Masthead header

Bugünlerde siyasi sahne, AKP’nin belli ki çok önceden kotarılan bir pazarlıkla Numan Kurtuluş’u ‘kadro’ olarak intisap etmesi ve HAS Parti’yi de ‘yutma’ girişimiyle çalkalanıyor. Çok değil, iki yıl önce, sol partilerden bir-iki eski Troçkistin katılımı ve Mehmet Bekaroğlu’nun yadsınmaz performansıyla ‘cilalanmış’ olan HAS Parti girişimi, böylece boyasını çıkarmış, bir pazarlık ve dolgu malzemesi olarak siyasi ömrünü tamamlamaya namzet görünüyor.

Ancak bu, bilhassa sosyal medyada bazı sosyalist oluşumlar tarafından, ayrıca BirGün gazetesi tarafından, Müslümanlık içinden bir ‘sol çıkartma’ projesinin tamamen iflas ettiği yorumlarıyla birleştiğinde manzara bir parça değişmeye yüz tutuyor. Bilhassa Latin Amerika solunun deneyimlerinden gördüğümüz, ‘itiraz’ üzerine temellenen Hıristiyan muhalif damarın da gösterdiği gibi, gerek ‘muktedir’in ‘zalimliği’ne karşı ‘vicdani’ tavır alışlarda, gerekse doğrudan ‘sınıfsal’ çatışmanın tezahürü olarak kendini gösteren ‘karşı çıkışlar’da inançlı kesimin bir blok olarak değerlendirilemeyeceği, hele ki bir kalemde üstünün çizilemeyeceği muhakkak.

Bu minvaldeki siyasi tartışmaları başka kanallara bırakmak üzere, burada şimdi, Mehmet Eroğlu’nun, kurgusu içinde ‘Hasan Hoca’ karakteriyle İhsan Eliaçık’ı temsil eden bir tiplemeye de yer verilen  “Emine” romanından birkaç pasajla dikkat çekmek istiyoruz. Ki Eroğlu’nun, hiçbir şeye inanmayan Mehmet karakteri ile inancıyla bütün gerçeklerin üstünü örtmeye hazır Emine karakteri arasındaki aşk etrafında ördüğü “Emine” romanı, arka kapağındaki duyurusuyla esas olarak şu meseleyi ele almakta: (“Emine” romanı) “…bir yandan da Müslüman hareketin, ülkenin yönetimine hakim olan liberal kapitalist çizgisinden farklı bir yönüne, toplumcu damarının varlığına güçlü bir vurgu yaparak yeni tartışmaların kapısını aralıyor”.

Eroğlu ilkin, yükselen İslami sermayenin temsilcisi olarak anlattığı Kadıoğulları Holding’in bir memurunun (Ömer) portresini, “Zenginlere ya da zenginliği temsil edene koşulsuz saygı!” olarak çizmektedir. Nitekim, Ömer’in bu hayranlığı “Körfez sermayesi – belediye – Kadıoğulları” etrafında dönecektir. Hoca’nın bu konudaki tutumu ise, “Bugün bize dayatılan, burjuvazinin, aydınlanmanın din tanımıdır” şeklinde bir itirazdır. Ve bu ‘itiraz’ şöyle tamamlanır: “Din, eğer olacaksa, yoksullukla akraba olmalıdır. Zenginlikle değil.”

Hasan Hoca’nın daha açık pozisyonuysa hemen arkasından gelecektir: “İslam büyük mülkiyetlerin ortaklaşa, küçük mülkiyetlerin de şahsen sahiplenilmesine izin verir.”

Aslında bu cümle, Müslüman topluluğun içerisinden ‘düzen karşıtı’, günümüz koşullarında ‘kapitalizm karşıtı’ diye tarif edilmek istenen pozisyonun sınırlarını da ortaya koymaktadır:
Müslüman inancıyla birlikte ‘sistem’e karşı çıkmayı isteyen birinin gelip gelebileceği yer, ‘küçük sermaye’ye sahiplenerek, büyük ‘soygun’a karşı çıkma bariyerindedir. Ancak bu, şimdilik, eşitsizliklerin ve sömürünün arasındaki mesafenin uçurum derecesine vardığı koşullarda, bu kesimin ‘bir yerde’ durabileceğini de göstermektedir.

Uzun lafın kısası, Mehmet Bekaroğlu ve arkadaşlarının “Numan Kurtulmuş’un kendilerine attığı çalıma karşı” bugünkü itirazlarını da bu sınırlılık içerisinde, bir ‘vicdani itiraz’ şeklinde değerlendirmek gerekir.

Az şey saymamak gerekir belki, ama hepsi de bu kadar olsa gerektir…

Azmi Selçuklu – agorakitapligi.blogspot.com (16 Temmuz 2012)

  • Hasan Sever - 16/07/2012 - 12:02

    Muhteşem bir yorum. Sayın Selçuklu’ya hürmetle.
    “Uzun lafın kısası, Mehmet Bekaroğlu ve arkadaşlarının “Numan Kurtulmuş’un kendilerine attığı çalıma karşı” bugünkü itirazlarını da bu sınırlılık içerisinde, bir ‘vicdani itiraz’ şeklinde değerlendirmek gerekir.”cevaplakapat

  • Coşkun Arı - 16/07/2012 - 13:09

    vicdan önemlidir.cevaplakapat

Bazen kendini kulvarında sıkışmış hissedersin, hareket edecek yerinin kalmadığını düşünür ve yüreğinde durmaksızın şişmekte olan baloncuğu nasıl patlatacağını bilemediğin için nefes almakta zorlanırsın. Uyandığın gökyüzüne bağırırsın, dokunduğun duvarları yumruklarsın, konuştuğun aynaları kirletirsin…

“Şimdi şuracığa düşmekten korkuyorum. İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.”

Şehir yapışır üstüne, gözeneklerini kapatır ruhun ve hava alamayan ruh çürümeye ve kokmaya başlar. Konuşmalar, bakışmalar anlamsızlaşır. Çevrendekiler “Karanlık ve karışık olmak suretiyle derin ve manalı görünmek hilesine başvurur.” Sense onları yadırgarken aynadaki aksine sinirleniyorsundur.

Anlattıkların karşındakine bağlı değildir, dinlediklerinin senin için olmadığı gibi…

Gözlerine dolan kumları silmektense onlarla görebilmeyi öğretirsin kendine, çünkü artık başkaca düşünemiyosundur. Ne zaman ki torbayı tıkabasa dolduran kumlar kulaklarından, burnundan sızmaya başlar, o vakit elinle itersin sızan kısmı. Ve zafer kazanıyorum sanırsın, yere attığın taneleri gördüğünde artık kumdan gözlerinle…

“En korkunç yalan da budur: Kendimize karşı bile kullanacak kadar pençesine düştüğümüz bu derin ve gizli yalan…”

Ve “Ah!” dersin. “Yüce şehir, kelepçelerimi aç da gideyim. Mutsuzum seninle ve sendekilerle. Ruhumu, aşkımı, bedenimi, benliğimi yeterince kirlettin, artık bırak beni ki arınayım, ben olayım, ben olmuşlarla”. Şehir masumca gülümser sadece ve ellerini gösterir sana. Ne kelepçe vardır ne pranga. Sen sana bakarsın ve “Açmayacak bağlarımı, bırakmayacak beni” dersin. Umutsuzca zindana girip kapatırsın kapını ve kilitli bile olamayan kapının açılacağı ve bağlı olmayan bileklerinin serbest bırakılacağı günü beklemeye devam edersin.

Oysa ki şehir sadece gülümser sana masumca…

“İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum:

Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum…”

Not: Zaman zaman herhangi bir sayfasını açıp tekrar okuduğumda beni silkeleyip kendime getiren gizli formülümü sunuyorum size, değerinizi bilin ne diyeyim.

Gözde Kocamaz – okuryatar.com (16 Temmuz 2012)

 

Günlerden hiç 35 Mayıs olur mu demeyin. Bu kitapta olanları okuduktan sonra nelerin olup olmayacağını bir kez daha düşünüyor insan.

Konrad, matematiği iyi olan bir öğrencidir. Öğretmen matematiği iyi olanlara hayal güçlerini geliştirmesi için kompozisyon yazma ödevi verir. Konrad, Güney Pasifik hakkında kompozisyon yazacaktır ve bu hiç de kolay değildir. Birlikte eğlenceli vakit geçirmek için kendisini okuldan alan amcasının “Neyin var senin?” diye ısrarlı sorusuna en sonunda yanıt verir. Her ikisi de bu ödevin “iğrenç” olduğunda hemfikirdir. Eve giderken yolda karşılaştıkları siyah bir at onlardan şeker ister. Amca-yeğen yanlarında şeker olmadığı için üzülürler.  Eve döndükten bir süre sonra kapı çalar ve gelen yolda karşılaştıkları attır. Evde ona bol miktarda şeker verirler. Bu büyük ve siyah at işsizdir. Oysa kısa bir süre önce sirkte paten gösterisi yapmaktaydı ve şimdi ise lise mezunu olmasına karşın iş bulamamaktadır. Konrad’ın amcası ile siyah at şairler ve eserleri üzerine tartışırken Konrad da yazacağı kompozisyonu düşünmektedir. Siyah at onları Güney Pasifik’e götürebileceğini söyler. Tabi önce ata inanmazlar. Atın telefon etmesinden sonra Amca’nın evindeki eski dolaba girip dümdüz yürürlerse Güney Pasifik’e varacaklarını söyler. Amca buna inanmayadursun Konrad ile siyah at çoktan yol almaya başlamışlardır bile. Esas macera ve esrarengiz serüven buradan sonra başlar.

Giriş Bedava! Çocuklara Yarısı

Güney Pasifik’e gitmeden önce uğranacak yerler vardır. Önce Tembeller ülkesi. Burada her şey hazır. Kimse yerinden kıpırdamıyor. Ağaçlardan soyulmuş ve dilimlenmiş elmalar, karışık kompostolar hazır olarak alınıyor. Bir de burada Hayal İstasyonu yer alıyor. Neyi hayal ediyorsanız hemencecik oluyor. Bunu denemek için bizim zeki ve büyük atımız bir çift paten hayal ediyor. Artık yola patenle devam edecek. Neşeli, çalışkan ve eğlenceli Amca’mız başta olmak üzere burası bizimkilere uygun yer değil. Şanlı Geçmiş Şatosu’na vardıklarında Rus Çarı Deli Petro, Jül Sezar ve Napolyon gibi tarihî kahramanlarla karşılaşıyorlar. Hatta Büyük İskender 100 metre koşusuna katılmıştır. Buradan da yol aldıyorlar vardıkları yer Tersine Dünya’dır.

Tersine Dünya’da, “değişmemekte ısrar eden ve çocuklarını haksız yere cezalandıran, hatta onlara eziyet eden kötü ebeveynler” eğitiliyor. Burası belki birçok çocuk için bulunmaz bir yer. Ancak Konrad’ın amcasının burada eğitimden geçmesinin hiç ihtiyacı yok. Sıradaki yer Elektropolis’tir. Buraya girdikten kısa süre sonra at “vazgeçelim gitmekten, lanet olası Güney Pasifik ne hali varsa görsün” dese de Konrad ve amcası büyük merak ve şaşkınlıkla geziyor. Burada her şey otomatik ve elektriklidir. Üstelik Elektropolis’te “yaşamak için ihtiyaç duyulan her şey makineler yardımıyla üretilerek halka bedava verilir. Herkes istediğini alabilir. Çünkü bilindiği üzere toprak da makineler de ihtiyacımızdan fazlasını üretiyorlar.” Hava durumu bile bulutlarda yazılıdır, yollar otomatik yürüme bandından yapılmıştır. “Ama onları en çok etkileyen olay, yürüyen bantta hemen önlerinde yol alan adamın, ansızın banttan inmesi, paltosunun cebinden çıkardığı telefonla” konuşması olmuştur. Buradan da hızla uzaklaştıktan sonra sonunda Güney Pasifik’e giriş yaparlar. Konrad, dil çıkardığı için kızdırdığı balina tarafından kovalanan Maydanoz isimli kızı görünce çok şaşırır. Bu küçük kız siyah beyaz karelidir. Beyaz bir atı gören bizim siyah at ise burada kalmaya karar verir ve atlara yakışmadığı için bir daha konuşmayacağına yemin eder. Peki gitme vakti gelince nasıl geri dönecekler? Baştan sona şaşırtıcı ve eğlenceli olan Konrad ve amcasının yaşadıklarına inanmıyor musunuz? “İnanmayanlar inanmayıversin.”

İnsani değerleri yücelten bu çocuk romanı, çocukları yaratıcı buluşlara teşvik etmesi yönünden önemlidir. 1931 yılında yazılan bu romanda, Elektropolis’teki adamın cep telefonu sizi de şaşırtacak. Sizce Konrad’ın hayal gücü böylesi bir yolculuktan sonra gelişmiş midir? Bu fantastik yolculuktan sonra Konrad kompozisyonu yazabildi mi dersiniz?

Çağlar Mirik – edebiyathaber.net (16 Temmuz 2012)

  • Türkmen İşcan - 16/07/2012 - 11:42

    Bu kitabı çok sevdim. Çocuk kitabı ama çok eğlenceli ve fantastik… Özellikle konuşan ve şapka takan at karakterine bayıldım. :)cevaplakapat

Hacer Yeni‘nin Elle için Birhan Keskin‘le gerçekleştirdiği Eylül 2009 tarihli söyleşi:

Çay içtik, şiir okuduk, Boğaz’a baktık.Yıllar öncesinde yazdığı şiirlerinden birinde “sardunyalara su vermekle unutamadığımız şeymiş aşk” diye okumuştuk ama biz yine de aşkı ve onun hemen ardından gelen yalnızlığı konuştuk. Bazen katılarak güldük.

“Öteki”, “yeryüzünün en güzel hali “ hangisi, şiir insanı gelip bulan bir kader mi? Birhan Keskin ne yer, ne giyer ve nasıl biri? Birlikte“harflere dönüştük”.

“Yaz’ları benim günüm geçmiyor aslında. Ben sadece Yaz’ın bitmesini bekliyorum. Hatta Yaz’la ciddi bir problemim var,” diyor Birhan Keskin ona günlerinin şu sıralar nasıl geçtiğini sorduğumda. Kendisine buna şaşırdığımı çünkü şiirlerinin ”kötü adam” ının kış mevsimi olduğu gibi bir düşünceye kapıldığımı söylediğimde ise gözlerini kocaman açıp, ”Hayır, hayır. Kış’ı değil, Yaz’ı sevmiyorum. Hatta yaş aldıkça Yaz’ı hiç sevmemeye başladım. Yeni yazdığım şiirlerin bir tanesinde şöyle bir dize var: ”Yazın başını ayrı bekliyorum, kışın başını ayrı bekliyorum.”

İşte biz de şair Birhan Keskin’i, aynı onun kış mevsimini beklediği gibi bekledik. Çekim yeri olarak Çırağan Sarayı’nı seçtik. İyi ki de öyle yaptık. Saray ekibinin kusursuz organizasyonu, ortak heyecanımız… Artık, esaslı bir ”şair ağırlaması” için hazırdık.

Bizim için özel olarak hazırlanmış odanın kapısından içeri girdiğinde, Birhan Keskin’in üzerinde beyaz bir tişört, elinde beyaz renkli gömleği vardı. Çekim için beyaz gömleği, içmek için ise Early Grey çayı seçtik. Zaman’ı ne de güzel geçirdik…
Birhan Keskin’le konuştuklarımız hemen bu satırların devamında. Şiirlerini hiç okumadıysanız, size onları Elle diliyle tarif edebilmeyi isterim: Yataktan kalkmış gibi görünen saçlar, yeni sezondan tek bir parça, yılları ve yaşananları taşıyan bir kaç parça ya da aksesuar daha… Çabalamadan, hiç zorlamadan… Sanırım neyi anlatmaya çalıştığımı anladınız: Eğer böyleyseniz siz ”çabasız” ama çok ”şık” bir kadınsınız. Sizi hakiki moda ikonları da şık bulur, hayatı boyunca kot- tişörtten başka bir şey giymeyenler de. Her gün bir şey alanlar da, hayatının neredeyse tamamını tek bir paltoyla geçirmek zorunda kalanlar da…

İlk şiiri 1984 yılında yayımlanan şairden, o şiirin gerçek anlamda ilk şiirlerinden biri olduğunu, dolayısıyla ilk şiirini 21 yaşındayken yazdığını öğreniyorum. Şaşırdığımı gördüğünde bana, ” Evet, bir sürü insana göre geç sayılabilecek bir yaş. Şiir yazmaya genellikle daha ortaokul yıllarındayken başladıklarını söylerler ama (gülüyor) bende öyle olmadı,” diyor. Doğduğu kent Kırklareli’nden beş yaşındayken ayrılan şaire o zamandan bu yana hep Haliç’te yaşayıp yaşamadığını sorduğumda gülerek ”Zaman zaman taşındım aslında. Beşiktaş’ta oturdum, Etiler’de oturdum. Başka yerlerde de oturdum ama şimdi yeniden annemin yanına, Haliç’e döndüm,” diye yanıt veriyor. Kendisine yalnız yaşamayı özleyip özlemediğini sorduğumda aldığım yanıt pek de şairlerden beklenen türden bir yanıt olmuyor! Zira, Birhan Keskin bana yalnız yaşamayı sevmediğini ve hayatının hiçbir döneminde yalnız yaşamadığını söylüyor: ”Ya birisiyle ya da annemle birlikte otururum.” Birhan şu sıralar hayatında kimse olmadığından annesiyle yaşıyor. Tabi tüm bunlar beni daha da meraklandırdığından, ona ailesinden ayrı bir eve ilk taşındığında kaç yaşında olduğunu sormadan edemiyorum. Tam bir anne kuzusu olduğunu söylüyor ve ekliyor: ”Epey geç. Sanıyorum 28-29 yaşındaydım. Bir arkadaşımla yaşayacağım diye çıktım ve onunla yaşadım. Ben tek başına yaşayabilen bir insan değilim zaten. Hiçbir zaman da olmadım. Böyle hülyalı bazı sözler vardır ya yanlızlıkla alakalı… Şair kişiliğine de çok yakıştırırlar yanlızlığı ama ben yanlız kalmayı sevmem. Yapabildiğim, becerebildiğim bir şey değildir. Bir mekanda tek başına olmak duygusu bile beni ürpertir. ”

Sosyoloji okuyan Birhan, o dönemlerde şair olmak istemediğini ama bir şekilde şair olduğunu söylüyor. Ona şair olacağını ilk ne zaman anladığını sorduğumda aldığım yanıt : ”Bilmiyorum. Şiir yazarsınız.” oluyor. Birhan, ”Şairim” denilen noktanın bir karar anıyla ilgili olduğunu düşünüyor: ” Şair olacağım diye değil ama şiir’de kalacağım diye bir karar verilebilir. Ki verdiğimi hatırlıyorum ben. Ama bu üçüncü kitaptan sonraydı.” Kendisine bu kararı vermesinde üçüncü kitabının başarısının etkisinin olup olmadığını sorduğumda bana çok kesin bir şekilde ”Hayır,” yanıtını veriyor ve şair olmanın kaderle olan kaçınılmaz ilişkisinden bahsediyor: ” Şiir denen şeyle hayatınızın sonuna kadar uğraşacak mısınız, uğraşmayacak mısınız? Yani bu hakikaten bir karar bana göre. Şiir, diğer yazım türleri gibi değil. Romancı olacağım, hikâyeci, gazeteci olacağım diyebilirsiniz ama şair olacağım diyemezsiniz. Yani o zaten bir kader gibi gelir bulur sizi ama yırtabilirsiniz de ondan.” (Gülüyoruz)

Şiirde ısrarcı olduğu için sessiz teşekkürlerimizi sunduğumuz Birhan bir süredir TRT2’de yayınlanan Okudukça programının danışmanlığını yapıyor. Geçenlerde ekranda, üzerinde beyaz gömleğiyle bir bankta şiir okurken son anda gördüğüm şaire, programı sorduğumda aldığım yanıt her ikimizi de güldürüyor: ” Ben orada sadece danışmanım. Başlangıçta daha çok şey danışıyorlardı ama giderek azalıyor. Şimdilik devam ediyoruz.”

Artık dayanamayıp en ”loser” ama en önemli sorularımdan birini, burcunu soruyorum. Aldığım cevap 22 Aralık oluyor. Zira bu tarih bazen Yay, bazen de Oğlak burcuna denk geliyor. Hangisi olursa olsun, Birhan Keskin ikisinin karışımı ama bence Yay’ın ağırlığı daha bir hissediliyor.

Bu arada elimizden çaylarımız elimizden hiç eksik olmuyor. Bazen pencereden dışarı bakıyoruz, bazen de terasa çıkıyoruz. Ona her baktığımda, aklıma geceleri yatmadan önce onun şiirlerini okumadan uyumayan, onlardan fal tutan, üç Birhan Keskin kelimesiyle geçmiş yılları ve geldiği yolları farklı anlamlar kazanan insanlar geliyor. Hayatlarını onun şiirlerine katan, katmadan duramayanları düşünüyorum. Ne kadar özel bir insan olduğunun farkında mı? Evet, sanırım öyle. Bunu sevinçle hissediyorum.

Derken konu, kaçınılmaz olarak aşk- şiir birlikteliğine geliyor ve sohbetimiz koyulaşıyor…

Şiir denince Türkiye’de akla hep aşk şiiri, aşk geliyor. Oysa aşklar hiç de şiir gibi yaşanmıyor. Hatta, insanlar doğru düzgün aşk yaşayamadıklarını söylüyorlar. Bir şair olarak şiir’in bu konuda haksızlığa uğradığını düşünüyor musunuz?

Aynen öyle. Haksızlık ediliyor. ”Şiir gibi aşk”, ya da ”şiir gibi bilmem ne” gibi söylemleri kullanıyoruz. Daha önce de söylemiştim, bir daha söyleyeyim: Şiir herhangi bir sözcüğün önüne ya da arkasına takılacak bir sıfat değildir. Mesela ”şiir gibi kadın” diye, şiir biraz kavranmadan, anlaşılmadan söyleniyor. Oysa şiir, kendi başına bir şeydir. Bir şeyin önüne ya da arkasına takılamaz. Aslında burada şiir’i bir nevi yüceltme de var tabii. Şiir gibi kadın derken övgüyle bahsetmek söz konusu ama bunu yapanlar şiir bile okumuyorlar ki! Hem okumadığın, hem de hiç takip etmediğin bir şeyi böyle kullandığın zaman evet, o zaman şiire haksızlık olur. Dillerine pelesenk olmuş bir şey. Ama gelgelelim ki okumuyorsun, anlamıyorsun. Bir ”şiir gibi” dir gidiyor. Çok saçma bence.

Şiir yazan kadınların sayısı neden bu kadar az?

Yoo, çok var aslında. 70 milyonda şöyle on tane sıkı kadın şair var mı? Var. Bu sayı yeterli. Ben Türkiye’de yeterinden fazla şair olduğunu düşünüyorum. Bugün artık Batı’da bu kadar iyi şair yoktur.

Peki, en sevdiğiniz şair kim?

Çok var. Ama kadın şairler (aslında, kadın şair demekten pek de hoşlanmıyor) dersek, en başta büyük ustam Gülten Akın var.

Belki de yanlızca o bile yeter o zaman size göre?

E yani, yeter tabii, yeter ki okusunlar. Kaç kişi okuyor ki Gülten Hanım’ı? Şiir gibi kadın demeyi biliyorlar ama şiirin ne olduğunu ya da şairin şiirini bilmiyorlar. Mesele bu.

Bazıları da şiiri imkânsız ve gerçek dışı buluyor. Sözümona ciddiye almıyorlar şiiri. Başka dünyaları hayal bile etmek bile istemiyorlar. Sizce, sözcüklerle de olsa, bambaşka dünyaların oldurulma ihtimali korkutuyor olabilir mi insanları? Müthiş güvenlik duvarları (!) tehdit altına mı giriyor?

Olabilir çünkü bence özellikle bugünün insanı son derece kıt bir dille ve neredeyse sıfırlanmış bir ”duyuş”la yaşıyor. Borges’in bir sözü vardır: ”Şiir, dili kaynağına döndürür,” der. Borges neyi kastetmişti bilmiyorum ama o kaynak bence duyuşun kendisi. Yani şiirin direkt işlevi, duyuşu harekete geçirmesidir. Burada duyuş sözcüğünün içine algıyı, kalbi, beyni, hissetmeyi, her şeyi katıyorum. Şiir bu alanda iş yapar. Bugünün insanının dili tamamen iletişim dili. 300, 500 teknolojik sözcükle iletişen ve konuşan insanlar halinde yaşıyoruz. Böyle bir dünyada siz diyorsunuz ki: ”Al sana şiir yazdım.” Şiir, yapısı gereği katmanlı bir şeydir. Bir şeyi anlatırken bir sürü yere çarparak anlatır. Dolayısıyla bir sözcük sizde en az 5 kere çınlar, ötekinde 15 yerde çınlar, ötekinde 500 yerde çınlayabilir. Bu sizin okur olarak kapasitenizle ilgili bir şeydir ama şiir yalın yazılsa dahi gündelik dilden son derece uzak bir noktadadır. Kaldı ki yalın yazabilmek en zor işlerden biridir. Dolayısıyla bugünün insanı bu dille yatıp kalktığı müddetçe şiire uzak duracak.

Kulağına uzun zamandır sesi çalınanlar,
Bir şekilde bu sesi taklit etmeye çalışırlar.
Benim yaptığım da bu.
İnsanın kendi varlığından hoşnut olarak yaşadığı,
Kendi varlığını haklı kıldığı ve kuşku yok ki, yeryüzü
Ile barışık yaşadığı ve mutlu olduğu bir zaman vardı.
Yoksa bizler bugün bu mutluluğun imgesi için bile
Bunca telef olmazdık. (Cinayet Kışı)

En son ne zaman mutlu oldunuz?

Mutluluk bence çok anlık bir şey. Dolayısıyla biz şairler zaten mutluluğu filan yazmayız. Mutluluk süregen bir şey değildir. En son annemin balkonda ektiği sivri biberler ve domatesler çiçek verdiğinde mutlu olmuştum.

Şiir yazmak nasıl bir şey sizin için? Bizim yemek yememiz, güzel bir güne uyanmamız ya da birine kavuşmamız gibi bir şey mi? Neye benziyor?

B.K.: Şiir yazmak benim için son derece kişisel bir serüven, benim bireysel serüvenim. Tabii aslında bir insan olarak bireysel serüveniniz ”ortak payda”ya dair bir şeyler söylüyorsa, her ne kadar bireysel olsa da, o başkalarına da dokunur. İşte asıl önemli olan bu.

”Sevgilim… bu dünyayı ben uydurdum
Desem, sonrasını diyemiyorum.” (Mektup, 20 Lak Tablet)

Dünyaya ayak uyduramayanlar için dünya uydurduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Şairlerin hepsinde var bu. Sadece bana özgü bir şey değil. Hiç kimse durup dururken şiir yazmaz. Bilakis, düzenle ilgili ve genel olarak bir rahatsızlığı olduğu için yazar. Yoksa, kendini dünyayla son derece barışık hisseden bir insanın şiir yazmasını beklemeyiz. Dolayısıyla cevabım evet.

Peki, dünyaya ayak uyduranlara sinir oluyor musunuz?

Yoo, olmuyorum. Onlar son derece rahat ve tuzu kuru bir şekilde yaşayıp ölüyorlar işte.

Onlardan bir tanesi olmak ister miydiniz?

Emin değilim. Bilmiyorum, bu çok uzun tartışılabilecek bir şey.

Sinir olmuyorsunuz yani?

B.K.: Aslında tabii ki büyük bir kısmına sinir oluyorum. Özellikle dünyaya kötülük edenlere son derece sinir olurum ama hiçbir şeyin farkında olmayanlara ve dünyayla barışık yaşayanlara niye sinir olayım. O kişi, ne yapsanda bir şekilde dünyayla barışık… (Böyleleri konusunda umutsuz…)

Sözcükler mi, harfler mi?

Sözcükler. Harflerle işim olmaz.

Şiirleriniz, ”benim için yazılmış” ın da ötesinde ”sanki bunu ben yazdım” hissi uyandırıyor. Bizimle yazıyorsunuz sanki. Nasıl oluyor bu?

Biraz önce bahsettiğimiz ortak payda meselesi bu işte. Bunu bir iltifat olarak kabul ederim ben çünkü şiirin gücünü gösteren bir şey bu.

”Balkonunuz çok yüksek sizin baş döndürüyor.
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor.” (Öteki, Y’ol)

Bu şiirde ”balkondakiler” ve ”aşağıdakiler”den oluşan bir düzen var. Peki şiir kime ait?

Divan şiirini saymazsak eğer, bizim şiir tarihimiz sürekli olarak baş kaldıran ve düzene karşı çıkan bir yapıdadır. Dolayısıyla şair doğası gereği zaten düzene kafa tutar. Divan şiirini ayrı tutuyorum. Orada başka bir durum var. Onun dışında şiir hem kendisiyle, hem insanla, hem düzenle, yani her şeyle derdi olan insanın işidir. Şiir istese de elitist olamaz.

Yani balkondakilerin olamaz.

Kesinlikle olamaz. Şiir en fazla balkondakilere taş atmaya çalışır.

-“Dutmuş, gürültüsüymüş otların gençlik,
Ve can eriği ve kirraz..
Kırklar mı? Saçılmış incir, yerli çekirge,
Muşmula gezegeni,
Bir ada vakti, bir tekdüze yazz.” (Monopoz, Ba)

Size Antalya 10. Altın Portakal Şiir Ödülü’nü kazandıran şiir kitabınız Ba’nın, ”Türk şiirinde kadınsılığın biyolojik doğasını yansıtması” açısından ilk kitap olarak nitelendirildiğini gördüm. Kırklı yaşlar bu kadar zor mu?

(Gülüyor) Benim için zordu. 37 yaşımda hiç umulmadık ani bir menopozla karşılaştım. Daha kırk bile değildim. Ba o süreci anlatıyor işte. O durgunlaşmayı, durmayı, kalakalmayı, o şaşkınlığı, o hiç kıpırdamayan, dümdüz, göl gibi olan o hali anlatıyor. O yüzden, bedene dair çağrışımları var. Aslında yaşlanmak dışarıdan bakıldığı kadar zor bir şey değil bence. İlk yüzleşme anı, ilk bir iki yıl zordu tabii. Düşünsenize, başından beri hep sanki sizinle var olmuş olan, doğurmayı düşünseniz de düşünmeseniz de öyle bir yeteneğinizin bir şekilde olduğunu her ay size hatırlatan bir şey birden bitiyor ve bitmekle kalmıyor. O bir geçiş süreci ve o süreç sizi fiziksel olarak da ruhsal olarak da son derece zorluyor aslında.

Sizin gibi duran dünyayı sözcüklerle döndüren biri bu defa aynı sözcükleri dünyanın durduğunu anlatmak için kullanabiliyorsa, daha önce hiç korkmadığım kırklardan korktum ben.

Bence korkmayın. Olacak olan olacaktır, yapılacak bir şey yok. (Hâlâ korkuyorum!)

Sizce günün en bıkkın saati hangisi?

Benim için uyandığım saatler. Çünkü genellikle kötü uyuyorum ve uyandığımda genellikle yorgun olurum .Uyandıktan dört- beş saat sonrasında filan normal bir enerji seviyesine gelebiliyorum. Ters saatlerde ve zor uyuduğum için olur bu.

Nerede şiir yazarsınız?

Yazdığım mekan çoğu zaman odamdır. Hangi evde yaşıyorsam, oradaki odamda yazarım. Fakat, şiir kendini o mekanın dışında yolda yazdırabilir. Bazen uykunuzdan uyanırken gelir bir dize. Bazen küçük defterlerim vardır, onlara notlar alırım. Bazen de oturur bilgisayarda yazarım.

Benim yazarım ya da romanım dediğiniz birisi ya da bir kitap var mı?

Benim romanım dediğim bir kitap yok ama benim yazarım dediğim birisi var: Thomas Bernhard. Bana göre son derece massive-yoğun-doygun bir duyguyla ve dille yazıyor.

En algılayamadığımız şey hangisi? Özgürlük, aşk, demokrasi?

Aşk klasman dışı burada. Aşkı hepimiz algılayabiliriz. Özgürlük ve demokrasi, insanlık tarihinin ürettiği iki zihni kavram. Aşk son derece kalbi bir şey. Onu hissediyoruz. Özgürlük sizin için neyse benim için o olmayabilir. Demokrasi, Antik Yunan’da farklı bir şeydi. Bugün farklı bir şey. Belki de iki yüz yıl sonra demokrasiden bambaşka bir şey anlıyor olacağız.

Siz şu anda kendinizi özgür hissediyor musunuz?

İnsanın özgürlüğünü gerçekten hissettiği anlar var mıdır? Çok nadir. Özgürlük tıpkı mutluluk gibi anlıktır. Ama, bir hapishaneye konulmak… O, özgürlüğün ortadan tamamıyla kalktığı bir durumdur. Ben dışarıdaki herhangi bir insanın özgürlük duygusundan bahsediyorum. Biz yolda yürürken, simit yerken özgür olduğumuzu düşünür müyüz ya da özgürlükle ilgili herhangi bir duygumuz olur mu? Olmaz. O zaten orada kendiliğinden vardır. Kendiliğinden varolan bir şeyi değil, bizi rahatsız eden şeyleri sorgularız.

Ne rahatsız eder sizi?

Alıp içeriye konulursanız, özgürlüğü o zaman anlarsınız. Kapatıldığınızda anlarsınız.

Şiir, aşk şiiri de olsa ideolojik midir?

Aşk da bir ideoloji biçimidir. Aşkın da bir ideoliji olduğunu düşünüyorum ben.

Marx mı, Hegel mi?

Hegel.

Simone de Beauvoir mı, Judith Butler mı?

Simone de Beauvoir.

Yalnızken mi, aşıkken mi daha çok yazarsınız?

Aşıkken aşk yaşanır, ayrıldıktan sonra yazılır. Daha önce de söylediğim gibi, biz şairler mutluluğumuzdan çok fazla bahsetmeyiz.

Aşıkken şiirle işim olmaz mı diyorsunuz yani?

Yok, işim olur belki ama daha az. Aşıkken güzelleme yazmak zorunda kalırım. Cemal Süreya söylerdi, “Mutluyken insan neyi yazsın ki?” Bugün kalktım mutluyum, yarın mutluyum, ee sonra? Mutluluktan uzun uzun söz edemezsin. Mutluyum, nokta.

Susmak mı, unutmak mı?

Susmak.

Yeryüzünün en güzel hali hangisi?

İnsan elinin değmediği bütün halleri güzel.

En sevdiğiniz şehir?

Bütün çirkinliklerine rağmen İstanbul’u çok seviyorum. Uçağa binemediğimden çok kolay yolculuk edemeyen biriyim. O yüzden çok fazla şehir görmüş değilim. En son 1998’de Almanya’ya gittim. O seyahatin ardından bir daha uçağa binmemeye karar verdim. Fotoğrafa merakım var. Dolayısıyla fotoğraflar yoluyla bir sürü şehri gezmiş sayarım kendimi. Mesela Venedik’e hiç gitmedim ama Venedik’in yüzlerce fotoğrafını gördüm. Şiirden sonra en çok sevdiğim şeylerden birisi fotoğraf. Amatör olarak kendi kendimi tatmin etmek için çekiyorum da. Kütüphanemin bir bölümü fotoğraf kitaplarıyla doludur. Şiir ve fotoğraf kitaplarım hakikaten özeldir.

En çok hangi fotoğrafçıyı seviyorsunuz?

Josef Koudelka, Ara Güler, Arif Aşçı.

Niye az okunuyor şiir? Roman niye hep daha ön planda?

B.K.: Bence roman, özellikle son beş on yıldır giderek yükselen bir trend. Aslında, biraz daha fazla moda olursa roman diye bir şey kalmayacağına inanıyorum ben. Çünkü bu kadar moda olduğunda, yazarları da tehlikeye atıyor. Bu denli okur kaygısı güden, okuru sırtında taşıyan hiçbir yazar, bence gerçekten yazmak istediği şeyi yazamaz. Bu dünyaya bir kere daha bir Proust gelir mi?

Zor.

Proust gibi yazabilir bir adam olmadığı için mi? Hayır, düzen bu olduğu için. Bu düzen Proust’lar, Dostoyevski’ler çıkartamaz.

Peki şiir ne olacak?

Türkçenin kendi imkânlarını sürekli genişletebilen, çok iyi bir şiir dili olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla, özellikle son 100- 150 yıla baktığımız zaman, yaratabildiğimiz en bütünlüklü, en son değerin aslında şiir olduğunu düşünüyorum. Yani mesela ben size bir çırpıda 25 tane şahane şair sayabilirim. Siz bana 25 tane şahane mimar sayamazsınız. 25 tane iyi yönetmen, siyasetçi sayamazsınız (Ona ne şüphe!) Ne yaratmışız son 100-150 yılda? Şahane şehirler mi inşa ettik? Müthiş bir roman sanatı mı icra ettik? Müthiş bir sinemamız mı var? İşte bu yüzden şiirin, yaratabildiğimiz en bütünlüklü değer olduğunu düşünüyorum. Şiir her zaman romana göre daha az okunur. Şiir okuru roman okuruna göre her zaman daha özel bir okur olmak zorundadır.

Bir moda ve kadın dergisinde şiir olmalı mı sizce?

Bazı gazeteler şiir köşesi yapar. İnsanlar oradaki şiirlerin şiir olduğunu sanır. O tarz şeylere karşıyım. Ama özel durumlarda, özel günlerde olabilir. Bir sayınızı şiirlere ayırabilir misiniz?
Neden olmasın? Şiirlerle moda çekimi dahi yapılabilir, inanın.

Mesela bu söyleşiye bir iki tane şiir koyarsınız olur. (Gülüyor)

“Sen cenevizli bir denizcisindir, hikâyeye göre,
uzun düz saçlı şairlerin dizelerine girmeyen.
…varsayımlar, yoksayımlar ve galata kulesi, geçmiş sevdalarına gömülen prensesin
dışa bükülen dudaklarında reddin gramersiz sesi…
… Ve prenses çağıran ve reddeden saçlarını bir
güz çöpçüsüne bıraktı. Ve hiçbir dokunuşa uzamadı saçları
bir daha… Hikâyeye taksimetreli yolculuklar karıştı…
(Yarısından Sonrası Gri Olan Koridor, Delilirikler)

Bu şiirin bir kadın ve moda dergisine ne kadar uygun ve ne kadar ”stil” bir şiir olduğunun farkında mısınız acaba?

Çok eski bir şiir o.

Kısa saçlı prenses olur mu?

Olur tabi, neden olmasın?

Saçlarınız kısaydı, uzatıyor musunuz?

Yaz sebebiyle çok fazla sokağa çıkmadığımdan berbere de gitmedim, o yüzden uzun.

”Şair gömleği”niz var mı sizin?

Ben beyaz gömleği çok seviyorum. Geniş bir beyaz gömlek koleksiyonum var.

Şair gömleğiniz yok mu peki? (Eğer yoksa, ben ” şair gömleği” kavramına veda ediyorum, haberiniz olsun!)

Şair gömleği bir mecaz herhalde.

Hayır, değil.Bol, dökümlü kumaştan, yakası ve manşetleri bağcıklı gömleklere şair gömleği diyoruz.

Kol manşetleri bağcıklı gömleğim yok. (Bir kaç saniye duruyor) Ama bir dakika, yakası bağcıklı gömleğim var. Hatta bağcıkları çıkardım. Ama ben onu ”korsan gömleği” diye biliyorum.

Evet, aynen öyle. Ona şair gömleği de diyoruz. (Evet sevgili okuyucular, ”şair gömleği” diye bir şey kesinlikle var. Üstelik onu asıl sahipleri şairler de giyiyorlar, bazen korsanlarla pişti olsalar da önemi yok.)

Aslında benim şair gömleğim beyaz gömlek. Renklerle aram pek yoktur. Genellikle siyah ve beyaz giyerim.

Şal mı, şapka mı?

Şapka.

Yelek mi, ceket mi?

(Kararlılıkla) Ceket.

Peki, ben şair stili diye bir konu yapıyor olsam ve gelip size sorsam ne dersiniz?

Valla şairine göre değişir. Mesela benim stilimle Gülten Akın’ınki muhtemelen birbirine yakın değildir. Renk sevmem. Jean pantolon, beyaz gömlek severim. Siyah bir şey giyiyorsam, siyah ayakkabıyı seviyorum. Çok ciddi görünmeyi sevmem. O ciddiliği herhangi bir parçayla kırmayı seçerim. Ceket giyeceksem, içine gömlek değil, tişört giymeyi tercih ederim. Casual bir tarzım var yani.

Bach mı, Nick Cave mi?

Nick Cave. (Duraksıyor.) Bir dakika. Bu soruya Leonard Cohen cevabını vermek istiyorum. Ama Nick Cave’e de haksızlık olmasın.

En şairane şarkı hangisi?

Cohen, Nick Cave ve Bob Dylan hem şarkıcı hem şairdir. Bizim böyle kendi söyleyip, sıkı sözler yazan ne bir grubumuz, ne de şarkıcımız var. Pop’ta en sıkı Sezen Aksu’dur. O da çok şiir okuduğu içindir herhalde. Şairlerin şiirlerini de besteliyor zaten.

Ne yersiniz? Yemek yapar mısınız?

Güzel salata, makarna , balık ve sebze çorbaları yaparım. Çorba bana şefkatli gelir. İyi bir aşçı olduğum söylenemez çünkü nadiren yemek yaparım ama yaptığımda lezzetli olur. Balık çorbası konusunda çok iddialıyım.

Çok acıktığınızda dışarı çıkıp ne yersiniz?

Köfte yerim.

Nerede?

Sultanahmet Köftecisi’ni severim. Bizim Kırklareli köftesi de güzeldir.

Sardunya mı, gül mü?

Sardunya.

Bozcaada mı, Büyükada mı?

Bozcaada.

Bilge Karasu’nun Gece’si mi, Göçmüş Kediler Bahçesi mi?

Göçmüş Kediler Bahçesi.

Swan’ların Tarafı mı, Guermantes Tarafı mı?

Swan’ların Tarafı hariç tüm Proust kitaplarını 50 yaşımdan sonraya bıraktım. Ama belki de 50’yi beklemez, okumaya başlarım. O yüzden mecburen Swan’ların Tarafı.

Çehov mu, Katherine Mansfield mı?

Çehov.

Lale Müldür mü, Ahmet Güntan mı?

İkisi de.

Yıldırım Türker’in Cumartesi yazıları mı, Pazartesi yazıları mı?

İkisi de ama Yıldırım daha ağır basar.

Nietzche mi, Heidegger mi?

Nietzcshe.

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı mı, Orlando’su mu?

İkisi de.

Size dünyada tek bir şiir yazma hakkı verilse… Bu şiirin dünyadaki tüm dillere çevrileceği ve herkes tarafından okunacağı, okuyamayanlara da okunacağı söylense, ne hakkında olurdu?

Çok zor bir soru bu… (Uzun uzun düşünüyor…) Herhalde bir insanın bir insana yaptığı kötülükleri yapmaması için, ”iyilik” hakkında yazardım…
”İnsan kadife bir hatıradan başka nedir ki? Geçmiş: üstümüzü her gece onunla örttüğümüz… uykuların derininde kor yankılarına düşer gibi olduğumuz ve sonra unuttuğumuz. Dağın doruğu ile dağın derini arasındaki mesafeden başka nedir ki insan: derininde kor tutmuş haller, doruğunda ıssızlık bilgisi… Güne ait sesler çoğaldığında hatıranın kendisi de kokusu da bilgisi de silikleşecek… Ve insan sabahın nemi kadar sessiz olmayı isteyecek.”

Sayılı saatler çabuk geçiyor ve ”şair ağırlaması” sona eriyor. Şairler ve şiirler kafalarda da hep buradaki gibi ağırlansa… diye düşünüyorum ve şiirinden hiç ayrılmadığım Birhan Keskin’den zor da olsa ayrılıyorum. Kararlıyım. Bu bir kaç saatin ardından bir süre sessiz kalmayı seçiyorum.

edebiyathaber.net (16 Temmuz 2012)

Kitapların adlarını, içerikten bağımsızlaştırıp yeni anlamlar yaratmak mümkün.

Siz de kendi cümlelerinizi oluşturarak yeni anlamlar yaratabilirsiniz. Başlıkta “şiir” dediğimize bakmayın, size anlamlı gelen herhangi bir cümle paylaşım için yeterli. Yukarıda gördüğünüz fotoğrafla başlayan etkinliği siz de fotoğraflarınızla zenginleştirebilirsiniz.

Bizden iki örnek:

Şafakta verilmiş sözüm vardı                          Biçimler renkler sözcükler

Bir gün tek başına                                              Göz kırparken                       

Elde kitap                                                             Gelecek uzun sürer,

Yanardağın altında.                                           Körleşme!

 Katılmak için foto@edebiyathaber.net adresine e-posta gönderebilir ya da fotoğraflarınızı Twitter üzerinden paylaşabilirsiniz.

Sizden gelenler:

Gelen fotoğraflar bu sayfaya eklenecektir.

edebiyathaber.net (11 Temmuz 2012)

Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin girişimleri ile Osmanlı arşivlerindeki belgeler Türkçeye çevrilerek, Diyarbakır’ın 300 yılık sosyal, ekonomik, dini ve kültürel hayatına ışık tutulacak.

Dicle Üniversitesi (DÜ) İlahiyat Fakültesi’nin girişimleri ve Karacadağ Kalkınma Ajansı’nın destekleriyle Diyarbakır’in 300 yıllık tarihi gün yüzüne çıkıyor.

Proje kapsamında birçoğu Osmanlıca ve Arapça olan belgeler Latin alfabesiyle günümüz Türkçesine çevrilerek Diyarbakır’ın sosyal, ekonomik, dini ve kültürel hayatına ışık tutulacak. Osmanlı Devleti tarafından kayıt altına alınan sicil ve ahkam defterleri, başta Diyarbakır olmak üzere bölgenin tarihi hakkında çok önemli bir kaynak niteliği oluşturacak.

Projenin koordinatörü ve yürütücüsü DÜ İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülkerim Ünalan, şu an itibariyle proje kapsamında çalışmalarını sürdüren 10-12 kişilik bir ekip olduğunu belirtirken, ekipten bir grubun İstanbul’da diğer grubun da Diyarbakır’da faaliyetlerine devam ettiğini söyledi.

Ünalan projenin kapsamı ve detayları hakkında ise şöyle konuştu:

“Osmanlı döneminde tutulan bu sicil ve ahkam defterlerinin orijinalleri İstanbul Cağaloğlu’ndaki Osmanlı Arşivi’nde. Osmanlıca ve Arapça dillerinde el yazısı olarak yazılan bu belgelerin, Türkiye’de yaygın bir şekilde okunabilmesi ve anlaşılabilmesi mümkün değil. Bu yüzden çok önemli olduğunu düşündüğümüz bu kaynaklardan hiç kimse yararlanamıyor. Bizim de amacımız bunları herkesin yararlanabileceği bir hale getirebilmek.

“Şu an itibariyle İstanbul’da çalışan arkadaşlarımız 10 veya 11 defterin transkripsiyonunu bitirmiş durumda. Belgelerin hem orijinal hallerini hem de Türkçeye çevrilmiş hallerini kitaplaştıracağız. Aynı zamanda sicillerin ve ahkam defterlerinin mikrofilmleri de çekilerek CD’lere aktarılacak.”

Sicillerin toplam 34 bin 471 sayfa, ahkam defterlerinin (mahkeme kararlarının) ise 2 bin 300 sayfa olduğunu ifade eden Ünalan, bu belgelerin basıldığı zaman sayfa sayısının da üçe katlanacağını belirtti. Ünalan verdiği örnekte 200 sayfalık bir bölümün Latin alfabesiyle Türkçe’ye aktarıldığında 600 sayfa olduğuna dikkat çekti. Bu belgelerde Ulu Cami’nin tuvaletine bakan adamın görevini bırakıp onun yerine başkasının alınmasına kadar birçok meselenin yer aldığını ifade etti.

Projenin destekçilerinden biri olan Karacadağ Kalkınma Ajansı’nın Program Yönetim Birimi Başkanı Adnan Tuzcu, DÜ’den bir ekibin kendilerine yaptığı başvurudan sonra gerçekleştirdikleri değerlendirme toplantıları sonucunda bu faaliyeti destekleme kararı aldıklarını ifade etti.

Bu proje sonucunda Diyarbakır’ın 17. ve 20. yüzyıllar arasındaki sosyo-ekonomik durumunun en geniş resminin ortaya çıkacağını söyleyen Tuzcu, sözlerine şöyle devam etti: “Ticaretten aile kavramına, kültür ve sanattan en küçük toplumsal olaylara kadar birçok tarihi meselenin gün yüzüne çıkacak olması çok sevindirici. Diyarbakır’ın tarihi ile ilgili her konuda bir fikir sahibi olabileceğiz.”

Fotoğraf: Ezgi Turan

Samet Akten – bianet.org (15 Temmuz 2012)

Hayatta yapılan her iş gibi, kitap da zevk alarak okunmalı. Edebiyat, insanları canından bezdirecek sayfaları art arda sıralamak değil, ne kadar derin düşünceler anlatılırsa anlatılsın, bunları okura zevk verecek, sayfaları sabırsızlıkla çevirtecek, hatta “Aman bitmesin” dedirtecek bir biçime büründürme sanatıdır.

Bütün büyük yazarlar bu özelliğe sahiptir. Siz hiç Cervantes, Dostoyevski, Tolstoy, Dickens, Gogol, Flaubert, Stendhal, Marquez okurken sıkılan, öf pöf eden birini gördünüz mü? Ben görmedim.

Çünkü bu yazarlar büyük bir ustalıkla okurun ruhuna sızarlar, roman kahramanlarını, gerçek hayatta tanıdıkları kişilerden daha çok tanımalarını, hatta bazılarıyla kendilerini, özdeş kılmalarını başarırlar. Sonra o kahramanların başından geçen aşk, entrika, felaket, savaş, iflas, intihar, ölüm vs. gibi insana ait bütün haller, okuru birinci dereceden ilgilendirmeye başlar.

Evet, edebiyat zevklidir dedik. Ünlü bir Fransız yayınevinin adı “Okuma Zevki”ydi zaten.

Öğrencilik yıllarımızdaki edebiyat dersleri, ne yazık ki öğrenciyi edebiyattan soğutmak için elinden geleni yapan bir tavra bürünmüştü. Divan edebiyatından iki dize alıp oradaki “sanatları” açıklamak, aruz vezinlerini ezberlemek vs. gibi genç bir öğrencinin içini bayacak derslerdi bunlar. Oysa, o yaştaki çocuklara kitap okumayı sevdirecek ne programlar uygulanabilirdi. Ama yapmadılar, hâlâ da bu tutum devam ediyor herhalde.

Yalnız okullar değil, edebiyat âlemi de genç insanları okumaktan soğutmak için elinden geleni yaptı. Çok derin ve entelektüel görünmek isteyen yazarlar, biz zavallı faniler için gönül indirerek yazmak lütfunda bulundukları kitaplarda uzun, upuzun, içinden çıkılmaz cümlelerle, olay örgüsü olmayan ve karakterlerin ancak silik bir gölge gibi kaldığı biçimsel denemeler yaptılar. Sonra da sayfalarını bin bir gereksiz ayrıntıyla doldurdular. Bunların içinde, bakkala giderken yaptığı alışveriş listesini yayınlayanlar bile oldu. (Gülmeyin, bu bir gerçek.) Sonra da bu beceriksizliği, bu tıkızlığı “post-modern” falan gibi cafcaflı lafların arkasına saklayıp, acemi bir piyanistin sürekli tek bir tuşa basıp “Siz anlamıyorsunuz, bu çağdaş müzik” demesi ya da kuş resmi bile çizemeyen bir ressamın (!) tuvalin ortasına küçük bir kırmızı leke yerleştirip “Önemlidir, çünkü o lekeyi oraya BEN koydum” diye kendini, Güzel Helen’in yanağına ben konduran bir Tanrı mertebesine yükseltmesi gibi saçmalıklarla uğraşır olduk.

Yani tam bir şarlatanlar döneminin göbeğindeyiz.

Bazen bunların yakasından tutup sarsmak ve sorular sormak gelir içimden. “Birader sen Cekhov’dan daha mı derinsin, Yunus Emre’den daha mı akıllısın, Tolstoy’dan daha mı büyük anlatıcısın? Onlar okunuyor da sen niye okunamıyorsun? Eğer anlatacak hikâyen yoksa sus. Eğer okurların etine kemiğine işleyecek ve bir daha da unutulmayacak karakterler yaratamıyorsan başka bir işin ucundan tut.’’

Ama durun; daha kurnazlıklar silsilesi bitmedi.

Bütün bunları yaparken, bir de okurda “Galiba bende bir yanlışlık var. Kitap bir türlü ilerlemiyor, anlayamıyorum. Galiba aptalın biriyim ben” duygusu uyandırmak gerekir ki, işlem tamamlansın.

Sevgili okurlar, eğer içinizde böyle düşünenler varsa lütfen şu soruya cevap verin: “Bayıla bayıla Cehov, Orhan Kemal, Tolstoy, Yaşar Kemal okuyabiliyorsunuz da niye bu kitaplardan sıkılıyorsunuz?’’

Cevap basit.

Çünkü kitaplar sıkıcı. Yazar işini beceremiyor, kendini okutamıyor. Bu yüzden de ortalık; edebiyat niteliği taşımayan, sadece vakit geçirtme amacına yönelik, aşk ya da cinayet gibi konuları sömüren popüler kitaplara kalıyor. İyi yazılmış edebiyat örnekleri de bu can ve mal pazarında kaybolup gidiyor.

Ey sevgili okur. Eğer bir kitap kendini okutamıyorsa, ilerlemiyorsa, o zaman derhal bu kitabı kaldırıp atmak ve dünyada okunmayı bekleyen nitelikli eserlere yönelmek en iyisi.

Kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir.

Zülfü Livaneli – haber.gazetevatan.com (15 Temmuz 2012)

Türk edebiyatının önemli, unutulmayan adlarından Mehmet Seyda bugün anılıyor.

Anma davetiyesinin başlığını okuyalım:
“Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği Etkinliği-Mehmet Seyda’yı Anma Günü. Hatay Restaurant. (*)
Anma programı şöyle:
Saat 15.00’te Göztepe Sahrayıcedid Mezarlığı’ndaki mezarı başında tören.
Daha sonra saat 16.00’da Hatay Restaurant’ta konuşmalar gerçekleştirilecek.
Açılışı Aslı Durak yapacak.
Şeyma Ertun’un yöneteceği toplantıda, konuşmacılar Adnan Binyazar, Adnan Özyılçıner, Burhan Günel, Celâl Özcan, Ertan Mısırlı, Zuhal Tekkanat’tan oluşuyor.
Mehmet Seyda, Türk edebiyatında öyküleri ve romanlarıyla iz bırakmış bir addır.
Birçok ödül kazanmıştır.
Ne yazık ki çalakalem hazırlanan birçok öykü antolojisinde unutulmuştur.
Oysa Mehmet Seyda’sız bir öykü antolojisi her zaman eksiktir.
Bu konuda özellikle adını anmak istediğim, hazırladığı öykü antolojisinde onun öykülerine yer veren Mehmet Hengirmen’dir.
Onun hazırladığı Edebiyat Dostları kitabından onlarca sayfa alıntı yapıp, kaynakçalarında uzun bir listeyi Seyda’nın oluşturmasına rağmen, öykü bahsinde
adını anmayan edebiyat tarihçileri bile var ne yazık ki!
Mehmet Seyda’nın iki öykü seçmesine de önsöz yazdım.
Birini Altın Kitaplar Yayınevi yayımladı, seçmelerin adı Kapatma idi.
İkinci önsözü Dünya Yayınları için yazmıştım, basılmadı, yeni mevsimde onu okuyabileceksiniz ümidindeyim.
Dostluğunu severdim, sürekli yazan, edebiyatı yirmi dört saat yaşayan bir yazardı.
Başkalarının da okunması, tanınması için çaba gösteren biriydi.
Bir Gün Büyüyeceksin romanıyla birincilik ödülünü kazanmıştı.
Yeni bir dergi çıkarmak için Kâzım Taşkent ile buluşmaya gittiğinde, yarışmanın seçiciler kurulu üyesi Tahir Alangu’yu, Demir Özlü’yü, beni de toplantıya götürmüştü. Birlikte bir dergi çıkaralım diye.
* * *
Edebiyat dostları, hâlâ alanının aşılmamış örneği olarak duruyor, herkes ondan yararlanıyor, ona başvuruyor. Çünkü bir öykücü ustalığıyla, eleştirmenin, yazarın hem kişiliğini yansıtmış hem portresini çizmiş hem de edebiyat ortamındaki yerini, konumunu saptamıştı.
Edebiyat tarihi, eleştiri tarihi üzerine hangi kitabı okusam, mutlaka o kitabın adı geçer.
Eğer edebiyat tarihinin bir süreklilik ve birbirine halkalanmış özelliğini kabul ediyorsak, ki etmeliyiz, Sait Faik Abasıyanık çizgisini sürdüren, onu geliştiren, aynı okuma lezzetini veren kişinin Mehmet Seyda olduğunu belirtmeliyim.
Benim edebi bellek antolojimde ondan birçok öykü adı yer alır.
Bildiğimiz, sık rastladığımız tipleri anlatmak, edebiyata getirmek zordur.
Çünkü o öyküleri okuduktan sonra, bildiğimizi, tanıdığımızı sandığımız kişileri ancak bize iyi bir yazar tanıtabilirmiş yargısına varırız, işte Mehmet Seyda böyle bir yazardır.
Yalın gerçekçilik tanımı, onun yazı tekniğini özetleyebilir.
Trajedi dönemi öldü, ama dram dünya var oldukça herkesin hayatına sızacaktır.
Seyda, günlük yıkılmışlıkları, kırılganlıkları, yaşamın temposu içinde çözmeye çabaladığımız, çoğu zaman da çözemediğimiz sorunları ustaca yazmıştır.
İyi bir edebiyat okuru mutlaka Beyaz Duvar’ı, Evimin Erkeği’ni, Garnizonda Bir Olay’ı anımsar. Beğendiklerim listesi uzayabilir.
Öykücülüğünün yaratıcı sürecini bir konuşmasında özetlemiş:
“Can yaktığımız için, canımızı yaktıkları için, çeşitli nedenlerle yürek acısı çektiğimiz için, sevindirildiğimiz için ya da korkutulduğumuz için unutulmazlık kazanan bu zaman parçalarında ruhsal gerilimin de doruk noktasına çıktığına, bizleri ya yıkarak ya da yücelterek herhalde değiştirdiğine inanmışımdır. Böylesi zaman parçalarını, öykünün en çok yoğunlaşıp etkin olabileceği kaçınılmaz fırsatlar saymışımdır.”
* * *
İyi bir öykücüyü, iyi bir romancıyı anma günleri dışında, onun adına sempozyumlar düzenleyerek de yaşatmalıyız.

(*) Hatay Restaurant, Bağdat Caddesi
No: 526 Bostancı.
Tel: 0216 361 33 57

Doğan Hızlan – hurriyet.com.tr (15 Temmuz 2012)

Onun yazını, birçokları için, büyülü bir kapan; gölgelerle geçmiş ve gelecekle, yalnızlıkla, şiirle ve felsefeyle dolu. Türk edebiyatında varoluşu ele alan yazarlar arasında en önemli isim, zamanla, mekanla hiç korkmadan oynayabilen bir romancı, hatta bir şair. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de yayınlanan ve o günden beri yazma serüvenini sürdüren, eserleri birçok dünya diline çevrilen bir yazar.

Hasan Ali Toptaş, 1958’de Denizli’de doğdu. Bir yandan icra memurluğu görevini sürdürürken, öte yandan yazın hayatına devam etti. 1992’de ‘Ölü Zaman Gezginleri’ adlı öykü dosyasıyla Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü aldı. 1994′te ise ‘ Gölgesizler’ adlı yayınlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. ‘Bin Hüzünlü Haz’ adlı romanı da 1999 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne laik görüldü. Peki, bugüne dek birçok eseriyle okurlarının karşısına çıkmış olan Hasan Ali Toptaş’ın eserlerini farklı kılan nedir?

Mashallah News, kendisiyle edebiyat, yer, zaman, politika ve edebiyat dünyasıyla ilişkisi hakkında konuştu.

İlk olarak, zaman ve mekan soyutlamaları kullanmayı sevdiğinizi biliyoruz, fakat bir yazar olarak yaşadığınız ülke ve şehir yazınınıza nasıl yansımakta?

Borges’in bir sözü geldi aklıma, bir söyleşisinde, ‘ben uzayın derinliklerinde geçen bir öykü yazsam bile o öyküde Arjantin vardır’, der. Hiç kuşkusuz yaşadığımız topraklar ve bu topraklarda biriken kültür yazdığımız metinlerde bir şekilde kendiliğinden yer alır. Benim metinlerimde de yer alıyordur. Bunun için bilhassa çaba harcıyor değilim, az önce de belirttiğim gibi bu kaçınılmaz bir şeydir.

Peki kendinizi belli bir coğrafyaya ait hissediyor musunuz?

Kendimi herhangi bir yere ait hissetmiyorum. Ne bir şehre, ne bir ülkeye, ne de dünyaya.

Aynı bağlamda, kültür ve sanatın merkezi olarak kabul edilen İstanbul’da değil de, Ankara’da yaşamak sizin için ne ifade ediyor? Belli zorluklar veya avantajlar içeriyor mu?

Benim için nerede yaşadığımın bir önemi yok. Ankara’da yaşamak benim tercihim değil, yeryüzüne gelişim gibi, Ankara’da yaşıyor olmam da tamamen bir tesadüf. Ankara yerine başka bir yer, mesela bir Ege kasabası da olabilirdi. İstanbul sanatın ve kültürün merkezi midir bilmiyorum ama orada yaşamayı ben hiç düşünmedim, gelecekte düşüneceğimi de sanmam. İstanbul’da yaşamak benim hayatımda hiçbir şeyi değiştirmez zaten, ben duvarlar arasında yaşamayı seven biriyim.

Hikaye ve romanlarınızda geçmiş ve gelecekle oynuyor, zaman kırılmaları, paralel zamanlar kullanıyorsunuz. Peki “geçmiş” ve “geleceği” tarihin parçaları olarak nasıl algılıyorsunuz?

Yazmak bir anlamda zamana müdahaledir zaten; edebiyatın ezeli reflekslerinden biri de zamanı olabildiğince yavaşlatmak, hatta durdurmaktır. Neredeyse yirmi yıl önce yazdığım bir öykünün adı ‘Zaman Kimi Zaman’dır ve zamanı algılayış şeklim o öyküde bariz bir şekilde ortaya çıkar. Zaten öykü, zaman hep geleceğe mi akar sorusunu sorar daha ilk cümlede. Ben zamanın sadece akan, geçip giden bir şey olmadığını düşünüyorum. Zaman kaybolmuyor aslında, sürekli bir şeylere dönüşüyor. Bir duvar zamandır aynı anda; onun yapımında emeği olanların zamanlarının, kendi yapılışının, şahit olduğu olayların ve daha bir sürü şeyin zamanlarının toplamıdır.

Bir eser yazarken nasıl bir süreçten geçiyorsunuz? Sokak, insanlar, güncel konular sizi nasıl etkiliyor?

Aşağı yukarı kırk yıldır kelimelerle haşır neşir olan biriyim ben, dolayısıyla içinde yaşadığım fiziki dünyayı gözlerimle görme yeteneğimi yitirdim. Ya da öyle sanıyorum belki. Gözlerim, kulaklarım ve ellerim bir şeyleri kaydediyorsa kendiliğinden kaydediyor hafızama. Nihayetinde ben içinde yürüdüğüm sokağı ancak kâğıdın üzerine eğildiğimde, kelimelerle görebiliyorum. Sokaklardan ve insanlardan uzak yaşayan biri değilim, hayatımın akışı gereği hep onların içindeydim. 23 yıl sokaklarda icra memurluğu yaptım mesela.

Eserlerinizdeki kahramanlarla nasıl bir ilişkiniz var?

Kahramanlarına hâkim olan bir yazar değilim, onlara zaman zaman hâkim oluyorum ama asla esir almıyorum. Bu nedenle romanlarımdan birçoğu herhangi bir kahramanın kendi kendini büyütmesi sonucu yön değiştirmiş, bambaşka bir yapıya ulaşmıştır. Kahramanlarımın kulu kölesi olurum çoğu kez, onları özgür bırakırım. Başka türlüsü olmaz zaten, roman sanatı aklın menzilinde yapılan bir şey değildir. Aklın menzilinde masa yapılır ancak, makine yapılır, ayakkabı yapılır. Edebiyat, bilgiyle başlanıp sezgiyle yürünen bir yoldur. Bu nedenle, romanlar yazarlarından daha akıllıdır.

Sizin için kullanılmış olan “Toptaş, Doğu’dan çıkmış, İslâmi mistisizmin edebi kazanımlarıyla zenginleşmiş bir Kafka’dır.” benzetmesi hoşunuza gidiyor mu? Kafka sizi etkileyen bir yazar mı?

Kafka sevdiğim yazarların başında gelir, onu kendi akrabam gibi görürüm. Hatta zaman zaman, “Kafka halamın oğludur”, diye şaka yaparım. Dünyayı ve hayatı algılama şeklimizde belki bir akrabalık vardır ama Kafka’yla üslubumuz birbirine hiç benzemez. Onun dili bir çeşit telgraf dilidir zaten. Kafka benzetmesine gelince; bu beni sevindirmiyor. Bu benzetme beni üzmüyor da. Tam tarafsız bir durum… Bir şeyi başka bir şeye benzeterek tanımlama ihtiyacının sonuçları galiba bu Kafka benzetmesi. Ayrıca, söz buradan açılmışken şunu da belirtmek isterim ki, Kafka gibi yazmayı hiç düşünmedim. Bir yazarın Kafka gibi yazmaya çalışması hiç kuşkusuz çok komik olur. Aynı zamanda da trajik… Yeryüzüne bir Kafka yeter.

Günümüzdeki edebiyat “dünyası” hakkında görüşlerinizi merak ediyorum. Türkiye’de ve genel olarak dünyada, edebiyat dünyası sizce giderek aynılaşıyor mu?

Son derece güzel eserler de yazılıyor elbette ama bir aynılaşmadan da söz edebiliriz. Teknolojik gelişim nedeniyle bir çeşit hız çağında yaşıyoruz ve ister istemez hız her şeyin ağırlığını hafifletiyor. Hayatın giderek artan bu hızlı temposu yüzünden, artık dirseğimizi dayadığımız masa yirmi yıl önceki ağırlığında değil bugün; selamlaşmalar, aşklar, yemekler, sohbetler, yani akla gelebilecek her şey yirmi yıl önceki kadar ağır değil. Her şey çok hızlı ve hızı oranında da hafif. Bu hız işte aynılaşmayı yaratıyor bir ölçüde. Aynı zamanda bu hız edebiyatta aforizmasal bir söylemi de getiriyor kendiliğinden, ki bu, edebiyatın çağımızdaki hastalığıdır bana göre. Az önce dediğim gibi, halbuki edebiyat zamanın hızına müdahaledir.

Son olarak; sizce yazmak, ne kadar politiktir veya politik olmalıdır?

Yazmak, hayata ve zamana bir müdahaledir bana göre, dolayısıyla doğası gereği siyasidir. Bir de politik metinler dendiğinde, kalın sloganlar atan, bağırıp çağıran ya da kahramanları politik olan metinler kastediliyor ki, bana kalırsa bir metni politik yapan ölçütler bunlar değildir. Bir metni politik yapan, onun güncel politik sorunları ele alması yahut herhangi bir ideolojinin mantığını taşıması, o ideolojinin ilkelerine göre kendini şekillendirmesi de değildir. Has edebiyat daima politiktir zaten. Kafka’nın bütün metinleri politiktir mesela. Aklıma hemen “Bir Köy Hekimi” adlı hikâyesi geliyor. Sonra, “Kovalı Süvari” adlı hikâyesi…

Kaynak: mashallahnews.com (14 Temmuz 2012)

  • Okan Bilge - 16/07/2012 - 16:45

    Türk Edebiyatının en saygı duyulması gereken yazarlarından biridir Hasan Ali Toptaş. Eserlerindeki üslup çok farklı ve edebi açıdan lezzetli. Bin Hüzünlü Haz kitabıyla keşfettiğim büyük yazar, Yalnızlıklar adlı şiirsel metinlerinde de beni çok etkiledi. Yazarın tüm kütaplarını sipariş ettim ve hepsini okuyacağım. Ülkemizde böyle yazarlar çok az. Hasan Ali Toptaş’ın kıymetini bilmeliyiz. İyi ki varsın değerli yazarımız Hasan Ali Toptaş.cevaplakapat

Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatının öncü kalemi Nöstlinger’den küçükler için ikinci resimli öykü.

Yaşamı, çocukların ve gençlerin gözünden, onların duygularıyla işlemeyi en iyi başaran yazarlardan olan Christine Nöstlinger, Türkiye’de yayımlanan ilk resimli öyküsü Küçük Korsan İşbaşında’nın devamı niteliğindeki yeni kitabıyla yine küçük okurlarının karşısında. Küçük Korsan Leo’nun heyecan dolu ikinci kitabı, aile içi dayanışmanın ve birlikteliğin önemini vurgulayan mizah dolu bir öykü. Kitaplarında özellikle öğretici olmamasıyla tanınan Nöstlinger, öyküsündeki korsan ailesi üzerinden, basmakalıp toplumsal rollere ve cinsiyetçiliğe de eleştiriyle yaklaşıyor. İllüstratör Thomas M. Müller’in desenleriyle canlanan kitap, aile içi okumalar için ideal.

Leo, babasıyla birlikte bir korsan gemisinde yaşıyordu. Babası dümeni kullanıp yelkenleri açıyor, Leo ise yemek pişirip temizlik yapıyordu. Ancak Leo, ilk kez bu denli keyifsiz gördüğü babası için endişeleniyordu. Babası üç kere on üç yıldır aynı hazineyi arayıp duruyordu ama boşuna! Yaklaşan korsanlar toplantısına kadar hazineyi bulamazsa çok kötüydü. Leo, babasını yalnız bırakmaması gerektiğini biliyordu. Neyse ki, onlara yardım edecek bir yıldızı, bir de ailesi vardı…

Christine Nöstlinger, 1936’da Viyana’da doğdu. Çocukluğu, Hitler ordusunun işgali altında kalan Avusturya’da sığınaklarda geçti. Viyana Uygulamalı Sanatlar Akademisi’nde öğrenim gördü, kitap resimlemeye başladı. Ancak ilk kitabı, Alev Saçlı Çocuk (Die feuerrote Friederike) desenleri yerine yaratıcı öyküsüyle ilgi çekince, resimlemeyi bırakıp yazmaya başladı. Astrid Lindgren Edebiyat Ödülü (2003), Hans Christian Andersen Ödülü (1984) ve Kim Takar Salatalık Kral’ı romanıyla aldığı Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü (1973) gibi çok sayıda önemli ödülün sahibi olan Nöstlinger, çocuk edebiyatına getirdiği eleştirel-sosyal tutumuyla, antiterbiyeci bakış açısıyla ünlendi. Kitaplarında, geleneksel aile yapısını ve okul kurumunu esprili bir üslupla eleştirmektedir.

1966’da Almanya’da, Gera’da doğan Thomas M. Müller Lucrene’de grafik ve kitap sanatı üzerine öğrenim gördü. Çeşitli yayınevleri için serbest çalışan ve birçok ödül kazanmış olan sanatçı, desenlerinin canlı renkleriyle tanınıyor. Müller bugün Leipzig Grafik ve Kitap Sanatı Okulu’nda ders veriyor.

edebiyathaber. net (14 Temmuz 2012)

Celal Başlangıç’ın yeni kitabı ‘Hayatın Rengi Gökkuşağı’ Everest Yayınları’ndan çıktı. Kitapta ‘Sinemacılar, Tiyatrocular, Müzisyenler’, ‘Gazeteciler, Foto Muhabirleri, Belgeselciler’, ‘Çizgiler, Desenler, Değerler’ başlıkları altında 44 ‘insan öyküsü’ yer alıyor.

Kitabın açılışı:

“Yılmaz Güney aramıştı bir gün. Önemli bir konuyu görüşmek istiyordu. Yeni çevirmişti Umut filmini Yılmaz. Çok başarılıydı. Herkes kıskanmıştı. Geçmişini karıştırmak istiyorlar, aleyhinde kampanyalar yürütüyorlardı.

Buluştuklarında “Kardeş” dedi, “Benim için çok önemli olan bir sorun var. Bizim film Cannes’e seçildi.”

Çok sevinmişti bu habere Arif. Önce kadehleri tokuşturdular şerefe. Ama bir sorun vardı. Filmi yurtdışına çıkartamıyorlardı.

İsveç’ten yeni dönmüş, gazeteciliğe başlamıştı yeniden Arif. Bu konuşmadan sonra Umut filmini yurtdışına götürecek birini aramayı iş edinmişti. Ama bulamadı.

İşte tam o sırada çalıştığı Günaydın ve Saklambaç gazeteleri adına Cannes Film Festivali’ni izleme görevi verildi Arif’e.

Koydu Umut’u bir valize. Bütün riskleri göze alıp dayandı Yeşilköy Havaalanının gümrük kapısına. Uçağın önüne gelince bir baktı Umut’un olduğu valiz uçağın kargo bölümüne doğru gidiyor. Havaalanının terasında da Yılmaz Güney bütün film ekibiyle el sallıyordu Arif’e…”

Hayatın Rengi Gökkuşağı, Arif Keskiner’in, nam-ı diğer “Çiçek Arif”in Yılmaz Güney ve Umut filmiyle ilgili bu öyküsüyle başlıyor.

“Hayatın Rengi Gökkuşağı”nda; sinemacı, tiyatrocu, müzisyen, gazeteci, foto muhabiri, belgeselci portreleri aracılığıyla; tanıdığımız, bildiğimiz ya da ilk kez tanışacağımız insanların “hayatlarıyla yaptıkları tanıklıklar” üzerinden Türkiye’nin ve Türkiye’de yaşamanın halleri anlatılıyor.

Başlangıç’a göre ‘Hayatın Rengi Gökkuşağı’nda yer alan portrelerin toplamı bir yandan yaşadığımız çağın, diğer yandan da yaşadığımız coğrafyanın aracısız tanıklığı:

 Kitapta yer alan portreler: 

  1. Sinemacılar, Tiyatrocular, Müzisyenler: Arif Keskiner, Engin Yörükoğlu, Ercan Kesal, Erkan Yücel, Haldun Dormen, Haluk Levent, Haluk Ünal, İberya Özkan, Lilith, Mazlum Çimen, Mehmet Esen, Mümtaz Sevinç, Oktay Güzeloğlu, Rahmi Dilligil, Reis Çelik, Sema, Semir Aslanyürek, Tuncer Necmioğlu, Vecdi Sayar, Yaşar Seyman.
  2. Gazeteciler, Foto Muhabirleri, Belgeselciler: Ali Öz, Ara Güler, Enis Rıza, Ergun Hiçyılmaz, Fikret Otyam, Güneş Karabuda, Hama Hammami, Hasan Şenyüksel, Nedim Hazar, Özcan Yurdalan.
  3. Çizgiler, Desenler, Değerler: Refika, Mehmet Soyer, Meliscan Melisanda Sezer, Osman Erkut, Özer Baysaling, Özer Ergül, Selçuk Erez, Sibel Kilimci, Şule Takmaz Nişancıoğlu, Şerafettin Kaya, Vural Öger, Yunus Tonkuş, Zinnur Taygan.

edebiyathaber.net (14 Temmuz 2012)

Nişancı romanı Şeyh Said’in hayatının belli bir bölümünden kesitler sunuyor. Aradan uzun yıllar geçmesine karşın Şeyh Said hâlâ etkili olmaya devam ediyor. Hakkında olumsuz söylemler üretiliyor. Şeyh Said kimdir ve onu hangi özellikleri güncel kılmaktadır?

1994 yılında köyümüz, evim yakılıp Elazığ kentine yerleştiğimde bu soruyu ben kendime sormuştum. Çünkü devletin bütün baskılarına, inkârına rağmen Elazığ kentinde sokakta herhangi bir vatandaşa,  bu kentin önemli beş insanını say desek vereceği cevapta ilk insan Şeyh Said olacaktır. Bu kentten seksen beş yıldır valiler,  generaller,  politikacılar gelip geçti adlarını okullara, hastanelere, caddelere verdiler ama yinede unutulup gittiler. Adını anmak suç olan bir insan hala bu kentte yaşayan insanların yüreğinde ilk hatırlanan insansa bana göre bu insan bu gücünü, halktan biri olması ve onların sorunları için mücadele ederek bunu hayatıyla ödemesinden almaktadır. Halk kendisi için mücadele eden insanları asla unutmaz. Onları,  bütün baskılara rağmen yüreğinde kuşaklar boyu taşır.

 Peki, sizi bu hikâyenin peşinden sürükleyen neydi, anlatır mısınız?

Doğrusu Dersim Alevi kökenli bir insan olmamın ve okullarda bize verilen eğitiminde katkısıyla Elazığ kentine yerleşmeden önce Şeyh Said Efendi hakkında olumlu düşünceleri olan bir insan değildim. Beni şeyh Said’in yaşamına ilgi duymaya iten 1994 yılında yerleştiğim Elazığ kentinde Şeyh Said Efendi’ye halkın gösterdiği sevgiydi. Kişisel olarak halkın yüreğinde yer yapmış insanlara ilgi duyan bir insanım. Son Derviş romanıyla hayatını anlattığım Saidi Kürdi (Saidi Nursi, Beddüzaman) hayatını da tamamen bu sebepten dolayı yazdım.

Yaşanmış bir olaydan hareketle yazılan romanınız tamamen kurgu değil. Romanınızın kaynağı veya kaynakları hakkında neler söylersiniz?

Roman kurgu değil. Romanın başında anlattığım öykü gerçek. Yani ben1974 yılında Elazığ sebze, meyve halinde hamallık yapan, 1925 Şeyh Said Kürt isyanında milislik yapmış Emin’le (Cem ) tanıştım, dost oldum. O yıl Hakkâri yatılı Lisesinde okuyor, Yerel Hakkâri Halkın Sesi Gazetesine yazı yazıyordum. Emin’le de bu gazetede yayınlamak için bir söyleşi yaptım. Ama bu söyleşiyi gazetede yayınlama olanağım olmadı.  Emin’le yaptığım bu söyleşi notlarımın arasında kaldı. Yıllar sonra notlarımın arasında sakladığım bu söyleşiyi görünce Şeyh Said Efendi’ ye duyduğum ilgiden dolayı Nişancı romanımı yazdım. Romanı yazarken Emin’le yaptığım söyleşide Emin’in bana anlattıklarına sadık kaldım. Nişancı romanı tamamen gerçek bir hayat öyküsüdür.

Sanırım başka romanlarınız da var. Sizi tarihi roman yazmaya iten etmenler nelerdir? Kurgu ve gerçeklik ilişkisi bakımından onların da yazılış süreci aynı mı?

Santayana’nın çok sevdiğim bir sözü var; “ Geçmişi hatırlamayanlar onu tekrarlamaya mahkumdurlar.” Bu söz sanki bizim yaşamımız için söylenmiş. Kendimizi, geçmişimizi sorgulamayı bilen bir halk olmadığımız için aynı acıları bir kadermiş gibi tekrar tekrar yaşamaktayız. Benim köyümün halkının yüzde sekseni 1938 Dersim kıyımında büyük çoğunluğu köyümüzün üstündeki dağda biri birine bağlanarak yakılmış, geri kalanlarda ormanlarda kurşunlanarak öldürülmüş, canlı canlı evlerine doldurularak yakılmıştı. Bu korkunç kıyımdan sağ kurtulan çok az sayıda insan da birbirinden ayrılarak batı illerine sürgüne gönderilmişti. 1947 affında topraklarına dönen bu insanlar yakılıp yok edilmiş evlerinin harabeleri üzerinde yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlardı.  Ben 1965’lerden sonra hayatı tanımaya başladığımda ailem, köylülerim o kadar yoksullardı ki bunu sözle anlatmak mümkün değil.  Ben gözlerimi açıp hayatı tanımaya başladığımda katliamdan sağ kurtulmayı başarmış çoğunluğu kadın olan insanlar yeni bir hayat kurarken açlıkla, acılarla boğuşuyorlardı. Ben ve benim kuşağımdaki insanlar bu insanların ağıtları, şinşivanlarıyla büyüdü. Anlayacağınız 1938 Dersim kıyımı yalnızca bir kuşağı değil ondan sonra gelen kuşakların da hayatları üzerinde etkili oldu. Kocaları, kardeşleri, anaları, babaları, komşuları, akrabaları canlı canlı yakılmış kurşuna dizilmiş bu insanların ağıtları, şinşivanları beni o kadar etkiledi ki bu ülkede yaşayan bu kuşakların ve gelecekte yaşayacak kuşakların bu acıları yaşamaması için çalışıyor,  yazıyorum. Geçmişi, gelecekte ortak yaşamın önünde bir engel olması için değil, acılardan arınmış ortak yaşamın kurulması için yazıyorum. Biz geçmişimizin üstünü örtmeye çalıştıkça aynı acılar tekrar tekrar yaşanıyor. 1938 Dersim kıyımında babaları, kardeşleri, akrabaları, komşuları öldürülmüş, evleri köyleri yakılıp yıkılarak sürgüne gönderilmiş annemin, babamın ve komşularımızın evleri 1994 yılında tekrar yakılarak bu insanlar topraklarından zorla ikinci bir sürgüne gönderildi. Babam bu ikinci sürgünün acılarına dayanamayarak öldü. Annem hala sağ. Her sabah kalktığında bana sorduğu ilk söz oğlum köylerimiz açıldı mı olur. Bunun nasıl dayanılmaz bir acı olduğunu yaşamayan insanlar bilmez. Tanrıdan dileğim bu acıları bu topraklarda yaşayan hiçbir insan yaşamasın! Ben romanlarımda beni derinden etkileyen bu acıları anlatırım. Konular farklı olabilir ama acı aynıdır. Bana göre hiçbir düşünce, inanç, ideal yaşamdan daha değerli olamaz.

 Kimileri tarihi roman yazımında illaki gerçeklerin göz ardı edilmemesini savunurken, kimileri de kurgunun hüküm sürebileceği bir alan olarak yorumladı tarihi roman yazımını. Siz konuya nasıl bakmaktasınız?

Roman alanında ülkemizde yerleşik iki yanılgı var. Birinci yanılgı romanı yaşamdan kopuk bir olgu olarak gören anlayıştır. Bu anlayışa göre romanda siyaset yapılamaz insana ve doğaya dair sorunlar anlatılmaz çözümler aranmaz. Önemli olan kurgudur. Kapitalistlerin teşvik ettiği bu roman akımı bu gün ülkemizde etkindir. Romanda ikinci yanılgıysa romanı tamamen bir ideal, amaç, siyaset için araç olarak gören düşüncedir. Bu düşünce de birinci yanılgı kadar yanlış ve hatalıdır. Ülkemizde bu düşüncede olan devlet farklı etnik kimliklerden, inançlardan olan halkımızı asimilasyonla eritip tekleştirmeyi amaçlayan ulusu inşa etmek planını gerçekleştirmek için tamamen bu amaca yönelik roman, romancı üretti. Bu romancılar yarım asır ülkemizde yaşayan farklı etnik kimliklerden, inançlardan insanların varlığını inkâr ettiler ya da onları aşağıladılar. Bana göre bir romancı hayatı anlatacak bir öyküsü olmalı ama bu öykünün içerisinde insana, doğaya dair bütün sorunlar anlatılmalıdır. 

Türkçede yazılan tarihi romanlarını okuyor musunuz, nasıl buluyorsunuz bu türün seyrini?

Ülkemizde yayınlanan tarihi romanları okuyorum. Üzülerek ifade edeyim ki ülkemizde yazılmış tarihi romanlar devletin ulus inşası planına hizmet etmek için yaratılmış romanlardır. Bu romanların büyük çoğunluğu resmi ideolojiyi halka dayatmaya çalışır. Geçmişimizi, tarihimizi yazan romancılar yıllarca halkımıza zalimleri mazlum; mazlumları zalim olarak gösterdiler. Nişancı romanım yayınlandıktan sonra birçok okuyucudan gerçekten Şeyh Said anlattığınız gibi miydi diye şaşkınlıklarını ifade eden sorular aldığımda hiç şaşırmadım. Çünkü halkımız yüzyıldır yalan üzerine kurulu bir tarihle aldatıldı. Son yıllarda yavaş yavaş resmi ideolojinin bakış tarzı dışında geçmişimize tarihimize bakan, anlatan romanlar yazılmaya başlandı ama bunlar yeterli değil. Umarım roman alanında resmi ideolojinin dışında geçmişimize, tarihimize daha sağlıklı bakan yazarlar çoğalır.

Nişancı’nın büyük çoğunluğunu Hasan Hişyar Serdî’nin Görüş ve Anılarım adlı kitabına dayanarak yazdığınız yönünde eleştiriler var. Bunları nasıl karşılıyorsunuz?

Bu doğru değil. Nişancı Romanıyla Hasan Hişyar Serdi’nin Anılarım adlı kitapta anlatılan öyküyle Nişancı romanında anlatılan öykü yakından uzaktan bir ilgisi, benzerliği yok. Ama her iki kitaptaki olaylar aynı tarihsel dönemi, aynı insanları anlatıldığı için bazı benzerliklerin olması doğaldır. Her iki öykü farklı öykülerdir. Bu iki kitabı okuyan insanlar bunu görür.

Şeyh Said’in mirası dediğimizde iki tür bir sahiplenme ortaya çıkıyor. İslamcılar bu isyanı İslami referanslı bir isyan olarak anlamlandırırken Kürt milliyetçiliği bunu bir tür “ön” milliyetçiliğin dışavurumu olarak anlamlandırıyor. Uğur Mumcu ise Şeyh Said’in isyandan birkaç gün önce o zamanki adı Piran olan Dicle’de  vermiş olduğu bir vaazdan hareketle  Kürt-İslam Ayaklanması olarak adlandırıyor. Siz ikinci anlamlandırma biçimin sahipleniyorsunuz. Niçin?

Yakın geçmişimiz hakkında uzun araştırmalar yapmış ve bu konu da birçok romanı (Nişancı, Son Derviş, Harput’taki Hayalet, Sürgün) yayınlanmış bir yazar olarak bütün içtenliğimle Şeyh Said Efendi hakkında yapılan bu eleştirilerin yorumların doğru olmadığını söyleyebilirim. Şeyh Said Efendi dindar bir insandı ama birçok dindarın anlattığı gibi toplumun, halkının sorunlarına yabancılaşmış sadece uhrevi dünyayla uğraşan bir insan değildi. O uhrevi sorunlar kadar dünyevi sorunlarla da ilgilenen ve içerisinde yaşadığı halkının sorunlarına, acılarına çözüm arayan bir inanandı. Bu ülkede yüz yıllardır inancı egemen ulusun bir yayılma aracı azınlık halkları eritme asimle etme aracı olarak gören inanan insan motifinin değişmesi hayatın, insanın sorunlarına duyarlı yaklaşan çözümler üreten inanan insanların yerleşmesi lazım. Bu ülkede yaşayan inananlar sosyalistlerle farklarını önemsedikleri kadar dünyaya egemen olan kapitalistlerle olan farklılıklarını anlatsalardı belki bu gün yaşadığımız acıları yaşmıyor olabilirdik. İnanan ailesinde üç tane 30 milyar dolar malvarlığına sahip Suudi kral ailesini desteklemek zorunda mı? Neden bir inanan Suudi yoksul halkının yanında olduğunda ülkenin zenginlik kaynaklarının ülkede insanlar arasında adil dağıtımını istemesin? Bir inanan insan neden anadili yasaklanmış bir halkın yanında olmasın? Bir inanan neden denizlerin, göllerin, nehirlerin kirletilmesine, ormanların yok edilmesine, canlı türlerinin yok edilmesine karşı olmasın? Filistin halkının acılarına gözyaşı döken inananlar ülkemizde otuz yıldır acılar yaşayan topraklarından sürülen Kürtlerin acılarına neden ortak olmasın? Şeyh Said böyle bir inanandı.  Topluma mal olmuş geniş halk kesimleri tarafından sevilen bu insanı herkes kendine benzetmeye ya da karşıtına dönüştürmeye çalışmakta. Ben bir siyasetçi değilim. Bir yazarım. Bir yazar olarak insan Şeyh Said’i anlattım. İnsan Şeyh Said nişancı romanımda anlattığım Şeyh Said’tir. O ne İngiliz ajanıydı, ne Şeriat rejimini kurmaya çalışan bir insandı; o 1924 anayasasıyla varlığı inkâr edilen Kürt halkının temel insani haklarını elde etmek için mücadele eden bir inanandı.

Peki, Şeyh Sait’in müktesebatı ve ailesinin yapısı nedeniyle, İslami düşüncenin dışında, ümmet fikrinin dışında herhangi bir sisteme inanması, o yolda hareket etmesi mümkün mü?

Nişancı romanım yayınlandıktan sonra birçok yerde yaptığım söyleyişilerde hep bu soruyla karşılaştım. Doğrusu bu soruyu hiç yadırgamadım. Çünkü sistem halka Şeyh Said’i toplumsal farklılıklara inanmayan katı, fanatik bir inanan olarak anlattı, kabul ettirdi. Samimi olarak ifade edeyim ki ben bile uzun yıllar Şeyh Said hakkında bu önyargılara sahiptim. Oysa bize anlatıldığı gibi Şeyh Said Efendi bağnaz, katı, farklı inançlara, hayat tarzlarına kapalı bir inanan değildi. Şeyh Said’in yaveri(yardımcısı)Dicle çatışmasında öldürülen Çerkez Yusuf Şia mezhebindeydi. Şeyh Said Efendi isyan döneminde özellikle bölgede yaşayan Alevi mezhebinden insanlara karşı çok hassas davranmış onların hiçbir zarar görmemesi için elinden geleni yapmıştır. Elazığ’ı alan milislerin başındaki komutanlar Zaza Yado ve Şeyh Şerif Efendi Elazığ alındığı gece özellikle Elazığ Hüseynik köyünde zorunlu sürgüne gönderilmiş Dersim mebusu Hasan Hayri beyin evinde konaklamışlardır. Gerek Aleviler içerisinde yapılan Şeyh Said, Seyit Rızan’ın evine konuk olurken onun kestiği hayvanların etini yememiştir propagandası tamamen yalan ve iftiradır. Aynı şekilde birçok inanana kabul ettirilen toplumun sorunlarına duyarsız farklılıklara tahammülsüz fanatik Şeyh Said kişiliği de yalan ve gerçeğe uygun değildir. Şeyh Said’i farklı kılan onun yoksul halkının içinde olması onların acıları için ağlamasıydı. O yalnızca Kürt halkının temel insani hakları için mücadele etmedi aynı zamanda da yoksul insanların daha iyi bir hayat tarzına sahip olması için mücadele etti. Derehaniyi başkent ilan ederken yaptığı ilk konuşmada yoksul halkın belini kıran öşür vergisini kaldırması bunun en iyi örneği. 

Kitabınızın girişinde Fikret Başkaya’nın Paradigmanın İflası kitabı dahi olmak üzere pek çok kitapta yer alan bir atasözü var: “Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar,avcılık öyküleri hep aslanları yüceltecektir”şeklinde. Şeyh Said isyanını bir kandırma olayına indirgiyor Türkiye’deki resmi tarih.  Lozan görüşmeleri sırasında Irak petrollerine göz diken İngilizlerin Anadolu’nun yeni devletini “zorda “bırakmak amacıyla Şeyh Said’i kandırdıkları yönündeki argüman bunun en bariz göstergesidir.  Romanda anlattığınız basiretli Şeyh Said  portresi ile uyuşmayan bu yaklaşımı nasıl değerlendirirsiniz?

Şeyh Said’in İngiliz ajanı olduğu 1925 şeyh Sait Kürt isyanının İngilizlerin yaratığı, desteklediği bir hareket olduğu düşüncesi devlet tarafından yaratılmış Kürtlerin içerisinde önemli bir kesimde olmak üzer çok büyük kesimlerin inandığı savunduğu bir düşüncedir. Ama bu sadece bir düşüncedir. Bu güne kadar Türk istihbaratının İngiliz konsolosluğuna gönderdiği o yapay mektup dışında bulunmuş bir tek somut kanıt yoktur. Uzun yıllar gerek yazılı gerek sözlü yaptığım araştırmalarda Şeyh Said isyanında İngilizlerin hareketin içerisinde oldukları ya da desteklediklerine dair hiçbir somut bilgi ve bulguya rastlamadım. Şeyh Sadi’in İngiliz ajanı olduğu düşüncesi tamamen hareketin insani yönünü karalamak için devletin uydurduğu bir yalandır. Şeyh Said isyanında İngilizler ve Fransızlar Kürtleri desteklemedikleri gibi bu hareketin bastırılmasında devlete yardım etmişlerdir. Şeyh Said isyanı genç ilerici cumhuriyete karşı yapılmış bir gerici kalkışmadır propagandası iyi tutmuş, Stalin bile hareketin bastırılması için devlete 25 uçak göndermiştir. Yaptığım araştırmalarda gördüm ki harekin yenilmesinin ana nedenlerinden biri dış desteğin sağlanmamış olmasıdır. Eğer söylendiği gibi bu hareket İngiliz desteğini sağlamış olsaydı bu gün durum çok farklı olabilirdi.

Azadî örgütünden de söz ediliyor romanda. Peki, Şeyh Sait’in bu cemiyetle herhangi bir organik bağlantısı var mıydı?

Azadi örgütünün kurucusu ve başkanı olduğu düşünülen Miralay Halit Bey,  Şeyh Said’in kaynı Binbaşı Kasım’da Şeyh Said’in bacanağıdır. Ayrıca Azadi örgütünün Miralay Halit Bey’le birlikte tutuklan üyeleri Şeyh Said Efendi’nin arkadaşları ve yakın dostlarıdır. Azadi örgütünün örgütsel yapısıyla ilgili tutulmuş arşivler yoktur.  Ama bu ilişkiler değerlendirildiğinde Şeyh Said’in Azadi örgütünün üyesi olduğunu söyleyebiliriz. 

Şeyh Said romanda Hamidiye Alaylarına bağlı isimlerin isyana katılmalarından duyduğu endişeyi  dillendiriyor: Hamidiye Alayları Şeyh Said ayaklanmasında nasıl bir rol üstleniyorlar? Onların üstlendikleri bu rol ayaklanma üzerinde ne tür olumsuzluklara sebep oluyor?

Hamidiye alaylarında görev almış bir çok komutan, milis Şeyh Said hareketinde rol alıyorlar. Bunların hareket içerisindeki rolleri olumsuzdur. Yararından çok zararı dokunmuştur harekete. Çünkü birçoğu devletin istihbaratının örgütlü üyesidir. Hareketin içerisine giriş amacı hareketi amacından saptırmaktır. Bu konuda başarılıda olurlar. Örneğin milislerin eline geçen Hüseynik silah deposunun havaya uçurularak içerisindeki yüz milisin öldürülmesi milislerin kontrolüne geçmiş Elazığ kentinde yağmalamanın başlaması tamamen Türk istihbaratıyla ilişki içerisinde olan Hamidiye milislerinin oyunudur.

Ayaklanma Ankara tarafından nasıl algılanıyor? Fethi Okyar hükümetinin değişiminin bununla bir bağlantısı var mı?

Biliyorum söyleyeceklerime birçok insan inanmayacak. Bu kadarda fazla diyecek. Garip bir şey ama gerçek; isyanı Şeyh Said başlatmıyor. İsyanı devlet yaratıyor. Devletin isyanı başlatmasının iki amacı var. Birinci amacı Ankara’da ki  güçlü muhalefeti bastırmak için uygun zemin yaratmak, ikinci amacıysa ilerde başlamasından korktukları güçlü bir Kürt hareketini güçlenmeden derlenip toparlanmadan isyana zorlayarak zayıf anında bastırmak, Kürtlerin köylerini, kasabalarını, kentlerini yakıp yıkarak onları batı illerine sürgüne göndermek. 

Romanı yazma süreci nasıl çalıştı? Örneğin karakterleri nasıl yazdınız mesela? İsyanın çıktığı ve geliştiği yerlere roman için yolculuk yaptınız mı?

İsyanın yaşandığı topraklara yabancı bir insan değilim. Birçok yeri iyi tanırım. Ama buna rağmen kısıtlı imkânlarımla çabaladım. 

Kahramanların kurgu olmadığını belirtiyorsunuz ama Cem’in bazı ifadeleri sanki onun bilincine anlatıcının açık müdahaleleri var gibi bir his oluşturuyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Cem bir gerçekti. Ama onun duygularını hislerini bilebilmem mümkün değil. Bu konuda yazarın devreye girmediğini söylemek doğru değil.

 Bu romanınız, iyi bir senaryoyla beyaz perdeye aktarılabilir. Düşünüyor musunuz?

Bu roman Amerika’da büyük bir film şirketi tarafından filme çevrilecekti. Romanın Türkçeden İngilizceye çevirimi aşamasında kötü bir talihsizlik sonucu şirketin sahibi ve yöneticisi trafik kazasında ölünce bu çalışma yarıda kaldı. Umarım ileride bu tür çalışmalar yeniden başlar. Ülkemizde ciddi saygın bir kurumdan böyle bir talep gelirse neden olmasın?

Dönemi anlatan başka tarihi kitaplarla birlikte düşündüğümde şöyle bir soru geliyor aklıma: Şeyh Sait isyanı Bitlis’e sıçramıyor. Bu isyanın buraya sıçramamasının sebebi Kâzım Dirik olarak gösteriliyor…

Bunun tek bir sebebi değil birçok sebebi vardı. İsyanın başarıya ulaşmamasının nedenlerinden biride isyan önderi Şeyh Said’in yeterince askeri deneyime sahip olmaması,  insani duygularını muhafaza etmesi dış desteğin yaratılmaması, isyan için yeterli örgütsel ve askeri gücün yaratılmaması gibi nedenler sıralanabilinir. Örneğin eğer Diyarbakır kuşatması sırasında şehre su sağlayan su hatlarını kırsaydı Diyarbakır düşebilirdi. Şeyh Said Diyarbakır içerisinde yaşayan insanlar acı çekebilir diye Diyarbakır’a su sağlayan kanallara dokunmaz. Yine Şeyh Said’in neden bir ay Diyarbakır önünde çakılıp kaldığını neden Mardin’i, Urfa’yı almadığı hep sorulur. Eğer Mardin, Urfa alınmış olsaydı 9. Kolordu Diyarbakır’da kuşatılmış askerlere yardıma gelemeyecek Diyarbakır eninde sonunda düşecekti. Olaya çok yönlü bakmak bütün nedenleri araştırıp bulmak en sağlıklı şey. 

Şeyh Sait isyanı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. İsyan nedeniyle çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu adıyla bir tür olağanüstü hal uygulamasına girişerek bütün ülkeyi yeniden  tasarlıyor adeta. İsyan Türkiye’yi nasıl etkiledi?

İsyanı Kemalistler yarattı. Amaçları muhalefeti bastırmak ve Kürtleri derlenip toparlanmadan örgütlenmeden bastırmak, topraklarından sürmekti. Kemalistler bu planlarında başarıya da ulaştılar.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Asım Öz – Tasfiye dergisi 35 sayı.

Kitaptan bir kısmı okumak için tıklayınız.

edebiyathaber.net (14 Temmuz 2012)

 

  • kamiran acabey - 31/07/2014 - 16:32

    Super bir kitap okumanizi tavsiye ederimcevaplakapat

2009 yılında İngiltere’de Poet Laureate (baş şair) seçilen İskoç şair Carol Ann Duffy, PEN Yazarlar Derneği tarafından 2008’de hayatını kaybeden Harold Pinter’in anısına verilen 2012 Pen Pinter Ödülü’ne değer görüldü.

2009 yılında İngiltere’de Poet Laureate (baş şair) seçilen İskoç şair Carol Ann Duffy, PEN Yazarlar Derneği tarafından 2008’de hayatını kaybeden Harold Pinter’in anısına verilen 2012 Pen Pinter Ödülü’ne değer görüldü. Duffy’nin son şiir kitabı The Bees, 2011’de Costa Şiir Ödülü’ne değer görülmüştü.

Seçici kurul Duffy’nin “eserleriyle önemli noktalara temas etmesini” övgüye değer bulurken, Duffy “20’nci yüzyılın en büyük İngiliz yazarlarından biri anısına verilen bu ödüle değer görüldüğüm için çok onur duydum” dedi.

Kaynak: taraf.com.tr (14 Temmuz 2012)

Semih Gümüş’ün Yazar Olabilir miyim? (Yaratıcı Yazarlık Dersleri) adlı yeni kitabı yalnızca yazmak isteyenler için değil, yazmayı iş edinmişler için de kılavuz özelliği taşıyor. Twitter üzerinden gelen bazı soruları da yönelterek kendisiyle kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik:

Yazmaya yeni başlayanlara neler önerirsiniz?

Önce durup neleri nasıl okuduklarını düşünmelerini öneririm. Her şey buradan başlıyor. Yazarların yazarlardan, kitapların kitaplardan çıkacağına kuşkusuzca inanıyorum. İkinci soru da şu: Okuduklarımız kendi seçimimiz mi, yoksa başkalarının önerdiklerini ya da en çok karşılaştıklarımı mı okuyoruz? Bu arada, artık bütünüyle görevci bir anlayışla, okuduklarımın nasıl yazıldığına ve her sözcüğünden nasıl yaralanacağıma bakarak okumalıyım. Okuduklarımızı kendimiz yazıyormuşuz gibi okumak da çok yararlıdır. Elbette asıl sorun doğru bir okuma biçimi edinmektir. Yalnızca hikâyesine bakarak değil, nelerin nasıl yazıldığına bakarak okumak, her zaman öğreticidir. Metnin bütün öğelerini birbirinden soyutlayarak anlamak, sonra o öğeleri bir bütün yapıyı oluşturacak biçimde okumak: doğru okuma biçimi bunu içselleştirmekle olur. Yazmak, bu derin okumanın yanı sıra ilerlemelidir. Bir tür, okuyarak yazma diyebileceğimiz bir yazma eylemi içinde olmaktır bu. Başka türlü olamaz.

Genç yazarların geçmişten koptukça kendileri olacağını savunuyorsunuz. Bu bağlamda sormak isterim: Geçmişi bilmek, ondan kopmaya engel olabilir mi?

Yeterli bir edebiyat kültürüne sahip olduğunuzu düşünüyorsanız, geçmişte yazılanları iyi okuyarak da ondan bağımsız kalabilirsiniz. Ne ki, geçmiş gölgesi öylesine ağır ve güçlü ki, ille de geçmişe dönük tutmak, genç yazarların kendileri olamamasına, geçmişe bağlı kalmasına neden oluyor. Ben bu yüzden yaratıcı yazarın geçmişten kopmasının sakıncası olmadığını düşünüyorum. Kaldı ki, genç bir yazar geçmişten bütün bütüne hiçbir zaman kopamaz, kaygılanmaya gerek yok. O da bu toplumun ve bu edebiyatın parçası.

Hikâye içermeyen anlatıların günümüzde bolca üretilmesini neye bağlıyorsunuz?

Kolaycılığa bağlıyorum. Evet, hikâye yazınsal bir metnin en önemli öğelerinden değildir, ama öteki bütün biçimsel öğeleri ustalıkla kotarılmış bir metnin aynı zamanda merakla okunan bir hikâyesi de olması, onu çok daha güçlü kılar. Merakla okunan, içinde yaşananların değişerek bir yerden başka bir yere gittiği hikâyeler yazmak, ustalık ve çok çalışmayı gerektirir, oysa hikâyeyi umursamamak, işleri düpedüz kolaylaştırır ki, bu tür öykülere ve romanlara daha çok rastlıyoruz.

Öykü ile roman arasındaki ayrımları birkaç cümleye sığdırmak gerekse ne söylersiniz?

Öykü tepeden tırnağa sanattır, başka türlü varolamaz. Roman ancak büyük yaratıcıların elinde sanat oluyor. Öykünün kusursuz olması gerekir ve öyle olmak zorundadır. Yoğunluk; dilin ritmi, sesi gibi içbiçim özellikleri; tek sözcüğün bile eksik ya da fazla olmaması; ayrıntılar üstüne kurulmak gibi özellikler öykünün olmazsa olmazlarıdır. Romanda da aranır bunlar, ama çok az ratlanır.

Süslü cümleler konusundaki yaklaşımınız nedir?

Edebiyatta tahammül edemediklerimin başında süslü cümleler gelir. Ne yazık ki üstesinden gelinmesi zor bir illet bu. Üstelik yalnızca yeni, genç yazararda değil, adı sanı duyulmuş yazarlarda bile rastlanıyor süslü cümlelere ki onlar da edebiyatın cevherini kaybettiklerinde başvuruyorlar bu illete.

“Benden geçti” diyenler için sormak gerekirse, yazmaya başlamanın yaşı var mıdır?

Yaratıcı yazıya başlamanın yaşı hem var, hem yoktur. Erken başlamak yolu alabildiğine açar. Geç başlayanları işi elbette daha zordur. Gelgelelim ben her zaman ve her yaşta iyi metinler yazılacağına inanıyorum. Örnekleri az değildir. Yazarın kendisinde başlayıp bitiyor bu. Edebiyatın özünde ne olup ne olmadığını bilenler, aynı zamanda çok çalışıyorlarsa, geç yaşlarda da çok iyi metinler yazabilir elbette, niçin olmasın.

@symbioticfusion Ne yazmak istediğime, nasıl başlayacağıma karar veremiyorum. Yazar olabilir miyim?

Roman mı, öykü mü, şiir mi, deneme mi, önce buna karar vermelisiniz. Sonra da her şeyin edebiyatın konusu olduğunu unutmamalısınız. İki kişinin karşılıklı bakışmasının da öyküsü yazılır, bir sokağın kokusunun da. Ama önce okumakla başlamalı, nitelikli bir okuma biçimi içinde nelerin nasıl yazıldığını öğrenerek. Sonra da kararlıysanız ve çok çalışıyorsanız, hiç kuşkunuz olmasın ki, yazarsınız.

@Nuray­_Kaçar Yazarlık düşünüyorum ve merakım şu: Deneme yazmak bu yüzyılda ilgi görüyor mu? Roman yazmak kaçınılmaz mıdır?

Neyin ilgi görüp görmediğine bakarak yazmaya karar vermeyin. İlgi görmek istiyorsanız edebiyat bunun yollarını açmaz size, başka şeyler yapmaya çalışın. Siz yalnızca yazın, deneme ya da roman, önemli değil. Kendinize en yakın hangi türü görüorsanız, hangisini seviyorsanız, o türde okumayı yoğunlaştırarak yazın.

@taraskonlu Yazı yazanların yazar olup olmadığını yayınevleri mi belirliyor, piyasa mı? Yazar, eleştirmen ve yaratıcı yazarlık kursları bu sürecin neresinde?

Yazı yazanları yazar olup olmadığını kendileri belirler. Yayınevleri yalnızca kendi yayımlayacaklarını seçer. Piyasa da popüler olanı, popüler edebiyatı ilgilendirir, nitelikli edebiyatla herhangi bir ilişkisi yoktur. Eleştimenler ya da öteki yazarlar da bu süreçte önemli bir yere sahip değildir. Siz yalnızca yazdıklarınızla baş başasınız, başka hiçbir şeyin sizi ilgilendirmemesi gerekir. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde yazarlık öğrenilmez, ama orada yazarlığın yolunu yordamını öğrenir, sağlam ipuçları edinir, yanlış bakış açıları ve alışkanlıklar yerine doğru olanları geçirirsiniz. Sonrası size kalır.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Emrah Polat – edebiyathaber.net (13 Temmuz 2012)

Hiç yalnız hissetmedim kendimi.

Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim? ya da birkaç kişinin.

Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam.

Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim.

Ibsen’den bir alıntı yapacağım: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.” Hiçbir zaman içimden, “şuh bir sarışın içeri girince kendimi daha iyi hissedeceğim,” diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, “Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?” Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey.Aptallık sadece.

Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum.

Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

Interview, Eylül 1987

Fotoğraf: Mark Hanauer

edebiyathaber.net (13 Temmuz 2012)

  • öznur keles - 11/08/2013 - 00:46

    Katılıyorum ..Verilen her nefesin geri alınacağı bilgisi insanı bencil kılar.cevaplakapat

  • yakut gökçe - 25/03/2014 - 03:56

    ben cok yanlız kaldım.şubede, işkence hanede, ve kendimi gercekten kokmuş hissettim. korkuyla oralarda tanıştım. ve seviyorum korkuyu bende,adralalin bağımlılığı yaptı.
    zıtların birliği.cevaplakapat

  • Arc Naboo - 17/10/2014 - 10:25

    6 aydir ayni oda da yanlizim. Issizim. Arkadassizim. Internet cok yavas otelde o yuzden dizi film bile zar zor seyrediyorum. Disari cikip kendime eglendirme sansim yok cunku param yok. Her eglence bi para istiyo. Her insan bi sekilde yeni bi masraf olabiliyo. Acikcasi sorun sirf para degil, disari ciksam bile Kathmandu nun ortasinda adam gibi ingilizce muhabbet edebilcegim bir tane bile tanidigim yok, tanidigi gec hic kimse duzgun ingilizce konusamiyo ki burda. Turistler gelip gecici.
    Bunca hafta, her sabah ayni noktada uyanip, her gunu ayni noktada gecirip, gece ayni noktada uyuyorum.
    Hic intiharin esigine gelmedim.

    Umutsuz gorunen bi durumum olabilir, Gazi Mustafa Kemalin soyledigi gibi ‘Umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardir, ben asla umudumu kaybetmedim’..

    Yanlizlik cok kolay degil ve cok ovunulcek bir sey degil. Lutfen yanlizliga ozenmeyin, insan insanla guzel, yanlizlik sadece izdirap ve sizi dusuncelere ceken bi olay.

    Dusunceler insani korkutabilir, mutlu edebilir, mutsuz edebilir. Dusunce yapim farkli olsayi belki su anda bende intiharin esigine gelmis olabilirdim, acikcasi idare ediyorum ama konusabilcegim bir insanla olmayi yanlizliga tercih ederim.cevaplakapat

Edebiyatçıların eserlerini paylaştığı, birbirleriyle yarıştığı, şairliklerini, yazarlıklarını ispatladığı yerler olarak; uzunca bir süre varlığını sürdürmüş ‘edebiyat mahfilleri’. Artık yok denecek kadar azlar. Turgay Anar, ‘Mekândan Taşan Edebiyat’ adlı kitabında mahfillerden hikâyeler anlatıyor.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nin öğretim elemanlarından, Yrd. Doç. Dr. Turgay Anar önceki yıllarda doktora konusu ararken karşılaşmış ‘edebiyat mahfilleriyle’. Osmanlı’ya kadar uzanan; edebiyat dünyasının kalbinin attığı; yaşanan tartışmalar, paylaşılan fikirler, okunan şiirler sayesinde edebiyata yön veren mekânlar… Bazen paşa konakları, bazen çay bahçeleri, bazen barlar…

Anar, her devirde önemli edebiyatçıların uğradığı bu mahfilleri tez konusu olarak seçtiğinde, tez hocası işinin hiç kolay olmadığını söyleyip, ‘geçmiş olsun’unu öncesinden dilemiş… Sadece iki yılını kütüphaneleri dolaşmakla, dergileri, gazeteleri karıştırmakla, edebiyatçılarla ilgili haberleri taramakla geçirdiğini söylüyor. Bu aşamayı kitapta da bulabileceğiniz; Hilmi Yavuz, Ahmet Oktay, Haydar Ergülen, Mehmet Şevket Eygi, Eray Canberk gibi yazarlarla yaptığı söyleşiler izlemiş. “İyi de hangi kitap?” diyeceksiniz. Anar’ın, doktora tezini gözden geçirip popüler dille yeniden yazdığı, ‘Mekândan Taşan Edebiyat/ Edebiyat Mahfilleri’ adlı kitabı bugünlerde Kapı Yayınları’ndan çıktı.

YAYINCILIK GELİŞMEMİŞKEN… 
- Mahfillerin geçmişten bugüne nasıl geldiğini kısaca öğrenebilir miyiz? 
1860’lı yıllardan itibaren mahfil kurucusu, yani hami dediğimiz kişi paşalar, devlet yönetiminde koltuk sahibi kişiler arasından çıkardı. Edebiyata meraklı, bu konuda yeteneğe sahip devlet yöneticileri bugünkünden çoktu. Devrin önemli yazarlarına davet gönderir, köşklerinde, yalılarında toplantılar düzenlerdi. Her insan elini kolunu  sallayarak giremezdi. Şairler burada aynı zamanda birbirleriyle yarışır, hünerlerini gösterirdi. Basın yayın sektörü henüz gelişmemiş ve yazdığını paylaşabileceğin, şairliğini gösterebileceğin en önemli yerler bu mahfiller. 1900’lü yıllardan itibaren, İmparatorluk çöküşe geçerken mahfiller de konaklardan apartmanlara, sonralarıysa kamuya daha fazla açık yerlere kaydı; Sultanahmet ve Beyazıt çevrelerinde çay bahçelerine, Beyoğlu’nda barlara meyhanelere taşındı.

ÇAY BAHÇESİ EDEBİYATÇILARI
– Bugün hâlâ mahfiller var mıdır?
Mahfiller edebiyatçıların düzenli biçimde toplanıp edebiyata yön verdikleri yerler; öyle sıradan buluşma yerleri değil. Yazarların, şairlerin tartışma, fikirlerini açıklama olanakları arttıkça mahfiller azaldı. Şimdi internette de bu tür işleve sahip siteler var. Ama yine de devam eden bir iki mahfil var. Çiçek Pasajı’nda her cuma Cevat Çapan ve arkadaşları toplanır örneğin. Bostancı tren istasyonunun arkasındaki aile çay bahçesinde de var böyle bir mahfil. Türk Dili Dergisi’nin kurucusu Ahmet Miskioğlu’nun mahfili. Kendilerine ‘Perşembeciler’ diyorlar. 1980’lerin başlarından beri toplanıyorlar. O zamanlarda Fazıl Hüsnü Dağlarca, Salah Birsel gibi şairler de gelirmiş buraya. O mahfil daha sonra Kadıköy’de bir iki farklı yere taşındı. Şimdi tekrar o eski yerlerinde devam ediyorlar Perşembe günleri. 70 – 80 kişi katılıyor toplantılara.

- Ne yapıyor o 70 – 80 kişi?
Derli toplu, akademik özelliklere sahip bir mahfil. Her toplantının konusu bir önceki toplantıda açıklanıyor. Davet edilen konuk 45 dakikalık bir konuşma yaptıktan sonra soru cevap kısmına geçiliyor.

- Osmanlı’da basın yayın gelişmemişti dediniz. Cumhuriyet döneminde gelişmişti ama devam etti mahfiller… Önemleri neydi? 
İnsanlar edebiyatçı kimliklerini ispat etmek için giderdi o mahfillere. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” denir. Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde, şimdiki Garanti Bankası’nın olduğu yerde Nisuaz Pastanesi varmış mesela. Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi edebiyatçılar her cumartesi akşama doğru bir araya gelir, gece 01.00 – 02.00’ye kadar edebiyat hakkında konuşurlarmış. Sait Faik’in anılarından öğreniyoruz, bir gün Rıfat Ilgaz’a öğüt veriyor; “Eğer oraya gitmezsen entelijansiya seni defterden siler.” Rıfat Ilgaz öyle yerlere gitmekten hoşlanmazmış, ancak zoraki gidermiş ama Sait Faik’in gitmediği edebiyat mahfili yokmuş neredeyse. Nevizade’deki Lambo’ya da sıklıkla gidermiş.

ŞARAPLAR ŞİRKETTEN
– Lambo’yu duymuştum. Önceki yıllarda aynı adla tekrar açıldı. Orhan Veli’nin mekânıymış…
1950’li yıllarda Lambo Çolakoğlu kuruyor o meyhaneyi. Orayı mahfil yapan Orhan Veli’dir. O çok gittiği için devrin önemli edebiyatçıları da gidiyor. Çünkü Orhan Veli orada ve çok güzel konuşuyor. Beğenilen bir şiir yüksek sesle okunuyor ve panoya asılıyor. Ayrıca şarabı da deftere yazdırabiliyorsunuz.

- Deftere yazdırıyorsunuz, sonra parası alınmıyor mu?
Alınıyor ama mesela iki üç ay sonra. Bir deftere gelişi güzel yazılıyor, arada bazı kayıtlar ihmal ediliyor. Bazılarını başkaları  ödüyor. Yazarlara, şairlere böyle davranılmasının asıl nedeni ticari zekâ. Çünkü o yazarların peşinden, onları görmeyen gelen bir sürü genç dolduruyor meyhaneyi.

 NAZIM KAVGASI
– Bu mekânlardan günümüze hep güzel anılar mı kalmış?
Büyük tartışmalar da yaşanıyor. Mesela Edip Cansever ile Fethi Naci arasındaki gibi. Tartışıp küsüyorlar, yıllarca konuşmuyorlar.

- Tartışmanın çıkış nedeni ne? 
Nazım Hikmet’in eserleri 1960’lı yıllardan itibaren yavaş yavaş yayınlanmaya başlıyor. Yasaklı pozisyondan çıkmış. Ama edebiyat mahfillerinde bu durumu hoş karşılamayanlar da var.

- Neden hoşnutsuzlar Nazım Hikmet’ten? 
Artık Nazım Hikmet şiirlerinin önemli olmadığını, yeni şairlerin onun şiirini çoktan aştığını söylüyorlar. Nazım’ın halen büyük bir etkisi bulunduğu için bu açıkça ifade edilemiyor ama mahfillerde konuşuluyor. Şimdi halen var; Asmalımescit’teki Yakup Restoran önemli bir mahfil o sıralarda. Edip Cansever burada otururlarken Fethi Naci’ye, Nazım Hikmet’in sıradan bir şair olduğunu söylüyor. “Sen de o zaman cüce bir şairsin” diyor Fethi Naci. Tartışma büyüyor. Dediğim gibi, küsüp yıllarca konuşmuyorlar.

Eyüp Tatlıpınar – aksam.com.tr (13 Temmuz 2012)

  • erte oyar - 13/07/2012 - 16:49

    O edebiyat mahfillerinin yerini bize de bildirir misiniz? Biz de katılabilir miyiz? Saygılarla.cevaplakapat

Barış Müstecaplıoğlu’nun Bülent Somay ile gerçekleştirdiği söyleşi:

Bülent Somay’ı bilimkurgu alanında doktora çalışması yapmış, üniversitelerde ders veren bir akademisyen olarak tanımış olabilirsiniz. Edebiyatla ilgiliyseniz kendisini yıllarca Metis Yayınları’nın editörü olmuş, fantastik edebiyat alanında ülkemizin en saygıdeğer isimlerinden biri olarak biliyorsunuzdur. Ama aynı zamanda o hayatının hemen her döneminde müzikle uğraşmış, bizzat şarkı sözleri yazmış ve okumuş bir müzisyen. Her kimliğiyle sanatımıza ayrı bir renk katmış, aynı zamanda benim de ilk editörüm olan üstatla geçtiğimiz aylarda genişletilmiş olarak yeniden basılan Şarkı Okuma Kitabı’nı konuştuk..

Şarkı Okuma Kitabı formatından içeriğine kadar çok özgün ve heyecan verici bir kitap. Şarkılar hakkında bir kitap yapma düşüncesi nasıl doğdu?

Aslında benim böyle bir kitap yazayım diye bir isteğim yoktu. İskender, Savaşır, 1987-88 gibi bir tarihte Defter dergisi için Fragile (Kırılgan) üzerine bir yazı istemişti, sözlerini çevirdim, üzerinde düşündüm, şiddet hakkında bu şarkının bende uyandırdığı duyguları kağıda döktüm. Sonra da unuttum bu yazıyı. 90’ların ortalarında kıskançlık üzerine bir şeyler yazmak istediğimde benim için önemli bir şarkı olan Famous Blue Raincoat’ı temel alan bir yazı yazdım, onu bir kenara koydum. Herhangi bir yerde yayınlatmadım. Daha sonra yine Defter dergisine Sting’in Moon Over Bourbon Street’i hakkında bir yazı yazdım, bu tür yazıların birikmeye başladığını işte o zaman fark ettim ve bunu kitaplaştırma düşüncesi böylece doğdu. Hiçbir zaman barışmamış yazar ve müzisyen kimliklerimi bir arada kullanma düşüncesi de ilginç geldi.

Kitaba aldığınız şarkıları hangi kriterlere göre seçtiniz?

Bu kitapta konu ettiğim şarkıları seçerken başlıca kriterim, bir müzisyen olarak okuduğum şarkılar olmalarıydı. Çünkü okuduğum şarkılarla aramda, sözlerini ezberlemek, melodisine uygun söylemeyi öğrenmek gibi onlara verdiğim emekten kaynaklanan bir bağ oluşuyor. Bir şarkı üzerine o kadar zahmet harcamadıysam o kadar söz de etmem. Nasıl ancak zahmet harcadığın ilişkiler senin için anlamlı olur, bu şarkılar da aynı sebepten benim için anlamlıydı. Ama ben yıllardır şarkı söylerim ve her söylediğim şarkı üzerinde de söyleyecek sözüm yoktu, bazı şarkıların sözleri çok açıktır, derdini herkesin ilk duyuşta anlayabileceği, acaba demeyeceği şekilde söyler, onlar hakkında yazmak malumu ilan etmekten başka bir şey olmazdı. Yeni basımda eklediğim Kıyamet Sureleri ise, Cohen’in anlatıcılık yaptığı ölümle bir belgeseli (The Tibetan Book of the Dead: A Way of Life) seyrederken, onun aslında gelecek hakkında ne kadar karamsar bir adam olduğunu ve bu karamsarlığında çok da haksız olmadığını fark etmemden kaynaklandı.

Bazı şarkılarda insan sesi daha çok bir müzik aleti gibi, şarkıya eşlik eden bir süs gibi kullanılıyor, sizin üstüne yazdığınız şarkılarda ise sözün ayrı bir gücü, kendi başına bir anlamı var.

Evet böyle bir ayrım var, bunun belirgin bir örneğini Beatles’da görebilirsiniz. Beatles’da Lenon’un yazdığı şarkılarla McCartney’nin yazdığı şarkıları birbirinden kolayca ayırabilirsiniz. En kolay da sözlerinden ayırırsınız. Lenon’un bir derdi vardır, bir kafa yorma vardır şarkı sözlerinde. Ama mesela Hey Jude tam bir McCartney şarkısıdır. McCartney’inkiler eğlenceli şarkılardır ama fazlasıyla düzdürler. Bu yüzden ikisi kendi yollarına gittiklerinde Lenon önemli bir müzik adamı olurken McCartney Beatles’ın ününü yedi, eğlendi, ama hiçbir zaman Lenon kadar kalıcı şarkılar yapamadı.

Kitabın yeni basımında bazı ekler var, daha önce yazdığınız bazı fikirleri de sorguluyor, eskiden farklı gözle baktığınız bazı konulara yeni bakış açıları getiriyorsunuz.

1970’lerin sonunda söylediğim sözlerin altına hala hiç değiştirmeden imza atıyorsam bende bir problem vardır. 30 yılı boşuna mı yaşadım? Örneğin Kırılgan hakkında yazdığımda çok daha heyecanlı biriydim, o dönem şiddeti nötr görürdüm, doğru amaç için kullanılmasına sıcak bakardım. Bugün ise şiddetin o kadar nötr bir şey olmadığını, amacı ne olursa olsun uygulayan kişiyi kendine benzettiğini ve her koşulda bir bedeli olduğunu düşünüyorum. Bu bedel bazen kanuni bir bedel olabilir bazen de insanın kişiliğini zedeleyen psikolojik bir bedel. Şiddet her zaman kötüdür, hiç uygulanmamalıdır demiyorum, özellikle mağduriyetten kurtulmak için kullanılması gereken durumlar olabilir ya da ben kendimi tanıdığım kadarıyla altı yaşında bir çocuğa tecavüz edilmesine tanık olursam muhtemelen katil olurum ama o zaman bile insan bir bedeli olacağını bilmeli ve buna göre seçimini yapmalı.

Sezen Aksu’nun yine Metis’ten çıkan ve şarkı sözlerini içeren kitabının adıEksik Şiir’di. Siz de katılıyor musunuz bu tanıma?

Bence her şarkı sözü şiirdir ama her şiir şarkı sözü değildir. Şiir daha genel bir kavram. Şiirin ilk ortaya çıkışı zaten şarkı sözü olarak, tarihe baktığımızda bunu görüyoruz, müziksiz şiir diye bir şey yoktu ilk zamanlar. Yazıdan bile önce vardı bu tür şiir. Moderniteyle birlikte özellikle kafiye, vezin olaylarından uzaklaşılması, serbest kafiyenin ağırlık kazanmasıyla şarkı olamayacak şiirler de ortaya çıktı, şiirin tanımı genişledi ama şarkı sözlerini hala kapsıyor. İyi şiirdir, kötü şiirdir, o şarkı sözünün derinliğine, kalitesine göre değişir.

Siz hiç şiir yazdınız mı?

Yazdım ama kötü şiirlerdi, çok da fazla değil çok şükür, bir keresinde Defterdergisinde de yayınladım. Ama daha sonra asıl iyi olduğum konunun şarkı sözü yazmak olduğunu fark ettim, ben şair değilim, şair gibi düşünemiyorum, düz yazıyla rasyonel bir ilişkim var ve ancak müzikle düşündüğüm zaman bu rasyonellikten paçayı kurtarıyorum. O zamandan beri şiir değil şarkı sözü yazıyorum.

Türkçe şarkı sözü yazarlarının eserlerinden de böyle bir kitap yapmayı düşünür müsünüz? Üzerine yazılacak kadar derin, insanı düşüncelere sevk eden şarkı sözü yazarlarımızdan birkaç örnek istesem?

Yazılabilir ama onu da başkası yazsın, benim için böyle ikinci bir kitap yapmak heyecan verici olmaz. Başkası yaparsa keyifle okurum, kimseden telif falan da istemem! Şaka bir yana, Türkçe şarkı sözleri olarak düşünürsek herhalde böyle bir kitaba en çok Murathan Mungan yakışır. İngilizce’ye çevirdiğim şiirleri de oldu, Murathan’ın sözlerinde daima bir derinlik vardır. Örneğin “Terk Eden” şarkısı, terk etmenin suçluluğunu taşıyamayacağı için yaptığı şeylerle kendini bile bile terk ettiren kişilere, özellikle erkeklere dair insanı düşündürür. “Kimdi giden kimdi kalan” diye başlar bu şarkı. “Ya içindesindir çemberin ya dışında kalacaksın” da aynı şekilde üstüne çok şey söylenebilecek bir şarkı sözüdür. Bülent Ortaçgil’in çoğu şarkı sözü, Nejat Yavaşoğulları’nın “Tepedeki Çimenlik” gibi bazı çalışmalarını da bu kapsamda düşünebiliriz. Görünenden fazlasını söylediğini hissettirirler. Nejat’ın Hiroşima’sı da güzeldir mesela ama mesajı çok açıktır, çok söyleyecek söz yoktur onun üstüne. Sezen Aksu’nun bazı şarkı sözleri de derdini herkesin ilk duyuşta anlayabileceği kadar net söyler görünse de, üstünde düşününce insanı farklı duygu ve düşüncelere götürür.

Bu kitaptaki tüm şarkıların sizin için özel olduğuna eminim, ama gene de içlerinde biraz daha öne çıkanlar var mı?

Famous Blue Raincoat, 14 yaşında ilk öğrendiğim Cohen şarkısı ve ilk söylediğim şarkılardan. O dönem aşk ve kıskançlık gibi konularda beni çok düşündüren ve etkisini yıllar boyunca hissettiren bir şarkı. Bu şarkıda anlatıldığı gibi bir insanın sevdiğini hiç kıskanmaması, onu hiç sahiplenmeden sevebilmesi o yaşlarda aklımın alamadığı bir şeydi, yaşım ilerleyince bu olgunluğa ulaşabileceğimi sanmıştım, ama tam tersi oldu. Zaten bence bu dünyaya, bu dünyanın insanlarına ait bir şarkı değil o. Aynı şekilde Manifesto’nun da benim için ayrı bir yeri var, çünkü benim için çok önemli olan “Niye Müzik?” sorusunun cevabını bu şarkıyla aradım. İnsanlara kendimi sevdirmek için mi şarkı söylüyorum, yoksa benim için daha büyük, daha derin bir anlamı var mı? Birkaç senedir müzikten ayrı kaldığım için “Niye artık şarkı söylemiyorum?” sorusunun cevabını da yine aynı Manifesto’daki bakış açısıyla aradığım gibi.

Kitabın her bölümünde, işlenen şarkıya ait notalardan bir parça konulması hoş olmuş. Aslında insan bu kitabı okurken bir yandan şarkıları da dinlemek istiyor…

Ben de bu kitapla birlikte, tüm şarkıların benim tarafımdan yorumlanmış hallerini içeren bir CD vermek istiyordum, ama Peter Gabriel’in yayın haklarını elinde tutan Realworld şirketi o dönem onun şarkılarını yorumlamama izin vermedi. İşin ilginç yanı, Realworld “Üçüncü Dünya” ülkelerinin otantik müziklerini Batılı tarzda yorumlamasıyla ünlü bir şirketti, yani “onlar” “bizi” yorumlayabiliyor ama “biz” “onları” yorumlayamıyorduk! Batılı olmadığım bir kez daha yüzüme çarpılmıştı. Hepsi bir arada olmayınca içime sinmeyecekti, bu yüzden CD projesinden vazgeçtim.

Okurlarınız için yeni çalışmalarınızdan biraz bahsetsek?

Yakınlarda yayımlanacak, bitmiş bir kitabım var. Türkçe kitaplarımı Metis’e veriyorum, bu kitap ise İngilizce olduğu için Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkacak. 1981 yılından beri ütopya ve bilimkurgu üzerine yazdığım her şeyin bir toplamı olacak. Platon’dan başlayarak Le Guin’e kadar. Kitap 1981’de yazdığım master tezimle başlıyor. Son yazı ise 2005’de Amerika’da çıkan bir kitap için Le Guin hakkında yazdığım bir bölüm. Üzerinde çalıştığım bir kitap da var, o da İngilizce, “Yasaklanmış 1 Manifestosu” adında, cinsellik üzerine psikanalitik bir kitap olacak. Buradaki 1’in üstü çizili, yani hayatımızdan fallusu çıkarmayı temsil ediyor. Erkek egemen toplumdan erkeklerin de çok çektiğini, erkeklerin de buna karşı mücadele vermesi gerektiğini vurgulayan bir söylem içeriyor. Zaten erkekler bunu yapmazsa sadece Feminizm ile ciddi bir değişim yaratmak mümkün değil. Bunu kadınların mücadelesini küçümsemek amacıyla söylemiyorum, ama bu kadar çok boyutlu bir sorun tek bir tarafın mücadelesiyle çözülemez.

Bu yazı ilk kez Boğaziçi Dergisi, Kasım 2009 sayısında yayımlanmıştır.

edebiyathaber.net (12 Temmuz 2012)

Türkiye edebiyatının en önemli yapıtlarını beyazperdede görmek hem edebiyat hem de sinemaseverler için büyük keyif.
Peki hangi kitabın karakterine, hangi yönetmenin sineması uygun?

Radikal yazarı Şenay Aydemir’in, hepsi birer başyapıt sayılan on kitabı günümüzün en iyi yönetmenleriyle eşleştirdiği liste aşağıda bulunuyor.

 

Siz de yorum bölümüne yazarak kendi eşleştirmenizi paylaşabilirsiniz.

İnce Memed
Nuri Bilge Ceylan
‘İnce Memed’in yoğun tasvirlerini, epik dilini sinemaya aktarmak gerçekten zor. Bu nedenle bu işi Türkiye’de en iyi beceren kişiyi yönetmen koltuğuna oturttuk. Nuri Bilge Ceylan, taşra ve kasaba duygusuna fazlasıyla hâkim bir isim. Ercan Kesal’ın senaryo desteği ve Gökhan Tiryaki’nin görüntüleriyle ‘İnce Memed’i perdede de ölümsüzleştirebilir. İhtiyacı olan tek şey biraz isyan duygusu.

Huzur
Semih Kaplanoğlu
‘Huzur’, Osmanlı ile Cumhuriyet arasına sıkışmış; bir yandan yüzlerce yıllık Osmanlı geleneğinden kopuşun öte yandan da yeni cumhuriyetin getirdiklerinin ikilemini yaşayan insanların hikâyesini anlatır. Semih Kaplanoğlu sinemasının görsel gücüyle birleştiğinde ise, bu muhteşem eseri, aynı kalitede beyazperdeye aktaracak tek isim olarak onun adı öne çıkıyor.

Benim Adım Kırmızı
Derviş Zaim
Derviş Zaim’in Orhan Pamuk’un ‘Benim Adım Kırmızı’ romanı için biçilmiş kaftan olduğu kesin. Çünkü roman 16. yüzyıl İstanbul’unda saray hattatları ve nakkaşlarının padişahın emriyle resimler yapışının öyküsünü anlatır. Pamuk’un betimleme zenginliği ile Zaim’in görsel dünyasının birleşiminden ortaya çıkacak filmin seyrine doyum olmayacağını söyleyebiliriz.

Tutunamayanlar
Reha Erdem
Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’da Türkiye romanında yepyeni bir dilin kapılarını araladığını, hem içerik hem de biçimsel olarak yeni bir yol açtığını söylemek ne kadar doğru ise Reha Erdem sineması için de aynı şeyleri söylemeliyiz. Erdem, zorlayıcı kelime oyunlarıyla dolu; fizik, kimya, matematik gibi bilim dallarına, felsefi disiplinlere saygı duruşunda bulunan bu zor hikâyenin altından kalkabilecek sayılı isimlerden birisi.

Aylak Adam
Onur Ünlü
Yusuf Atılgan’ın kült kitabı ‘Aylak Adam’ın kahramanının bir isminin dahi olmaması, yalnızca C. olarak anılması bile onu tek başına Onur Ünlü karakteri yapmaya yetmez mi? Baba parası yiyen, gezen, tozan, ‘sinemadan çıkmış insan’ olmaktan son derece memnun bu karakterin hayattaki her şeye teğet geçmiş olmasında komik bir yan da var üstelik.

Suskunlar
Tayfun Pirselimoğlu
İhsan Oktay Anar’ın ‘Suskunlar’ının yönetmen koltuğuna Tayfun Pirselimoğlu’nu oturtmamızın son üçlemesi ‘Rıza’, ‘Pus’ ve ‘Saç’taki karakterlerin suskunluklarıyla bir ilgisi yok. Ama susarken anlattıklarıyla çok ilgili. Üstelik, iyi bir yönetmen olmanın yanında iyi bir ressam olması ‘Suskunlar’ın dünyasını daha iyi anlatmak için büyük avantajlar sunuyor.

Memleketimden İnsan Manzaraları
Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ kitabının sorumluluğunu bir yönetmene bırakmak insafsızlık olurdu. Yaklaşık 40 yıllık bir zaman dilimini onlarca insanın öyküsüyle harmanlayan bu devasa yapıtın altından ancak kolektif bir çabayla kalkmak mümkün olabilir.
Seren Yüce, İnan Temelkuran, Seyfi Teoman, Orhan Eskiköy, Pelin Esmer, Hüseyin Karabey, Selim Güneş, Sedat Yılmaz, Atalay Taşdiken, Mahmut Fazıl Çoşkun ve Aslı Özge gibi günümüzün genç ve yetenekli yönetmenlerinin seçtikleri birer hikâyeyi anlattıkları filmin, kitabın hakkını fazlasıyla vereceğinden hiç şüphemiz yok.

Kürk Mantolu Madonna
Zeki Demirkubuz
Bir kadının aşkıyla helak olmuş adamların hikâyesi söz konusu olduğunda aklımıza Zeki Demirkubuz’dan başka kimse gelmiyor nedense? Demirkubuz, ‘Masumiyet’, ‘Kader’ ve ‘İtiraf’ta ‘aşk’ın etrafında örmüştü hikâyelerini. Sabahattin Ali’nin başyapıtı ‘Kürk Mantolu Madonna’nın kahramanı Raif Efendi’nin Maria’ya duyduğu ‘masumiyet’ dolu aşkını, o aşkın ve hayatının dayattığı ‘kader’i sessizce kabullenişini ve günlüğünden saçılan dokunaklı ‘itiraf’larını en iyi Demirkubuz anlatabilir. Üstelik, romanın bugüne de rahatlıkla uyarlanabilecek evrensel bir öyküsü var.

Acımak
Çağan Irmak
Reşat Nuri Güntekin’in ‘Acımak’ı, acıma duygusunu kaybetmiş Zehra’nın babasının ölümü üzerine hayatına yön veren gerçeklerle tanışması ve yeniden ‘acıma’ duygusunu kazanmasını anlatır. ‘Acımak’ı sinemaya aktarmak söz konusu olduğunda en dikkat çekici özelliğinin Yeşilçam filmlerini aratmayan melodramı olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Hal böyle olunca Çağdaş sinema unsurlarıyla Yeşilçam duygusunu birleştirmeyi başaran en başarılı isim olarak Çağan Irmak bu kitap için biçilmiş kaftan gibi duruyor. ‘Acımak’ın Irmak tarafından çekilen çağdaş bir yorumunun ‘acıma’ duygusu dışında, işin içine vicdanı da katacağından tabii ki şüphemiz yok.

Güven
Özcan Alper
Vedat Türkali deyince akla ilk önce ‘Bir Gün Tek Başına’ gelir belki ama ‘Güven’in de ondan aşağı kalır yanı yoktur. Üstelik oğlu Barış Pirhasan ve torunu Yusuf, ‘Bir Gün Tek Başına’yı sinemaya aktarmak için yakında ‘motor’ diyecekler. Türkiye sosyalist hareketinin en önemli figürlerinden birisi olan Türkiye Komünist Partisi’ne üye bir grup anti-faşist gencin İkinci Dünya Savaşı yılları İstanbul’unda yaşadıklarını anlatan ‘Güven’ için en iyi isim ‘içeriden’ birisi olurdu hiç kuşku yok ki. ‘Sonbahar’ ve ‘Gelecek Uzun Sürer’ ile ‘politik sinema’da rüştünü ispatlayan Özcan Alper’in sıkı bir ekip çalışmasıyla kendisine ‘Güven’enleri mahçup etmeyeceğini söyleyebiliriz.

edebiyathaber.net (12 Temmuz 2012)

  • G H - 12/07/2012 - 11:34

    Yukarıdaki liste gerçekten çok isabetli. Ben bir de, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ni Onur Ünlü yönetmenliğinde izlemek isterdim.cevaplakapat

  • cineti kırgın - 12/08/2013 - 23:30

    bence liste hiç olmamış :( mesela tutunamayanlar Nuri bilge ceylan daha iyi bir seçim değil mi ince memet nuri bilge ceylana hiç olmamış,olaylar taşrada geçiyor ama yoğunlukta ince memed var,cevaplakapat

İki aylık edebiyat kültür dergisi İzafi, 6. Sayısını çıkararak birinci yaşını kutluyor.

Mayıs 2011’de yayın hayatına başlayan İzafi, geride 6 sayı bırakmanın sevincini yaşıyor. Birikmiş tecrübesiyle zorlu edebiyat yolunda emin adımlarla ilerleyen İzafi Edebiyat Dergisi’nin 6. sayısının kapak konusu “Yazar Niçin Yazar?” başlığını taşıyor. İzafi, sayfalarını Jale Sancak’ın yakında çıkacak olan ‘Fırtına Takvimi’ adlı romanından bir bölümle açıyor.

Derginin şairleri; İç Askı (Uludere Askısı) – Bilal Çiftçi, Roxanne – Mehmet Said Aydın, İtirazlar – Enes Malikoğlu, Dar/Agam Ben İçin Aşk kasidesi – Hasan Maç, Tohum – Taner Cindoruk, Benim Bütün Baharlarım – Baran Çaçan, Kalabalıkların Fısıltılarından Uydurulmuş Replikler – Mustafa Orman, Parlamento Tutanakları – Bülent Parlak, Azar Duası- Barbaros Çelik, İki -Yasemin Ertuğrul, Eylemsizlik Muhammed Şafi.

Derginin öykücüleri; Dur – Birgül Oğuz, Dünyanın En Mutlu Allah’ı – Ahmet Büke, Torakçı- Fuat Sevimay, “Duy-ma” Operasyonu – Sultan Komut, Çocukça Bir Şey – Melek Öztürk, Pervaz – Zeynep Sarhan, Ringo – Mahir Ünsal Eriş, En Kıymetli – Ceyda Sevgi Ünal, İltihap – Aslı Uysal, Böcekli Günler – Reyhan Korkmaz, Tuzlu Suyun Dibinden – Dilara Altun.

YAZAR “NİÇİN” YAZAR?

Her sayısında belli bir konu hakkında dosya ve soruşturma çalışmaları yapan İzafi, 6. sayısında da “Yazar “Niçin” Yazar?” sorusunu irdeledi.
Yazar “Niçin” Yazar? dosyası; İnsanlara Uzak, İnsanlığa Yakın – Ayfer Feriha Nujen, Yazar Poetikası – Işık Yanar, Sahi Ben Neden Yazıyorum Anne? – Şenay Eroğlu Aksoy, Yazıyorum Çünkü … – Nihan Kaya, Yazar Yazmazsa Yazmak Kimin? – Emine Canlı, Yazmayabilir misiniz? – Sedat Demir, Ayda Çevik Özlü İle Söyleyişi – Sultan Komut.

5. sayıda başlattığı Kürtçe şiir ve öykü yayınlamaya bu sayısında da devam eden İzafi Edebiyat Dergisi’ne, Fûad Qaya Şeveke Qaçak şiiriyle, “Ma Bav U Kale Min Çune Hece” öyküsü ile katkıda bulundu. Ünlü Edebiyatçı Aziz Nesin’in hiciv sanatının işlendiği Fîl Hemdi Çawa Hat Girtin çevirisini okuyacak olan edebiyatseverler büyük keyif alacak.

Dergideki diğer eserler şu şekildedir: Kıyamet ve “Kahraman Modernizm” – Artun Avcı, Savaş Nerde? – Bülent Eken, Kurgunun Çözümlenmesi – Mehmet Seyyah, Muhafazakar Sanat Siyasası Ne Anlama Geliyor? Abdullah Şevki.

Nilgün Marmara’nın günlükleri hakkında Mustafa Orman’ın yazdığı “Nilgün Marmara’nın Günlükleri Kayıp mı?” yazısı, günlüklerin aslından bir pasaj vererek, günlüklerin kayıp olmadığını iddia eden nitelikte.

İzafi’nin bu sayısında Saf Ve Masum Okuyucudan Düşünceli Yazara anısıyla Menekşe Toprak ve Richard Mock’a Saygı çevirisiyle Alişan Şahin yer alıyor.

edebiyathaber.net (12 Temmuz 2012)

  • abdurrahman elçek - 06/08/2013 - 18:28

    derginizi konyada nasıl temin edebiliriz.ayrıca kürtçe yazı-öykülere yer veriyor musunuz. iyi çalışmalarcevaplakapat

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z