Masthead header

Edebiyat Haber’de öykü ve yazıları yayınlanan Onur Çalı’nın ilk öykü kitabı Eksik Yıl, Sıcak Nal Yayınları arasından çıktı.

Kısa öykü türünde verilmiş ürünler arasında dikkati çeken kitapta, yaşamın ayrıntılarına odaklanarak dile getirilmiş bakış açısıyla ve yer yer şiirsel duyarlılığı hissettiren lirizmle yazılmış öyküler bulunuyor. Kısa öykünün çarpıcı dilinin ve çözümlemeci yapısının iyi örneklerinden oluşan bir kitap Eksik Yıl.

Tadımlık:
Şimdi kendimi toparlayıp yeniden işe koyulmam gerek. Sıfırdan başlayıp sağda solda saklanmış kitapları bulmam, e-kitap mafyasına yakalanmadan bir araya getirmem, kendimize yeni bir gök yaratmam gerekiyor. Kendimde yeterli güç ve inanç bulduğumda başlayacağım, şimdilik elimdeki birkaç kitabı okuyor ve resim yapıyorum. Eski kütüphanem gitmiyor gözümün önünden, sürekli onun resmini çiziyorum.
Deşifre oldum, kendime yeni bir kod adı bulmalıyım…
Onur Çalı
1984 yılında Bergama’da doğdu. Ankara’da yaşıyor. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Mütercim-Tercümanlık bölümünden mezun oldu ve Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Bir kamu kurumunda çevirmenlik yapıyor. Ürünleri Yasakmeyve, Bireylikler, Kitap-lık, Akköy, Öykü Teknesi, Radikal Kitap, Ç.N. ve Edebiyat Haber gibi çeşitli dergilerde yayımlandı. İnternet ortamında pArşömen-sanal fanzin’i yayımlıyor.

edebiyathaber.net (26 Ekim 2012)

“Ben barış için mücadele etmek istiyorum. İnsan savaş hizmetini reddetmediği sürece hiçbir şeyin savaşları ortadan kaldırması mümkün olmayacaktır. İnsanın inandığı bir şey, örneğin barış uğruna ölmesi, inanmadığı, örneğin savaş gibi bir şey yüzünden acı çekmesinden daha iyi değil mi? Ders kitaplarımız savaşı yüceleştirmekte, dehşetlerini ise anlatmamaktadır. Bu yöntemlerle çocuklara nefret aşılanıyor. Ben onlara barışı öğretmek istiyorum, nefreti değil; sevgiyi öğretmek istiyorum, savaşı değil!”

Albert Einstein

İnsanlığın ufkunu sınırsız dehasıyla sürekli zorlayan Einstein ile insan ruhunun en kuytu köşelerine sızmayı başarmış Freud’un “militan bir barışçılık için savaşmak” zorunluluğunu dillendirdikleri bu mektuplar, savaşın yıkımlarından ders almayıp daha beter felaketlere kürek çeken yolunu şaşırmış tüm “homo sapiens”lere akıllarını başlarına devşirmeleri konusunda -ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyan- bir uyarıdır.

Çok sevgili Bay Freud,

Gerçeği bulma özlemi sizde başka bütün özlemleri nasıl bastırıyor, şaşılacak şey. Savaş ve yoketme güdülerinin insan ruhunda sevgi ve yaşama gücü ile nasıl içice girmiş olduğunu su götürmez bir açıklıkla ortaya koyuiyorsunuz. Ama, inandırıcı açıklamalarınızdan bir de şu büyük amaca ulaşma özlemi çıkıyor ortaya: İnsanın iç ve dış bütün savaşlardan kurtulması. Bu büyük özlemde, çağlarının ve uluslarının üstüne çıkan, düşünce ve ahlâk alanında birer yol gösterici olarak saygı gören bütün büyük insanlar birleşir. İsa’dan Goethe’den Kant’a kadar hepsinde bu kurtuluş özlemi vardır. Her ne kadar insanlar arasındaki ilişkileri düzenleme istekleri pek gerçekleşmiş değilse de, yalnız bu türlü insanların bütün dünyaca birer önder sayılmış olmaları anlamlı bir gerçek değil mi ?

Şuna inanıyorum ki, çalışmalarıyla yol göstericilik yapan üstün insanlar – dar bir alanda da olsa – aynı ülküyü büyük ölçüde paylaşmaktadırlar. Ne var ki, politik gelişim üzerinde pek etkileri olmuyor. Ulusların kaderini çizen bu alan hemen hemen kaçınılmazcasma dizginsiz ve sorumsuz politika adamlarına bırakılmış görünüyor.

Politik önderler ve yönetimler yerlerini ya zorbalığa, ya da yığınların oyuna borçludurlar. Ulusların düşünce ve ahlâkça yüksek bölüklerinin temsilcisi sayılamazlar. Ama, seçkin aydınlar, bugün halkların tarihi üzerinde doğrudan doğruya hiç bir etkide bulunamıyor; oraya buraya dağılmış bulunmaları günün sorunlarının çözümlenmesine doğrudan doğruya katılmalarına engel oluyor. Yaptıkları ve yarattıklarıyla yetilerini ve iyi niyetlerini göstermiş olanların kendiliklerinden bir araya gelmesi, dünyaya bir değişiklik getiremez mi dersiniz? Üyeleri birbirleriyle sürekli düşünce alışverişi içinde bulunacak olan bu uluslararası birleşme, tutumlarını basında ortaya koyarak, imzalarının sorumluluğunu yüklenerek, politik sorunların çözümü üzerinde önemli ve uyarıcı bir etki sağlayabilir.

Bilim akademilerinde de raslanan insan yaradılışının eksikliklerinden doğan sakıncalar burada da görülecektir şüphesiz. Ama, yine de öyle bir çabaya girişmek yerinde olmaz mı? Doğrusu ben, böyle bir işe girişmeyi büyük bir ödev sayıyorum. Böyle bir yüksek aydın topluluğu kurulunca, sistemli olarak dinsel kurumları da savaşa karşı harekete geçirmeye çalışmalıdır. İyi niyetleri bugün acı bir boyun eğme ile felce uğrayan bir kişiye içten destek olurdu. Düşünce ürünleriyle yüksek bir saygınlığa ulaşmış olan kişilerin kurduğu böylesi bir topluluk, Milletler Cemiyetinin güçleri için değerli bir dayanak olacaktır.

Bu düşüncelerimi, dünyada herkesten çok size sunuyorum, çünkü, siz isteklere herkesten daha az kapılırsınız ve sizin yargınız ciddiliği en ağır basan bir sorumluluk duygusuna dayanmaktadır.

Albert Einstein

Niçin Savaş? Einstein ile Freud’un Yazışmaları” adlı kitaptan alıntıdır.

  • Gülşen Kofoğlu - 14/07/2013 - 21:50

    Etkilendim.cevaplakapat

  • Puslu Kıta - 09/09/2013 - 14:31

    Gerçekten daha önce okumadığımız türdendi teşekkürler.cevaplakapat

Önümüzde hem Kurban Bayramı hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı var. Dolayısıyla uzun da bir tatil söz konusu. Tatil ve bayram hazırlıklarının sonuna yaklaşılan şu günlerde alışverişin bir parçası da kitaplardı.

Tatile çıkan kitap severlerin valizinin, tatilini evinde geçirecek olanların başucunun olmazsa olmazlarından biri…

Peki ne okuyacaksınız? İşinizi kolaylaştırmak için Milliyet,  yazarlara, sanatçılara ve eleştirmenlere “Bayramda ne okuyalım?” sorusunu yöneltti.

 *Elif Şafak, Semih Gümüş’un “Yazar Olabilir Miyim: Yaratıcı Yazarlık Dersleri” kitabı önemli bir inceleme kitabı . Ve tabii ki Yaşar Kemal “Çıplak Deniz Çıplak Ada” ile Zizek’ten “Yamuk Bakmak”ı tavsiye ederim.

* Ömer Türkeş Tarihsel toplumsal gerçeklikle edebiyat ilişkisini çok iyi kurduğu için Javier Cercas’ın “Salamina Askerleri”ni öneriyorum.

* Hakan Günday Şule Gürbüz’ün “Zamanın Farkında”sı her ne kadar bir öykü kitabı olsa da, her öykü ayrı bir roman gibi…

* Selçuk Demirel İhsan Oktay Anar’ın “Yedinci Gün”ü. Anar, eşi benzeri olmayan birisi. Bir diğer kitap ise Hasan Cemal’in “1915: Ermeni Soykırımı”.

* Ümit Ünal Gabriel Garcia Marquez’in “Anlatmak İçin Yaşamak”ı. Çok güzel, tavsiye ederim.

* Komet Memduh Şevket Esendal’ın bütün hikâyelerini tavsiye ederim.

Ahmet Ümit Tanpınar’ın “Huzur”unun bizim kültürümüzü anlattığı için öneriyorum.

* Yekta Kopan Yeni bir edebiyatçı ve yeni bir kalemle tanışmak isteyenler için: Pelin Buzluk, “Deli Bal” ve “Kanatları Ölü Açıklığında”.

* Murat Uyurkulak Türkçe şöleni çekmek için Birgül Oğuz’un “hah”ı; delici-delice bir hikâyeye tanıklık etmek için Laurent Seksik’in“Stefan Zweig’ın Son Günleri”.

* Görgün Taner Tomris Uyar’ın günce kitabı “Sesler, Yüzler, Sokaklar”. Hepimizin 80’li yılları iyi anlamaya ihtiyacımız var. Diğer kitap ise İlber Ortaylı’nın “1923-2023” kitabı.

* Filiz Ali Hülya Uçansu’nun “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları”nı tavsiye ederim.

İlber Ortaylı Carter Vaughn Findley’in “Modern Türkiye Tarihi”. Bu çocuğun bir özelliği var; Amerikalı Türkologların aksine Türkiye’yi iyi biliyor.

* Sumru Yavrucuk Hillary Jordan’ın “Uyandığında” adlı kitabı ve İhsan Oktay Anar’ın “Yedinci Gün”ü…

* Nazan Ölçer SSM’de Monet sergisini yapıyoruz. Monet ile ilgili pek çok kitap var; öyle bir sanatçı da kolay kolay gelmez Türkiye’ye.

* Taha Akyol Balkan Savaşı’nın 100. yılındayız. Bu sebeple Richard Hall’ın “Balkan Savaşları” (Homer Kitabevi) kitabını tavsiye ederim.

* Zülfü Livaneli Yaşar Kemal’in “Çıplak Deniz Çıplak Ada” romanı büyük romancımızın elinden çıkan gerçek bir başyapıt.

* Nazlı Eray Stefan Zweig’ın “Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar” kitabı bence bayramda okunacak kitaplardan.

* Kezban Arca Batıbeki Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni 2 dilde anlattığı “Şeylerin Masumiyeti” kitabı, gerek görüntüsü gerekse içeriğiyle ilgimi çekti.

Milliyet – 24 Ekim 2012

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1-2 Kasım 2012 tarihlerinde “Metin Tespitinden Metinsel Eleştiriye” uluslararası sempozyumunu düzenliyor.

1 Kasım 2012 Perşembe
09.30 Açılış
Rektör Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu
Açılış Konuşması
10.15 – 10.30 Ara
I. Oturum
Oturum Başkanı Mehmet Fatih Köksal
10.30 Mertol Tulum
“Metin Neşrinin Genel Problemleri”
10.50 İnci Enginün
“Yeni Türk Edebiyatı Metinlerinin
Neşriyle İlgili Meseleler”
11.10 Nihat Öztoprak
Marmara Üniversitesi
“Hakemli Akademik Dergilerde Editörlük Meselesi”
11.45 – 13.30 Öğle Yemeği
II. Oturum
Oturum Başkanı Zehra Toska
13.30 Walter Andrews, Mehmet Kalpaklı
University of Washington, Bilkent Üniversitesi
“Osmanlı Şiirinin Yaşadığı Yer Olan Meclis:
Kökenleri ve Sosyal Uygulamalar”
13.50 Gülşah Taşkın
Koç Üniversitesi
“Kişisel Bir Anlatıda Padişah Algısı:
Arz-ı Hâl ü Sergüzeşt-i Gilanî ve
Kanunî Sultan Süleyman”
14.10 Erol Köroğlu
Boğaziçi Üniversitesi
“Bir Süreci Şeyleştirmek:
Filoloji, Metinsel Eleştiri ve Okumanın
Değişen Doğası”

III. Oturum
Oturum Başkanı Nihat Öztoprak
15.00 Saliha Paker
Boğaziçi Üniversitesi / Okan Üniversitesi
“Telif Kavramı Üzerine”
15.20 Emel Kefeli
Marmara Üniversitesi
“Edebiyat İncelemelerinde Disiplinlerarası Yaklaşımlar:
Géocritique”
15.40 Halim Kara
Boğaziçi Üniversitesi
“Modern Türk Edebiyatı Tarihinde
Dönemleştirme Meselesi”
16.15 – 16.30 Ara
IV. Oturum
Oturum Başkanı İnci Enginün
16.30 Ömür Ceylan
İstanbul Kültür Üniversitesi
“Klasik Şerh Metinlerinin Neşrinde Karşılaşılan
Sorunlar ve Öneriler”
16.50 Murat Umut İnan
“Şirazlı Hafız’ı Ahmed Sudi’nin
Şerh-i Divan-ı Hafız’ından Okumak:
Şerh, Şarih ve Eleştiri”
17.10 Cemal Demircioğlu
Okan Üniversitesi
“Çeviribilim Bakış Açısıyla
Eski Türk Edebiyatı Sahasında
Tercüme Eserlerin Değerlendirilmesi
Üzerine Bir Tartışma”

2 Kasım 2012 Cuma
I. Oturum
Oturum Başkanı Ömür Ceylan
09.15 Selim Sırrı Kuru
University of Washington
“Yazma Mecmualarda Bulunan Kısa Eserlerde
Kişisellik ve Bu Eserlerin Yayılımı Üzerine Gözlemler”
09. 35 Sebahat Deniz
Marmara Üniversitesi
“Şiir Mecmuaları Metinlerinin Kurulması Meselesi”
09.55 Mehmet Gürbüz
Bozok Üniversitesi
“Cönkler ve Mecmualar Üzerinden Osmanlı
Toplumunun Şiir ve Şair Tercihlerine
Bir Bakış Denemesi”
10.30 – 10.45 Ara
II. Oturum
Oturum Başkanı Nüket Esen
10.45 Nuran Tezcan
Bilkent Üniversitesi
“Aşk Mesnevilerinin Kurgusu Bağlamında Şeyh
Galib’in Hüsn ü Aşk’ı”
11.05 Nur Gürani Arslan
Boğaziçi Üniversitesi
“Yeniden Yazma: Hüsn ü Aşk Örneği”
11.25 İ. Hakkı Aksoyak
Gazi Üniversitesi
“Edebiyat Tarihinin Yazılmasında Farsça Divanların
Önemi: Antepli Aynî’nin Farsça Divan’ı Örneği”
12.00 – 14.00 Öğle Yemeği

III. Oturum
Oturum Başkanı Emel Kefeli
14.00 Mehmet Fatih Köksal
Ahi Evran Üniversitesi
“Metin Neşrinde Aparat Birliğine Doğru:
Öneriler”
14.20 Cihan Okuyucu, Sadık Yazar
Yıldız Teknik Üniversitesi, Medeniyet Üniversitesi
“Dikkatli Bazı Müstensih veya
Müstensih-Yazar / Şairlerin İsim Tamlaması ve
Bazı Ses Değişikliklerini Gösterme Gayretleri”
14.40 Orhan Bilgin
29 Mayıs Üniversitesi
“Yazmalarla İlgili Birtakım Istılahlar”
15.15 -15.30 Ara
IV. Oturum
Oturum Başkanı Orhan Bilgin
15.30 Esat Harmancı, Gülçin Tanrıbuyurdu
Kocaeli Üniversitesi
“Bir Uzmanlık Alanı Olarak
Metin Tamiri Meselesi”
15.50 Arzu Atik, Fatma Büyükkarcı Yılmaz
Boğaziçi Üniversitesi
“Otobiyografik Metinler Olarak 19. Yüzyıl Divanları”
Kapanış

Ahmet Cemal, “Neredeyse çevrilemez” denilen Vergilius’un Ölümü‘nü 40 yıllık bir çalışmayla Türkçeleştirdi. Kitabın orijinali 18 satırlık tek bir cümleyle açılıyor.

Vergilius’un Ölümü, 20’nci yüzyılın  en büyük yazarlarından  Avusturyalı yazar- filozof Hermann Broch’un başyapıtı ve “neredeyse çevrilemezliği” ile ünlü. Broch’un 1935’te yazmaya başladığı kitap, batı edebiyatında ve roman düzleminde sanata yöneltilmiş en temel ve aynı zamanda en acımasız sorgulamalardan biri olarak anılıyor.

1945’te yayınlanışından kısa bir süre sonra edebiyat dünyasında büyük bir ilgi uyandıran ve 20’nci yüzyıl edebiyatının şaheserlerinden biri olarak nitelendirilen Vergilius’un Ölümü’nü, Ahmet Cemal, çevirdi. Yaklaşık 40 yıllık bir çalışma sonucu Türkçe’ye çevrilen ve İthaki Yayınları tarafından piyasaya sürülen eser, Almanca orijinal metninde 18 satırlık tek bir cümle ile açılıyor. Ahmet Cemal’in, çevirisini tamamlayabildiği takdirde kendini çevirmen sayacağını ifade ettiği eser, roman türünün başyapıtlarından biridir.

YAZARA DAİR

Hermann Broch,  1886’da Viyana’da doğdu. Babasının isteği üzerine aldığı mesleki eğitimini, 1907’de tekstil mühendisi olarak tamamladı. İlk edebi yayının tarihi 1913’tür. 1927’de yöneticilik yaptığı babasının fabrikasını satıp matematik, felsefe ve psikoloji öğrenimi görmeye karar verdi. İlk romanı DieSchlafwandler yayımlandığında 45 yaşındaydı. 1938’de Avusturya‘da Gestapo tarafından tutuklandı. James Joyce ve arkadaşlarının girişimi sayesinde ABD’ye iltica etti. Aynı yıl yazmaya başladığı Vergillius’un Ölümü 1945’te, bir başka önemli yapıtı DieSchuldlosen 1950’de yayımlandı. 30 Mayıs 1951’de New Haven’de öldü.

24 Ekim 2012

Fransa, 29 Ekim Pazartesi günü Paris’te düzenlenecek törenle, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’a Legion d’honneur liyakat nişanı verecek.

Törende Pamuk’a liyakat nişanını Fransa adına Kültür Bakanı Aurelie Filippetti takdim edecek.

Pamuk, cumartesi ve pazar günü Louvre müzesinin genişletilmiş İslam sanat eserleri bölümünde Fransız edebiyat severlerle buluşacak.

Pamuk, cumartesi günü ”Şeylerin Musumiyeti” isimli kitabı için düzenlenen konferansa katılacak. Yine aynı yerde pazar günü yazarın ”Öteki Renkler”isimli kitabı için ayrı bir konferans düzenlenecek.

24 Ekim 2012

Everest Yayınları’nın “Gizli Romancılara” şans tanımak ve Türk edebiyatına yeni isimler kazandırmak amacıyla bu yıl yedincisini düzenlediği Everest Yayınları İlk Roman Yarışması’nın sonuçları belli oldu.

Cemil Kavukçu, Semih Gümüş, Müge İplikçi, Erendiz Atasü ve İnci Aral’dan oluşan seçici kurul, Mahmut Ercüment Cengiz’in Gırnatacı adlı romanını ödüle layık buldu.

Gırnatacı,Kasım ayı içinde Everest Yayınları tarafından yayınlanacak veMahmut Ercüment Cengiz’e ödülü, 17 Kasım tarihinde Tüyap Kitap Fuarı’nda Büyükada Salonu’nda saat:14:00-15:00’te düzenlenecek törenle verilecek.

 Mahmut Ercüment Cengiz kimdir?

1958 yılında Çatalzeytin’de (Kastamonu) doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamladı. 1976 senesinde Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesine başladı. 1983’de tıp doktoru, 1989’da Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı oldu. Ercüment Cengiz, çalışmalarına Güven Hastanesi ve kendisine ait olan Kadın Hastalıkları Doğum ve İnfertilite kliniğinde sürdürmektedir. Evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

24 Ekim 2012

Eserleri 160’ı aşkın ülkede yayınlandı, 73 dile çevrildi, 100’den fazla uluslararası edebiyat ödülü kazandı, dünya genelinde 140 milyondan fazla sattı ve Twitter ile Facebook’ta 13,5 milyon takipçisi var.

Paulo Coelho’nun başarıları bu kadarla da kalmıyor. Brezilya’nın en çok satan yazarı ve Brezilya Edebiyat Akademisi’nin 21 numaralı üyesinin 22. kitabı Akra’da Bulunan Elyazması’nı ölümle burun burunayken yazdı ve yayımladı.

Hayati tehlike atlatarak damar tıkanıklığı ameliyatı olan yazarın bu ameliyattan sonraki ilk kitabı Akra’da Bulunan ElyazmasıCan Yayınları, 65 yaşına tamamen sağlığına kavuşan Coelho’yla e-kitaptan farklı dinlerin böldüğü insanlara, eleştirmenlerden milenyum gençliğinin işe yaramazlık sendromuna kadar pek çok şeyi konuştu.

“Ölürsem mutlu öleceğim”

Kitaplarınızda gerçeği ve kurguyu iç içe geçirmek konusunda ustasınız. Akra’da Bulunan Elyazması’nın ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu?

Gerçeği yorumlamanın bin türlü yolu var. Gerçek ve kurguyu ayırt etmek sadece yazar için değil, herkes için zor. Gerçek olduğuna inandığımız, ama çoğu kez kurgu olabilecek bir bilgi bombardımanı altında yaşıyoruz. Akra’da Bulunan Elyazması’nın temelinde değerler var ve değerler asla kurgu değildir. Değerler zamanın ötesindedir. Kitabımın amacı değerleri açıklamak veya betimlemek değil, bin yıl önceki soruların hâlâ geçerli olduğunu, hem bin yıl önce hem de günümüzde nasıl açıklandıklarını göstermek.

“İstenmeyen” –yani ölüm– bu kitapta birçok kez karşımıza çıkıyor. Bunun geçtiğimiz sene yaşadığınız sağlık probleminin sizde yarattığı korkuyla alakası var mı?
Doktorum 30 Kasım 2011’de bana öleceğimi, İstenmeyen’in beni almaya geleceğini söylediğinde düşünmeye fazla vaktim olmadı. Ya hemen ameliyat olacaktım ya da ölecektim. İki gün sonra bir operasyon geçirdim. Operasyondan bir gece önce yattığım yerde şöyle düşündüm:“Ne yapalım, ölürsem mutlu öleceğim! İstenmeyen geldi ve Manuel Bandeira’nın şiirindeki gibi evi tertemiz, masayı derli toplu, her şeyi yerli yerinde buldu. Yaşamam gereken her şeyi yaşadım. Daima sınırlarımı zorladım. Harika bir gençlik yaşadım, çünkü hippie zamanlarına denk geldi, oysa bugün her şey çok farklı ve insanlar çok daha temkinli. Ben son derece temkinsizdim ve bunun faydalı bir özellik olduğunu düşünüyorum. Geceleri sevdiğim ve daima seveceğim kadının yanında uyuyorum. Ve hayalini kurduğum işte, yani yazarlıkta nihayet başarıya ulaştım. Öyleyse, İstenmeyen yarın kapımı çalarsa buyursun gelsin.”

Akra’da Bulunan Elyazması yaşamlarımızı etkileyen değerleri sorguluyor… Kıpti sizin ikinci benliğiniz mi? Kıpti’nin sözleri sizin mirasınız mı?

Benim mirasım Kıpti’nin sözleri değil, eserlerimin tamamıdır. Ama Kıpti’nin ikinci benliğim olduğu doğru, gerçi o benden daha bilge, ben o kadar da bilge değilim. Yazar yazdığı sırada transa girer, Simyacı’da “dünyanın ruhu” adını verdiğim şeyle bağlantı kurar. Bu kitap Halil Cibran’a ve günümüzde ne yazık ki unutulan Ermiş adlı kitabına bir saygı duruşu niteliğindedir.

Akra’da Bulunan Elyazması’nda Manuel Banderia’dan, Shakespeare’den ve İncil’den alıntılar mevcut. Bu kitapları sıklıkla okuyor musunuz? Başucunuzdan eksik olmayan kitaplar hangileri?

Başucumdan asla eksik olmayan tek şey Kindle’ım. İçinde habire tekrar okuduğum Jorge Luis Borges ve İncil gibi kitaplar var. William Blake’i de çok seviyorum. Bence okunan kitaplar insanın kafasında “seyahat eder”. Okunmaktan yıpranmış bir kitabımı gördüğümde müthiş sevinç duyarım, çünkü kitabın birçok kişi tarafından okunduğu anlamına gelir. Tekrar tekrar okuduğum fazla kitap yok, ama çok kitap okurum. Bana göre okumak dünyadaki en büyük zevklerden biridir.

“Dünya dinsel fanatizme doğru kayıyor”

Günümüz dünyası da tıpkı kitaptaki Kudüs gibi maddi ve ahlaki bir kriz yaşıyor. Kitabınızda da sorduğunuz, “Her şey mahvolduktan sonra geriye hangi değerler kalır?” sorusunu nasıl cevaplıyorsunuz?

Gereken tek değer cesarettir. Cesaret olmadığı takdirde kitabımda değindiğim diğer değerlere başvurulur. Akra’da Bulunan Elyazması’nı yazmaya karar verdiğimde günümüzde kimsenin cesaret ve cüret göstermediğini, herkesin oturduğu yerde keyif çattığını düşündüm. Maddi krizlere ve ahlaki değerlere pek “itibar göstermem”. Bence bazı insanları diğerlerinden daha muhafazakar ve katı yapan da tam bu cüretkârlık korkusu; Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman olmaları fark etmez. Temelde dünya dinsel fanatizme doğru kayıyor. Musevilerin bir kanunu, “Komşunun sana yapmasını istemediğini sen de komşuna yapma,” diye buyurur. Saygı duyulması gereken en önemli ahlaki değer, altın kural işte budur. Kitabımda mekân olarak Kudüs’ü kullanmaktaki amacım, insanın kendi değerlerini dayatmadan komşusuyla huzur içinde yaşamasının gayet mümkün olduğunu göstermekti.

Kıpti kitapta, “Kaybettiğimiz şey bir mücadele de olsa, sahip olduğumuzu sandığımız şeyler de olsa hüzne kapılırız. Fakat çok geçmeden hepimizin içinde bulunan o esrarengiz gücü keşfederiz,” diyor. Sizin hayatınızda en büyük dönüşümü tetikleyen mağlubiyet hangisiydi?

Beni en çok kamçılayan mağlubiyetim, asla yazar olamayacağımı, hayalimi asla gerçekleştiremeyeceğimi düşünmemdi. 39 yaşındaydım ve kendimi mağlup görüyor, hayalimin imkânsız olduğunu zannediyordum. İlk mağlubiyet anım buydu. Kısa bir süre sonra Santiago Yolu’nu yürüdüm ve derin bir değişim geçirdim. Santiago de Compostela’ya vardığımda aklımda iki şey vardı: birincisi, yol burada bitmiyor, başlıyordu; ikincisi, her şeyi bir kenara bırakıp kendimi yazmaya adayacaktım. Başarılı olup olmayacağımı bilmiyordum, ama yolun başlangıcında olduğum gibi mağlup halde yaşamaya devam edemezdim. Ve Tanrıya şükür (Tanrıya ve cesurların Tanrısına) bulunduğum yere gelmeyi başardım. Yine de daha gidecek çok yol var, henüz yolumun sonuna gelmedim. Bence bir yazar için yolun sonu ancak öldüğünde gelir. Daima yazacak yeni bir kitabı vardır.

Kıpti başarıyı, “her gece başımızı yastığımıza koyduğumuzda huzurla uyuyabilmektir,” şeklinde tanımlıyor. Size göre başarı nedir?

Başarı her gece başımızı yastığımıza koyduğumuzda huzurla uyumaktır. ‘İstenmeyen’ karşımıza dikildiğinde ona şöyle diyebilmektir: “Alnımın teriyle mücadele ettim ve inanmaktan asla vazgeçmedim, yapmak istediklerimi yaptım ve her şeyi gerektiği gibi yerine getirdim. Çok hatam oldu, çok doğrum oldu, ama İstenmeyen kapımı çaldığında ruhum huzur içindeydi.”

E-kitabın büyük destekçilerindensiniz. Eserlerinin tümünü Kindle için uyumlu hale getiren ilk Brezilyalı yazar sizsiniz ve e-kitapları ücretsiz indirme taraftarı olduğunuz için edebiyat camiasında büyük bir tartışma yarattınız. Bu duruşunuzdan dolayı hiç eleştiri aldınız mı?
Bence yazarlar olan biteni pek anlamıyorlar ve Van Gogh sendromundan mustaripler: “Öleceğim ve insanlar sanatımı keşfedecekler,” diye düşünüyorlar ve çok yanılıyorlar. Gerçek dünyaya adapte olmadıkça hayatta kalmaları mümkün değil. Kısa bir süre önce (İngiliz gazetesi) The Guardian’da okuduğum bir röportajda benim yalnızca zengin olduğum için böyle davranabildiğim söyleniyordu, ki bu pek doğru sayılmaz. Yazmaya başladığımda en çok arzuladığım şey yazdıklarımın okunmasıydı. O dönemde de e-kitap var olsaydı elbette desteklerdim.

Günümüzde dijital dünyayla ve bu dünyanın yarattığı imkânlarla en fazla iç içe olan yazarlardan birisiniz. Kitabınız da sonradan papirüslere geçirilerek ölümsüzleşen sözlü geleneğe dayanıyor. Sizce iletişim söz konusu olduğunda eskiyle yeninin bir arada yaşaması mümkün müdür? Kitabın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Kitabın geleceği başka platformlarda yatıyor. Yani hem elektronik desteğe sahip olacağız, hem de sosyal ağların desteğine, birçok yazma yöntemimiz olacak. Ama kitabın varlığı asla sona ermeyecek. Günümüzde yazarın önünde çok daha büyük bir olasılıklar yelpazesi var, bu olasılıkların değerlendirilmesi gerekiyor, ama hiç değerlendirilmiyor. Daha doğrusu, nerd’ler tarafından değerlendiriliyor, entelektüellerse edebiyat öldü diye yakınıp duruyor – ki bu hiç de yeni bir haber sayılmaz, sürekli bundan yakınırlar. İnsanın merak duyması, yeniliklere William Blake’in dediği gibi masum bir gözle bakması lazım. Keşfettiğimde muazzam bir keyif aldığım sosyal ağ çok geçmeden benim için son derece kullanışlı bir araca dönüştü. Demek ki eskiyle yeni birlikte yaşayabilmekle kalmaz, ayrılmaz bile sayılabilirler. Yeni teknolojiler ve sözlü gelenek birlikte yaşayabilir ve yaşamalıdır da. Bloglarımda ve gönderilerimde çocukluğumdan bugüne öğrendiğim öykülere yer vermeye özen gösteriyorum, düşünceleri aktarmanın en iyi yolu budur. Edebiyat derin bir biçimsel dönüşümden geçiyor. Kutsanmış entelektüeller diyebileceğimiz kitlenin büyük kısmı bunu göremiyor. Bir süre önce Umberto Eco’nun bir röportajında başta iPad’e karşı olduğunu, ama satın alınca bayıldığını söylediğini okuyup çok şaşırdım. Bence bunun bilinmeyenden korkmakla, sadece teknolojiden değil başka şeylerden de korkmakla alakası var. Böyle masumane davranışlara, böyle akıl kamaşmalarına, ya da Manuel Bandeira’nın deyimiyle akıl aydınlanmalarına açık olmalıyız.

Sizi bu kitabı yazmaya iten neydi?

Okurlarımın yorumlarında değerler eksikliği diyebileceğim büyük bir boşluk dikkatimi çekmekteydi. Okurlarımın çoğu genç, bense 65 yaşında olduğumdan gençlere nasıl davranmaları gerektiğini öğretme hakkını kendimde bulmuyorum, bu yüzden kurgunun gücüne başvurdum. Böylece geçen sene Wilkinson’un oğlunun bana gönderdiği elyazmasının bir kopyasından faydalanmaya karar verdim ve elyazmasını bir öyküye harmanlamaya çalıştım. Bahsettiğim elyazmasından yalnızca kısa parçalar okumuş olsam da gençliğin bir kısmını etkisi altına almışa benzeyen bu işe yaramazlık hissiyle mücadele etmeye yarayacak bir şey yazmak için gerekli ilhamı aldım.

Bu kitap zaten hazır olan başka bir kitabın yerine mi geçti?

Evet, uzun süredir bilgisayarımda hazır duran başka bir öyküm vardı. Böyle olması iyiye işaret değildir, çünkü yaratma sürecim çok hızlı işler. İlham alıp ne tür bir eser yayınlayacağıma karar vererek öncekinin bir kısmını sildim ve yenisini 15 günde yazdım. Kolay bir süreç gibi görünebilir, ama hiç de öyle olmadı – her gün yazmaya başlamadan önce gücüm tükenmesin diye dua ettim.

Okuyucularınızla internet üzerinden doğrudan iletişim kurarken bu işe yaramazlık hissinin geçeceğine dair umut verici bir tepki hiç dikkatinizi çekti mi?

Henüz pek açık bir tepki almadım. Ama büyük bir coşku var. Mesela Facebook’ta kitap için bir sayfa açtım ve sadece Brezilya’da şimdiden 10 binden fazla yorum yazıldı. Geçenlerde aklıma esti, bir sohbet odası açtım ve 10 binden fazla kişi katıldı. Beni en çok şaşırtansa İngilizce çevirmenimin tepkisi oldu: Normalde çevirdikleri hakkında hiç yorum yapmaz, ama bu kez kitabın müthiş olduğunu söyledi. Hem de yayıncımın (Sextante) yaptığı stratejik bir hataya rağmen böyle oldu; kitabımı Brezilya’da Grinin Elli Tonu ile aynı anda piyasaya sürdüler.

“BEN ELEŞTİRMENLERE KULAK ASMAM!”

Yazarak geçen bunca yılın ardından yeni bir kitabınız çıkmadan önce hâlâ heyecan duyuyor musunuz?

Elbette! Hâlâ içimde bir şeyler kıpırdanıyor ve bunu samimiyetle söylüyorum. Eğer böyle hissetmezsem yazmayı bırakırım, çünkü heyecanımı kaybettiğim anlamına gelir.

Bu sene Flip’e (Festa Literária Internacional de Paraty – Uluslararası Paraty Edebiyat Şenliği) katılan Amerikalı yazar Jennifer Egan eleştirmenlerin size itibar göstermediklerini duyunca çok şaşırmıştı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence herhangi bir itibar kaybım yok, bunu söyleyenler ufacık bir azınlık, hem ben eleştirmenlere hiç kulak asmam. Geçen sene Flip’e davet edildim, ama katılmamayı tercih ettim. Halbuki Campus Party’ye de davet edildim (Brezilya’nın en önemli teknoloji etkinliği) ve anında kabul ettim. Benim dünyam bu. Campus Party benim tarzımda insanlara uygun. Diğer etkinliklerden üstün veya aşağı değil, ama asıl keyif verenler bu tür etkinlikler.

Sosyal ağlarda yaklaşık 14 milyon takipçiniz var ve her gün onlarla Twitter ya da Facebook üzerinden iletişim kuruyorsunuz. Günün kaç saatini internette geçiriyorsunuz?

Kindle, iPad ve iPhone’um var, ama bütün gün internette kalmaktan kaçınıyorum. Örneğin, e-mailimi telefondan kontrol etmiyorum, ama acil bir durum olduğunda bunu yapabileceğimi bilmek beni mutlu ediyor. Sonuçta merak benim bu dünyaya bağlı kalmamı sağlayan en önemli şey. İkinci en önemli şeyse okuyucularımla konuşabilme imkânına sahip olmam. İmza günlerinde böyle bir şey pek mümkün olmuyor. Oysa günümüzde Twitcam kullanıyorum, okuyucularımı akşam yemeğine davet ediyorum ve bu beni çok mutlu ediyor.

23 Ekim 2012

Enigma, bol edebiyat, bol aşk ve bol delilik armağan ediyor sizlere. “Normal” olanın dışına çıkmanın vakti diyorsanız ve edebi tutkularınızın sizi yönlendirmesine şimdiden hazırsanız bu kitaba bir göz atmanızda fayda var.

Edebiyat sevgisi marazi takıntıların da bir bütünü aslında. Müziğin rengini göremeyen niceleri vardır kim bilir, üstelik kör bile değilken. Sessizliği duyamayanlar içinde ya da gölgesini çoktan yitirmişler. Bir nevi deliler, bir nevi başka bir dünyadan bize bakanlar.

Antoni Casas Ros delilere özel kurgusuyla bir roman yazmış ki akıl alır gibi değil söyleyeyim. Zaten delilerin de aklı alıp kullanmasını pek beklemiyoruz, en azından ben kendi açımdan bir deliden aklı başında hiçbir hareket beklemiyorum. Şaka bir yana sizi cidden zorlayacak ama bir o kadar da içine alacak bir romana ihtiyacınız varsa bu günlerde, Enigma’yı kaçırmayın derim. Bir romanı okumaya başladığınızda kurgudaki karakterleri de tek tek yudumlarsınız. Önce küçük bir yudum aldırır yazar size. Tadına baktırır karakterin ve diğerine geçer. Sonra bir diğeri ve öteki. Yavaş yavaş sizi kurgunun içine doğru çekerken karakterlerin yapısıyla ilgili de ipuçları verir. Sayfalar ilerledikçe siz karakterlerle bütünleşmeye başlar, kimi zaman onlardan birinin yerine bile koyarsınız kendinizi.

Antoni Casas Ros bir kokteyl hazırlamış karakterlerden. Birini diğerinden ayıramıyorsunuz. Ama bu karmaşıklıklarından değil de bütünleşik oluşlarından kaynaklanıyor. Başlıklar halinde her bir karakterin gözüyle giriyorsunuz konuya. Önce birinin, sonra diğerinin gözünden kimi zaman aynı zaman dilimine kimi zaman da ilerleyen zaman dilimine varıyorsunuz.

Önce Joaquim’le başlıyor romanın kurgusu, sonra Naoki’den bir yudum alıyorsunuz. Sonra Ricardo’dan ve Zoé’den. Edebiyat tutkunu bu dört insanı tesadüfler bir araya getirmiyor. Bilakis yolları birkaç nedenle kesişiyor. Hesabı kapatılamamış geçmişleri, edebiyat sevdaları, mutsuzlukları ve yalnızlıkları onlara yol gösteriyor. Hepsinin ruhunda onulmaz sandıkları yaralar var. Kaçmaya çalıştıkları gerçekler ve yüzleşemedikleri sorunlar. Üniversitede edebiyat profesörü olarak çalışan Joaquim, fiziksel olarak duyduğu ezikliğin yanı sıra, roman yazamamanın, yazdıklarını yayınlatamamanın bunalımını yaşıyor. Okuduğu hemen her kitabın sonunun tekrar yazılması gerektiğini düşünecek kadar öfkeleniyor kurgularına ve eline fırsat geçerse kitapları parçalıyor. Naoki, on beş yaşlarında başından geçen bir travmanın etkilerini üzerinden atamamış genç bir kadın. Hayatındaki en belirgin iz, sessizlik. Ricardo ise karanlık bir adam. Kötü işler yapıyor ve harikulade şiirler yazıyor, kimi zaman kendini Tanrısallaştıracak kadar da züppe. Zoé genç bir üniversite öğrencisi. En büyük hayali roman yazmak. Tüm karakterler sıkıntılarını Enigma kelimesi üzerinden tanımlıyorlar. Enigma Sendromu, Enigma Çeşitlemeleri gibi.

Joaquim öğrencisi Zoé’ye deliler gibi âşık. Ancak bunu ne belli edebiliyor ne de söyleyebiliyor. Dolayısıyla iki karakterin birbiriyle bir tanışıklığı var. İlerleyen sayfalarda Naoki ve Zoé’nin bir sahilde gözyaşları içinde karşılaşmalarına şahit oluyorsunuz. O dakikadan itibaren de ipleri yazar sizin elinizden alıyor. Joaquim Zoé’nin, Naoki Zoé’nin, Ricardo Naoki’nin peşinde. Ama size bir hayli ilginç gelecek bir aşk dörtlemesine hazır olmanızı tavsiye ederim. Hiç beklemediğiniz kadar ruhları serbest bırakılacak bu dört insan sizi kitabın sonuna kadar şaşırtmaya devam edecek.

Öncelikle kitaptaki duygu yoğunluğundan söz etmeliyim size. Hangi ruh halindelerse mesela öfkeli, mesela umutsuz, mesela mutlu ya da âşık. Öyle yoğun ve limitsiz olarak o duygunun akışına izin veriliyor ki, bu da sınırları, cinsiyeti ortadan kaldırıyor. İnsanın ruhunun dizginlerini bırakması nasıl bir yaşama yol açardı bir düşünmenizi isterim. Kötü mü olurdu yoksa iyi mi? Cinsiyetsiz varlıklar olsaydık yani kadın ve erkek olma fikrini aşsaydık nasıl bir toplum olurduk bir düşünün. Size iyi ya da kötü demeye hakkım olduğunu düşünmüyorum. Ama toplumsal normların bireylerin yaşamlarını kısıtladığı gerçeğini de sizlere hatırlatmama gerek var mı diye de düşünmeden edemiyorum.

Evet kitabın arka kapağında yazıldığı gibi bir hayli büyük de bir maceranın içine atılıyor bu dört arkadaş. Sonlarını beğenmedikleri romanları tekrar basıp gizlice kitapçılara sokuyorlar. Kıyamet de kopuyor hani. Düşünsenize, bir yazarsınız ve romanınızın sonunu birileri değiştirip tekrar basıvermiş. Bana hem gülerim, hem de sinirlenirim gibi geliyor. Ama sonra korsan baskılarda bir bölümü yayınlanmayan, sonu olmayan, eksik gedik kitapların olduğu geliyor aklıma ve romandaki çılgınlarla karşılaştırmadan edemiyorum.

Edebiyat aşkıyla yaptıkları ve niyetleri ne olursa olsun değiştirmeye çalıştıkları sonlar. Belki hayatlarının sonları gibi. Geri kalan hayatımızın senaryosunu değiştirme gücümüz gibi. Hem korkutucu hem de fazlasıyla anarşik. Romandaki bu anarşik, yıkıcı itkinin adı Bartleby ve Şürekası Kitapçısı.

Yazar bizi aslında roman boyunca yapmaya çalıştığı gibi kocaman bir boşlukla baş başa bırakıyor final bölümünde. Kurgu mu yaşananlar, hangisi gerçekti ve karakterlerin her biri ne demek istemişti. Umarım Sel Yayıncılık’tan çıkan bu kitabı okuma şansınız olur ve bir ara sizlerle üzerinde tartışma fırsatımız da. Yazımın sonuna kitapta geçen şiirlerden birini de ekliyorum, beğeneceğinizi ve ürpereceğinizi hayal ederek. Clara Janés’in yaratımı.

İyi okumalar sevgili Edebiyat Haber okurları. Dünya okudukça daha da renkli bir yer. Siyahla beyaza tutulup kalmayın…

 

Yont gölgeni

Ve yitip git gecenin içinde.

 

Mesafe istemiyorum

Kucaklaşma da.

Uzaklaş.

 

Yont gölgeni

Ve yitip git gecenin içinde.

Paltona sarın

Ve adına.

Serap Çakır – edebiyathaber.net (23 Ekim 2012)

Gerçekten de, okurlar meraklıdırlar. Haksız da sayılmazlar.

Ben, masa başından çok, fazlaca gezer dolaşırım. Yani iş, masa başına geçip yazmaya kaldığı zaman, mesele çoktan hallolmuştur. Gezer dolaşırım. Gezip dolaşırken kafam boyuna çalışır. Ya, yıllarca önce beni şiddetle ilgilendirmiş bir konuyu düşünmekteyimdir, ya da hemen o gün kafama bir şey takılmıştır. Ama daha çok, yıllarca önce kafama takılan, beni zaman zaman şu ya da bu vesileyle kendisi üzerinde düşündüren bir konudur da, nasıl yazsam diye, biçimi üzerinde dururum. Öyle ya, öz belirgin. Biçim? Çünkü daha önce çeşitli biçimlerde bir şeyler yazmışsınızdır. Daha önce yazdıklarınızda kullandığınız biçimlerden ayrı, başka, çok başka olmalıdır. İşte gezip dolaşırken beni düşündüren noktalar bunlardır:

1) ÖZ – Niçin yazıyorum bu konuyu? Ne demek istiyorum?
2) BİÇİM – Nasıl söylemeliyim?

Yukarıdaki öz ve biçim çözümlenmişse, hele bir de nasıl başlayacağım kafamda satırlaşıvermişse, değme keyfime. Bir kol çengi, sırasına göre canımın o an çektiği İstanbul’un artık hangi lokanta, ya da meyhanesiyse, atarım kapağı. Fazla içmem. Neşemi sürdürmek, daha iyi düşünmek için pek pek iki duble. Bu iki duble içilirken, konu kendi kendini yazar da yazar. Size bir Örnek: Bereketli Topraklar Üzerinde’nin ilk yazılışında Adana’daydım. Kafamda bu. Öz ve biçimini tespit etmişim de romanı yaşıyorum. Köse Hasan’ın ölüm sahnesine takılmıştım. O sırada tam Seyhan kıyısındayım. Kendi kendime mırıldanarak, Hasan’ın hemşehrisine vasiyetini en iyi biçimde vermek için nasıl dedirtmeliyim diye, bir, beş, on, tekrarlar yapıyorum. Birden istediğim klişe düştü kafama: “-Kardaşlar, beraber tuz epmek yidik. Ola ki, benim size hakkım geçmiştir. Benim iflahım kesik…” falan der ya? Oralara gelince bir an Köse Hasan oldum sanki. Elimde kızım için satın aldığım saç tokası. Hemşehrilerime bunu kızıma götürmelerini vasiyet ediyorum. Öyle dokundu ki, başladım ağlamaya. Çevremde insanlar. Görmelerinden de çekiniyorum. Açtım adımlarımı ama, hemen kâğıda kaleme sarılıp o pasajı notladım.

Çoğunluk geceleri, sabaha karşı saat dörtte kalkar, kahvemi kendi elimle pişirir, makinemin başına geçerim. Üç, dört, beş, bazan hızımı alamam altı saat durmamacasına çalıştığım olur. Hele âşıksam! O zaman iş değişir. Parmaklarım yazı makinemin tuşlarında rüzgârlaşır. Rüzgârlaşır, çünkü yazdıklarımı sevdiğime götürüp okutacağım. O okur, ben onun sesinden kendi yazdıklarımı zevkle dinlerim. İnanır mısınız, o okuduğu zaman, yazdıklarım benden çıkar. Sanki o yazmış da bana okuyor!

Sokakların Çocuğu baştan başa o yılların verisidir. Bir de, evet bir de Bir Filiz Vardı! Dikkat ederseniz, bu iki kitapta üslûp tamamen değişiktir.

Şimdilerde çöller gibiyim. Ne aşk, ne meşk.

Bir de Müfettişler Müfettişi’ni yazarkenki acı günlerim… Bunu özellikle belirtmeliyim. Beş yaş küçüğüm aşağıda, komada, can çekişiyor, ben yukarda, odamda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilecek olan bu romanımı yazmak zorundayım! Bir yanda ölüm, ötede komedi, mizah. Kitabın sonlarındaki ölüm sahneleri, yani romanın kahramanı olan zâtın annesinin ölümünde, sanırım, içinde bulunduğum ruh halinin de payı vardır.

Çoğu zaman öz ve biçim iyice belirlenmiş, hatta yazılmaya da başlanmış olabilir. Olabilir ama, attığım taş istediğim kuşu vuramamıştır. Yâni, “Bayram haftası” demek istedim, yazdıklarımdan “Mangal tahtası” çıkar. O zaman, bir iç huzursuzluğudur başlar. Günler, haftalar, bazan aylar… sonunda kaldırıp atar, unutmaya karar veririm. Ne mümkün? Zaman zaman, başını çıkarır içimden, bana kendini gösterir. Yıllardan sonra, hiç ummadığım, hatta onu düşünmediğimi sandığım bir an kafama düşüverir. İstediğim olmuş, attığım taş istediğim kuşu vurmuştur.

Ahmet Köklügiller’in Varlık, Mart 1968 sayısındaki “Nasıl Yazıyorlar?” adlı yazısından alıntıdır.

23 Ekim 2012

Yavru Gurmeye Masallar’ı okuduktan sonra çocukların hayatı değişecek. Belki, içlerindeki aşçıyı keşfedecekler, belki de, kitabın kahramanı Öykü’nün, kardeşinin sevmediği sebzelerle ilgili fikrini değiştirmek için anlattığı masallarla, içlerindeki oyuncuyu ya da yazarı keşfedecekler.

“Enginar Kılığında Bir Gurme” bölümüyle başlayan kitap, “Balkabağı ve Canavarlar”, “Savaş Karşıtı Kahraman Pırasa”, “Yalova’da Böğürtlen Avı” ya da “Vampirler ve Sarmısak” gibi değişik başlıklarıyla bile ne kadar eğlenceli bir kitap olduğunu ele veriyor.

Sadece eğlenceli değil, yemeklerle ilgili verdiği bilgilerin, tariflerin, masalların, anıların yanı sıra Zeus’tan Şilili şair Pablo Neruda’ya, çizgi film kahramanı Heidi’den vampir Dracula’ya kimler kimler geçmiyor ki kitabı içinden.

Emine Bora’nın çizimleriyse Yavru Gurmeye Masallar kitabını ayrıca şenlendiriyor.

23 Ekim 2012

  • Can Davaslıgil - 03/11/2012 - 09:44

    bunu alırızcevaplakapat

Türk Tabipleri Birliği‘nin 2 Temmuz 1993′te Sıvas Katliamında yitirdiğimiz şair Dr. Behçet Aysan ve 34 arkadaşı anısına düzenlediği ödüle başvurular 20 Kasım 2012′de sona erecek.

Seçici Kurulu, Doğan Hızlan, Cevat Çapan, Emin Özdemir, Zeynep Oral, Ahmet Telli, Turgay Fişekçi ve Ali Cengizkan‘dan oluşan Behçet Aysan Şiir Ödülü‘ne başvuru koşulları şunlardır:

– Ödüle 2011 yılı Ocak ayından sonra yayımlanmış bir kitap ya da yayıma hazır bir kitap dosyası ile aday olunabilir.
– Ödüle son katılma tarihi 20 Kasım 2012‘dir.
– Ödüle kişiler kitap ya da dosyalarıyla kendileri doğrudan katılabilir ya da yayımlanmış şiir kitaplarını sivil toplum örgütleri, yayınevleri ve üçüncü kişiler, şairin onayı alınmak koşuluyla önerebilirler.
– Ödüle aday olan şairler, adı, açık adresi ve kısa yaşam koşullarıyla birlikte kitaplarını ( 8 adet) TTB Merkez Konseyi GMK Bulvarı Şehit Danış Tunagil Sokak No: 2 Kat: 4 06570 Maltepe – Ankara adresine göndermelidir.
– Ödüle katılan yapıtlar açıklanmaz. Sadece ödül kazanan duyurulur.
– Ödüle katılanlar tüm koşulları kabul etmiş sayılır.
– Ödül tek yapıta verilecektir. Seçici Kurul uygun bulursa ödülü paylaştırabilir.

23 Ekim 2012

Sigmund Freud, zamanının önemli bir bölümünü rüyanın psikolojisini keşfetmeye ayırmıştı, ancak 1908’de, fantaziyle yaratıcılığın kesiştiği noktaya odaklanan Freud,  “Yaratıcı Yazarlık ve Hayal Kurma” isimli bir makale yazdı. 

Onun teorileri bazı çelişkiler barındırsa da, psikolojinin modern anlayışı içinde önemli bir yer tutmaya devam ediyor.

Tahmin edileceği gibi, Freud önce öznelerinin çocukluklarındaki izlerini araştırarak işe başladı ve yaratıcı yazarlıkta duygusal yatırımın önemini vurguladı:

“Çocukluk dönemindeki hayal kurma eyleminin ilk izlerine bakmamız gerekmez mi? Çocuğun en sevdiği ve en dikkatli yaptığı iş oyun oynamaktır. Bizler her çocuğun oyun oynarken yaratıcı bir yazar gibi davrandığını, kendi dünyasını yarattığını, dolayısıyla da kendisini mutlu eden şeyleri yeniden düzenlediğini söyleyemez miyiz?

Bir çocuğun kendi kurduğu dünyayı ciddiye almadığını düşünmek yanlış olur. Bunun aksine, her çocuk kendi oynadığı oyunu ciddiye alır ve işin içine duygularını da katar. Oyunun zıddı ciddi olan değil, gerçek olandır.

Her çocuk, oyun dünyasına kattığı duygularını gerçeklikten iyi bir şekilde ayırır ve hayal ettiği nesneler ve olaylar ile gerçek dünyanın somut ve görülebilir şeyleri arasında bağlantı kurmayı sever. İşte bu bağlantılar çocuk oyununu fantaziden ayırır.

Yaratıcı yazar da, bir çocuğun oyun oynarken yaptığını yapar.  Ciddiye aldığı bir fantazi dünyası yaratır ve onu gerçeklikten keskin bir şekilde ayırarak duygularını katar.”

Freud daha sonra, Henry Miller’ın ondan 30 yıl sonra yaptığı ünlü yaratıcılık rutinindeki gibi yaratıcı sürecin zaman çizelgesine odaklanır:

“Fantazinin zamanla ilişkisi çok önemlidir. Fantazinin bizim algılayış gücümüzün belirlediği 3 zaman dilimi arasında dolaştığını söyleyebiliriz. Zihin, ait olduğu öznenin temel arzularını harekete geçiren bazı güncel izlenimlerle, durumlarla ilişki içindedir. Öznenin temel arzularını harekete geçiren bir durum oluştuğunda zihin, bellekte yer alan bu arzunun tatmin edildiği daha önceki tecrübelere geri döner ve o anki arzuyu tatmin edecek gelecekle alakalı bir durum yaratır.

Zihnin yarattığı şey kaynağını, uyaran durumdan ve bellekten alan bir hayal ya da fantazidir.

Böylece geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek; içlerinden geçen arzu sayesinde bir arada yer alır.”

Freud, yaratıcı yazarlıkla oyunun paralelliğini sentezler:

“Hayal kurma gibi bir parça yaratıcı yazarlık, çocuklukta oynanan oyunun devamıdır ve onun yerini alır. ”

Freud bizim hayallerimizin gizli doğasını araştırmaya devam eder ve hayallerimizi başkalarıyla paylaşmamızı engelleyen bir utangaçlığın olduğunu iddia eder.  Ayrıca Freud yaratıcı yazarın fantezilerini açıklarken alınan zevki nasıl aştığını da açıklar:

“Yazarın bunu nasıl başardığı onun en kutsal sırrıdır;  temel sanat poetikası, her bir egosuyla diğerleri arasında yükselen engeller ile bağlantı kuran bizlerin iğrenme hissini aşma tekniğini bulmamıza bağlıdır. Bu teknikle kullanılabilecek metotlardan ikisini tahmin edebiliriz.

Yazar, kendi egoistik hayallerinin karakterini değiştirerek ya da gizleyerek yumuşatır ve bizi fantazilerinin sunumuyla zevkin tamamen usule uygun halini -bu estetiktir- göstererek ayartır.  Biz daha derinlerdeki ruhsal kaynaklardan elde edilen daha büyük hazları olanaklı kılan bu duruma teşvik payı ya da ön haz ismini veririz.

Bence, yaratıcı bir yazarın bize sunduğu tüm estetik hazlar bu tür bir ön hazın özelliğidir ve bizim yaratıcı bir çalışmadaki gerçek beğenimiz zihnimizdeki gerilimlerin özgürleşmesiyle ortaya çıkar. Hatta bu etkinin az olmaması yazarın bize kendimizi suçlamadan ya da utanma hissetmeden kendi hayallerimizi beğenme imkanı vermesinden kaynaklanır denilebilir.

Hasan Saraç, Sigmund Freud’un yaşamı ve yapıtları üzerine yazdı>>>

Çeviri: Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (22 Ekim 2012)

  • Xuraman Məmmədova - 29/01/2014 - 18:46

    Maraqlı insandır. Fikirləri ilə də tam razıyam. Həqiqətən, biz uşaqlar kimiyik.. :)cevaplakapat

  • SUAT ÇETİNER - 17/07/2014 - 10:35

    süper etkilendim…. altı kitap yayınladım… bir ay sonra iki romanımı daha hayata davet etmiş olup ilk nefesini dinleyeceğim…kafkanın otobiyografisi ni okuduğumda adamın hayatı tıpkı ben demiştim.hemingway idolüm ve önerileri bire bir örtüşüyor benimle….kendimi tanımlarken şöyle dedim yayınevime en iyisi olacağım… ama hiç hırsım yok….sanırım en iyi olmamı borçlu olduğum özelliğim bu olacakcevaplakapat

 

I

Sel Yayıncılık, bizleri Dünya edebiyatının önemli put kırıcı metinleriyle tanıştırmaya devam ediyor. Bu kapsamda, 2011 yılı içinde William S. Burroughs’un Yumuşak Makine’sini yayımlamışlar ardından da aylar boyu sürecek bir hukuk mücadelesinin içinde bulmuşlardı kendilerini.

Son olarak da Süha Sertabiboğlu’nun çevirisiyle Kathy Acker’ın Lisede Kan ve Cesaret’ini yayımladılar.

Kathy Acker çok yönlü bir sanatçı. Bu kapsamda, “punk şair” “deneysel romancı” “performans sanatçısı” gibi sıfatlarla anılıyor. Şiir, deneme, roman gibi türleri birbiriyle harmanladığı yirmi beş civarında esere imza atmış.

Lisede Kan ve Cesaret, birçok farklı sanat disiplinini bir araya getiren farklı ve zaman zaman da zorlayıcı bir roman. Bu nedenle, Lisede Kan ve Cesaret’ten bahsederken, kitabın biçim ve içeriğine ayrı ayrı değinmekte yarar var.

II

Kitapta, Janey Smith isimli bir kızın on ile on dört yaş aralığında yaşadıkları anlatılıyor.

Janey, Meksika’nın Yucatan eyaletindeki Merida kentinde babasıyla yaşamaktadır. Babasını, Acker’ın deyişiyle söyleyecek olursak, “sevgili, ağabey, abla, para, eğlence ve para” olarak görmektedir.

İlerleyen zamanda, babası, sevgilisiyle daha rahat bir yaşam sürebilmek için Janey’i ABD’ye gönderir. Başlarda Janey’e maddi anlamda destek olurken zamanla bu desteğini de keser ve Janey yaşamın zorluklarıyla baş başa kalır.

Önceleri bir pastanede çalışmaya başlar fakat zamanla hayatı oldukça karmaşık bir hâl alır. Önce, İranlı bir kadın tüccarına esir düşer, kanser olur, Tanca’ya gider, orada Jean Genet ile tanışır ve birliktelikleri her ikisini de Mısır’a kadar sürükler. Maceralar orada da bitmez elbette. Genet ile beraber hapse düşerler ve olaylar Mısır’da önemli bir sosyal değişimin başlamasına kadar varır.

Yukarıda, Lisede Kan ve Cesaret’i oldukça yüzeysel bir biçimde özetlemeye çalıştım. Ancak kitabı alan okurlar görecektir ki kitapta oldukça yoğun bir cinsellik var. Kathy Acker, Janey üzerinden, bir kadının yaşayabileceği cinselliği sınırsızca anlatmış.

Buradan itibaren Lisede Kan ve Cesaret’in biçimsel özelliklerine değinmeye başlayabiliriz.

III

Lisede Kan ve Cesaret, Janey’in yaşam serüveniyle paralellik taşıyan üç ana bölüme ayrılmış. İlk bölüm, “Lisenin İçinde” iki alt bölüme; ikinci bölüm, “Lisenin Dışında” altı alt bölüme; son bölüm, “Gecenin Sonuna Bir Yolculuk” ise, dört alt bölüme sahip.

Kathy Acker’ın, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım romanında, farklı sanat disiplinlerine ait ögeleri kullandığını belirtmiştim.

Örneğin, Janey ile tanıştığımız ve babasıyla olan ilişkisine dair fikir edinmeye başladığımız sayfalar neredeyse hiç tasvir içermez ve ağırlıklı olarak diyaloglar halinde yazılmıştır. Kitap ilerledikçe, Farsça asıllarının ve çevirilerinin yer aldığı, egzersizler ve şiir denemeleri, Nathaniel Hawthorne’un bir kitabının eleştirel özeti, Janey’in Latin Şair Sextus Propertius’tan yaptığı şiir çevirileri, Janey’in çeşitli zamanlarda tuttuğu günlüklerden pasajlar, çoğunlukla erotik içeriğe sahip çizimler, hiyeroglif formunda çizilen resimler ve onları tamamlayan küçük notlar, Lisede Kan ve Cesaret’in tamamlayıcı unsurlarını oluşturur.

Sayılan biçimsel özellikler, tamamen Janey’in ruhsal ve fiziksel sağlığıyla paralellik taşıyan bir yapıya sahiptirler. Janey, psikolojik olarak sıkıntıdaysa, çizimler ya da şiirler dağınık bir formda bize sunulurken, Janey’in durumu düzelince söz konusu bölümler de daha düzenli bir hâle gelir.

IV

Toparlayacak olursam, Lisede Kan ve Cesaret, kuşkusuz, doğrusal bir çizgide ilerleyen ve alışıldık formlara sahip bir roman değil. Bu nedenle, deneysel metinlerle tanışmak isteyen ya da bu tür metinlere alışkın bir okur kitlesine seslendiği aşikâr.

NOT: Konuyla ilgilenenler, Barbara Caspar’ın yönetmeni olduğu ve Kathy Acker’ın hayatını anlatan 2007 tarihli “Acker” isimli belgeseli ve Laura Parnes’ın, Lisede Kan ve Cesaret kitabından yola çıkarak çektiği videoları da izlerlerse bu deneysel yapıta biraz daha yakınlaşacaklardır.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (22 Ekim 2012)

Edebiyat Söyleşileri’nde bu hafta Ümran Avcı,  Ned Beauman ile buluştu.

- İlk kitabınız “Boksör Böcek” için çok olumlu eleştiriler yapıldı… 
Evet İngiltere’de kitapla ilgili çok olumlu yorumlar çıktı, özellikle pek çok edebiyat dergisinde. Çok mutlu oldum olumlu eleştirileri alınca çünkü olumlu eleştiri aldığınızda bu satışları etkiliyor ve satışların artması da sizin tam zamanlı bir yazar olarak kariyerinizi şekillendirmenize yardımcı oluyor. Örneğin herhangi bir üniversitede ders vermek yerine tam zamanlı bir yazar haline gelebiliyorsunuz o nedenle olumlu eleştiriler ve satışların artmasından dolayı çok mutlu oldum. Ama şunu da belirtmeliyim ki,  eleştirilerin olumlu olması her zaman satış rakamlarının yüksek olduğu anlamına da gelmiyor. Nitekim kitap arkasında çok olumlu yazıların olması kitabın çok popüler olduğu anlamına da gelmiyor. Bazen bir yanılsama da olabiliyor… İlk kitaba gelen olumlu yorumlardan çok mutlu oldum. İkinci kitap ilk kitaptan daha fazla sattı. Aynı zamanda New York Booker ödülünü kazandı. Ancak yazar, edebiyatını beklentilerden, duyduğu eleştirilerden ya da satış rakamlarından bağımsız olarak yaratıp üretebilmeli.

“İNSANLARIN KAMUSAL ALANDAKİ YÜZÜ İLE ÖZEL HAYATLARINDAKİ YÜZLERİ FARKLI…”

Boksör Böcek’le ilgili ülkemizde yayımlanan bir eleştiri yazısında romandaki kötü karakterlere sempati duyulmasa bile makul karşılandığına dikkat çekilmişti. Buna edebiyatın empati yaratmadaki gücü diyebilir miyiz? 

Bu mesele, karakterlere sempati duyma ya da kendini onların yerine koyma meselesinden çok herhangi bir karakterin neyi neden yaptığının psikolojik arka planının anlayabilme çabası. Ya da en azından ben öyle değerlendiriyorum. Bir dönem İngiliz faşizmini çok yoğun bir şekilde araştırmıştım ve İngiliz faşistlerinin söyledikleriyle ilgili pek çok kitap okumuştum. Onların söylediklerini okurken bir taraftan çok şeytanı denebilecek, çok kötü niyetli ifadeler vardı. Ama bence kötü ya da şeytani olmasından daha çok dikkati çeken tuhaf, nörotik denebilecek bu adamlar böyle bir şeyi neden söylediler ki acaba sorusunu sordurabilecek ifadelerle karşılaşmamdı. Bir süre sonra bu ifadelerin arka planına baktığımı zaman sadece felsefi olarak faşizmden beslenmiş olmalarını değil aynı zamanda Freud’dan gelen bazı güdüleri bu ifadelerin bünyesinde barındırdığını fark ettim. Ben kendi karakterlerimle ilgili de okurların böyle bir yolculuğa çıktıklarını düşünüyorum aslında. Aslında kişinin içerisindeki siyasi duruşu belki de bir anlamda keşfediyorlar bir süre sonra. İnsanların kamusal yüzü ile özel hayatlarındaki ya da mahremlerindeki motivasyonları, güdüleri arasında bir fark var. Bu fark, bu uçurum gerçekten çok çarpıcı ve okura en enteresan gelen uçurum. Bunu aslında biraz beden ve beyin arasındaki uçurum olarak da değerlendirmek mümkün. Kendi kurmaca eserlerimde zaten beden ve beyin, zihin arasındaki bu uçurumu bir anlamda uzlaştırmaya veya kapatmaya çalışıyorum. Benim çabam bu. Belki de karakterler bu tür bir arayışın sonucudur.

Türk edebiyatçılarından kimi takip ediyorsunuz?
Şimdiye kadar maalesef çok Türk edebiyatçı okumadım. Sadece Orhan Pamuk’un Kar romanını okudum. Şu anda da Tanpınar’ın Huzur romanını okuyorum. Madem onun adına düzenlenen bir festivale katılıyorum mutlaka bir eserini okumam gerekir düşüncesiyle kitaba başladım.

Bir süre İstanbul’da kalacağınızı öğrendik. Neden İstanbul?
Evet aralık ayına kadar İstanbul’dayım. Kendime yerleşebileceğim bir şehir arıyordum ve son bir buçuk yılı gezerek geçirdim. O sırada Tanpınar festivali ilgili teklif geldi. İstanbul’a zaten gelecektim ama bu teklif üzerine ‘bundan sonra bir süreliğine de olsa yaşayacağım yer İstanbul olsun’ dedim ve geldim. Toplamda iki ay yaşamış olacağım… Daha uzun sürede yaşayabilirim bunun ucu açık… Bir yandan da son romanımın yazımını burada sürdürüyorum. İstanbul’a daha önce de gelmiştim. Çağdaş sanat ortamı çok canlı bir şehir.

Edebiyat ve yazı sizin için ne demek? 
Her şeyden önce bir yazar için belki de en tehlikeli şeylerden birisi ‘ben çok sahici, çok kaliteli, çok yüksek sanat yazacağım’ gibi bir güdüyle masa başına oturmak. Sanat değeri yüksek ön kabulüyle yazı masasına oturmak, bir yazar için ne kadar tehlikesi ile eşit derecede tehlikeli bir başka durum da, ‘mümkün olduğunca geniş bir okur kitlesini memnun edeceğim’ düşüncesiyle masaya oturmak. Çünkü bir kere okurunuzu tanımıyorsunuz. Kimler okuyacak, onların herhangi bir kitaptan beklentileri nelerdir gibi konularda hiçbir bilginiz yok. Her iki düşünce de bir yazar için eşit derecede zararlı ve tehlikeli. Bunlardan uzak durmalıyız. O yüzden masaya oturduğum zaman çok uzakta bir hedefi dikkate alarak yazmıyorum. O anı yaşamaya, o anda kalmaya çalışıyorum. O an benim ağzımdan ya da kalemimden hangi sözcükler dökülüyorsa o sözcüklerin dökülmesine ve bu sözcüklerin zaman içinde kendine özgü bir değer taşıyacak olmalarına inanmaya çalışıyorum. Tabi ki okurlar sizin kaleminizden dökülenleri sever ve okurlarsa bu sizin edebi çabanızın bir yan ürünüdür. Edebi çalışmanın amacı okurları tatmin etmek ya da çok üstün bir edebiyat eseri ortaya koymak değil. Sadece o anın içinde o eseri üretebilmek…

Yazı serüveni nasıl başladı?
Çocukken çok kitap okudum bu bir gerçek. Özellikle de bilim kurgu kitapları çok tercih ettim. 16 yaşımdan bu yana okuduğum kitapların çok büyük bölümünün bilim kurgu olduğunu söyleyebilirim. Bir de bilimkurgu edebiyata ilgi duymak iki açıdan çok faydalı bence; birincisi bilim kurguda olay kurgusu hayal gücünüzü çok etkiliyor. Hayal gücünüz genişlediği zaman siz de çok daha ufuk açıcı şeyler düşünmeye başlıyorsunuz. Hayal gücünün bir roman yazımında çok önemli bir vasıf olduğunu fark ettim.

Tanpınar Festivali’nin teması “Şehir ve Korku”ydu. Siz İstanbul için neler söylersiniz? 
Yayalar için hayat çok zor İstanbul’da. Şehir yayalara göre tasarlanmamış. Yayaların kendisine yaşam alanı bulması zor. Ancak On dört, bir rivayete göre de on altı milyon insanın yaşadığı bir şehir. Öyle değerlendirecek olursak şehir o kadar da sıkışık gelmiyor insana. Ben daha sıkışık bir şehir beklemiştim. Yalnız bu şehrin olimpiyatlara aday olduğunu biliyorum. Olimpiyatları kazanırsa asıl o zaman ortaya çıkacak İstanbul’un bu kadar kalabalığı yönetip yönetemeyeceği…

Bir kitaba son noktayı koymak sonrasında bir boşluk yaratıyor mu?
Kitap bittiğinde içimde boşluk olmuyor çünkü kitabın yüzde 80’ini tamamladığım aşamada zaten bir sonraki kitabı düşünmeye başlıyorum. Yani yüzde 80’i bittiğinde bir sonraki kitabı görüyor oluyorum. Onun hazırlıklarına da kendi içimde başlamış ve bir sonrakini yazmaya hazır hale geliyorum. Ancak ünlü bir yazarın dediği gibi “Kitabın son cümlesini yazar, sonra da kağıt demetinden bir tane çekip yeni kitabımın ilk cümlesini yazarım” diyecek kadar da iddialı değilim henüz…

Ümran Avcı – haberturk.com (22 Ekim 2012)

Amerika’nın ünlü roman yazarlarından Francine Prose, gazetenin kitap ekinde kaleme aldığı ”Dertli Vatan” başlıklı yazısında, Pamuk’un 1983 yılında kaleme aldığı ”Sessiz Ev” kitabından ”büyük zevk veren bir okuma deneyimi” olarak bahsetti.

Yazıyı görmek için tıklayınız>>>

Yazısında kitabın, bastırılmış ve öfkeli ihtiyar kahramanlarının sesleri ve tozlu hüznü yanında genç kahramanlarının sarsıcı hareketliliğine dikkati çeken Prose, sivri dilli ve şakacı konuşmalara karşın romanın korkutucu gotik özelliklerinden, yoğunluğundan ve tuhaflığından hiç taviz vermeden zamanla okurun çevresindeki oksijeni azaltarak yoğunlaştığını belirtti.

Prose, ”tarih, din, hafıza, sınıf ve politika ile ilgili fikirlerle yoğrulmuş bir kitap” olarak tanımladığı ”Sessiz Ev”deki karakterlerle ilgili de ”Günümüzde ve geçmişte, tarihin sayfalarında ve günlük gerçeklikte, sınırsız ve daralmış zihinlerin dünyalarında aynı anda yaşayan bu ilginç aile ve komşularıyla tanışmak için Türkiye’nin bu kıyı kasabasına gitmek beni çok mutlu ederdi” ifadesine yer verdi.

Kitabın çevirmeni Robert Finn’in çeviri dilinin zarif ve yumuşak olduğunu belirten Prose, çevirmenin okuyucuya dil farklılığını hissettirmeden, özenli kelime ve söz dizinleri seçerek, seslerin ayrımını fark ettiren bir okuma deneyimi yaşattığını kaydetti.

Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koyan 3 torunun babaannelerini İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki evlerinde ziyaretini anlatan Orhan Pamuk’un ikinci romanı ”Sessiz Ev”, yayınlandığından bu yana pek çok dile çevrildi ve ödüller kazandı.

22 Ekim 2012

Alzheimer hastalığına yakalanan İngiliz yazar Iris Murdoch’ın öyküsünü anlatan “Sonbaharı Beklerken”, ikinci sezonunda da kapalı gişe oynuyor.Oyunda Murdoch’un gençliğini Begüm Birgören, yaşlılığını Çolpan İlhan, eşini de Ahmet Uz canlandırıyor.

Ebru Esen Turgud’un oyun üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi aşağıda bulabilirsiniz.

“Sonbaharı Beklerken”, yeni sezonda da sahnede. Bildiğim kadarıyla tiyatro seyircisi çok sevdi bu oyunu…
Çolpan İlhan: “Sonbaharı Beklerken”, profesör Iris Murdoch’ın öyküsünü anlatıyor. Müthiş bir şöhreti var bu kadının. İstediğini yaptığı marjinal bir hayat sürüyor. Ancak sonrasında Alzheimer’a yakalanıyor ve düştüğü durum seyirciyi çok etkiliyor. Herkes “Yaşlanınca nasıl bir hayatım olacak acaba?” diye düşünür. Herkesin kafasında bir ‘son’ merakı vardır. Oyundaki profesörün yaşadıkları, bu yüzden çok dikkat çekti. Bu da bizi çok sevindirdi. Severek oynuyoruz.
Begüm Birgören: Bu başarıda Çolpan Abla’nın da büyük payı var. Tiyatroya gitmek, insanlar için ekstra bir maliyet. Ama biz bugüne dek 30 oyun oynadık, hepsinde salon doluydu. Ben bunun Çolpan Abla’dan kaynaklandığını düşünüyorum.

Ahmet Bey, siz Iris Murdoch’ın eşini oynuyorsunuz. Canlandırdığınız karakterden bahseder misiniz biraz?

Ahmet Uz: John, edebiyat eleştirmeni. Entelektüel bir adam. İngiliz asıllı, tutucu bir çevrede yetişmiş. Iris’le tanışınca içine girdiği o bohem hayat hoşuna gidiyor. Kadının yaşadığı çarpık ilişkilere de göz yumar hale geliyor.

Eşinin Alzheimer olması, onu çok zorluyor değil mi?

Ahmet Uz: Kesinlikle. Ama uzun bir süre görmezlikten geliyor bu durumu. Çünkü kabul etmek istemiyor. Ve çevresindekilere de “Iris gayet iyi” diyor. Şiddetli bir aşk var aralarında. Ve bu aşk ölüme kadar gidiyor…

Iris’in hastalığı, ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Çolpan İlhan: O marjinal kadın gidiyor, yerine bambaşka bir kadın geliyor. Evi darmadağın, her şey ortalıkta… Adam da bir yere kadar sabrediyor tabii. Sonra sürtüşmeler, tersleşmeler başlıyor. Ve kadının hayatına korkuları hakim oluyor. Yalnız kalmaktan korkuyor. Bütün bunlar, ilişkilerine çok farklı bir boyut kazandırıyor haliyle. Adam mutfağa bile gitse ayağına yapışıp “Gitme” diyor. Bir yandan da geçmişindeki alakasız şeyleri hatırlayıp onları yeniden yapmak istiyor.

Başka neler yapıyor bu süreçte Iris?

Çolpan İlhan: Dolabın içine girip saatlerce ağlıyor mesela. Evinin yolunu bulamıyor. Hayatında her şey ters gitmeye başlıyor.

Rol için özel bir hazırlık yaptınız mı?

Çolpan İlhan: Nasıl oynayayım diye çok araştırdım. Bir hastaneye gittim mesela, Alzheimer hastalarının neler yaptığını inceledim.

Begüm Hanım siz nasıl hazırlandınız Iris’in gençliğine?      

Begüm Birgören: Ben Iris’in gençliğini canlandırdığım için hastalığını karakterin içine yerleştirmekten yırttım! (Gülüyor) Hastalığın evrelerini role yerleştirmek zorunda kalmamak, benim için işi daha kolay hale getirdi. Role Çolpan Abla’yı gözlemleyerek hazırlandım.

Böyle marjinal bir karakteri canlandırmak size ne hissettiriyor?

Begüm Birgören: Iris Murdoch, varoluşçu bir yazar. Hayata bakışı ve protez kişiliğiyle o dönem için çok farklı biri. Böyle bir kadının varlığı, ruhu, hayatı değiştirebileceğine ait düşünce gücü çok imrendirici. Kitaplarını okuduğum zaman da aynı şeyi hissettim. Ve onu oynamak çok keyifli.

Hangi kitaplarını okudunuz?

Begüm Birgören: Üç kitabını okudum. “Melekler Zamanı”, “Kesik Bir Baş”… Diğerinin adını şimdi hatırlayamadım. Alzheimer mı oluyorum ne! (Gülüyor)

Ebru Esen Turgud – Hürriyet (22 Ekim 2012)

Ana teması “Çocukuluğum Yurdumdur: Çocuk ve Gençik Edebiyatı”   olan 31.Uluslararası  İstanbul Kitap Fuarı çocuk ve gençlik  edebiyatının çok değerli yazarlarını TÜYAP’a konuk etmeye hazırlanıyor.

Bu sene 17-25 Kasım 2012 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi-Büyükçekmece’de düzenlenecek 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı çocuk edebiyatının çok değerli isimlerini konuk edecek. 

Didier Pasamonik

Didier Pasamonik, 1957’de Belçika’nın Ostende şehrinde doğdu. Çizgi roman tarihçisi ve araştırmacısı. Pek çok serginin küratörlüğünü üstlenen Pasamonik aynı zamanda koleksiyon danışmalığı yapıyor ve ACTUABD isimli çizgi roman kültürü üstüne yayın yapan internet sitesini hazırlıyor.

 

Erika Bartos

Macar çizer Erika Bartos, 1974 tarihinde Budapeşte – Macaristan’da doğdu. Evli ve 3 çocuk annesi olan Bartos, grafik illüstrasyon ve mimari alanlarında eğitim aldı. Bartos’un Türkçe’ye Uğurböceği Sevecen ile Salyangoz Tomurcuk’un Maceraları adıyla çevrilen çizgi karakterleri Berry ve Dolly’nin animasyon filmleri Macaristan, Romanya, Sloval ve Polonya gibi ülke televizyonlarında yayınlanıyor.

 

Jasper Kent

Jasper Kent, 1968’de Worcestershire’da doğdu. Cambridge’te fen ve doğa bilimleri öğrenimi gördü, kuramsal fizik dalında uzmanlaştı. Bir süre serbest yazılım danışmanlığı yaptıktan sonra, yaklaşık yirmi yıl müzikal tiyatro alanında oyuncu, müzisyen, yönetmen ve besteci olarak çalıştı. Writer’s Cramp (Yazar Krampı), Malvolio’s Revenge (Malvolio’nun İntikamı), The Promised Land (Vaat Edilmiş Toprak), Remember! Remember! (Hatırla! Hatırla!) adında dört müzikli oyun yazdı. Sussex’te yaşayan Kent, büyük ününü edebiyat alanında yaptı. Tarihî fantezi roman türünde bugüne kadar yazılmış tüm kitaplar arasında altıncı büyük yapıt olarak seçilen Oniki ve On Üç Yıl Sonra, Danilov Beşlemesi’nin ilk iki kitabıydı. Çarın Laneti, dizinin üçüncü kitabıdır.

 

Joke van Leeuwen

Joke van Leeuwen 1952’de Hollanda, Lahey’de doğdu. Çocukluğunu Amsterdam’da geçirdi. 1966 yılında ailesi Belçika’ya yerleştiğinde Brüksel Üniversitesi’nde tarih öğrenimi gördü ve ardından önce Antwerp’teki Kraliyet Sanat Akademisi’nde, daha sonra Brüksel’deki Sint Lukas Enstitüsü’nde grafik sanatlar okudu. 1978 yılında yayımlanan çocuklara yönelik ilk romanıyla Delft Kabare Festivali’nde bütün ödülleri topladı. Yeteneklerini birçok farklı alanda sergiledi; yazar, şair, illüstratör ve sahne sanatçısı olarak büyük başarılara imza attı. Yapıtları birçok dile çevrilen Leeuwen başarısını, Theo Thijssen Ödülü (bütün eserleri için), Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü gibi ulusal ve uluslararası platformda aldığı sayısız ödülle taçlandırdı. Ayrıca H.C. Andersen Ödülü ve Astrid Lindgren Anma Ödülü (ALMA) gibi prestijli ödüllere aday gösterildi ve Hollanda edebiyatına katkılarından dolayı Gouden Ganzenveer (Altın Kaz Tüyü) Ödülü’ne layık görüldü. Joke van Leeuwen 2009 yılında Antwerp Kent Ozanı seçildi. İngilizce, Fransızca, Almanca, Japonca gibi pek çok dile çevrilen ve 1997’de Woutertje Pieterse Ödülü, Gouden Uil Ödülü ve Gouden Uil Genç Okuyucu Ödülü’ne layık görülen Cik! Hollanda ve Gürcistan’da tiyatro oyunu olarak izleyicisiyle buluştu. Hollanda-Belçika ortak yapımı aynı adlı film, 2010 Berlin Film Festivali’nde gösterildiğinde eleştirmenlerden tam not aldı. Cik!, ve Babam Çalılığa Dönüşünce kitapları yazarın Türkçeye çevrilmiş kitaplarıdır.

 

Marit Törnqvıst

1964 yılında doğan  Marit Törnqvist,  yazar ve illüstratör olarak hayatını sürdürüyor. Çocuk kitapları resimlemesi konusunda dünyaca tanınmış olan İsveçli babası ve Hollandalı annesi ile İsveç’te yaşamıştır. Astrid Lindgren’in çevirmeni olan annesi dolayısıyla tanışma fırsatı bulan Marit Törnqvist, kendi çalışmalarını şu an Hollanda’dan sürdürmektedir. Amsterdam Gerrit Rietveld Art Academy’den mezun olan Törnqvist birçok çocuk kitabını resimlemiştir. Kitapları birçok dile çevrilmiştir. Pikkuhenki en çok beğenilen kitapları arasındadır.

 

Korky Paul

Korky Paul, Zimbabve’nin Harare kentinde yedi çocuklu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gerçek adı Hamish Vigne Christie Paul’dür. Afrika’nın yabani doğasında, savanda çok mutlu bir çocukluk geçirdi. Genç yaşlarda çizgi romanlara ve karikatürlere merak saldı. Durban Sanat Okulu’nı bitirdikten sonra dört yıl boyunca Cape Town’da bir reklam ajansında çalıştı.1976’da Yunanistan’da bir yayıncıyla anlaşıp İngilizce eğitim kitaplarını resimledi. Böylece çocuk kitapları çizeri olarak kariyeri başlamış oldu. Bu dönemde Londra’da ve Los Angeles’ta reklam ajanslarında çalıştı. California’da CAL-ARTS’da Jules Engel’den animasyon film eğitimi aldı. Korky’nin ilk çocuk kitabı The Crocodile and the Dumper Truck (Timsah ve Damperli Kamyon) 1980’de yayınlanan üç boyutlu bir kitap oldu.In 1986 Korky Paul Oxford Üniversitesi Yayınları’ndan Ron Heapy’le tanıştı ve Sakar Cadı Vini’yi resimlemek için anlaştı. Bu kitap 1987’de Children’s Book Award’ı kazandı ve 10 dilde yayınlandı. O zamandan bu yana Korky Oxford, Random House, Penguin ve daha birçok yayıncı için çok başarılı kitaplar yaptı.

22 Ekim 2012

  • Umberto Ecco - 22/10/2012 - 13:40

    Nedir bu yabancı hayranlığı? Fuarda onlarca da yerli çocuk yazarı olacak. Onlar insan değil mi?cevaplakapat

İllüstrasyon Alanı
10.15-11.15
İllüstrasyon Atölyesi
İllüstratör: Marit Törnqvist
Düzenleyen: Hollanda

11.30-12.30
İllüstrasyon Atölyesi
İllüstratör: Marit Törnqvist
Düzenleyen: Hollanda

15.15-16.15
Atölye çalışması: “Bir Masal, Binbir Renk…”
Uygulayan: Çiğdem Gündeş
Düzenleyen: TUDEM

20 Kasım Salı 2012 

Forum Alanı (10. Salon)

14.30-16.00
Söyleşi/Talk: Türk Dünyasının 5 Dahisi “Azerbaijani Khamsa- Nizami Ganjavi, Mirza Fatali Akhundzadeh, Khurshidbanu Natavan, Mirza Alekber Sabir, Huseyn Cavid. Five geniuses’ words master of the Turkish World”
Konuşmacılar: Vagif Bahmanli (Head of the department of  Publishing, advertisement and information, poet), Azhdar Ol (Poet), Teymur Karimli (Doctor of Philology, Director of Institute of Literature named after Nizami of ANAS)
Düzenleyen/By: Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı

 

20 Kasım Salı 2012 

Marmara Salonu

11.00-11.45
Okuma-Söyleşi: “Gençlik Romanı: Hiç Adil Değil!”
Konuşmacı: Suzan Geridönmez
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı

12.00-13.00
Söyleşi: “Çocuk Gelişiminde Öykülerin Önemi”
Konuşmacılar: Tuncel Altınköprü
Düzenleyen: Hayat Yayınları

13.15-14.15
Söyleşi: “Hollandalı Yazar Joke van Leeuwen Çocuklarla Buluşuyor!”
Konuşmacı: Joke Van Leeuwen
Düzenleyen: Hollanda Edebiyat Vakfı (Dutch Foundation for Literature) – Hayykitap Çocuk – TÜYAP

14.30-15.30
Söyleşi: “Çocuk ve Gençlik Edebiyatında Yaşamdan İzdüşümler”
Konuşmacılar: Tülin Tankut, Ayfer Gürdal, Gülsüm Cengiz
Düzenleyen: Evrensel Basım Yayın – Evrensel İlk Gençlik Kitaplığı

15.45-16.45
Panel: “4+4+4 Düzeninde Aydın Öğretmenin Görevleri”
Yöneten: Nuri Gökçek
Konuşmacılar:  İsa Eşme, Zeki Sarıhan
Düzenleyen: Öğretmen Dünyası

17.00-18.00
Şiir-Dinleti: “Merdivende Üç Şair”
Sunan ve Canlandıran: Müslim Çelik
Düzenleyen: Türkiye Yazarlar Sendikası

18.15-19.15
Şiir Dinleti: “Şiire Yolculuk”
Katılımcı Şairler: Gökhan Cengizhan, Atilla Oğuz, Halil İbrahim Özcan, Bedran Cebiroğlu, İkbal Kaynar, Güzin Oralkan, Aydın Uysal
Müzik: İkbal Kaynar, Onur Toparlak
Düzenleyen: Edebiyatçılar Derneği

20 Kasım Salı 2012 

Karadeniz Salonu
11.00-11.45
Söyleşi: “Benim Adım Kitap”
Konuşmacı: Nur İçözü
Düzenleyen: Altın Kitaplar

12.00-12.45
Panel: “Nasrettin Hoca ile Düşünmek”
Yöneten: Necdet Neydim
Konuşmacılar: Özel Alev İlköğretim Okulu Öğrencileri
Düzenleyen: Kelime Yayınları

13.00-13.45
Okuma-Söyleşi: “Denemeler ve Yetişkinler Ejderhalar’dan Neden Korkar?”
Konuşmacı: İshak Reyna
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı

14.00-14.45
Söyleşi : “Annem-Babam Ben Olursa…”
Konuşmacı: Toprak Işık
Düzenleyen: TUDEM

15.00-15.45
Söyleşi: “Süleyman Bulut ile Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler”
Konuşmacı: Süleyman Bulut
Düzenleyen: Can Çocuk

16.00-17.00
Söyleşi: “Çocuk Edebiyatında Olmazsa Olmazlar”
Konuşmacılar: Yahya Türkeli, Hasan Güleryüz, Semra Atasoy, Ufuk Özgül
Düzenleyen: Edebiyatçılar Derneği

17.15-18.15
Söyleşi: “Kan Gruplarına Göre Beslenme”
Konuşmacı: Mehmet Ali Bulut
Düzenleyen: Hayat Yayınları

edebiyathaber.net (20 Kasım 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z