle ki; bir önceki dersimde öğrencilerime Hollywood’un bilinen/ünlü senaryo danışmanı Robert McKee’nin şu sözlerini aktarmış, hatta altını da iki kez çizmiştim:

Bir kültür dürüst,  güçlü öykü anlatımı olmadan gelişemez. Toplum, tekrar tekrar parlak ama içi boş, sahte öykülerle karşılaştığı zaman dejenere olur. Bizim insan ruhu ve toplumun karanlık köşelerine ışık tutan gerçek taşlamalara ve trajedilere, drama ve komedilere ihtiyacımız var. Aksi takdirde Yeats’in uyardığı gibi ‘merkezi elimizde tutamayız’

Bütün anlatım sanatları anlatıcısının neyi/nasıl anlatacağının bili’sini bekler. Çünkü her sanatçının içgörüsü kendi zihinleştirme sürecini de biçimler.

İşte bu süreçlerden geçerek karşımıza çıkan sanat yapıtının kurucusunu anlarız, ama neyi/nasıl yaşadığını çok da öncelemeyiz; hatta yapıtla aramıza girmesini dahi istemeyiz çoğu kez.

İstanbul Kırmızısı’nı okurken, Özpetek’in sinemacı kimliği ister istemez belleğinizin bir köşesinde belirir.

Kitabı uzun-kısa mesafeli yolculuklarımda okurların ellerinde görmem de biraz o yanından kaynaklanıyordu kanımca!

Gösteri toplumunun bir parçası olan sanatçının “kabul ve ret” arasında bir çizgide durması çok zor.

Yapıtın dolaşıma girmesi, ama kendini saklı tutması, hatta hiç öne çıkmaması “iyi sanat” adına ahlaki bir duruş, bence! Gelin görün ki ülkemizde bunu gerçekleştirmek güç. Çünkü orada varsanız, görünürseniz yapıp ettiğiniz göze gelir. Ama anlattığınız ne? Bunu kimse çok da umursamaz. İşte “iyi sanatçı” bu paradoksu bir biçimde aşandır. Gösteri toplumunun bir parçasına dönüşmeden kendi sözünü edip, yolunu belirleyendir.

Özpetek, benim gözümde biraz böyledir.

Yazdığı kitabın filmlerinin izleyicisine yetirince ulaşması önemli elbette. Ama beni asıl ilgilendiren “hikâye anlatıcısı” bir sinema insanının düzyazıda ne/yi-nasıl anlattığıdır.

ferzan-ozpetek-in-filmleri-ekvador-da-gosterildi-5265303_3546_oPopüler kültürün yarattığı algıyı öyle hemen kırmak mümkün değil. Bir sinemacıdan sinema sanatı/kendi uğraş serüvenine dair  yazılı bir  metin/anlatı beklemek çok doğaldır; zenginleştiricidir de üstelik. Bu anlamda Luis Buñuel’in Son Nefesim, Tarkovski’nin Mühürlenmiş Zaman anlatıları benzersizdir. Ingmar Bergman’ın yazdıklarının edebi birer anlatı oluşunu kim yadsıyabilir?

İşte Özpetek anlatısının önünde beni durduranlardan biri de bu oldu. Çünkü karşımda bir “roman” vardı. Üstelik filmlerinde yaşamdan sürekli beslenen anlatıcı kimliğiyle Özpetek, anlatı sanatını iyi bilen biriydi. Kurmaca gerçekliğin  dilini bilmesinin ötesinde görsel imgelerle yeni bir zaman dili yaratıyordu her filminde.

Anlatının Çağrısı

Bir yolculuk, dönüş anlatısı olarak başlayan roman, öykünün sonraki seyrinin imgelerini/işaretlerini ilk anda sezinletiyor: İstanbul, çocukluk, terkedilen ev, mahalle, bahçe, Roma, aile (baba, anne, kardeşler, teyzeler…)…bırakılmışlık, burukluk, kırılganlık ve sinema…

Bu ön-metin’den sonra iki katmanlı anlatının ilk bölümü başlar. “Kadın”/ “Adam” ekseninde birer sahne/tablo gibi dönüşerek süreduran anlatıda İstanbul yolcusu/gezgini Anna ile Yönetmen’in öyküleri ayrı ayrı anlatılır. Biri bugünde, kentin karmaşasında sürüklenişini yaşar; diğeri de dönüp geldiği çocukluk kenti/semtinde dünle bugün arasında bir iç yolculuğa çıkar. O da aslında bir sürükleniş içindedir. Gelip buluştukları noktada ise kentin o günlerdeki direnişi/eylemleri yaşanan zamanın ruhu olarak anlatıya siner.

Özpetek’in anlatısının çağrısı, (kahramanlarının) imgesel yolculuğu, düşsel kavuşmaları/karşılaşmaları elbette ki kayda değer anlamlar taşıyor. Bu görsel kurmaca ustasının yazınsal dildeki öykü anlatımı gerçeklik duygusuyla bezeli. Ben-öyküsel anlatımla el-öyküsel anlatımı dile taşınan hatırlanan/yaşanan zamanların anlatıcısı kılması, onları içte ve dışta yolculuklara çıkarması, yer yer geriye dönüşlerde anlatının daha baskın/duygusal tınısı daha yüksek ben-öyküsel dokusu bu ikili zamanı ayrıştırdığı gibi, Özpetek’in anlatısal söylemini de “sahih” kılmaktadır.

Anlatıdaki iç-ses/baskın ses durdurulan zamana hükmeden sestir. Anlarsınız ki, anlatıcı bir tınıdan ve görsel imgeden yola çıkar.indirBu da bir zamanlar/çocukluk zamanlarında yiten, ve ansızın çıkıp gelen babanın imgesidir. Onu çağrıştıran bir Venedik gondolu, annenin tutunduğu renk…Açımlanarak süren anlatıda aile sırlarının hatırlanması…

Geçişler, sahneler kurar anlatımında Özpetek. Yazınsal dili de görseldir. Ondaki zaman ve güçlü bir mekân duygusunu öne çıkaran bakış sanki filmlerindeki öykülerle örtüşür. Ve benzersiz “güney” metaforu.

 “Olmuş bir roman mı İstanbul Kırmızısı” derseniz; olabilecek/yazılabilecek  iyi romanlara bir işaret diyebilirim.

Yaşamdan beslenen yazıda neyin anlatılmayacağını biliyor Özpetek. Bu, bir anlatıcı için olmazsa olmaz bir ilkedir.

Anlatı(sı)nın “kahraman”ı “Adam” (yönetmen) onun kimliğine dair özyaşamsal izler taşısa da; orada bile (kısa keserek) anlatısını anı-roman seyrine, bir iç dökmeye dönüştürmüyor.

Gerçi okur(un)da öyle bir beklenti olsa da; anlatı “Ferzan Özpetek kitabı” olmaktan kurtuluyor.

Ferzan Özpetek’ten bir Nedim Gürsel ya da Alessandro Baricco çıkar mı? Kendini yazıya adarsa neden olmasın! Üstelik onu Baricco’ya daha yakın bulurum. Ama sinemanın ondan beklentisi daha fazla sanırım!

Üstelik İtalyanca yazan biri olması iki dildeki beklentileri çok farklı yerlere çekebilir. Bu konudaki seçimini belirleyecek olan da gene yazacağı konulardır eminim. Hele hele duygu dilinde yazmayı öncelerse…

Anlatının Öte Yüzü

İç içe dönüşüp buluşan “Kadın”/ Anna ile “Adam”/Yönetmen öyküsünde yerdeş zaman/mekân kavramı gözetilse de; iki katmanlıBook1anlatıda duygu dili/anlatımı daha yoğun buruk olan “Adam”ın öyküsüdür. Anna’nın öyküsünde turistik merak adına gösterme/anlatma, bu eksendeki bağlanılan-dillendirilen imgeler/mekânlar/yerler “yabancı okur” algısına dönük bir “İstanbul kitabı” kılıyor anlatının bu faslını.

Oysa dönülen/hatırlanan zamanın öyküsündeki çocuklukta yaşanan buruklukların/sevinç ve duygululukların, keşiflerin taşındığı iç-zaman öyküsü okuru daha bir avucuna alıyor. Kendi olan bir anlatıcı. Anna ise parçalanan bir hayatın, sürüklenişin seyrini getiriyor o kadar. Şu da var ki; anlatıyı asıl taçlandıran, iki öyküyü, anlatı katmanını buluşturan “Güneye Doğru” başlı başına bir anlatı senfonisi.

Aşktan ve tutkudan bir gelecek kurma umudunu insanlara taşıyan bir anlatıcının duygu diline tanıklık için okunmalı İstanbul Kırmızısı. Yer yer  kendi çocukluk cennetinize dönerek, burukluk çağlarını hatırlayarak, kırılgan zamanlarınıza özlemle bakarak kendi kentinizin öyküsüne döneceksiniz eminim. Ve belki de kendi unutulan/yaşanan/hatırlanan zamanınızın rengini bu anlatıyla keşfedeceksiniz…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (18 Mart 2014)

hayati_sevmeye_devam_et_kapakBir kazada görme yeteneğini kaybeden Beer’in hikayesini anlatan “Hayatı Sevmeye Devam Et” bir umut masalı… Jaap Ter Haar’ın kitabı, insanın başına zaman zaman kötü şeyler gelse de yaşama sevincini kaybetmemesi gerektiğini anlatıyor.

Beer sıradan bir çocuk… Bir gün bir kaza geçirmesiyle hayatı birdenbire değişiyor. Göme yeteneğini kaybeden Beer, önceleri hayatının sona erdiğini düşünse de zamanla bunun dünyanın sonu olmadığını anlıyor. Başta hastanede tanıştığı üniversite öğrencisi olmak üzere etrafındaki herkes hayatın zorluklarının üstesinden gelmeyi öğretiyor.

1922’de Hilversum’da doğan Jaap Ter Haar, 2.Dünya Savaşı sırasında Hollanda’nın Almanya tarafından işgal edilmesinden sonra Fransa’ya giderek direniş hareketine katıldı. Savaşın ardından İskoçya’da muhabir olarak çalışan yazar “Hayatı Sevmeye Devam Et” kitabıyla aralarında “Goldane Griffel” ve “Buxtenhuder Bullen” ödüllerinin de bulunduğu çeşitli ödüller aldı. Jaap Ter Haar’ın aynı zamanda daha önce Can Çocuk’tan çıkan “Oleg ya da Kuşatma Altındaki Şehir” kitabının da yazarı…

“Hastanede sakin bir öğleden sonrasında sohbet ederken buna benzer şeyler söylemişti, ‘ Beer, gözlerin görmemesine rağmen hala ayrıcalıklı gençlerdensin. Çünkü dünyanın birçok yerinde senin yaşıtlarının yarısı senden çok daha kötü durumda… Ara sıra bunu düşün ve payına beklediğinden daha kötü şeyler düşse de hayatı sevmeye devam et.’”

edebiyathaber.net (18 Mart 2014)

1618341_650609065001513_1366758716_oŞair Kader Sevinç‘in “Kırık Ülke” adlı ilk şiir kitabı Şiirden Yayıncılık tarafından yayımlandı. 

Kitapta şiirlerin yanı sıra şiir üzerine yapılan söyleşiler de yer alıyor. Kitabın arka kapağındaki fotoğraf, ünlü fotoğraf sanatçısı Lütfü Özkök’ün vizöründen çıkma.

Ayrıca Sevinç‘in Nehirler Boyu Yalnızlık adlı mini bir şiir/jazz albümü yayınlandı. Albüm, Sevinç’in aynı adı taşıyan şiirinden bestelenmiş.

Şiirleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan Sevinç, “Şiirden” edebiyat dergisinin yayın kurulu üyeliği görevini yürütüyor. Aynı zamanda Brüksel’de CHP Avrupa Birliği Temsilciliği ve Avrupalı sosyal demokrat partilerin Avrupa düzeyindeki partisi olan PES’in yönetim kurulu üyesidir.

edebiyathaber.net (18 Mart 2014)

  • Kısa cümleler yaz. Her zaman kısa bir cümleyle başla. Dinamik bir dilin olsun. Pozitif ol, negatif olma.
  • Kullandığın dil yaşadığın zamana ait olmalı, yoksa işe yaramaz.
  • Sıfatların aşırı kullanımdan kaçın; özellikle de “harika, büyük, muhteşem, inanılmaz” gibi sıra dışı durumları söyleyenlerinden.
  • Gerçekten yeteneği olan ve söylemek istediği şeyler hakkında samimiyetle hissettiklerini yazan hiç kimse bu kurallara uyarak kötü bir şey yazamaz.
  • Yazabilmek için, ben ilk yazmaya başladığım otel odasındaki o eski yalnızlığımı getiririm hatırıma. Sen de herkese bir otelde kaldığını söyle ama gerçekte başka bir otelde kal. Nerede kaldığını keşfederlerse kırlara, doğaya taşın. Orayı da bulurlarsa gidecek başka bir yerin olsun hep. Bütün gün çalış, o kadar çalış ki, artık yapmayı göze alabileceğin tek şey günlük gazeteleri okumak olsun. Sonra bir şeyler ye, tenis oyna ya da hiçbir şey yapma, yahut yalnızca bağırsaklarını çalıştırmana yarayacak kadar yorulacağın bir işle uğraş ve ertesi gün yeniden yazmaya başla.
  • Yazarlar tek başlarına çalışmak zorundadırlar. Yalnızca sonunda eserlerini bitirince kendilerini göstermeleri gerekir, yalnızca o zaman ama, daha fazla değil. Yoksa New Yorklu yazarlara dönerler. Bir şişenin içinde yaşayan solucanlar gibi, birbirleriyle ve şişeyle olan ilişkilerinden beslenmeye çalışırlar. O şişenin bazen artistik bir biçimi olur, bazen ekonomik, bazen dini bir biçime bürünür. Bir kere şişenin içine düştüler mi, artık hep orada kalırlar. Kendilerini şişenin dışında yalnız hissederler. Kendilerini yalnız hissetmeyi istemezler. İnandıkları şeylerde yalnız olmak onları korkutur…
  • Bazen yazmak bana zor geldiğinde, ihtiyaç duyduğum cesareti bulmak için kendi kitaplarımı okurum ve o zaman onları yazmanın da bana hep zor, hatta bazen imkânsız geldiğini hatırlarım.
  • Bir yazar, eğer gerçekten işe yarar bir yazarsa, betimlemez. İcat eder ya da kendisi kurar; kişisel veya kişisel olmayan bilgilerinden yola çıkarak yapar bunu.

18 Mart 2014

filiz-gaziBelgeselci bir arkadaşla montaj masasında ufak bir tartışma yaşamıştım. “Bu görüntüleri kullanmayalım, kullanmamalıyız” demiştim. Aşırı şiddet örneğiydiler. Rahatsız edici, katlanılması güç. “Bunu yapanlar varsa biz niye çekiniyoruz göstermeye. Ayıp kimin? Niye sakınalım. İzleyecekler, izlemek zorundalar” gibi şeyler söylemişti. Görüntülerin çoğunu kullandık ama hala emin değilim, şiddetin sonuçlarını göstermenin sınırı nasıl, neye göre belirlenmelidir?

Birkaç gün önce Berkin Elvan’ın ölümü ile sosyal medyada Türkiye’de devlet tarafından öldürülen çocukların fotoğrafları geçmeye başladı. Gene aynı duygu, paylaşmalı mıyım? Hâlâ mışıl mışıl uyuyormuş gibi duran, vücudu delik deşik edilmiş bir çocuk fotoğrafını görüp, “geçiyorsak” bir anlamı yoktur o fotoğrafın. Beş dakika sonra gülebildiğime ben tanığım. Lethe, unutma nehri. Unutarak, var olma. Anlaşılabilir.

Hasan Cemal’in Delila’nın günlüklerini yayınladığı kitabın son sayfalarının birinde Delila’nın morgdaki fotoğrafı verilmiş. Bir insanın öldükten sonra mahremiyeti sonlanıyor mu? Ölünün özeli olmaz mı? Kitapçılarda, rafta duran o kitabın içindeki o fotoğraf rahatsız etmeyecek midir yakınlarını?

Emniyet Genel Müdürlüğü, kimsesiz ölülerin olası yakınları için, “kimliği belirsiz ceset sorgulama” sayfasında karşınıza ceset albümünü çıkarıyor. Doğru olanı, bunun için insanların bir odaya kapanarak arama yapacağı yerler olması. Ama öyle değil. Herkese açık. Cesetler ayağınıza getiriliyor. Tanıdığınızı arıyorsunuz ceset albümünden.

Televizyon ekranında mozaiklenen görüntü, sanki olmamış gibi yapmak, sanki “hadi seni görmedik, geç bakalım” demek. Kan,3159_bkopan uzuvlar, göze giren gaz fişeği, göğsü yarıp geçen kurşunlar, yüzün bir kısmının parçalanması… Nice örnekler geliyor da insanın aklına, yazılır mı böyle şeyler? Ama yaşanıyor, yaşanmamış gibi mi yapalım?

Geçmişte yaşanmış ya da yaşanılmıştan kotarılmış berbat trajik bir olayın filmi yapılır. Çok acıklıdır, film boyunca kasılırsınız, mideniz bulanır, gözlerinizi kapar, sesleri dağıtmaya çalışırsınız. Schindlerin Listesi, Kamplumbağalar Uçar, Amerikan Tarihi X, Ajami, Suç Ordusu, Çizgili Pijamalı Çocuk (…) enfes filmlerdir. Enfes, şahane, muhteşem filmler. “Övgü sıfatları, yaşanmış berbat bir olayın ‘şahane’ anlatılmasınadır.” Cümledeki enteresanlığa bakın.

Kentsel dönüşüm sonrası çeşitli sanatsal çalışmalar yapıldı, kitaplar basıldı. Sulukule yıkılmadan önceki fotoğraflar, Tarlabaşı’nda yaşayan insanlardan kareler gösterildi çeşitli sanat galerilerinde. Konusu “mahalle dokusu” olmak üzere romantize edilerek yazılan hikâyeler, fotoğraf altlarını süsledi. Enfes çalışmalardı, güzel çalışmalardı, “mutlaka görülmesi gerekir”li, “mutlaka okunması gerekir”li hani.

Acıklı hikâye arayan yönetmenin, filmini yapmaya karar verdiği olayı bulduğu an gözlerinin parlaması nasıl yorumlanabilir. Gelsin ödüller.İyi ki yaşanmış lan bu olay” diye bir ses duyulur mu içinden? Sahneye çıkan yönetmen, “Bu filmi ‘onlara’ yaptım” niye der? Zaten “onların” değil midir hikâye?

hülya anbarlı_şiddetBir köşe yazarı işkence gören insanları yazar tek tek. Yazı paylaşılır. Şahane yazı, muhteşem, helal olsun, işte bu! …

İşkence görüntülerini ifşa eden gazeteci niye tebrik edilir ve daha garibi niçin teşekkür eder, onu tebrik edenlere. Sahneye çıkıp ödülünü alırken içinde bir utanma hissiyatı belirmez mi, sebebini tam olarak kestiremediği.

Kendi hikâyesinin anlatıldığı bir kitabın satıldığı bir kitapçının önünden geçer yaşlıca bir adam. Bilmez. Yazarı kitabını “onlara, ona” ithaf ettiğini yazmıştır oysaki, daha kitabın ilk sayfasında. Fevkaladedir kitap, muhteşem, enfes, şahane ama kitapta kendi hikâyesinin anlatıldığından haberi yoktur adamın.

Akbank Sanat’ta,  Doğan Yaşat, “Edebiyatı Felsefe ile Okumak” atölyesinde Samuel Beckett’in “Watt”ının son cümlesini okuyor:  “Yazdıklarımda simgesel anlamlar arayanların boynu altında kalsın.” Katılımcılardan biri soruyor az sonra: “Beklenilen Godot, Tanrı olabilir mi?

Sanat, sanatlığıyla kalmayacak illa bizim tarafta. Mesaj aramalar, anlam yüklemeler, onlar, bunlar. Hem de en anlamlı olanının bile sanatsal aşkımızı depreştirmesi dışında bir yararı yokken.

Filiz Gazi - edebiyathaber.net (17 Mart 2014)

intihar_KKK

Édouard Levé, yirmi yıl önce intihar etmiş, belki hayali belki de gerçek çocukluk arkadaşına uzun bir mektup niteliğindeki İntihar’da, hayatı reddeden kahramanının gerçekçi bir portresini sunuyor.

Yetenekleri, arzuları ve duyarlılıklarıyla yazıya taşıdığı kahramanının intihar etmeye karar verip bu eylemi gerçekleştirmesini tüm aşamaları ve en ince ayrıntılarıyla anlatıyor. Kitabı tamamlayıp yayıncısına teslim ettikten sadece on gün sonra ise kendi hayatına tıpkı arkadaşının yaptığı gibi intihar ederek son veriyor.

Kısa ömrü boyunca kurmacayla gerçeği birbirinden ayırmayan Levé, hayatına nasıl son vereceğini hem bir roman, hem de bir anı kitabı özelliği taşıyan İntihar’da anlatıp sonra uygulamasıyla dünya edebiyatının sonsuza dek genç kalacak, kült yazarlarından biri olmuştur.

Édouard Levé, 1 Ocak 1965’te doğdu, 15 Ekim 2007’de intihar etti. École supérieure des scienceséconomiques et commerciales’de işletme okudu. 1991’de resim yapmaya başladı. Soyut resimler yaptıktan sonra bu sanat dalından tamamen vazgeçerek tablolarını yaktı. 1995’te çıktığı iki aylık Hindistan seyahatinden sonra fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Çektiği fotoğraflar önemli dergilerde yer aldı ve bu fotoğraflardan yaptığı seçkiler on kitapta yayımlandı. Dört anlatı yayımlayan yazarın Otoportre adlı yapıtı da Sel Yayınları tarafından yayımlanacak.

edebiyathaber.net (17 Mart 2014)

image00120. yüzyıl Türkiye edebiyatının en önemli yazarlarından Adalet Ağaoğlu, on sekiz yıl aradan sonra yazdığı, Dert Dinleme Uzmanı adlı romanıyla Everest Yayınları’nda.  

Her dönemde içinden geçtiğimiz “Dar Zamanlar”ın yazarıdır Adalet Ağaoğlu; “Dar Zamanlar”da ülkenin ve koşulların biçimlendirdiği bireyin varoluşunu sorgulayan, bir iç konuşma büyücüsüdür.

Yazarın, edebiyat adına söyleyeceği yeni bir sözü yoksa susması gerektiğini savunur. Susması, demlenmesi ve anlaması gerektiğini. İşte tam da bu nedenle yapıtları kült haline gelerek tarihe mal olur, yolumuzu aydınlatır.

Everest Yayınları, yazarın yalnızca yeni romanını değil, tüm eserlerini yayımlayacak.

edebiyathaber.net (17 Mart 2014)

GLGE_E~1“Bir Cinayet Tanığı” konulu Gölge e-Dergi’nin öykü sayısı Berkin Elvan’a ithaf edildi. Bu sayının kapağı Volkan Akmeşe’ye ait.

Öyküler:

Ozan Bayar’dan 70 Milyon,
Alper Kaya’dan Altın Dokunuş,
Soner Işıksal’dan Android Sanatı,
Manolya Küçük’ten Seni Gördüm,
Sevil Bayrak’tan Bir Cinayeti İzlemek,
Murat Başekim’den Cinayeti Gördüm,
Adil Öztürk’ten Cinler Cengi,
Can Çelikel’den Nihilist Canavar,
Ataberk Bozkurt’tan  O’nun Ağzından,
Mümin Can’dan Okyanusun Gözlerine Yolculuk,
Erol Çelik’ten Öfke Raporu,
Pınar Ebru Akbaba’dan Bir Karakol Tanığı,
Gökcan Şahin’den Pozitronik Aşk,
Mehmet Berk Yaltırık’tan Romalı Kalisto,
Altuğ Can Onat’tan Ruh Hırsızı,
Mahmut Kaan Yüksel’den Sessiz Tanık Yoktur,
Arzu Yazıcı’dan Sessizliğin Tanıklığı,
Serdar Burak Yıldız’dan Soluk,
Sadık Yemni’den Baştanık,
Zeynep Esra’dan Sonsuza Kadar,
Mehmet Kaan Sevinç’ten Cinayeti Gördüm

 İllüstrasyonların çizerleri:

Zeynep Zeze, İlker Yatı, Kaan Karacaova, Ömer Kahraman Özçelik, Hüseyin Esen, Başak Çetinkaya, Cem Çevikayak, Ebru Baş, Erdinç Kalafat, Mert Tanır, Nida Yiğitler, Coşkun Kuzgun, Büşra Akbulut, Buğra Batuhan Berah , Hasan Beder, Eren Ersoy, Ömer Gazi Yılmaz, Mehmet Kaan Sevinç ve Gülhan D Sevinç.

Gölge’nin redaksiyonunu Ceren Çalıcı, grafik tasarımını Gülhan D Sevinç yaptı.

Arka kapak çizeri Eren Ersoy

Gölge e-Dergi’yi online okumak için tıklayınız>>>

Gölge e-Dergi arşivi için tıklayınız>>>

Blog için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (17 Mart 2014)

ID-10063311İstanbul Film Akademi’de Çiğdem Varan yönetiminde İletişimde Ustalaşma Atölyesi başlıyor.

Tanıtım metninden:

“Yerçekimi yasasını bildiğinizde elinizdeki bardağı havadayken düşeceğini bile bile bırakmazsınız. Bardak kırılır, hatta içindeki sıvı üzerinize sıçrar. İnsanın kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkileri, yaptığı işi ve hayatın matematiği tıpkı yerçekimi yasası gibi yasalar üzerine kuruludur.  Doğada doğaçlama diye bir şey yoktur. Herşey  birbirine bağlı bir etki – tepki mekanizması içerisindedir. İletişimde ustalaşma atölyesi insan yaşamındaki bu yasaları aktarıp bireyin kendi yaşamında uygulamasını sağlıyor.

İletişimde Ustalaşma Atölyesi şirketlerde mecbur tutulan, sertifika amaçlı, tatlı dilli konuşmayı öğreten bir eğitim değildir. Her bireyin hayatında ihtiyaç duyduğu problemlere çözüm getiren, iş , ilişki kurma, yönetebilme, bozulanı toparlayabilmenin yasalarını öğreten bir eğitimdir. Bu yasalar  tıpkı yerçekimi yasası gibi tüm zamanlarda geçerli olan yasalardır.”

İletişimde Ustalaşma Atölyesinde İşlenecek Konular

İletişimin Gerçeği
İletişimde İllüzyonlar
İletişim Çeşitleri
İnsan Tanıma Sanatı – 1 (Algılama ve Aktarma Farklılıklarımız)
İnsan Tanıma Sanatı – 2 (Huy, Karakter ve Kişilik Özellikleri)
İnsan Tanıma Sanatı – 3 (Beynin Kimyası)

Genel İletişim Stratejileri

İkna Stratejileri
Yönetimsel Boyutta İletişim Stratejileri
Çocuk Eğitiminde İletişim Stratejileri
Bağımlılık Boyutlarında İletişim Stratejileri
Gizli Zıtlıklar Yasası – İlişkilerin Yasası
Karşı Cinsle İlişkiler
Ebeveyn – Çocuk İlişkisi
İlişkilerde Mutluluk
İlişkilerde Güç ve Çekicilik
Üretim ve Tüketim Boyutunda İlişki
İletişimin Yönü – İletişimde Siyah ve Beyaz
İlişkilerde İçine Düştüğümüz Tuzaklar – Oyun
3 Boyutlu İletişim
Sahne ve Sunum Becerileri

Başlangıç Tarihi : 21 Mart 2014 Cuma 19:30

Atölyenin ilk gününe katılmak ücretsizdir.

bilgi@istanbulfilmakademi.com – 0212 224 37 62 / 0530 252 95 75

Valikonağı Cd. Şair nigar sk. No:8 K:2 Nişantaşı/Şişli

edebiyathaber.net (17 mart 2014)

bir_sehri_yok_etmek_1baskiTürkiye’de, ekonomik gelişme ve büyümeyi sağlamak için en büyük koz olarak inşaat sektörü görüldü. Ancak bu sektörün sağlıklı ve kalıcı bir ekonomik büyüme yaratamadığına dair pek çok araştırma ve inceleme görmezden gelindi. Nihayetinde şehirler, inşaat projelerinin arazisi haline geldi. 

Bir Şehri Yok Etmek adlı yeni kitabıyla Emine Uşaklıgil, bu acı verici durumu afişe etmeye İstanbul’dan başlıyor. Önsözde kaleme alınan cümleler, yazarın kitaba bürünen isyanını açık bir dille anlatıyor: “Yaklaşık bir yıl önce İstanbul’un özgün dokusunu, tamamen kaybetme sürecine hızla sürüklendiğini anladım. Bir İstanbullu olarak bu noktaya nasıl ve neden gelindiğini anlamak, anladıklarımı da paylaşmak bana zorunlu göründü. Bu kitaba ilk adım öylece atıldı. Kuşkusuz şehirlerin değişmesi ve evrilmesi kaçınılmazdır. Fakat bu zorunluluk, şehrin yöneticileri ve sakinleri için, pazarlanan bir metadan öte anlam taşımayan şehrin ruhunu da tehlikeye atmış olur. İstanbul’un başına da bu geldi. Kuşaklar boyunca yağmalanan İstanbul’da yap-satçılıktan başka bir model hayal edilemedi. Bugünse yap-satçılık modeli devlet eliyle bambaşka boyutlar kazandı, küresel pazarda hoyratça pazarlanan İstanbul artık şehir olmaktan çıkmak üzere. 

“Kentsel dönüşüm” namı altında İstanbul’un altını üstüne getiren faaliyet, şehri bir şantiyeye dönüştürdü. Bu süreç engel tanımıyor: Yeşil alanlar, ormanlar, tarihî miras, şehrin belleği ve hatta geleceği durmaksızın yağmalanıyor. İstanbul yıkıcı bir depremi bekleyedursun, geçirmekte olduğu dönüşümün etkisi tahrip edici bir depremi aratmayacak nitelikte. Ne var ki zecri tedbirlerin önünü açan Afet Yasası olarak bilinen kanunun asıl amacı inşaata dayalı ekonomik büyüme modelinin önünü açmaktan ibaret. Böyle olunca, ciddi deprem riski altındaki bölgelere pek uğramayan “dönüşüm”ün gerçek deprem tehdidini bertaraf edebilmesi de mümkün değil. Ortaya çıkan tablo açık: “Kentsel dönüşüm” çerçevesinde hayata geçirilen faaliyetler engel tanımıyor. Zira her adımda engelleri bertaraf eden yasal kalkanlar oluşturuluyor. İstanbullular ise kendilerini savunabilecekleri ve seslerini duyurabilecekleri araçlardan yoksun. İstanbul yasalarla şekillendirilmiş bir depremle yıkılırken İstanbul’u İstanbul yapan insanlar İstanbul’un ve bütün şehirlerin mutlak hâkimi TOKİ ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ikilisi karşısında şimdilik çaresiz. 

“Nasıl bir şehir, nasıl bir Türkiye?” sorusuna sadece onlar karar veriyor. Mahallelerini kaybeden bir şehir zamanla kaybolur gider. Çünkü bir mahalle ölürken şehir ona içeriğini veren özgün bir parçasını kaybetmiş olur. 2002’den bu yana İstanbul’da giderek hızlanan yağmalama sürecini anlayabilmek için, yok olma sürecine girmiş olan mahalleleri incelemek gerekiyordu. İstanbul’da olup bitenlerin tamamını kapsayacak bir çalışma olanaksız olduğuna göre, deneme tahtası hüviyetini kazanmış mahalleleri saptamak, mahallelilerle, muhtarlarla sohbet etmek iyi bir başlangıç olabilirdi.” 

Yüzyılların, sayısız medeniyetin, zamanın yadigarı İstanbul’dan geriye ne kalacak? Bunu engellemek mümkün mü? Göreceğiz! 

EMİNE UŞAKLIGİL, Vichy (Fransa) doğumlu. Paris Institut d’Etudes Politiques mezunu. İcra ettiği meslekler muhteliftir. Gazeteci (Ayrıntılı Haber, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, NTVMSNBC internet sitesi), yönetici (Cumhuriyet, IBS danışmanlık şirketi), televizyon ve sinema prodüktörlüğü (Onat Kutlar ile İstanbul Film Ajansı, Mediamiks), internet yayıncılığı (bir dönem internet üzerinden yayınlanan AB Mektubu), sinema işletmeciliği (Alkazar Sineması), simültane çevirmen, çiftçi (Ege’de zeytincilik) ve 2011’de yayınlanan Benim Cumhuriyet’im ile yazarlık.

edebiyathaber.net (17 Mart 2014)

AhmetUmitEdebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, bugüne dek pek alışılmamış bir tasarıyı gerçekleştirdi ve yeni sayısının tamamının hazırlığıyla ilgili bütün sorumluluğu bir yazara, Ahmet Ümit’e teslim etti.

Ahmet Ümit de Notos’un yeni sayısının konusunu “Polisiye Edebiyat” olarak belirledi.

Ahmet Ümit, Pera Müzesi Oditoryumu’nda 17 Haziran Salı akşamı saat 19.00’da yapılacak söyleşide, Notos’un yeni sayısını hazırlama sürecini ve “Bir edebiyat izleği olarak cinayet” konusunu anlatacak, okurlarının sorularını yanıtlayacak.

Bu söyleşide kendisine Notos’un Genel Yayın Yönetmeni Semih Gümüş eşlik edecek.

Pera Müzesi: Asmalı Mescit Mah., Meşrutiyet Cad., No:141, Beyoğlu, 0212 334 99 00

edebiyathaber.net (16 Haziran 2014)

  1. Bir karakterin sevilmesinin nedeni, başarılarından çok denemekten vazgeçmemesidir.
  2. Yazar olarak hoşunuza giden hikayeyi değil, seyirci olsanız ilginizi çekecek hikayeyi anlatmayı deneyin. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır bazen.
  3. Belli bir tema üzerine yazmak önemli olsa da, hikaye sona ermeden o temayı bulmak mümkün olmayabilir.  Sona erince mi? Elbette tekrar yazmanız gerekir.
  4. Bir zamanlar _____ vardı. Her gün, _______ yapardı. Bir gün _______ oldu. Bu yüzden _______. Ve yine bu yüzden, ________. Ve sonunda ________.
  5. Basitleştirin. Odaklanın. Karakterleri birleştirin. Yol ayrımlarını atlayın. Kıymetli eserinizi kaybettiğinizi düşüneceksiniz ama bu manevralar sizi özgür kılacak.
  6. Karakteriniz hangi konularda başarılı? Kendini en rahat hissettiği yer neresi? Tam ters köşeye yatırın. Nasıl başa çıkacağını görün.
  7. Hikayenin ortalarına gelmeden sonunu yazın. Gerçekten; sonlar hep zordur, o yüzden sonu baştan bulmak işinizi kolaylaştırır.
  8. Hikayenizi bitirin. Mükemmel olmasa bile… İdeal bir dünyada hikayeler hep mükemmel şekilde sonlanır, ama bu dünyada değil. Bırakın, boşverin, bir dahaki sefere daha iyisini yazın.
  9. Takıldığınız, ilerleyemediğiniz zaman, hikayede GERÇEKLEŞMEYECEK olan olayları listeleyin. Birçok kez, bu listedeki maddelerden biri sizi tıkanmadan kurtaracaktır.
  10. Sevdiğiniz hikayeleri bir kenara ayırın. Bu hikayeleri sevmenizin sebebi, içlerinde kendinizden bir parça bulmanızdır; hikayeleri kullanmadan önce o parçayı bulmanız gerekir.
  11. Yazmaya başlamak aynı zamanda düzeltmeye başlamaktır. Kafanızdaki mükemmel fikir kağıda dökülmeden kalırsa, onu kimseyle paylaşamazsınız.
  12. Aklınıza gelen ilk fikri eleyin. İkinciyi de, üçüncüyü de, keza dördüncü ve beşinciyi de… Sıradan ve herkesin aklına gelebilecek olanı önünüzden kaldırın. Kendinizi şaşırtın.
  13. Karakterlerinizin fikirleri olsun. Pasif, yumuşak başlı karakterler yazarken size kolaylık sağlar ama okuyanı fena zehirler.
  14. Neden BU hikayeyi anlatmak istediğinizi bilin. İçinizde, başka hikayeleri değil de ille bunu yazmanızı isteyen yanınız hangisi? Sebeplerin kökenine inin.
  15. Eğer yazdığınız karakter siz olsaydınız, böyle bir durumda nasıl davranırdınız? Dürüstlük ve samimiyet inanılması güç durumları inanılır hale getirir.
  16. Riskler neler? Okurun karakterle kendini özdeşleştirebileceği alanlar yaratın. Karakteriniz başarısız olduğunda nasıl davranır, denemeye ne dersiniz?
  17. Hiçbir çalışma boşa değildir. Eğer şu an işe yaramayan bir şeyler yazdıysanız, bırakın, başka bir yönde ilerleyin. Bir süre sonra geri dönüp baktığınızda işinize yarayabilir.
  18. Kendinizi tanıyın: Yapabileceğinizin en iyisiyle “öylesine” yaptığınız arasındaki farkı bilin. Hikaye denemek üzerinedir, vasatı parlatmak üzerine değil.
  19. Karakterlerin başını belaya sokacak tesadüfler harikadır; onları beladan kurtaracak tesadüfler ise hileden başka bir şey değil.
  20. Alıştırma: Sevmediğiniz bir filmin yapı taşlarını sökün. SEVECEĞİNİZ bir film yaratmak adına onları nasıl dizerdiniz?
  21. Hikayedeki durum veya karakterlerle özdeşleşmeniz gerekir, “öylesine” yazamazsınız. “Öylesine” yazmanıza neden olan NE ise onu bulun.
  22. Hikayenizin özünü çıkartın. En ekonomik, en kısa şekilde nasıl anlatabiliyorsanız, oradan yola çıkın ve geliştirin.

Zeynep Heyzen Ateş – edebiyathaber.net (14 Mart 2014)

  • Berna K.DOĞAN - 18/08/2014 - 14:04

    Yazıyı çok beğendim. Heyzen Hanım’a teşekkür ediyorum. Yazanlara müthiş yol gösterici bir yazı.cevaplakapat

headerLogoİngiliz PEN’i, “Gezi Parkı Protestoları” adı altında, “Türkiye’deki ifade özgürlüğü üzerindeki etkisi” alt başlıklı bir rapor yayımladı. 

Türkiye’ye, yazar ve gazetecilere karşı insan hakları ihlallerine son vermesi çağrısında bulunan örgüt; gazeteciler, protestocular ve sosyal medya kullanıcılarının kovuşturma ile hala yüz yüze olduklarını belirtti.

Alev Yaman tarafından hazırlanan raporun İngilizce versiyonu için tıklayınız >>>

edebiyathaber.net (14 Mart 2014)

refikdurbasPEN Şiir Ödülü’ne bu yıl Refik Durbaş layık görüldü. PEN tarafından yapılan açıklamada, “Hayatını emeğin özgürleşmesine adayan ve geniş Türkçe yelpazesiyle özgün bir şiir oluşturan Refik Durbaş’a 21 Mart Dünya Şiir Günü bağlamında bir şükran ifadesi olarak PEN Şiir Ödülü’nü sunmaktan kıvanç duyuyoruz,” denildi.

2014 Dünya Şiir Günü Bildirisi Refik Durbaş’ın usta kaleminden çıkacak.

“Refik Durbaş ve Şiiri” odaklı ödül töreni 21 Mart Cuma 19.00-20.30 saatlerinde İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde yapılacak.

edebiyathaber.net (14 Mart 2014

  • muammer mırsal - 24/02/2015 - 18:58

    Ben, araştırmacı-yazar Muammer Mırsal.Şair Refik Durbaş’ı Edirn’de yapılacak şair Niyazi Akıncıoğlu etkinliğne kouşmacı olarak davet etmek istiyorum.(11Mart 2015 tarihi için)Şair Refik Durbaş ile iletişime geçmek istiyorum,yardımınız için teşekkürler.cevaplakapat

olu-Bir-Adam-Resmetmek_173401_1Ölü Bir Adam Resmetmek, 1974, Cumbria (İngiltere) doğumlu Sarah Hall’in dördüncü romanı; 2009 yılında Man Booker Ödülü’ne aday gösterilmiş ve 2010 yılında Portico Kurmaca Ödülü’nü almıştır.

Ölü Bir Adam Resmetmek; dört sanatçı üzerine kurulu dört ayrı hikayeden oluşan bir roman. Usta ressam Giorgio, ölümünden önce (1960’ların İtalyası), bütün sanat hayatı boyunca saplantılı bir şekilde yaptığı gibi, birkaç şişenin resmini yapmaya başlıyor. Annette, Giorgio’nun öğrencilerinden biri, günbegün görüş becerisini yitirdiğinden henüz farkına varılmadan yok olan bir yetenek. Cumbria’da yaşayan Peter, tanınan bir manzara ressamı, hiç tanımadığı Giorgio’ya mektuplar yazıyor. Sayesinde meşhur olduğu uçsuz bucaksız kayalık arazide sıkışıp kalınca geçmişiyle hesaplaşmaya başlıyor.

Sarah Hall’un yarım bir yüzyılı kapsayan romanı, sanat ve sanatın yaşamımızdaki yeri üzerine sıkı ve parlak bir metin.

edebiyathaber.net (14 Mart 2014)

Latin Amerika Siirleri Antolojisi-KAPAK-1 (1)Şiirimize hem şair hem çevirmen olarak büyük katkıları bulunan, 1992’den bu yana edebiyat alanında akademik çalışmalarını sürdüren Ataol Behramoğlu’nun seçkisiyle 20 ülkeden 60’ı aşkın şairden oluşan günümüz Latin Amerika Şiirleri Antolojisi Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlandı.

Ataol Behramoğlu ve Ebru Yener Gökşenli’nin derleyip çevirdiği Latin Amerika Şiirleri Antolojisi çağdaş Latin şiirinin panaroması niteliğinde.

edebiyathaber.net (14 Mart 2014)

irikiyim_timsah_kapak.inddMidesine birkaç tane çocuk indirmeye kararlı bir timsahın başına gelenleri anlatan “İrikıyım Timsah”ta Roald Dahl, iyinin kötüye karşı direnmesini bilindik esprili ve sivri dilli üslubuyla anlatıyor. “İrikıyım Timsah” aynı zamanda Roald Dahl’ın çizer Quentin Blake’le ilk çalışmaya başladığı kitap…

Çocukları yemek için çeşitli planlar yaptıktan sonra planlarını uygulamaya koyan İrikıyım Timsah’ın aklına, ormanın iyi hayvanlarının ona engel olmaya çalışacağı gelmeyince başına türlü türlü iş geliyor. Dünyaca ünlü yazar Roald Dahl’ın eseri, Celâl Üster çevirisiyle okurlarıyla buluşuyor.

Kuralları hiçe sayan ama zekice yazılmış çocuk kitapları ve büyüklere yönelik korku öyküleriyle çok sevilen bir yazar olan Dahl’ın pek çok kitabı ve öyküsü film, müzikal ve tiyatro oyunu haline getirildi. II. Dünya Savaşı’nda savaş sırasında tanıştığı C.S.Forester’ın özendirmesiyle, orduda çalıştığı yıllarda başından geçen olayları yazmaya başladı. İlk kitabı, Walt Disney için yazdığı Gremlins olan Roald Dahl’ın, Can Çocuk’tan “Charlie’nin Çikolata Fabrikası”, “Matilda” gibi pek çok kitabı bulunuyor.

“İrikıyım Timsah, Şişkopatates’e dişlerini göstererek sırıttı:

Açlıktan içim eziliyor/Zil çalıyor karnım

Şöyle lokum gibi/bir şeyler atıştırmalıyım!

‘Neymiş o lokum gibi şey?’ diye sordu Şişkopatetes.

‘Bil bakalım,’ dedi Timsah. ‘İki bacağının üstünde yürüyen bir şey.’

edebiyathaber.net (14 Mart 2014)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z