Masthead header

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı ile Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nden edindiği bilgilere göre:

Türkiye’de 2012 yılında 42.626 çeşit (başlık) kitap yayımlandı.

2012’de toplam 480.257.824 adet kitap üretildi. (MEB tarafından okullara ücretsiz dağıtılan ders kitapları dâhil.)

Bu kitaplar için 293.257.824 adet bandrol satın alındı. Milli Eğitim Bakanlığı da 2012 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 187.000.000 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı.

TÜİK rakamlarına göre Türkiye’nin nüfusu 74.724.269 (01.01.2012 itibariyle).

2012 yılında kişi başına 6,4 kitap düştü.

2011’de Türkiye’de 43 bin 200 çeşit kitap yayımlanmış, 493 milyon 469 bin 590 adet kitap üretilmişti. Kişi başına düşen kitap sayısı 6,8’di. Bu veriler göz önüne alındığında, geçen yıla göre yayımlanan kitap çeşidinde % 2;  üretilen kitap adedinde % 3 düşüş var.

2012 yılında üretilen 42.626 başlık kitabın konularına göre dağılımı şöyle. Genel Konular 452 başlık, Felsefe ve Psikoloji 1.137 başlık, Din 2.726 başlık, Toplum Bilimleri 14.342 başlık, Dil ve Dil Bilim 504 başlık, Doğa Bilimleri ve Matematik 461 başlık, Teknoloji ve Uygulamalı Bilimler 1.954 başlık, Güzel Sanatlar 1.270 başlık, Edebiyat 15.034 başlık, Coğrafya ve Tarih 2.664 başlık, konusu belirtilmemiş 2.082 başlık.

Geçmiş yıllara bakıldığında yayımlanan başlık adedinde gözlenen düzenli artışın 2012 yılında düşüşe geçtiği gözleniyor: 2007’de 32.150 çeşit, 2008’de 32.342 çeşit, 2009’da 31.414 çeşit, 2010’da 34.363 çeşit, 2011’de 43.190 çeşit kitap yayımlanmıştı.
Aynı şekilde, üretilen toplam kitap sayılarına bakıldığında da 2012 yılında bir düşüş söz konusu: 2007’de 280.708.153 adet, 2008’de 298.651.407 adet, 2009’da 353.599.457 adet, 2010’da 408.339.289, 2011’de 494.200.042 adet, 2012’de 480.257.824 adet kitap üretildi. Her seneki düzenli artış 2012’de % 3’lük bir düşüşe geçiyor.

edebiyathaber.net (14 Ocak 2013)

Aylık edebiyat dergisi Aşiyan’ın “Edebiyatta Mizah” dosya konulu Ocak sayısı çıktı.

Irmak Zileli‘nin Radikal Kitap tarafından sansürlenen yazısı “Sansürsüz” başlığı altında Aşiyan’da! Afili Filintalar’dan Murat Karaca da bir öyküsüyle bu sayıda.

Bu sayıda ayrıca, Barış Uygur söyleşisini, Gizem Özbekoğlu çevirisiyle Friedrich Schiller’den “Saf ve Duygulu Şiir”i, Fırat Demir’den “Eleştiri Üzerine”, Aybeniz Ece Çetin’den “Toplu Hikâyeler” ve Hazal Özdemir’den “Oyun” başlıklı yazıları bulabilirsiniz.

Aşiyan; Mephisto (Taksim ve Kadıköy), İnsan Kitap (Taksim), Robinson Crusoe 389 (Taksim), Pandora, Çınar Sahaf (Taksim), Alkım (Kadıköy), Güven Sanat (Kadıköy), İmge (Kadıköy), Remzi, Homer Books (Taksim) gibi kitabevlerinden temin edilebilir. Dergiye ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Baylan Pastanesi (Kadıköy), Eskişehir, Muğla, Batman ve Diyarbakır gibi mekân ve illerden de ulaşılabilir.

Dergiye ulaşmak istiyorsanız iletisim@asiyandergisi.com adresine e-posta yollayabilirsiniz.

Aşiyan Dergisi’nde yazılarınızın yayımlanmasını istiyorsanız www.asiyandergisi.com adresindeki adımları takip edebilirsiniz.

edebiyathaber.net (14 Ocak 2013)

62_arkeoloji2Bilindiği gibi mitoslar, anlamsız, boş zamanlarda anlatılmak için uydurulmuş fantastik masallar değillerdir. İnsanlığın bugüne gelişinin öyküsünü verebilecek kültürel zenginlikler içeren, hatta hayatımızı şekillendiren, kültür dediğimiz şeyin DNA’sıdırlar. 

Mitoslar antik çağların psikolojilerini yansıtır… İnsan hem mitolojik hem de mitojeniktir; kendi söylencesinin kahramanıdır. Her anlatıda insanlığını sorgulamakta, varlığını anlamlandırmakta, insanlığını inşa etmekte ve dünyadaki yaşamını anlamlı hale getirmektedir. İnsanı anlamak mitlerin sesine kulak vermekten geçer. Binlerce yıl sonra bile mitler en temel soruya yanıt arar; “insan nedir?”

Gündelik yaşamımızı şekillendiren mitlerin dili resim dilidir. Doç.Dr. İsmail Gezgin’in derslerinde, kimi zaman sanattan hareketle mitosa kimi zaman ise mitostan hareketle sanata doğru yolculuğa çıkılacak, bazen bir resme nasıl anlam yüklenebileceğini, bazen de bir anlamın nasıl resimlenebileceğini bulunacaktır.

Program:
18 Ocak Cumartesi 2014
13.00-17.00 Mitlerin karanlık çağları…
19 Ocak Pazar 2014
13.00-17.00 Mitlerin coğrafyası, coğrafyaların mitleri…

(2 gün, günde 4 saat, toplam 8 saat, 300 lira)

*Öğrencilere % 20,
*3 kişi ve daha üstü grup katılımlarında %20 indirim uygulanıyor.

*Adres: Beyazgül Cad. Kireçhane gediği sok.
Numara: 6 / Beşiktaş-Arnavutköy

*Önceden kayıt yaptırılması gerekiyor.

Ayrıntılı bilgi, kayıt ve iletişim için:
info@gumuslukakademisi.org
www.gumuslukakademisi.org
0554 345 2991

edebiyathaber.net (25 Aralık 2013)

Fazıl Say’a dini değerleri aşağıladığı gerekçesiyle dava açılmasını eleştiren PEN Türkiye hakkında soruşturulma açıldı.

“Türkiye’deki faşist gelişmeler…”

bianet‘e konuşan PEN Türkiye İkinci Başkanı Halil İbrahim Özcan, 3 Haziran 2012’de internet sayfalarından yayımladıkları “Değerli besteci ve piyanistimiz Fazıl Say’ın mahkemeye sevk edilmesini dehşetle karşılıyor, kuvvetle kınıyoruz. Dünya kamuoyu Türkiye’deki faşist gelişmeler karşısında alarma geçmiş durumdadır” mesajı nedeniyle “Devletin şahsiyetini aşağılamak ve adli mercileri etkilemek”le suçlandıklarını söyledi.

Ayrıca, Dünya Yazarlar Birliği PEN, devleti eleştirmesi nedeniyle PEN Türkiye hakkında soruşturma açılmasını, “”Bu soruşturma, ülkedeki meslektaşları tarafından seçilerek görevlendirilmiş olan PEN Türkiye Yönetim Kurulunun tamamına yapılmış bir saldırıdır.” diyerek kınadı.

edebiyathaber.net (12 Ocak 2013)

İçinde yaşayan tüm canlıların birbirini tanıdığı güzel bir ormanda başlar küçük yeşil bir dinozorun hikâyesi.

Nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen dev bir yumurta hem merak hem de bilinmeyene karşı bir korku yaratır görenlerde. Diğer hayvanlar çok şaşırır dev yumurtadan çıkan, daha önce görmedikleri bu yeni canlıyı gördüklerinde. Onlar şaşırır ama bizim yeşil dinozor onlardan da çok şaşırır kimseye benzememesine.

Ne farklı görüntüsü ne rengi ne boyutu engel olmaz orman halkının onu sevip benimsemesine… Görüntüsü ne olursa olsun yavru hayvandır ve onlar da ona ihtiyacı olan tüm ilgiyi vereceklerdir. Yiyeceklerini paylaşırlar, bildiklerini öğretirler. Kocaman ailelerinin bir parçası yaparlar, Çınazor koyarlar adını ve yalnızlık hissetmemesi için ne gerekiyorsa yaparlar.

Hiçbir eksiği üzüntüsü yoktur Çınazor’un, merakından başka. Kimseyi üzmemek için sık sık söylemese de aslında hep aklındadır bir gün başka dinozorları bulmak. Hiç inanmamıştır dünyadaki tek dinozor olduğuna. Nasıl olsa geri döneceğim düşüncesiyle kimseyle vedalaşmadan uzun bir yolculuğa çıkar ve yolculuğun sonunda onu bir değil birçok sürpriz beklemektedir.

Üç kitaptan oluşan serinin ilk kitabı Küçük Yeşil Dinozor, Çınazor’un bu masalsı yolculuğunun da başlangıcı. Çınazor serisinin her kitabı aslında kendi içinde bağımsız bir hikâyeden oluşmasına rağmen her kitapta Çınazor’un hikâyesi devam ediyor ve onun yolculuğu ile birlikte büyüyüşüne de tanık oluyoruz.

Okul öncesi çocuğunuza okurken dilerseniz her kitabın renkli orman görüntülerinden ve sevimli hayvanlardan oluşan resimleri kullanarak kendi hikâyenizi anlatabilir, dilerseniz Çınazor’un hikayesini baştan sona okuyabilirsiniz.

Hikâyenin herhangi bir yerinde, bu ormanın güzel hayvanlarını, gördükleri kocaman bir dinozor olsa da ilgiye ihtiyacı olana tereddütsüz verdikleri sevgi, ilgi ve yardım için ne kadar takdir ettiğinizi belirtmeyi unutmayın.

Çınazor serisini Gönül Simpson yazdı, Serap Ergel çizdi, Yeşil Dinozor yayımladı.

edebiyathaber.net (12 Ocak 2013)

 

İki aylık hayat ve edebiyat dergisi Mahalle Mektebi’nin 9. sayısı (Ocak-Şubat 2013) çıktı.

Bu sayıda yer alan yazarlar ile yazı başlıkları şöyle:

akif kuruçay akşam yemeğinde balık
ertuğrul rast üçüncü dereceden intihar mektubu
rıdvan ünal sessiz ağaç
afrâ kutluğ benli kıskaç
özgür iren bayram kanser kavuşmaları
mücahit ocakden hüzünlü balo
vildan yüce rüzgârın götürdüğü sen
vasfettin yağız acıya sakınımsız şarkılar
selami ay kör resim
ilhan kayhan aşkın sesine gazel
mustafa demir ablukada güler çocuk
tayyib atmaca münacaat
mücahid dündar şathiye
ali bektaş hazret-i zahit içün şathıyyedür
nizar kabbânî amerika’da ben kimim?
furûğ ferruhzâd gönlüm bahçeye yanıyor
mahmut arlı çizgi
cihan aktaş kirli paslı köşeler
ismail özen salyangoz toplamaya gidiyoruz
yılmaz yılmaz gayret
numan altuğ öksüz sidre
muhammet manap kalbimde yara
müzeyyen çelik gönül berberi
emine terzi “hızla” geçen zaman
james joyce arabi
mihail nuayma bey’in “saadet”i
akif kuruçay ile… imgeden şehirlere…
murat ak tablodaki yazının peşinde -şifâü’l-kulûb likâü’l-mahbûb-
muammer ulutürk onikiaydörtmevsimbenbüyüyüncebitti yani şimdi gelmez misin?
köksal alver tek söğüt
fatih kap kalp ve fonksiyonları
ali akar doğuya ve batıya ait olmayan mübarek zeytin ağacından gelen ışık
ahmet taşğın bektaşi menakıbnamelerinin anlaşılmasına giriş
hasan arslan söküğümüz derindir bizim
ümit savaş taşkesen londra notları II
gürkan gülcemal kutsal geometri
ismail detseli teletura
bekir şahin bulgaristan’da akif atakan ile kültürel miras
seyyâh-ı hayrân ziyâ çelebi Der Beyân-ı Evsâf-ı Türbe-i Ertuğrul Gâzî I
ismail özen “aynadaki zaman” üzerine metaforik bir okuma denemesi
ahmet aksoy küpe çiçeği, saka kuşu ve boynu bükük siyah beyaz bir resim

12 Ocak 2013

Okula gitmeden, annemin bana okuduğu kitaplar ve bitmez tükenmez pazar sinemaları sayesinde, edebiyat ve sinemayı hemen hemen aynı anda tanıdım diyebilirim.

Gene de kitapların hafif de olsa bir önceliği vardı, çünkü kitap, vakit bulunca okunan bir şey değildi, öyle günü, saati de yoktu. Günün, gecenin her saatinde, her fırsatta okunurdu. Benim için bugün de öyle.

Belki de bu belli belirsiz “birinci”lik, sinemadaki edebiyat uyarlamalarına hep şüpheyle yaklaşmama neden oldu. Gerçi zaman zaman insanı hayalkırıklığına uğratmayan uyarlamalar da oluyor, ama kitabı da okuduğum hâlde doğrudan doğruya filmi hatırlamam enderdir. Gene de Bayan Jean Brodie’nin Baharı / The Prime of Miss Brodieyi, öncelikle genç Maggie Smith’in (35 yaşında) dik, güvenli duruşuyla hatırlıyorum. Kitap sonradan aklıma geliyor. Muriel Spark’ın 1961’de basılıp Booker Ödülü adayı olan kitabı, insanı saran, zevkle okunan, akılda kalan bir kitaptır oysa. Kahramanı da, hikâyenin mekânı olan Edinburgh’u da unutamazsınız.

Miss Jean Brodie zeki, esprili, iddialı bir kadın. Kurallara uymayışı, uymamaya devam etmek için her tedbiri alışı, 1960’lı yıllarda nasıl hoşuma gittiyse hâlâ da gidiyor. (Demek bazı kişiler asla “adam” olmuyormuş.) Neyse ki Miss Brodie, düşmana karşı daima uyanık kalmasını biliyor. Ona karşı esas itiraz ise çalıştığı okuldan geliyor tabii: Müdire de, öğretmenlerin çoğu da, alışılmış patikaları çiğnemeyi sevmeyen, seçtiği kızlardan oluşan grubu kendi bildiği gibi yetiştiren, bu tutkulu kadın öğretmenin varlığından rahatsız oluyor.

Jean Brodie, Edinburgh’daki Marcia Blaine Kızlar Okulu’nun öğretmeni. 1930’lu yıllardayız. Kızların arasından kendine bir takım seçmiş, müdirenin küçümser bir şekilde ifade ettiği gibi, “Brodie takımı”. Müdireye göre, gerekli konularda bilgi sahibi olmadıkları hâlde, gereksiz bir sürü konuda engin bilgileri var. Buchman öğretileri, Mussolini, rönesans ressamları, yabani çalı merheminin yararları, ”Charlotte Brontë’nin ve bizzat Bayan Brodie’nin aşk hayatları” gibi. En güzel çağında, hayatının baharında olduğuna inanan Miss Brodie ise “Genç omuzlarınıza olgun kafalar oturtuyorum,” diyor. Ona göre, bütün öğrencileri kaymağın kaymağı. Yıllar sonra Sandy, kendisine öğrenciliğinde en çok neyin onu etkilediği sorulunca, “Bayan Jean Brodie diye biri vardı,” diyecek, “hayatının baharındaydı”. 

Peki, nasıl kızlar bunlar? Monica Douglas, matematik konusundaki yeteneğiyle dikkati çekiyor. Rose Stanley ise cinsel cazibe sahibi. Eunice Gardiner, “kıvrak jimnastik hareketleri ve göz kamaştırıcı yüzüşüyle” tanınıyor. Jenny Gray, güzelliğiyle maruf. Sandy Stranger’ın, “küçük, neredeyse yok denecek gözleri” yüzünden adı çıkmış, ama esas özelliği, sesli harfleri söyleyiş biçiminde saklı. Mary Macgregor’un işlevi ise “herkesin suçlayabileceği, kişiliksiz biri” olması. Olsun varsın, “Bana yaşken eğebileceğim bir kız verin, ömür boyu kendime bağlayayım,” der Miss Brodie. Ne var ki biz başından beri, istifaya zorlanmasına karşı tedbir almak için kızlarıyla toplantılar yapan öğretmene, onlardan birinin ihanet edeceğinden kuşkulanırız.

Yazar Muriel Spark, anlatımıyla bize bir zaman yolculuğu yaptırıyor. “Şimdi”de kızlar lisede, artık Miss Brodie onlara ders vermiyor. Ama geri dönüşlerle sık sık eski güzel günleri ziyaret ediyoruz. Hatta ileriye, takımın ve Miss Brodie’nin geleceğine de gidiyoruz. Onları nasıl yetiştirdiğine tanık oluyoruz. Küçük yaştayken bile kızlara asla çocuk muamelesi etmiyor. Kuru gerçekleri öğretmekten kaçınıyor. Bu sayede kızlar beklenmedik bilgilere sahip olabiliyorlar. Aralarında faşizmin Avrupa’da yükselişi de var. Miss Brodie bu yükselişi heyecanla karşılıyor. Kendi fikirlerini, zevklerini aşıladığı kızlarının başka ekiplere dâhil olmasını da istemiyor, çünkü o zaman kontrolünden çıkabilirler. Kendi küçük klonlarını yaratamaz. Resim hocası Teddy Lloyd’un yaptığı portreler de bu durumu yansıtıyor zaten. Kızların hepsi Miss Brodie’yi andırıyor. Ancak zamanla, büyüdükçe, bu kontrol onları rahatsız etmeye başlayacak. On altı yaşına geldiklerinde, Miss Brodie de kime tam anlamıyla güvenebileceğini saptamak için kızlarını denemeye tabi tutacak.

Aşk hayatı derken, Birinci Dünya Savaşı’nda ölen nişanlıyı unutmamak gerek. Miss Brodie yukarıda bahsi geçen savaş gazisi, tek kollu ama yakışıklı Lloyd’u seviyor aslında, ama bunu belli etmeyi sevmiyor. Müzik öğretmeni Gordon Lowther ise okuldaki diğer gözde. Üstelik resim öğretmeninin tersine, bekâr olmak gibi bir avantajı var. Jean Brodie, ilişkilerinde de her şeyin kontrol altında olmasını istiyor, hatta ilişki olmasa bile erkeklerin onun etkisi altında kalmalarını. Seçtiği kişilerden kayıtsız şartsız hayranlık ve sadakat bekliyor. Düşmanı ise kızların ağzından laf alıp onu okuldan atmak ya da istifaya zorlamak isteyen müdire Miss Mackay. Joyce Emily’ye gelince, o “takım”a girmeye çalışıp başaramayan eleman. Ama Miss Brodie sonradan onu kanadının altına alıp İspanya İç Savaşı’na katılmaya teşvik edecek. Elbette Franco’ya destek olmak üzere. Filmde Joyce’un karakteri ile Mary’nin karakteri birleştirilmişti.

İskoç yazar Muriel Spark, “Bayan Jean Brodie’nin Baharı / The Prime of Miss Jean Brodie”de akıldan çıkmaz bir karakter yaratmakla kalmamış, zaman ve mekâna tamamen hâkim bir anlatım da tutturmuş. Tercihleri ne olursa olsun Miss Jean Brodie’yi seveceksiniz. En azından unutmayacağınızdan eminim.

Sevin Okyay – edebiyathaber.net (11 Ocak 2013)

Tüm yazıları >>>

Yılın ilk kitap fuarı  Adana’da 15-20 Ocak 2013 tarihleri arasında TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde kapılarını kitapseverlere açmaya hazırlanıyor. Fuarın etkinlik programı belli oldu:

15 Ocak 2013 Salı

ÇUKUROVA SALONU

14.00-15.00
Söyleşi: “Küçük Büyük “Eyvah Kitap!” Diyor Muyuz Hâlâ? “
Konuşmacı: Mine Soysal
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı

15.15-16.15
Panel: “Başkanlık Sistemi ve Türkiye”
Yöneten: Halit Atik
Konuşmacılar: Ercan Karakaş, İhsan Kamalak
Düzenleyen: SODEV

19.00-20.00
Panel: “Çukurovalı Öykücüler Ses Veriyor “
Yöneten: Çetin Derdiyok
Konuşmacılar: Mustafa Emre, Nazmi Bayrı, Fatih Alkar, Musa Dinç, Veli Erdem, Mustafa Günay
Düzenleyen: Edebiyatçılar Derneği

16 Ocak 2013 Çarşamba

ÇUKUROVA SALONU

13.00-14.00
Şiir Dinletisi
Konuşmacı: Ahmet Telli
Düzenleyen: Everest Yayınları

14.15-15.15
Söyleşi:“Yaşayan Yazarlarımız”
Konuşmacılar: Ali Rıza Kars, Mehmet Demirel Babacanoğlu”
Düzenleyen: Çukurova Edebiyatçılar Derneği

15.30-16.30
Söyleşi: “Evimde Şiir Saklıyorum”
Konuşmacılar: Çetin Duran, Yeqîn h., Serhat Hemdem, Özlem Erdem,
Düzenleyen: Ava Yayınları

16.45-17.45
Söyleşi: “Dedemin Bisikleti-Çiftlikte Bir Gün”
Konuşmacı: Beyza Deringöl Akbaş
Düzenleyen: Final Kültür Sanat Yayınları

18.00-19.00
Söyleşi: “Doğumunun 100. Yılında Abidin Dino’nun Adana Günleri”
Konuşmacılar: Murat Baycanlar, Remzi Karabulut, Uğur Pişmanlık
Düzenleyen: Aratos Dergisi

19.15-20.15
Şiir Dinletisi
Yöneten: Hasan Hüseyin Gündüzalp
Katılımcı Şairler: Ali Ozanemre, Ferhat Zidani, Süleyman Nayman, Mehmet Atilay, Çetin Kalkan, Murat Demirkol, Mustafa Akyürek, Bekir Dağsever
Düzenleyen: Türkiye Yazarlar Sendikası

17 Ocak 2013 Perşembe

ÇUKUROVA SALONU

12.15-13.15
Söyleşi: “Kayıp Kelimeler”
Konuşmacılar: Ronî War, Receb Dildar
Düzenleyen: Ava Yayınları

13.30-14.30
Söyleşi: “Çocuklar ve Şiir: İki Gözüm Üzümüm”
Konuşmacı: Necdet Neydim
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı

14.45-15.45
Söyleşi: “Çukurova’da Gençlik Edebiyatı ve “Atmaca”nın Öyküsü”
Konuşmacılar: Aydın Tan, Mustafa Emre
Düzenleyen: Evrensel Basım Yayın

16.00-17.00
Söyleşi: ”Kitlesel Hipnoz ve Sanal Kahramanlar”
Konuşmacı: Suat Turgut
Düzenleyen: 2023 Yayıncılık

17.15-18.30
Panel:  “Çukurova – İstanbul Hattında “Yağmur Sıcağı”
Yöneten: Dilek Arslan
Canlı performans (romandan kesitler): Gürsel Fırat
Konuşmacılar: Binay Koçak, Seyyit Nezir
Düzenleyen: Sis Çanı Yayıncılık

18.45-19.45
Panel: “Günümüzde Şiir”
Yöneten: Halise Tekbaş
Konuşmacılar: Hülya Saadet Öznisan, Bekir Dağsever, Cemal Ünal,
Düzenleyen: Çukurova Edebiyatçılar Derneği

AKDENİZ SALONU

12.00-13.00
Söyleşi: “Paradokya’nın Çıkış Hikayesi”
Konuşmacı: Cem Gülbent
Düzenleyen: Timaş Yayınları

14.30-15.30
Söyleşi: “Muzaffer İzgü: “Çocukluğumun Adana’sı”
Konuşmacı: Muzaffer İzgü
Düzenleyen: Bilgi Yayınevi

15.45-17.00
Söyleşi: “Günümüzde Öykücülük”
Konuşmacılar: Zafer Doruk, Mehmet Demirel Babacanoğlu,  Veli Cuma, Hasan Hüseyin Çabuk, Arslan Bayır
Düzenleyen: Çukurova Edebiyatçılar Derneği

17.15-18.15
Panel: “Suriye’nin Kurtuluş Savaşı”
Yöneten: Mehmet Karasu
Konuşmacılar: Çetin Yiğenoğlu, Sinan Seyfettinoğlu, Sezin Suna
Düzenleyen: Türkiye Yazarlar Sendikası

18.30-19.30
Şiir Dinletisi: “Şiire Yolculuk”
Katılımcı şairler: Gökhan Cengizhan, Halil İbrahim Özcan, Leyla Şahin, Remzi Özmen, Betül Akdağ, Mithat Çelik, Kağan İşçen
Düzenleyen: Edebiyatçılar Derneği

18 Ocak 2013 Cuma

ÇUKUROVA SALONU

11.00-12.00
Panel: “Nasreddin Hoca ile Düşünmek”
Yöneten: Necdet Neydim
Konuşmacılar: Öğrenciler
Düzenleyen: Kelime Yayınları

13.15-14.15
Panel: “68’liler ve Cumhuriyet”
Yöneten: Ahmet Çetiner
Konuşmacılar: Sönmez Targan, Cemil Orkunoğlu, Aziz Erbek
Düzenleyen: 68’liler Birliği Vakfı

14.30–15.30
Söyleşi: “Tarihin Eğlenceli Yönü”
Konuşmacı: Metin Özdamarlar
Düzenleyen:  Eğlenceli Bilgi

15.45-16.45
Söyleşi: “Yunus Emre”
Konuşmacı: Faruk Dilaver
Düzenleyen: Emre Bilişim Yayıncılık

17.30-18.30
Panel: “Gizledikleri Tanpınar”
Yöneten: Çetin Derdiyok
Konuşmacılar: Emine Erbaş, Mustafa Günay, Hasan Cuşa, Seyyit Nezir
Düzenleyen: Broy Yayınevi

18.45- 19.45
Panel: “Geleceğe Ne Kaldı?”
Yöneten: Şenay Eroğlu Aksoy
Konuşmacılar:  Işık Okçu, Şeyhmus Közgün, Aysel Ekiz
Düzenleyen: Ava Yayınları

18 Ocak 2013 Cuma

AKDENİZ SALONU

12.00-13.00
Söyleşi: “Mavisel Yener Çocuklarla Buluşuyor, Düşler Konuşuyor”
Konuşmacı: Mavisel Yener
Düzenleyen: Bilgi Yayınevi

13.15-14.15
Panel: “Sosyal Demokrat Belediyecilik”
Yöneten: Halit Atik
Konuşmacılar: Perihan Sarı, Ulaş Bayraktar
Düzenleyen: SODEV

14.30-15.30
Söyleşi: “Balkanlardan Çukurova’ya Bir Sevda Masalı Hürriyet”
Konuşmacı: Nur İçözü
Düzenleyen: Altın Kitaplar

15.45-16.45
Panel: “Çukurova’da Öykücülüğümüz ve Öykü Dinletisi”
Yöneten: Çetin Yiğenoğlu
Konuşmacılar: Aydın Şimşek, Nazmi Bayrı, Yaşar Yıltan, Deniz Moralıgil, Turan Ali Çağlar
Düzenleyen: Kanguru Yayınları

17.00-18.00
Söyleşi: “Yazar Olmak İstiyorum”
Konuşmacı: Ömer Sevinçgül
Düzenleyen: Carpediem Kitap

18.30-19.30
Şiir Dinletisi: “Çukurova’dan Şiirler”
Sunum: Halise Tekbaş
Katılımcı Şairler: Enver Seçinti, Şeref Kocakaya, Nebih Nafile, Hülya Saadet Öznisan, Duran Aydın, Cemal Ünal, Mansur Ekmekçi, Adnan Özcandan, Mehmet Demirel Babacanoğlu, Bekir Dağsever, Selahattin Baysal, Harika Ufuk, Yakup Karaca, Süreyya Filiz, Baki Yıldırım, Mesut Eray, Lütfi Küpeli, Ali Atar, Fuat Duymaz, Şaban Şavin, İbrahim Özcanlı, Münevver Düver, Onur Çakmak, Kader Kutlu, Şahin Tuncay
Düzenleyen: Edebiyatçılar Derneği

19 Ocak 2013 Cumartesi

ÇUKUROVA SALONU

11.00-12.00
Söyleşi: “Mona Lisa Neden Gülümser?” Aratos Felsefe Okulu (6. Ders)
Konuşmacı: Birnur Eraldemir
Düzenleyen: Aratos Dergisi

12.15-13.15
Söyleşi: “Devrimin İlk Karşıtları”
Konuşmacı: Alev Coşkun
Düzenleyen: Cumhuriyet Kitap

13.30-14.30
Söyleşi: ”Sevdiğim Roman Kahramanı”
Konuşmacılar: Semih Gümüş, Faruk Duman, Sibel K. Türker, Behçet Çelik
Düzenleyen: Can Yayınları

14.45-15.45
Söyleşi: “Çocuk ve Gençlik Edebiyatında 50 Yılın Ardından”
Konuşmacı: Gülten Dayıoğlu
Düzenleyen: Altın Kitaplar

16.00-17.00       
Söyleşi: “2013 Astroloji Ve Mucizeler”
Konuşmacı: Nuray Sayarı
Düzenleyen: Destek Yayınları

17.15-18.15
Söyleşi: “Nato İncirlik Üssü Gölgesinde Suriye Sorunu”
Konuşmacılar: Nuray Sancar, Adnan Gümüş, Elife Hatun Kılıçbeyli
Düzenleyen: Evrensel Basım Yayın

18.30-19.30
Panel: “AB-D’nin BOP Planı Çerçevesinde Suriye ve Türkiye”
Yöneten: Özler Çakır
Konuşmacı: Gürdal Çıngı
Düzenleyen: Derleniş Yayınları

19 Ocak 2013 Cumartesi

AKDENİZ SALONU

11.00–11.45
Söyleşi: “Filozof Çoçuklar Klubü”
Konuşmacı: Seran Demiral
Düzenleyen: Final Kültür Sanat Yayınları

12.00-13.00
Panel: “Yerel Yönetimler ve Demokrasi”
Yöneten: Halit Atik
Konuşmacılar: Ahmet Özer, Gökhan Günaydın
Düzenleyen: SODEV

13.15-14.15
Söyleşi: “Uçurumun Kenarında Dış Politika”
Konuşmacı: Onur Öymen
Düzenleyen: Ezgi Kitabevi- Remzi

14.30-15.30
Söyleşi: “Gizem Dolu Macera Romanı “Baykuş Yemini”
Konuşmacı: Yeşim Saygın Armutak
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı

15.45-16.45
Söyleşi: “Zamana Karşı Orhan Kemal”
Konuşmacılar: Işık Öğütçü, Bedri Aydoğan
Düzenleyen: Everest Yayınları

17.00-18.15
Söyleşi: “Gizil Güçlerin Farkındalığı”
Konuşmacı: Bünyamin Çetinkaya
Düzenleyen: Pegem Akademi Yayıncılık

18.30-19.30
Şiir Dinletisi: “Şiir, İnsan Yanımız” 
Yöneten: Aydın Şimşek
Şairler: İlhan Kemal, Zeki Karaaslan, Yalçın Aydınlık, Betül Akdağ, Atilla Yaşrin, Adnan Gül, Hüseyin Şahin, Aydın Şimşek
Düzenleyen: Kanguru Yayınları

20 Ocak 2013 Pazar

ÇUKUROVA SALONU

12.00-13.00
Söyleşi: “Aykırı Sorular”
Konuşmacı: Enver Aysever
Düzenleyen: Ezgi Kitabevi- Remzi Kitap

13.15-14.15
Söyleşi: “Hayatımızdaki Espas’lar”
Konuşmacılar: Berat Günçıkan, Selma Sancı, Turhan Günay
Düzenleyen: Sel Yayıncılık

14.30-15.30
Söyleşi: “Gün O Gündür”
Konuşmacı: Banu Avar
Düzenleyen: Ezgi Kitabevi- Remzi Kitap

15.45-16.45
Söyleşi:”Muhteşem Hayatlar Neleri Saklar”
Konuşmacılar: Oya Baydar, Turhan Günay
Düzenleyen: Can Yayınları

17.00-18.00
Söyleşi: “Ailede Sevgi İletişimi”
Konuşmacı: Vehbi Vakkasoğlu
Düzenleyen: Nesil Yayınları

18.15-19.15
Söyleşi: “İlişkide Egoyu Yenebilmek”
Konuşmacı: Seda Diker
Düzenleyen: Destek Yayınları

20 Ocak 2013 Pazar

AKDENİZ SALONU

12.00-13.00
Söyleşi: “Osmanlının Filistin Politikası”
Konuşmacı: Yavuz Bahadıroğlu
Düzenleyen:  Nesil  Yayınları

13.15-14.15
Söyleşi: “Anlamadığımız Türk Sosyolojisi”
Konuşmacı: Cüneyt Ülsever
Düzenleyen: Doğan Kitap

14.30-15.30
Söyleşi: ”Yekta Kopan’la Söyleşi”
Konuşmacı: Yekta Kopan
Düzenleyen: Can Yayınları

15.45-16.45
Söyleşi: “Ünaldı Dokuma İşçileri Direnişi Nasıl Dokuduklarını Anlatıyor”
Konuşmacılar: Ali Karadaş, Mecit Bozkurt
Düzenleyen: Evrensel Basım Yayın

17.00-18.00
Söyleşi: “Kendi Everest’inize Tırmanın”
Konuşmacı: Nasuh Mahruki
Düzenleyen: Alfa Yayınları

18.15-19.15
Söyleşi: “İslam ve Sosyal Adalet”
Konuşmacı: Eren Erdem
Düzenleyen: Destek Yayınları

11 Ocak 2013

Çocuk istismarını konu alan Şeytanın Çocuğu, Trend Yayınevi tarafından yayımlandı.

Kitapta, küçük yaşta bakımevine bırakılan Jerry Coyne’un şiddet ve tacizle geçen çocukluğunun gerçek hikâyesi anlatılıyor. Yaşadığı dehşet dolu günlerin ve sonrasındaki hukuk mücadelesinin kaleme alınmasında Coyne’un en büyük destekçisiyse kitabın gölge yazarı olan Jane Smith.

Yapıtın Türkçeye çevrilme sürecinde yayıneviyle sürekli bağlantı halinde olan Coyne, Türkiye okuyucusuna ithafen yazdığı mektubun bir bölümünde şöyle diyor:

“Şeytanın Çocuğu’nu yazmak benim için son derece zor oldu, kendime sık sık neden yazdığımı hatırlatmak zorunda kaldım. Kitabımın başında da belirttiğim gibi, yazdıklarım tek bir kişiyi bile adaleti aramaya yüreklendirirse kitabım amacına ulaşmış demektir. Türkiye’de ve tüm dünyada istismara maruz kalan çocuklar ‘normal’ bir yetişkin olma şanslarını yitirmişlerdir. Bizler, çocukluğumuzun kabuslarıyla ve kafamızın içindeki iblislerle yaşarız. Bu güvensizlik ve utanç duygusunu hafifletebilmenin tek yoluysa, bize yapılanları saklamak yerine, sesimizi duyurmaya çalışmak ve hakkımızı aramaktır. İşte tam olarak bu nedenle, Şeytanın Çocuğu’nu yazdım: İnsanlar, benim başıma gelenlerin bugün hâlâ dünyanın her yerinde diğer çocukların da başına geldiğini bilsinler diye.                                               

 Jerry Coyne Ocak 2013″

Trend Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Seçil Özer, kitabı yayımlamaktaki amaçlarının sadece Türkçeye yeni bir yapıt kazandırmak değil, aynı zamanda ülkemizde de acı örneklerle sık sık gündeme gelen çocuk istismarına dikkat çekmek olduğunu söylüyor.

edebiyathaber.net (11 Ocak 2013) 

  • Murat Cem Bilger - 11/01/2013 - 17:55

    Böyle kitapların ülkemizde yayımlanması çok önemli ve desteklenmeli. Ayrıca kapak da çok başarılı görünüyor. Kitabı mutlaka alacağım. Emeği geçen herkese teşekkürler.
    M. Cem Bilgercevaplakapat

  • Göksun Özyazıcı - 12/01/2013 - 01:30

    Okuma listeme ekledim. Kitabın Türkeçe’ye çevrilmesi ve yayınlanması nedeniyle yayınevini tebrik ederim, tam bir sosyal sorumluluk örneği.cevaplakapat

Esmer teni, kıvırcık saçları, kısacık boyu ve cin bakışlarıyla Cemile Civciv, nam-ı diğer Cimcime yeniden aramızda! Serinin ilk kitabı Adamı Zorla Cadı Yaparlar’dan sonra sıra Kurabi’ye Uçan Omlet’te.

Sevimli kahramanımız Cimcime, yeni macerasında, yepyeni bir dost edinmenin heyecanı içerisinde: Ablası Nazlı’nın matematik öğretmeninin haylaz köpeği Kurabi, hafta sonu için iki günlüğüne Nazlıların evine konuk geliyor. Cimcime ve Kurabi bu durumdan memnun, ancak Nazlı biraz tedirgin. Ne de olsa ev halkından kimsenin bu ziyaretten haberi yok!

Yoğun işleri nedeniyle hafta sonunu da işte geçiren bir anne, elinde gazetesi sürekli uyuklayıp duran yorgun bir baba, odaya kilitlenmiş haylaz bir kedi ve tuvalet ihtiyacını giderecek yer arayıp duran bir köpeğin bulunduğu bir ev ortamında yaşanan olaylarla Cimcime ve ablası nasıl başa çıkacaklar dersiniz? Tahmin ettiğiniz üzere, o hafta sonu evde işler karışacağa benziyor. Üstüne bir de torunlarını görmek için kızların anneannesi Münevver Hanım eve gelince ortalık hepten kızışıyor…

Koşuşturan hayvanlar, hodanlı börekler ve uçan kaçan yumurtalarla dolu bu öyküde, Cimcime yalnızca kendisine değil, tüm ailesine ve Kurabi’ye nefis bir kahvaltı hazırlayacak.

Niran Elçi ve Matthew Thompson’ın yazdığı Serap Deliorman’ın resimlediği roman, 8 ve üzeri yaş grubu için.

edebiyathaber.net (11 Ocak 2013)

İnsan yaşamı boyunca Karagöz perdesine oyun öncesi iğneyle iliştirilmiş ‘göstermelik’ gibi kalmamışsa, bırakalım yaptıklarını bize söylesin. O zaman gecesi arkamızda kalır, önümüze gündüzü serilir; böylelikle yoksuldan aşırılan somunun hesabı verilmiş olur.

Muhsin Ertuğrul 

Ölmeyi Bilen AdamTürkiye’nin yetiştirdiği büyük insanlardan birinin, Çağdaş Türk tiyatrosunun, sinemasının kurucusu Muhsin Ertuğrul’un yaşamına odaklanan bir anlatı, okurken edebî tatlar alacağınız bir biyografi. Genç kuşak öykücülüğümüzün önemli isimlerinden Ayşegül Çelik, çok sevdiği, eğitimini aldığı tiyatroya ve Türk tiyatrosunun kurucusuna vefa borcunu, on yılı aşkın bir süre üzerinde çalıştığı bu kapsamlı araştırmayla ödüyor.

1900’lerin başında İstanbul kahvehanelerinde meddahlar, hayalbazlar; derme çatma sahnelerde ateş yutanlar, curcunabazlar, zorbazlar vardı. Direklerarası’nda Madam Eftelya, Şamran Hanım, komik-i şehir Naşit sahne alıyor, Mınakyan’ın tiyatrosu dolup dolup boşalıyordu. İstanbul’un bir kazan gibi kaynadığı, büyük değişimlere, altüst oluşlara hazırlandığı yıllardı.

Çocukluğundan itibaren kendini tiyatronun büyülü dünyasında bulan Muhsin Ertuğrul, bu sanatın toplum için kurtarıcı olduğuna inandı. Ömrü boyunca türlü önyargılarla savaşan Muhsin Ertuğrul, ilk Hamlet’i sahnelemekle, tiyatro okulları kurmakla, Türk tiyatrosunu dramaturgi kavramıyla tanıştırmakla kalmadı, Müslüman kadınların perdede, sahnede görünmesine de önayak oldu. Tiyatroyu Anadolu’nun en ücra köşelerine taşıyan bir sanat militanıydı o. Biz de Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, Muhsin Ertuğrul’un ardından söylediklerine katılıyoruz: “Geleneklerden sıyrılıp onu yatırarak değil, ayakları üzerine dikerek toprağa vermek gerekirdi.” 

Ayşegül Çelik, 1968’de Ankara’da doğdu. HÜ İktisadi ve İdari Programlar ile AÜ DTCF Tiyatro bölümlerini bitirdi. HÜ Sosyal Antropoloji Bölümü’nde yüksek lisans programına katıldı. Varlık, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri, Kitaplık, Doxa, Bütün Dünya, Akşam-lık, Kent ve Gençlik, Bireşim, “ağır ol bay düzyazı”, Dünden Bugüne Edebiyat gibi dergilerde öykü, şiir ve makaleleri, Cumhuriyet, Hürriyet, Star, Radikal, Yeni Şafak, Sabah gibi gazetelerde röportajları yayımlandı. Televizyon, sinema ve sahne için drama yazarlığı yanı sıra televizyon için çocuk programı yazarlığı yaptı. Radyo oyunları TRT tarafından ödüllendirildi. Hüseyin Rahmi, Gürpınar’ın Kaynanam Nasıl Kudurdu? romanından yaptığı oyun uyarlaması Devlet Tiyatroları ve Bursa Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi. Librettosunu yazdığı Arda Boyları, Devlet Opera ve Balesi MODERN Dans Topluluğu tarafından sahnelendi. Kadın Öykülerinde Ankara, Kadın Öykülerinde Doğu, Belki Varmış Belki Yokmuş, Bir Dersim Hikayesi, Şehir ve İnsan, Kar İzleri Örttü adlı çok yazarlı kitaplara öyküleriyle katıldı. Şehper, Dehlizdeki Kuş adlı öykü kitabıyla Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülleri’nde mansiyon, Kağıt Gemiler adlı öykü kitabıyla 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı. Sensizankadaradenizdüşleri (1997) adlı şiir, Korku ve Arkadaşı (2005) adlı öykü kitapları var. Halen Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Dünya Edebiyatı ve Uygarlık Tarihi dersleri veriyor.

edebiyathaber.net (11 Ocak 2013)

Çeviren: Sabri Gürses

“Sıradışı bir şey var mı?”

“Size dediğim gibi…” diyerek omuz silkti Doktor Atta. Bardağını dikkatle kaldırdı, yarısını içti. “Size dediğim gibi… Sonuçta ben psikiyatr değilim, larengoloğum, ama onun boğazından bir şikâyeti yok. (Konuğu kibarca gülümsedi.) Genel olarak sinir sistemi ağır şekilde bozulmuş, bellek de, konuşma yeteneği de tümüyle kaybolmuş. Hareket koordinasyonu kaybolmuş –eli ayağı birbirine dolaşıyor, bir şeyi hangi eliyle alacağını hemen bilemiyor, bazen beş dakika oturuyor, bir türlü kalkamıyor–, öylece kalıyor. Kısacası benim için şu kesin, burada şaşıracak bir şey yok artık.”

Konuk anlayışla eğdi başını ve şöyle dedi:

“Daha orijinal vakalar da görmüştüm. Hiç unutmam…”

“Evet, evet, affedersiniz. Ben daha bitirmedim. Olay, elbette bu kadar değil. Onun vaka tarihini biliyor musunuz? Nasıl geldi o bize?”

“Birisi duymuş bu olayı herhalde. Emin değilim doğrusu. Sverhçastov Enstitüsü’nde yaşanan felaketle bir alakası olmasın?”

“Evet, var. Orada kapıcıydı. Vladislav Ded, kapıcı. Yeni jeneratörün durduğu bitişik laboratuvarda, Sta –Sta’yı, o korkunç derecede kötü adamı hatırlar mısınız?– orada bir patlama olmuş ve bir tür kısa devre yaşanmış. Kimse yaralanmamış –bir dakika, kesmeyin, ne diyeceğinizi biliyorum–, kimse yaralanmamış, çünkü herhalde laborantlar o sırada yemek salonundaymış. Oradan dönünce, Ded’in holdeki koltuğunda sakin sakin rüya gördüğünü fark etmişler. Laboratuvar da tabii ağır bir pis kokuyla, külle kaplıymış, yanmış teller varmış her yerde. Fakat anlaşılan, onun dışında genel olarak her yer yerli yerindeymiş –ama sözümü kesmeyin. Etrafı toplamaya başladıkları sırada bir ses duymuşlar– kırılan cam şangırtısı. Koridora fırlamışlar, zavallı Ded kâğıt gibi bembeyaz bir halde duvara yapışmış, öylece duruyormuş. Gözleri iri iriymiş, elleri kanlı iki kamçı gibi sarkıyormuş iki yanından. Önünde de paramparça olmuş dev bir ayna varmış. Gelenleri görünce irkilmiş, sütuna doğru çekilmiş, düşmüş, sürünerek uzaklaşmaya çalışmış. Orada yakalamışlar onu. Bizim kliniğe getirdiler, bizde de psikiyatri bölümü yok tabii –nereden olsun– psikiyatr da yok, Anakara’dan gelecek ilk gemi de en erken on beş gün sonra. Fakat bizde bir terapist-doktor vardı, genç bir delikanlı, ama çok akıllı, şeytan gibi yetenekli, sakin, derler ya, ruhu şad olsun.”

Konuk şaşkınlıkla kaldırdı kaşlarını, bir şeyler söylemek istedi. Atta ondan önce davrandı:

“Evet, evet, sizin hep sorduğunuz kişi bu. Herkesin –tabii sizin de– bildiğiniz patlamada oldu. Doğu binasının tamamı yıkıldı. On beş kişi öldü orada –Sta da orada laboranttı, bu terapist delikanlının adı Aveyesve’ydi, Artur Aveyesve, yani aramızdaki ismiyle Arçi– o da aralarındaydı. Laboratuarda bulunan, koridorda, yurtta bulunan herkes… Bu arada yeni kapıcı da. Zavallı radyasyondan yandı, canlı bir tek yeri kalmadı.”

“Ah, hastanız işe yaradı demek! Açıkçası nerede kaybolacağını, nerede bulacağını bilmiyor insan. Ama siz terapist-doktor hakkında bir şeyler söylüyordunuz.”

Atta şarabını içti, başını salladı ve koltuğuna daha rahat yerleşti.

“Artur uzun zaman önce psikiyatriyi bıraktığını ve tedaviyi olmasa da en azından hastaları takip etme işini üstlenebileceğini söylemişti. Ne kadar akıllı bir delikanlıydı! Biliyor musunuz, ben artık genç değilim, yaşlıyım, deneyimli bir hekimim, ergo kuşkucuyum falan, ama o beni sürüklemeyi başardı. Her şeyin kesin olarak açık göründüğü yerde problemler saptardı, her boşluktan, olası –ve olası olmayan– ve elbette asla vakit bulamadığı bütün deneylerin sonuçlarını öngörerek kurnazca sorulmuş bir yığın hipotez çıkarırdı. Anlamışsınızdır, bu deliliğin ortaya çıkış nedenleriyle ilgilenmişti. Koşullar, gerçekten de en hafif ifadesiyle pek açık değildi. Denek bir duvarın, sağlam bir duvarın arkasında bir patlama ve kısa devre oldu diye delirmişti!”

“Neymiş bu, sarsıntı mı, güçlü bir sinir bozukluğu mu, şok mu?” Konuğun iyice ilgisini çekmişti olay.

“Bilmiyorum” dedi açıkça doktor. “Kesinlikle bir şey gelmiyor aklıma. Şimdi bile. O zaman daha da az ilgilenebilmiştim. Ne içersiniz, Sino-Rua mı, yoksa Karketon mu?”

“Fark etmez” dedi konuk. “Anlatın lütfen.”

“Ben size Sino-Rua koyuyorum” dedi Atta, büfeden parlak etiketli koyu renkli bir cam şişe çıkartırken. “Muhtemelen bunu daha çok beğenirsiniz. Hayır, hayır, lütfen, bundan dolduracağım. İşte buyurun. Hafif hafif yudumlayın. Nasıl? Balözü mü? Kesinlikle! İşte böyle. Zavallı Ded’i gözlem altında tutmaya başladık. İhtiyarın ilk günleri korkunçtu. Yemek yemiyordu ve hemen hiç hareket edemiyordu. Özel odada, yatakta yatıyor ve saatlerce tavanı seyrediyordu. Ölmüş gibi kıpırtısız dururken birdenbire şiddetli nöbet geçiriyor, onu yatağa bağlamak gerekiyordu. Anlaşılır şekilde konuşamıyordu, sadece inmeli gibi inliyordu. Anlaşılan, dayanılmaz, geçmek bilmez bir korku yaşıyordu. Her şeyden korkuyordu: hastabakıcılar, sinekler, böcekler, makine sesi… Onu muayene ettiğimiz sırada bize nasıl da bakıyordu! Bir gün bir örümcek görünce kendini camdan atmak ister gibi oldu. Ama ben bütün bunlara hayret bile etmedim. Aslında, zamanında –yani enstitüdeyken, pratisyenlik yaparken– gördüğüm deliler tam da böyle bakardı. Artur daha o zamandan birtakım tuhaflıklar saptamıştı, ama onunla konuşma fırsatı bulamadım. Fakat günler geçti, Ded sakinleşmeye başladı, bir anlamda kendine geldi ve o sırada beni bile sarsan birtakım tuhaflıklar belirdi.”

Atta ağır ağır purosunu içti ve düşünceye daldı. Sonra devam etti:

“Biliyor musunuz, şu anda onun günlük davranışlarının nasıl tuhaf olduğunu açıklamak güç. Sonuçta deli olan her şeyi yapabilir –diye düşünülür genellikle– sonuçta o bir deli… Ama, anlıyor musunuz, bu deli biraz sıradışıydı, biraz anlaşılmazdı yani! Bir örnek vereyim: İçeri giriyorum, o yatakta oturuyor ve dikkatle ellerine bakıyor. Bana doğru geliyor, benim avuçlarımı inceliyor, kendininkilerle kıyaslıyor ve o sırada gözlerinden sağlık fışkırıyor. Capcanlı bir merak var onlarda ya da onunla akşamleyin bir patikada yürüyoruz, güneş okyanusa batıyor, gök kararmış, ay hilal halini almış. Elini aya, güneşe uzatıyor, bana parmaklarıyla ‘ikiyi’ işaret ediyor. Sonra göğsüne götürüyor elini, parmaklarıyla ‘altı’ yapıyor. Ama bir kez olmuyor bu, üç dört akşam boyunca tekrarlanıyor. Bu sırada da heyecanla bir şeyler mırıldanıyor. Bütün bunlar tuhaf. Geceleri de bazen sıçrıyor, korkunç bir şekilde bağırıyor, kapıları, pencereleri yumrukluyor. Yanına gidiyor, sakinleştiriyorlar, yatırıyorlar, sessizce kurtulmaya çabalıyor, ağlıyor, dilsiz gözyaşları döküyor ve büyük bir hayretle ıslak ellerine bakıyor. Ama en tuhafı daha gelmedi. Bir gün, o Arçi’yle gezinirken odasına girdim ve temizlik görevlisini hırsla duvarı kazırken gördüm. Ne oldu diye sordum. Yarısı kazınmış, zar zor belli olan bir resim gösterdi bana: Uçan kocaman bir kuş. Kömürle yapılmış. Temizlik görevlisine sorunca, ‘Bu kalıp gibi bir şey’ dedi, Ded bu resimleri duvarlara, yere, mobilyalara ilk kez yapmıyormuş ve temizlik görevlisi de her sabah onları kazımaktan bıkıp usandığı için yakınmış müdüre. ‘Aptal,’ dedim, ‘Defol hemen. Bir daha sakın kazıyıp temizleme’. Zavallının tuhaf yeteneğini böyle keşfettik. Bekleyin, soru sormayın şimdi, bildiğim her şeyi anlatacağım. En iyisi içkinizi için siz biraz. İşte öyle! Ertesi gün Artur’la birlikte hastanın yanına gittik, onu masaya çağırdık (artık bizi biraz anlamaya başlamıştı) ve masaya bir kâğıt, bir kurşunkalem ve resim için gerekli ne varsa koyduk. Uzun süre bir şey anlamadı, yani ben kalemi alıp bir at çizmeye çalışıncaya kadar. Bu atı gören Artur hastada korku nöbetinin tetiklenmesinden korktuğunu söyledi, ama Ded beni anladı. Hatırlıyorum, o sırada bütün bunların, delilerle konuşmaktan çok farklı ülkelerde yaşayan ve farklı dillerde konuşan iki insanın anlaşmasına benzediği düşüncesi doğdu bende. Öyle ya da böyle, Ded kalemi aldı ve işte…”

Atta iç çekerek bir defter çıkardı.

“İşte. Buyurun, bakın.” Masanın üzerinden ağır gövdesiyle uzanarak bir kâğıt parçası verdi.

Konuk dikkatle aldı kâğıdı, bakarken şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, gülümseyişi ince dudaklarında ağır ağır kayboldu.

“Şeytan!” dedi bir solukta.

Sarı kağıdın üzerine kalın, belirgin çizgilerle fevkalade tuhaf bir resim yapılmıştı: Alev alev bir ateş, ateşin başında birkaç insan figürü, etrafta yoğun, biçimsiz bir orman ve karanlık, karanlık, göz gözü görmez bir gece göğü ile açık renkli dar dört hilal, ormanın üstünde asılı duruyor. Tuhaf, doğaüstü bir büyü hâkimdi bu vahşi peyzaja. Konuk gözlerini kapadı ve birdenbire sıcak bir rüzgarla birlikte yabancı, ıslak, yoğun bir çiçek kokusunu üzerinde hissetti. Saklı ormanın fısıltısını, gece kuşlarının çığırtılarını ve ateşin başında oturanların nefeslerini duydu. O da duruyordu ateşin başında, incecik mızrağa tutunuyor ve geceyi dinleyerek kıpırtısız ağaçların gümüş tepelerinin üstünde duran parlak hilallere bakıyordu.

“Bu onun son resmi. Büyüleyici, değil mi?”

Konuk irkildi. Rüya gibiydi bu. Suçlu suçlu gülümseyerek büyülü resmi uzattı doktora. Doktor onu sayfaların arasına sakladı özenle. Gülümserken bakışları konuğunkilerle karşılaştı.

“Neler soracağınızı tahmin ediyorum. Hayır, Ded asla sanatçı değildi. Çocukken, okulda bile resim yapmayı sevmiyordu. Hayır, romantik de değildi, bunun için çok iyi eğitim almıştı. Kemiklerine kadar ciddiyet kaplı bir insandı. Okumayı sevmezdi ve orman ateşi falan da hiç görmemişti. Resimlerinin bu kadar tuhaf konularını ve yeteneğini nereden almıştı, bilmiyorum. Evet evet, onun sayısız çizimi vardı ve hatta bir de küçük yağlıboya tablosu var. Renk seçimi beni dehşete düşürdü, hiç mavi insanlar ve yakıcı yeşil bulutlar görmemiştim. Ama resim muhteşemdi. Gece ormanının iç çekişini duydunuz mu? Tablo şarkı söylüyordu! Tanrı şahidimdir, suların şıpırtısını ve ağustos böceklerinin cıvıltısını duydum ben. Zaman zaman uzun otların arasında ilerleyen mavi insanların hışırtılarını bile duyuyormuşum gibi geliyor. Bir sürü resminde hep o aynı kuşu çizdi, size bahsettiğim kuşu.”

“Ama neredeymiş bütün bunlar?” diye patladı konuk.

“Aha” dedi hoşnutlukla doktor, “Bakın sizi de ele geçirdi. Daha önce hiç heyecanlandığınızı görmemiştim! Bakın hele! Ben bu dört hilalli geceyi rüyamda bile gördüm. Nerede bütün bunlar? Kayıp! Arçi’yle birlikte kayboldu, şanlı küçük Arçi’yle birlikte. Bu resimleri Sta’ya göstermek için aldı, Arçi ile Sta yakın arkadaştılar, alıp Enstitü’ye gitti. Onları göstermeyi başardı mı bilmiyorum, ama sabahın onunda gitti, saat on ikide doğu binası yıkılmış ve alevlere kapılmıştı. Hatta onun cesedini de bulamadık, ne Arçi’nin ne Sta’nın ne de laborantların, alevler arasında kalıp yandılar…”

Atta sustu, bardakla oyalandı, kadehi uzun zaman önce bir kenara kaldırmıştı. Uzun süre sustular, sonunda konuk şöyle dedi:

“Affedersiniz Atta, ama hikâyenin sonunu dinlemek istiyordum.”

“Sonu mu? Buydu sonu. Patlamadan üç gün sonra gemi geldi ve Ded’i alıp götürdü. Çok dokunaklı bir vedalaşma oldu. Bir konuşma yaptı, yemin ederim, tek kelimesini bile anlamasam da, çok kapsamlıydı. Bana son çalışmasını hediye etti.” Atta defterin üzerine koydu elini. “Ben de onu akıl hastanesinden kurtarmak için elimden geleni yaptım. Sonra başına neler geldi, bilmiyorum. Akrabaları onu çok seviyor ve ona üzülüyorlardı, söylenenlere göre, onunla birlikte anakaraya bir yere gitmişler. Nereye, bilmiyorum.”

“Ama bu ne peki, bir dahinin sayıklaması mı? Doğanın bir şakası mı? Nesi var bu adamın, Atta?”

“Bilmiyorum” dedi dalgın dalgın Atta, “Ne yazık ki kimse bilmiyor. Zavallı Arçi, ölmeden önce kapsamlı bir kuram geliştiriyordu, ama anlattığı sırada uykum vardı, çok az şey anladım ve çok azını hatırlıyorum… Bu hastalığa ‘belleğin bulunması’ diyordu. ‘Bellek,’ diyordu, ‘Beynin ve onun içindeki süreçlerin kafesidir’. Eğer kafesin yerini değiştirecek ya da süreçleri değiştirecek olursak, insan bir belleği kaybedip başka bir tane ‘bulabilir’. Sözgelimi kafasına bir meşe sopası yerse kafesler öyle bir yerleşir ki kafaya, sözgelimi başka bir yerde ve başka bir zamanda, başka bir ailede doğmuş ve hayatta birtakım sarsıntılar yaşamış bir Amerikalı ortaya çıkabilir. Hatta daha da iyisi, isterse Amerikalı olmasın, ama diyelim ki Papualı olsun. Şöyle diyelim: Adam beyin sarsıntısından aklını ve belleğini yitirdi. Zavallı boş bir umutla, ‘beyaz insanlar ona Fiji Adası’ndan buraya nasıl düştüğünü ve onun başına neler geldiğini açıklasın’ diye okyanus lehçesiyle bizi azarlayıp duracaktır. Anladığım kadarıyla bu tip bir şeyler söylüyordu Arçi. Belleği kazanmak, evet, tam böyle. Ne oldu?”

“Yani, affedersiniz. Bu örnek biraz… E-e-e, nasıl söylenir… Kurbanın, dediğiniz gibi, genel olarak var olmamış bir insanın ya da mesela gelecekteki bir insanın belleğini ‘kazanması’ mümkün mü? Sizi doğru mu anladım?”

Atta onaylayarak sustu, heyecanla salladı başını ve purosunu içti. Konuk omuz silkti:

“Yani biliyorsunuz…”

Yine bir süre sustular, mavi dumanı seyrettiler.

“Peki nerede olabilir bu ihtiyar?”

“Tanrı aşkına, ona uygun bir yerdedir. İnsanlara, onun için yeni olan dünyaya alışmıştır, bir yerlerde geziniyor, nasıl ve nereden çıkıp geldiğini anlamaya çalışıyordur, yani Artur Aveyesev’in son teorisine göre böyle olması gerekir.” Doktor Atta ayağa kalkıp büfeden yeni bir şişe çıkardı. Portakal kokulu içkiyi açarken şöyle dedi: “Sanırım konyak içeceğiz. Vedalaşmak için.”

Evet, kalabalıkta kayıp bir halde, tek başına ve zavallı bir halde geziniyor. Büyük şehrin sonsuz gürültüsüne, tuhaf insanlara ve sirenlerin ulumasına alıştı. Hatta metroya binmeyi bile öğrendi. Ama şehir onu eziyor, boğuyor. Sadece geceleri, sokaklarda fenerlerin ışıkları sisin içinde sarı sarı yandığı zaman, biraz canlanır gibi oluyor. Otobüs duraklarındaki insanlara yanaşıyor ve başlarının üzerine bakarak her şeyi yüksek sesle o tuhaf kuşdiliyle söylüyor. İnsanlar telaşla çekiliyor ya da gülümsüyorlar, parmakla gösteriyorlar onu ve kimse, tek bir kişi bile, bu sönük yaşlı gözlerinin şimdi neyi gördüğünü bilmiyor; oturanların karanlık yüzlerinde yalım yalım ateş, uyuyan çalılıklar ve kıpırtısız dorukların üzerinde, gümüşsü ışıklarıyla kızarmış, ortalığı ışıl ışıl aydınlatan dört hilal…

Not: “Zateryanni v tolpe” (1955), Boris N. Strugatski’nin (1933-2012) kardeşinden ayrı olarak yazdığı ilk öyküdür.

Öykünün Rusçası için >>>

Rusça aslından çeviren: Sabri Gürses – edebiyathaber.net (10 Ocak 2013)

Osmangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, çocuk edebiyatının usta kalemi Muzaffer İzgü’nün “Zıkkımın Kökü” adlı kitabının, “ergenlik çağındaki öğrencilere uygun olmadığı” gerekçesiyle öğretmenler tarafından performans ödevi olarak verilmemesini istedi.

 Evrensel Gazetesi’nden İsmail Afacan ve Güney Özkılınç’ın yaptığı habere göre, Eğitim Sen, yasağa tepki gösterirken, kitabın yazarı Muzaffer İzgü, bugüne kadar 24 baskı yapan kitap hakkında ilk defa böyle bir karar verildiğine dikkat çekti.

Bursa’nın Osmangazi İlçesi’nde bulunan Ziya Gökalp İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni Saadet Kermen, 7. sınıf öğrencilerine Muzaffer İzgü’nün “Zıkkımın Kökü” adlı kitabını okuyup özetlemelerini performans ödevi olarak verdi.

Bir velinin konuyla ilgili şikayetini değerlendiren Osmangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Kaymakamlık oluruyla komisyon oluşturdu. Komisyon, “Zıkkımın Kökü” adlı eseri inceleyerek “Bahsi geçen okul öğrencisinin sınıf düzeyi dikkate alındığında, ergenlik döneminin ve cinsel gelişimin ön plana çıktığı bu dönemde, her bireyin hazır bulunuşluk ve algılama düzeyi farklılık yarattığından 7. sınıf seviyesine uygun farklı bir kitap önerilmesinin daha yararlı olacağı” kararına vardı. Bu karar 4 Ocak 2013 tarihli yazıyla 7 Ocak 2013 tarihinde performans ödevini veren öğretmen Saadet Kermen’e tebliğ edildi.

Kitabının yasaklanmasına dair görüşleri alınan Muzaffer İzgü yasaklamanın, kararı veren komisyonun bakış açısını yansıttığını vurguladı. İzgü, “Bugüne kadar 24 baskı yapan kitabımın hakkında hiçbir okuldan hiçbir veliden olumsuz tepki almadım. Son günlerde ortaya çıkan yasakçı kafanın ve tertibin ürünüdür” dedi.

Muzaffer İzgü’nün Adana’daki bir gecekondu mahallesinde geçen çocukluğunu anlatan roman, 1992 yılında sinemaya uyarlanmış; yurtiçi ve yurtdışındaki film festivallerinde pek çok ödül almıştır.

10 Ocak 2013

Her yıl belli bir tema çerçevesinde, sanat, bilim ve kültür alanlarında çeşitli projelere/etkinliklere ev sahipliği yapan Gümüşlük Akademisi, 2013 yılında dostlarını “Başka Hayatlar” üzerine düşünmeye, konuşmaya çağırıyor.

Arayış her çağda insanın temel meselesi. Başka bir dili, kültürü, siyasi sistemi ve hatta benliğimizi arayıp duruyoruz… Sistemin, kültürün, devlet düşüncesinin, siyasetin, doğanın, ekonominin içinde bulunduğu krizi tartıştığımız bu endişeli zamanda ise “Başka Hayat”  arayış ve imkânları üstüne düşünmek kaçınılmaz.

Peki “Başka Hayatlar” dediğimizde ne anlıyoruz?

Kim ya da kimler başka? Sadece bizim gibi olmayanlar mı? Yoksa “biz”den bağımsız bir “başka” da var mı?

Sistemin dışarıda, kıyıda bıraktıkları mı?

İçine doğdukları düzenin, kuralların, tanımların dışında kalabilecek alternatif hayatları kurgulayanlar mı?

Bir direniş şekli olarak hayal edenler mi?

Başka Hayatlar geçmişte var mıydı, bugün bir yerlerde yaşanıyor mu, yoksa bu sadece geleceğe, yeni bir dünya algısına dair yaptığımız bir atıf mı?

Gümüşlük Akademisi, fizikten biyolojiye, yerden göğe, bilimden sanata, dile, edebiyata pek çok alanda aynı merakı taşıyanları, sorulara cevap bulanları ya da sadece sormaktan hoşlananları bahçesine davet ediyor.

Proje ve etkinlik önerileri için son tarih: 31 Mart 2013

İletişim: gumuslukakademisi@gmail.com

edebiyathaber.net (10 Ocak 2013)

Akıllı telefonlarda kullanılan “Cue” adlı uygulamanın geliştiricileri sundukları raporda,  yılda bir kitap uzunluğunda e-posta attığımızı söylüyor. 

The Atlantic dergisinde yer alan araştırmada, bir kullanıcıya bir yılda gelen e-posta sayısı ortalama 5 bin 579’ken, kullanıcının gönderdiği e-posta ortalaması ise 879 olduğu söyleniyor.

Gönderilen e-postalarda kullanılan kelime sayısı ise 41 bin 638. Bu rakam, yayınevi endüstrisinin bir sayfa için 250 kelime olarak belirlediği standarda göre hesaplandığında 166 sayfalık bir kitapta yer alan kelime sayısına eşdeğer çıkıyor. Haberde, çalışanların haftada ofiste geçirdikleri sürenin yüzde 28’ine denk gelen ortalama 13 saatlerini, yılda ise 650 saatlerini e-posta yazışmalarına ayırdığı bilgisine de yer veriliyor.

10 Ocak 2013

2007 yılından beri İngilizce yazılmış ya da İngilizceye çevrilmiş romanlara verilen Man Asia Edebiyat Ödülleri‘nde “Sessiz Ev“in finale kaldığı açıklandı.

Finale kalan romanlar:
Silent House – Orhan Pamuk (Türkiye)

Between Clay and Dust – Musharraf Ali Farooqi (Pakistan)

The Briefcase – Hiromi Kawakami (Japonya)

The Garden of Evening Mists – Tan Twan Eng (Malezya)

Narcopolis – Jeet Thayil (Hindistan)

10 Ocak 2013

Nâzım 111 yaşında – Nâzım’ın Sanatı, Sanatçıların Nâzım’ı Sergisi, 12 Ocak – 7 Şubat tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilir.

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi işbirliği ile düzenlenen Nâzım 111 yaşında – Nâzım’ın Sanatı, Sanatçıların Nâzım’ı Sergisi’nde Nâzım Hikmet’in sanatçı kişiliği ve eserleri ile sanatçıların Nâzım’a bakışı irdeleniyor. Sergide ayrıca hepimizin gönlünde şiirleriyle taht kurmuş olan büyük şair Nâzım Hikmet’in az bilinen ressam yönüne ve sanat dünyasında şiirleriyle olduğu kadar, resimleriyle de yeri olduğuna vurgu yapılıyor.

Sergide İbrahim Balaban, Ömer Uluç, Mehmet Güleryüz, Tankut Öktem, Mehmet Aksoy Yalçın Karayağız ve Memet Güreli’nin de aralarında bulunduğu 36 sanatçının resim ve heykelleri bulunuyor.

Sergiyle aynı adı taşıyan ve Yapı Kredi Yayınları tarafından hazırlanan sergi kataloğunda yazısı bulunan Turgay Fişekçi, Nâzım Hikmet’in resim sanatına yakınlığının kökeninde annesi Celile Hanım’ı izleyerek büyümüş olmasının yattığını belirtiyor. Nâzım Hikmet’in bir resim konusu olarak başka ressamlarca tuvallere aktarılması ise, ilkin annesi Celile Hanım’ın çalışmalarıyla başlar. Celile Hanım, oğlu Nâzım Hikmet’in epeyce portresini yapmıştır. 1930’lar Nâzım Hikmet’in şiirleri ve tartışmalarıyla ülke gündeminin baş sıralarında olduğu yıllardır. Basın ve sanat dünyasında çok sevilmekte, fotoğrafları, karikatürleri yayımlanmakta, ressam arkadaşları tarafından resimleri yapılmaktadır.

Nâzım Hikmet’i tuvallerinde en çok konu edinen ressamlardan biri İbrahim Balaban’dır. Nâzım ile Balaban Bursa cezaevinde tanışırlar. Balaban, adam öldürmekten hükümlü, yirmi yaşında, üç yıllık ilkokul mezunu bir köylüdür. Nâzım’ın resim yapmasını izleyerek resme ilgi duymuş, yine Nâzım’ın yeteneğini anlaması ve özendirmesiyle ressam olmuştur. Günümüze dek aralıksız sürdürdüğü ressamlığı boyunca, çok sayıda Nâzım portresi yanında, temalarını Nâzım şiirlerinden alan tablolar da yapmıştır.

Nâzım Hikmet’i kişisel olarak tanımamış ama yapıtlarından ve kişiliğinden etkilenerek tuvallerinde yansıtan Ömer Uluç, Sezai Özdemir, İrfan Önürmen, İrfan Okan ve Caner Karavit gibi ressamlar, Nâzım Hikmet’in hapislik, sürgün gibi hayatının trajik yanlarını konu edinip yapıtlarına taşımışlar. Günümüzün büyük heykel sanatçısı Mehmet Aksoy’un Nâzım Hikmet’i konu edindiği heykelleri de bu sergide bulunan eserler arasında yer alıyor.

Nâzım’ın esinlendirici gücü, yalnızca kendi ülkesinin insanları ya da uzun yıllar yaşadığı Sovyetler Birliği’yle sınırlı kalmadı. Japonya’dan Afrika’ya, Küba’dan Arjantin’e, güçlü bir vericinin sinyalleri gibi tüm yeryüzüne dağıldı.

Çağın büyük devrimcisi Che Guevara, 6 Temmuz 1958 günü, Meksika’da hapisteyken, ailesine yazdığı mektupta, Kübalı devrimcilere katılmaya karar verdiğini, belki de bu uğurda hayatını kaybedebileceğini açıkladıktan sonra şöyle der: “Şimdiden ölümümü bir başarısızlık olarak görmüyorum. Hatta Hikmet’in de dediği gibi, ‘Yalnız yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim.’”

 10 Ocak 2013

Mesele’nin Ocak 2013 tarihli 73. sayısının kapağında, Hasan Turgut’un “Çağdaş Bir Muvakkit” başlığıyla eserlerini incelediği genç edebiyatçılardan Şule Gürbüz yer alıyor.

Derginin bu sayısında ayrıca Mehmet Uğur’un Ahmet Altan ve ekibinin Taraf’tan ayrılmaları üzerine kaleme aldığı “Geç Liberallerin Zararlı Mirası Üzerine Kısa Bir Değerlendirme” yazısı, Yunus Öztürk’ün Halkların Demokratik Kongresi’nin Halkların Demokrasi Partisi’ne dönüşürken hedefini seçimle daraltması üzerine köklü eleştirisi, Barış Yıldırım’ın Peter Thomas’la Gramsci üzerinden yaptığı söyleşi, Levent Konca’nın Sel Yayıncılık’tan çıkan Ulrike Meinhof kitabına önsözü, Berat Günçıkan’ın Davutpaşa Cezaevi, Orta 3′te kalanlarla söyleşisi, Ege-Çep Yönetim Kurulu üyesi Hayri Bökü’yle Çaldağı’nda yürütülen mücadele hakkında söyleşi, Emrah Özen’in “Attila İlhan, Metin Erksan ve 1950′lerde Solcu Olmak” makalesi, Müslüm Yücel’in Paul Celan ile Ingeborg Bachmann aşkının dile geldiği mektuplarıyla ilgili incelemesi ve diğer yazılar yer alıyor.

edebiyathaber.net (10 Ocak 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z