Masthead header

farkliokumalar“Farklı Okumalar Yeni Anlamlar” çalışması 16 Mart Çarşamba saat 19.00’da Akademi 1971 Kitabevi’nde başlayacak.

Tanıtım bülteninden

Aysel Karaca ve Ayşegül Ayman, altı yıldır Koşuyolu Mahalle Evi’nde Nükhet Eren’le birlikte geniş çaplı edebiyat çalışmalarını sürdürmektedir.  Akademi 1971 Kitabevi’nde başlayacak olan “Farklı Okumalar Yeni Anlamlar”, buradaki edebiyat birikiminin yeni okurlarla buluşması ve katılımcılara başka bir dünyanın yolunu açması açısından bir başlangıç olacaktır.

16 Mart Çarşamba saat 19.00’da başlayacak ve 12 hafta sürecek olan çalışma,

Işığı hiç bir zaman sönmeyecek kadim yazar, Dostoyevski‘nin ruhunda gizlenen gölgeleri,

Sisli sabahlardan muhteşem bir “servet” yaratan, hem popüler hem dahi Dickens’ı

 Kusursuz labirentlerin içinden kusurlu kütüphanecilere açılan yolları tarif eden Borges’i

 Mübarek rüyaların arasında gezinerek Huzura giden yolu keşfetmemizi kolaylaştıran Tanpınar’ı ,

 Derinden tanıma fırsatı sunacak.

Detaylı bilgi için 0216 700 19 71 nolu telefonu arayınız.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

yagmur-dinecek-kimse-bilmeyecek-kitabi-harun-candanHarun Candan ikinci romanı Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek’te bir banka müfettişinin teftiş için gittiği adada başından geçen polisiye ve romantizm yüklü olayları anlatıyor.

Romanın kahramanı otuzlu yaşlarda, mesleğinin getirilerinden dolayı sürekli seyahat edebilme özgürlüğüne sahip, biraz da mesleki egosu olan bir karakter. Boşanmanın arifesindeki müfettişimiz, adaya yaptığı fırtınalı yolculuğu esnasında hem evliliğini, hem de mesleğini yeniden gözden geçirme fırsatı buluyor. Artık evliliğini sonlandırmaya kararlı, işinden de bıkkın bir vaziyette düşünedururken gemide kendisinden ateş isteyen bir kadın şöyle bir belirip, ardından yok oluyor. Ancak tesadüf bu ya, kahramanımız bu kadınla teftişe gittiği bankada tekrar karşılaşıyor; bir banka müfettişi olmanın verdiği özgüvenle “çıkma” teklif ediyor. Müfettişimizin çıkma teklif ettiği Aslı, yirmili yaşlarda, şehrin keşmekeşinden kaçmak ve biraz da kafa dinlemek adına adaya yerleşmiş. Yalnızlıktan mustarip, iki çift laf edebileceği birilerini arayan banka memurumuz Aslı ve zaten boşanmayı kafaya koymuş, kendince yeni maceralara yelken açma niyetinde olan banka müfettişi, zamanla belki kendilerinin de beklemediği bir tutkuyla birbirlerine bağlanıyor, bu ıssız adada herkesten uzakta, romantizm dolu bir gece geçiriyorlar. Ne var ki, saadetleri henüz şafak sökmeden son buluyor. Cinayet de gözün gözü görmediği bu yağmurlu romanın tam bu kısmında devreye giriyor. Bu dönüm noktasından sonra kahramanlarımız, aralarındaki tutkulu aşkın yanında, bir de nefretin sınavına tabi tutuluyor ve çemberin giderek daraldığı bir polisiye öyküye alelacele savruluveriyorlar.

Genç yazar Harun Candan ilk romanı Hayalname’de olduğu gibi bu romanında da birinci şahıs anlatımına başvurmuş ve yine romanın ana kişisinin adını kendine saklamış. İlk romanında genç bir imamın hikâyesine tanıklık ettiğimiz yazar, bu karanlık metninde okuyucusuna mesleki özgüveni yüksek, detaycı ve biraz da paranoyak bir banka müfettişinin yaşamından küçük bir kesit sunuyor. Ancak küçük bir kesit dediğimize bakmayın, romanın ana kişisi olan müfettişin adada geçirdiği üç gün, hem kendi özel yaşamı, hem de gelecek planları için belirleyici rol oynuyor. Bu anlamda, başından geçen onca olaydan sonra, evliliği üzerine tekrar düşünen banka müfettişinin öyküsünü bir gelişim romanı olarak okumak da mümkün.

“Birden kendimi çocuklarıma anlatacağım bir serüvenin içinde bulmuştum. Bu önemli bir şeydi. Eğer bir şey herkesin başına gelecek cinsten değilse, evet, önemli demekti bu.”

Metin içerisinde kilit role sahip hikâyeciklerden birisi olan orijinal elyazması İncil’in akıbeti, kahramanımızın kaderiyle kesiştiğinde, bu cümleler dökülür müfettişin ağzından. Günlük hayatın rutininin, işinin ve özel hayatının baskısı altında ezilmekten usanmış bireyin, yaşamına bir hareket kazandırmaya, sadece kitaplarda veya filmlerde gerçekleşebilecek türden hadiselere dahil olmaya duyduğu arzudur bu. Nicedir işlenen bu temayı bir polisiye romanda görmek, okuyucunun yaşadığı okuma hazzı ile roman kişisinin kendisini bir macerada var etme heyecanının aslında birbirlerinden çok da uzak olmadığını gösteriyor. Edebiyat ve diğer sanat dallarında işlenmiş böylesine önemli bir tema, Candan’ın sade üslubunda sırıtmıyor, aksine önemli bir yer tutuyor.

Candan, belli ki iyi bir gözlemci. Onun gözlem yeteneği romanın ana kişisinin karakter yapısında, yüksek müfettiş egosunda, detaycılığında ve paranoyaklığında ayyuka çıkıyor. Yazar, sosyal statülerin ne kadar büyük önemi haiz olduğunu gerçekten çok iyi yakalamış. Romandaki banka müdürü, otel kâtibi gibi yan karakterlerin davranışlarını izlemek, adeta sosyal bir deneye şahit olduğumuz hissiyatına kapılmamıza neden oluyor. Müfettişin kendi kendine yaptığı konuşmalar olabildiğince sade ve gerçekçi; bu iç monologları okuyan birinin muhtemelen ben de böyle düşünürdüm, diyeceği türden.

Kitabıyla ilgili olarak kendisiyle yapılan bir söyleşide[1], ilk romanına kıyasla daha sade bir anlatım tercih ettiğini, biçimden çok hikâyenin ön plana çıktığını belirten yazara kuşkusuz katılmamak elde değil. Metinde polisiye, romantizm, gerilim, entrika, kaçış gibi unsurların yanı sıra, olmazsa olmaz bir önem arz eden dinî unsurların birlikte ustaca bir kurgu ve yalın bir üslupla işlenmesiyle yazar alkışı hak ediyor.

Az karakterli, bol gerilimli bir metin Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek. Romana bu puslu havayı veren etmenlerin belki de en önemlisi bir türlü dinmek bilmeyen yağmur. Ne de olsa cinayetlerin üzerini örten de, bir aşkı alevlendirip, aynı aşkı söndüren de o, yine aynı yağmur…

Berk Cankurt – edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

[1] http://www.edebiyathaber.net/harun-candan-kitaplarim-cizginin-karanlik-tarafinda-kaliyor/

feridun andac 10.tifKitap fuarlarının tanıtan/gösteren bir yanı var. Bu hem okur hem de yayıncı bağlamında birtakım veriler için göstergeleri getiriyor bizlere.

 Şu bir gerçek ki, sayısal artış her açıdan var. Yayıncı, yayın çeşitliliği ve okur. Üstüne üstlük yayıncılık mecrasının evrildiği noktaları göstermesi açısından da kayda değer verilerle karşılaşıyorsunuz fuarlarda.

Burada sayısal verilerden söz edecek değilim.

 CNR Fuarcılık tarafından düzenlenen kitap fuarını gezerken, katılımcı yayınevlerinin stantlarındaki yayınları irdelerken gözlediğim şu: İslami kesimin yayıncılığı keşfi.

Birçok yayınevinin kitaplarının/yayın katologlarının içeriğine göz atarken, bu keşifte salt “din”/ “inanç” eksenli bir yayıncılık algısının önde olduğunu görüyordum.

 Anlaşılan, CNR fuarcılık kültür yayıncılarını ikna edemeyince, fuar ekseninde böyle bir yolu seçerek bu yayıncıları öne çıkarmış.

 Kuşkusuz birçok kadim yayınevi işin kültürel boyutunu kavramış, bu mecrada yayınlarını sürdürüyor. Gene de içimde bir kuşku var, ülkemizde bu denli bir yayın mecrası oluşturmada hiçbir geleneğimiz yokken, pıtrak gibi böylesi “pahalı” işleri yapmaya soyunan yayıncılar hangi desteklerle acaba yayın işlerini kotarıyorlardı. Çünkü, gözlediğim, öyle çoksatar kitaplar yok göz önünde. Eğer İskender Pala vari örnekleri verecek olursanız, o da bu kulvarın dışına düşmüş durumda, bence. Çünkü bu fuarda onun gibi prim yapan yazarların adı sanı bile yoktu.

Burada bir açmaz, bilinmezlik vardı benim gözümde.

 “İslam Rönesansı”nı yaşıyordu ülkemizde, diyemezdik!

 Öyle bir entelektüel aklın cılız kıpırtıları bile yansımıyordu yayınlara. Çünkü birçoğu “ithal”, birçoğu da “taklit” söylemlerle kendilerini var ediyorlardı belli ki.

 Dayanamadım, televizyonlarda “tarih”/ “gündemdışı” konular ekseninde programlar yapan bir sunucunun kitabının imza kuyruğunda bekleyenleri gözledim, sonra da kitabına göz attım. Program için alınmış notlar bir araya getirilerek derleme bir kitap yapılmıştı. O sıradaki okur neyi merak ediyordu acaba? Bir oyuncu edasıyla karşısında duran sunucuyu mu, yoksa o derleme bilgileri okuma heyecanını mı?

Bu tip birçok örnek daha çıktı karşıma. Ama sorun yayıncılığımızın bu cenahının yaşadığı açmazdı.

 Derleme tarih kitapları, bir tür “din propagandası” içeren yayıncılık. Edebiyata, sinemaya, sanata, kültüre dair çoğu konudan biharberlik!

“Entelektüel akıl”ın olmadığı yerde yayıncılık yapamazsınız. Yaparsanız eğer kitap kirliliğine ve vasat okur yetiştirmenin değirmenine su taşırsınız.

 Türkiye, bu alanda da, “körler sağırlar birbirini ağırlar” ülkesine dönüşmüş durumda ne yazık ki!

“Yeşil sermaye” bu alanı da kuşatma altına almış durumda. “Soğuk savaş” döneminde bu iki kutup için söylenirdi. Ama şimdi görünen o ki, her şey alenen yapılıyor.

 Ben, bu ülkede, bu denli İslami entelektüel birikimin olduğunu sanmıyorum. Bir İran’la karşılaştırdığımızda, bu alanda ne denli yoksul olduğumuz bilinir.

Ali Şeriati’yi okuduğumda şaşırmıştım. Ama beni daha da şaşırtan Abdülkerim Şuruş olmuştur. Yazdıklarıyla, İslam’a bakışı ve entelektüel birikimiyle etkileyici biriydi benim gözümde.

Bu iki düşünürün izlerini fuardaki yayınlarda boşuna aradım.

 Demem o ki, yayıncılığımızın “bu taraf”taki açmazı daha büyük. Kitap henüz kültürel bir meta olarak algılanmış değil.

Fuarı birlikte gezdiğimiz dostum, dayanamamış olmalı ki şunu söylemişti: “Hacılar ile bacılara yayın yapılmış, gelin bizden olduğunuzu kanıtlayın dercesine üstelik!”

 Belki dün benzer şeyler “sol yayıncılık” için söylenirdi; uydu değil kendiniz olun!

 Bugün yayıncılık için de en temel ilkedir bence önce yerli, sonra dünya yayıncısı olmak.

 Yoksa, “kargo yayıncı” olarak başkalarının ürettikleri (ürettiklerini) taşır durursunuz, üstelik para dışında ne için taşıdığınızı da bilmeden.

Evet, yayıncılıkta da “entelektüel akıl” olmayınca halimiz budur. Tıpkı siyasetteki gibi!

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

ucup-giden-bir-kusİranlı yazar Feriba Vefi’nin pek çok dile çevrilmiş ödüllü romanı Uçup Giden Bir Kuş, Verita Kitap etiketiyle ilk kez Türkçede.

Yayımlandığı dönemde İran’da büyük ses getiren roman, yoksul bir ev kadınının korkularını, tereddütlerini, pişmanlıklarını; aile ilişkilerinde üstlendiği rolleri sorgulayışını büyük bir ustalıkla aktarıyor. İran’dan kaçma hayalleri kuran kocasının aksine, onun en büyük korkusu benliğine ilişkin hayal kırıklıklarını da beraberinde götürmek. İnsan yaşadığı yerden kaçabilir; peki ya kendinden kaçmak mümkün müdür?

Arka kapaktan

“Senin cennetine, cehennemin üzerime yapışmış izleriyle gelmekten korkuyorum.”

***

Uçup Giden Bir Kuş, gündelik yaşamın cenderesinde, geçmişin yükü ve geleceğin belirsizliği arasında var olmaya çabalayan bir kadının hikâyesi. Bu kitap, şehrin yoksul bir mahallesindeki bir bahçe katında, iki küçük çocuğunun ihtiyaçları ve İran’dan kaçıp gitmek isteyen kocasının arzularıyla boğuşurken, bir yandan da kendi pişmanlıkları, çelişkileri ve özlemleriyle yüzleşen bir kadının yaşamı hakkında.

Uçup Giden Bir Kuş, yayımlanmasının ardından İran’da büyük yankı uyandırdı, çevrildiği dillerde ilgiyle karşılandı. Modern İran edebiyatının en güçlü kalemlerinden Feriba Vefi, Uçup Giden Bir Kuş’la ilk kez Türkçede.

Bir mutluluk arayışının sade, içten ve sarsıcı hikâyesi.

Yazar hakkında

İranlı romancı ve öykücü. 1963’te Tebriz’de doğdu. Daha çok kısa öyküleriyle ün kazandı. İlk öykü kitabı Sahnenin Derinliğinde 1996 yılında, ikinci öykü kitabı Gülerken Bile ise 1999’da yayımlandı. Vefi’nin ilk romanı Uçup Giden Bir Kuş Gibi İran’da büyük bir yankı uyandırdı; ülke çapında pek çok ödüle değer görülen eser İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Kürtçe (Soranî lehçesi) gibi dillere çevrildi. 2004’te yayımlanan Tarlan romanını Tibet Rüyası (2005), Sokaktaki Sır (2008) ve Mehtap (2011) romanları izledi. Edebi çalışmalarına Tahran’da devam ediyor.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

apartmanApartman Dergi Mart 2016 itibariyle yayın hayatına başladı.

Tanıtım bülteninden

Apartman Dergi, edebiyatın her alanında, her türlü ayrıma karşı durarak gönülden gönüle köprü olmak için kuruldu. Anlatmak istediklerini dile dökmek yerine kağıda akıtmayı seçen bir grup “Apartman çocuğu” tarafından, edebiyatın yalnızca edep ile mümkün olduğunu hatırlatmak için binbir emek ve özveriyle sırtlandı. Apartman samimidir, çağa ayak uydurmak yerine insanlığa ayak uydurmayı seçer. Komşuca, insanca, soba üstünde pişen kestane sıcaklığıyla yaşamak istemektir Apartman’ın derdi.

Aylık edebiyat, kültür ve sanat dergisi olarak çalacak okurun kapısını Apartman. Aynı düşünen, aynı hisseden, hala bir şeylere değer veren insanlara ulaşma dileğiyle, yüzünüzde kimi zaman ufak bir tebessüm oluşturarak, kimi zaman gözümüzdeki tek damla yaşı paylaşarak kalemimiz ve kelamımızla  sizlere komşuluk etme niyetindeyiz.

Bize ulaşmak ve derdimizi paylaşmak isteyenler için,

apartmandergi@gmail.com

www.apartmandergi.com

facebook.com/apartmandergi

twitter.com/apartmandergi

instagram.com/apartmandergi

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

OluOzanlarDernegi_oyunUnutulmaz film Ölü Ozanlar Derneği tiyatro sahnesine taşınıyor. Tiyatro Kedi tarafından sahneye konulan oyunun prömiyeri 4 Nisan’da Trump Kültür ve Gösteri Merkezi’nde yapılacak.

Edebiyat öğretmeni John Keating’in çok disiplinli bir erkek okuluna atanmasını ve burada öğrencilerini şiirin bambaşka dünyasıyla tanıştırmasını, onların dünyaya farklı açılardan bakmalarını sağlamasını anlatan filmde Robin Williams’ın oynadığı Jonh Keating karakterine usta sanatçı Can Gürzap hayat veriyor. Prömiyerini 4 Nisan’da Trump Kültür ve Gösteri Merkezi’nde yapacak oyunun provaları yine Trump AVM sahnesinde devam ediyor.

Can Gürzap ve oyunun yönetmeni Hakan Altıner, büyük bir keyif ve heyecanla provalara devam ettiklerini belirtti. Ölü Ozanlar Derneği’nin kült bir film olduğunu, oyununu da en iyi şekilde sahneye yansıtmaya çalışacaklarını Gürzap ve Altıner, “Çok genç ve kalabalık bir ekiple çalışıyoruz. Çok iyi bir oyun geliyor. Herkesi 4 Nisan’da Trump sahnesindeki ilk gösterime bekliyoruz” diye konuştu.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

savasi_bitiren_sinek_kapakBryndís Björgvinsdóttir’in Savaşı Bitiren Sinek adlı kitabı, Mahir Ünsal Eriş’in çevirisiyle hem çocuklar hem yetişkinler için Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

İzlanda Çocuk Edebiyatı Ödülü’ne değer görülen Savaşı Bitiren Sinek, insanlar, sinekler ve savaş hakkında bir cesaret ve dayanışma öyküsü. İzlanda’da sığınmacılara verilen desteği artırmak için başlatılan dayanışma kampanyasının sözcüsü olarak tanınan yazar Bryndís Björgvinsdóttir, kitabında savaşın küresel bir çıkmaz haline getirdiği mültecilik sorununa da değiniyor.

Kolkex, Sinek ve Hermann Şeker

sıradan karasineklerdir; hani şu

kayda değer bir şey yapmayan,

etrafta vızıldayıp duran sineklerden…

Bir gün, evlerini paylaştıkları insanlar, “teknoloji harikası” elektrikli sineklikten almaya karar verir. Artık o evde kalamayacaklarını anlayan üç kafadar, Nepal’in iyi kalpli keşişlerini aramaya koyulur. Duyduklarına göre, bu nazik keşişler bir sineği bile incitmeyen insanlardır. Uzak diyarlara yaptıkları bu yolculuk sırasında konakladıkları ülkede savaşla ilk kez tanışan sinekler bu saçmalığa bir son vermeyi kafaya koyar. Üstelik “Bir sineğin elinden ne gelir ki!” demeden.

İzlanda hükümetinin en fazla elli sığınmacı kabul etme kararı ülkede ciddi bir tepki doğurmuş, vatandaşlar tarafından daha fazla mültecinin ülkeye alınması ve savaş mağdurlarının insan haklarına sahip çıkılması istenmişti. Ancak hükümetin bu konuda halkın taleplerini göz ardı etmesi üzerine İzlanda vatandaşlarının bir kısmı hem mülteciler için bir dayanışma ağı oluşturmuş hem de sığınmacıları evlerinde ağırlamak için sosyal medya üzerinden bir kampanya başlatmışlardı. İzlandalı yazar Bryndís Björgvinsdóttir, uluslararası çapta ses getiren bu kampanyanın sözcüsü. Kitabı Savaşı Bitiren Sinek’te okurları savaşın acımasızlığına karşı bir umut ve cesaret öyküsüyle buluşturuyor.

Savaşı Bitiren Sinek, Þórarinn Már Baldursson’in desenleri ve Mahir Ünsal Eriş’in çevirisiyle hem çocuklar hem yetişkinler için Can Çocuk raflarında.

Kitaptan

Fito’nun yazmayı hayal ettiği bu kitabı, dört arkadaş birlikte yazdı.

Bu kitap yediden yetmişe bütün insanlara; sizlerin haritalarında gezinen,

şeker kaselerinde, televizyon ekranlarında, gazetelerinde oturan

bizler –yani karasinekler– hakkında bilgi veriyor.

Bazen kafalarınızın ya da ellerinizin arkasına konan bizler hakkında.

Taşıtlarınızı, lokantalarınızı, havalimanlarınızı, manastırlarınızı,

evlerinizi ve diğer çoğu binayı paylaştığınız bizler hakkında.

Bu öykü aynı zamanda karasineklerle insanların yüzyıllardır süregelen ilişkisi,

soğuk mağaralarda ve yıkık dökük barakalarda toplaşmalardan,

şatolarda birlikte yaşamaya, hatta füzelerle birlikte aya fırlatılmaya varan ilişkisi hakkında.

Son olarak, en önemlisi de umut ve inanç hakkında.

Bir gün daha iyi ve daha adaletli bir dünyada, bizlerin ve sizlerin barış ve huzur içinde yaşayabileceğimize dair beslediğimiz umut ve inanç hakkında.

Bizim bu dileğimiz geçmişten geleceğe uzanıyor.

Biz karasinekler, her gün duvarlara, odalara, ağaç gövdelerine, çimen yapraklarına, gökyüzüne, yeryüzüne teller gereriz, görünmez dilek bayrakları asarız.”

Bryndís Björgvinsdóttir:

1982 doğumlu Bryndís Björgvinsdóttir, İzlandalı halkbilimci, şair ve çocuk kitapları yazarıdır. İzlanda Sanat Akademisi’nde eğitimci olan yazar, ilk çocuk kitabı Superman Ormar’s Dictionary’i on beş yaşında kaleme aldı. Savaşı Bitiren Sinek’le 2011 yılında İzlanda Çocuk Edebiyatı Ödülü’ne değer görüldü. Savaşı Bitiren Sinek yazarın Can Çocuk’taki ilk kitabı.

edebiyathaber.net (15 Mart 2017)

kitapfuari-765x510TÜYAP tarafından, Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Bursa 14. Kitap Fuarı, 19-27 Mart tarihleri arasında TÜYAP Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenleniyor.

Bu yıl 300 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşecek Bursa Kitap Fuarı, söyleşi, panel ve çocuk etkinlikleri gibi 80 kültür etkinliğine ev sahipliği yapacak. Dokuz gün süresince düzenlenecek imza günleri ve etkinliklerde yüzlerce yazar okurlarıyla buluşacak.

Aralarında İlber Ortaylı, Can Dündar, Ahmet Telli, Sibel Eraslan, Gülten Dayıoğlu,  Uğur Koşar, Şermin Çarkacı, Ercan Kesal, İsmail Saymaz, Üstün Dökmen, Pelin Çift, Tuna Kiremitçi, Emre Kongar, Ataol Behramoğlu, Ahmet Şimşirgil, Deniz Kavukçuoğlu, Mustafa Armağan,  Büşra Yılmaz, Fehim Taştekin, Aret Vartanyan ve Hakan Akdoğan’ın da bulunduğu pek çok yazar okurlarıyla buluşmak üzere Bursa Kitap Fuarı’nda olacak.

Dünya Tiyatrolar Günü kapsamında 21 Mart Pazartesi günü oyuncu Mert Fırat ve gazeteci Bahar Çuhadar’ın katılımıyla tiyatro, mekan ve seyirci üzerine  “Sanat Girişimciliği ve Yeni Tiyatro” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Cemil Meriç 100 yaşında

TÜYAP Kitap Fuarları, edebiyat ve kültür dünyamızın değerli isimlerinin 100. yaşlarını kutlamaya devam ediyor. Bu kapsamda sosyolojiye yaptığı önemli katkıları ile Cemil Meriç’in 100. yaşı Bursa Kitap Fuarı’nda kutlanacak. Fuar süresince Meriç’in yaşamı ve eserleri söyleşi ve panellerle ele alınacak.

Bursa 14. Kitap Fuarı, 19-26 Mart 2016 tarihleri arasında 10.00-19.30, fuarın son günü olan 27 Mart 2016 tarihinde ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Fuara giriş ücretsiz.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

gulyabaniHüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” romanı Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Gulyabani romanında Hüseyin Rahmi Gürpınar alışık olduğumuz mizahi dilini sürdürürken Batı’nın maddeci, pozitif düşüncesini ülkemize aktarmaya, halkın gözünü açmaya çalışmaktadır. Gürpınar’ın bâtıl inançları en iyi işlendiği romanıdır ve Halide Edip’in ifadesiyle “en kusursuz, bir okuyucu gözüyle en eğlenceli” roman Gulyabani’dir. Kadınlar batıl inançlardan en çok etkilenen ve istismar edilenlerdir. Aklı temsil eden ise erkektir.

edebiyathaber.net (15 Mart 2016)

terkedisAbdulrazak Gurnah’ın “Terkediş” adlı romanı, Müge Günay çevirisi ve İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Terkediş, modern dünya edebiyatında sömürgecilik sonrası dönemde yazılmış en parlak romanlardan biri.

Terkediş, kolonyalizmin bireysel ve siyasal düzlemdeki sonuçlarını üç neslin birbirine örülmüş hikâyeleri üzerinden anlatan bir insanlık epiği. Gurnah, Terkediş’te uygarlığın eşiğinde ufalanan bir ülkeyi, ülkeden göçenlerin yakasını bırakmayan suçluluk duygusunu, yurtsuzluğu, kalanların üzerine çöken karanlığı, din ve geleneğin şaşmaz bir süreklilikle muhafaza ettiği değerleri ve yok ettiği aşkları anlatmakta. 1899’da çölde yolunu kaybeden ve yaralı halde Doğu Afrika sahilindeki bir şehre varan İngiliz seyyah Martin Pearce, bölge esnafından Hasanali’nin ve güzeller güzeli kardeşi Rehana’nın yardımıyla hayata döner. Pearce ile Rehana’nın hikâyesini üç kuşağın ortak yazgısına bağlayan Gurnah, nesnel ve sahici anlatısı ile etnik-ulusal kimliklerin ötesinde bir kimliğin mümkün olduğu yeni bir edebiyatın ve dünyanın habercisi.

“Gurnah, Terkediş’te çöküşü yeni bir şafağa dönüştürmeyi başarıyor.”
Adam-Mars Jones

Kitaptan bir bölüm okumak için tıklayın.

edebiyathaber.net (14 Mart 2016)  

baskalasimlarKırmızı Kedi etiketiyle yayımlanan “Başkalaşımlar I-X”, Enis Batur’un denemelerinden oluşuyor.

Tanıtım bülteninden

“Başkalaşımlar” dizisi, Enis Batur’un, kendi deyişiyle, “yaratıcılık sorunları üzerine yatay, dikey ve sarmal ilişkileri sorguladığı denemeler”den oluşuyor.

Kırkı aşkın yıl önce “Ayna” ile başlattığı bu serüvenin ürünlerini yazar onluk desteler halinde bütünleştiriyor. Paul Valéry’nin deyişiyle “pahalıya mal olan” biçimini ararken “Deneme”nin çatısıyla yetinmiyor, Yazı’yla oluşturmak istediği akıya daha kıvrak bir yatak arıyor.

“Başkalaşımlar”, birşeyi dile getirmek ile sınırlı bir tasarımdan yola çıkılarak ortaya çıkmıyorlar: Bir o kadar da birşeyi dile getirme biçimi’nin aranışını konu ediniyorlar.

Enis Batur Başkalaşımlar’da bazı yazarlardan ve kitaplardan etkilenmiyor: Okuduğu, izlediği, zaman zaman parçası olduğu, kimi zaman uzağında kalsa da hemen hiç kopmadığı bir “dünya”dan, o dünyanın anonim ortak prizmasından ve açtığı ufuktan yeri geldiğinde gücünü zorlayarak yararlanıyor.

Bu yazınsal sergüzeştin başlangıcı Yapısalcılık, Déconstructiviste anlayış, Yorum Bilgisi, Göstergebilim’in tırmanışı, Frankfurt Okulu’nun yeniden “keşfi”, Lacan’ın açtığı yolda katedilen mesafe, Nietzsche ve Heidegger’in durmadan etki alanlarını genişletmeleri, Deleuze-Guattari, Alımlama Estetiği gibi edebiyatın ve sanatın üzerinde kuramsal çalışmaların, felsefî perspektifin yepyeni donanımlarla durduğu, son derece zenginleştirici açılımlarla karşılaşılan bir döneme 1970’lerin başına tarihleniyor.

Başkalaşımlar I-X, 1975-1992 arası yazılmış metinleri biraraya getiriyor. Yazı ile İmge’nin, Ses’in, Anlam’ın çarpıştığı denemeler bunlar. “Ben” ve “Öteki” türü kavramlar, Ece Ayhan’ın şiiri ya da İlhan Usmanbaş’ın besteciliği, Edebiyat ve Sanatta “Hayvanlar”ın, “Zaman”ın ya da “Savaş”ın kullanımı gibi alanlara sokulurken, Enis Batur’un uzun bir zincir kurduğu, ucu açık bırakılmış bir soruşturmaya yeni halkalar eklemeyi sürdürdüğü artık biliniyor.

“Başkalaşımlar” sürüyor, Kırmızı Kedi sırasıyla onluk desteler halinde toplam üç ciltte “Başkalaşımlar XI-XX” ve ”Başkalaşımlar XXI-XXX”u da yayımlayacak.

edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

mehmet fotoAnlamlandıramadığımız günlerden geçiyoruz yine. Sevinç, hüzün, mutluluk, keder birbirine geçmiş durumda. Kavram karmaşası dedikleri bu olsa gerek, diye düşünüyorum zaman zaman. Gülmekten utanır mı insan? Onu da yaşadık çok şükür. Gülerken aklımıza düşenler bir anda siliyor yüzümüzden o görüntüyü. Üzülmekle beraber bir utanç da var bu donukluğun içerisinde. Ve bazen de bir umursamazlık hissettiğimi de itiraf edeyim. Sanki her şey olağanmış gibi geliyor. Sanki hep böyle yaşıyormuşuz gibi… Ne bileyim, ifade etmesi bile bu denli güç işte.

Gülmekten utansak da vazgeçmeyeceğimiz de bir gerçek. Çünkü direncin diğer adıdır aynı zamanda, gülmek. Ve çocuklar… Her zaman gülmek isterler, bizi de gülerken görmek isterler. O halde bugün öyle bir kitaptan söz edelim ki adını duyduğumuzda yüzümüzde bir tebessüm oluşsun.

Franz Kafka’nınDönüşüm” adlı eserini hemen herkes bilir. Okumamış olsa da Gregor Samsa’nın bir sabah böcek olarak uyandığını duymayan yoktur.

Peki, “Kanepeye Dönüşen Baba”yı bilir misiniz? Eğer biliyorsanız “Hamburgere Dönüşen Anne”yi de biliyorsunuzdur. Yok, eğer bilmiyorsanız da şimdi duydunuz. Her iki kitap da Fatih Erdoğan’ın Mavibulut Yayınları tarafından yayımlanan kitapları. “Hamburgere Dönüşen Anne”den daha önce söz etmiştim burada. Güler Hanım bir sabah uyanıp kendisini hamburgere dönüşmüş olarak bulmuş ve sonrasında komik serüvenini okumuştuk. Yeni kitabında da “Kanepeye Dönüşen Baba”yı anlatıyor Fatih Erdoğan. Kitaba geçmeden şunu belirteyim ki, bu kitabı topluma açık, kendinize yabancı olarak tanımlayacağınız insanlarla aynı ortamdayken okumayın. Ya da “kendi kendine neden gülüyor bu adam/kadın/çocuk” bakışlarına hazırlıklı olun. Tecrübe ile sabittir, belirteyim. Yazarın daha önce başka kitaplarından da çok keyif aldım, güldüm fakat iddia ediyorum sadece kendisinin değil, şu anda kitapçıların raflarında bulunan bu tür kitapların en komiğidir “Kanepeye Dönüşen Baba.” Şimdi gelelim kitabın konusuna: “Hayrettin Bey, iki çocuklu, standart bir yaşama sahip sıradan bir adam. Eşi de çalışıyor olmasına rağmen yaşamın zorlukları karşısında ona destek olmayan, işi dışında kalan zamanın tamamını evde televizyonun karşısında geçiren bir bencil. O kanepede geçirdiği uzun zamanların sonunda kanepeyle bütünleşir ve kendisi de bir kanepeye dönüşür. Kitap ‘Dönüşüm’de olduğu gibi Hayrettin Bey’in dönüşümüyle başlıyor. Bir sabah kanepeden kalkmaya çalışırken önce başını sonra da gövdesini kaldırmaya çalıştı fakat olmadı. Sonrasında iki elini aynı anda kaldıramadığını da fark etti. Çünkü elleri ve ayakları kanepenin ayakları görevini üstlenmişlerdi. Yani anlayacağınız bir türlü doğrulamadı Hayrettin Bey. Durumu ilk fark eden eşi Dürdane Hanım oldu. Peki, nasıl gizleyeceklerdi bu durumu? Doktor, Serpil ve Serkan, Atiye Hanım (temizlik işleri yardımcısı), komşu Emine Hanım da bu serüvenin birer parçası.

Son dönemde Fatih Erdoğan kitaplarında o kadar çok güldüm ki artık adını duyduğumda yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Yazarlar üzerine pek yazmam, kişiliklerine değinmem yazılarımda fakat bunu da söylemeden edemeyeceğim. Kitapların etkisinden olsa gerek yazarın adını her duyduğumda sevimli, sempatik bir insan canlanıyor gözümün önünde. (Görünüş itibariyle çok farklı da sayılmaz ama…)

Dönelim tekrar kitaba ve sözü sonlandıralım. Yaşamın sıkıcılığı, rutin döngüsü içerisinde böylesi kitaplar güzel bir mola olacaktır biz yetişkinler için de. Kısa bir anlık olsa da… Ve eğitim sisteminin acımasız dişlileri arasında gelecek kaygısını, çok erken yaşlarda yaşamaya başlayan çocuklar için de stresten uzaklaşmak için iyi bir kitap “Kanepeye Dönüşen Baba.” 8 yaş ve civarı için tasarlanmış olsa da her yaştan okurun ilgisini çekecek ve eğlendirecektir bu kitap. Ama yine söylüyorum. Yalnızken okuyun bu kitabı. Aksi takdirde hunili(!) derler maazallah!

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

pinar-uretmenSözcüklerle ilişkilendirilmeyen anlam yarımdır, eksiktir. Dil kullanımı önemlidir hayatta. Onunla tanımlar ve tarif ederiz varlığımızı. Olayları hafızaya kaydedebilmek için adlandırmaya ve sınıflamaya ihtiyaç duyarız. “Dil zihinler tarafından değil, zihinler dil tarafından şekillenir.” dediği gibi ünlü İtalyan düşünürü Giambattista Vico’nun… Zihnimizi inşa eden şey kullandığımız dildir.

Bugünlerde Virginia Woolf’a ait biyografi üzerinden edebiyatta yeni bir “dil” tartışmasına tanık oluyoruz. “Kendine Ait Bir Oda” kitabının biyografi bölümünde kullanılan dilin ve içerdiği anlamın yarattığı tepkiler sonucunda yayınevi “maksadını aşan eril dilden” ötürü okurlardan özür diledi.

Burada kullanılan dilin türü üzerine ilk bakışta görülemeyen çelişkili bir durumun ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu dil gerçekten de rahatsız edici ve “maksadını aşan” bir özellik taşımasa da türünün ne olduğu üzerine yanlı(ş) ve önyargılı bir yol izlenmektedir. Eril özellikler taşımakla beraber tanımının “maksadını aşan postmodern dil” olarak kabul edilmesi sanırım daha uygun olacaktır.

Sözcüklerin ne anlattığı kadar nasıl kullanıldığı da önemlidir. Dil zihnimizi şekillendirir, ideolojik bakışımızı da onun nasıl kullanıldığı… Alt katmanlarda yer alan bağlantı ve kodlar önyargılarımızın kurucularıdır. Bu nedenle “eril dil” tanımının uygun olmasa da, olur olmaz her yerde kullanılması tehlikelidir; hem zihnin algı ve anlam katmanlarında bu dilin normalleşmesine hem de fazla uyarıya bağlı hissizlik ve bıkkınlık yaratmasına neden olabilir. Argo ya da jargon içeren dil kullanımının, bir kadına karşı söylenen, cinsiyetçilik içermeyen eleştiri ve ya tartışma cümlelerinin “eril” olarak nitelendirilmesinin gereksiz cinsiyet algısına neden olduğunu ve cinsiyet ayırımcılığına kapı araladığını düşünüyorum.

Cinsiyetçi dilin sorun yaratan kullanımı “üstün erillik” ifadesi ile tanımlanır. Sanatta eril tahakkümü meşru kılmak ve kadını birey olmaktan çok anne, eş, kız kardeş ve kız çocuk gibi biyolojik roller içinde sınırlamak, cinsiyet özelliklerine yersiz vurgu yaparak kadını aşağılamak ve küçük düşürmek amacı ile kullanılmaktadır. Eril ve dişil yapılar doğayı hem yansıtan ve hem de tamamlayan unsurlardır. Bu unsurları ataerkil bir yapıyı meşrulaştırmak ve dengede tutmak için karşıtlık haline getirmek cinsiyet ayrımcılığını oluşturur. Ancak pozitif ve ya negatif ayrımcılık tuzaklarına düşmeden cinsiyet özelliklerini tartışabilmek, sanatın birleştirici gücünün göstergesidir.

“Virginia Woolf: Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp nehir bile denemeyecek bir kaşık suda boğuldu. Bilinç akışı mı nehrin akışı mı? Odalarda ışıksızdı. Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz. Nicole Kidman.”

kendine-ait-bir-oda-kitabi-virginia-woolf-35151-Front-1Biyografi yazısında cinsiyeti vurgulamaktan daha çok mizahi yaklaşımı da kullanarak ironi içeren ve farklı bakış açılarına sahip bir dil amaçlanmış. Postmodern yazına ait anlatı özellikleri ile espritüel, oyunsu,  parçalı ve imgesel bir yapı kazandırılmaya çalışılmış. Ancak deyim yerindeyse endazesi kaçmış… İroni alaysılamaya, imgesel yapı anlamsız çağrışımlara neden olurken mizahi bakış isteği ise “şaka gibi” olmanın ötesine gidememiş. Alışılmış kuralları yıkarak dili yapı söküme uğratmak ve yeni bir anlatım yaratmak postmodern yazımın kullandığı bir yöntemdir. Bir şeye, olaya, duruma ters açıyla bakarak eleştirel yaklaşmak anlamına gelen ironiyi kullanır. Woolf’a dair tartışmalı biyografide de kalıplara sıkışmış dile başkaldırı amacıyla ironi içeren bir dil kullanımının amaçlandığı söylenebilir sanırım. Ancak seçilen sözcükler ve imgeler, farklı ve eleştirel bakıştan çok aşağılayıcı bir yaklaşıma neden olmuş.

Modernizm doğrusal, ilerlemeci tarih anlayışına sahiptir. Ortaçağdaki doğuş-yükseliş-çöküş olarak ele alınan ve her dönemin bir sonu olacağını kabul eden döngüsel tarih anlayışına karşıdır. Bu iki farklı teze karşın postmodernizme göre tarih bilinemez, öngörülemezdir. İşte bu biyografide kullanılan karışık tarihsel dizilim yani doğum ve ölümü aynı cümlede birleştirerek daha sonra Woolf’un yazarlığına, intiharına, eserlerine akan karışık tanımlamalar postmodern anlayışı imlemektedir.

Postmodern yazın, metinlerarası ve göstergeler arası ilişkileri kullanır. Bir metinde farklı sanatlara ya da farklı yazarlara/metinlere atıfta bulunmak şeklinde yer alır bu kullanım. “Odalarda ışıksız” olan ve Virginia Woolf’un hayatını konu alan “Saatler” filmi üzerinden Nicole Kidman’a kadar okurun bilgi ve belleğini okumaya dâhil etmeye niyetli bir tavır mevcut.  Kullanılan göstergelerin yüzeysel bellek katmanlarında kalan ve dil oyunları dışında derin anlamlar yaratamayan çağrışımlar üzerinden olması, metnin alaycılığını arttırmakla sınırlı kalmasına yol açmış ne yazık ki.

İnsan toplumsal olduğu kadar psikolojik özellikleri de olan bir varlıktır. Postmodern yapıtlar egemen ideolojileri reddederken insanın psikolojik özelliklerini önceler. Bu nedenle metinlerde bilinç akışı ve iç monolog yöntemlerine yer verir. Bilinç akışı, bilinçdışında yer alan duygu ve düşüncelerin metne dâhil olmasına imkân sağlar. Virginia Woolf, bilinç akışı tekniğini çok etkin kullanan yazarlardandır. Bu akışın bir nehre benzetilmesinin uygun ama bu nehrin yazarın intiharını çağrıştıran “bir kaşık suda boğulmak” deyimi ile ilişkilendirilerek sunulmasının abes olduğu kanısındayım. Psikolojik özelliklere vurgu yapmak adına yazarın kurgusuna “paranoyaklık” demek ise ayrı bir sorun yaratmakta, gereksiz ve yanlış bir kullanıma neden olmaktadır. Zira tıbben burada anlatılan psikiyatrik durumun paranoya ile hiçbir ilgisi yoktur.

“Kim korkar bakire kurttan?” cümlesi ise başlı başına üstün erillik taşıyan bir cümledir. Cinsel bir vurguyu hiç yeri ve anlamı yokken kullanmakta ve bu kullanım ile aşağılama amacı taşımaktadır. Yayınevinin diğer yazarlar için kullandığı biyografilerde de bu cinsiyetçi dil karşımıza çıkmakta, hatta erkek yazarlara karşı da eril dil kullanıldığı görülmektedir. Sir Arthur Conan Doyle için yazılan “iktidarsız politikacı” tanımlamasına “had aşımı ve ciddiyetsiz yaklaşım” demek, söylenebilecek en kibar eleştiri olur sanırım.  Ancak yazının tamamına hâkim olan ögelerin postmodernist bakışa yaklaşmak adına kullanıldığını, eril dilin ise oyunun bir parçası olarak yazıya dâhil edildiğini düşünüyorum.

Sanat ve edebiyat bir yaratı alanıdır. Farklı olanı denemek, cesaret edebilmek önemlidir. Ama başka yazarlara, yapıtlara, düşünce ve görüşlere karşılık gelen tanımlamalar yaparken daha özenli olmak gerekir.

Ancak her ne olursa olsun farklı görüşlere ve yazılanlara şiddet ile karşılık vermenin de hiçbir açıklaması olmaz. Fikirler, sadece karşıt fikirlerle savaşır.

Pınar K. Üretmen – edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

  • Gül Akça - 14/03/2016 - 11:37

    Çok güzel bir yazı, çok beğendim. Kutlarım…cevaplakapat

           kiyameteAşağıda okuyacağınız yazıyı yazdığım sırada İthaki Yayınlarının Dünya Klasikleri dizisi kapsamında yayımladıkları Kendine Ait Bir Oda isimli kitaptaki Woolf biyografisi etrafında dönen tartışmalar başlamamıştı.

Cinsiyetçi söylemlerin hiç olmadığı kadar pervasızca dile getirildiği ve bu söylemlerden rahatsız olan kesimlerle adeta dalga geçer gibi yayınların yapıldığı, mahkeme kararlarının verildiği bir dönemde, üstelik Aytaç Ars ile ilgili tartışmaların dumanı tüterken, böyle bir biyografiyi hangi akılla kitabın künyesine iliştirdiklerini bilemiyorum. Kitabın yayımlanmasının ardından yapılan açıklamaları da yeterli bulmadığımı burada belirtmeliyim.

Yayınevini olanca acımasızlığımızla eleştirme hakkımızı saklı tutmakla birlikte bu eleştirilerin fiziksel saldırı boyutlarına ulaşması da kabul edilemez.

Gezi eylemleri devam ederken, bir iki gün içinde cinsiyetçi küfürlerin eylemcilerin kendileri tarafından nasıl eleştirildiğini ve eylem pratiğinden hızla dışlandığını hep beraber gözlemledik. Bu duyarlılık aradan geçen yıllara rağmen eksilmedi aksine arttı. Burada eylemcilerden bahsetmemin nedeni, ülkemizin okur-yazar-aydınlık kesiminin her türlü cinsiyetçi söylem karşısında hızla ve net bir şekilde tavır alabiliyor olduklarını vurgulamaktı.

Dilerim, İthaki Yayınevinin yaptığı bu hata, toplumun tüm kesimlerinin söylemleriyle ilgili tekrar tekrar düşünmelerine vesile olur.

I

Polisiyeyi ve bilimkurguyu, uzun yıllar boyunca yayıncılarımızın ve okurların çoğunluğunun nezdinde hak ettiği değeri bulamayan iki tür olarak değerlendirebiliriz. Polisiye, yerli yazarlarımızın da türe eğilmeleri sayesinde kısmen daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilme şansı bulmuşken, bilim kurgu türündeki kitaplar biraz daha dar bir çerçevede okurlarla buluşma şansına sahip oldular.

Bu kapsamda, Çağlayan Yayınevinin, Okat Yayınevinin, Baskan Yayınlarının 1950’ler ile 80’li yıllar arasında yayımladıkları bilimkurgu türündeki kitaplar, dönemin okurlarını türle buluşturma amacı gütseler de özensiz veya kısaltılmış çeviriler, kitapların orijinal isimlerini değiştirerek çevirmeleri gibi nedenlerle potansiyel okurların ilgisini çekemediler.

İlerleyen yıllarda, Altın Kitaplar ve İnkılap Yayınevi, Asimov’un birçok kitabını yayımladı ama kitapları basarken tercih ettikleri tuhaf isimler ve kitapların künyelerinde okuma sırasına dair yeterince bilgi vermemeleri gibi nedenlerle türe meraklı okurlara ulaşamadılar. 

II

1990’lı yıllara geldiğimizdeyse, Metis Yayıncılık, Bülent Somay’ın editörlüğünde “Metis Bilimkurgu” adını verdikleri bir diziye başladılar. Özenli çeviriler ve kapak tasarımları ile türe ait, önemli çoğu kitabı dilimize kazandırdılar. 1995-2002 yılları arasında toplamda 33 kitaba ulaşan bilimkurgu serisi, kitapların yeterince satmaması ve yayınevinin zarara uğraması gibi gerekçelerle sonlandırıldı.

Aradan geçen zaman içinde Metis Yayınlarının bu serisi bir yandan önemli bir referans noktası haline geldi diğer yandan da baskısı tükenmiş kitaplar, meraklıları tarafından edinilmeye çalışılan arzu nesneleri haline dönüştü.

Örnek vermek gerekirse, Metis Yayıncılık tarafından, bilimkurgu dizisi sonlandıktan sonra da yayımlanmaya devam eden Ursula K. Le Guin’in, Mülksüzler’i sürekli yeni baskı yaparken aynı kitabın bilimkurgu serisinden çıkan baskısı yenisinin iki katı fiyatına satışa sunuluyor. 

III

dune-kitabi-frank-herbert-87179-Front-1İthaki Yayınları, kurulduğu günden itibaren düzenli olarak bilimkurgu türünde kitaplar yayımlayan bir yayınevi oldu. Bu çerçevede önemli birçok kitabı okurlarla buluşturdu. Yayıncılık çizgisini, özenli kapak tasarımlarıyla, çevirileriyle ve dikkatli editörleriyle belli bir seviyenin üstünde tutmayı başardı.

Eylül 2015 itibariyle de “Bilimkurgu Klasikleri Dizisi” adını verdikleri bir seriye başladılar. Serinin ilk kitabı Frank Herbert’ın Dune’u olmuştu.

Kitabın girişindeki Editörün Sunuşu’nda şu ibareler yer alıyordu:

“Öncelikle dizide klasik eserler olmasına karar verdik. Bu karar, “bilimkurguda kanonik eser” sorunuyla yüzleşmemize sebep oldu… Zaman yolculuğunun, uzay seyahatlerinin, teknolojinin, biyolojik değişikliklerin, yapay zekâların ve hayal gücünün eksik olmadığı iyi edebiyat eserlerini bir araya getirmek amacıyla çıktık yola.” (Dune s. 7 – 8 )

İthaki Yayınları, iyi edebiyat eserlerini bir araya getirmek amacıyla çıktıkları bu yolda şimdilik sekiz kitaba ulaştılar. 

IV

Bilimkurgu Klasikleri Dizisi’nin ikinci kitabı, Arkadi & Boris Strugatski kardeşlerin yazdığı, “Kıyamete Bir Milyar Yıl” oldu.

Kıyamete Bir Milyar Yıl, SSCB’de sansürün hışmına uğrayan kitaplardan. Strugatski kardeşler, yazdıkları dönemde, kitaplarında sansür kurulunun istediği değişikleri yapmayı reddederler ve kitaplarının basımı gerçekleşmez. Buna rağmen, yazarlar, kitabın ruhunu zedelemediğine ikna oldukları kimi değişiklikleri yapmaya razı olurlar ve Kıyamete Bir Milyar Yıl, “Znaniensila” isimli dergide yayımlanır.

Sansür kurulunun istekleri ve yazarların bu konudaki düşünceleri kitabın sonuna ayrı bir bölüm olarak eklendiği için burada daha fazla detay vermeye gerek görmüyorum. Ancak İthaki Yayınlarının bizlere sunduğu kitabın, özgün dilinden yapılan eksiksiz bir çeviri olduğunu vurgulamakta yarar görüyorum.

V

Kıyamete Bir Milyar Yıl, alışıldık bir bilimkurgu kitabı değil. Olaylar uzak bir gelecekte geçmiyor, uzay araçları ya da gelişmiş makineler, robotlar da yok bu kitapta.

Kitap, Dimitri Malyanov’un çok önemli olduğuna inandığı fakat ne olduğu bizlerle paylaşılmayan çalışmasına odaklanamaması üzerine kurulu.

Malyanov, daha rahat çalışabilmek için ailesini şehir dışına gönderir ve yalnızlıktan faydalanarak projesine yoğunlaşmayı hedefler. Ancak bir türlü rahat edemez. Devamlı kapısı çalınır, tuhaf hediyeler alır, zamanını gizemli ziyaretçilerle harcamak zorunda kalır vs. Malyanov, çalışmasına devam etmeye çalışırken, kendisi gibi önemli çalışmalar yürüten bilim insanı arkadaşlarının da benzer şeyler yaşadığını öğrenir ve bu arkadaşlarıyla bir araya gelerek olan bitene bir anlam bulmaya çalışırlar.

Kıyamete Bir Milyar Yıl klasik bilimkurgu kalıplarına oturmadığı gibi klasik anlatı biçimlerine de sahip değil.

İki kişinin elinden çıkan kitapta olaylar zaman zaman kahraman bakış açısından (ben) zaman zaman da Tanrı bakış açısından (o) aktarılıyor. Bu ikili anlatımın bir arada kullanımı okurun dikkatini dağıtabiliyor.

Diğer taraftan da olan bitenin toparlanması ve okurun zihninde kahramanların bir bütünlüğe oturması için kitabın ilk yarısının geride bırakılması gerekiyor. Bu durumun kimi okurlar için zorlayıcı olabileceğini düşünüyorum.

Yayınevi yukarıda saymaya çalıştığım dikkat dağıtıcı noktaları fark etmiş olmalı ki okurların en azından, isimlerle ilgili ikileme düşmemeleri için romanın başına, “Kitapta geçen Rusça isimler üzerine” isimli bir açıklama bölümü eklemeyi tercih etmişler. Bu bölümü hem Kıyamete Bir Milyar Yıl için hem de diğer Rus romanlarındaki isim kullanımları için oldukça faydalı bulduğumu söylemeliyim.

VI

Anlaşılan o ki İthaki Yayınları, Bilimkurgu Klasikleri dizisini oldukça ciddiye alıyor ve okurlardan ilgi gördüğü müddetçe de diziye yeni kitaplar ekleyecekler.

Bu kapsamda, daha önce İthaki Yayınları sayesinde, Türkçede orijinal dilinden ilk kez okuma fırsatı bulduğumuz Zamyatin’in Biz’ini de seriye dâhil edebilirler. Dune’un başındaki sunuşta Ray Bradbury’nin kitaplarını zaten ayrı bir seri halinde bastıkları için klasikler içinde yer vermeyeceklerini açıklamışlardı ama en azından Fahrenheit 451’i ayrı bir tasarımla bu diziye ekleyebilirler. Bunların dışında, telif sorunlarını çözebilirlerse, Sturgeon, Lem, Heinlein, Vonnegut gibi yazarların en azından birer kitaplarını da bu dizide görmeyi isterim.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

cobanin-taciTerry Pratchett’ın, kültleşmiş “DiskDünya” serisinin 41. ve son kitabı Çobanın Tacı, Niran Elçi’nin Türkçesiyle Delidolu Yayınları tarafından yayımlanıyor. Kitap ön siparişe çıktı, kitabevlerine 21 Mart’ta dağıtılacağı bildirildi.

Tanıtım bülteninden

“Ayaklarının altındaki toprak titriyor, serbest kalmak için tasmasını çekiştiren yaralı bir hayvan gibi silkeleniyordu. Ve çoban tacı önünde canlı bir varlık gibi parlıyordu. Gece göğünde zikzaklar çizerek kayıp kuzusunu arayan yalnız ışığın tacı. Avcıları kovalamak için orada olan çobanın tacı. Bir çobanın tacı…”

Tüm zamanların en büyük fantazyacılarından biri sayılan Pratchett’ın, 2015 yılında, alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, sevgili eşi Lyn Pratchett’ın değerli yardımlarıyla kaleme aldığı Çobanın Tacı, efsane serinin ele avuca sığmaz karakterlerinden Tiffany Sızı’nın kahramanı olduğu beşinci roman.

DiskDünya’nın son halkasında hesaplaşma vakti yaklaşıyor. Tebeşir’in derinliklerinde bir şeyler kımıldanıyor. Güçlü sezgilere sahip baykuşlar ve tilkilerin yanı sıra biri daha var yaklaşmakta olan tehlikeyi hissedebilen. Üstelik iliklerine kadar… Genç cadı Tiffany Sızı!

Elfler işgale hazırlanırken, Tiffany tüm cadıları yanına toplamak zorunda. Toprağı korumak için. Kendi toprağını…

DiskDünya serisi, hayal gücünün sınırlarını zorlayan kurgusunun yanı sıra kuantum fiziğinden sanayi devrimine, popüler kültür klişelerinden HamletRüzgâr Gibi Geçti gibi edebiyat ve sinema klasiklerine uzanan değişik kültür unsurlarına saygı duruşunda bulunarak gerçek dünyadaki pek çok konuyu hicvetmesini bilen göz kamaştırıcı bir edebiyat harikası…

“Bir Terry Pratchett kitabı, küçük bir mucizedir.”
Neil Gaiman

“DiskDünya, edebiyat tarihinin en mükemmel yaratımlarından biridir.”
Patrick Ness

edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

melihcevdetanday_550_550_1706Günlerdir merakla beklenen Melih Cevdet Anday Anma etkinliği 12 Mart Cumartesi günü Kadıköy Şehremaneti Kütüphanesi’nde  gerçekleştirildi. Salona sığmayarak dışarıya kadar taşan okuyucuları, etkinliğin tamamını ayakta izleyecek kadar hayranlık uyandıran bir kitleydi.

Enis Batur, Cevat Çapan ve Ferit Edgü gibi üç değerli yazar ve şairin konuşmacı olarak yer aldıkları bu etkinlik, Melih Cevdet Anday gibi bir kişilikle birleşince salonda âdeta nefes alınmadan dinlenen doyumsuz konuşmalara şahit olundu.

İlk olarak söz alan Enis Batur, “İçinde bulunduğumuz cumhuriyet dönemi göz önüne alındığında bir Osmanlı olarak doğan Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat gibi kişiliklerin cumhuriyetin ilk yıllarında bu kimlik portresinden bambaşka bir kimlik portresine nasıl evrimlendikleri” üzerinde duruyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebiyat öğretmenleri olduğu sırada dönem arkadaşları olarak Oktay Rifat ve Ahmet Muhip Dıranas gibi öğrencilerin de bulunduğu yeni çağın kurulduğu dönemdeki anılardan alıntılar yapıyor.

Enis Batur, sınıflarında derse giren Atatürk’e ters cevaplar veren Oktay Rifat adına daha sonra özür dileyen hocalarına onun kimin oğlu olduğunu soran Atatürk’ün “Babası da öyleydi, onlar iyi insanlardır.” şeklinde cevap vermesi, yeni çağın kuruluşunda bu tarz bireylere engel olmak yerine önlerini açmaya çalışılmasını anlamlı bir örnek olarak anlatıyor.

Bu oluşum yıllarının Melih Cevdet Anday’a katkısının yadsınamayacağını dile getiren Enis Batur, şairin “Dakika Atlamadan” adlı kitabına vurgu yaparak; “Onun yaptıkları, her dakika her şeyi kurcalamış bir beynin, bakış açısının ürünüdür.” diyor. 

Anday’ın kendisini “bir yazı işçisi”olarak nitelendirmesinden onun mütevazı ve doğru kişiliği hakkında bir ipucu daha ediniyoruz. Bilim, felsefe ve tarihe onun kadar yakın durmuş bir edebiyatçıya ender rastlanabileceğini belirten Enis Batur, “Melih Bey’i önemli bir kılavuz olarak görüyorum.” diyor. Şairin kişilik olarak sıcaklığını esirgemeyen bir mesafeyle yaklaşan yapısını Batur’un yaşanmışlıklarından öğrenmek dinleyicileri fazlasıyla mutlu ediyor.

“Ufuk açtığı el değmemiş konulara, el değmemiş biçimde el atardı. Benim kuşağımın kendisine büyük borcu var. Artık sadece elimizde Melih Cevdet gibi insanların bize açtığı bir takım sığınaklar var.”şeklinde sözlerini bitiren Enis Batur, dinleyicilerin de boğazında bir düğüm bırakıyor.

İkinci konuşmacı Cevat Çapan, şairin “Rahatı Kaçan Ağaç” şiiriyle başlayan konuşmasında “Gerçekten rahatımız kaçtı. O, tüm evrene heyecanla, külyutmazlığıyla bakardı. Bakış şekline bizi de ortak etmek istedi. Biz onun gözüyle bakmayı öğrendik.” diyor. 

Cevat Çapan, konuşmasında ünlü şairin şiirleri üzerinde durarak; “Kolları Bağlı Odysseus”tan itibaren yeni bir açılımla şiir yazmaya başladığı görüşüne ben de katılıyorum.”diyor. “O şiirinden itibaren artık gördüğü her yeni şeyi yeni bir dille anlatma gereği duyuyor ve yeni bir şiir dili ortaya çıkıyor. Her şeyi araştırarak bir şiir işçisi gibi yazdığını bize cömertçe aktarmıştır. Türk şiirinde pek az şair yaptığı işi böyle bir ayrıntı zenginliğiyle açıklayabilmiş ve dürüst, açık davranabilmiştir.” sözleriyle Melih Cevdet’in çalışma tarzının yanı sıra paylaşımcı yönünü de ortaya koymuş oluyor.

Cevat Çapan, “Felsefe yapmayı bilmediğini söyleyen Melih Cevdet’e karşın şiirlerindeki yoğun özden dolayı onu felsefeciye benzetiyorlar.”sözleriyle şairin derinliğine, “İlk şiirlerinden itibaren en ciddi konularda bile kendisiyle ve dünyayla ince ince bir alaycılığı var.” sözleriyle nükteciliğine, “Lirizme karşı gibi görünse de o aslında sahte lirizme karşıydı. Lirizm barındıran şiirleri de var.” sözleriyle ise ünlü şairin şiirlerindeki duygu yönü gibi çeşitli özelliklerine değiniyor.

Çapan, Melih Cevdet Anday’ın yazdığı tiyatro eserlerine de değiniyor: “Türk tiyatrosunda benzeri pek olmayan oyunlar yazdı. Konuşmalara dayanarak bizim göremediğimiz ayrıntılarla gördüğü yeni bir dünya yaratıyor. ’Bu dünya neden bu kadar kötü ve nasıl düzelebilir?’ sorusuna cevap arayan yaratıcı bir yazar o…”Bunu söylerken bir yandan da “Yalnız olumsuzluğun değil, güzelliğin de peşinde Melih Cevdet. Ve bunun ne kadar zor olduğunu da gösteren bir yazar.” şeklinde önemli bir vurgulamada bulunuyor.

Cevat Çapan sözlerine başlarken olduğu gibi yine “Rahatı Kaçan Ağaç”la son veriyor:Melih Cevdet, insan denen varlığın nelerle karşılaşabileceğini haber veren eserler veriyor. İyi ki rahatımızı kaçırdı. Çünkü bu bizim insanlaşmamıza önemli bir katkıda bulundu. Bunun için ona çok şey borçluyuz.” 

Ferit EdgüÜnlü şairle ilgili ilginç anektodlar aktaran ve birlikte yaşanmışlıklarıyla dinleyicileri o günlere götürerek değerli katkılar sağlayan Ferit Edgü, Melih Cevdet Anday’ın hassas özelliklerinden biri olan doğruculuğunun ve yalana tahammülsüzlüğünün üzerinde durarak onun bu konuyla ilgili birçok kırgınlıklar yaşadığını dile getiriyor. 

Melih Cevdet’le lise ikinci sınftayken tanıştığını belirten Ferit Edgü, kendisi genç bir şairken onun usta şair olduğu dönemlerden söz açıyor. Daha sonra dostluğa dönen ilişkileri ve kendisi Ada Yayınları’nın başındayken şairin kitaplarını basma aşamalarını birinci ağızdan dinleyebilmek katılımcılar için büyük bir şans oluyor.

Melih Cevdet’in ödüllü yarışmalara katılmasının en önemli nedeninin gerçekten yaşadığı para sıkıntısı olduğunu öğreniyoruz. İş Bankası’nın açtığı bir yarışmaya da bu nedenle katılmak istemiş şair. Fethi Naci, o sıralar Ada Yayınları’nın başında bulunan Ferit Edgü’den ünlü şairin yarışmaya on beş gün kala tamamlanmış olan şiir kitabını basmasını istiyor. Ferit Edgü: “Akşam evde Ölümsüzlük Ardında Gılgamış adlı bu kitabı okurken bir şiir görüyorum. Öğle Uykusundan Uyanırken isimli bu düzyazı şiirini görünce şaşırıyorum. Çünkü hem Türk şiirinde hem de Melih Cevdet Anday’da böyle bir örnek yoktu.” diyerek Pablo Neruda’nın bu konudaki sözlerini zevkle ve hayranlıkla hatırlatıyor: “Nazım Hikmet’ten sonra çok büyük bir Türk şairi daha keşfettim. Bütün gece gözüme uyku girmedi.” 

Anday, Ferit Edgü’nün bu uzun düzyazı şiirini özel bir kitapta basma isteğine, yarışma için yerine koyacak başka bir şiiri yok diye karşı çıkıyor ve birincilik ödülünü de alıyor. 

Daha sonra Fransa’da Türk şiirlerinin yayınlandığı bir dergiye Abidin ve Güzin Dino’nun bu düzyazı şiiri seçerek tercüme ettiklerini ve uzun olması nedeniyle büyük bir hata yaparak kendilerine göre kısalttıklarını öğreniyoruz Ferit  Edgü’den. Şiir eksik olduğu için bunu doğru bulmayan Melih Cevdet, Ferit Edgü’ye; “Söyle şimdi ne yapayım?” diye sorar ve onlara bir mektup yazabileceği cevabını alır. Bu mektup daha sonra yine Ferit Edgü tarafından yayımlanacaktır. Bu anıyı, şairin açık sözlülüğüne bir örnek olarak paylaşıyor Ferit Edgü ve yazarın Dinolar gibi çok yakın dostu olan Sabahattin Eyüboğlu’yla da değerli bir anısını paylaşıyor: “TRT’nin yine ödüllü bir yarışmasında jüri üyesi olarak bulunan Sabahattin Eyüboğlu, Anday’ın yazdığı romanı okuyarak “Bu romanın bir özelliği yok, aynı Kafka.”diyor ve iki arkadaş küsüyorlar. Bu örnek o dönemde yakın dostların bile dürüstlükten ödün vermemelerinin de bir örneğidir.” diyor.

Edgü’nün konuşmasındaki son sözleri ise bu olaydan yola çıkarak Melih Cevdet’in roman anlayışını ortaya koyuyordu: “Sabahattin Eyüboğlu’nun bu sözlerinden sonra Melih Cevdet, ‘Bazıları yaşanmışları, bazıları yaşanacakları yazar. 12 Mart geldiğinde benim bu romanda yazdıklarımı yaşadık. Gece yarısı polisler beni almaya geldiklerinde ben, yazdıklarımı yaşıyorum diye kahkahalarla gülüyordum…”

 “Rahatı Kaçan Ağaç”ınla birlikte ışıklar içinde uyu büyük şair…

Tanıdığım bir ağaç var

Etlik bağlarına yakın

Saadetin adını bile duymamış

Tanrı’nın işine bakın.

 

Geceyi gündüzü biliyor

Dört mevsimi, rüzgârı, karı

Ay ışığına bayılıyor

Ama kötülemiyor karanlığı.

 

Ona bir kitap vereceğim

Rahatını kaçırmak için

Bir öğrenegörsün aşkı

Ağacı o vakit seyredin.

“Rahatı Kaçan Ağaç” –  Melih Cevdet Anday

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

  • Hacer Şahin - 14/03/2016 - 19:36

    Söyleşiye ben de gittim ve müthiş keyif aldım. Ne yazık ki konuşulanları not alma fırsatım olmamıştı ve bir kısmını unutmuştum bile. Bunun için çok üzülmüştüm. Anlatılanlar, bu yazıyla çok güzel bir şekilde özetlenmiş. Emeği geçen herkese teşekkürler.cevaplakapat

crsMSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Çarşamba Seminerlerine 16 Mart 11.00’de #dayanışma teması ile devam ediyor, “Yeni Komşularımız Suriyeli Mülteciler ile Yerellerde Dayanışma Olanakları” başlıklı sunuşları ile “Mülteciyim Hemşerim” Dayanışma Ağı’nı konuk ediyor.

Dayanışma Ağı gönüllülerinin yapacakları sunuşun tanıtım metninden:

“‘Mülteciyim Hemşerim’ Dayanışma Ağı, mahallelerin ‘eski’ göçmenleriyle yeni mültecileri arasında örülmeye çalışılan dayanışma ağının adıdır. Mültecilere ve yaşadıkları sorunlara ilişkin meseleleri yaşamın içerisine sokarak, mahalleler ve mahallelerde yaşayan topluluklar üzerinden ele almak suretiyle -Ortadoğu coğrafyasındaki savaşın gidişatı ve yaşanan yıkım da göz önünde bulundurulduğunda- gelecekte kaçınılmaz görülen birlikte yaşama hallerini kurmaya odaklanmış, diğer tüm ortaklarıyla da işbirliği içinde çalışmayı hedefleyen bir dayanışma girişimidir. Bu girişimin ülkemizde hali hazırda sürmekte olan çoğu kıymetli, ders alınması, elden geldiğince desteklenmesi gereken faaliyetlerden belki de en temel farkı, mahalleler üzerinden kurulması; dolayısıyla ‘komşuluk-dayanışma’ halini çoğaltma ve kısa süre içerisinde gündemi işgal edeceğini düşündüğümüz ‘mülteci ve hemşeri olma’ meselelerine yaptığı vurgudur. Dayanışma Ağı olarak bu sunumda; bir araya geldiğimiz günden bu yana mülteci hakları ve hemşeri hukuku üzerinden Küçükçekmece/Yarımburgaz-Tahtakale, Başakşehir/Bayramtepe-Şahintepe, Şişli/Okmeydanı-Mahmut Şevket Paşa ve Bağcılar/Demirkapı mahallelerinde yerel topluluklar ile birlikte yürütmeye çalıştığımız dayanışma pratiklerini ve tespit ettiğimiz sorunların çözümüne ilişkin geliştirdiğimiz önerileri paylaşmayı diliyoruz.”

edebiyathaber.net (14 Mart 2016)

ithakiTürkiye Yayıncılar Birliği başkanı Metin Celâl Zeynioğlu imzalı açıklamada, İthaki Yayınları‘na yapılan fiziki saldırı kınandı. TYB tarafından yapılan basın açıklamasında aşağıdaki ifadelere yer verildi:

‘İthaki Yayınları’nın Klasikler dizisinden çıkan Virginia Woolf ‘un “Kendine Ait bir Oda” kitabının başındaki kısa biyografide kullanılan üslup, dil ve yaklaşım nedeniyle sosyal medyada gelişen eleştiri ve tepkiler sonunda saldırı boyutuna vardı. Yayınevinin “Okurlardan gelen tepkiler üzerine, Dünya Klasikleri dizimizin sonraki kitaplarında ve şimdiye kadar yayımlanan kitapların sonraki baskılarında, biyografi sayfasına yer vermeme kararı aldığımızı hem kamuoyuna hem de takipçilerimize saygıyla duyururuz” açıklamasına rağmen tepkiler arttı. Dün akşamüstü yayınevinin Kadıköy’deki bürosu basılıp kapısına kan rengi boya atılıp duvarlara yazılar yazılmış, yayınevi çalışanları can güvenliği endişesi ile büroyu terk etmek zorunda kalmış.

Yayınevleri yayımladıkları kitaplar nedeniyle eleştirilebilir, kınanabilir, protesto edilebilir ama tüm yapılanların barışçı boyutta olması gereklidir. Şiddet, saldırı içeren, cana ve mala kasteden hiçbir saldırıyı onaylamamız mümkün değildir. Hele yapılan iş nedeniyle özür dilendi ve eleştirilen konunun okurların talebi doğrultusunda düzeltileceği belirtildiyse…

Hangi gerekçeyle olursa olsun yayınevlerine, yayınevi emekçilerine yönelik saldırıları hoş görmemiz mümkün değildir.

İthaki Yayınları çalışanlarına geçmiş olsun diyorum.’

edebiyathaber.net (12 Mart 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z