Masthead header

Nurduran Duman yazdı: Sayın güzel adam, sevgili Orhan Veli…

Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti – Kendi Sesinden Şiirler – Orhan Veli Kanık – YKY

Sayın güzel adam, sevgili Orhan Veli…

Hep merak edilecek değerli bir konudur: Türk Şiiri’nin kırılma, evrilme noktası şairlerinden olan Orhan Veli’nin ömrü yetseydi kendi şiiri acaba nereye, nerelere gidecekti?

Kısa yaşam diliminin sunduğu dar yaratım zamanı içinde verdiği şiirlerin, onun şiirimizdeki yerinin Ahmet Hâşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, Cahit Sıtkı, Ahmet Muhip gibi şairlerimizin arasında yer almasını sağlayacak yeterlikte olduğunu belirten Asım Bezirci onun için “… yeni şiirin kurulmasında Orhan Veli’nin büyük payı vardır. Gerçi bu payın sınırları bir yere değin şiirimizin yararına olmuştur, ama bir yerden sonra da Orhan Veli şiirinin zararına olmuştur. Çünkü kuruculuk hareketi ve apansız gelen ölüm, onun kendi şiirini kurma zamanını daraltmıştır. Neyse ki, Orhan Veli bu kısa zamanı dahi çok iyi kullanmasını bilmiştir. Yıkıcılık şiirlerinin ardı sıra kuruculuk şiirleri de vermiştir” der.

Şiirle ilişkisi hiç olmayanların bile mutlaka bir iki dizesini bildiği; şiir, çeviri, dergicilik alanında edebiyata verdiği hizmet ortada olan şairin usta bir Karagöz oynatıcısı olduğunu biliyor muydunuz?

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti – Kendi Sesinden Şiirler kitabı ve bu kitapla birlikte verilen CD ile onun Karagöz’e olan merakını ve bu konudaki ustalığını öğrenmiş olduk. Şair, bir dost meclisinde, makara banttan da önce, çok eski bir kayıt yöntemi olan ‘tel’e okuma ile kaydettiği ses kayıtlarında yirmi iki şiirini seslendirmenin yanı sıra bir de Karagöz oynatmakta. İnsan hangisine sevineceğini şaşırıyor. Kız kardeşi Füruzan Yolyapan bu kayıtların bir yılbaşı eğlencesi sırasında, bir evde yapıldığını tahmin ediyor. Gene de kesin bir bilgisi olmadığını, kayıtların kendisine Orhan Boran’dan geldiğini belirterek. Kayıtlar yıllar önce İstanbul Radyosu’nda bir kez ve bir kez de Hollanda Televizyonu’nda yayımlanmış. Buna göre Orhan Boran’ın eline de şairin kardeşi Adnan Veli’den geçmiş olduğu düşünülmekte.

Kayıtta, dolayısıyla kitapta yer alan şiirlerin kitaplaşmış asıllarına sadık kalınmış, Orhan Veli’nin okumalarındaki farklılıklar ve eksiklikler dipnot olarak verilmiş. Şair, büyük olasılıkla şiirlerini kitaplaştırırken sonradan değişiklikler yapmış ya da belki de okurken farklı hatırlıyor, elbette ezberden okuyorsa… Dinlediğinizde sizin de anlamadığınız, çalışmayı yayına hazırlayanlarca çıkarılamayan bazı sözcükler ve tam anlaşılamayan bazı konuşmalar (…) olarak gösterilmiş.

Kayıt ve kitap kayda alanın takdimi ile başlıyor: “Sesli antolojinin başlangıcı olarak, Orhan Veli size birkaç şiirini okuyacak”. Bu ifade üzerine “Orhan Veli’nin, kendi zamanında yine farklı sayılacak, projelerinden biri” diye düşünmeden edemiyor insan, neymiş? Sesli antoloji… Cızırtılar, uğultular, kapı gıcırtıları, mırıltılar, kahkahalar, hatta çocuk sesleri eşliğinde okuyor şiirlerini Orhan Veli.

Hatta “Hanginiz bilir, benim kadar/Karpuzdan fener yapmasını” dizeleriyle başlayan “Sakal” şiirini okuduktan sonra, gülüşmeler arasında, Oktay Rifat ile bir anısını bile paylaşıyor: “Bana Oktay (Rifat) fena halde içerledi. Ben her şeyi oradan indiriyorum sanki. O zamanlar karpuz alıyor yedek subay alayında gizlice. Hanginiz bilir diyordu, karpuzun içini yiyip benim gibi Orhan’a kabuğundan fener yaptığımı…”

Tüm dost meclisi gürültüsü arasından ve uzun yılların içinden gelip bizi bulan sesi gür, ses tonu ise sağlam bir özgüven titreşimleri yayıyor. Güzel konuşan, Türkçesi güzel, sesi hoş bir adam Orhan Veli. Hele şu Karagöz oynatışındaki ustalığının yanında muhabbetli tavrı, neşesi. Özellikle birçoklarınca defalarca seslendirilmiş (ki öğrencilik yıllarımda bir tiyatro oyununda sahnede oyun gereği ben de defalarca seslendirmiştim), şairin kayıtta romantik bir şiir diye tanımladığı “Anlatamıyorum” ile “İstanbul Türküsü” şiirlerini kendi sesinden dinlemek… tuhaf bir sevinç.

Şair şiirleri hiç de genelde alışık olduğumuz vurgularla okumuyor. Şairanelikten uzak, doğal… Nedense kayıt şu sözlerle bittiğinde insana bir hüzün geliyor: “Pek fena olmadı değil mi?” İnsan bu soruya şöyle yanıt vermeden edemiyor, kitabın kapağını kapatıp, müzikçaların tekrar dinleme tuşuna basarken: Hiç fena olmadı. İyi ki geçtin bu dünyadan, geçerken de iyi ki Şiir’le uğraştın sayın güzel adam, sevgili Orhan Veli…

Yazan: Nurduran Duman (05 Nisan 2012) 

Nurduran Duman'ın yazısı, 22 Mart 2012'de Cumhuriyet Kitap'ta yayımlandı. 

‘Engelliler’ konulu öykü yarışması

Edebiyat dünyasında engelliler konulu eserlerin çok az oluşundan rahatsız olan engelliler bu alandaki açığı kapatmak adına 'Engelliler Konulu Öykü Yarışması' düzenledi.

Yarışmayı düzenleyen aynı zamanda Engelliler.Gen.Tr site yöneticisi olan Halil Yılmaz yaptığı açıklamada şunları söyledi:

"Her alanda olduğu gibi engelli bireyler edebiyat alanında da yok sayılıyor. Türkiye'de yayınlanan roman, öykü gibi eserlere baktığımızda neredeyse hiçbirinde engelliler konu edilmiyor, engellilere vurgu yapılmıyor. Oysa edebiyatla ilgilenen kişiler en diptekilerin sorunlarını eserleriyle topluma aktaran insanlar olmalıdır. Bu anlamda Edebiyat dünyasına “engelliler’ ile ilgili öyküler kazandırmak ve söylenilmek istenenleri edebiyat aracılığıyla okurla buluşturup engelliler adına farkındalık yaratmayı amaçlayarak "Engelliler Konulu Öykü Yarışması" düzenledik."

Yarışmada birincilik, ikincilik, üçüncülük ve Jüri Özel Ödülü olmak üzere toplam 4 dalda 2 bin (2.000) TL ödül dağıtılacak. Ankara Yenimahalle Belediyesi sponsorluğunda düzenlenen yarışma için başvurular 1 Haziran 2012'de sona erecek. Başvurular internet üzerinden yarisma@engelliler.gen.tr  adresine elektronik posta yoluyla yapılabilir. 

Kaynak: dipnot.tv (05 Nisan 2012)

Kitabın Ege yolculuğu başlıyor

Yaklaşık 350 yayınevinin katılımıyla düzenlenecek olan İzmir Kitap Fuarı'nda 9 gün süresince söyleşi, panel, dinletiler , dans gösterileriyle 120 etkinlik gerçekleştirilecek.

Bu sene on yedincisi düzenlenen İzmir Kitap Fuarı 14-22 Nisan 2012 tarihlerinde Uluslararası İzmir Fuar Alanı’nda okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.

Yaklaşık 350 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek olan fuar dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletileri, dans gösterisi ve çocuk etkinlikleriyle 120 etkinlik gerçekleştirilecek.

Fuarın Onur Konuğu Yaşar Aksoy

1947 yılında İzmir Karşıyaka’da doğan gazeteci yazar Yaşar Aksoy, 17. İzmir Kitap Fuarı’nın onur konuğu. İzmir ve Çeşme başta olmak üzere Ege kültür tarihine yaptığı araştırmalarla önemli katkılarda bulundu.

Yaşar Aksoy fuar süresince çeşitli etkinliklerde konuşmacı olarak İzmir Kitap Fuarı’nda olacak.

Sabahattin Ali “Bir Fotoğraf Camı Sergisi”

17. İzmir Kitap Fuarı ‘nda yer alacak Sabahattin Ali “Bir Fotoğraf Camı Sergisi”nde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları sergileniyor. Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünün fotoğraflarla anlatıldığı sergi, yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği, Almanya’da yaşadığı yıllar, öğretmenlik, askerlik, evlilik ve babalık dönemleri gibi başlıklı bölümlerden oluşuyor. 15 Nisan Pazar günü Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali ve sergi küratörü Sevengül Sönmez’in katılımıyla gerçekleşecek olan sergi söyleşisi düzenlenecek. Söyleşide izleyicilerin de katılımıyla, sergi ve yazarın edebiyatçı kişiliği konuşulacak.

“Çizgilerle Erdal İnönü Karikatür Sergisi”

Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı tarafından gerçekleştirilen karikatür sergisinde Bedri Koraman, Tan Oral, Erdoğan Başol, Nehar Tüblek, Can Kıraç gibi değerli karikatüristlerin kaleminden Erdal İnönü çizimleri sergilenecek.

31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu Hollanda yıl boyunca süren etkinlikler kapsamında İzmir Kitap Fuarı’na da katılıyor. Fuarda Hollanda kültürüne ait kitapların yer alacağı kitapların yanı sıra bir de dans gösterisi gerçekleştirilecek. Geleneksel folklorüne ait dansları sergileyecek Palonia dans grubu 20 Nisan Cuma günü İzmir Kitap Fuarı’nda olacak.

Girişin ücretsiz olduğu 17. İzmir Kitap Fuarı, her gün 11.00-20.00, kapanış günü 22 Nisan 2012 tarihinde ise 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Kaynak: ntvmsnbc.com (05 Nisan 2012)

Bram Stoker Ödülü’nün kazananı belli oldu

Korku Yazarları Derneğinin verdiği Bram Stoker ödülü sahipleri ve gene aynı derneğin verdiği Yüzyılın Vampir Romanı ödülü sahiplerini buldu. Richard Matheson'un 1954’te yazdığı I'm Legend (Ben, Efsane!), tüm vampir romanlarını geride bırakarak, yüzyılın en iyi vampir romanı seçildi.

Horror Writer Association (Korku Yazarları Birliği) ve Stoker ailesi ile birlikte, Dracula'nın yaratıcısı Bram Stoker'ın 100'üncü  ölüm yıldönümü sebebiyle Bram Stoker Vampir Ödül'ünü düzenlediler.

Ödül, yüzyılın en iyi vampir romanını belirlemek için düzenleneiyor ve yalnızca bir kereliğine verilecek. Ödülün seçici kurulunun başkanlığını ise Dracula uzmanı Leslie S Klinger yapıyor. Seçici kurul, Richard Matheson’ın 1954’te kaleme aldığı Ben Efsane adlı kitabı yüzyılın en iyi vampir romanı olarak seçti.

Türkiye’de İthaki Yayınları’nın Özgen Berkol Doğan'ın çevirisi ile yayımladığı “Ben, Efsane!” romanının 86 yaşındaki yazarı Matheson, hastalığından ötürü ödül törenine katılamadı. Ancak video aracılığı ile teşekkür etti ve romanını yazarken Bram Stoker'dan ilham aldığını söyledi.

Matheson’un kıyamet sonrasını anlatan romanı, “Ben Efsaneyim” adıyla 2007’de beyazperdeye uyarlanmıştı. Francis Lawrence’in yönettiği filmin başrolünde Will Smith rol almıştı.

Ödüller ve kazananları

Romanda üstün başarı

Flesh Eaters by Joe McKinney (Pinnacle Books)

İlk Romanda üstün başarı

Isis Unbound by Allyson Bird (Dark Regions Press)

Genç Yetişkin Romanda üstün başarı (iki eser)

The Screaming Season by Nancy Holder (Razorbill)

Dust and Decay by Jonathan Maberry (Simon & Schuster Books for Young Readers)

Grafik Romanda üstün başarı

Neonomicon by Alan Moore (Avatar Press)

Uzun Öyküde üstün başarı

“The Ballad of Ballard and Sandrine” by Peter Straub (Conjunctions: 56)

Kısa Öyküde üstün başarı

“Herman Wouk Is Still Alive” by Stephen King (The Atlantic Magazine, May 2011)

Senaryoda üstün başarı

American Horror Story, episode #12: “Afterbirth” by Jessica Sharzer (20th Century Fox Television)

Öykü Koleksiyonunda üstün başarı

The Corn Maiden and Other Nightmares by Joyce Carol Oates (Mysterious Press)

Antolojide üstün başarı

Demons: Encounters with the Devil and his Minions, Fallen Angels and the Possessed edited by John Skipp (Black Dog and Leventhal)

Edebiyat dışında eserlerde üstün başarı

Stephen King: A Literary Companion by Rocky Wood (McFarland & Company, Inc., Publishers)

Şiirde üstün başarı

How to Recognize a Demon Has Become Your Friend by Linda Addison (Necon Ebooks)

Yüzyılın en iyi vampir romanı

Richard Matheson’un I Am Legend

Kaynak: turkcebkf.wordpress.com (05 Nisan 2012)

Bağımsız kitapçıların destekçisi Ann Patchett, Time’ın ilk 200’ünde

Ann Patchett’in bağımsız kitapçılar için verdiği mücadele, ünlü romancının Time dergisinin dünyanın en etkili 200 kişisi listesine girmesini sağladı.

2001 tarihli Bel Canto romanı Pen/Faulkner ve son romanı State of Wonder (Merak Şehri) ise eleştirmenlerin olumlu tepkisiyle karşılanan Patchett, ABD Başkanı Barack Obama, Oprah Winfrey, Kraliçe II. Elizabeth ve Aung San Suu Kyi’nin de dahil olduğu listenin 178’inci sırasında kendine yer buldu.

Time dergisinin ilk 200 listesi için okuyucular oy kullanabilirken, 17 nisanda açıklanacak olan ilk 100’ü ise derginin editörleri belirliyor. Time ’ın yaptığı açıklamada, “Patchett, aynı zamanda çok şık romanlar yazabilen müstesna bir yetenek ortaya koydu. Kendi şehri Nashville’de bağımsız bir kitapçı olan Parnassus Book’u açarak parasını genel olarak iş edebiyat ve kitaplara gelince, söylediği yere yatırdı ve kendini basılı kelimelerin akıbetiyle ilgili süren savaşta ön cephelere konumlandırdı” dedi.

Ashton Kutcher ya da Kate Middleton’ın da bulunduğu listede, Patchett’ın rakipleri arasında George RR Martin, Suzanna Collins gibi önemli yazarlar da bulunuyor.

Kaynak: Taraf (05 Ismfı 2012)

Video: Kağıttan masallar

Su Blackwell'in 'Kitaptan Heykeller' çalışması üç boyutlu bir illüstrasyon örneği. Ahşap kutu ve kitaplar  içerisine yerleştirdiği parçalara bazen bir resim bazen de kukla görünümünü veriyor.

edebiyathaber.net (04Nisan 2012)

Onur Uludoğan, Michel Houellebecq’in “Harita ve Topraklar” adlı romanı üzerine yazdı

Harita ve Topraklar, incelikli bir kurguyla yazılmış başarılı bir roman. Kitapta her bir bölüm kendi içinde tutarlı bir şekilde ve sıkıcı olmama kaygısı güdülerek kaleme alınmış.

I

Michel Houellebecq, dünyada, yazdıklarının yanında yaptıklarıyla da konuşulan yazarlardan. Bu çerçevede, İslam dini karşısında aldığı tavırla, uluslararası fuhuş turizmini savunan cümleleriyle, münzevi hayatıyla ve hatta bu yazının konusu olan kitabını tanıtmak için düzenlenen okumaya katılmayıp bir süre kayıplara karışmasıyla sürekli, bir tartışmanın ortasında olmuş ancak tüm bu tartışmalara rağmen yazdığı eserler, söz konusu tartışmaların dışında kalabilmiş ve genelde olumlu eleştiriler almıştır.

Bu olumlu eleştirilerin son ayağını da Harita ve Topraklar’a 2010’da verilen Goncourt Ödülü oluşturur.

Goncourt Ödülü, Fransa’nın en önemli edebiyat ödülü olarak kabul edilmektedir. 1903’ten beri her yıl, yıl içinde yayımlanan bir kitabından dolayı Fransızca yazan bir yazara verilmektedir. Ödülü bir kez alan bir yazar tekrar aynı ödüle aday gösterilemez.

Bu nedenle Harita ve Topraklar’ı 2010’da yayımlanan önemli kitaplardan birisi olarak kabul edebiliriz.

II

Harita ve Topraklar, Paris’in sanat ortamında Jed Martin isimli bir ressamı merkeze alan, sanata, kültüre ve yaratıma dair bir romanmış gibi başlayan, ancak ilerledikçe polisiye türüne yaklaşan bir kitap.

Bu çerçevede, Harita ve Topraklar, (adı konulmamış) bir önsözden, üç temel bölümden ve bir de sonsözden oluşur.

Kitap, sinematografik bir şekilde Jed Martin’in son eserinin anlatılmasıyla ve bu eserin Martin tarafından yok edilmesiyle başlar.

Ardından okumaya başladığımız Birinci Bölüm’de Martin’in geçmişi ve sanat hayatı hakkında bilgi ediniriz.

Romanın ilk bölümünde tercih edilen bu ilmekli anlatımın ardından bir daha özel olarak geçmişe dönülmez ve olaylar doğrusal bir kurguyla anlatılır.

Kitabın ikinci bölümünde Martin’in resim sergisinin açılma süreci ve onun Paris sanat hayatının içinde yaşadıkları anlatılır.

Üçüncü bölümdeyse (okuma zevkini bozmamak adına, burada fazla detaylandırmayacağım) çarpıcı bir cinayetin ardından yaşananlar ve bu cinayetin Jed Martin’in yardımıyla çözülüşü anlatılır.

Sonsöz’de ise Houellebecq, adeta geride hiçbir soru işareti bırakmak istemez ve kırk sayfada roman kahramanlarının sonraki elli yıllarını bize anlatır.

III

Harita ve Topraklar’da gerçek ve kurmaca karakterler iç içe geçmiştir. Bir yanda kitabın merkezini oluşturan Jed Martin ve onun sevgilisi Olga gibi kurmaca karakterler yer alırken diğer yanda da Frédéric Beigbeder’den Michel Houellebecq’e kadar gerçek yaşamdan alınma karakterler öyküyü tamamlar.

Burada, Beigbeder başta olmak üzere birçok gerçek kişi anlatılan hikayede bir yan unsur olarak yer alırken Houellebecq, Jed Martin’le beraber kitabın en önemli iki karakterini oluşturur.

İşte bu noktada da biz okurlar, elimizdeki kitabın yazarı Houellebecq ile elimizdeki romanın kahramanı Houellebecq arasında bocalamaya başlarız. Burada gerçekle kurmacanın birbirine karıştığı bir oyun başlar ve roman da dinamizmini buradan alır.

Harita ve Topraklar’ın yazarı Michel Houellebecq bizi içine soktuğu oyunda zaman zaman Jed Martin’in ağzından zaman zaman da kitap kahramanı Houellebecq’in ağzından gerçek dünyadaki birçok unsura adeta “saydırır”. Bu saydırmalardan, sanat eleştirmenlerinden tutun da gazetecilere kadar herkes nasibini alır.

IV

Kitabın verdiği gerçeklik hissini kuvvetlendiren bir diğer unsur da anlatılan olayların büyük çoğunluğunun 2009-2010 yıllarında geçmesidir.

Yazar bu sayede yaşadığı dönemin nabzını tutabilmiş ve hikayesini sağlam bir temele dayandırabilmiştir.

Kitabın Sonsöz’ü ise yukarıda da aktardığım gibi ciddi bir zaman sıçramasının yaşandığı bir bölüm olmuş.

Kitabın yazarı Houellebecq, bu sayede geleceğin Fransa’sı hakkında da bazı tahminler yapma şansını bulmuş, ancak bu tahminler oldukça sınırlı bir kapsamda yapıldığı için üzerinde fazlaca durup derinlikli tespitler yapmaya elverecek ölçüde değildir.

Harita ve Topraklar’da olayların günümüzde geçmesi bugünümüzü oluşturan binlerce ayrıntının da romana dahil olmasını sağlamış.

Kitapta bugün içilen içkilerden tutun da kullanılan bilgisayarlara, fotoğraf makinelerine ve arabalara kadar yüzlerce ürün, marka adıyla beraber anılıyor. Bunlardan bazıları da, adeta bir reklamcı hüneriyle övülüyor. Örneğin, Jed Martin’in resimlerinin satışından elde ettiği önemli bir gelirin ardından satın aldığı araba, değme televizyon reklamlarına taş çıkaracak bir üslupla anlatılmış. Bu satırları okurken, “Acaba kitapta reklam mı yapılıyor?” diye düşünmeden edemiyor insan.

V

Yazıyı toparlayacak olursam, Harita ve Topraklar, incelikli bir kurguyla yazılmış başarılı bir roman. Kitapta her bir bölüm kendi içinde tutarlı bir şekilde ve sıkıcı olmama kaygısı güdülerek kaleme alınmış.

Bu kaygı göz önünde tutularak, üç ana bölüm, kendi içinde beş-on sayfalık alt bölümlere ayrılmış ve her bir bölüm merak duygusunu kamçılayan bir noktada bırakılmış. Özellikle cinayetin anlatıldığı son bölüm bir oturuşta bitebilecek türden.

Burada değinmeye çalıştığım rahat okunma sürecine katkısı olan, kitabın çevirmeni ve önemli bir yazar olan Orçun Türkay’ın da hakkını vermek gerekir.

Benim kitabın çevirisiyle ilgili söyleyebileceğim tek aksaklık kitaptaki dipnotlarla ilgili olacak.

Houellebecq, kitabında basit düzeyde de olsa pek çok İngilizce ve Fransızca terim kullanmış. Bu terimlerden Fransızca olanları Orçun Türkay tarafından dipnotlarla okura açıklanmış, İngilizce olanların da bir bölümü yayıncı tarafından dipnot olarak sunulmuş ancak İngilizce terimlerin bazıları bu görev paylaşımı sırasında atlanmış ya da çok basit oldukları için okurun dikkatini dağıtmamak adına çevrilmemiş. Bu durum hiç İngilizce bilmeyen okurlar için ufak da olsa bir zorluk doğurabilir.

Yazan: Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (04 Nisan 2012)

Kitapla oyun olur mu hiç?

Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi, Nisan-Mayıs aylarında her cumartesi Beyoğlu- Galatasaray'da bulunan binasında çocuklara özel "Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyeleri" düzenleyecek.

Kitapla oyunu biraraya getiren ve farklı yaş gruplarıyla gerçekleştirilecek bu atölyelerde çocuklar, kimi zaman kuklaları konuşturup boyalar ve fırçalarla kitabın kahramanlarına hayat verirken, kimi zaman da bizzat kitabın kahramanı olacak.

Hem okuyacaklar hem de kitapların dünyasında gezintiye çıkacaklar.

Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde Türk ve dünya çocuk edebiyatının önde gelen yazarlarının imzasını taşıyan birbirinden renkli çocuk kitaplarının sıradışı okumaları yapılacak.

Çocuklar, Selçuk Demirel'den Feridun Oral'a, Le Clézio'dan J. K. Rowling'e, pek çok ünlü yazarın kitaplarıyla buluşacak.

Yaratıcı drama yöntemi ile okuma atölyeleri, çocuklara okuma alışkanlığı aşılarken, hayal kurma, merak etme, sorgulama, problem çözme, farklı perspektifler edinme, grup içinde kendini ve fikirlerini rahatça ifade edebilme gibi pek çok beceriyi kazandırmayı da hedefliyor.

Nisan ayı boyunca her cumartesi Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecek çocuk atölyeleri 7 Nisan tarihinde başlıyor.

ATÖLYE PROGRAMI:

7 Nisan 2012 Cumartesi

1. Hafta

Atölye Adı: "Gökyüzünden Bulutları Toplayan Baloncu Dede" ve "Sevgi İle Yapılmış Oyuncaklar"

Atölye 1. Baloncu Dede ve Üç Küçük Yaramaz

Grup: 5-7 yaş

Saat: 14.00-15.00 / 60dk.

Atölye 2. Mumuk Oyuncakçıda

Grup: 6-8 yaş

Saat: 15.15-16.15 / 60dk.

14 Nisan 2012 Cumartesi

2. Hafta

Atölye Adı: "Kiraz Dostluğu" ve "Hayal et"

Atölye 1. Uğur Böceği Sevecen ile Salyangoz Tomurcuk – Arkadaşlık

Grup: 5-7 yaş

Saat: 10.30-11.30 / 60dk

Atölye 2. Hayalet Gişe

Grup: 9-14 yaş

Saat: 12.00-14.00 / 120 dk

21 Nisan 2012 Cumartesi

3. Hafta

Atölye Adı: "Orman Sevgisi" ve "Ormanın Ahengi"

Atölye 1. Defne Ağacı ve Orman Kardeşliği

Grup: 6-8 yaş

Saat: 10.30-11.45 / 75 dk

Atölye 2. Ağaçlar Ülkesine Yolculuk

Grup: 8-12 yaş

Saat: 12.15-13.45 / 90 dk

28 Nisan 2012 Cumartesi

4. Hafta

Atölye Adı: "Yaşımı Yaşımda Yaşarım" ve "Beklenmedik Misafir"

Atölye 1. Büyümüş de Küçülmüş

Grup: 7-10 yaş

Saat: 10.30-12.00 / 90 dk

Atölye 2. Ayıcık ile Farecik'in Maceraları: Ormandaki Kulübe

Grup: 5-7 yaş

Saat: 12.30-13.30 / 60 dk

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Etkinlikler 24 çocuk ile sınırlı. Rezervasyon yaptırmak için: (0212) 252 47 00/ 503

Kaynak: cnnturk.com (04 Nisan 2012)

İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde Çizgi Roman Sergisi

İstanbul Fransız Kültür Merkezi, 2. Uluslararası İstanbul Çizgi Roman Festivali İstanbulles kapsamında Fransa ve Belçika çizgi romanında Türk imgesi üzerine bir sergiye ev sahipliği yapıyor.

Sergi İstanbul ya da daha genel olarak Türkiye ve Türkleri resimleyen ya da konu alan Fransızca çizgi romanlardan alınmış kırk kadar çizime yer veriyor.

Sergide gösterilecek çizimler, Fransa ve Belçika çizgi romanının Türkiye’ye bakışının gelişimine de ışık tutuyor: kostümlerin göz alıcı renklerine bağlanan Bécassine, Prétexte’in çağdaş kahramanı (Sylvain Limousi), Türkiye’de çekilen Tenten ve Altın Post filmi ya da ilk cildi Fransız Kültür Merkezi’nde yazarlarının katılımı ile tanıtılacak olan padişahın generali olarak atanan 15. Louis’nin eski askeri Bonneval Pacha’nın maceraları.

Öte yandan ziyaretçiler sergide Türk çizgi romanının en önemli yazarlarının desenleri aracılığı ile frankofon dünyasına yönelik bakışı ve çizgiyi yakından görme fırsatını da bulacak.

Sergi alanında 25-27 Mayıs tarihlerinde etkinliğe katılması beklenen yazarların kitaplarını imzalayacakları bir kitap köşesi de kurulacak.

Davet edilen yazarlar arasında Rachid Alik, Yılmaz Aslantürk, Gwen de Bonneval, Paul Gravett, Jean-David Morvan, Micol, Fabrice Parme, Sergio Salma ve Herr Seele yer almakta.

Festival çerçevesinde ayrıca İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde bir dizi söyleşi de gerçekleşecek.

“FRANSIZ-BELÇİKALI VE TÜRK ÇİZGİ ROMANLARINA ÇAPRAZ BAKIŞ”

24 Mayıs – 31 Ağustos 2012

Ayrıntılı bilgi için:

www.istanbulles.com

www.ifturquie.org

İstanbul Fransız Kültür Merkezi

İstiklal Cad. N:4 Taksim

0212.393.81.11

Kaynak: istanbuldasanat.org (04 Nisan 2012)

Cemal Süreya’nın Şiir Görüşleri

Cemal Süreya şiir üzerine birçok değerlendirmelerde bulunmasına rağmen genel bir şiir tarifi yapmamıştır. Başka şairler tarafından yapılan tanımlamaları değerlendirir. Süreya’ya göre her şiir tanımının, bakış açısına bağlı bir doğruluğu vardır.Şiire bakışlar farklı farklı olsa da Süreya her anını şiirle yaşayan, ince eleyip sık dokuyan ve az üreten bir şair. Düşüncesinde öne çıkardığı özellik, şiir eyleminin odağında insanın olmasıdır:

“Pasternak’a göre şiir, kişinin ayağının altındaki otlar, çiçekçiklerdir, onu koparmak, eline almak için biraz eğilmek yeter. Brodski öyle düşünmüyor. Ona göre şiir göklerle bir iletişim olanağıdır. Meleklerle iletişim kurarsınız. Bu iki tanımın ardındaki somut gerçeği düşündüm. ….. Sanırım, Pasternak şiirin her yerde ve küçük şeylerde olduğunu söylüyor; Brodski ise yeteneği öne getiriyor. İkisi de bir yerde doğru, ama birbiriyle karıştırılmaması koşuluyla. Şiir ne biliyor musun? Bir an. Ve bütün bir tarih tadı, insan girişimi, mutluluk çelişkisi…”

Ona göre şiir, hayattır. Hayatın özüdür. Hayatın her şeyidir. Şiirle ilgilenen herkes, başta şair, hayatı her şeyden çok tanımalı ve bilmelidir:

“Şiir hayatın köpüğüdür.Çağın, hayatın, bütün bilgilerin. ….. Şiir için hayat deneyimi gerek, düşünce, iletişim gerek, her şeyeuzanmak gerek.”

Süreya, başka bir yazısında şiir ve hayatı şöyle ilişkilendirir: “Hayatın güncelliğidir, hayatın gazetesidir şiir.”

Süreya’ya göre şair, gerçeği güzel, çirkin, aydınlık, yalın, karışık taraflarıyla anlatır. Yani şair hayatı anlatmalıdır. Bu yüzden şiir hayata benzer. İnişli çıkışlıdır. Asla mutlak olamaz:

“Bence şiir ve aşk; bunların ikisi de gayrı-meşrudur. Meşru duruma gelince ikisi de biter. Mutluluğun şiiri yazılamaz. Masallarda bile sevgililer birleşince masallar biter. Şiir, temizler ve arıtır. Kendisi de biraz kirlidir. Son derece temiz duygularla şiir yazanlar bence bir temizlik işlemi yapıyorlardır o kadar. Şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır.”

Süreya’nın dile getirdiği, Yahya Kemal’in de kullandığı “şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır” sözü aslen Malarme’ye aittir.

Süreya, şiiri toplumla ilişkilendirir. Şiir toplumun aynasıdır. Toplum dehası şiirde şekillenir. İnsan ve toplumdaki değişim şiire akseder:

“Şiir bir toplumdaki ökeliğin en uç, en arı görünümüdür. Geriye doğru bakıldığında bir toplumun öyküsünü şiirde bulup izlemeyi seven düşünürler de çoğalıyor günümüzde. Tarih, insan değişimlerinin ayıklayıcı bir öyküsüyse, şiir de bileşik bir anlatımıdır.”

Süreya, şairin düzene karşı çıkan, onu eleştiren ve yargılayan bir kimse olduğunu söyler. Dolayısıyla şiir de düzene muhaliftir: “Şiir bir karşı çıkma sanatıdır.”

Bu muhalif tavır onu yüreklendirir. Kimsenin söyleyemediklerini söyleme cesaretini ona verir:

“Şiir, her şeyi söyleyebilmek sanatıydı, her şeyi açabilmek sanatıydı.” Süreya, her şiiri kendi bütünlüğü içinde değerlendirir. Kendisine denemelerinde kendi şiirinin ilkelerini mi yoksa şiirin genel kurallarını mı sergilemeye çalıştığı sorusuna verdiği yanıtta ilkelerden, kurallardan hareket etmediğini açıklar: “Şiirin, yerine getirilen kurallarından değil, bozulan kurallarından söz edilebilir ancak.”

Şiir bir aynadır. Dünyanın veya ülkenin içinde bulunduğu durum şiire akseder: “Şiir bir öncüdür; ama daha doğrusu bir yansı.”

Süreya’ya göre şiir halktan kopuk olmamalıdır. Kimsenin anlamadığı bir şiir kabul edilemez: “Aslında şiir, dil içinde bir dildir ama kuşdili değildir.”

Şiir, başka şeylere alet edilemez. Diğer sanatlar gibi faydacı bir perspektiften değerlendirilemez. Özellikle eğlence aracı olamaz: “Şiir, eğlence niteliğini hiç taşımayan bir sanat”

Sonuç olarak, Cemal Süreya, şiiri insan dahiliğinin yansıması olarak değerlendirirken şairin hayat deneyiminin şiire aksettiğini söyler. Onu, toplumdan, toplum sorunlarından özellikle tarihten ayrı görmez. Ona göre, düzen şiire düşman bir yapıdadır. Şiirse düzene isyan görevini üstlenir. Süreya’ya göre şiirde eğlence özelliği hiç bulunmaz.

Şiir üstüne kafa yormak

Süreya, şiir üstüne çok düşünmüş, “kafa yormuş” entelektüel bir sanatçıdır. “Şiir üstüne kafa yormak”tan ne anlamaktadır şair?

“Şiir üstüne kafa yormaktan ben şiirin nasıl olması gerektiğini anlamıyorum.Bir sanat üstüne kafa yormak, o sanatın ulaştığı son ucu eski, yeni bütün serüvenlerin zenginliği içinde algılamak, tartışmak demektir.”

Süreya, “şiir şöyle olmalıdır!” diye ahkâm kesenleri, şiirin nasıl olması gerektiği hususunda atıp tutanları umursamaz. Çünkü bunlar dayanaksız konuşmalardır. Bir kere şiir şöyle olmalıdır, demek Süreya’ya göre, çıkış noktasını hiçbir delile dayandırmadan konuşmaktır. Neye göre şiir böyle olmalıdır? Süreya’nın temel aldığı ölçü şiirin son aşamasıdır. Bu aşamaya göre geçmiş şiir değerlendirilebilir. Hatta bu aşamadan hareketle gelecekle ilgili yorumlar yapılabilir.Ama asla şöyle olmalıdır, denilemez:

“Var olan şiir üstünde, daha doğrusu onun üstünden düşünmek asıldır. Bununla, yarının şirinin nasıl olacağı konusunda düşünmemeliyiz demek istemiyorum. Geleceğin şiirinin düşünürken de asıl bugünün şiiri içinde birtakım karşılaştırmalar yapıyoruzdur. Yazılmakta olan şiirin türlü koşullar içinde evrimini, olasılıklarını gözlüyoruzdur. Çıkış noktamız yine bugünkü şiirdir, yazılmakta olan şiirdir. Yine o vardır temelde.”

Yapılan çalışma, şimdiki -son- şiirden hareketle bütüne, geçmişe, geleceğe bir hüküm bildirmelidir. Olmayan bir şiir üzerine konuşmak yersizdir:

“Şiir üstüne kafa yoran kişi tümevarımcı bir tavrı üstlenmek zorundadır. Ama bunu yaparken, bir kere, baştan, şiirin ulaştığı son noktayı, şiirin bugünkü sorunlarını kavramış olacaktır. Geriye doğru ‘ex post’ yorumunu da, ileriye doğru ‘ex ante’ devinimini de bu noktadan yapacaktır. Var olmayan, bugün yazılmayan, şimdiye dek de yazılmamış bir şiir eleştirilemeyeceği gibi, öyle bir şiire buyruklar da verilemez.”

Süreya’ya göre şiir üstüne kafa yorarken alt yapının kuvvetli olması gerekir. Yani “Yazar bunu yaparken, ister istemez şiirin bütün eski serüvenleriyle de zenginleşecektir.”

Süreya, şiir üstüne kafa yormanın iki temel şartı olduğunu söyler:

“Bir kere yazılmakta olan şiirin en son ulaştığı ucu bütün sorunlarıyla kavramış olacaksınız; ikinci olarak, ancak örneği olan şiirler üstünde düşüneceksiniz.Bugünün bir yazarı olmak için bu iki gereği yerine getirmek zorundasınız. Yarın yeni bir şiir yazılınca, yarınki yazar da şiire o uçtan bakacak. Eskiyi de, gününü de ordan görecek. Böylece şiir sanatı sürekli olarak, kendini yukardan aşağıya doğru gözden geçirecek, eleştirecek, değerlendirecek.”

Özetle, Cemal Süreya, şiirin son ucunu eski yeni bütün serüveni içindealgılamaktadır. Hareket noktası varolan son şiirdir. Geçmişe yönelik değerlendirmeler,geleceğe dair tahminler buradan hareketle yapılır. Ona göre, olmayan bir şiir üzerine kafa yorulmaz. Şiir üstüne kafa yormanın iki şartı vardır. Bunlar: şiirin son ulaştığı noktayı iyi kavramak ve var olan şiirden hareketle konuşmaktır.Cemal Süreya’nın şiir görüşleri, “şiir üstüne kafa yoran” bir şairin değerlendirmeleridir.

Şiirde eskime ve kalıcılık

Süreya’nın dileği az sayıda şiirle de olsa geleceğe kalmaktır: “Üç şiirim taze kalsın, ilerde de okunsun, yeter bana. Ayrıca şu: Eskimemek değil, eskiyebilmek de önemli. Asıl büyük yapıtlar, eskiyebilmiş yapıtlardır.”

Süreya, şiirin kalıcı olmasına önem verir. Sadece yazıldığı döneme değil gelecek nesillere de bir şeyler ifade etmelidir şiir: “Şiirlerin hangi koşulda yazıldığı değil, şu anda bir şey ifade edip etmediği önemli.”

Zaman ilerledikçe şiiri iki tür akıbet bekler. Şiir, ya antik değer kazanır, ya da yok olur gider. Şiirin kitlelerle iletişim gücü, bu akıbeti belirler:

“Eskime, şiirsel iletişim içinde geçerliliğini yitirme demek. Ama iki türlü eskime var. Yapıt eskir; antik değer kazanır; donsa da bir ışıltısı vardır. Bir de, yapıt eskir ve yok olur. Yahya Kemal’in bazı şiirlerini birinci duruma, Yusuf Ziya Ortaç’ın hemen bütün şiirlerini ikinci duruma örnek gösterebiliriz.”

Süreya şiirsel planda kalıcılığın dil aracılığıyla olacağını savunur. Türkçe çok hızlı bir değişim geçirmektedir. Muhteşem bir geleneğe sahip olan Divan edebiyatı genç kuşaklarca tanınmamaktadır. Belki günümüz şairleri de ileriki asırlarda sadece isimleriyle kalacaktır. Geleceğin dilini şiirinde yakalayan şair, kalıcıdır:

“Geleceğin dilini görebilmek önemli, görenler var. Karacaoğlan görmüş. Yahya Kemal görmüş, ama Ahmet Haşim görmemiş sözgelimi. Nâzım Hikmet çok iyigörmüş.”

Şair kendi şiirini değerlendiremez. Çünkü tek bir perspektife sahip olabilir: “İnsan kendini tanıyamaz ki… Kişi aynada yüzüne bakınca bir görüntü görür; ama bir yerden görür aslında; kendini arkadan görme olanağına hiçbir zaman ulaşamamıştır. Yani kişi bir başkası olarak kendine bakamaz diyorum.”

Şairin değeri kendisi tarafından belirlenemeyeceği gibi çağdaşları tarafından da,tam anlamıyla, belirlenemez. Değerlendirmeler geleceğe aittir. Birçok şair, yaşadığı dönemde çok büyük beğeni toplamıştır. Ama ilerleyen zamana kalıcı bir iz bırakamadığından ismi silinir. Bazı şairler de zamanlarında beğenilmemelerine rağmen geleceğe öncü olurlar. Sonuçta kalıcılık, şiirsel iletişime dayanır:

“İnsan kendi şiirini değerlendiremez. Kendi sesini değerlendiremez. Bunun için sanatçının kendini savunmaya geçmesi gereksiz ve boş bir iştir. Sanatçı için gerçek yargıyı çoğunca çağdaşları da veremiyorlar. O yargı geleceğindir.”

Kısacası, Cemal Süreya, şiiri iki türlü akıbetin beklediğini söyler. Bunlar, şiirin yok olması veya antik değer kazanmasıdır. Ona göre, şiirin iyi veya kötü olması gelecek zamanlarda verilebilecek hükümlerdir.

Şiir – tiraj ilişkisi

Süreya’ya göre tiraj bakımından şiir ile roman arasında farklılıklar vardır. İlki, kitapevlerinin olaya ekonomik yönden bakmasıdır:

“Kitapçılarda şiir kitaplarına şunun için rastlamıyoruz, kitapçılar almıyor, dağıtım şirketi almıyor, satışı yok diye. Her kitapçı istediği kitabı sattırabilir, böyle bir gerçek de var.”

Diğer yön, şiir kitabı az sayıda baskı yapsa da okuyucu onu okumak için alır.Roman böyle değildir. Roman alan okuyucunun farklı amaçlara sahip olması bu türün fazla satılmasına sebep olur:

“Romanı vakit öldürmek için alan da vardır, sırf ödül kazandı diye alan da vardır, entelektüel oluşun bir simgesi olarak çantasında görünsün diye alan da vardır.”

Şiirde ise durum farklıdır. Şiir kitabı satın alan sadece şiir okumak için alır. Başka gayesi yoktur:

“Şiiri okuyan, şiire gerçekten gereksinmesi varsa okuyor. O bakımdan, şiiringerçek tirajı ile görünen tirajı arasındaki mesafe çok azdır. Derler ki şiir az satıyor, şiir kitapları az basılıyor. Gerçekten de şiir kitapları bugün bizim ülkemizde 2-3 bin basılıyor. Romanlar da, öyküler de 3 bin, 4 bin…” (Süreya 2002: 194) “Ama tüketimi en net olan sanat yine şiir.”

Bu noktada sayı-kalite ayırımına iyi varılmalıdır. Gerek şiir gerek roman olsunhangisi daha iyidir? Az satıp çok okunma mı, çok satıp az okunma mı? Süreya, şiirden yanadır. Az satılan ama çok okunan şiirden:

“Ortalama alırsak roman 4 bin, şiir bin 500 basılır. Bu, şiirin az sattığını değil, romanın az sattığını gösterir. Neden? Bir kere şiirinki gerçek tiraj, o kitabı alan herkes şiir okur.”

Şiir kitaplarının satışı romana göre düşüktür. Bu bilgi, şiirin en az talep gören sanat olduğu anlamına gelmez. Şiiri sadece kitap satışlarına göre değerlendirmek yanlıştır.

“İnsan bir romanı bir kez okur, iki kez, beş kez okur. Ama sevdiği, aklında tuttuğu dizeleri bin kez. On bin kez.”

İnsanlara en fazla hitap eden sanat, şiirdir. En fazla kullanılan, tiraj yapan sanat da şiirdir:

“Şiir en çok okunan, tirajı en yüksek sanattır. Sadece şu dakikayı düşün. Şu dakikada kimbilir kaç kişi Yahya Kemal’den, Nâzım’dan dizeler söylüyordur. Biri sevgilisine Oktay Rifat dizesi uzatıyor, biri Can Yücel lâfı ediyor, biri Fuzuli söylüyordur. Şu anda kimbilir dünyada Homeros adı kaç bin kez kullanılıyor. Şiirin yaygınlığını kitap tirajıyla ölçmek çok yanlış bir şey. Eşref bile kaç milyon tiraj yapmıştır! Orhan Veli?”

Özetle Süreya, şiir kitaplarının sadece okunmak gayesiyle satın alındığını ifade eder. Bu yüzden kitap satışı ile bu kitabı okuyanların sayısı paraleldir. O, az satılan ama çok okunan şiir kitaplarını arzular.

Şiir kitabı

Süreya, her şiiri kendi içinde bir bütün ve ayrı bir yapıt olarak değerlendirir. “Her şiir ayrı bir yapıttır. Ne dermiş Poe: ‘Yetmiş beş şiirim var; her biriyle ayrı yapıtlar olarak gönenirim’”

Süreya, şiir kitaplarının ayrı ayrı basılmasından yanadır. Çünkü “her şiir ayrı bir yapıttır.” Her bir şiir kitabı da ayrı bir kişiliğe, tarza sahiptir: “Ben tek tek kitaptan yanayım.Her kitabın ayrı bir havası, ayrı bir kişiliği var.”

Süreya, iyi bir eserin özelliklerini şöyle sıralar: “Bence bir kitapta iyi birkaç şiir varsa, bir de genellikle bir tutarlılık, bütünlük varsa, o kitap iyi bir yapıttır.”

Şairlerimizin eserleri önce dergilerde basılmış, sonra kitaplaştırılmıştır. AhmetHamdi Tanpınar 60 yaşındayken, Ahmet Muhip Dıranas 65 yaşındayken şiir kitapları basılmıştır. Yahya Kemal, Cenap Şahabettin, Kemalettin Kamu, Mustafa Seyit Sütüven gibi birçok şairimizin şiirleri ölümlerinden sonra kitap haline getirilebilmiştir. Süreya, buradan hareketle edebiyatımızın başat faktörünün kitaplar değil dergiler olduğunu vurgular.

“Ne olursa olsun, yukardaki örnekler ülkemizdeki edebiyatın biriminin kitap değil dergi olduğunu gösteriyor. Kitaplaşan ürünler hemen her zaman daha önce dergilerde yayımlanmış oluyor.”

Sonuç olarak Süreya, her bir şiiri kendi içinde bir bütün olarak değerlendirir.Tutarlılık, bütünlük ve kalıcı birkaç şiir, iyi bir şiir kitabından beklediği özelliklerdir.Ona göre her şiir kitabının bir bütünlüğü vardır. Bununla beraber Türk şiirindeki atılımı dergilerin yaptığını söyler.

Yazan: Metin Necmi Koç – sureyalizm.blogspot.com (04 Nisan 2012)

SALT Galata’dan, Kurmaca ve Gerçek Mekanlara Yolculuk

Salt Galata İstanbul’da Transladet By (Tercüme Eden) adlı bir sergi gerçekleştiriyor.

Ondört uluslararası yazarın kaleme aldığı, kurmaca ve gerçek mekânlardan oluşan "Translated By [Tercüme Eden]" adlı sergide, sesli rehberler aracılığıyla dinleyicilere kısa öyküler ve seçme metinler okunuyor.

SALT Galata’dan çıkılan bu yolculuk, yazarların yer kavramını nasıl edebileştirdiklerinin yanı sıra okuma ve yazma ile “sen” ve “ben” arasındaki ilişkiyi keşfetmeyi amaçlıyor.

Sergide eserleri yer alan yazarlar, Sevim Burak, Evliya Çelebi, Ted Chiang, Douglas Coupland, Rana Dasgupta, Narmin Kamal, Sophia Al Maria, Guy Mannes-Abbott, Vahram Martirosyan, Tom McCarthy, David Peace, Adania Shibli, Neal Stephenson ve Murat Uyurkulak.

Serginin mütercimleri ise abece sırasıyla şöyle: Cem Akaş, Zeynep Akkuş, İsmet Birkan, Sevan Değirmenciyan, Burç İdem Dinçel, Beril Eyüboğlu, Kaya Genç, Sabri Gürses, Nigar Hacızade, Victoria Holbrook, Sooyong Kim, Dost Körpe, Selma Öğünç, Arzu Taşçıoğlu.

Translated by [Tercüme Eden], ilk olarak AA School, Londra tarafından hazırlatılarak 15 Ocak-9 Şubat 2011 tarihlerinde, Bedford Press’in yayımladığı kitap eşliğinde sergilendi. İkinci sergi, 12 Aralık 2011 20 Ocak 2012 tarihlerinde CCA, Kitakyushu’da düzenlendi. SALT, İstanbul’daki sergiye eşlik etmek üzere kitabın, yine Z.A.K. tarafından tasarlanan ve Türkçe, İngilizce ve Japonca dillerini kapsayan yeni bir baskısını yayımlayacak.

Charles Arsène-Henry ve Shumon Basar’ın küratörlüğünü üstlendiği "Translated by [Tercüme Eden]", Suna Kafadar’ın katkılarıyla gerçekleştiriliyor. Sergi, 6 Nisan – 8 Temmuz 2012 tarihleri arasında SALT Galata'da gezilebilir.

TRANSLADET BY (TERCÜME EDEN)

Binaya girdiniz. Merdivenlerden çıktınız. Sağınızda, mermer damarlarının üstündeki vinil yazıyı göreceksiniz. Bu, bir parça listesi ama tek bir farkla: Burada müzisyenlerin yerine, yazarların adları yer almakta.

Biri size siyah bir broşür ile elektronik bir cihaza bağlı, ağır bir kulaklık verecek.

Parça listesinin hemen altındaki, koyu renkte, çerçeveli poster sizi yönlendirecek: “Sıfır numaralı parçayı çal.”

Kulaklığı taktığınızda düğmeye basın; bırakın, sesim kulağınızda yükselsin. Size çok karışmayacağım. Yalnızca edebiyat olacak. Bir de zihnin perdeleri.

Okurken kafanızda beliren sesin ne olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Binanın birkaç katına dağılmış toplam 14 parça vüar. 14 poster ve koltuk. Elinizdeki cihazla, her posterde gördüğünüz parçayı çalın. Oturun. Dinleyin. Ve fakat ortada bir senaryo yok, sadece olasılığı var. Pas geçebileceğiniz bir şey. Karıştırabileceğiniz. Tekrar edebileceğiniz.

Doha’da, Sheraton Otel’de kaybolmuş küçük bir kızın peşindesiniz. Diyarbakır’da, topal bir peygamber yıkık surlara çıkmakta. Metaevrende, Hiro sokağa yönelir. Ardennes ormanlarında, bir savaş sığınağı ev kılığına girmiştir.

Mekan ve zamandan oluşan karışık bir kasede adım attınız. Tokyo, Ramallah, Kalandiya Kontrol Noktası, Erivan. Siz, mekanların toplamısınız. Sofya, Brixton, Bağdat. Birkaç dakika daha. Bakü, İstanbul, Benlik. Ta ki batı Vancouver’a kadar. Dünyanın nihayete erdiği yere.

Yazılı edebiyat kendi başına ne yapabilir? İki ayrı bilinç arasında ebedi ve samimi bir bağlantı kurar. Görülen ve içerideki ses arasında. “Sen” ile “ben” arasında.

Kaynak:  Çeviribilim (04 Nisan 2012)

Liseli öğrenciler korsana karşı

Türkiye’de ilk kez ‘Korsanlıkla Mücadele ve Telif Hakları’ teması ile, ‘İstanbul Liselerarası Kısa Film Yarışması’ düzenleniyor.

Öğrenciler, Avrupa Birliği (AB) Bakanlığı, Telif Hakları Genel Müdürlüğü, İstanbul Valiliği ve TÜRSAK Vakfı’nın işbirliği ile düzenlenecek yarışmaya, cep telefonları, yüksek çözünürlüklü kameralar ve fotoğraf makinesi çektikleri filmler ile katılabilecek.

Meltem Cumbul, Engin Altan Düzyatan, Güven Kıraç, Zafer Algöz, Berrak Tüzünataç, Rıza Kocaoğlu, Cansel Elçin, Hazal Kaya, Abdullah Oğuz ve Reis Çelik, Lale Çelik, İrfan Önal, Saadettin Pircioğlu, Prof. Dr Zakir Avşar, Türsak Vakfı Başkanı ve Jüri Başkanı Engin Yiğitgil’in jüride yer aldığı yarışmaya son başvuru tarihi 30 Nisan.

Kaynak: Radikal (04 Nisan 2012)

Benzersiz Ev

Hayallerinizi süsleyen bir ev var mı? Çoğu insanın hayallerini süsleyen bir ev vardır. Kimi bahçeli, kimi iki katlı, kim tek katlı, kimi deniz kıyısında bir evin hayalini kurar. Pencereleri şöyle olsun, duvarları böyle olsun der; hayal evini zihninde bir güzel dayayıp düşer. Şanslıysanız bunu gerçeğe dönüştürürsünüz. Peki insan hayallerinin sınırlarını ne kadar zorlayabilir? Madem konu evden açıldı, bir evi yaparken ne kadar abartabiliriz? Büyüklüğü, şekli şemali, malzemesi ve en önemlisi de içinde sürüp gidecek yaşamıyla, bu evi sıradışı yapmak mümkün müdür? Sıradışının sınırları ne peki sizce?

Sanırım biz ne kadar hayal kursak da, hayalimizdeki en sıradışı evin “Benzersiz Ev”le boy ölçüşmesi mümkün değil. Yazar Elliot Skell bu konuda hepimizden daha çılgınca düşünmüş olsa gerek ki ortaya “Benzersiz Ev” çıkmış.

“Benzersiz Ev”, neredeyse bir kasaba kadar büyük bir evde, dünyadan yalıtılmış olarak yaşayan tuhaf Halibut ailesinin, bu ailenin genç üyelerinden Omniya’nın ve onun çözmeye çalıştığı gizemli olayların öyküsünü anlatan heyecanlı bir roman. Evin reisi yaşlı Hepbilge B. Halibut beklenmedik bir biçimde ölür. Geleneklerine bağlı olan Halibutlar için yaşam normal seyrinde devam eder. Kimse Hepbilge’nin eceliyle değil de bir cinayet sonucu öldüğünü fark etmez bile. Ancak Omniya Halibut bazı tuhaf şeyler görmüştür. İşin kötüsü onun bir şeylerin farkına vardığı anlaşıldığında, Omniya’nın da hayatı tehlikeye girer. Omniya cinayeti kimin işlediğini çözmeye çalışırken, bir yandan da ölümle köşe kapmaca oynamaya başlar.

Nasıl? Heyecanlı bir film fragmanı gibi anlattım, değil mi? Elimden gelen bu, kusura bakmayın. Çünkü ağzımdan biraz daha fazlası çıkarsa, size “Benzersiz Ev” hakkında çok fazla şey söylemiş olurum. Bu da kitabın tadını kaçırır. Ama kitabın tadıyla ilgili başka şeyler söyleyerek iştahınızı kabartabilirim.

Örneğin bu Halibutlar kim? Niye neredeyse bir kasaba kadar büyük bir evde yaşıyorlar? Yüz yıldan uzun bir süre önce küçük bir kasabaya bir sandal yanaşır. İçinden Kaptan Hepgenç C. Halibut isimli bir adam ile Digby isimli yardımcısı iner. Yanlarında altı büyük sandık taşımaktadırlar. İkili kısa süre sonra kasabanın dışındaki arazileri satın almaya başlarlar. Kasaba halkının büyük kısmı, bu arazilere inşa edilmeye başlayan evin yapımında görev alır. Ev o kadar büyüktür ki, çalışanlardan hiçbirinin bütün planı kavraması mümkün değildir. Birkaç yıllık çalışmanın sonunda, inşaat tamamlanır, devasa evin devasa arazisinin etrafına bir duvar çevrilir ve Benzesiz Ev’in dünyayla ilişiği kesilir. Bir süre sonra Hepgenç’in, dışarıdan gelen bir kadınla evlendiği haber alınır. Hepgenç, karısı ve dünyaya gelen çocukları asla dışarı çıkmaz. Çocuklar büyür, onlar da dışarıdan gelen kişilerle evlenir ve bu böyle devam eder. Halibut ailesi genişledikçe genişler. İhtiyaçlarını ise en az onlar kadar kalabalık olan hizmetkarları karşılar. Gerekli durumlarda duvarların dışına çıkma işi hizmetkarlarındır. Halibut Ailesi ise aradan geçen yüz küsur yılda Benzersiz Ev’in garip mekanları içinde tuhaf alışkanlıklar ve hobilerle yaşamlarını sürdürür. Kaptan Hepgenç’in zamanında getirdiği altı sandığın nerede saklı olduğunu ve ailenin sahip olduğu bu gizemli kaynağın nasıl olup da tükenmediği ise ayrı bir muammadır.

Yaşadıkları evin sıradışılığı bir yana Halibut bireyleri de bir gariptir. Dışarıdaki dünya onlar için zor ve yaşanması mümkün olmayan bir yerdir. İnsanlar dışarıda karınlarını doyurmak için çalışmak zorundadırlar. Oysa içeride hayat bambaşkadır. Halibut arasizi güvenli, korunaklı ve insanın her türlü isteğinin karşılandığı bir yerdir. Her Halibut’ın bir hobisi ya da tutkusu vardır. Örneğin şu ölen (ya da öldürülen) Hepbilge’nin müthiş bir kukla koleksiyonu vardır. Bazıları kuşgözlemi konusunda uzmanlaşmış; kimisi kendini her türden ayakkabı biriktirmeye, şiir yazmaya, Benzersiz Ev tarihi incelemeye…vs.adamıştır. Evdeki eğitim sistemi de alıştığımız gibi değildir. Eğilim Salonu denilen eğitim salonunda yetişkinler çocuklara kendi ilgi alanları doğrultusunda gönüllü olarak seminer verirler. Ayrıca evin arazisi, bitki örtüsü, coğrafyası, tarihi gibi konularda bir şeyler öğretilir. Halibutlar’ın kendilerine has “mantıksız” bir mantığı, kaynağının ne olduğu bile çoktan unutulmuş anlamsız gelenekleri vardır. Kimse de bundan şikayetçi değildir. Çünkü ekmek elden, su gölden yaşamaktadırlar.

“Benzersiz Ev” ile ilgili daha da meraklandınız mı? Öyleyse bir an önce okumanızı öneririm. Keyifli bir polisiye olmasının yanı sıra, sözcüklerle anlatılmış görsel zenginliğiyle doyurucu bir kitap ortaya çıkmış. Benzesiz Ev, olur da günün birinde beyazperdeye aktarılsa, mekan tasarımıyla çok çarpıcı bir film olacak. Banu dediydi, dersiniz.

Bu kitap Elliott Skell’in ilk kitabı. Bir ilk kitap içinde bence gayet başarılı. Güzel bir seyirde ilerleyen ve dozu giderek artan heyecanlı kurgusu, yarattığı mekan ve karakterler ile beni bir okur olarak içine aldı ve hiç bırakmadı. “Benzersiz Ev”, geleceğin polisiye roman tutkunları için güzel bir başlangıç olabilir. Kitap bir dizinin ilk cildi. Maceranın devamı özgün dilinde mayıs ayının başında piyasaya çıkacakmış. Onu izleyen aylarda da dilimize çevrileceğini umuyorum. Çeviri demişken, kitabın çevirmeninin daha önce kitaplarıyla da Dolap’ta ağırladığımız Gökçe Ateş Aytuğ olduğunu not düşeyim.

Bütün bu garip şeylerden sonra bir daha sorayım: Sizin hayallerinizdeki ev nasıldı acaba?

Yazan: Banu – Bir Dolap Kitap (04 Nisan 2012)

Orhan Veli şiirleri sahnede

Yeditepe Oyuncuları, "İstanbul'da Bir Sokak Kedisi" adlı oyunla seyircisiyle buluşuyor.

Tek kişilik bir Orhan Veli uyarlaması olan oyunda Orhan Veli'yi Erkan Çelikol canlandırıyor.

Orhan Veli şiirlerinden bestelenen oyunda, henüz hiç duyulmamış şarkılar canlı olarak söylenecek.

İstanbul’da birçok sahnede seyircisiyle buluşacak oyunun tanıtım metni ise şöyle:

"Tiyatronun, edebi bir yaklaşımdan uzak, insani değerlerden soyutlanmış, kar amacı odaklı bir bakış açısıyla karşımıza çıktığı günümüzde Orhan Veli'yi anlamak daha fazla önem teşkil etmektedir.

Orhan Veli, bizlere insan yanımızı hatırlatır çünkü. Kültürel yozlaşmayı had safhada yaşadığımız, düşünmeyen, üretmeyen ve konuşmayan mekanik birer makine halini aldığımız, çıkarlarımız uğruna gözümüzü kırpmadan yanı başımızdakinin ekmeğine saldırdığımız, savaşlar çıkararak toplu katliamlar yaptığımız günümüz dünyasında, Orhan Veli'yi dinlemek kendi vicdanımıza seslenmektir.

Orhan Veli, yaşadığı dönemin zorlu koşullarına, yokluğa ve yoksulluğa rağmen şiirlerinde aşkı, sevgiyi ve mutluluğu anlatmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir.

Tiyatro yaşantısına 23 yıl önce yine Orhan Veli'yi canlandırarak başlayan Erkan Çelikol ve oyunun yönetmeni Selahattin Onan işte bu yüzden tekrar Orhan Veli ile karşımızdalar.

Muhalif ve özel her tiyatronun başına geldiği gibi, devlet tarafından destek almamasına rağmen, hiçbir ticari kaygı gütmeden bizlere paslanmaya yüz tutmuş değerlerimizi hatırlatmak adına karşımızda ve sahnedeler. Orhan Veli, oyunu ile kendi içsel yolculuğumuza çıkarak, kaybettiklerimizi hatırlayabilmek dileğiyle…"

Yönetmen: Selahattin Onan

Yardımcı Yönetmen: Ceren Altundaşar

Beste: Caner Öckoymaz

Müzik: Ömer Göktay

Görsel Tasarım Uzmanı: Aydın Elban

İletişim:

(0535) 072 03 50

(0539) 368 27 70

(0216) 317 01 17

Kaynak: cnnturk.com (04 Mart 2012)

10 yılda 1 kitap okuyoruz!

Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES)'nın düşünce kuruluşu olan DESAM'ın 'Kütüphaneler Haftası' dolayısıyla hazırladığı rapora göre; Türkler 10 yılda ancak bir kitap okuyor. Aynı rapora göre bir Japon yılda 25, bir İsviçreli yılda 10, bir Fransız ise 7 kitap okuyor.

Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES) Genel Başkanı Gürkan Avcı, Türkiye'de kitap okunmamasının yapısal nedenleri olduğunu belirterek, okul öncesi dönemden üniversite eğitiminin sonrasına kadar kitap okumanın stratejik bir konu olarak ele alınmadığını söyledi. Kültür, eğitim ve bilim merkezleri olması gereken kütüphanelerin Türkiye'de kitap okutma stratejilerinin olmadığını, kitapların halen e-kitap haline getirilemediğini, oysaki çağımızda kitabın, okurun evine, otomobiline, ayağına kadar götürülmesi gerektiğini kaydeden Gürkan Avcı, "Günümüzde otomobilde, yolculukta, tatilde kitap okumanın önü açılmalıdır. Bunun için sesli kitaplar da yapılmalıdır. Klasik, eski kitap okuma alışkanlıklarımızı terk etmeliyiz. Özellikle gençliğe farklı bir stratejiyle kitap okuma alışkanlığı kazandırmalıyız. Aksi takdirde okumayan gençlik ülke geleceğini karartacaktır." dedi.

Türkiye'de toplam 45 çocuk kütüphanesi, 14 yazma eser kütüphanesi ve 55 gezici kütüphane olmak üzere toplam bin 152 kütüphane olmasına karşılık Almanya'da 10 bin 531, İngiltere'de 4 bin 620, İspanya'da 5 bin 209 kütüphane bulunduğunu söyleyen Avcı, "Ülkemizdeki kütüphanelerin 52'si de çeşitli nedenlerle kapalı bulunmaktadır. 2007 yılı verilerine göre Türkiye'deki kütüphanelerde 13 milyon kitap olmasına karşılık, Bulgaristan'da 46 milyon, Rusya'da 739 milyon, Almanya'daki kütüphanelerde 104 milyon kitap mevcut. Türkiye'de kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 493 bin 500 iken, İran'da 7 milyon, Fransa'da 16 milyon, İngiltere'de 35 milyon kütüphane üyesi bulunuyor. Almanya'da 7 bin 500 kişiye 1 kütüphane düşerken Türkiye'de 68 bin 500 kişiye bir halk kütüphanesi düşüyor. Türkiye'de 95 kişiye ise bir kahvehane düşüyor. Kişi başına düşen kitap sayısı Almanya'da 25 bin, AB ortalaması 16 bin iken Türkiye'de kişi başına düşen kitap sayısı 6 bin olarak ortaya çıkıyor." diye konuştu.

 

Türkiye'de kitabın genel ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235'inci sırada yer aldığını aktaran Avcı, "Sendikamız Ar-Ge Birimi DESAM'ın "Okuma Alışkanlığı" adlı raporuna göre Türkiye'de okunan kitaplar genellikle 'siyaset, aşk, cinsellik' konularını işliyor. Türk halkı, kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat zaman ayırıyor. Türkiye kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkelerinin gerisinde kalmış durumunda. Japonya'da toplumun yüzde 14'ü Amerika'da yüzde 12'si İngiltere ve Fransa'da yüzde 21'i düzenli kitap okurken, Türkiye'de yalnızca binde 1 kişi kitap okuyor. Bir Japon yılda ortalama 25, bir İsviçreli yılda ortalama 10, bir Fransız yılda ortalama 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor." açıklamasında bulundu. 

edebiyathaber.net (03 Nisan 2012)| Kaynak: istanbuldan.com

Video: “İhtiyar Adam ve Deniz” resmediliyor

Yaşlı bir Kübalı balıkçının açık denizde Gulf Stream’e kapılmış olarak dev bir kılıçbalığıyla olan mücadelesini son derece sade ve kuvvetli kelimelerle anlatıldığı “İhtiyar Adam ve Deniz” Hemingway’in en bilinen ve beğenilen eserlerinden biri.  

Marcel Schindler'in bir okul projesi için hazırladığı “stop motion” tekniği ile çekilen videoda, hikaye baştan sona birkaç sayfa üzerinde resimleniyor.

edebiyathaber.net (03 Nisan 2012)

Gençler için ödüllü deneme yarışması

'İstediğimiz Geleceği Yaratma' konusunda fikirlerini sunmak isteyen gençlere yönelik $1,300 para ödüllü bir deneme yarışması düzenlenecektir. Denemeler 30 Haziran'a kadar gönderilebilir.

Dünya genelindeki gençler 'İstediğimiz Geleceği Yaratma' konusunda fikirlerini sunmak için çağırılıyorlar. Deneme yazıları 25 yaşına kadar herkes tarafından yazılabilir. Denemeler basılmamış, orijinal, 800 kelime veya daha az, İngilizce, Fransızca, İspanyolca veya Almanca olarak yazılmalıdır. Japonca’da daha az olmak üzere 1,600 karakter olabilir. İlk defa ödül kazanacak olanlar Japonya’ya bir seyahat ödülü ve nakit para ödülü kazanacaklar.

Girdilerin 30 Haziran 2012’ye kadar gönderilmiş olması gerekmektedir. 
 

Kaynak ve ayrıntılar: www.ab-ilan.com (3 Nisan 2012)

Edebiyatta “Queer”: Cinsel kimliklere, yönelimlere ilişkin edebiyat okumaları

Toplumsal cinsiyet açısından edebiyat okumalarına yönelik seminer, cinsiyet rolleri ve cinsellikle ilgili egemen değerlerin edebiyat yoluyla sorunsallaştırılma biçimlerini, edebiyatın   heteronormatif kalıpların dışında kalan çeşitli deneyimlere ifade yolları açma imkanlarını irdelemeyi amaçlıyor.

Bastırılıp azınlıklaştırılmış cinsel kimlik ve yönelimleri dile getiren, farklı yakınlık, mahremiyet, haz olanakları tahayyül eden yapıtlar ve çeşitli edebiyat metinlerinin “queer” alt-metinleri bu bağlamda tartışılacak. 

14 Nisan 2012 Shakespeare, On İkinci Gece

Deniz Tarba Ceylan

28 Nisan 2012 Pierre Loti, Aziyade 

Hülya Adak

5 Mayıs 2012 Virginia Wolf, Orlando

Sibel Irzık

12 Mayıs 2012 Popüler Kültürde Queer: Mehmet Murat Somer, Peygamber Cinayetleri

Başak Demirhan

26 Mayıs 2012 Perihan Mağden,  İki Genç Kızın Hikayesi 

Deniz Tarba Ceylan

2 Haziran 2012 Jeanette Winterson, Tutku 

Hülya Adak

Katılım Ücreti:

Yetişkin: 400TL

Öğrenci ve Sabancı Üniversitesi Mensupları: 250 TL

Yer: Sabancı Üniversitesi Minerva Palas

Saat: 10.00-13.00

Kayıt İçin: genderforum@sabanciuniv.edu

Kaynak: genderforum.sabanciuniv.edu (3 Nisan 2012)

Şimdi de Madam Bovary olacak

Mia Wasikowska, ‘Alis Harikalar Diyarında’ ve ‘Jane Eyre’ gibi edebiyat uyarlamalarının ardından Flaubert’in ünlü romanı ‘Madame Bovary’de rol alacak.

Wasikowska filmde, roman kahramanı Emma Bovary’yi canlandıracak. Yönetmenliğini, son olarak ‘Dondurulmuş Ruhlar’ı yöneten Sophie Barthes’in üstleneceği projenin çekimlerine gelecek sonbahar başlanması bekleniyor.

Kaynak: Radikal (3 Nisan 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z