Masthead header

“Tehlikeli Oyunlar”a veda

Bu aslında geç kalmış bir yazı, bir veda yazısı. Çünkü Seyyar Sahne grubu 2009'dan beri sergiledikleri "Tehlikeli Oyunlar"ı 27 Nisan'da son kez oynayacak. Bu yazıyı bir son uyarı işareti olarak görebilirsiniz, izlemediyseniz son oyunu kaçırmayın.

Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ının nasıl bir kitap olduğunu, nasıl bir ses ve bilinç patlamasının eseri olduğunu bilen bilir.

Tutunamayanlar'daki o çok sesli patlama hali, burada tek bir karakterde, Hikmet Benol'da toplanmıştır. Kitaptaki bütün düşünce parçaları, bütün oyunlar, bütün planlar, bütün yükseliş ve çöküşler Hikmet'in kafasının içinde kopan ve şiddetini hiç kaybetmeyen fırtınaların ürünüdür.

Hikmet sayıklama halinde bütün uygarlık tarihini, bütün insanlık halini ve de kendisini delik deşik ederken, kafasındaki sesler bütün insanlık hallerini kapsayan ve havsalanın alamayacağı bir çeşitliliğe bürünür.

Dev bir yamalı bir bohça düşünün, buna bütün edebi türlerden ve bütün düşünce sistemlerinden birer parça ekleyin ve bütün bunları aynı kişinin kafasının içine doldurun: işte karşınızda Bakhtin'in bahsettiği karnavalesk çok-dilliliğin tek bir kişide vücut bulmuş hali. Türkçe edebiyatın belki de en çok ses ve ifadeyi bünyesinde taşıyan, en "yamalı bohça" karakteri.

Şimdi bu binbir şuur ve hissiyat karışımı Hikmet'i gerçekten karşınızda gördüğünüzü düşünün. Ya da şöyle: sürekli oyunlardan bahseden, "tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan ama bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor, ben küçük oyunlar oynamak istemiyorum Albayım," diyen, bütün oyun ihtimallerine girip, hepsiyle alay eden, bütün ihtimalleri çökerten ve bu sürecin kendisini yıkıcı/alaycı bir oyuna çeviren Hikmet'in gerçekten bir oyun karakteri olduğunu, gerçekten sahneye çıktığını düşünün. Ya da düşünmeyin, bu satırların "naçiz muharriri"nin geç de olsa gördüğü "Tehlikeli Oyunlar" temsilini gidip izleyin.

Bu aslında geç kalmış bir yazı, bir veda yazısı gibi. Çünkü Seyyar Sahne grubu 2009 yılından beri "Tehlikeli Oyunlar"ı sergiliyor. Ve 27 Nisan'da son oyunlarını sergileyecekler. Bunu Tehlikeli Oyunlar için bir son uyarı işareti olarak görebilirsiniz, izlemediyseniz, son oyunu kaçırmayın.

Hikmet Benol'u canlandıran Erdem Şenocak, Hikmet'in bütün manik-depresif iniş çıkışlarını, bütün bipolar savruluşlarını, keskin alaycılığını ve binbir kılığa bürünen Hikmet-benliklerini afallatıcı bir performansla adeta izleyenlerin üzerine boca ediyor. Ve bunu yaparken kendisinden başka hiçbir şey kullanmıyor, ne dekor, ne yan karakter, ne de müzik.

Sahnede sadece iki salıncak var ve bu salıncaklar binbir işleve bürünüyor: Bazen bir tepsi, bazen bir tiratlar için bir kürsü, bazen etrafını sarmalayan bir düğüm, bazen deniz, bazen de hissi savruluşlar için bir sarkaç oluyor.

Aynı değişimi sahnede Şenocak da sergiliyor. Albay Hüsamettin Tambay da, Nurhayat Hanım da, Sevgi de, Bilge de, Dumrul da, meyhaneci Kirkor da, hayali general John Millsde adeta Şenocak'ın benliğini bir an için ele geçirip, sonra yerlerini başkalarına terk ediyorlar.

Hikmet de yakıcı sorgulaması esnasında sürekli değişiyor, Oğuz Atay bunları romanda Hikmet I, II, III, IV vs.. diye adlandırıyor. Bütün Hikmetler ve etrafındaki bütün karakterler Erdem Şenocak'ta karşılığını buluyor, müthiş bir oyunculukla.

Sahnede Hikmet'ten başka bir karakter olmaması, aslında Oğuz Atay'ın romandaki anlatı ve kurgu stratejisine uygun bir seçim. Romanda da dev bir karakterler geçidi, Hikmet'in bilinci aracılığıyla veriliyor, belki de bütün bu karakterlerin Hikmet'in varoluş sorgusunda uğradığı, büyük oyunu için kullandığı birer durak ya da figüran olarak görülebilir.

Oyun da ayrıca romanda insana kahkaha atacakken ani bir hüzün veren ya da hüzün ve sıkıntının diplerinde dolaşırken birden bir kahkaha patlatıveren ani geçişler de karşılığını buluyor.

Şenocak'ın performansı çok şenlikli bir gidişatın orta yerinde, sahnenin buz kesip, kasvete büründüğü ya da tam tersinin olduğu ruh hali geçişleriyle izleyenleri bipolar bir savruluşa sürüklüyor. Üst tondan atılan ciddi tiratlar, kahkahalar, haykırışlar, öfkeli bağırışlar, sızlanmalar, alaycı taklitler, uykulu mırıldanmalar ve katatonik suskunluk anları birbirine izliyor.

Romandaki çok sesliliğin azami düzeye çıktığı ve herkesin bir curcuna içinde bir araya geldiği o efsanevi "son yemek" sahnesinde Erdem Şenocak da efsanevi bir performans sergiliyor.Ayaklar, eller ve parmaklar birer karaktere dönüşüyor. Görünmeyen karakterler Şenocak'ın manik bir enerjiyle üst üste yığdığı farklı ses, mimik ve jestlerle sahneye hücum ediyor. "Tek kişilik dev kadro" metaforu burada gerçek oluyor. Oğuz Atay romanda anlatının sınırlarını nasıl parçalıyor, esnetiyor ve gevşetiyorsa, zaman ve mekan algısını sarsıyorsa, bu roman uyarlaması da tiyatro ve oyunculuğun sınırları için aynı şeyi yapıyor.

Yalnız, oyunun romandan farklı olan bir yanı var. Romanda Hikmet her şeye saldırıp, her şeyi sorgularken, sık sık "ha-ha" diye kahkaha atıyor. Bu "ha-ha" efekti Hikmet'in alamet-i farikalarından biri.

Bir yerde şöyle diyor: "Bir bu ha-ha ile iyi geçiniyoruz, o kadar… Ulan ha-ha! Herkesi gülünç duruma düşür olur mu?" Oyunda bu alaycı ha-ha efekti oyuncumuzun ağzından sadece bir sahnede çıkıyor. Ama ne gam, seyirciler Hikmet'in parodisini yaptığı insanlık halleri karşısında sık sık "ha-ha"lara boğuluyor! Ha-ha'ları oyuna böyle dahil etmek de bir ustalık işareti olsa gerek.

"Aklın… zincirlerinden kurtularak, bütün ülkeleri ve onların gerçek kişilerini içine alan büyük oyunun heyecanı içinde bulunuyorum," diyen Hikmet'e, son oyunla elveda demeden yetişin. Şimdiden afiyet olsun. 

Ahmet Ergenç – bianet.org (20 Nisan 2012)

Memleketin Yalnız Garları

Kemal Varol'un derlediği "Memleket Garları" kitabı, bizi garlar arasında bazen sevinçli bazen hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor.

Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü romanından uyarlanan televizyon dizisinde aile yaşadığı tüm felaketlerden ve ailenin babası Ali Rıza Bey'in ölümünden sonra soluğu Trabzon'da almak için, İstanbul'a geldiklerinde merdivenlerinden şehri seyre daldıkları Haydarpaşa istasyonundan Trabzon'a tren bileti almışlardı ama heyhat Trabzon'da demiryolu yoktu. Hala da yok. Trabzon'dan üniversiteyi kazanana kadar çıkamadığım için trenlerle ve dahi garlarla tanışmam için İzmir'e yolumun düşmesi gerekti. Nihayetinde İzmir'e doğru yollandığımda trenleri ve garları görme şansım olmuştu. Hayatımda trenlerle de iki kez yolum kesişti zaten. Birinde bir seyahatti, ilk ve son defa Basmane garından trene binip, Selçuk'a gittim, Şirince'ye varmak için. Diğeri ise Ankara garında hızlı tren kazasından sonra dönemin Ulaştırma Bakanı'nın ne diyeceğini öğrenmek için gazeteci olarak bulundum. Ama garları hep sevdim seyahat etmesem de, en azından fotoğraf çekmek için gidiyordum.

Kemal Varol'un "Memleket Garları" kitabını okuduktan sonra ise bundan sonra tren seyahatlerine daha fazla mesai harcamam gerektiğini hissettim. Çünkü tren yolculuklarında ve garlarda çok güzel hayat hikâyeleri var. Kimilerinin sığınağı kimilerinin sadece gelip geçtiği ama illa ki yolun düşürüldüğü nefes alma mekânları olarak garlar hala önemini koruyor. Derlemede de birbirinden değerli yazarların elinden memleketin ana ve ara garlarına uğrayıp, neler yaşandığına yazarların hatıralarından ve gözlemlerinden yola çıkarak tanıklık etme şansına sahip oluyoruz.

Bu değerli çalışma, Yonca Kösebay Erkan'ın iki makalesiyle açılıyor. Erkan, bize Türkiye'nin ve Avrupa'nın en bilinen ve en yaşlı tren istasyonlarından Haydarpaşa ve Sirkeci'nin kuruluşunu, başından geçenleri, yıkımları ve bugünkü durumunun portresini çiziyor. Bir diğer makalenin konusu ise Hadımköy garı. Her iki makaleye de siyah beyaz fotoğraflar, haritalar ve garlarla ilgili çizimler eşlik ediyor. Devamında Orhan Berent'ten "Demiryolu ve Çocuk" başlığıyla İzmir'in Alsancak ve Basmane garlarını, Levantenleri, Berent'in babasıyla yaptığı tren yolculuklarından anekdotları okuyoruz.

Edebiyatımızın usta kalemlerinden Ahmet Büke, Aksihar garını birebir yaşatırcasına ustalıkla anlatırken, kalbinin bir tarafı hep Eskişehir'de kalmış usta şair Haydar Ergülen de hatıralarıyla bizi Eskişehir garındaki yolculuğuna götürüyor, bir taraftan da kente dair gözlemlerini, görüşlerini eksik etmeden.

Başkentten Anadolu'ya…

Mehmet Aycı, Ankara garının nasıl inşa edildiğini teferruatlandırırken, garın kapısında bekleşen yüzde 80'i Haymanalı taksicilere de selam gönderiyor. Başkentten Toroslar'a, Ulukışla, Pozantı ve Karkamış'a şiirlerle, "Oso" isimli arkadaşıyla, Akdeniz sıcaklığında bir anlatımla Mustafa Uçar'la vardıktan sonra, kondüktör yönü Karadeniz'e, Samsun'a çeviriyor.

Ne şanslıdır Samsun, bir tren muhabbeti olduğu için. Sıddık Akbayır sadece Samsun garını değil, o garın ünlü yolcularını da anlatıyor. Avni Dilligil, bu kitap sayesinde Dilligil'in kız kardeşi olduğunu öğrendiğim Aliye Rona, Talat Bulut gibi Yeşilçam emekçileri; şiirin üç divanı İlhan Berk, Turgut Uyar ve Hilmi Yavuz ile Orhan Gencebay, Yıldıray Çınar ve Ferhan Şensoy; sonra sol Çaltı gazetesi… Samsun garında hikaye bol. Sonra yine rotası Akdeniz'e, Adana'ya uzanan Behçet Çelik özgün yemek anlatımıyla dikkat çekiyor bu garın hikâyesine.

Doğu Anadolu hattında garlar

Yine edebiyatımızın usta bir kalemi Feridun Andaç, Erzurum'dan trenleri hareket ettirecek coşkunlukta şahane bir metinle hikayeyi kurarken, sol alt köşeden bizi İskenderun'a götürmek için sabırsızlanan Erdoğan Yener ses veriyor bu sefer.

Hayatını Diyarbekir gibi yaşayan Şeyhmus Diken'den başkası bu kadar mahir olamazdı sanırım Diyarbekir "istasyonu"nu anlatmaya. Tren yolculuğumuz şarka doğru devam ederken artık sınıra yaklaşıyoruz. Adnan Özer bizi Batman'a doğru götürüyor, kasaba garlarının bir hatıra kovanı olduğunu hatırlatarak.

Memlekete Barış Manço'nun Kurtalan Ekspres gurubuyla namını salmış Kurtalan garı ise yolculuğumuzun sonu. Enver Sezgin bizi Kurtalan'da indiriyor. İstanbul'dan başlayıp, Kurtalan'da biten memleketin her türlü ahvaline, insan manzarasına şahitlik edebileceğimiz garlar bizi bekliyor. Bu kitabı okuduktan sonra, onlara gözümüz gibi bakacağımızdan şüphemiz olmamalı.

Uğur Biryol – bianet.org (20 Nisan 2012)

Soruyu bil, kitabı al! (Kazananlar belli oldu)

Kazananların ve yedek listesinde bulunan kişilerin 23 Nisan 2012 Pazartesi günü 12:00'a kadar bilgi@edebiyathaber.net adresine, kargo bilgilerini (ad soyad, telefon ve adres) göndermeleri gerekmektedir.

"Ben sürücüyüm. Bütün yaptığım bu."

"Siz olayı planlarken veya ayrıntıları belirlerken ben dahil olmam. Bana yola çıkacağımız yeri, nereye gideceğimizi, sonrasında ne yapacağımızı, saatini söylersin.Olaya katılmam, kimseyi tanımam, silah taşımam. Sadece araba kullanırım."

"Yılın En İyi On Kitabından Biri"

-Entertainment Weekly-

Yılın En İyi Kitabı

-Washington Post-

Aşağıdaki soruya doğru yanıt veren 5 kişi James Sallis'in  "Sürücü" adlı romanını kazanıyor:

Eleştirmenlerce "Generation X" yazarları olarak tanımlanan grubun en dikkat çekici isimlerindendir. "Amerikan Sapığı" adlı kült romanın da sahibi olan yazar kimdir?

19 Nisan, saat: 12:00'a kadar haberin altında bulunan yorum kısmına, doğru yanıtı gönderenler arasında yapılacak çekilişle kazananlar belirlenecektir. 

Kazananların listesi 19 Nisan 2012 saat 12:30'da edebiyathaber.net üzerinden açıklanacak;  Facebook ve Twitter üzerinden de duyurulacaktır.

Not: Kargo bilgilerindeki isim ile yanıt veren kişinin isiminin aynı olması gerekmektedir.

edebiyathaber.net (09 Nisan 2012)

Hakan Zehirlioğlu - 09/04/2012 - 12:50

Cevap : Bret Easton Ellis

Saygılarımla

zehra karakaş - 09/04/2012 - 12:53

Bret Easton Ellis

Nur Kalyoncuoğlu - 09/04/2012 - 12:54

Bret Easton Ellis.

Ozan Köroğlu - 09/04/2012 - 12:55

Bret Easton Ellis

Özge Hakdan Öztürk - 09/04/2012 - 12:55

Bret Easton Ellis

Gizem Kara - 09/04/2012 - 12:55

Bret Easton Ellis

pelin durmus - 09/04/2012 - 12:55

Bret Easton Ellis

e.k - 09/04/2012 - 12:58

Bret Easton Ellis

Gülşah Günay - 09/04/2012 - 13:01

Bret Easton Ellis Amerikan Sapığı adlı kitabın yazarıdır.

münire özçelik aktaş - 09/04/2012 - 13:01

Bret Easton Ellis

şeyhmus iş - 09/04/2012 - 13:01

Bret Easton Ellis

Yegane Aka - 09/04/2012 - 13:04

Bret Easton Ellis

Havva Atlıhan - 09/04/2012 - 13:04

Bret Easton Ellis…

ayça oktar - 09/04/2012 - 13:06

Bret Easton Ellis

SELİN YILDIZ - 09/04/2012 - 13:06

Bret Easton Ellis

nuray çakmak - 09/04/2012 - 13:09

Bret Easton Ellis

sevil arslan - 09/04/2012 - 13:12

Bret Easton Ellis

DİLAY KARAMIK - 09/04/2012 - 13:13

Bret Easton Ellis

Melisa Ay - 09/04/2012 - 13:16

Bret Easton Ellis

İbrahim Akbal - 09/04/2012 - 13:16

cevap : Bret Easton Ellis

berrak orhan - 09/04/2012 - 13:18

Bret Easton Ellis

YASEMİN AYDIN - 09/04/2012 - 13:18

Bret Easton Ellis

Emel Tiftik - 09/04/2012 - 13:21

Cevap : Bret Easton Ellis

ercan özbay - 09/04/2012 - 13:22

Bret Easton Ellis

Deniz Coşkunırmak - 09/04/2012 - 13:26

Bret Easton Ellis

kıvanç ergun - 09/04/2012 - 13:27

Bret Easton Ellis

ÇAĞLA SARAL - 09/04/2012 - 13:27

Bret Easton Ellis

Celal Ertaş - 09/04/2012 - 13:40

Bret Easton Ellis

ayşe savaş - 09/04/2012 - 13:42

Bret Easton Ellis

Fatih Baloğlu - 09/04/2012 - 13:51

Bret Easton Ellis

Süheyla Baloğlu - 09/04/2012 - 13:51

Bret Easton Ellis

Duygu Esirger - 09/04/2012 - 13:57

Bret Easton Ellis

M.MERVE BULUT - 09/04/2012 - 14:01

Bret Easton Ellis

MERVE BACAK - 09/04/2012 - 14:09

Bret Easton Ellis…

Ayten Dönmez - 09/04/2012 - 14:10

Bret Easton Ellis

VOLKAN YERLİKAYA - 09/04/2012 - 14:10

Bret Easton Ellis

Mustafa KURTULUŞ - 09/04/2012 - 14:12

bret easton ellis

Elif Genç - 09/04/2012 - 14:12

Bret Easton Ellis

lale Celepoğlu - 09/04/2012 - 14:13

Bret Easton Ellis

Semih Ünal - 09/04/2012 - 14:17

bret easton ellis

Ömer Temizyürek - 09/04/2012 - 14:18

bret easton ellis

Oğuz Efe Ertürk - 09/04/2012 - 14:19

bret easton ellis

Sercan Zencir - 09/04/2012 - 14:20

Bret Easton Ellis

Elfiye Kudaki - 09/04/2012 - 14:21

Bret Easton Ellis

Serkan Özel - 09/04/2012 - 14:21

bret easton ellis

Sedat Özel - 09/04/2012 - 14:22

Bret Easton Ellis

Fehime YÜKSEL - 09/04/2012 - 14:22

Bret Easton ELLİS

AYŞEN ILGIN - 09/04/2012 - 14:26

Orjinal adı American Psycho olan kitabın yazarı Bret Easton Ellis

Sevil Bayrak - 09/04/2012 - 14:33

Bret Easton Ellis.

kemal nurlu - 09/04/2012 - 14:45

:Bret Easton Ellis

Gizem Sakallı - 09/04/2012 - 15:13

Bret Easton Ellis

Arzu Balçın - 09/04/2012 - 15:20

Bret Easton Ellis

Önder Yıldız - 09/04/2012 - 15:21

bret easton ellis.

Sabahat Ali - 09/04/2012 - 15:27

Bret Easton Ellis.

hakan kaygısız - 09/04/2012 - 15:40

Bret Easton Ellis

Cansu Aybey - 09/04/2012 - 15:48

Bret Easton Ellis.

cansu ilgen - 09/04/2012 - 15:56

Bret Easton Ellis.

Yasin Güneş - 09/04/2012 - 16:45

Bret Easton Ellis

Çınla Dilman - 09/04/2012 - 16:46

Bret Easton Ellis.

Damla Yalçın - 09/04/2012 - 16:47

Bret Easton Ellis

Alper EKENER - 09/04/2012 - 16:48

Bret Easton Ellis

esra köseoğlu - 09/04/2012 - 16:49

Bret Easton Ellis

Serdar TOSUN - 09/04/2012 - 16:53

Bret Easton Ellis

Salih TURA - 09/04/2012 - 16:53

Cevap : Bret Easton Ellis.

Mehtap Tuğra - 09/04/2012 - 16:53

Bret Easton Ellis

Alican Karakaya - 09/04/2012 - 16:55

Bret Easton Ellis

Yasemin Tokmak - 09/04/2012 - 16:57

Bret Easton Ellis

şevket karakaya - 09/04/2012 - 16:58

Bret Easton Ellis

Taylan Özgür TAŞ - 09/04/2012 - 17:00

Bret Easton Ellis

Emine Kılıç - 09/04/2012 - 17:04

Bret Easton Ellis

Taha Mutlu - 09/04/2012 - 17:10

Bret Easton Ellis

cemre kavi - 09/04/2012 - 17:17

Bret Easton Ellis

esra önder - 09/04/2012 - 17:29

Bret Easton Ellis

Gizem Acder - 09/04/2012 - 17:29

Bret Easton Ellis

Mustafa Çetin - 09/04/2012 - 17:30

bret easton ellis

Sena Nur ASLAN - 09/04/2012 - 17:31

Bret Easton Ellis

Duygu Keskin - 09/04/2012 - 17:52

Bret Easton Ellis

ogül büber - 09/04/2012 - 18:18

Bret Easton Ellis

fatih bayraktar - 09/04/2012 - 18:39

Bret Easton Ellis

Deniz KARADURMUŞ - 09/04/2012 - 18:40

Bret Easton Ellis.

ECEM TAŞDEMİR - 09/04/2012 - 18:41

Bret Easton Ellis

İSMAİL ŞEN - 09/04/2012 - 18:41

BRET EASTON ELLİS

özge deniz - 09/04/2012 - 19:02

Bret Easton Ellis / teşekkürler

Türker Şirin - 09/04/2012 - 19:09

Bret Easton Ellis

Burak Furkan Mermer - 09/04/2012 - 19:21

Bret Easton Ellis

Beyza Ağvaz - 09/04/2012 - 19:28

Cevap veriyorum: Bret Easton Ellis :)

Meryem Ceylan - 09/04/2012 - 19:33

BRET EASTON ELLİS

H.YAKUP ÖZELR - 09/04/2012 - 19:34

Bret Easton Ellis

yunus demir - 09/04/2012 - 19:42

Bret easton ellis

gamze haseki - 09/04/2012 - 19:50

cvp:Bret Easton Ellis

Gürkan Karanlık - 09/04/2012 - 20:01

Bret Easton Ellis

Fahir Dediler - 09/04/2012 - 20:29

Bret Easton Ellis

amber güneysel - 09/04/2012 - 20:29

Bret Easton Ellis

ruveyda alacahan - 09/04/2012 - 20:29

Bret Easton Ellis

hafize mutlu - 09/04/2012 - 20:30

Bret Easton Ellis’dir.

Serpil Kaya - 09/04/2012 - 20:31

Bret Easton Ellis.

Fatih AKTAŞ - 09/04/2012 - 20:33

Bret Easton Ellis

Esra Ertuğrul Arslan - 09/04/2012 - 20:34

Bret Easton Ellis

Cansu Obiz - 09/04/2012 - 20:36

Bret Easton Ellis.

Melike ERCAN - 09/04/2012 - 20:38

Bret Easton Ellis

Hamit Can Kaya - 09/04/2012 - 20:41

Bret Easton Ellis

esin hamamcı - 09/04/2012 - 20:43

Bret Easton Ellis

nurgul sensoz - 09/04/2012 - 20:44

Bret Easton Ellis

Özgür Taş - 09/04/2012 - 20:44

Bret Easton Ellis

meltem demir - 09/04/2012 - 20:47

Bret Easton Ellis

Hafize İnan - 09/04/2012 - 21:06

Bret Easton Ellis

MURAT USTA - 09/04/2012 - 21:07

Bret Easton Ellis

Fulya Gürbüz - 09/04/2012 - 21:07

Bret Easton Ellis

EMİNE USTA - 09/04/2012 - 21:11

Bret Easton Ellis

duygu aydaş - 09/04/2012 - 21:14

Bret Easton Ellis

Mevlüt Uzunöner - 09/04/2012 - 21:19

Bret Easton Ellis

Bahar Şahin - 09/04/2012 - 21:35

Bret Easton Ellis

Mehmet Can Dayan - 09/04/2012 - 21:38

Bret Easton Ellis

Orhan Arda EROL - 09/04/2012 - 21:54

Bret Easton Ellis

Emrah YILDIRIM - 09/04/2012 - 21:56

bret easton ellis

SOLMAZ ZİYLAN - 09/04/2012 - 22:11

cevap : Bret Easton Ellis

ilknur yurtbaşı - 09/04/2012 - 22:33

Bret Easton Ellis

Anjelika Diçko - 09/04/2012 - 22:46

Cevabım: Bret Easton Ellis

didem atinel - 09/04/2012 - 23:05

Bret Easton Ellis

arzu deniz durdağ - 09/04/2012 - 23:06

bret easton ellis

serda aşık - 09/04/2012 - 23:07

bret easton ellis

Mert Kalın - 09/04/2012 - 23:12

Bret Easton Ellis

Arif Kırmızı - 09/04/2012 - 23:30

Bret Easton Ellis.İtiraf ediyorum cevabı bilmiyordum,üstteki arkadaşlardan kopya çektim :)

Melda Aslı - 09/04/2012 - 23:57

Bret Easton Ellis

Hülya Atinel - 09/04/2012 - 23:59

Bret Easton Ellis

Etem KOÇAK - 10/04/2012 - 01:53

Bret Easton Ellis

Neslihan İmamoğlu - 10/04/2012 - 12:11

Bret Easton Ellis

Ümit Aykut AKTAŞ - 10/04/2012 - 12:13

“Bret Easton Ellis”

Yaprak Kocatepe - 10/04/2012 - 12:27

Yazarımız Bret Easton Ellis! :)

Tayfun Ak - 10/04/2012 - 14:15

Bret Easton Ellis

Hasret Örnek - 10/04/2012 - 17:33

Bret Easton Ellis

can arslan - 10/04/2012 - 18:26

Bret Easton Ellis

mehmet ali erkan - 10/04/2012 - 18:26

Bret Easton Ellis

Gamze Uysal - 10/04/2012 - 18:28

Bret Easton Ellis

Fatma Aykanat - 10/04/2012 - 18:29

Bret Easton Ellis

Elçin Kandilci - 10/04/2012 - 18:29

Bret Easton Ellis

Sultan Çelik - 10/04/2012 - 18:31

Bret Easton Ellis

Merve Mumcu - 10/04/2012 - 18:35

Bret Easton Ellis

dilara mermi - 10/04/2012 - 18:39

Bret Easton Ellis

Safak tarhan - 10/04/2012 - 18:44

Bret Easton Ellis

veysel kobya - 10/04/2012 - 18:56

Bret Easton Ellis

zeynep edalı - 10/04/2012 - 19:29

Bret Easton Ellis

Necmiye Genç - 10/04/2012 - 19:47

BRET EASTON ELLIS

Didem Dönmez - 10/04/2012 - 20:46

yazar : Bret Easton Ellis…

KADİR YILDIZ - 10/04/2012 - 21:42

Bret Easton Ellis

Emre Ağvaz - 10/04/2012 - 22:03

Bret Easton Ellis ;)

Burçin Çelik - 10/04/2012 - 22:14

Bret Easton Ellis

nazlı kökyay - 10/04/2012 - 22:35

Bret Easton Ellis

Mert Şulam - 10/04/2012 - 23:50

Bret Easton Ellis

Ferhat topazik - 10/04/2012 - 23:58

Bret Easton Ellis

zülküf durmaz - 11/04/2012 - 11:21

Bret Easton Ellis

Mert KİP - 11/04/2012 - 11:22

Yazar: Bret Easton Ellis / Türkçeye çeviren: Fatih Özgüven

reyhan kara - 11/04/2012 - 11:23

Bret Easton Ellis

Merve Uzun - 11/04/2012 - 11:29

Bret Easton Ellis

Alican Koçsan - 11/04/2012 - 12:11

Bret Easton Ellis

Emel Elçi - 11/04/2012 - 12:14

Bret Easton Ellis

Gülbahar SÜMER - 11/04/2012 - 12:40

Bret Easton Ellis

cansu ertuğrul - 11/04/2012 - 14:13

Bret Easton Ellis

Elif Keleş - 11/04/2012 - 17:03

Bret Easton Ellis

Selin Arapkirli - 11/04/2012 - 19:51

Bret Easton Ellis…

SENANUR HIZAL - 11/04/2012 - 19:52

Bret Easton Ellis

seda kahraman - 11/04/2012 - 19:52

Bret Easton Ellis

kamer oğur - 11/04/2012 - 19:52

Bret Easton Ellis!!!

sema boyacı - 11/04/2012 - 19:53

Bret Easton Ellis.

Mehmet Çağrı Uluğer - 11/04/2012 - 19:53

Bret Easton Ellis

nazlı doğan - 11/04/2012 - 19:53

bret easton ellis

Pelin Sezer - 11/04/2012 - 19:54

Bret Easton Ellis

elif aslan - 11/04/2012 - 19:54

Bret Easton Ellis

Dilek Ates - 11/04/2012 - 20:03

Bret Easton Ellis :)

Burak ERTAŞ - 11/04/2012 - 20:08

Bret Easton Ellis

Burcu Ekici - 11/04/2012 - 20:35

Bret Easton Ellis

gokhan kuncan - 11/04/2012 - 20:49

Bret Easton Ellis

buse gamze demirkıran - 11/04/2012 - 22:38

Bret Easton Ellis

Murat Sürel - 11/04/2012 - 23:28

Bret Easton Ellis

Ömer Sarıca - 12/04/2012 - 00:18

Bret Easton Ellis

Buğçe Baybaş - 12/04/2012 - 02:32

Bret Easton Ellis

Can Yıldırım - 12/04/2012 - 12:06

Bret Easton Ellis

İbrahim Doğan - 12/04/2012 - 12:08

Bret Easton Ellis…

Burak Malkoç - 12/04/2012 - 12:09

Bret Easton Ellis

Şevket Çanak - 12/04/2012 - 12:09

Bret Easton Ellis

MİKAİL PEHLİVAN - 12/04/2012 - 12:12

Bret Easton Ellis.

Aylin Arslan - 12/04/2012 - 14:05

Bret Easton Ellis

Mete Güner - 12/04/2012 - 16:03

Bret Easton Ellis

Gamze Pınar - 12/04/2012 - 17:11

Cevap : Bret Easton Ellis

Fehiman Neşe - 12/04/2012 - 17:27

Bret Easton Ellis

İrem Neşe - 12/04/2012 - 17:29

Cevabım:Bret Easton Ellis

Aslı Asil - 12/04/2012 - 17:37

Bret Easton Ellis

nur - 12/04/2012 - 20:59

Bret Easton Ellis

Bahar Yavcan - 12/04/2012 - 21:01

Bret Easton Ellis

Pınar Coşar - 12/04/2012 - 21:02

Bret Easton Ellis

NAZMİ ŞURGUN - 12/04/2012 - 21:02

Bret Easton Ellis.

Pınar Bekar - 12/04/2012 - 21:04

Bret Easton Ellis

sinem şimşek - 12/04/2012 - 21:07

Bret Easton Ellis

Zeynep Ashinov - 12/04/2012 - 21:14

Bret Easton Ellis

cansu cangir - 12/04/2012 - 21:15

Bret Easton Ellis

aysegul aygun - 12/04/2012 - 21:16

bret easton ellis

kübra yiğit - 12/04/2012 - 21:51

Bret Easton Ellis :)

Duygu Durdağ - 12/04/2012 - 22:13

Bret Easton Ellis

Mustafa GENÇ - 12/04/2012 - 22:15

Bret Easton Ellis

İbrahim Durdağ - 12/04/2012 - 22:19

Bret Easton Ellis

nurcan akın - 12/04/2012 - 22:27

Bret Easton Ellis

Taylan Kazak - 12/04/2012 - 22:29

bret easton ellis

Gizem Köktürk - 12/04/2012 - 23:34

Cevap: Bret Easton Ellis

esra şahin - 13/04/2012 - 17:00

Bret Easton Ellis

NEŞE KAYABAŞI - 13/04/2012 - 17:03

Bret Easton Ellis’dir.

Fatma Soykara - 13/04/2012 - 18:25

Bret Easton Ellis.

Mukaddes Erdoğdu - 13/04/2012 - 19:41

Bret Easton Ellis

Merve Tağ - 13/04/2012 - 19:41

Bret Easton Ellis.

Serkan Murat KIRIKCI - 13/04/2012 - 19:41

Bret Easton Ellis

Etem Sayiner - 13/04/2012 - 19:43

Bret Easton Ellis

Merve Kaya - 13/04/2012 - 19:52

Bret Easton Ellis

seniha guler - 13/04/2012 - 19:57

Bret Easton Ellis

özden BİBEROĞLU - 13/04/2012 - 23:04

Bret Easton Ellis…

nihal can - 14/04/2012 - 13:14

Bret Easton Ellis

Sinem Şanlı - 14/04/2012 - 23:26

Bret Easton Ellis

EYLÜL BAŞKURT - 14/04/2012 - 23:26

Bret Easton Ellis

arzu bayrak öztürk - 14/04/2012 - 23:26

Bret Easton Ellis

Şule Demirci - 14/04/2012 - 23:30

Bret Easton Ellis

BUSENUR GÜNAY - 14/04/2012 - 23:32

Bret Easton Ellis

Burcu Aylin Pektas - 14/04/2012 - 23:41

Bret Easton Ellis

Emre Gülsu - 14/04/2012 - 23:41

Bret Easton Ellis

meltem kırıkçı - 14/04/2012 - 23:58

Bret Easton Ellis

GÜNAY AKER - 14/04/2012 - 23:59

Bret Easton Ellis

Merve Duygulu - 15/04/2012 - 08:29

Bret Easton Ellis

nehir çavuşoğlu - 15/04/2012 - 19:10

Bret Easton Ellis

meltem sainkaplan - 15/04/2012 - 22:37

Breat Easton ELLİS

Ayça Diker - 16/04/2012 - 13:28

Bret Easton Ellis

Teşekkürler
alkolvekafein.blogspot.com

ALPER SANLI - 16/04/2012 - 13:29

Bret Easton Ellis

mithat can met - 16/04/2012 - 13:29

Bret Easton Ellis

Şafak Önder - 16/04/2012 - 13:30

Bret Easton Ellis

Yıldız Sekban - 16/04/2012 - 13:32

Bret Easton Ellis

burcu ceyhan - 16/04/2012 - 13:33

Bret Easton Ellis

Neşe Arslan - 16/04/2012 - 13:34

Bret Easton Ellis

MİNE ÖZÇELİK - 16/04/2012 - 13:34

Bret Easton Ellis

Doğan Ataş - 16/04/2012 - 13:35

Bret Easton Ellis

Sule ayar - 16/04/2012 - 13:35

Bret Easton Ellis

Sevim Özdemir - 16/04/2012 - 13:41

Cevap : Bret Easton Ellis

ufuk yalçın - 16/04/2012 - 13:47

Bret Easton Ellis

Tankut Yıldız - 16/04/2012 - 13:52

Bret Easton Ellis

Nur Üstündağ - 16/04/2012 - 13:53

Bret Easton Ellis

Sergen Çetinkaya - 16/04/2012 - 13:57

Bret Easton Ellis

Tolga Uyan - 16/04/2012 - 13:59

Bret Easton Ellis

rukiye altan - 16/04/2012 - 14:19

Tabi ki Bret Easton Ellis!

Eda Gökçen - 16/04/2012 - 14:33

Bret Easton Ellis

Simge Çalışkan - 16/04/2012 - 14:45

Bret Easton Ellis

aysel yaman - 16/04/2012 - 15:48

Bret easton ellis

özgür kahraman - 16/04/2012 - 15:51

Bret Easton Ellis

Meltem ARCA - 16/04/2012 - 17:06

Bret Easton Ellis

TAHSİN GÖRMÜŞ - 16/04/2012 - 18:21

Bret Easton Ellis

melike ersavas - 16/04/2012 - 18:24

Bret Easton Ellis

Emel Akkeçili Avcı - 16/04/2012 - 18:41

Bret Easton Ellis

zahide çalışkan - 16/04/2012 - 19:06

Bret Easton Ellis

Betül Cemre Yeysikan - 16/04/2012 - 19:14

Bret Easton Ellis

Ömer Faruk Çetin - 16/04/2012 - 19:18

Cevâb: Bret Easton Ellis

suzan doğan - 16/04/2012 - 19:24

Cevap : Bret Easton Ellis

Yasemin Türker - 16/04/2012 - 19:41

Bret Easton Ellis

merve açan - 16/04/2012 - 20:23

Bret Easton ELLIS

Ömer Ongun - 17/04/2012 - 12:20

Bret Easton Ellis

AYTEN BEKİROĞLU - 17/04/2012 - 12:21

Bret Easton Ellis

Muhammet Dediler - 17/04/2012 - 12:22

Bret Easton Ellis

nur pembeci - 17/04/2012 - 12:24

Bret Easton Ellis

zeynep zurnacı - 17/04/2012 - 12:37

Bret Easton Ellis

fatma karadaş - 17/04/2012 - 17:36

Bret Easton Ellis

cyrstalll - 17/04/2012 - 17:36

Bret Easton Ellis

Cansu SERTÇETİN - 17/04/2012 - 17:37

Bret Easton Ellis

vahit - 17/04/2012 - 17:39

bret easton ellis

Selvi Körel - 17/04/2012 - 17:42

Bret Easton Ellis

Cemile Kaya - 17/04/2012 - 23:02

Bret Easten Ellis

Ceren Yıldız - 18/04/2012 - 11:00

Yanıt: Bret Easton Ellis

Güzel Kurşun - 18/04/2012 - 11:00

Bret Easton Elles

Erhan Kıvanç - 18/04/2012 - 11:00

Bret Easton Ellis.

Ceylan DAĞIDIR - 18/04/2012 - 11:01

Bret Easton Ellis

özge ergun - 18/04/2012 - 11:03

Bret Easton Ellis

emine yılmaz - 18/04/2012 - 11:05

Bret Easton Ellis

Nurcan Kandemir - 18/04/2012 - 11:05

Bret Easton Ellis

ÖZGE ÇEVİK - 18/04/2012 - 11:06

Bret Easton Ellis

LALE BOLLUKCU ÖZKER - 18/04/2012 - 11:31

BRET EASTON ELLİS

FATİH ÖZKER - 18/04/2012 - 11:33

BRET EASTON ELLİS

BİLGE DURMUŞ - 18/04/2012 - 11:35

BRET EASTON ELLİS

Emre Albayrak - 18/04/2012 - 11:35

Bret Easton Ellis

ABDULLAH ÇİFTÇİ - 18/04/2012 - 11:37

Bret Easton Ellis

Göksu Koç - 18/04/2012 - 12:21

Bret Easton Ellis.

AYŞEGÜL POYRAZ - 18/04/2012 - 12:27

Bret Easton Ellis

ülkü hicret - 18/04/2012 - 13:36

Bret Easton Ellis

Nilüfer Koçyiğit - 18/04/2012 - 16:06

Cevap: Breat Easton Ellis

Denizhan Ziya Öztan - 18/04/2012 - 19:20

Bret Easton Ellis

DERYA BARUT - 18/04/2012 - 19:35

BRET EASTON ELLIS

Anıl Akdağ - 18/04/2012 - 20:05

Bret Easton Ellis

Tülay Tümen - 18/04/2012 - 20:08

Bret Easton Ellis

Berkan Fidan - 18/04/2012 - 20:11

Bret Easton Ellis

Ersan Erçelik - 18/04/2012 - 20:15

Yanıt: Bret Easton Ellis.

selvin dip - 18/04/2012 - 20:16

Bret Easton Ellis

Ayhan özen - 18/04/2012 - 20:16

Bret Easton Ellis

aslı üstün - 18/04/2012 - 20:17

cvp.Bret Easton Ellis

aysegul kayaoglu - 18/04/2012 - 20:17

Bret Easton Ellis

Havva Vatansever - 18/04/2012 - 20:19

Bret Easton Ellis

Necla Aytuna - 18/04/2012 - 20:51

Bret Easton Ellis

selver güler - 18/04/2012 - 20:55

Bret Easton Ellis

FATMA BİRAY ÖZDAL - 19/04/2012 - 00:31

Bret Easton Ellis

özlem dağtekin - 19/04/2012 - 01:33

Bret Easton Ellis…..

YILDIZ ÖNDER - 19/04/2012 - 01:38

Bret Easton Ellis

Sevim Noyaner - 19/04/2012 - 01:39

Bret Easton Ellis

Neslihan Dağtekin - 19/04/2012 - 01:42

Bret Easton Ellis

Cansu Obiz - 19/04/2012 - 09:36

Bret Easton Ellis

Gülsüm Kıldan - 19/04/2012 - 09:58

Bret Easton ELLIS

Bülent Tellan - 19/04/2012 - 10:16

Cevap “Bret Easton Ellis” olacak.

bilal yüksektepe - 19/04/2012 - 10:27

bret easton ellis

AYŞEGÜL YALNIZ - 19/04/2012 - 10:29

“BRET EASTON ELLIS”!

KAHRAMAN KARAMELEK - 19/04/2012 - 10:37

BRET EASTON ELLIS

Fatih ÖĞÜT - 19/04/2012 - 11:13

Bret Easton Ellis

ahmet fazlı - 19/04/2012 - 11:26

Bret Easton Ellis

Fulya Öztürk - 19/04/2012 - 11:28

Bret Easton Ellis

Onurhan GÜNER - 19/04/2012 - 11:43

bret easton ellis

Gülten Okay - 19/04/2012 - 11:59

Bret Easton Ellis

Mülayim Coşkun - 19/04/2012 - 14:56

Google ciler sizi …

Roni Margulies, Poetry Parnassus şiir festivaline davet edildi

204 şairi biraraya getiren Poetry Parnassus şiir festivali dünya tarihindeki en büyük şair buluşması olacak. Türkiye’den çağırılan isim ise Roni Margulies.

Olimpiyat Oyunları’na evsahipliği yapmaya hazırlanan İngiltere'nin başkenti Londra, Antik Yunan’daki Olimpiyat Oyunları'nda düzenlenen şiir okumalarından esinlenerek bir hafta süreli Poetry Parnassus adlı bir şiir festivali düzenliyor. Festivale Türkiye'den Roni Margulies katılacak.

İrlanda’dan Nobel’li Seamus Heaney’den, Kim Jong-il’in sürgüne gönderilmiş saray şairi Jang Jin Seong’a kadar dünyanın dört bir yanından yüzlerce şair, Antik Olimpiyat Oyunları’nın şiirsel atmosferini yeniden canlandırmak için 26 haziran- 1 temmuz arasında Thames Nehri kıyılarında biraraya gelecek.

Dünyanın en büyük sanat komplekslerinden biri olarak kabul edilen Southbank Centre’ın misafir sanatçısı Simon Armitage ve sanat direktörü Jude Kelly tarafından düzenlenen festivalde, Olimpiyat Oyunları’na katılan 204 ülkeden şairlerin eserlerini sunması öngörülüyor. Her ülkeden şairler adına başvurular yapılıyor ve Armitage’ın da dâhil olduğu bir panel her ülkeden hangi şairin katılacağına karar veriyor. Kazakistanlı 24 yaşındaki Akerke Mussabekova’dan Lüksemburglu 83 yaşındaki Anise Koltz’a kadar 140 ülkenin şairleri etkinliğe katılacaklarını açıkladı. Festival komitesi, geri kalan 64 ülkeden katılacak şairleri belirlemek için çalışmalarını sürdürüyor.

Demokratik şiir sanatı

50’yi aşkın dilde şiirlerin okunacağı etkinliğin aynı zamanda dünya tarihindeki en büyük şair buluşması olacağı düşünülüyor. Şiir okumalarını dinlemek üzere toplanan kalabalığa ise helikopterden 100 bin şiir metni atılacak. Kültürel Olimpiyatlar kapsamında düzenlenen Poetry Parnassus, etkinlikte okunan şiirlerden oluşan The World Record adlı bir de antoloji hazırlayacak.

Simon Armitage,“Poetry Parnassus, aslında benim Southbank Centre’a sunduğum öneriler arasında yer alıyordu. Gözlerini devirip reddedeceklerini sanıyordum ama ‘Hadi yapalım’ dediler” dedi. Armitage, “Bu da bizim Olimpiyat oyunumuz. Rekabetçi değil ve Antik Yunan’daki demokratik şiir sanatını kutlamak için biraraya geleceğiz” dedi. Birleşik Krallık’ı temsilen festivale katılacak olan Jo Shapcott ise “Ben aslında Britanya adına bayrağı benim taşımamı istemeyeceklerinden emindim. Şiirlerimin büyük çoğunluğu İngiliz olmanın ne demek olduğunu, İngiliz kimliğinin yapısını sorgular ve son derece rahatsız edicidir. Dünyanın her tarafından 200’ü aşkın şairin katılacağı etkinlikte, tartışmalarımızın da kültürel kimlikler etrafında şekilleneceğini düşünüyorum” dedi.

Roni Marguiles, "Belli ki ciddi bir organizasyon. 204 ülkeden şairleri davet ediyorlar. Bana teklif getirdiler. Ben de sordum 'Nerden buldunuz beni' diye. 2008’de Rotterdam’da düzenlenen Poetry International Rotterdam Festival’a katılmıştım. O festivali düzenleyenlerden biri Poetry Parnassus’u organize edenler arasında. Benden altı şiir istediler, bir de söyleşi soruları gönderdiler. Ben en başta beylik sorular olur diye düşünmüştüm, ama sorulara bakınca anladım ki Türkiye’yi bilen birileri göndermiş. Gönderdiğim altı şiir arasından Terlik şiirimi de antolojiye seçtiler."

TERLİK

Yaşlı bir kadın beliriverdi bir gün
metro istasyonunun girişinde
birkaç ay önce.
Dileniyordu.

Yırtık, ama bembeyazdı giysileri.
Babaannemi anımsattı bana:
korku dolu gözlerini,
son günlerini.

Adet edindim her geçtiğimde
‘Günaydın’ demeyi, ya ekmek
ya para vermeyi.
Tek kelime etmedi.

Bir şeyler diyecek oldum geçende,
baktı, belliydi ama anlamadığı.
Verdiklerimi aldı,
kafasını çevirdi.

Dün geçtiğimde yerinde yoktu.
Tek bir terlik gördüm yerde.
Soluk pembe, pullu,
sol kenarında

kan kırmızı plastik bir kalp.
Küçücük, pırıl pırıl.
Her an sanki
atacakmış gibiydi.

edebiyathaber.net, Taraf, t24.com.tr(19 Nisan 2012)

Gaye Dinçel, “Yayınevlerinin zamanla internet pazarlamasının önemini daha iyi anlayacaklarını düşünüyorum!”

Son günlerde edebiyata katkısıyla adından sıkça söz edilen okuryatar.com‘un editörü Gaye Dinçel’le söyleştik: 

okuryatar ne zaman ve ne amaçla kuruldu?
okuryatar, bir kitap inceleme topluluğu olarak kuruldu ve 9 Şubat 2011 tarihinde yayına başladı. Kısaca okuryatarların toplandığı bir kitap bloğuyuz. Bir yılı aşkın süredir düzenli olarak yayınlanan yazılarımızla karşınızdayız.
okuryatar ne demek?
Kitap okumadan uyuyamayan kimse demek. Bu sözcük, Hakan Yaman’ın Kelimenü  adlı kitabında yer alıyor.
okuryatar’da yazmak isteyenler size nasıl ulaşabilir?
editor@okuryatar.com adresinden bize ulaşabilirler. Ara sıra, örneğin ayda bir ya da düzenli olarak bize yazılarınızı yollayabilirler: “Düzenli olarak yazabilirim” diyenlerden iki haftada bir yazı bekliyoruz. Tabii öncelikle ilk yazıyı inceleyip yayınlamaya karar verirsek yazarı okuryatar oluyor.

İnternette edebiyat dergiciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Basılı dergilerin durumu malum, internette yayınlanan dergiler çok daha revaçta gördüğüm kadarıyla. okuryatar gibi birlikte yazmak isteyenlerin buluştuğu site ve blogların artacağına inanıyorum.
Sizce yayınevleri, edebiyat haber sitelerine/bloglarına yeterince önem veriyor mu?
Henüz yeterince önem vermediklerini düşünüyorum. Ancak bir yıl öncesine göre hızlı bir ilerleme var. Bazı yayınevleri kendi bloglarını açtılar, bazıları da blog yazarlarına kitap gönderip tanıtılması konusunda uğraş veriyorlar. Zamanla internet pazarlamasının önemini daha iyi anlayacaklarını düşünüyorum.
Söyleşiyi gerçekleştiren: Emrah Polat – edebiyathaber.net (19 Nisan 2012)

Tolkien ve Dickens’tan ortak kitap

Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi'nin yazarı JRR Tolkien ile ünlü İngiliz yazar Charles Dickens'in torunları iki fantezi çocuk kitabı için iş birliği yapmaya karar verdi.

JRR Tolkien'in en büyük torunu şair Michael Tolkien, büyükbabasının küçükken kendisine okuduğu hikayelerden esinlenerek iki roman yazmayı planlıyor.

Charles Dickens'ın torununun torunu Gerald Dickens Tolkien'in yazdığı kitapların sesli versiyonlarını okuyacak.

Kitapların her iki formunun da gelecek yıl yayınlanması planlanıyor.

Yayımcı Thames River Press, ''Wish'' (dilek) isimli ilk kitabın Florence Bone tarafından 1923 yılında yazılmış olan ''Gül renkli dilek'' adlı hikayeden esinlendiğini söyledi.

Michael Tolkien hikayeyi 1940'lı ve 50'li yıllarda henüz bir çocukken öğrenmiş ve daha sonra kendi çocuklarına da anlatmış.

Tolkien şu sıralar unutulmakta olan hikayeyi bugünün çocukları ile de paylaşmak istediğini söyledi.

''Rainbow'' (gökkuşağı) ismi ile yayınlanacak olan ikinci kitap ise yine Florence Bone'un 1910 yılında yayınladığı ''Gökkuşağı'nın öteki tarafı'' adlı romandan esinlenecek.

Gerald Dickens ''Bunlar devri geçmeyen hikayeler ve umarım gelecek yıllarda da çocuklar bunlardan zevk almaya devam ederler'' dedi.

edebiyathaber.net (19 Nisan 2012) Kaynak:bbc.co.uk

Yitirilen kitaplar, kaybolan tarih

Mısır Ulusal Arşivi'nin zemin katındaki solgun odada bulunan sivil giyimli güvenlik görevlisi, fotoğraf makineme kuşkuyla bakıyor. Önündeki masada büyük, siyah bir tabanca duruyor.

Rehberimle kısa bir tartışmaya girip amirlerine çeşitli telefonlar ettikten sonra, isteksizce, içeri girmeme izin veriyor. Yan odaya alınıyorum. Burada küme küme gazeteler arasında yüzlerine maske, ellerine eldiven takmış, üzerlerine beyaz laboratuvar önlüğü giymiş kadın ve erkekler yoğun şekilde çalışıyor.

Burası bir hastanedeki ameliyathaneyle gazete matbaası arasında bir karışım. Havada yanmış kağıt kokusu var. Bu küçük odada, ülkenin en eski araştırma enstitüsü olan ve Aralık ayında Kahire'nin merkezinde göstericilerle ordu arasında patlak veren çatışmalar sırasında yangın bombası atılan Mısır Enstitüsü'nde tahrip olan antik kitapları ve yazmaların kurtarılabilmesi için hummalı bir çalışma yürütülüyor.

1798'de Napolyon Bonapart tarafından, Fransa'nın Mısır seferi sırasında kurulan enstitü, Avrupa dışındaki en eski sanat ve bilim akademilerinden biriydi. Enstitünün en önemli çalışması olan ve Mısır uygarlığını, doğasını ve o dönemin yaşamını anlatan, 1809 yılından kalma, 23 ciltlik La Description de l'Égypte'in ortaya çıkarılmasına da Napolyon öncülük etmişti. Kitapların yazılması ve hazırlanmasında 150'yi aşkın Fransız bilim adamı çalışmıştı.

Son yangında bu kitapların ilk baskısının bir kısmı zarar gördü.

Ender kitaplar, el yazmaları, haritalar

Enstitüde 200 binden fazla, 1500 yıllarına dek uzanan gayet ender başvuru kitapları ve ciltli el yazmaları bulunuyordu. Bu kitaplar, Arapça, Fransızca, İngilizce, Almanya ve Rusça dillerindeydi.

Enstitü koleksiyonu arasında el yazısıyla yazılmış mektuplar, seyahatnameler ve on binlerce harita bulunuyordu. Bu haritalar arasında da 1752'den kalma, Yukarı ve Aşağı Mısır'a ait bir atlas ile 1842'den kalma Mısır ve Etiyopya'ya ait bir Alman atlası yer alıyor.

Ulusal Arşiv'de çalışanlar, yangının söndürülmesi sırasında hortumla sıkılan suların ıslattığı kitapları, sayfalardaki nemliliği yavaşça alması için birkaç kat gazeteyle sarıyorlar. Gazetelerle paketlenen kitaplar daha sonra vakumlanmış torbalara yerleştiriliyor.

Ötedeki koridora yığın yığın bu naylon paketler dizilmiş. Her bir paket her üç günde bir yeniden açılıyor, kontrol ediliyor, yeniden paketleniyor. Haftalarca süren çileli bir süreç bu. Arşiv bölümünde yalnızca dört vakum makinesi var; görevliler işi bitirebilmek için gecenin geç vakitlerine kadar çalışıyorlar.

Oda kararmış, kömürleşmiş kitap ve kağıt yığınlarıyla dolu. Nereye gitseniz kağıt parçaları görüyorsunuz yerlerde. Artık kurtarılamayacak haldeki tarih parçaları bunlar…

Odada parmaklarımın ucuna basarak dikkatle dolaşıyorum. Üzerine bastığım kağıt parçalarının yüzlerce yıllık eserler olduğunun gayet iyi farkındayım.

Köşede biri, büyük bir el yazmasının sayfalarını düz kağıtların üzerine seriyor kat kat. Kağıtları kaldırınca köşeleri dağılıveriyor, parçalar ufalanıp yere dökülüyor.

Adeta yavaş yavaş siliniyor tarih …

Görülmemiş felâket

Ulusal Arşiv'de, kitap restorasyonu bölümünün başı olan Mona Muhammed Abdo'yla konuşuyorum. Işıltılı gözleri olan, yeşil-mavi başörtülü bir kadın Mona. Yaptığı işe bir ara veriyor, beni gezdirmek için. "Bir felâket bu!" diyor ve sürdürüyor:

"İlk defa bu boyutlarda birşey üzerinde çalışıyorum. İlk birkaç gün 30 kamyon kitap getirildi. Koyacak yerimiz yoktu. Dolayısıyla başlangıçta küflenmesinler diye, doğal yöntemlerle kurutmak zorunda kaldık. Bahçede yerlere ya da binanın çatısına yaydık kitapların yapraklarını, kurusun diye. Bazı kitapları açtığımızda, hala için için yanıyorlardı."

Bu antik eserlerin kurtarılması çalışmalarına yardımcı olanların çoğu uzmanlar değil; gönüllü olan sıradan Mısırlılar. Son derece güzel yüzlü, uçuk pembe başörtülü, topuklarına kadar inen açık mavi elbiseli, 24 yaşındaki eczacı Büşra, sardığı kağıtlardan başını kaldırıp bana gülümsüyor. "Bu bizim mirasımız, kültürümüz. Çok önemli birşey. Gelip buraya yardımcı olmam şarttı." diyor.

Yolun aşağısında, haftalar sonra bile, hala enstitünün enkazı altında kalmış kitaplar olduğunu görüyorum. Binanın kendisinin yıkılma tehlikesi altında olduğu söyleniyor. Son kat yıkılmış bile.

Ve birçok kitap da öylece, yokolup gitmiş…

(19 Nisan 2012)

Sara Hashash  -  (Bu yazı 21 Ocak 2012 tarihinde bbc.co.uk sitesinde yayımlanmıştır.)

Garip akımının 70. yılında Orhan Veli

Orhan Veli Kanık, kurucusu olduğu 'Garip' akımının 70. yılında anılacak.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü 21 Nisan Cumartesi günü saat 14.00'te Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecek programda, 'Garip' akımının geçen 70 yılda Türk edebiyatına getirdiği yenilikler, serbest şiir anlayışı ve bu akımın sonraki dönemlere etkileri etraflıca tartışılacak.

Program Orhan Veli'nin fotoğraf, karikatür ve eser örneklerinden oluşan serginin açılışıyla başlayacak, daha sonra şairin hayatını anlatan belgesel film gösterilecek. Program kapsamında gerçekleşek açıkoturumun başkanlığını Prof. Dr. Haluk Oral yapacak, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz ve Orhan Veli Şiir Evi'nin kurucusu Şeref Özsoy konuşmacı olarak katılacak. Program sonunda Orhan Veli'nin sesinden şiirleri derleyen CD ve 'Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti' adlı kitap hediye edilecek.

Garip ya da Birinci Yeni, Orhan VeliOktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday'ın öncülüğünü yaptığı şiir akımının adıdır. Türk şiirinde o güne kadar yer etmiş kalıp ve anlayışlardan kurtulmak gerektiğini savunur ve biçimciliğe, duygusallığa karşı çıkıp, söyleyiş güzelliğini esas alır. 1941'de Orhan Veli, M. Cevdet Anday ve Oktay Rifat üçlüsü, şiirde var olan aşırı duygusallığa, şairaneliğe, basmakalıp söyleyişe başkaldıran şiirlerini Garip adıyla bir kitapta topladılar. Kitaba koyulan Garip adı zamanla hem üç şairi yansıtan bir kimlik kazandı hem de Türk şiirinde yeni başlayan akımı yansıttı.

Şiirde her türlü kurala ve önceden belirlenmiş kalıplara karşı çıkıp kuralsızlığı kural edindiler. Şiirin ölçüuyak ve dörtlükle ilgisiz olduğunu, özgür yazılması gerektiğini savundular ve şiirin konularını genişlettiler. O güne kadar "seçkin" bir tür sayılan şiirin her konuda yazılabileceğini savundular.Konuşma dilini şiire dahil ettiler; "nasır" gibi bayağı bir sözcüğün de şiirde kullanılabileceğini gösterdiler. Halk deyişlerini şiire aktardılar. Bütün bu aykırı özellikleriyle şiir gibi görünmeyen ve Türk edebiyatı içinde tepki toplayan Garip Akımı, ancak günümüzde anlaşılabildi.

Garipçiler, Garip adlı kitaplarına yazdıkları önsözde, Türk şiirini katı kurallara bağlı ve doğallıktan uzak bulduklarını belirtmişlerdir. Garipçiler'e göre bu durumun temel nedeni heceuyakaruz gibi kalıpların şiirde vazgeçilmez sanılmasıydı.

Garip akımını takip eden şairler bir türlü düzgün para kazanamamıştır. Kaderleriyle baş başa kalmışlardır. Genelde yalnız olarak hayata gözlerini yummuşlardır.

edebiyathaber.net (19 Nisan 2012)

Kabul edelim; içten içe yıkılıyoruz…

… Bir ‘yıkıcı çırağı’nın gözüyle dünyaya bakınca ve onu yaratan Soucy gibi bir yazar olunca, sorgulayıp itiraf etmek en olası eylemler ne de olsa!

Ünlü eleştirmen Pierre Lepape’ın dediği gibi “Gaétan Soucy, Fransızca yazan yazarların en iyilerinden biri ve şüphesiz, son yılların tartışmasız en önemli keşfi.”

Tanıştıralım, Müzikhol ya da iki savaş arası dönemde New York destanı… Xavier X. Mortense, kıtaya yeni ayak başmış ve yıkıcı çırağı olarak çalışan Macar bir göçmendir, kendisi gibi “ayaktakımından” diğer insanlarla birlikte yaşamaktadır. “Filozof” olarak adlandırılan bir duvarcı, “duvar katili” denilen bir başkası, kısacası Broadway’de ve 5. Cadde’de salınan yıldızların ve kahramanların tersine bir hayat süren insanların hikâyesi Müzikhol.

Kendisini yirmili yılların sonunda New York’ta bir limanda bulan, kırılgan, saf ve masum genç Xavier X. Mortanse’ın, geçmişine dair sadece üç isim vardır: bileğine dövme olarak yapılmış kendi adı, kız kardeşi Justine’in adı ve Macaristan’da olduğunu hatırladığı Saint Lawrence Irmağı. Gerçekte kim olduğunu bilmeyen Xavier, şehri yavaş yavaş bir yıkım alanına çeviren acımasız ve kaba “yıkıcılar”ın yanında çırak olarak işe başlar. Aşkların, düşlerin, evlerin ve hayatların parçalara ayrılarak birer yıkıntıya dönüştüğü, aynı müzikhollerdeki gibi birçok karakterin birbiri ardına belirip kayboluverdiği bu kocaman şantiyede Xavier de Amerikan rüyasındaki yerini almak umuduyla bir o yana bir yana savrulup durur. Ancak bu boş çabanın sonunda başkarakter de yıktığı binalar gibi içinden yıkılacaktır…

New York’un tüm aşırılıklarının serbestçe sergilendiği bir müzikhol, karakterlerin ise benzersiz ve tekinsiz masal kahramanlarını andırdığı, burleskten fantastiğe, fabldan vodvile birçok türün izlerini taşıyan bu barok romanın yazarı Soucy, edebiyat dünyasının, kendi özgürlüğüne inanan diğer tüm büyük karakterleri gibi kolay kolay unutulmayacak trajik bir kahraman ve XX. yüzyıl edebiyatının dev yapıtları arasında yerini alan, çok katmanlı ve farklı okumalara açık büyük bir eser yaratmış.

 

GAÉTAN SOUCY

GAÉTAN SOUCY, 1958’de Québec, Montreal’de dünyaya geldi. Montreal Üniversitesi’nde gördüğü fizik eğitiminin ardından felsefe mastırı yaptı. İlk romanı L’Immaculée conception 1994’te yayımlandı. 1997’de basılan ikinci romanıL’Acquittement, Grand Prix du livre de Montreal ödülünü aldı. Bir sonraki yıl yayımlanan üçüncü romanı La petite fille qui aimait trop les allumettes, Prix Ringuet de l’Académie des lettres du Québec ve Prix du grand public la presse/Salon du livre de Montreal ödüllerinin yanı sıra eleştirmenlerden büyük övgüler aldı ve on sekiz dile çevrildi. 2002’de yayımlanan romanı Müzikhol, uluslararası birçok ödülün yanı sıra Prix des libraires du Québec ve Prix France-Québec’e layık görüldü ve on iki dile çevrildi. Halen Montreal’de yaşayan yazar, Collège Édouard-Montpetit’de ve Québec Üniversitesi’nde felsefe dersleri veriyor.

Kalıplaşmış estetiğin soyut teorilerini yıkmak: “Nasıl Yapmalı”

Nasıl Yapmalı adlı romanında Çernişevski, konunun çerçevesini aşıyor ve kitabına kendi okurları arasından belirli bir tiple giriştiği polemikleri ekliyor.

Romanında günlük sorunlara, aile ilişkilerinde karşılaşılan güçlüklere çözüm getirmeye çalışıyor, gerçek hayatın her yönüne değinmekle kitabına özel bir canlılık kazandırıyor.

Çernişevski’nin bu romanı, yazıldığı çağda, eski soylulara özgü estetik teorilerinin bitmez tükenmez ölçütlerine çevrilmiş çok etkili bir silahtı. Eser, kalıplaşmış estetiğin soyut teorilerini yıkarak, yarattığı kahramanların olumlu imajlarında gizlenen sanat gücünü ortaya çıkarır. Amacı sanat aracılığıyla düşünceleri geliştirmek, okurun gerçeklere yepyeni bir çehre vermesini sağlamak ve ilerici bilinç kazandırmaktır.

“N. G. Çernişevski, 601ı yılların başında Rus ulusu için "acınacak bir ulus, köleler ulusu" demişti. 1905 Ekim hareketi büyük bir olaydır, çünkü işte bu ulus, ilk kez olarak, proletaryanın önderliğinde, iğrenç otokrasiye karşı mücadeleye girişmiş, geniş kitleler mücadeleye katılmıştır. Bu büyük bir harekettir, çünkü proletarya, iktidarın demokratik kitleler tarafından nasıl ele geçirileceğini, Rusya'da cumhuriyetin nasıl kurulacağını, yani ''nasıl yapılacağını", kitlelerin bu görevi nasıl yerine getireceğini pratikte göstermiştir.” 

 

Nikolay Gavriloviç Çernişevski (1828-1889), Rus devrimci-demokrat yazar ve gazetecisi. Genç Rus aydınlarını, 1860'larda büyük ölçüde etkilemiştir.

1 Haziran 1828'de, Saratov'da doğdu. Babası, yoksul bir köy papazıydı. 1854'te Sovremennik (Çağdaş) dergisinde yazarlığa başladı. Rusya'da Sosyal-Demokrasi'nin öncülerinden ve devrimci-demokrat hareketin ideologu ve lideriydi. Çar II. Aleksandr'a karşı olduğundan, yıkıcı eylemlerde bulunduğu, devrimci kitaplar yazdığı gerekçesiyle tutuklandı; iki yıllık hapis cezasından sonra Sibirya'ya sürgüne gönderildi ve 1883'e kadar orada kaldı.

Çernişevski, Rusya'da devrimci gençliğin oluşumunda büyük bir rol oynamıştır. NASIL YAPMALI adlı romanı (1863), kuşaklar boyunca Rusya'da ve öteki ülkelerde devrimcilerin siyasi eğitiminde yardımcı olmuştur. Çemişevski'ye, popülistler (Narodnikler), Rus Marksistleri ve Lenin büyük değer vermişlerdir. SSCB'de, Lenin'den önce yaşamış filozoflardan en büyüğü kabul edilir. Eserleri, Bolşevik ideoloji için önemli bir kaynak olmuştur.

edebiyathaber.net (19 Nisan 2012)

Okuduğunuz kitabın bestecisi olabilirsiniz!

Booktrack, e-kitaplarınızı okurken kişiselleştirilmiş müzikler yaratmanıza ve dinlemenize olanak sağlayan bir uygulama.

Okuduğunuz metinle eşleşme sağlayan müzikleri, isteğinize göre şekillendirebiliyorsunuz. Ayrıca ayraç koymayı unutursanız, booktrack size kaldığınız yeri gösterebiliyor.

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012)

Fatma Tuğcu, “Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan” üzerine yazdı

Berlin, Brecht ve Siyaset Güncesi

Emine Sevgi Özdamar’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı; Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan, biyografik roman türünden hoşlanan okurların bir çırpıda okuyacakları bir kitap.

 12 Mart 1971 darbesinin ardından çekilmez hale gelen hayattan: Brecht Tiyatrosu’nu araştırmak ve yerinde öğrenmek adına, kocasını ardında bırakarak Berlin’e giden, genç bir kadının Batı ve Doğu Berlin buluşması, dönemin siyasi zemini fon alınarak anlatılıyor.

Darbe sonrası İstanbul: “İstanbul’un göbeğinde öylesine dolanıyordum, birden insanlar koşmaya başladılar. Nereye? Sokaklardaki meyve tezgahları bana komik görünüyordu. Ne işi vardı bir narın, bir üzüm salkımının orada? Kim tadacaktı bunları sokaklarda insanlar nasıl kurşunlarla yere seriliyorsa, korkudan kaçan bir adamın poşetinden meyveler de öyle patır patır döküldü. İnsanlar aniden ortalıktan kayboluyor, fotoğraf oluyorlardı. Ana babalar ellerinde fotoğraflarla kapı kapı dolaşıp soruyorlardı: ‘Çocuklarımız nerede?’ Ülke ölüyor, hepimizi gebertecekler diye düşünüyordum. Ama öncesinde bütün insanların resmini çekmeliyim:”

Bütün roman boyunca, siyasetin günlük yaşamdaki yansıması yalın, çapaksız bir dille, ayrıntıların inceliğiyle anlatılıyor. İnsanı ülkesine yabancılaştıran bir süreç başlamıştır, kahramanımızın içinde: “Yabancı ülkelerde insan anadilini yitirir derler, insan kendi ülkesinde de anadilini yitirmez mi?”

70’li yılların Almanya’sı, Doğu ve Batı Berlin… Savaş sonrası bir ülke… Batı Berlin’deki eskici dükkanları: Ölen insanların giysilerinin satıldığı dükkanlar, insanın başını döndürecek kadar çok giysi… Punkcular, anarşist bir yaşam tarzı, Almanya ile ilişkilenmeye çalışan Türkler, göçebelik ve tiyatro, Doğu Berlin’le ilişkinin asal dayanağı olan Volksbühne’nin arşivinde Benno Besson’un yönetiminde sahnelenen Bertolt Brecht’in eseri Sezuan’ın İyi İnsanı’na ilişkin reji notlarının Türkçeye çevrilmesi ile başlayan çalışma süreci… Yazar burada da, epik kurama dair temel cümleleri, oyunun yönetmeni Besson’un ağzından aktarıyor: “Seyircilerin tecrübesini sahnede olup bitenlere karşı harekete geçirmek gerekiyor. Bu üçüncü boyutu çok güçlü bir biçimde vurgulamalıyız. Tiyatro salonunda bu gidişata bir dur demek gerektiği, ayrıca başka yolların olduğu dürtüsünü uyandırmak lazım. Seyirciler bunu düşünerek kavramalılar.”

Roman boyunca, kahramanın günlük hayatı ile Volksbühne Tiyatrosu’na ve oyunların provalarına reji notları sayesinde tanık oluyoruz. Psikolojik bir derinlikten çok reel dünyanın öznel anlatımı diyebiliriz kitap için. Belli bir olay ekseninde kurgulanmayan kitap bir günce diliyle yazılmış. Yazar, yer yer dünyanın politik zemininden kopmamak adına dönemin gazete manşetlerinden alıntılar yapıyor.

Yazarın, Muhsin Ertuğrul, Beklan Algan, Ayla Algan, Haldun Taner, Melih Cevdet Anday ve Nurettin Sevin'den tiyatro eğitimi aldığını ve 1976'da Almanya'ya gidip Benno Besson ve Mathias Langhoff'la baş asistan, dramaturg, ve oyuncu olarak çalıştığını da burada söylemek  gerekir.

Delişmen bir kadının tiyatro ekseninde kurduğu dünyanın, dış dünya gerçekliği ile ve onun siyasal ve sosyal yapısıyla, travmalarıyla, komedileriyle harmanlandığı samimi bir kitap: Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmada

Fatma Tuğcu – edebiyathaber.net (18 Nisan 2012)

Sevin Okyay: İnce, Karizmatik ve İlk

Yaşı 70; beyaz, gri saçları var. Yüzünde bazı çizgiler de var. Ama neresinden bakarsanız bakın o karizmatik, orta yaşlı bir rock’çıya benziyor. Sevin Okyay, Türkiye’nin ilk kadın film eleştirmeni. Şimdi bir "Onur Ödülü" sahibi olacak.

İnce eleştirmen olur mu? Kırmadan, dökmeden, öldürmeden eleştiren bir eleştirmen?

Olur. Hem de çok güzel olur. Sevin Okyay gibi olur.

Yaşı 70. Beyaz, gri saçları var. Yüzünde bazı çizgiler de var. Ama neresinden bakarsanız bakın o karizmatik, orta yaşlı bir rock'çıya benziyor. Tek kelimeyle "cool" görünüyor.

Sabırsız. Hızlı konuşuyor, çabuk düşünüyor. Birçok işi bir arada ve iyi yapıyor.

Kitap çevirmenliği, radyo programcılığı, profesyonel film izleyiciliği, film eleştirmenliği, spor yorumculuğu, yazarlık.

Ayrıca tam bir caz bilgesi ve kelime türetici. Mesela nefes almadan okuduğumuz Harry Potter'ları çevirirken, 100 sayfa uzunluğunda yeni kelime türetmiş ve bunu bir sözlük haline getirmiş. "Abi" diye hitap ettiği oğlu Kutlukhan Kutlu'yla birlikte tabii.

"O bana abi diyordu, ne yapabilirim? Ben de ona abi demeye başladım. Artık çok alıştım, severek kullanıyorum" diyor.

O, Türkiye'nin de ilk kadın film eleştirmeni. Şimdi bir Onur Ödülü sahibi olacak: İstanbul Film Festivali Onur Ödülü.

İlk eleştiriyi yazdığınızda, Türkiye'de bunu yapan başka bir kadın olmadığının farkında mıydınız?

Hiç değildim. Kimse de farkında değildi. Herkes beni magazin muhabiri olarak görüyordu o zamanlar. Hasbelkader ilk kadın eleştirmen oldum.

Hangi filmdi?

Fellini/Ve Gemi Gidiyor. 1984 İstanbul Film Festivali. Enis Batur zorla yazdırmıştı.

Hangi gazete?

Milliyet. Ekleri Enis Batur, Oruç Aruoba, Ömer Madra ve ben yapıyorduk. Filmlere ben gidiyordum, çok seviyordum film izlemeyi ama eleştirileri onlar yazıyordu. Sonra bana "yaz!" dediler, yazdım ve başladı.

"Film izlemek, başkasının hayatına girmektir"

"Neden film izlemeyi başkalarından daha fazla sevdim" diye düşündünüz mü hiç?

Filmler, insanın kendi hayatından daha ilgi çekicidir çoğu zaman. Film izlemek, başkasının hayatına girmektir. İyi anlamda bir merak olarak gör. Senin yaşamadığın, tanımadığın hayatları, var olduğunu bilmediğin şartları, yaşam boyunca karşılaşamayacağın insanları tanıyorsun. Ya da senin gibi olup, benzer durumlarda tamamen farklı davrananları anlıyorsun. Belki sana benzeyen birilerini izliyorsun. Hepsi muhteşem.

Yönetmen olmak istediniz mi?

Yönetmek aklımın ucundan bile geçmedi. Benim işim yazmak. 70 yaşından sonra ilk filmimi çeker miyim bilmiyorum, neden olmasın aslında?

Eleştirmenler genelde sevilmez mi gerçekten?

Evet, eleştirmenler sevilen insanlar değildir. Bunu, mesleğin bir icabı olarak kabul etmek gerekir; sevilmezler. Eleştirmen hırpalamak spor sayılır, özellikle köşe yazarları bayılır buna. İnsanlar, eleştirmenlerin sıkıcı filmleri beğenip, iyi filmleri kötülediğini, meşhurlardan hazzetmeyip, burnu havada dolaştıklarını düşünür ama hiçbiri doğru değil. Bizim beğendiğimiz için azar işittiğimiz filmler, yurtdışında çok başarılı olabiliyor.

Ama siz hep iyi şeyler yazıyorsunuz, hiç sevmediğiniz olmuyor mu filmleri?

Ben beğendiğim filmi yazarım. Eleştirinin yapıcı olması gerekir. Doğru bulmadıklarını sonuna kadar eleştir ama kırıcı ve öldürücü olmaya gerek yok.  Bir ara Radikal'de benden başka sinema yazarı yoktu; o zaman çok film yazmak zorundaydım. İster istemez sevmediğim filmleri de yazdım. Gençleri hırpalamayı özellikle sevmiyorum, o yüzden yerli filmler hakkında fazla yorum yapmıyorum.

"Teslim tarihlerini daima kaçırırım"

Kendinizi eleştirken de yapıcı olabiliyor musunuz? Mesela en sevmediğiniz özelliğiniz ne?

Sabırsızım. Çok. Çok. Çabuk olsun isterim. Birine seslendiğim anda söyleyeceklerim ağzımda, vereceklerim elimdedir. Elbette kimse anında koşturmak zorunda değil ya da hemen cevap vermek durumunda değil ama bekleyemiyorum. Kendimi de bekleyemiyorum.

Başka?

Tembel olmaya zaman yok ama ruhen tembelim. Serseriyim biraz. İşleri son ana bırakırım. Dar zamanda daha iyi çalışırım. Teslim tarihlerini daima kaçırırım. Kim bastırırsa onun işini önce yaparım. Bir de en sevdiğim şeyleri yapamayıp gündelik hayatın içinde kaldığım için sinirleniyorum ama yapacak bir şey yok.

"Harry Potter'ın hiçbir filmini sevmedim"

Harry Potter'ları çevirirken birçok sözcük yarattınız. Eğlenceli miydi?

Oğlum (Kutlukhan Kutlu) benim fantastik danışmanım. Bilim kurgu ve fantazyayla hep ilgiliydi. Potter'ların hepsini beraber çevirdik. Sözcük yaratmak çok zor. Kelime, anlamına cuk oturursa çok keyifli fakat bazen öyle olmuyor. Yeni sözcükleri o yaratırken ben çok eğleniyordum tabii ama zordu. Bir keresinde Kutlukhan kitap matbaaya giderken "zihinbend mi, zihnifend mi" diye kitabın arkasından koşmaya başladı. "Abi matbaaya gitti, bitti artık" diye tuttum onu.

Sözlük yaptınız mı?

100 Word sayfası boyunca süren kocaman bir Potter sözlüğü yaptık. Bazı kelimeler için Osmanlıca'ya dönmek gerekti çünkü orijinalindeki kelime eski, Latince kullanılmış; onu ancak Osmanlıca karşılıyor.

Karakterlerin konuşmalarını yazarken arada tartışıyor muydunuz?

"Ron asla böyle demez, Harry böyle bağırmaz" diye tartışıyorduk. Karakterlerin konuşmaları onların kişiliğinin bir parçası. Senin nasıl kullanmayacağın, sana uygun olmayan kelimeler varsa, karakterlerin de var. Tüm süreci düşününce, çok hırpalayıcıydı aslında. Fiziki olarak hasta olduk ama güzel oldu.

Potter filmlerini izlerken çok kızdığınız oldu mu?

Harry Potter'ın hiçbir filmini sevmedim. Çevirisini yaptıktan sonra gittiğim ilk filmde çok kötü olmuştum. Zamanla Emma Watson'ın Hermione olmasına alıştım. Ron'ı Rupert Grint olarak izlemeyi kabul ettim. Hagrid'i (Robbie Coltrane) sevdim; Hagrid'i hep sevmiştim zaten. Ama Daniel Radcliffe benim için asla Harry Potter olamadı. Fakat filmin görsel tekniği iyi; Hogwarts görkemli, uçan mektuplar şahane, dönen merdivenleri görmek başka bir şeydi.

Onun Oscar'ı: The Tree of Life

Oscar'da tutturamadığınız isim oldu mu?

Oyuncularda çuvalladım. En iyi kadın oyuncuyu Viola Davis (The Help) alacak diye düşünüyordum! Yüzde 82 ihtimal onundu. Meryl Streep'e bunca zamandır Oscar vermedikleri için şimdi de vermezler dedim. Kendi de "What!" dediğine göre benim kadar şaşırmış olmalı. O her zaman çok iyidir.

Yardımcı oyuncular, The Artist ve Michel Hazanavicius'den yüzde bin emindim. Jean Dujardin önde olsa da, en iyi erkek oyuncu George Clooney olur diye tahmin etmiştim. Brad Pitt de iyiydi. Ama Pitt henüz genç geliyor akademiye; biliyorsunuz akademi yaşlı, beyaz ve erkek. Bunlar dışında çok sürprizsiz, sıkıcı bir Oscar'dı.

Sizin Oscar'ınız hangi filme gitti?

The Tree of Life'ı çok sevmiştim.

Aday olması gereken ama olmayan var mıydı sizce?

We Have to Talk about Kevin, Shame ve Drive, Oscar'ın eksiğiydi.

Peki, en sevdiğiniz üç film hangisi?

Benim en çok sevdiklerimi siz sevmeyebilirsiniz. Dur bakayım… Ortada buluşabileceğimiz filmler seçeyim.

Mutlaka Blade Runner (Bıçak Sırtı)/ Ridley Scott.

Ama sonrasını seçemeyebilirim…

…Kutlukan'a soracağım. Bir dakika…

"Abi ben en çok hangi filmleri seviyorum gençlerin de seveceği?"

(Ufak bir tartışma sonrasında filmler seçiliyor)

In the Mood for Love  (Aşk Zamanı)/ Kar Wai Wong

Husbands/ John Cassavetes

Les enfants du Paradis (Cennetin Çocukları)/ Marcel Carné

En sevdiğiniz yönetmenler?

Theodoros Angelopoulos, Jim Jarmusch, "Yeni Dalga"cılar, Abel Ferrara, Dardenne Kardeşler ve daha birçok yönetmen.

"Rağmen yapabilmek, hiç yapamamaktan iyidir"

Türkiye sinemasının durumu konusunda ne düşünüyorsunuz?

İyi. Yeşilçam hiçbir zaman bir sanayi olmadı, olsaydı iyi mi olurdu bilmiyorum ama Yeşilçam'ın hükmünün kalkması iyi oldu. Şimdi gelinen nokta iyi. Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Tayfun Pirselimoğlu, Derviş Zaim, onlar bu dönemin parlak isimleri, kendi ayaklarının üzerinde geldiler buraya. Kendi imkânlarıyla kendi filmlerini yaptılar, kimseye boyun eğmediler. Bunu yapmak, çok zor bir şeyi başarmak demek.

Devlet yardımı, Kültür Bakanlığı fonları gibi yöntemlerle devlete sanata karışma hakkı verilmiş olmuyor mu ister istemez?

Evet, devlet karışma hakkı almış oluyor ister istemez. Karışma miktarı, yöntemi, devleti kim temsil ediyorsa onun tavrına göre belirleniyor. Sanatın üzerinde her zaman baskı vardı. Siyasetin rüzgârı nereye eserse baskı da oradan geldi. Şimdi rüzgâr, aile filmlerinden esiyor. Devlet mekânlarında ya da imkanlarıyla da iyi işler yapılabilir elbette ama istediğini yapamazsan bu çok sinir bozucu olur.

Alternatifi ne?

Özel sponsorluk bulmak daha zor ama daha tercih edilebilir bir yöntem. Fakat bir denge gerekiyor, ideali bu olmasa da, şu durumda "Devlet yardımı hiç olmamalı" diyemeyiz. Çünkü  "rağmen yapabilmek" hiç yapamamaktan iyidir. Tek ve en büyük hâkimiyet devlet yardımı olmamalı.

"Sansür ve baskı sanatı her zaman köreltmez"

Sansür, sanatın en büyük düşmanı mı gerçekten?

Sansür ve baskı sanatı her zaman köreltmez. Bir dönem en iyi filmler İran'dan çıktı. Komünist rejimler, arkalarında müthiş bir entelektüel miras bıraktı. Angelopoulos bununla çok iyi başa çıkar; metaforla anlatır, ima ederek en vurucu eleştiriyi yapar. Bunun yöntemleri var. Ama sanatçıya karışılmaz. O kime mektup yazıyorsa ancak alıcısı, onu ret edebilir; başkası karışamaz.

Caz'ı sevmek çok kolay değil. Siz nasıl sevmeye başladınız?

Bazı şeyleri sevmek için kendini zorlaman gerekir. Caz da böyledir. Ben caz'a, caz dinlemeyi öğrenmem gerektiğini bildiğim için, birkaç parçayı zorla dinleyerek başladım. Sonradan klasik müziği meslek olarak seçen bir arkadaşım da klasik müzik dinlemeye küçük yaşta kendini zorlayarak başladığını anlatmıştı. Bazı filmleri de izlemek zordur. Ya da baştan sana izlemesi çok zor gelen biri sonra en sevdiğin yönetmene dönüşebilir. O yüzden insanın kendini biraz zorlaması iyi olabilir.

Dizi izliyor musunuz?

Yabancı polisiyeleri çok seviyorum. Without a Trace, Unforgettable, Closer, bayılıyorum.

Türkiye'den?

Türkiye dizilerindeki edebiyat uyarlamalarına tahammül edemiyorum. Onlar benim çok sevdiğim çocukluk kitaplarım, onların filmlerini kafamda çekmişim zaten yıllar önce. Şimdi dizi uzun ömürlü olsun diye, kitapta olmayan bütün o detayları izlemek hoşuma gitmiyor.

Bu açıdan edebiyat, sinemaya kıyasla daha mı kişiye özel acaba?

Bir roman okurken sen de ona dâhil olmak zorundasın. Bir kitap okurken hepsini hayal ediyorsun. Her şey gözünün önünde, insanlar, durumlar, olaylar. Bir tür yönetmenlik yani, sanal yönetmenlik. O yüzden edebiyat uyarlamaları başarılı olmaz çünkü senin yönettiğin mükemmel filmi başkası yönetmeye kalkmıştır. Benimseyemezsin. Edebiyat çok özeldir. Ama film de özeldir, yine senin payın vardır. 18 yaşında izlediğin filmi 58'inde tekrar izlersen aynı olmaz.

"Kendine kızmayacağın bir hayat yaşa, yeter"

Genç sinema eleştirmenlerini yeterli buluyor musunuz?

Kuşaklar arası anlaşmazlık elbette olacak, hayata bakışın farklı ama yetkin genç eleştirmenler var.

Nasıl anlaşmazlıklar mesela?

Mesela, bazı yönetmenler elimde doğmuş çocuklar gibi; o kadar genç girdiler ki hayatıma. Jim Jarmusch, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz… Onları bu kadar sevmemin sebeplerinden biri belki çok uzun zamandır onları biliyor olmam. Yaşla, filmi nasıl yorumladığın arasında çok bağlantı var. Gençler onları farklı yorumlar, onların gençliklerini de bilenler farklı yorumlar.

Sizin gençliğinizden çok çok mu farklı şimdiki gençlik?

Evet, çünkü zamanın hızı değişti. Son 20 yılda gördüklerim, ondan önceki 100 yılın gördüklerinden çok fazla. Benim nezaket sandıklarım şimdi aptallık. Benim halen yapmamaktan utandığım şeyler şimdi gülünenler.

70 yıla şöyle bir dönüp bakınca ne diyorsunuz?

Tamamen boşa geçmemiş. Çok kısa bir dönem para için çalıştım onun dışında hep yazdım; yani sevdiğim işi yaptım. Kendim için söyleyebileceğim en iyi şey bu. Ama şunu bil: Silahşör olmana gerek yok. Sonunda kendine kızmayacağın, dönüp baktığında mahçup olmayacağın bir hayat yaşa. Bu kadarı yetiyor. 

Söyleşiyi gerçekleştiren: Işıl Cinmen (18 Nisan 2012), bianet.org

Tefrika Roman Yarışması başlıyor

KafeKitap.com ve  Yeşil Kalem Ödülleri işbirliğinde hazırlanan TEFRİKA ROMAN ÖDÜLLERİ 1 Mayıs 2012 günü tefrika.net internet web adresinde başlıyor.
Yarışmanın koşulları:
 
* Her yazar aynı gerçek ad veya rumuzla en çok bir tefrika ile yarışmaya katılabilir.
* Yarışmanın süresi 3 aydır. (1 Mayıs – 1 Ağustos 2012)
* Yarışanlar rumuzlarının yanı sıra tefrika.net ile yaptıkları yazışmalarda gerçek adlarını kulanmak zorundadırlar.
* Yarışanlar, eserlerini göndererek onların kendilerine yayın hakları bağlamında ait olduklarını, özgün bir çalışma olduklarını garanti ederler.
* Yarışmada periyod süresi 1-15 gündür. Sonraki bölümün tefrika.net'e ulaşmasının gecikmesi durumunda yarışan ve eseri yayından kaldırılır.
* Yorumcular, oyladıkları ve yorumladıkları eser ve yazarın yakını olmadıklarını garanti ederler.
* Yarışmanın sonucu 3 ayın sonunda yorumlarla birlikte tefrika.net yayın komitesinin görüşleri sonrasında belirlenir.
* Ödüle değer görülen eserler Kafekitap.com tarafından baskı ve elektronik kitap olarak yayınlanır.
* Yarışanlar açık ad ve gizli rumuzlarla kendi eserlerini destekleyemez, destekletemezler. Sözkonusu durum gerçekleştiği anda yarışan diskalifiye edilir.
* Eserlerin yayın hakları, ödül kazanıp yayınlanıncaya kadar eser sahiplerinin kontrolü ve sorumluluğundadır.
* Tefrika.net, yarışanlarını noter kanalıyla açık ve adlarını onaylatarak eserlerini güvence altına almalarını salık verir.
* Yarışma bitiminde, ödül kazanamayan ve övgüye değer görülen eserle tefrika.net sitesinde eser sahiplerinin izni dahilinde sonraki yarışmaya kadar yayında kalabilir.
 
edebiyathaber.net (18 Nisan 2012)
 
 

25 romandan unutulmaz İstanbul tasvirleri tek kitapta toplandı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş., 19′uncu yüzyılın sonlarıyla 20′nci yüzyılın başlarında yazılan 25 Türk romanındaki unutulmaz İstanbul tasvirlerini tek kitapta topladı.

"Türk Romanından Bir Demet İstanbul” adlı kitap, aralarında Namık Kemal’in ”İntibah”ı, Recaizade Mahmud Ekrem’in ”Araba Sevdası”, Halit Ziya Uşaklıgil’in ”Mai ve Siyah”ı, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın ”Huzur”u ve Peyami Safa’nın ”Canan” isimli romanının da bulunduğu Türk edebiyatının en seçkin 25 romanından derleme yapılarak hazırlandı.

İskender Pala’nın yayın danışmanlığını, şair ve yazar olan Ekrem Kaftan’ın editörlüğünü yaptığı bu seçkiyle okuyucunun, bir zamanların İstanbul’unu zihninde canlandırması amaçlanıyor.

Kitapta, kimi zaman Boğaz manzaraları, kimi zaman sosyal ilişkileri, kimi zaman da mimarisiyle romanları süsleyen İstanbul’un unutulmaz tasvirlerinden bazı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ”Mahur Beste” adlı eserindeki cümleleri şöyle:

”Ah, eski İstanbul! İçten içe kaynayan hayatıyla, durmadan çarpışan ihtiraslarıyla, kin ve sevgileriyle, birdenbire coşan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla, daima kızdırılmış bir kaplan gibi atılmaya, parçalamaya hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar dağınık dağınık, parça parça göründüğü halde istediği gün sokakta, çarşıda, meydanda birdenbire birleşen, acayip ve korkunç bir mahluk gibi halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan, devirip alt üst eden… Kadınını, erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir.”

-Kağıthane’de bir Hıdırellez günü-

Halide Edip ise ”Sinekli Bakkal”da Kağıthane’de bir Hıdırellez gününü şöyle anlatıyor:

"Hıdırellez günü göğün altında bugün hiçbir şehir bu kadar cümbüşlü bir kalabalıkla kaynaşmaz, hiçbir sokak bu kadar başka sesleri birbirine karıştıran böyle bir uğultu çıkarmaz. Ahalisi bu kadar kuzu kızartıp helva pişirmez. İstanbul, gümüş, sisli bir sabah rüyası görüyor. Kağıthane’de, yeşil çayırlarda şimdi öbek öbek toplanan halk arasında darbuka, zilli maşa, tef, zurna sesleri arasında kara göbeğini çalkalayan çingene Pembe…”

Peyami Safa ”Canan” adlı eserinde şu cümlelere yer veriyor:

"Araba güzeller yollardan geçiyor. Bedia buralarını çok sever. Buraları Kadıköy’ün sımsıkı şehir hayatından uzak, ama yine medeni yerleridir. Güneşli, az insanlı, tozlu bir yol. Küçük büyük bahçeler içinde zarif binalar. Bazılarında belli ki vaktiyle saltanat sürülmüş. Bahçede uşaklar için ayrı daireler, araba ahırları, emekle yetiştirilmiş ağaçlar…

Ne yazık ki buraları da birkaç sene sonra ya tamamıyla zengin Hristiyanların eline geçecek, Boğaziçi’nin Anadolu tarafı da harabeye dönecek.

Yakup Kadri’nin gözünden, Kiralık Konak” adlı romanında anlattığı Şişli’nin ”yeni usül” apartmanları ise şöyle:

"Şişli’nin yeni usul elektrikli, banyolu apartmanları, Servet Bey’i gittikçe çekiyordu. Vakıa bu apartmanların merdivenlerini çıkarken ‘Ne yazık, asansör yok’ diye hayıflanıyordu, fakat Türkçe ve Frenkçe numarası yazılmış, zil düğmesi parıl parıl parlayan kapılardan içeri girip de burnu boyanmış parke kokusunu alır almaz adeta içi açılıyor, ocağı çini taklidi Frenk tuğlalarla döşenmiş mutfakta dakikalarca kalıyordu. Sonra balkona çıkıp caddeye bakıyordu, cadde genişliği, gürültüsü, telgraf, telefon, tramvay telleri, otomobilleri, ortasından geçen rayları, duvarlarındaki ilanları ile onun beyninde tamamıyla bir Avrupa şehri manzarasını canlandırıyordu.”

-"Üç taraftan billur çerçeve ile çevrilmiş İstanbul üçgeni!’

Mizancı Mehmed Rauf ise ”Turfanda mı Turfa mı-” adlı eserinde, İstanbul’u şöyle anlatıyor:

"Her şey göz önündeydi. İşte üç taraftan billur çerçeve ile çevrilmiş İstanbul üçgeni! Bulutlara doğru alemlerini kaldırmış minarelerden dolayı bin direkli muhteşem bir gemi şeklinde azametle duruyordu.

İşte binlerce deniz taşıtını arkasına yüklenmiş ve iki büyük çemberle kuşanmış ‘Altın Boynuz’ yani Haliç! İşte tatlı bir duman için keyif süren Adalar. Daha arkada Yalova, Mudanya tepeleri.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar da ”Şıpsevdi” adlı eserinde şunları söylüyor:

"Aksaray tramvay durağında Nalıncı ve Şekerci sokaklarının başlarındaki ızgaralar yağmur sularını toplamak ve uzaklaştırmaktan daha başka hizmetler görerek de dikkati çekiyorlar. Bu baca ağızları fakir halkın adeta bülbüllü, sümbüllü hoş kokulu bir havuz başı eğlence yeridir. Yaz günü uçan haşeratın her çeşidi buralarda vızıldar. Rutubetten etraflarında yosunlar, çimenler yetişir. Bu has bahçenin güzelliğinden en çok faydalananlar tramvay işçileridir. Yazın insanı kesen sıcak günlerinde, Eminönü’nden Aksaray seferini tamamlayınca, o beş altı dakikalık hizmet arası sırasında tramvay ispirleri bu sokakların başlarındaki sıra ağaçların yahut çeşmenin kısa gölgesine sığınırlar. Bu ferahlatıcı havuzların hemen yanına iskemleyi atıp acele bir dinlenme kahvesi içerler.

Akşama doğru bu sokakların ağızları balıkçı tablaları, yemişçi, sebze küfeleriyle, birer yiyecek sergisi halini alır.”

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012) Kaynak: aksam.com.tr

Sessizliğin Sesi: Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor

Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları tarafından hazırlanıp geçtiğimiz yılbaşında raflarda yerini alan Sessizliğin Sesi, Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor isimli kitabın, benim açımdan en hüzün verici yanı, kitaba konuşan tanıkların bir adlarının olmamasıydı.

Kitabı hazırlayanlar, bize seslerini duyurdukları tanıklara isim vermeyerek sessizliğe dair bir metafor oluşturmayı denemişler -en azından benim aklıma bu geldi- lakin bir “şey”den ismini esirgediğiniz zaman o “şey” ortadan yok olur, “sessizliği” ve “sesi” de dahil her şeyini alıp bizi terk eder.

O “şey”i çağırmak, yeniden aramıza katmak  ve o “şey”e ait “sessizliğin sesi”ni duyabilmek için ona bir isim vermemiz gerekir. Bu da bizleri kitap üzerine bir dostumuzla ya da bir başka okurla konuşurken tanıkları (en azından, kendileri tarafından özel olarak seçilmiş) adları yerine memleketleriyle (en kolayı, dil hep en pratik olanı izler) anmak zorunda bırakıyor ki, tanıklar namına çok hoş bir durum olmadığını buradan belirtmek isterim.

Farklı yaşlardan, farklı coğrafyalardan, farklı cinsiyetlerden, hikayelerden, bakış açılarından toplam 15 Türkiyeli Ermeni tanığın ‘Türkiye’de Ermeni Olmak’a dair duyduklarını, yaşadıklarını ve fark ettiklerini bizlerle paylaştıkları kitaptan ben de bazı bölümlerin altını çizmeye çalıştım. Ancak aşağıda okuyacaklarınızın kitapta karşılaşacaklarınızın çok az ve sınırlı bir kısmı olduğunu hatırlatayım.

Siz kitabı edinip okumaya bakın, kaçırmayın…

 

?, Erkek, 1949, Nişantaşı-İstanbul

(…)Dedem Varlık Vergisi’nden sonra, ölümüne kadar, 8 yıl hiç konuşmadı. Hiçbir şey konuşmadı, evden çıkmadı, sanki dilsizmiş gibi sırf hareketlerle konuştu. Çok iyi hatırlarım, Harbiye’den Osmanbey’e taşınmışlardı, camın önünde bir koltuğu vardı, orada otururdu. Beni dizine alırdı, iki-üç saat okşar severdi, tek kelime konuşmazdı. Çünkü çok ağır bir travma bu, hayata kaç defa başlayacaksın? Babam her şeyi üstüne almak suretiyle dedemi kurtarmış, kendi gitmiş. O günkü gazetelerde ‘kafile1’, ‘numara1’ diye babamın adı çok net geçiyor. Varlık sıfır oluyor, sonra yeniden başlıyor babam. Dedem ise hayata küsüyor. Ben mesela dedemi sokakta hiç görmedim. Sağlam bir adamdı, hastalığı olan bir adam değildi. Sokağa hiç çıkmadı ve hiç konuşmadı.(…)

?, Erkek, 1961, Eruh-Siirt

(…)Babam dedi ki “Sana gâvur diyecekler, öbürlerine de diyorlar ama seslerini çıkarmıyorlar. Seni öldürmezler, dayağını ye, sesini çıkarma gel evine. Bir yerin kırılsın da sesini çıkarma.” Bu bilinci babam bana verdi. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Yedi sekiz yaşlarında iken büyük adamlar beni kulaklarımdan tutup yere vuruyorlardı, “Gâvurdur, kemiği kırılmaz, sağlamdır” diyorlardı. Bizim orada bir uçurum (Tehtameterxanê) vardı. Oradan insanlarımızı atmışlardı, kemikleri üst üsteydi, beni o uçurumlara götürürlerdi. “Dedelerinin kemiği orada, seni de oraya atacağız” diye tehdit ederlerdi.(…)

?, Kadın, 1981, Mutki-Bitlis

(…)Dönme kararı aldıklarında dört kardeş de evliymiş. Hatta çocukları da varmış hepsinin. Babam eve gelip dönme kararını söylediğinde annem evi terk ediyor. Babamın diğer kardeşlerinin eşleri de karşı çıkıyorlar. Annem evi terk ediyor ama birkaç hafta sonra dönüyor evine. “Mecbur kaldım” demişti bir keresinde bana… Annem de babam da şimdi Müslüman, ikisinin de kimliğinde ‘Müslüman’ yazıyor ama ben vaftiz olduğumda onların vaftiz kayıtlarını da gördüm. Bitlis’te vaftiz olmuşlar.

(…)

Evlenmeden önce Ermenice özel ders almıştım. Biri, sağ olsun, gönüllü olarak bana uzun süre ders verdi. Konuşmaya, okumaya, yazmaya başlamıştım ama biraz ara verince tekrar başlayamadım ve öğrendiklerimde geriledim, çünkü sosyal hayatta kullanamadım ve gittiğim kilisede de Türkçe ibadet ediyoruz. Vaftiz olurken çok değerli ve anlamlı bir isim aldım ama Türkçe ismimi kullanıyorum.(…)

?, Kadın, 1961, Samandağ-Hatay

(…)Anneannem anneme anlatmış kadınların utanarak sıkılarak gelişlerini… Çünkü yolda tecavüze uğramışlardır ve orada gebedirler, o gebeliklerinden dolayı çok utanıyorlar ama yapabilecekleri bir şey yok, çünkü onlar canlarına kıyamamışlardır. O kadar da kolay bir şey değildir.(…)

?, Erkek, 1941, Gümüşhacıköy-Amasya

(…)O zamanlar Kıbrıs olayları da vardı. Makarios’un kuklaları yakılır, sokaklarda gezilir, “Kahrolsun Kıbrıs! Kahrolsun Hıristiyanlar! Kahrolsun Ermeniler!” diye bağırırlardı. Anneannem hemen “Aman ortada durmayın, gelin içeri” diyerek bizi sokaktan toplardı. Bayramlarımızda kapılarımıza kedi köpek leşleri asılırdı.

(…)

Ama mesela Erzincan’a gittiğimde içim parçalandı. Erzincan Hastanesi’nde bütün Ermenileri toplamışlar, o zaman tifo, tifüs salgını var, aşı geliştirmek istiyorlar, Ermeni denekler üzerinde denemişler. Bunu yapan adamı profesör yapmış, mikrobiyoloji enstitüsünden kürsü vermişlerdir, hoca olmuştur.(…)

?, Kadın, 1950, Malatya

(…)Kızım da burada evlendi. Alenen düğün de ettik. Öyle kendimizi saklamadık burada. Kızımın iki çocuğu oldu, Sarkis ile Avedis. Büyük torun doğunca dedim ki  “Öyle bir isim koyun ki hem onlara uysun, hem bize” Babamız dedi ki “Niye? Dedemizin ismi konacak, Sarkis’tir, Sarkis olacak, bu kadar.” Çocukların vaftizi de burada oldu. Vaftiz yemeğimizi de burada yaptık.(…)

?, Erkek, 1953, Kayseri

(…)Tehcir anılarını anlatırken anneannem çok hüzünlenirdi. Hiç ayrıntıya girmezdi ama Tehcir’den söz ederken bize hep “Gidin buralardan, durmayın buralarda” derdi. Anneannem kız kardeşinin bir Türk’le evlenmesini hiç hazmedemedi. Bu yüzden kendi öz yeğenini hiç görmek istemedi. Çok dindar bir kadındı, sürekli dua ederdi. Bize hep “Aman dikkat edin. Çok mal mülk edinmeyin. Göze batmayın” derdi.

(…)

Bugün 24 Nisan anmaları, “özür diliyoruz” kampanyaları yapılıyor. Bunlar bu ülkedeki vicdan sahibi ve aydın insanlar. Ama bunların bile çoğu Türkiye’de geçmişte ne olduğunu Amerika’da Avrupa’da doktora yaparken öğrendi, bunu kendileri söylüyor. Çünkü Türkiye’de 80 yıldır bunlar anlatılmadı, insanların beyinleri yıkandı. Şimdi bunca zaman sonra insanlara gerçekleri, doğruları anlatmak kolay değil. Elbette çok tepki çekiyor.(…)

?, Kadın 1977, Küçükçekmece-İstanbul

(…)Ermenice bilmeyi çok isterdim. Fransa’daki akrabalarımla Ermenice konuşabilmek isterdim. Bu benim için çok can sıkıcı bir şey. Daha da önemlisi, Ermenice kitap okumak isterdim. Mesela Zahrad’ı okuyamıyorum. Bir şairi anadilinden okumaktan daha güzel bir şey yok. MeselaYıkıntılar Arasında’yı okumak istiyorum, bulamıyorum Türkçesini. Bu bende bir eksiklik duygusu yaratıyor.(…)

?, Erkek, 1935, Kadıköy-İstanbul

(…)Bütün Kafileyi öldü sanıyorlar. Ölüleri soymak için aralarında dolaşmaya başlıyorlar. Büyükannem o zaman bir fundalığın arasına gizleniyor, onu görmüyorlar. Onlar çekip gittikten sonra çocuklarını orada gömüyor. Tek başına kalınca Erzincan civarında bir köye sığınıyor. Bir yaşlı Türk kadın büyükannemi saklıyor. Ermeni olduğunu bile bile saklıyor aslında. Bu çok tehlikeli,çünkü köylere emir gitmiş, “Evinde Ermeni saklayan, evinin kapısında asılacak”  diye. Bu yaşlı kadın ona rağmen büyükannemi geceleri yanında, gündüzleri ise kümeste saklıyor.”

(…)

Tam işler yoluna giriyor derken babama Yirmi Kura Askerlik çıkmış. Denizli Çivril’e gidiyor, ne idüğü belirsiz bir askerlik… Asker elbisesi giydirmiyorlar. Çöpçü elbisesi vardı o zamanlar, eski kahverengi, onlardan giydiriyorlar, çünkü asker değil bunlar. Yani kampa götürülüyor, gayrimüslim ya… Benim babamın gittiği birlikte bir tane Ahmet, Mehmet yok. Hepsi Niko, Pandeli, Artin, İzak mizak…(…)

?, Kadın, 1988, İstanbul

(…)Otobüsten indim, okula doğru yürürken beyaz bereli, sivri burunlu ayakkabı giymiş biri “Hey, Ermeni!” diye seslendi. Hiç cevap vermeden yürümeye devam ettim. O da arkamdan “Hey, sana diyorum!” diye bağırmaya devam ediyor. Baktım, sabah erken saat olduğu için etrafta tanıdık kimseyi göremeyince gerisin geri otobüs durağına dönüp ilk gelen otobüse bindim. Bir baktım ki gelip karşıma oturdu. Pis pis sırıtan bir tip…

(…)

Birkaç gün korkumdan evden çıkamadım. Okula gitsem mi gitmesem mi derken finaller kaçtı. Savcıya gittik, şikâyette bulunacağız, adam “Gazze’de çocuklar ölüyor, sizin uğraştığınıza bak!” dedi. Annem şoka girdi tabii. Savcıya göre “Ermeni’ysen okulunu ona göre seçeceksin.” Annemler dekana gittiler. Dekan da “Bunlar kara cahiller, çeker vururlar. Ne kendi başını belaya soksun, ne benim başımı belaya soksun. Okula gelmesin” demiş. Valiliğe dilekçe yazdık. Oradan da ses çıkmadı. Bir süre sonra okula gittim. Başlarına bir şey gelecek diye kimse konuşmuyordu benimle. Hâlâ da öyle.(…)

?, Erkek, 1950, Kumkapı-İstanbul

(…)Dedem Tevfik askerde Müslüman olup kendi kendini sünnet etmiş.

(…)

Askerden sonra eve dönmüş. Artık Müslüman olduğu için her sene bir kadın getirmiş eve. Getirdiği kadınlar da Ermeni kadınları, kesim artıkları. Başka kadın da getirmiyor. Hepsinden de beşer beşer çocuk yapmış, olmuş 15 çocuğu. Dedem artık Tevfik Çavuş. Gaziydi ama gazi kartını almadık ki Ermeni olduğu anlaşılmasın. Kızlarından üçünü dördünü Ermeni’ye vermiş. Annemi de Ermeni’ye vermiş. Dedemin inancı falan yoktu. Ne camiye, ne de kiliseye giderdi.Hiçbir inancı yoktu. Dedeme “Allah var mı?” filan diye sorsalardı ona bile ne derdi bilmiyorum. Dedemde dinle ilgili hiçbir şey görmedim.(…)

?, Kadın, -, İstanbul

(…)Bir Müslüman’ın, bir Musevi’nin ya da bir ateistin varlığından rahatsız olmam. Beni rahatsız eden, geçmişe ya da kimliğe duyulan saygısızlık. Kendi mesleğimden bir örnek vereyim. Mimarlıkla ilgili sempozyumlarda, Rumların yaptığı evleri ‘Türk evi’ diye anlatıyorlar. Ya da Kayseri mimarisi diye Ermenilerin orada yaptığı taş evlerden söz ediyorlar. Van’ı anlatırken Ahtamar’dan bir cümleyle bile bahsetmiyorlar. Bu kültürün temellerinde var olan ana elementlerin bahsi geçmiyor. İşte bunlar ağırıma gidiyor. İnkâr sadece soykırımı reddetmek değil, bu da bir inkâr…(…)

?, Kadın, 1992, Yeşilköy-İstanbul

(…)19 Ocak’ta Hrant Dink’in öldürüldüğünü de okulun servisinde duydum. Servis şoförümüz Karslıydı. Ermenice de bilirdi. Haberi duyunca radyonun sesini açtı ve aynadan bana baktı. Ben de birden ağlamaya başladım. Dink ailesinden pek çok kişiyi de Kınalıada’dan tanıyordum. Eve geldim anneannem ve dedemle konuştum. Anneannemin bana ilk tepkisi “Böyle konuşmaya devam edersen kafanın arkasından üç tane kurşun yer ölürsün” oldu. Dedem ise ona “Saçmalama kadın” dedi.(…)

?, Kadın, 1957, Bir Kuzey Ege kasabası.

(…)Annemin Ermeni olduğunu belli bir yaştan sonra öğrendim. Çocuk yaştayken annemizin lehçesindeki farklılıkları görebiliyorduk ama evde hiçbir zaman onun Ermeni olduğu söylenmiyordu. Bize anlatılan hikâye şuydu: Annemizin babası anneannem öldükten sonra bir Ermeni kadınla evleniyor. Aslında annemiz Müslüman, anneannemiz Müslüman, dedemiz Müslüman, herkes Müslüman, fakat evlendiği kadın Ermeni Hıristiyan, annemi de o Ermeni kadın büyüttüğü için annemin lehçesi farklı… Gerçeğin böyle olmadığını çok sonra öğrendik.(…)

?, Erkek, 1980, Bağlarbaşı-İstanbul

(…)İnsanın dayanma gücünü anlayamıyorum. Üç çocuğun karının gözünün önünde öldürülüyor, senin komşuların da bunu biliyorlar, sonra sen yaşamaya devam ediyorsun aynı kasabada, tekrar çocuk doğuruyorsun… Aklım bunu hiçbir zaman alamamıştır. Çok hikâye var ama en çok bu hikâye ağır geliyor bana. O yaşandıktan sonra o hayat aynı yerden nasıl devam ediyor?1915’te kimin ne yaptığı beni ilgilendirmiyor. Kimin ne yaptığını biliyoruz, çünkü ortada bir sonuç var: Bir nüfusun üçte biri yok olmuş gitmiş. Beni kimin ne yapmadığı ilgilendiriyor. Komşun öldürülürken sen ne yapmadın? Ya da nasıl yapmadın? Nasıl izin verdin? Ben hep bunu düşünüyorum.(…)

Kaynak: newalaqasaba.wordpress.com (18 Nisan 2012)

Günter Grass hastaneye kaldırıldı

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Günter Grass'ın (84) dün akşam hastaneye kaldırıldığı bildirildi. 

Alman basınında yer alan haberlerde, Grass'ın kalp sorunları nedeniyle Hamburg'daki Asklepios Klinik St. Georg hastanesine götürüldüğü ifade edildi. 

Grass'ın bürosundan yapılan açıklamada, Grass'ın uzun zamandan beri planlanan bir muayene için hastaneye gittiği belirtilerek, Grass'ın birkaç gün sonra yeniden evine dönmesinin beklenildiği kaydedildi. 

Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Grass, yaklaşık 2 hafta önce yayınladığı bir şiirde İsrail'i eleştirmesinden dolayı uluslararası boyutta gündeme gelmişti.

Günter Grass Kimdir?

Günter Grass (16 Ekim 1927; Özgür Şehir Danzig Freie Stadt Danzig: bugünkü Gdansk, Polonya) Alman yazar. 1959 yılında yayımlananTeneke Trampet adlı romanı sinemaya da uyarlanmış önemli yapıtlarından biridir.

15 yaşında Reichsarbeitsdienst (RAD)'e kaydolmuş ve ardından Luftwaffe'e yardım elemanı olarak katılmıştır. Kasım 1944'te 17 yaşındaWaffen-SS'e kaydolmuştur (yaş haddinden dolayı Wehrmacht'a girememiştir). Şubat 1945'te 10. SS Panzer Tümeni "Frundsberg"'e verilmiş ve 20 Nisan'da yaralanıncaya kadar tank topçusu olarak savaşmıştır.

Teneke Trampet'te cüce kahraman Oskar Matzerath'ın gözüyle II. Dünya Savaşı yıllarını anlattı. Ardından Joachim Mahlke ve onun elmacık kemiğini ölümsüzleştirdiği Kedi ve Fare'yi yazmıştır. Köpek Yılları, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla,Yüzyılım ve Kanser Yolunda diğer yapıtlarıdır. Kafadan Doğumlar 'da Almanların soylarını devam ettirme endişesini yine kendine has tarzıyla ele alan Grass, Uzak Tarla'da Berlin Duvarı'nın yapılması ve yıkılması arasında geçen süreci yansıttı.

Oyun yazarlığını da sanat yaşamına sığdırmış olan Grass, 1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012) Kaynak: radikal.com.tr

Orange’da ikinci Patchett devri

Ann Patchett, Brezilya’nın yağmur ormanlarında ilaç geliştirmeye çalışan bir biliminsanının hikâyesini anlattığı altıncı romanı State of Wonder ’la üçüncü kez aday gösterildiği Orange Prize’ı ikinci defa alma şansını yakaladı.

Kadınlar tarafından İngilizce yazılan “özgün ve ulaşılabilir” eserlere verilen Orange Prize’ın altı yazarlık son listesi açıklandı. Ann Patchett, Brezilya’nın yağmur ormanlarında ilaç geliştirmeye çalışan bir biliminsanının hikâyesini anlattığı altıncı romanı State of Wonder ’la üçüncü kez aday gösterildiği Orange Prize’ı ikinci defa alma şansını yakaladı. Amerikalı romancı, aynı çatı altında yaşayan siyahî rehineler ve teröristler hakkındaki hikâyesiyle 10 yıl önce de bu ödülün sahibi olmuştu. 

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012), Kaynak: Taraf

 

Eggers’tan Grass’a tavır

Amerikalı romancı Dave Eggers, Nobel’li Günter Grass’ın tepkilere neden olan İsrail karşıtı şiiri yüzünden, Grass Vakfı’nın ödülünü almaya gitmedi.

Türkçede Ne Nedir, Vahşi Şeyler ve Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser adlı kitapları yayımlanan Amerikalı yazar Dave Eggers, Nobel’li Günter Grass’ın İsrail hakkındaki tartışma yaratan şiirinin ardından, Günter Grass Vakfı’nca verilen ödülü almak için Almanya’ya gitmedi. Grass, iki hafta önce, “Neden şimdi yaşlanmış bir halde ve son mürekkebimle bunu söylüyorum: Nükleer güç İsrail, kırılgan dünya barışını tehdit ediyor. Yarın çok geç olabilecek şey bugünden söylenmeli: Biz Almanlar, yeterince suçumuz var, öngörülebilir bir suçun ortakları olabiliriz” dediği Ne Söylenmeli adlı şiirinin yayımlanması üzerine İsrail’de “persona non grata” ilan edilmişti..

Dave Eggers, Katrina Kasırgası sırasında, Suriye asıllı bir Amerikalının hikâyesini anlattığı Zeitoun adlı kitabıyla daha önce David Grossman, Boro Cosic ve Lidia Jorge’nin kazandığı ödüle değer görülmüştü. Eggers’ın Günter Grass Vakfı’nın 40 bin avro (yaklaşık 95 bin lira) tutarındaki Albatros Ödülü’nü almak için cuma günü Almanya’nın Bremen şehrine gitmesi bekleniyordu. 

Dave Eggers Kimdir?

Boston şehrinde doğdu ve Chicago yakınlarında Lake Forest’ta büyüdü. McSweeney’s yayınevi ve websitesinin kurucusu olan Eggers, kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazdığı Müthiş Dâhiden Hazin Bir Eser ile satış rekorları kırmış ve Pulitzer’e aday olmuştur.

Senelik Okumanız Gerekmeyenler antolojilerinin ardındaki isim olan Eggers, son olarak büyük ses getiren kitabı Zeitounve Spike Jonze’nin sinemaya uyarladığı Maurice Sendak klasiği Where The Wild Things Are’ın senaryosu ve senaryoya dayalı romanı ile büyük beğeni toplamıştır.  What Is the What isimli kitabıyla 2009 yılı Prix Médicis Étranger Ödülü'ne layık görülen Dave Eggers, Kuzey Kaliforniya’da yaşamakta; The Believer, Timothy McSweeney’s Quarterly Concern ve Wholphin dergilerini hazırlamakta ve The New Yorker, Ocean Navigator gibi mecralarda yazmaktadır.

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012), Kaynak: Taraf

Pelin Temur, David Harvey’in “Paris, Modernitenin Başkenti” adlı kitabı üzerine yazdı: Anlatılan senin hikayendir!

Yer: Paris

Tarih: 1830-1871 arası

Kahramanlar: Çamaşırcı kadınlar, pansiyon sahipleri, kiracılar, zanaatkarlar, işçiler, öğrenciler, fahişeler, öğretmenler, arsa sahipleri, spekülatörler, barikatlarda savaşanlar, flaneur, Balzac, Baudelaire, Flaubert, Zola, George Sand, Daumier, Thiers, Haussmann, Saint Simon, Varlin, Proudhon, Marks ve diğerleri…

“Moderniteye dair mitlerden biri de onun geçmişle kökten bir kopuş oluşturduğudur.” David Harvey’in, Paris, Modernitenin Başkenti kitabında, müthiş bir ayrıntı zenginliğiyle etrafında dolaştığı soru bununla ilgili: Modernite gerçekten bir kopuş mudur? Yoksa Sanit Simon kaynaklı ve Marks’ın içtenlikle benimsediği alternatif modernleşme teorisinde olduğu gibi, hiçbir toplumsal düzen, zaten var olan durumunda kuluçkada bulunmayan değişimleri gerçekleştiremez mi? Var olan durum, yeninin özelliklerini içinde taşır mı? Yeni’ye dair işaretler tespit edilebilir mi? Sanat ve özelde edebiyat bunu mu yapmaktadır? Bu ara oldukça fazla insanın kafasını meşgul eden ve dönüp tarihe, edebiyata tekrar bakmalarına neden olan bir soru bu. Çünkü bu soruya verilecek yanıt, tarihi algılayıştan, güncel politika ve yaklaşım geliştirmeye ve dünyayla ilişkimizi düzenlemeye kadar bir çok alanda ciddi değişikliklere neden olacak etkide. Belli ki Sel Yayıncılık‘ın Düşünsel serisi de bu sorunun peşinde. Aydınlanma ve Burjuva Devrimi dönemine uzun uzun bakıyoruz bir süredir Sel Yayıncılık’la. Özellikle bu dönem, bugünü anlamak için çok önemli. Harvey’in 1848 ayaklanmalarının hemen öncesinden Komün barikatlarına kadar geçen sürede, hayranlık uyandıracak kadar ayrıntılı bir bakışla Paris’i  yeniden inşa ettiği kitap da bu çizgiye uygun bir seçim.

David Harvey, tüm insanlık için “kurtuluş” vaat eden Fransız Devrimi sonrasında İmparatorluk kucağında ufalanan hayalleri ve enternasyonalizmin taze nefesiyle 1848 ve 1871′de bir kez daha barikatlara koşan Paris’i anlatıyor. Katmanları tek tek açan bir arkeolog hassasiyetiyle, Komün’e ilerleyen Paris’i, edebiyat tarihinin en güçlü yazarlarının romanlarında baştan kurduğu o şehri, Balzac’ın deyişiyle “yüz bin romanlı şehir”i, bir kent tarihçisi olarak, onlar kadar hassasiyet ve sadakatle yeniden inşa ediyor. Ne kadar tanıdık bir şehir! Tanıdıklığı sadece tarifini dönemin yazarlarından bol bol okumuş olmamızdan değil. Kentsel dönüşüm furyasıyla oradan oraya aktarılan şehirlerde yaşıyor oluşumuzdan. Şöyle bir sahnede “Paris’i içinde ışıkların parıldamaya başladığı Seine Irmağı’nın iki kıyısı boyunca kıvrılıp yatmış gördü. Gözlerini Vendome Alanı’nın sütunu ve İnvalides’in kubbesi arasına, girmek istediği kibar çevrelerin yaşadığı yere dikti. Yiyecek gibi baktı. Bu uğuldayan kovana, balını daha şimdiden çeker gibi olan bir bakış atarak şu görkemli sözleri söyledi: ‘Şimdi çık ortaya!’”diyen bir Rastignac’ımız yoksa da, bir tepeden İstanbul’a bakıp yumruklarını sıkarak “Ah ulan İstanbul! Sen mi büyüksün ben mi!” diye bağıran film kahramanlarımız oluşundan.  Üretimin tamamen dışarı sürüldüğü bir pazarlama ve tasarım merkezi olarak düzenlenen büyük kentlerde yaşadığımızdan. Emeğin yeniden üretim maliyetini düşürdüğü için gecekondulaşmaya önce göz yuman, sonra merkezin genişlemesiyle bu gecekonduları “kentsel dönüşüm” adıyla şehir dışına bir kez daha sürüp yeni yeni gettolar yaratan, “tarihte eşi görülmemiş bir gelişim” ile “tarihte eşi görülmemiş bir sefalet”i birlikte üreten şehirlerde, sürekli bu yakan ikiliğin manzaralarına bakmak durumunda kaldığımızdan. Merkezi fuar, çevresi yalıtılmış barınma alanları olarak düzenlenmiş modern kentler… “Burjuva iktidarında bir sermaye şehrine dönüşen Paris” bizim için fazlasıyla tanıdık. Televizyonlarda dakika başı rastladığımız lüks konut reklamlarının fonundaki yerlerinden sürülen insanların, şantiye çadırlarında yanan işçilerin çığlıklarını siz de duyuyor musunuz? Aynı çığlıklar dönemin Paris’inde de yankılanmış. Bir yandan uluslar arası fuarlarla tüketim desteklenir, mal stoklamış tüccarların fahiş fiyatlarına rağmen kafe lüksleri devam ederken; Emma Bovary’nin katıldığı davetten hatırladığımız, zengin sofra kültürü gelişir, Paris bir baştan bir başa toplu ulaşım ağlarıyla örülürken bir yandan da yoksulların kedi köpek, altmış sent fiyatla fare ve hatta hayvanat bahçesinden çalınmış bir fili yediği, fırıncıların una katakomplardan çıkarılan insan kemiklerinin tozunu kattığı (Harvey’in burada yaptığı “atalarını yiyen sıradan insan” göndermesi müthiş! Hele Marks’ın ölmüş kuşaklarla ilgili ünlü alıntısıyla düşünüldüğünde.) bir Paris. Bir yandan bu sefaletle kemiğe dayanan, bir yandan da enternasyonalizm ve kurtuluşun, bir kez daha, kendi ellerinde olduğuna dair  fikirle bilenen bıçağın, bulvarların ardındaki sokaklarda an an parlayışı. Komün barikatlarından ve işçi kooperatiflerinden 1. Enternasyonal’in kürsüsüne kadar dolaşan bu yeni soluğun Mayıs 1871′de,  50.000 ölü ve 7.000 sürgünle “burjuva toplumunun rahminde ortadan kaldırıldığı” bir Paris…

Balzac, Flaubert, Baudelaire ve Zola’yı insan-mekan ilişkisi üzerinden okuyarak ve karşılaştırarak başlıyor Harvey kitabına. Bu yazarların eserlerini “bir edebiyat eleştirmeni değil de bir şehir planlamacısı olarak” okuyor. 1848 ve sonrasında sancısı çekilen “yeni” neydi? Hangi hazırlayıcılara, işaretlere sahipti ve geleceği şekillendirecek hangi mirası üretiyordu? Bu yazarların -hatta Marks’ın da- bu sorular eşliğinde okunduğunda, farklı bir ışık altında görülebileceklerini söylüyor Harvey. Ana izlek olarak “1848′den sonra gerçekleşen radikal dönüşümler önceki yılların düşünce ve uygulamalarında ne ölçüde ve hangi biçimlerde belirmiştir?” sorusunu koyuyor ve bu soru etrafında edebi ve gündelik ayrıntılarla dolu bir kent kuruyor. Balzac’taki Paris’le Flaubert’dekini karşılaştırıyor, Baudelaire’in “Bir Işık Halkasının Yitirilmesi” şiirini, daha önce Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor‘da Berman’dan okuduğumuz yorumuna göndermeler de yaparak okuyor, Goriot Baba, Madam Bovary, Duygusal Eğitim, Oyun Bitti, Nana ve daha bir çok romanı insan-mekan ilişkisi bağlamında ve yeninin sancısını tespit etmek için okuyor. Özelikle Goriot Baba ve Duygusal Eğitim‘e sık sık dönüyor.

Rus edebiyatı için Gogol’un paltosuna yapılan göndermeyi, sanırım Fransız edebiyatı için Balzac’ın pansiyonuna yapabiliriz. Fransız edebiyatı -tabii 1830′lardan sonrası için söylenebilir bu- Balzac’ın pansiyonundan çıkmıştır. Balzac, “1848′den sonra yaşanan görünürdeki radikal kopuşun ardında yatan derin sürekliliği kavramamıza yardımcı olmuştur.” Flaubert ve Baudelaire’ın görüşlerinin Balzac’a olan üstü kapalı bağlılığı, aynı sürekliliğin edebiyat alanında da sürdüğünü gösterir. Harvey’in tespitiyle, Balzac, “sinoptik” bakışıyla, mekan ile insan arasındaki bağı gözümüzün önüne serer. Mekanın tarifi, içinde yaşayan insanın da tarifidir henüz. Flaubert’de bu bağın kopmuş olduğunu görürüz. Tarif edilen mekandan içinde yaşayan insan hakkında bir fikir edinmemiz pek mümkün olmaz artık. Balzac ve onun dönemindeki pek çok kişi, doğru ya da yanlış, kenti sahiplenip onu kendilerine ait kılabileceklerine inanıyorlardı. (…)ancak 1848′den sonra kente hakim olan ve onu kendi özgül çıkarları ve amaçları için biçimlendiren Haussmann ve imarcılar, spekülatörler ve sermayedarlar, piyasa güçleri oldu ve toplumun çoğunluğunu bir kayıp ve mahrumiyet duygusu içinde bıraktılar. Flaubert de bu koşulu edilgen bir biçimde kabul edenlerden biriydi.” Flaubert’de kent bir fon görevi görür. Bağımsız bir sanat yapıtı olarak değerlendirilebilir ancak “bilinçli bir varlık” ya da “politik beden” olarak karakterini kaybeder.  Baudelaire ise “gelip geçici, ele avuca sığmaz, koşullara bağlı  moderni sonsuz ve değişmez olanla uğraşan sanatın diğer yarısı ile birlikte kavramak” için bitmez bir arayış içindedir. Ancak “1848 barikatlarının bir yanından öbür yanına nasıl kolayca geçiyorsa aynı tutarsızlıkla bir o tarafa bir bu tarafa sendelemiştir.”

Harvey’in  kitabını sadece bir edebiyat okuması olarak almak haksızlık olur. Her ne kadar ağırlıklı olarak Balzac, Flaubert, Baudelaire ve Zola olmak üzere dönem yazarlarında mekan-karakter  ilişkilerini, kendi deyişiyle,  dikkatli bir şehir planlamacısının gözünden okumak son derece ilginç olsa da,  Harvey’in Paris’e ve dönem edebiyatına bakışı bir şehir planlamacısının mekana bakışıyla sınırlı değil. 1830′lardan Komün yıllarına kadar şehrin yapısındaki kökten değişiklikler, işçilerin durumu ve şehre dağılışları, günlük yaşam için gerekli olan para, iş kolları ve cinsiyete göre ücret miktarları, oda ve ev kiraları, kadınların, zanaatkarların durumu, işçi dernekleri ve kooperatiflerinin işleyişi, Parislilerin hafta sonlarını nerelerde geçirdikleri, omnibüslerde ne durumda seyahat ettikleri, şehirde şöyle bir dolaşmaya çıkanların gittikleri yerler, beslenme alışkanlıkları,  hizmetçilerin zengin eş bulma çabaları, kapıcıların şehir hakimiyeti, taşra-Paris çekişmesi Komün zamanında kurulan barikatların Paris üzerinde dağılımı ve bölgelere göre yoğunlukları ve daha bir çok ilgi çekici ayrıntıyla dönemin Paris’i gözlerimizin önünde tekrar kuruluyor. Emma Bovary’nin, Rastignac’ın dolaştığı bulvarlar, o bulvarların bir sokak gerisinde neler olup bittiği Daumier’in müthiş çizimleri ve dikkatli bir arşiv taramasından elde edilen haritalar, tablolar ve grafiklerle verilmiş. Tüm bunları gördüğünüzde, dönemin yazarlarına neyin ilham verdiğini, romanlarında yarattıkları sosyal ortamın gerçekte nerelerden beslendiğini de anlıyorsunuz.

Harvey, bu kitabı hazırlarken amacının “İkinci İmparatorluk döneminde Paris’in nasıl işlediğini, sermaye ve modernitenin nasıl belirli bir yerde ve zamanda bir araya geldiğini, toplumsal ilişki ve politik tahayyülün bu karşılaşma sonucunda nasıl hareket kazandığını yeniden kurmak” olduğunu söylüyor. Ve insanı hayrete düşüren bir ayrıntı zenginliğiyle dönemin Paris’ini gözlerimizin önüne seriyor. “Dönem” dediğimizse hafife alınacak gibi değil. 1848 ayaklanmasından çıkmış, 1871 Komününü kuracak olan, burjuvazinin 1848′deki ihanetini henüz tüm canlılığıyla zihninde taşıyan işçi ve zanaatkarların akla ziyan bir sefalet içinde yaşadıkları, Enternasyonal’in kurulduğu, Komünist Manifesto‘nun yazıldığı, yani Fransız Devrimi’nin inşa ettiği ulusalcı binaya enternasyonal pencerelerin açılmaya başlandığı bir dönem. Fuarlarla tüketimin ve kaçınılmaz olarak üretimin de evrenselleştiği, işçi sınıfının evrensel bir solukla ayağa kalkmaya çalıştığı bir dönem. Paris ve dünya için bu yıllar, Marks ve Engels’in “Dünyanın tüm işçileri birleşin!” dedikleri yıllar. Fransız işçilerinin 1. Enternasyonal’de okudukları bildiride “Biz bütün ülkelerin işçileri, insanlığı iki sınıfa, cahil sıradan halk ile bolluk içinde yüzen şiş göbekli mandarinler sınıfına ayıran bu ölümcül sistemin barikatlarına karşı birleşmeliyiz. Kendi kurtuluşumuzu dayanışmayla kendimiz yaratalım!” dedikleri yıllar. Dönemin neredeyse tüm kentlerinde dolaşan hayaleti takip eden Marks’ın Kapital‘e şu cümleyi yazdığı yıllar: Anlatılan senin hikayendir.

Bugünün hikayesi daha anlatılmadı, çünkü henüz kuruluyor, ama hayalet buralarda bir yerde. İnsan Paris’e bakınca bunu görüyor. 

Pelin Temur – edebiyathaber.net (17 Nisan 2004)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z