Masthead header

publishersweekly.com kitaplardan ilham alınarak ortaya çıkan şarkılar için aşağıdaki listeyi hazırlamış.

Siz de yorum bölümüne yazarak bu listeyi genişletebilirsiniz.

 One – Metallica (Dalton Trumbo’nun Johnny Silahını Kaptı adlı kitabından ilham alınmış)

2+2=5 – Radiohead (George Orwell‘ın 1984 adlı kitabından ilham alınmış)

The River – PJ Harvey (Flannery O’Connor‘ın “The River” adlı öyküsünden ilham alınmış)

ReJoyce – Jefferson Airplane (James Joyce‘un Ulysses adlı kitabından ilham alınmış)

Scentless Apprentice – Nirvana (Patrick Süskind’in Koku adlı kitabından ilham alınmış)

Killing an Arab – The Cure (Albert Camus‘nün Yabancı adlı kitabından ilham alınmış)

Afternoons And Coffeespoons – Crash Test Dummies (T.S. Eliot ‘ın The Love Song of J. Alfred Prufrock adlı şiirinden ilham alınmış)

edebiyathaber.net (14 Aralık 2012)

  • emre - 14/12/2012 - 12:31

    sympathy for the devil-rolling stones(mihail bulgakov usta ile margaritacevaplakapat

  • Empty Souls - 15/12/2012 - 10:47

    Pink Floyd “Animal” albümünü George Orwell’ın “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” kitabındna esinlenerek yapmıştır.cevaplakapat

  • Sevil Bayrak - 15/12/2012 - 10:53

    Pink Floyd’un Animals albümünde seçtiği hayvanlar George Orwell’in The Animal Farm romanından etkilenilmiştir.

    Iron Maiden’ın Seventh Son of A Seventh Son albümü, Orson Scott Card’ın Seventh Son romanından esinlenilmiştir.

    Jefferson Airplane’in White Rabbit şarkısı, Levis Carroll’un Alice Harikalar Diyarında’sından, yine Iron Maiden’ın Murders In The Rue Morgue şarkısı da Edgar Allan Poe’nun aynı adlı öyküsünden esinlenilmiştir. Bu öyküden esinlenilen ve Chainsaw Charlie isimli bir W.A.S.P. şarkısı da vardır.

    Marillion’un Grendel isimli şarkısı, epik bir İngiliz destanının Grendel adlı yaratığını anlatır.

    Blind Guardian’ın, Yüzüklerin Efendisi’nden esinlendiği pek çok şarkısı vardır.

    Rush’ın Tom Sawyer adında bir şarkısı vardır, Mark Twain’in karakteri…

    Black Sabbath’ın Tyr albümü, İskandinav mitolojisinin bir tanrısıyla ilgilidir ki bu tanrıyla ilgili pek çok edebi eser de bulunur.

    The Alan Parsons Project’in I Robot adlı, Asimov’un aynı adlı romanına yazdıkları bir konsept albüm ve Edgar Allan Poe hikayelerini şarkılar haline getirdikleri Tales of Mystery And Imagination adlı bir konsept albümü daha vardır.

    Mary Shelley’nin Frankenstein romanından etkilenmiş onlarca şarkı vardır.

    The Doors’un pek çok şarkısı aslında Jim Morrison’un edebi yeteneğinden doğmuştur denilebilir, yazdığı şiirler bestelenmiştir, üstüne üstlük The Doors adı da Aldous Huxley’nin The Doors of Perception adlı romanından gelir.

    Dire Straits’in Romeo And Juliet adında bir şarkısı vardır.

    Işığın Yansıması adlı yerli bir grup, bir albümlerini ünlü Türk şairlerin şiirlerinden besteledikleri şarkılara ayırmışlardır. Ki Lavinia adlı şiir hem Işığın Yansıması hem de Feridun Düzağaç tarafından söylendiği gibi Zülfü Livaneli de Nazım Hikmet şiirlerini bestelemiştir.

    Tori Amos, pek çok şarkısında özel hayatında da yakın arkadaşı olan Neil Gaiman romanlarına atıflarda bulunur.cevaplakapat

  • asiya omer - 04/02/2015 - 19:26

    merhaba canim arkadaşler benım adım Asıa somalıdeyım lutfen ıstıklal marşısı gondermısınz lutfen sevıyorm
    teşekurlercevaplakapat

E. M. Forster’ın Roman Sanatı adlı kitabı, 1927 yılında Cambridge Üniversitesi’nce düzenlenen bir dizi konuşmanın derlemesi. Söyleşi havasındaki konuşmalar kitaba aynen aktarılmış. Roman sanatının inceliklerini titizlikle ve kendi dönemine göre oldukça özgün bir yaklaşımla ele alan bu kitabın, roman sanatı üzerine temel yapıtlardan biri olduğunu öğrendiğimde bir an önce okumak istedim. Ancak basımı tükenmiş olan bu esere ulaşmam hiç de kolay olmadı. Nezaket göstererek kitabını ödünç veren Hasan Fehmi Nemli Bey’e teşekkür ederim. Hazırladığı başarılı önsöz nedeniyle, kitabın çevirmeni Ünal Aytür’e de ayrıca teşekkür etmem gerekir.

Hikâyenin İşlevi

“Hepimiz romanın en önemli yönünün hikâye anlatmak olduğunu kabul ederiz.” diye söze başlıyor Forster. Diğer taraftan, keşke romanların ortak yönü hikâye anlatmak olmasaydı, keşke en büyük ortak yön “ezgi” gibi “gerçeğin kavranması” gibi değişik bir şey olsaydı diyerek romancılığı başka bir boyuta taşıma arzusunu dile getiriyor.

Hikâye anlatma geleneğinin ilkel insandan bu yana var olduğunu hatırlatıyor. Mamutlarla, azgın gergedanlarla boğuşmaktan yorgun düşen ilkel insanı, yaktığı ateşin karşısında ağzı açık halde uyanık tutabilen tek şey merak duygusuydu. Hikâyeci anlatır durur, dinleyenler hikâyenin sonunda ne olduğunu kestirir kestirmez ya uyuklamaya başlar ya da hikâyeyi anlatanı öldürürdü. Şehrazad’ın hayatını kurtaran da yine benzer bir merak duygusu yaratabilme yeteneği değil miydi?

Peki, hikâyeyi silikleştirdiğimizde neyi ön plana çıkaracağız? Ona göre iki ayrı yaşam türü var. Biri, dakika ve saatlerle ölçülen, diğeri değerlere göre geçen yaşam. Romanın hikâyesi yalnızca zaman içinde geçen yaşamı ele aldığı için fazla anlam taşımıyor. İyi bir roman yazarı, uygun yöntemler bularak değerlere göre geçen yaşamı da göstermek zorunda. Acaba roman yazarı zaman içinde akan hikâyeyi bir kenara bırakıp yalnızca ikinci tür yaşamla ilgilenemez mi?

Aslında Virginia Woolf ve James Joyce gibi yazarlar, Forster’ın bahsettiği yaşamın asıl anlamlı kısmının saatlerle ölçülmeyen bilinç dünyasında geçtiği mesajına tam da uyarak anlatımlarında bilinç akışına ağırlık verir. Joyce Ulysseste sekiz saatte, Woolf Mrs. Dalloway’de daha da kısa bir zamanda değerlere dayalı bir yaşam türünü vurgulayarak ele aldığı insanları tüm derinliğiyle ortaya koyar. Forster’ın Roman Sanatı anlatımları, tam da Woolf ve Joyce’un büyük eserlerini verdikleri döneme denk geliyor.

Roman Kişileri

Roman kişileri tanıdığımız insanlardan daha gerçek kişilikleriyle ortaya çıkar. Günlük yaşamda birbirimizi hiçbir zaman anlayamayız, çünkü ne biz başkalarının içinden geçeni okuyabiliriz, ne de onlar içlerindekini tam olarak açığa vurur. Oysa romancı isterse romandaki kişileri okuyucuya bütün yönleriyle tanıtabilir. Roman kişileri soydaşları olan insanlardan daha kaypak, daha ele avuca sığmaz kimselerdir.

Roman kişileri “yalınkat” ve “çok yönlü” diye ikiye ayrılır. Yalınkat kişiler birkaç nitelikten oluşan, tek bir cümleyle özetlenebilen kişiler (tip, karikatür) iken çok yönlü kişiler tüm yönleriyle yaratılmış karmaşık kimselerdir. Romanda yalınkat karakterlerin varlığını eleştirenlere karşı çıkıyor Forster. Ona göre, karmaşık bir roman çoğu zaman çok yönlü yuvarlak kişiler kadar yalınkat kişiler de gerektirir.

Roman yazarının kişiler konusunda karşılaştığı başlıca sorun, bir yandan onları romanın gerekliğine uydurmaya çalışmak bir yandan da özgürlüklerini fazla kısıtlamamak olmalı. Bu ikisi arasında iyi bir denge kurmak zorunludur. Çünkü bu kişilere tam özgürlük verilirse romanı paramparça edebilir, ancak çok sıkı denetim altında tutulurlarsa da ölüp giderek romanı içten çürütebilirler.

Bakış Açısı

Forster, romanda bakış açısının aynı çizgiyi korumasının önemine inanmıyor. Onun için önemli olan bakış açısının tutarlı olması değil, yazarın ne yapıp edip yazdıklarını okuyucuya benimsetebilmesi. Örneğin Savaş ve Barış romanında Tolstoy bizi Rusya’da bir aşağı bir yukarı dolaştırır, her şeyi bilen, gören bir tutum takınır, sonra yarı yarıya bilen bir tutuma girer, durum gerektirdikçe tümüyle aradan çekilir. Özetle, Tolstoy bakış açısını değiştirmekle birlikte çok başarılı sonuç alabilmiştir. Bakış açısındaki değişiklikler algı sınırlarının genişlediği ya da daraldığı anlamına gelir.

Olay Örgüsü

Forster, içindeki her şey canlı bir varlığın ayrılmaz parçaları gibi birbirine bağlı bulunan, yalın ve özlü bir olay örgüsünden yana duruyor.  Olay örgüsü bu şekilde sunulursa ancak okuyucuya romanın sonunda “derli toplu sanatsal bir güzellik duygusu” uyandırır.

Aristoteles’in “İnsanların tüm mutlulukları, tüm acıları eylem biçiminde belirir” sözüne karşı çıkarak, mutluluk ve mutsuzluğun asıl yerinin her insanın için için yaşadığı gizli yaşamda olduğunu söylüyor. Aslında Aristoteles ile Forster arasındaki görüş ayrılığı, tiyatro oyunu ile roman arasındaki ayrılıktan doğuyor. Roman yazarı için kişilerin iç yaşamı gizli değildir. Romanı roman yapan da kişilerin gizli duygu ve düşüncelerinin ele alınabilmesidir. Romancı dilerse kişinin aklından geçen düşünceleri gösterir, dilerse duygu ve düşüncelerden daha derine inerek bilinçaltına bakabilir. Forster’ın kişilerin iç dünyalarına verdiği önem, Henry James ve Joseph Conrad’la başlayıp Joyce, Faulkner ve Woolf ile doruğa erişen roman yazarlarında ortaya çıkar. Forster’ın bu yazarlardan ayrıldığı nokta ise bakış açısıyla ilgili.

Roman kişilerinin iç dünyalarının sınırları genişledikçe olay örgüsünü kontrol etmek gittikçe güçleşir. Olay örgüsü yüksekçe bir devlet görevlisi gibi davranır, roman kişilerinin öyle uzun uzun düşünmelerini, kendi iç dünyalarının merdivenlerinde bir aşağı bir yukarı koşarak vakitlerini çarçur etmelerini doğru bulmaz. Böyle olunca olay örgüsü ile kişiler arasında sürekli bir çekişme ortaya çıkar. Kişiler yaşayan varlıklar olarak olay örgüsünün önceden tasarlanmış sınırları içinde kalmak istemezken, olay örgüsü sürekli onları kontrol altına almaya çalışır. Yazarın mahareti bu iki öğeyi dengeleyebildiği ölçüde ortaya çıkar.

Olay örgüsünü merak unsuruna dayandırmayı iyiden iyiye eleştiriyor yazar. Ona göre merak insanoğlunun yetenekleri arasında en az değer taşıyanı. Meraklı insanların genellikle budala olduğunu da söylemekten çekinmiyor. Merak duygusunun hiç yararı yoktur, roman okurken de tek başına bizi pek bir yere götürmez, hikâyenin sınırları içinde tutar, o kadar. Olay örgüsünü kavrayabilmek için merak duygusunun yanına zekâ ile belleği de katmamız gerekir.

Romandaki gizem ve şaşırtma öğesi meraktan çok daha önemli yer tutar. Gizemli bir olay, romanın akışı içinde gizli bir cep gibidir. Gerçek anlamı ancak sayfalar sonra ortaya çıkan üstü kapalı söz ve davranışlar iyi bir gizem örneği olabilir. Gizemi değerlendirebilmek, ondan zevk almak için zihnimizin bir parçası olayların peşinden koşarken bir parçasının da geride kalan, olup bitenler üstünde düşünmesi gerekir. Olay örgüsünün temel taşıdır gizem, zekâ olmadan tadına varılmaz.

Romanın sonunda olayı bağlayıp her şeyi sonuca ulaştırmak gerektiğinde kişiler genellikle canlılıklarını yitirir. Forster, olay örgüsünün bu sınırlayıcı etkisine karşı çıkıyor ve daha esnek, daha özgür bir yapıdan yana duruyor. Bu tutumu şöyle dile getiriyor: “Roman niçin önceden planlanacakmış? Özgürce gelişemez mi? Neden tiyatro oyunu gibi perde kapatmak gereksin? Olayları derleyip toparlamadan öylece bırakamaz mı? Yazar, yüksek bir yerde durup tüm romanı denetim altına alacağına, önceden bilmediği bir sonuca sürüklenecek bir biçimde kendini olayların akışına kaptıramaz mı?”

Düşsellik ve Ermişlik

Forster, önerdiği özgürlük ve sınırsızlık havasının yaratılmasına yardımcı olacağını düşündüğü, düşsellik, ermişlik ve ritim kavramlarına da yer veriyor.

Düşsellik; günlük yaşama hortlak, canavar, cadı, cüce gibi yaratıklar sokmak; insanları bilinmeyen dünyalara, yeraltına göndermek; insan ruhunun derinlerine inmek ya da kişiliği parçalara ayırmak gibi sağduyu ile hayal gücünü birleştiren karışımlardır. Düşsel bir yazar şöyle der, “İşte size yaşamda olamayacak bir şey. Sizden istediğim, önce kitabımı tümüyle kabul etmeniz.”

Romanın yarattığı genel izlenim öylesine gerçeğe dayalıdır ki işin içine akıl almaz, hayal ürünü bir şey girdi mi ortada değişik bir hava eser. Kimi okuyucu bundan çok hoşlanır, kimisiyse içine sindiremez.

Ermişlik de düşsellik gibi kendilerini romanın öteki yönlerinden ayıran bir mitoloji kavramına dayanır. Ermişliğin anlamı, kâhinlik ya da doğruluğa çağrı gibi dar kalıplarda ele alınmıyor. Onun yerine evrenselliği yakalamak olarak yorumlanıyor. Ermişlik, romanda Forster’ın görmek istediği özgürlük ve genişleme duygusunu sağlamakta düşsellikten çok daha etkili ve önemli. Ermişlik niteliği taşıyan romancılar yaşamın gerçeklerinden uzaklaşan yazarlar değil. Onların önemli özelliği, günlük yaşamın sıradan olay, durum ve kişilerine alışık oldukları boyutlarını kat kat aşarak tüm insanlığı kucaklayan evrensel anlamlar katabilmek. Bu özelliği açıklayabilmek için Forster, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri’nden örnek veriyor. Dostoyevski’nin yarattığı kişiler ve durumlar her zaman kendi boyutlarını aşan anlamlar yaratır, sonsuzluğa yönelirler. Bireysel niteliklerini yitirmeden genişleyerek sonsuzu kucaklar, onun da kendilerine kucak açması için çağrıda bulunurlar.

Ermiş yazarlar okuyucudan alçakgönüllü olmasını, mizah duygusunu askıya almasını bekler. Okuyucuda bir şarkı, bir ezgi izlenimi uyandırır. Ermiş yazarlara Dostoyevski, Melville,  D. H. Lawrence ve Emily Bronte örnek veriliyor. Örneğin Lawrence dinleyicisini etkilemeyi çok iyi bilen bir ahlak hocasıdır. Ders dinlemek için önüne oturduğunuz hocanızdan karnınızın ortasına bir tekme yemekten daha şaşırtıcı bir şey olamaz. Lawrence’ı anlaşılması güç ve yanıltıcı yapan da yine bu yanıdır.

Biçim ve Ritim

Hikâye merak duygumuza, olay örgüsü zekâmıza seslenirken biçim güzellik duygumuza seslenir. Biçim, romandaki olayların gelişme çizgilerinin hep birden yarattığı görüntüdür. Olay örgüsünün toptan algılanmasından doğan bir bütündür. Biçim romana güzellik sağlasa da sıkı bir biçimcilik yaşamın yazara sağladığı sınırsız zenginliklerle bağdaşmaz. Böyle bir biçim romanın havasının somutlaşmasını sağlayabilir, olay örgüsünün doğal bir sonucu olabilir, bir güzellik yaratmış olabilir, ancak zorba bir güzelliktir bu. “Güzel olmuş ama değmez.” dedirtecek bir güzelliktir.

Romanda biçim dışında güzellik katma olanaklarından biri de ritimdir. Örneğin Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si dağınık, biçimden yoksun bir romandır. Ancak gene de romanın dağınıklığa yol açan değişik parçaları içten dikişlerle birbirine bağlanmıştır. Bu bağlantıyı sağlayan ritimdir. Ritim, roman boyunca birtakım sözcük ya da tümcelerin değişikliğe uğrayarak zaman zaman ortaya çıkmasından oluşur. Beceriksizce kullanılırsa ritim çok sıkıcı olur. Forster, romanlarını önceden planlayarak yazan yazarların ritmi yakalayabileceğine inanmıyor. Çünkü ritim, romanda uygun bir geçiş noktasına ulaşıldığı sırada, yazarın içinde doğal olarak beliren bir itici güce dayanmak zorundadır.

Son Söz

Forster 1927 yılında söylüyor bunları.

“İnsanoğlu gelecekte atoma gem vurabilir, aya gidebilir, savaşı yok edebilir ya da büsbütün kızıştırabilir. Ancak bunların roman sanatı açısından bir önemi yoktur. Roman sanatı bakımından önemli olan, yaratma işleminin de bir değişikliğe uğrayıp uğramayacağıdır. Eğer insanoğlunun yaradılışı bir gün değişirse, bireyler kendilerine yeni bir gözle bakmayı başardıkları için değişecektir. Çünkü roman yazarı kendini değişik bir gözle görürse, kişilerini de değişik görebilecek, bundan yeni bir aydınlanma doğacaktır.”  

Nuran Durmaz – edebiyathaber.net (14 Aralık 2012)

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2012 Sedat Simavi Ödülleri’ne değer görülen sanatçı, gazeteci, yazın, spor ve bilim insanlarına verilecek ödüller açıklandı.

TGC’nin kurucu başkanı Sedat Simavi adına 36 yıldan bu yana sürdürülen ödüllerin, bu yılki sahipleri açıklandı. 2012 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nün sahibi, geçtiğimiz Eylül ayında okurla buluşan Lanetlenmiş Ağustosböcekleri’nin yazarı Ahmet Cemal oldu.

Yazarın yeni denemelerini topladığı Lanetlenmiş Ağustosböcekleri, edebiyattan sinemaya, tiyatrodan resme, çeviri uğraşından politikanın sanata etkisine dek uzanan yazılardan oluşuyor. Kültür hayatımızın son on yılında yaşanan olayları, tartışmaları, gündem oluşturan konuları günü gününe ele alan, ama güncelle asla sınırlı kalmayan yazılar bunlar… Cemal, yaşamın getirdiklerinden, okuduğu bir kitaptan, katıldığı bir tartışmadan yola çıkarak insanı her çağda, her yaşta ilgilendirecek sonuçlara varıyor.

Ödüller 25 Aralık Salı günü saat 19.30’da The Marmara Taksim Oteli’nde düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.

Ahmet Cemal, 1942’de doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültede bir süre asistanlık yaptı. İstanbul’daki Avusturya Kültür Ofisi’nde basın danışmanı olarak çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman

Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde çeviri dersleri verdi. Yeni Ufuklar, Varlık, Yazko Edebiyat, Gergedan, Argos ve Milliyet Sanat dergilerinde yazdı. Yazko Çeviri dergisini kurdu ve yönetti. Anadolu Üniversitesi’nde 19 yıl süreyle, lisans ve lisansüstü düzeyinde olmak üzere, İletişim Bilimleri Fakültesi’nde Sanat Tarihi, Estetik, Kültür Tarihi, Metin Yazımı ve Metin Çözümleme; Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Temel Sanat Kavramları; Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde Dünya Tiyatro Tarihi, Çağdaş Tiyatro ve Tiyatro Estetiği dersleri verdi. İstanbul Üniversitesi ile Mimar Sinan Üniversitesi’nin Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümlerinde Dünya Tiyatro Tarihi ve Tiyatro Edebiyatı derslerini üstlendi. Bahçeşehir Üniversitesi’nde beş yıl boyunca “Antikçağ’dan Günümüze Eleştirel Düşüncenin Tarihi”, “Edebiyat ve Eleştirel Düşünce” ve “Estetik ve Temel Sanat Kavramları” derslerini verdi. Ingeborg Bachmann, Walter Benjamin, Bertolt Brecht, Hermann Broch, Elias Canetti, Paul Celan, Ernst Fischer, Friedrich Hölderlin, E.H. Gombrich, Franz Kafka, Heinrich von Kleist, Georg Lukacs,E.M. Remarque, Robert Musil, Friedrich Nietzsche, Novalis, Rainer M. Rilke, Anna Seghers, Manès Sperber ve Stefan Zweig’ın çeşitli eserlerini Türkçeye çevirdi. Deneme ve makaleleri Yaşamdan Çevirdiklerim, Odak Noktasında Yaşananlar, Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor, Bizi Yaşatanlar ve Öldürenler, Aradığımız Tiyatro, Oynamak Varken, Sanat Üzerine Denemeler ve İnsana Dönmek başlığı altında kitaplaştı. Şiirleri Geçmiş Bir Dua Kitabından adıyla çıktı. Kıyıda Yaşamak adlı bir romanı ve Dokunmak adlı öykü kitabı var. 1988 yılında Türk kültürüne yaptığı hizmetler nedeniyle kendisine Anadolu Üniversitesi Senatosu tarafından fahri doktor unvanı verildi. 2010 yılında Avusturya Cumhurbaşkanı tarafından Avusturya Altın Yüksek Liyakat Nişanı ile onurlandırıldı. Aynı yıl, Türkiye Cumhuriyeti ve Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından ilk kez düzenlenen “Tarabya Çeviri Ödülleri” çerçevesinde, Almancadan Türkçeye çeviri dalında Büyük Ödül’e layık görüldü. Halen İstanbul’daki Ümit Çırak Modern Oyunculuk Teknikleri Atölyesi’nde “Düşünceden İmgeye Sanat Eserinin Oluşumuna Eleştirel Bakış” adı altında kuramsal dersler veren Ahmet Cemal, aynı zamanda Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarıdır.

edebiyathaber.net (14 Aralık 2012)

Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen’in 1820’de kaleme aldığı tahmin edilen ilk masalı bulundu.

Tarihçi Esben Brage’ın, Odense’de Ulusal Arşiv’e kaldırılmış kutuları araştırırken bulduğu ‘Donyağından Mum’ adlı el yazması metin, 6 sayfa ve 700 kelimeden oluşan kısa bir masal.

Masalda, “iç güzelliği fark edilene ve tutuşturulana kadar ihmal edilen ve kirlenen saygıdeğer bir mumun hikâyesi” anlatılıyor.

Kitabın ithaf edildiği Bayan Bunkeflod’ın, Andersen’in çocukken ziyaret ettiği ve ödünç kitap aldığı bir kadın olduğu sanılıyor.

Hans Christian Andersen kimdir?

2 Nisan 1805’te bir ayakkabıcının tek oğlu olarak dünyaya geldi. 11 yaşındayken babasının ölmesi üzerine okulu bıraktı ve annesiyle birlikte temizlikçi ve çamaşırcı olarak çalışmaya başladı. 1819’da tiyatro oyuncusu olmak ümidiyle gittiği Kopenhag’da başarılı olmadı ve 1828’de Kopenhag Üniversitesi’ne girdi.
1829’da ilk önemli yapıtı sayılan “Holmen Kanalından Amager Adasının Doğu Ucuna Bir Yürüyüş”‘ü yayımladı. Almanya, Fransa, İtalya, Türkiye ve İngiltere’ye geziler yaptı ve yolculuklarından gezi kitaplarına birçok malzeme çıkardı.

Oyun yazarlığındaki başarısız girişimlerinden sonra köleliğin kötülüklerini anlattığı “Mulatten” (1840) ile dikkat çekti. “Doğaçlamacı” (Improvisatoren, 1835) ve “İki Barones” (De to Baronnesser, 1847) romanlarından en tanınmışlarıdır.
Asıl başarısını “Kibritçi Kız”, “Küçük Claus ve Büyük Claus” ve “Güzel Prenses ve Bezelye” gibi masalları içeren “Çocuk Masalları” (1835) kitabıyla yakaladı. Masallarının bazılarında iyiliğin ve güzelliğin zaferine olan iyimser bir inanç açığa vurulurken; bazıları da oldukça kötümser ve acıklıydı ve kendi yaşamından güçlü izler taşıyordu.
1872’ye kadar masal yazmayı sürdüren Andersen 4 Ağustos 1875’te Kopenhag’da hayata veda etti.
Kendine özgü masal anlatma yöntemiyle çocuk edebiyatına gerçek bir yenilik getirdi. Gündelik dilin deyimlerini ve kalıplarını kullandı. Masallarının çoğu Türkçeye de çevrildi.

Kaynak: The Guardian (14 Aralık 2012)

Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak gösterilen ”Tutunamayanlar” romanının yazarı Oğuz Atay, ölümünün 35. yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) anılacak.

İTÜ Ayazağa Yerleşkesi’nde yarın yapılacak etkinlikte, yazar Oğuz Atay’ın yaşamı, mühendisliği, edebi eserleri, hayata bakışı konuşulacak.

Etkinlikte, Prof. Dr. Esin İnan, Yrd. Doç Hilmi Tezgör, Arzu Aygün ile İTÜ Türk Dili Bölümü öğretim görevlileri konuşmacı olarak yer alacak.

edebiyathaber.net (13 Aralık 2012)

Sizi, sitemiz yazarlarından Hasan Saraç ile birlikte “Ortak Roman” yazmaya çağırıyoruz!

“Ortak Roman” 2013′ün ilk yarısında yayınlanacaktır.

Bizzat katkıda bulunabileceğiniz “Ortak Roman” adlı projemizin onuncu bölümünü sizlerle paylaşıyoruz:

Önceki bölümleri okumak için buraya tıklayabilirsiniz>>>

  • Bölümlerini pdf formatında okuyabileceğiniz romanın, kurgusunu geliştirip akışına yön verecek yorum ve önerilerde bulunma şansına sahip olacaksınız.
  • Yayınlanan her bölümün ardından, bir sonraki bölüme yönelik 100 kelimeyi aşmayan önerilerinizi yazarla paylaşabileceksiniz.
  • Değerli katkılarınızla şekillenerek ilerleyen bölümleri her hafta pazartesi ve perşembe günleri yayınlanacak olan psikolojik gerilim türündeki romanın 2012 sonunda tamamlanmasını hedefliyoruz.
  • Projenin belirlenen sürede tamamlanabilmesi için, önerilerinizi her bir bölümün yayınlanmasını izleyen 3 gün içerisinde yorum bölümüne iletmenizi önemle rica ediyoruz.
  • Yazar, okurlarla ayrı ayrı yazışacaktır. Bu nedenle lütfen e-posta adreslerinizi doğru olarak bildirin ve bu adreslerin sadece Hasan Saraç tarafından görülebileceğinden emin olun.
  • Projenin bitiminde İstanbul ve Ankara’da düzenlenecek birer toplantıda, sürece katkıda bulunmuş olan siz değerli okurlarımızla buluşacak, yazarımız ve Edebiyat Haber ekibi ile birlikte projeyi tartışacak, sorularınızı yanıtlayacağız.
  • Postiga Yayınları tarafından kitaplaştırılacak projenin teşekkür bölümünde isimleriniz anılacak ve Edebiyat Haber yönetimi tarafından gönderilecek imzalı birer kitaba sahip olacaksınız.

Önceki bölümleri okumak için buraya tıklayabilirsiniz>>>

11. bölümün biçimlenmesine katkıda bulunmak için yorum ve önerilerinizi aşağıdaki “yorum” bölümüne yazmanızı rica ediyoruz.

edebiyathaber.net (13 Aralık 2012)

  • CAN YILDIRIM - 13/12/2012 - 11:22

    Erol’un hipnoz altındayken olayları anlatış tarzı bence pek gerçekçi olmamış. Hipnoz altındaki bir insanın böylesine kelimeler ve üzerinde düşünülüp tasarlanmış kitap cümleleri kurması normal gelmedi. Daha doğal, basit ve akan kelimelerle anılarını anlatmasını beklerdim. Böylece onun hislerini de daha iyi takip edebilirdik.
    Hipnoz böylesi bir kurguda en kolay çözüm yöntemi gibi gözüküyor. Bence romanın son bölümleri bu kadar yaklaşmışken hipnozda herşey beklendiği gibi gelişmesin, herşey tek bir hipnoz seansıyla çözülmemeli. Daha orijinal birşeyler olmalı. Belki de hipnoz içinde hipnoz gibi bir yöntem ve kendisini kaybeden bir dalgalanma. En başından beri doktorun karşısındaydı ve tüm gördükleri hipnozun etkisindeyken söyledikleriydi ama profesör kontrolü kaybettiğinde bir kez daha Erol kendini hipnoz seansında bulmuş olabilir ve beynindeki bu dalgalanma onu zamandan bağımsız bir çıldırışa sürükleyerek doktorun koltuğundan asla uyanmayacağı bir rüyaya sürüklemiş olabilir.cevaplakapat

  • Ece Korkmaz - 13/12/2012 - 12:42

    Heyecanlı bir bölümdü ve devamını okuyamadığıma üzüldüm açıkçası. Eleştirim var; hipnoza geçişteki bölüm yinelenen teknik terimlerle doluydu, heyecanı yavaşlattı.
    İlk bölümdeki ipuçlarına geri dönüş yaşadık, güzeldi.
    Bundan sonra mutlaka profesörün niye 1992 yılına dönmek istediğini bir şekilde hissetmeliyiz.
    Kızıl saçın Erol’u niye etkilediğini de öğrendik.
    Bence hipnoz birdenbire kesilmeli. Uyanmalı Erol ve yeni bir krizle baş etmek zorunda kalmalı. Profesör hayıflanmalı. Erol o günü de dinlenerek geçirmeli. Her şey sonuncu bölümde ortaya çıkmalı.cevaplakapat

  • BAŞAK KIRMACI - 13/12/2012 - 12:45

    Evet, bazı konular yavaş yavaş açığa çıkmaya başladı. İlk olarak kızıl saçlı prensesin adının Leana olduğunu öğrendik. 1990 yılının son gecesi tanışmışlar ve Leana bir yıl orada kalacakmış. Kraliçe Loana´nın Gizemli Alevi kitabını okumaya başladığında “LOANA” “LEANA”’yı çağrıştırmış ve cep telefonu ile “LEANA” yı aramış olabilir. Ancak, Leana’nın ölüm haberini alır. Cep telefonunu bu yüzden duvara fırlatmıştır. Kitabın kapağına da bu yüzden elveda mesajını yazmıştır. İlk tahminim Leana Adoni’yi 20 yıl önce o gün terk etmiş olabilir veya ayrılmak zorunda bırakılmışlardır. Şu anda en merak edilen 11.11.1992 de ne olduğu.cevaplakapat

  • BAŞAK KIRMACI - 13/12/2012 - 12:48

    İkinci olarak Selin’nin, Adoni’den 7 yaş küçük kız kardeşi olduğunu öğrendik. Ama kız kardeşi neden Profesörle görüşmesini istemiyor. Bunun da Leana ile bir ilgisi olabilir. Belki de Profesör’ün dolaylı olarak Leana ile bir ilgisi vardır. Selin bundan haberdar olur ve Adoni’yi uyarmaya çalışır. 11. bölümde Adoni’nin Leana ile ilgili daha çok bilgi vermesini ve Leana ile yaşadıklarını anlatacağını düşünüyorum. Hipnoz seansı büyük bir ihtimalle 11. bölümde de bitmeyecektir. Bence Sayın Hasan Saraç romanın finalini 12. bölümde de yapmamalı. Final basılacak romana saklanmalı diye düşünüyorum. Tabi ki karar yazarımız Sayın Hasan Saraç’ın. Sadece bir fikrimi paylaşmak istedim.cevaplakapat

  • Feride Güllü - 13/12/2012 - 14:12

    Bu bölümü çok sevdim. O kıza aşık olmasını bekliyorum kesinlikle. Gizli güzel bir birliktelik yaşamış olabilirler bir süre. Sevgilisi bunu fark edip intikam almış olabilir ikisinden de? Böyle böyle şifreleri çözerse Moretti hafızasının neden kaybolduğunu anlayabiliriz. Diğer bölümü bekliyoruuuuum.cevaplakapat

  • Nurdan Çakır Tezgin - 13/12/2012 - 21:59

    Varolan sakinliğini korumak profesör Bruno için giderek zorlaşıyordu. Daha hazırlıklı olması gerekiyordu bu geciken buluşmaya… Yıllar var ki bugünü bekliyordu. Biliyordu ki, hiç bir sonuç nedensiz değildir. Böyle olacağını kestiremese de, Lacan’dan ödünç alabileceği bazı çetrefilli teknikler olmalıydı! Sahi nasıldı burun kıvırdığı psikanaliz baloncukları?

    Anlayamıyordu o baloncukların önemini, kızmıştı bir seferinde uyandıramama korkusuyla uyurgezer hastalarla geçirilen o uzun sürece. Güvenlik bibopuymuş meğer,anlıyor şimdi.

    – Erol, onun hakkında tasarladığım bu tiyatral oyunu öngörmüş olsaydı böylesi nazik olabilir miydi? Bilmemeliydi tabi… Selin bozabilirdi her şeyi, oh çok şükür ki zamanlama tam istediğim gibiydi.cevaplakapat

  • Gamze Gökoğlu - 13/12/2012 - 23:59

    Bu bölümde karşımıza yeniden çıkan bir kavram : Özgürlük
    Romanın 3. Bölümünde de yine özgürlük kavramı üzerine değinilmiş olup, Prof. Morettinin bir söyleşide özgürlük kavramı üzerine olan düşüncelerinden bahsedilmişti. Adoni kendi geçmişi ile ilgili hiçbir şey hatırlamazken bütün bunları kelimesi kelimesine hatırlıyordu. Şimdi de üniversitedeki hocasının özgürlükle ilgili düşünceleri, Adoni neden sadece bu sohbetten etkilenmişti? Adoni sanırım hayattaki tercihlerini hep ailesine göre şekillendirmiş birisi. Bir yandan da geçmişteki bir aşkın kıskacında sıkışmış kalmış. Hem ailesi hem de Kızıl saçlı aşkı Leona, Adoni’nin hayatını şekillendirmekte. Adoni kişisel özgürlüğünün peşinde ve özgür olabilmek için öncelikle buna engel olan bağları koparmakla başlamalı. Kraliçe Loana´nın Gizemli Alevi kitabındaki not ile de özgürlüğünün önündeki en büyük engel olan kızıl saçlı aşkına veda etmektedir. Kişisel bir özgürlük mücadelesi, kendini bulma arayışı..cevaplakapat

  • Guven Demir - 14/12/2012 - 02:43

    “Tam karsimda duruyordu iste!”Erol’un Leana icin kurdugu bu cumle,bir durum tanimlamasi mi yoksa daha oncesinden varolan,bir yasanmisligin,bir hayalin,bir ruyanin yada bir imgenin,bir fotografin,bir sembolun adeta yoktan varedilmisligin bir tezahuru mudur?O cumleden, Erol’un Leana’yi daha onceden “gormus”,”yasamis”,”duymus” ve sanki yasami boyunca o ani bekliyormus hissine kapildim.Ask bu olsa gerek!Ask’i gormek:LEANA
    Bir hipnoz uzmani degilim.Hipnoz’a iliskin bilgilerim;kitap ve filimlere dayalidir.Ama deneyimledigim bir sey daha var ki,yasam boyunca bir cok kere, farkinda olmadan hipnoz halini yasadigimdir.Ve her insan’in da bunu deneyimledigini dusunuyorum.10.bolumdeki hipnoz seansi,bu haliyle beni tatmin etmedi.Uygun atmosferin yaratilamadigini dusunuyorum.Belki hipnoz,gercekten cok basit bir teknikle gerceklestiriliyordur.Ama bir roman kurgusunda, teknigin basitliginden ve ya karmasikligindan ziyade,yaratilan o ruh hallerinin ve atmosferin okuyucuya da gecmesi ve o ani hissetmesi,yasamasi,adeta ozdeslesmesi ile ilgili diye dusunuyorum.Somut bir ornek vermek zor,ama zaman zaman an’dan,ortamdan,hatta gerceklikten koptugumuz;hayal ve ya maziye daldigimiz;duyularimizin dis dunya ve hatta kendimizle bile iletisimini kestigi performanslar yasamisizdir.Dilegim o ki,duzelme esnasinda,hipnoz seansinin daha da derinlestirilmesidir.
    One cikan bir baska olgu;ozgurluk!Erol ozgulunde ozgurluk;hafizasi’nin ozgur olup olmadigidir.OZGUR HAFIZA!Eger hafizamiz ozgur degilse,yasadigimiz gun ve gelecektede ozgur olamayiz diye dusunuyor ve Erol’un gecmisi ile,bastirilmisliklari ve otelenmisleri ile yuzlesmesi gerekir diye dusunuyorum.Tabi ki,Leana ile!Ama nasil?Sevenlerin-sevmislerin birbirine kavustugu fiziksel bir sahneden ziyade;Erol’un ic dunyasinda yasanmis-yasaniliyor olan tutsakligi,bir aniya,bir deneyime,bir kitap’a donusturmek de mumkun.Leana’yi ilk gordugu an ki ruh hali;bir erme,bir olma,hakikat ile,ask ile ozdeslesme hali ise,yeniden o anin yasanmasi,yasatilmasi Erol’u ozgurlestirebilir ve hafizasina arizalarindan arinmis bir sekilde kavusabilir belkide.Ve belki de Erol’u o an,fiziksel olarak kaybedebilir ama Leana ile birlestirmis oluruz.Hipnoz seansi bu durum icin de onemli bence.Kim bilir belki de, ECO’nun kitabinda hayat bulmuslardir…cevaplakapat

  • Guven Demir - 14/12/2012 - 03:28

    “Biricik Cocuk” halinden Selin ile, ikinci plana itilmis midir?Erol bunu dillendirdigine ve gercek yasamda da bu durumun karsiligi olduguna gore,Selin ile Erol arasindaki iliskiye;Erol’u rahatsiz ettigi-tabi etmisse-kadar, tekrar donulebilir belki.Ama Selin’in cat kapi cikip gelmesinide beklemiyorum.
    Beni asil supheye dusuren durum;Selin’in,Erol’un oz kardesi olup olmadigidir.Bu suphe, Erol’un anne ve babasi’nin evden cikislari ve Selin ile donmelerinin anlatilis biciminden olustu.Sanki Erol annesini hamileyken gormemis ve birden bire bir cocuk ile eve donmusler gibi bir durum cikiyor.Belki buna da bir aciklik getirile bilir.
    Erol’un hocasi ile sohbetinde,hem istemedigi bir bolumde okudugunu,hemde kirilgan bir kalbe sahip oldugunu ogrendik.Ve hep kizlar tarafindan kirilan bu kalp,Leana tarafindan da kirilmis midir?Kirilmis ise nasil?
    Sonradan istedigi dilbilim bolumunu okuduguna sait olduk.Acaba baba baskisini nasil kirdi ve babasi Erol’un yasaminda neyi ifade etmektedir?Ve annesi?Bu vb.sorular, Erol’u daha fazla tanima isteginden ve Erol’u daha fazla ete- kemige burundurme istegimden doguyor.cevaplakapat

  • Guven Demir - 14/12/2012 - 03:41

    Basak arkadas,finalin bizlere de supriz olmasi yonunde oneri sunmus;bu kitabi sadece biz okuyacak olsaydik,katilabilirdim kendisine,ama bence ortak bir final yapmak,kulaga daha hos geliyor.Herkese selamcevaplakapat

  • rosetta - 14/12/2012 - 07:31

    Tabii ki bütün düğümlerin tek bir seansda çözülmesini
    beklemiyordu Dr. Moretti … Mesela Selin ‘in neden
    Adoni ‘yi israrla aradığını henüz anlayabilmiş
    değildi – oldukça karmaşık bir ruh halini yavaş yavaş
    kavramak gerekir diye düşündü – yoksa hasta yorulur ve
    soruları cevaplamaktan kaçınabilirdi !…
    Zaten Adoni de uyanma alametleri göstermeye başlamıştı –
    Belki bazı meraklarını normal sohbet ortamında da
    giderebilirdi -cevaplakapat

  • Semin ÖZKAN - 14/12/2012 - 10:09

    Merhabalar
    Ortak roman olay örgüsünde bazı sonuçları gördüğümüz bir bölüm oldu. Ve bu sonuçlar hikayeyi oldukça rahatlattı. Hikaye gidişatı açısından hipnozun bir çıkış noktası ve çözüm oluşturduğu muhakkak. Hipnoz, ilgi çekici bir yöntem olmakla birlikte, teknik içeriğine ait bilgilere sahip olmadığım bir alan. Yani hipnoz edilen insanda ne tür bir çözülme olur, bunu net bir şekilde sorgulayamıyorum. Ama kurguda mutlaka gerçeklere bağlı mı kalmak gerekir, bundan da emin değilim. Adon’nin üniversitedeki hocası Mustafa Hoca karakterinin özgürlükle ilgili söylemleri oldukça etkileyici. Bu kadar basit ve yalın anlatımla, böylesine etkileyici tanımlar oluşturulabiliyor demek ki, teşekkürler. 11.bölümde oluşacak kurguyu merakla beklemekteyim.cevaplakapat

  • Gülin Demirok - 14/12/2012 - 13:10

    Selin in kızkardeşi olması hiç düşünemediğim birşeydi.Neden Erol un kardeşi/kardeşleri olabileceği hiç aklıma gelmedi? Erol u çok yalnız bir insan olarak düşledim belki de.Mustafa Hoca kendi özgürlüğüne adım atma cesaretini göstermesine önayak olan önemli bir figür.Görevini yapıp ,sahneden çekilmiş.Leana ise hayatındaki en önemlilerden ve hala sahnedeki figür…bu özgürlüğü koruyabilmesinde engel mi oldu acaba ? Aşk onu köleleştirmişmiydi ? Eco nun kitabını satın aldığında , okumaya başlamadan önce yazdığı not ta özgürlüğüne yeniden adım atma kararını mı vermişti ?Roman sona doğru yaklaştıkça soru işaretli cümlelerim artıyor ve karar veremiyorum.
    Artık roman kadar yorumlar da bana başka şeyler düşündürmeye başladı.Her biri sanki ayrı bir roman tadında ..Özellikle Sayın Güven Demir in aşk ve özgürlük üzerine yazdıkları beni etkiledi.
    Roman bittiğinde bir boşluk hissedeceğim ayrıca bu platformda Hasan Bey ve romanla buluşan yorumcularla birlikte hem bireysel olabilme hem anonim birşey yaratabilme çabasının hazzını özleyeceğim.cevaplakapat

  • HÜLYA ARICI - 14/12/2012 - 13:28

    Yorumcu arkadaşlardan Başak KIRMACI’nın Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi kitabındaki “Loana” ile “Leana” yı çağrıştırıp telefon ile aradığı Leana’nın öldüğü haberini alıp telefonu fırlatması ve kitabın kapağına da bu yüzden elveda mesajı yazması yorumu bana da yakın geliyor.
    20 yıl önce olan ve hiç unutamadığı aşkının trajik ölümünden Erol çok etkilenmiştir. Birde Mustafa Yılmaz hoca ile konuşmasından aktardığı “söyle bakalım bu kez hangi güzel kızımız kırdı kalbini” sözlerinden öncesinden de bir kalp kırıklığı yaşadığı buradan da Erol’un duygusal biri olduğunu çıkartabiliriz. Ayrıca Selin’in Erol’un gerçekten öz kardeşi olup olmadığı da tam net seçilmiyor. Kardeşinin eve gelişiyle artık biricik olmadığını anlıyor. Biraz da kıskançlık durumu var yani. Erol’un karakterinin daha da belirginleşmesi durumunu bekliyorum.
    Bu bölümde özgürlük kavramı da ön plana çıktı ama psikolojik gerilim romanı için daha farklı ögeler lazım.
    Hipnozun bir ikinci seansı daha gerekiyor ve bu kez Profesör daha da ilginç bilgilere ulaşmalı.
    Yine de Erol’u Profesör’ün peşine İstanbul’dan İtalya’ya sürükleyen başka bir bağ olması gerekiyor diye düşünüyorum. Annesinin İtalyan olması sebebiyle mutlaka bir kan bağı çıkabilir. Bende merak içindeyim. Başarılar.
    14.12.2012cevaplakapat

  • Hale Nur Durmuş - 14/12/2012 - 14:32

    Yine iki bölümü art arda okudum..
    Hipnoz uzmanı değilim bu konudaki bilgilerim filmlere kitaplara ve merakımdan dolayı yaptığım araştırmalara dayanıyor fakat pek yeterli bulmadım. Teknik terimlerden ziyade oradaki atmosferin yansıtılması ruh halinin aktarılması gerekirdi diye düşünüyorum. Bir de hipnoz altındaki bir insanın bu kadar akıcı konuşabileceğini sanmıyorum. Dediğim gibi uzman değilim ama o anı sadece okumakla kaldım halbuki okuyucu bunu hissetmeli ve yaşıyormuş gibi olmalıydı diye düşünüyorum.. Tabii gerçekte hipnoz filmlerde gördüklerimiz ve kitaplarda okuduklarımız kadar karmaşık ve zor değildir belki de bilemem..
    Yeni karakterlerle olay gelişiyor. Adoni’nin bir kız kardeşi varmış ve endişeli bir şekilde ona ulaşmaya çalışan Selin oymuş. Peki neden bütün otelleri tek tek arıyormuş ki? Adoni nerede kalacağını önceden ailesine söylememiş mi? Peki ya Selin onun öz kardeşi mi? Babasıyla annesinin birden çıkıp gitmeleri ve sonra bir bebekle dönmeleri kafamı karıştırdı, sanki Adoni bir kardeşi olacağından habersizmiş gibi. Evlatlık olabilir mi ya da kaza geçiren akrabalarından geriye kalan tek çocuğa sahip çıkmış olabilirler mi? Var bir tuhaflık..
    Leana kızıl saçlı prenses.. 1990 yılında tanışmışlar, 1992 yılında da ayrılmışlar. Muhtemelen gizli bir şekilde birbirlerini seviyorlarmış. Neden ayrılmışlar? Lisa buna sebep olmuş olabilir mi çünkü başka bir etken gelmiyor aklıma şuan.
    Karşımıza sürekli özgürlük kavramı çıkıyor. 4 yıl istemediği bir bölümde okuması, Leana’yı gizlice sevmesi, sonra kim olduğunu bilmemesi vs. vs.. sürekli bir özgürlük arayışı.
    Kitabın içinde yazan not “Elveda..” Bundan Leana’nın ölmüş olduğunu mu anlamamız gerekiyor?
    Kafam bir hayli karıştı bir sonraki bölümü merakla bekliyorum.cevaplakapat

  • Gizem Sakallı - 14/12/2012 - 16:11

    Bu bölümü nefesini tutup okudum.. Bence daha çok Erol’un geçmişine gittiğimiz bölümler olmalı. Bölğmğn bittiği yer harika,merak uyandırıcı. Erol’u yıkan olay bence o kızıl saçlı ile bağlantılı olmalı hani Kasım olan önemli darbe. Şöyle bir durum var.Profesör o tarihi nerden biliyor ve neden önemli? Daha önceden tanıyor mu? Tam hipnoz gibi gelmedi bana genel bir rahatlama hali var aynen uzman değilim tabiki.Erol’un kişiliğini oluşturan önemli olaylardan biri Kızıl saçlı diğeri Selin. İki kadın geliyor biri karakterini oluştururken kendini değersiz hissetmesine sebep oluyor. Diğeri dünyanın durmasına. Kişiliğimizi yaşadığımız deneyimleri, algılar ve travmatik – ani olaylar oluşturuyor. Bence bu konu biraz daha derinleştirilebilir. Tabi hala çoğu konu havada umarım kitapta bunların ayrıntılarını öğreniriz:))cevaplakapat

  • Funda Turper - 14/12/2012 - 17:38

    Yaaaa sakın Leana’yı öldüreyim falan demeyiiin lütfeeen!…
    Heyecanlı şeyler olsun, korkalım, falan… Ama illa ki “mutlu son”!
    :)cevaplakapat

  • rosetta - 14/12/2012 - 18:07

    EVET – Lutfen bütün düğümler çözülsün artık !
    Epeyce merakta bıraktı bizi sayın yazarımız ….
    Daha doğrusu , hafızası yerine gelince problemlerini
    çözme konusunda adımlar atabilecek güvene de
    kavuşabilsin ….Bu aşamada Leana ile tekrar
    karşılaşabilme ümidi var mı acaba ?
    Hatta bu sebeple mi Italya’ ya geldi diye de
    düşünebiliriz ….cevaplakapat

  • Özge Kaymak - 14/12/2012 - 20:57

    İçinde yıllarca kanayan yara oydu işte..Monalisa tüm güzelliğiyle karşısındaydı.Konuşmak istese de,güzelliği karşısında nefesi kesilirken nasıl konuşabilirdi ki ? Onun güzelliği karşısında kendini nasıl da üzgün hissediyordu..Güzel Monalisa,hiçbir zaman onun olamayacaktı..cevaplakapat

  • Özge Kaymak - 14/12/2012 - 20:58

    Monalisa değil Leana olacak bu arada,isimler karışmış,kusura bakmayın :)cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 14/12/2012 - 22:44

    Erol hipnoz sırasında uzun sayılabilecek bir süre sustu. Sanki nefes dahi almıyordu. Profesör tedirginliği ellerinin içinin terlemesinden anladı ve bir çırpıda Erol’un yanına gitti. Nabzına baktı, bir hipnozun etkisi altındaki insan nabzının normal seyriydi. Nefes alış verişi ise düzenliydi. Rahatlı çünkü hem Erol iyiydi hemde Andreana’yı görünce neden travmanın tekrar ettiğini anlamıştı.
    “Erol…sakin…rahatla…gevşe…huzur ve mutluluk daima sende…” Profesör bile bu söylediklerine inanmamıştı. Hele Erol’un, Mustafa Hocası tarafından söylenen özgürlük nutku üzerine… Çünkü Profesör’de özgür değildi. Hayatı bile nefes alış verişine bağlıydı, daha ne kadar özgür olabilirdi ki bu durumda?
    “Leana’yla ilgili anıların var mı Erol?” derken sesi titredi Profesörün, bu soruya verilecek bir cevabın Erol’un hayatına mal olabileceğini biliyordu. “11 Kasım, yıl 1992. Bir ölüm mü yoksa dönüm mü bilemiyorum. Alev kızılı sarmıştı içimi, ta ki o kara güne kadar. O tarihten sonra içimi saran sır, aynaya yansımayan sır. Gözümün kenarından sızan sır.” Erol ağlamaya başlamıştı. Daha doğrusu vücudu kaskatı idi ve ne bir çene buruşması ne alnın kırışması… Hiç bir mimik yoktu ama sesi ağlamaklı, gözlerinden süzülen yaşlar ise sakallarını ıslatmaktaydı. “Olayı daha ayrıntılı anlatır mısın Erol? O sır nedir? Neden seni bu kadar etkiliyor? O tarihten sonra hayatın nasıl değişti? Değiştiren olay nedir?” Profesör tüm soruları nefes almadan sıralamıştı ve cevapları sabırsızlıkla bekliyordu. Erol hiç bir tonlama olmadan cevaplamaya başladı: “9 Kasımda, boğazda, Emirgân’da, Çınaraltı’nda çay içiyorduk kardeşim Selin’le. Tartışmıştık ve bu tartışmayı sonlandırmaya gitmek için oradaydık. Bir daha görüşmek istemiyordum Selin’le. O dünyaya geldiğinden beri hayatım mahvoldu. Ailemde ikinci planda kaldım. Okul hayatım boyunca hep yalnız kaldım, tek yalnız kalmadığım nokta üniversite tercihim. O bitti yapmak istediğim işi yapmak istedim, gitmek istediğim ülkelere gitmek istedim ama hep engellendim. Babam ve annem öldükten sonra Selin benim annem ve babam oldu. Ondan kurtulmak istiyordum, bağımsız ve özgür bir birey olmak istiyordum. Bu rahatlığı yaşamak istiyordum. Ama…” Odanın kapısı üç kez tıklatıldı. Erol konuşmaya devam ediyordu, Profesör sinirle yerinden kalktı ve kapıyı açtı. Andreana elindeki telefonu Profesör’e uzattı. Profesör şaşırdı ve “Alo” dedi. Karşı taraftaki oteldeki danışmandı. “Profesör, Selin Hanım ısrarla sizinle görüşmek istiyor. Ne yapayım?” Profesör: ” Bu akşam, uygun bir zamanda onunla görüşeceğimi söyleyin.” dedi ve telefonu kapattı. Andreana bile şaşırmıştı bu tavra. Andreana tam bir şey diyecekti ki Profesör sessizce kapıyı kapattı ve koltuğuna hızlıca geçti. Erol halen konuşmaya devam ediyordu ama Profesör kaçırmıştı. “Erol” dedi, “Annem ve baban öldükten sonra seninle o ilgilendi, annen ve baban oldu, ve senin canına tak etti, sende onunla tüm bağlarını koparmak istiyordun. Peki konuşmanın sonunda ne oldu?”. Erol ” sonra Selin bunların ağır sonuçlar doğuracağını belirtti. Ve masadan kalktı. 10 Kasım’da Leana’yla buluştuk. Beraber Kosta Rika’ya gidecektik. Uçak biletlerini bile almıştık. Her şey hazırdı. Özgürlüğüme sevdiğim biriyle beraber kavuşacaktım. Oradan İtalya’ya geçip, balayını İtalya’da geçirecektik ve yaşamımıza burada devam edecektik. Evleneli bir buçuk yıl olmuştu. 10 Haziran 1991’de evlenmiştik. Bir balayını hak etmiştik. Ama Selin böyle düşünmüyordu. O düğünüme bile gelmedi. Yolladığı mektuplarda hep Leana’yı kötüledi. Beni değiştirdiğini, ailesine karşı nefretimin Leana olduğunu belirtti. Hatta babamın mezarına onunla tanıştığımdan beri hiç gitmediğimi söyledi. Ama ben Leana’yı tanımasam bile gitmeyecektim artık babamın mezarına. 10 Kasım akşamı İstanbul’da Moda’daydık. Ben evime gittim, Leana ise bir arkadaşının yanına. Sabah buluşup, kahvaltıdan sonra uçağa binecektik. Ama bir daha göremedim Leana’mı. Çünkü Selin onu öldürdü. Hemde babamın silahıyla ve daha Leana’mın mezarı bile yok. Cesedi nerede bilmiyorum.” Erol sarsıla sarsıla ağlamaya başladı ve “Leana’m, kızıl alevim” diye sayıklamaya başladı. Profesör “sakin ol Erol, artık o tarihten, o olaylardan çok uzaksın.” dedi, Erol pek sakinleşeceğe benzemiyordu. Ve Erol’u uyandırmaya karar verdi.cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 14/12/2012 - 22:49

    –sonrasındaki fikirlerim:

    Erol uyanır ve biraz dinlenir. Bu arada Profesör hiç bir şey söylemez. Ardından tekrar hipnoz eder. Ve Erol’la konuşmaya devam eder. Leana’yı Selin vurmuştur ve Leana tüm polis kayıtlarında kayıp olarak kalır. Ve dava kapanır. Ardından Erol kendi işini yapmaz ve gazeteci olur. Bu arada Selin’in sırrını öğrenir. Ve yıkılır. Sonra bunu Selin’e söyler ve o da Erol’un gazeteci olmasına göz yumar. Ardından Erol başka biriyle evlenir, bu kadında Selin’in arkadaşıdır. Selin onu böyle kontrol etmek ister. Sonra bir röportaj için profesörün yanına gider Erol, ve Selin bunu istemez. Ardından tarihler 11 Kasımdır. Ve otele girerken Selin oraya gitmemesi gerektiğini söyler. Erol otel odasında sinirlenir ve telefonu fırlatır. Ve 11 Kasım olmasından sebep Leana’yı zaten gün boyunca aklından çıkaramaz ve travma yaşar. Hem o sinir hemde Leana travmanın şiddetini artırır.

    Ayrıca Profesör, Selin, Erol ve ailesi arasında geçmişe dair bir şeyler vardır.cevaplakapat

  • rosetta - 15/12/2012 - 08:37

    Dr. Moretti sadece Adoni ‘nin sağlığı için
    çaba gösteriyor gibi görünse de ,aslında bu olayların
    çözülmesini kendi menfaati için de istemektedir –
    Zamanında bu olayların gelişmesinde payı olmuştur –
    ama Adoni ‘nin bundan haberi yoktur …Babasını erken
    kaybetmiş olduğu için Dr. Moretti ‘nin aile ile münasebetleri
    hakkında pek fikri olmaması tabiidir -ama , nereden
    duymuşsa Selin bu konudan haberdardır – ve Dr. Moretti ‘nin
    Adoni ‘ye bilgi vermesinden korkmaktadır -cevaplakapat

  • Erte Oyar - 15/12/2012 - 15:03

    Yazdıklarım yanlışlıkla silindi, yeniden yazıyorum.
    Önce eleştirilerimi sıralıyorum izninizle ve affınıza sığınarak:
    Hipnoz seansı bana gerçekçi görünmedi. Gerçi siz bu konuda bilgili birisiniz ama biraz abartılı mı olmuş acaba. Erol o kadar süre arabayla nasıl gidebildi. Birçok konuda hafızası nasıl o kadar net?

    Artık sona geldik, hala neden ailesi ve sevgilisiyle ilgili ayrıntılara başlanmadı. Artık ayrıntılar, sadece onların Erol’la çatışmaları ve Erol’un iç çatışmalarıyla ilgili olmalı ağırlıklı olarak; geç kalınmadı mı. Hipnoz seansı gereksiz yere uzatılmış. Tabii kurgu çok ustaca. Yer betimlemeleri de öyle. Hasan Bey bakın öğrencileriniz ne kadar acımasız. Ama bu cesareti bize siz vererek büyüklük gösterdiniz.cevaplakapat

  • LALE BOLLUKCU ÖZKER ( ÖZKER ) - 15/12/2012 - 19:31

    Erol hipnozdan uyanınca hatırladığı tek şey kızıl saçlısıydı. Leana yirmi yıl önce birdenbire sırra kadem basmıştı.Kardeşinden de onun hakkında haber alamamıştı.Kesinlikle Leana ya ulaşamayınca artık onun hayatta olmadığını düşünüyordu.Leana kendini işi gereği tüm sevdiklerinden soyutladı,ama onları hiç unutmadı.Erol’un hafızasında hala boşluklar vardı.Erol “Ayrı yürüdüğümüz yolun sonuna geldik. Elveda…” diye yazdığında intihar mı edecekti?Bu yüzden mi kaybetmişti hafızasını?cevaplakapat

  • Hasan Saraç - 15/12/2012 - 20:08

    Kimi eleştirilere her zaman olduğu gibi bizzat sahibine yazarak cevap vermeye devam edeceğim.

    Netice itibariyle, bu projeye gösterdiğiniz ilgi ve destekten ötürü sizlere bir kere daha buradan teşekkür etmek istiyorum. Sizler olmasaydınız bu projenin ruhu eksik kalırdı. Tabii ki eleştireceksiniz. Hamama girer terler, ayrıca makul eleştirilerin insanı terbiye etme gibi bir özelliği de vardır, öyle değil mi?

    Toplantı günleri de belli oldu, sizlere pazartesi günü detaylı açıklama göndereceğim. Sevgiler – selamlar … HScevaplakapat

  • Erte Oyar - 15/12/2012 - 20:38

    Terbiye etmek ne kelime! Siz çok değerli bir insansınız. Gün içinde ikide bir bu sayfaya dönüyorum. Hayatımın önemli bir parçası oldu Ortak Roman.Sevgiler.cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 15/12/2012 - 20:50

    Eleştiri, iyi yada kötü fark etmez, hataları, yapılan doğruları gösterir. Bence eleştiri insan seçmez. Kim olursa olsun eleştirilebilir. Bir komutan, bir padişah, bir başbakan bile eleştirilirken bize söz kalmaz. :)

    Pazartesi günü görüşmek dileğiyle, iyi çalışmalar, iyi akşamlar.cevaplakapat

  • Guven Demir - 15/12/2012 - 22:33

    11.BOLUM ICIN BAZI SATIR BASLARI
    _Erol,Lisa ve Leana ile partiye gider.O gece Erol ve Leana cabucak yakinlasirlar.
    _Lisa durumu farkeder ama ilk onceleri onemsemez ve hatta kardesine iyi gelebilecegini dusunur.
    _Leana sizofrendir.Amerika’ya Lisa’nin yanina tedavi ve hava degisimi maksatli gonderilmistir.
    _Leana koyu Katolik bir ailede,baski icin de yetismis ve sagligi elverdigince konsevatur’a devam etmistir.Cok guzel gitar calip,Ispanyol sarkilari soylemektedir.O gecede calip-soylemis ve Erol’u birkez daha buyulemistir.
    _O gece ayrilmak Erol’a cok zor gelmis ve gozune uyku girmez;buyulenmistir,tutulmustur,ruhu kendi bedenini terkedip Leana’nin ruhu ile ozgurce bir olmustur.
    _Leana’da Erol’a karsi tarif edemedigi ve ilk defa bir erkege-insana karsi korkusuz,sinirsiz ve ozgurce varoldugunu,bir oldugunu yasamaya baslamistir.
    _Her firsatta bir araya gelmeler,bulusmalar(bazen Lisa,bazen ortak arkadas gurubu ile)ve yetmeyen bu birlesmeler ve basbasa kacamaklar,Leana’nin Erol’da yatili kalmalari,terapilerini aksatmasi,Erol’un derslere katilmamasi ve en nihayetinde birlikte yasamaya karar vermeleri,hatta evlenme kararlari…
    _Lisa kontrol edemedigi ve panikledigi bu durum karsisinda(hernekadar Leana ile konusmus ve durumunu Erol’a ve babasina anlatmakla tehdit etmis olsa bile,sonuc alamamistir.)son care olarak Erol’la konusur;herseyi anlatir…psikoloji okudugu ve saglikli biri olarak gordugu Erol’dan yardim ister.
    _Erol sok olur.Leana ile konusur ve Leana,SIZOFRENIK ASK’IN buyusunden aldigi gucle,Erol’a,ailesi’nin kendisine iskence yaptigini,eve kapattigini,agir dini baski altinda oldugunu,deli muamelesi yaptiklarini,timarhaneye kapatmak istediklerini,kendisini birakmamasini,kendisini yaninda guvende,huzurlu ve ozgur hissttigini,ozgur olmak istedigini,ablasi’nin kendini kiskandigini,hatta”sana asik”vs.vs.diyerek Erol’lu ikna etmeye calismistir.
    _Erol’un ruhu parcalanir!Psikoloji bilgileri ile Mustafa hocasi’nin ozgurluk dusunceleri ve duygulari arasinda gider-gelir.
    _Leana ise, dimdik ayaktadir.Ve ilk defa zincirlerini kirdigini hisstmektedir.
    _Erol ise,kanitlara teslim olmus ve ozgurluk sinavi karsisinda yenilmistir.
    _Lisa ailesine haber vermistir.Ailesi gelmis ve Leana’yi goturmektedir.Tarih’ler 11/11/1992’yi gostermektedir.cevaplakapat

  • Aysun Aksel - 15/12/2012 - 23:01

    Artik Adoni`nin bastirarak bilinc altina itmis oldugu kisiligi özgürlügü, istekleri ve duygulari hakkinda pek cok bilgi edindik.Ilk bölümlerde merak uyandiran pek cok nokta son bölümlerde tek tek ortaya cikmaya basladi.Bir roman olusturmanin ana hatlarindan olusturan bu kisacik bölümler arasindaki baglantilarin cok iyi kuruldugunu düsünüyor ve romana dönüstürüldügünde cok carpici detaylarla bize daha büyük bir zevk yasatacagini simdiden hissediyorum..Adoni, olmak ve olmasini istedikleriyle, oldugu ve olabildigi arasindaki ucurumlari asmak üzere verdigi ve vermesi gereken ic mücadeledeki tükenmisligini asabilecek mi ??? Telefonu firlatip kirmasinin sebebi neydi ?? Selin telasla nicin ariyordu kendisini ?? Nicin Prof. Marotti ile görüsmeye geldigini inanamiyacak kadar yadirgamisti ?? Erol hatirlamak istemidigi yada hatirlamaya dayanamadigi konularda suurunu kaybetme noktasina gelebidigine göre..annesinin adini duydugunda ve bir cocuk beklemekte oldugunu ögrendiginde de neden fenalastigini önümüzdeki bölümlerde yada romana dönüsmüs halinde bulabilecegimizi düsünüyorum..cevaplakapat

  • Guven Demir - 15/12/2012 - 23:33

    _Erol icin kirilma noktasi-travma
    _Ozgurluk karsisinda;kendi kendini sinava tabi tutmus,ama yenilmistir.
    _Askini-ruhunu kendi elleriyle teslim etmistir.
    _Kendini kirlenmis hisstmektedir!
    _11/11/1992 tarihinde Erol,kendisini camasirhaneye kapatmis,temizlenmeye calismaktadir…
    _Unutmak icin kacar
    _Unutmak icin Amerika’yi terkeder
    _Unutmak icin kendini isine verir
    _Unutmak icin evlenir
    _Unutmak icin sik sik seyahat eder
    _Unutmak icin okur okur okur
    _Unutmak icin deli divane olur
    _Ve unutur!Kendini unutur!
    _Bu ve buna benzer sebeblerden dolayi,ailesi Erol’a,”deli” muamelesi yapar.Erol butun yardimlari geri cevirmistir ve aileden iliskisi olan bir tek kardesi Selin vardir.Selin’de “mecnun”kardesini iyi niyetlice sik sik kontrol etmektedir.
    _Otel’e giren Erol’u uyku tutmaz,kitap (ECO’nun kitabi…)okumaya karar verir.Coktandir erteledigi kitabi alir ve herzaman yaptigi gibi arka kapak notunu okumaya baslar,Erol’a unutmak istegi cagrisimlarda bulunan arka kapak,Erol’un travmasini tetikler.O sirada Selin arar;Erol’un konusmalarindan kardesinin iyi olmadigini anlayan Selin,Erol’u teskin etmeye calisir ve konusma giderek tartismaya donusur ve Erol o kizginlikla telefonu firlatir.Aglamaya baslar;Leana’yi ilk gordugu ana ve 11/11/1992’ye gider-gelir…farkinda olmadan veda mesajini yazar…ve yine farkinda olmadan aglaya aglaya uyur.cevaplakapat

  • Ufuk Parlak - 16/12/2012 - 11:22

    Bu bölümden sonrası için şunları söyleyebilirim; 20 yıl önce Leana’dan bir çocuğu oldu fakat ondan bir nedenle ayrılmak zorunda kaldılar, kızıyla da görüşemediler, şimdi ise başka biriyle evli ve ondan bir çocuğu olacakken diğer kızı hayatını kaybetti, yaşadığı bu olay travma etkisi yarattı ve o sırada okuduğu kitabın da etkisiyle geçici bir bilinç kaybı yaşamış, bir çocuğunu kaybettiği anda başka bir çocuğu oluyor. Selin de eşinin doğum yaptığını veya yapmak üzere olduğunu bildirmek için sürekli arıyor. Son bölümde dün geceye geri dönülmesini ve o anı romanın devamı şeklinde ve en baştaki rüyanın anlatımı gibi italik yazı karakteriyle anlatılmasını önerebilirim. Ayrıca moretti de yeni romanına bir konu bulmuş olur.cevaplakapat

  • Erte Oyar - 16/12/2012 - 14:39

    Ben romanın, olaylara değil, psikolojik sorunlara,çözümlemelere dayalı olmasını istiyordum. Çünkü toplumumuzda çeşitli nedenlerden dolayı insanlar öyle gerilimler, sıkıntılar,üzüntüler yaşıyor ki Erol aracılığıyla bu sosyal sorunların üzerine gidilmesinin uygun olduğunu düşünmüştüm. Ülkemiz bir sorun yumağı halinde. Her bireysel olay, toplumla ilintili değil midir.

    Yazarımızın gösterdiği büyük çabaya, dürüstlüğüne ve içtenliğine teşekkür ederek…cevaplakapat

I

İnsanoğlu, yaşamının her döneminde kendisine çeşitli meşgale araçları bulmayı başarır. Bu süreç ilk doğduğumuz anda kendi bedenimize dönük olarak işlerken, yaş ilerledikçe oyuncaklara doğru bir kayma görülür. Yetişkinliğe doğru adım attıkça da elektronik aletlere, çeşitli ev hayvanlarına hatta çocuklarımıza “oyuncak” muamelesi yaparız. Kimi durumlarda da insanlar, etrafındaki insanları “can sıkıntılarını giderme” amaçlı kullanabilirler.

Perihan Mağden, son romanı Yıldız Yaralanması’nda, Türkiye’nin en büyük yıldızının, etrafındaki insanlara oyuncak muamelesi yapmasını anlatıyor.

II

Romanda anlatılan Yıldız, yukarıda da söylendiği gibi, Türkiye’deki popüler kültürün en önemli ikonudur. Albümleri yüzbinlerce satar, konserlerine binlerce insan gelir, kısacası Yıldız’a para ve sevgi oluk oluk akar.

Yıldızımız, Şile civarında son derece büyük ve konforlu bir evde yaşar. Etrafında kısa aralıklarla değiştirilen bir hizmetli ordusu çalıştırılır. Bu ordunun yanında sabit bir kadro daha vardır.

Sabit kadroda, Yıldız’ın akıl hocası konumundaki Hikmet Hanım, evin aşçısı ve Yıldız’ın menajeri Ertan Bey bulunmaktadır.

Sevgili kadrosunda ise Yıldız’ın takıntılı aşkı, Teo Man ve oldukça varlıklı bir iş adamı olan Cengiz Bey bulunur.

Yıldız, düzensiz hareket eden bir sarkaç misali, bir Teo Man’a bir Cengiz Bey’e gider gelir.

Görünürde Yıldız’ın imrenilen bir yaşamı vardır. Fakat Yıldız’ın yaşamının yaldızlarını biraz kazıyınca altta çok ciddi travmaların olduğunu görürüz.

Aslında Yıldız’ın yaşamı, olduğu gibi yalan üstüne kuruludur.

“Büyük” sanatçının adından tutun da ailesine dair anlatılanlara ve sevgililerine kadar her şeyi olduğu gibi yalandır. Yıldız da bu yalanlarla baş edebilmek adına sınırsızca para harcar, bolca şampanya ve viski içer, bunların yetmediği zamanlarda da avuç avuç hap yutar.

Yıldız Yaralanması romanı, Yıldız’ın hayatı bu noktadayken oldukça sinematografik bir şekilde başlar:

“Yıldızların altında uyandı.

Kürklerin altında. Yıldız’ın kürklerinin altında. Yıldız’ın kürklerinin altında ve üstünde uyandı, doğrusu bu.”

III

Yıldız’ın kürklerinin altında ve üstünde uyanan, Yıldız’ın en büyük hayranı olduğunu düşünen ve romanın asıl kahramanı olan Sun’dur.

Sun, evden kaçar ve gizlice Yıldız’ın evine yerleşir. Ev o kadar büyüktür ki Sun’un evdeki varlığı uzunca bir süre fark edilmez bile. Derken bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşir ve Sun yakalanır.

Yakalanması Sun’un kaçak kimliğine bir son vererek evdeki “kalıcı konuklardan” birisi olmasını sağlar.

Aslında tüm yaşanan, Sun’un, Yıldız’ın yeni oyuncağı olmasından başka bir şey değildir.

Yıldız, Sun’un tam ve sınırsız yetkilerle donatılmış sahibidir. Bu kapsamda her şımarık çocuğun yapacağı gibi Sun’a istediği gibi davranır. Canı istediğinde onu yanına çağırır, canı istediğinde haftalarca aramaz, saçlarını kestirir, boyattırır, kulaklarındaki küpeleri çekip kulak memelerini koparır ve hatta jiletle koluna ismini bile yazmaya kalkışır.

Tüm bu müdahalelerin karşısındaysa Sun, son derece mutludur. Sahibi ona ne yaparsa yapsın yaşadıklarına itiraz edemez/etmez.

Aslında tüm yaşadıklarına rağmen Sun, büyüme çağında bir genç kızdır. (Romanın başında henüz reşit bile değildir.) Büyüme çağındaki her genç kız gibi içinde derin fırtınalar kopmaktadır.

Yıldız Yaralanması, bu açıdan bakıldığında bir büyüme romanıdır. Roman boyunca, Sun’un kaderini de büyüme sürecinde aldığı kararlar belirler.

IV

Yıldız Yaralanması’nın oldukça sinematografik bir açılış paragrafı olduğunu belirtmiştim. Bu özellik, tüm roman boyunca devam eder. Perihan Mağden, bize bir roman okutmaz da sanki bir film izletir. Bu sayede de birçok okur, 313 sayfalık romanı birkaç oturuşta kolaylıkla bitirebilir.

Perihan Mağden’in önceki romanlarını okuyanlar, “ne” anlattığının yanında “nasıl” anlattığına da dikkat ettiğini bilirler.

Yıldız Yaralanması’nda Mağden, neredeyse tüm romanı, Sun’un günlük konuşma dilindeki gibi yazmayı tercih etmiş. Bu sayede de biz okurlar,  roman boyunca Sun’un beynine adeta misafir oluruz.  Bu misafirlik, Sun’un yaşadığı travmalar arttıkça gördüğü rüyaların da anlatılmasıyla pekiştirilir.

Yaşanan olayların anlatıldığı paragraflara ek olarak Yıldız’ın şarkı sözlerinden kimi bölümler, Sun’un anneannesine ve annesine yazdığı mektuplar, Yıldız’ın annesinin kapatıldığı akıl hastanesinden gönderdiği mektuplar da roman boyunca yeri geldikçe bize gösterilir. Yıldız’ın annesinin gönderdiği mektuplar şekilsel olarak da önemli oldukları için onların tıpkıbasımlarını görürüz.

Romanda anlatılan olaylar, ilkbaharda başlar ve kış gelmeden sonlanır. Kitap boyunca bize net bir tarih verilmez, fakat kitapta Sun, Yıldız’dan ayrı kaldığı bir gün “The Dark Knight Rises” filmini izlemek için sinemaya gider. (Film, Türkiye’de 27 Temmuz 2012’de vizyona girmiştir.) Buradan da kitapta anlatılanların 2012 yılında geçtiği sonucuna varabiliriz.

V

Yıldız Yaralanması, son derece acıtıcı bir roman. Perihan Mağden, cümlelerini okurlarının beyinlerine bir bıçak gibi saplıyor roman boyunca.

Bu denli acı bir roman yazdığının kendi de farkında olmalı ki kitabını bir Yeşilçam melodramına oldukça benzer bir şekilde bitiriyor.

Yazarın bu tercihi de “bence” kitabın tek kusurlu yönünü oluşturuyor.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (13 Aralık 2012)

Sabırsız, hızlı ve tedirgindi avucuyla kavradığı tepsideki çayları dağıtırken. İnce belli bardaklarda şarap gibi kıpkırmızıydı çaylar. Sıcacıktılar. Tepsinin üzerinde tüten buğu, kahvehanenin havasını kaplamış sigara dumanına karışıp kayboluyordu. Bütün masalar doluydu. Kalabalıktan ifadesiz bir uğultu yükseliyor, sararmış kireçli tavana, boyası dökük duvarlara çarpıp dağılıyordu. Bazen kendi içine gömülmüş iskambil, tavla ya da okey oynanan masaların birinden yapmacık bir kahkaha, okkalı bir küfür duyulduğu da oluyordu ya, kimsenin dönüp o yana baktığı yoktu. Orta yerde kurulu kocaman gri kâğıt sobasının kızarmış gövdesinin etrafında birkaç adam uyuşuk uyuşuk çaylarını yudumluyorlardı. Yere, masaların altlarına, oraya buraya serpiştirilmiş talaş uykulu bir ağırlık veriyordu havaya ve adamlara.

Çayları dağıtıp ocağa döndü Hasan. Tepsiyi bırakırken, “Çayın var mı Duran Usta?” diye sordu. Ocakta, semaverin üzerine kurusun diye bıraktığı sigaralardan birini alıp yakan Duran Usta, çaydanlığı sallayıp “Ancak bir bardak çıkar,” dedi. “Ver onu da biz içelim… Çayın iyisi dipte kalanıymış,” dedi Hasan. Çayını aldı, şekerini atıp karıştırdı, bir iki yudum çekti peş peşe. Bardağı elinde kahvehanenin caddeye bakan camekânına gitti. Buğulanmış camı eliyle silip dışarı baktı. Dışarı sisliydi. Gün boyu deli deli yağan yağmur yumuşamış ama hava açılmamıştı. Gelip geçen yoktu caddede. Saatine baktı, şimdi damlayacaklar diye düşündü.

Geri dönüp masalardan boşalmış bardakları topladı. Altlıkları iç içe geçirerek, bardakları üst üste, yan yana dizerek on-on beş bardağı tek avucuna sığdırabiliyordu Hasan. Baba mesleğiydi ne de olsa. Çocukluğu bu işte çalışarak geçmişti. Gece yarılarına kadar o masadan öbürüne koşturur, sabahleyin de uykulu uykulu okula giderdi Hasan. Lise üçüncü sınıftaydı ve kahvehanenin müşterisi olmayan hocaların derslerinden kopyayla geçerdi.

Boş bardakları ocağa bırakıp Duran Usta’nın kuru sigaralarından bir tane aldı, “Dayın görürse ben yerim fırçayı,” diye yakındı Duran Usta. “Bir şey olmaz,” deyip ocağın arkasına geçerek sigarasını yaktı, saatine baktı yine. Birden dışarıdan araba sesi duyunca fırladı, “İşte geldiler Duran Usta!” deyip sigarasını bıraktı, kapıya gitti. Daha Hasan kapıyı açmadan girdiler içeri. “Hoş geldiniz Abi,” dedi Hasan içeri giren, elinde telsiz olan adama. “Hoş bulduk, dayın yok mu Hasan?” diye sordu Komiser. “Yok, daha gelmedi,” dedi Hasan. Komiserin arkasından altı yedi polis daha girdi içeriye. Kahvehanenin havası değişti birden. Soğudu. Oyunlarına gömülü başlar kalktı, tedirgin bakındı gözler. “Bir şey içer misiniz Abi?” diye sordu komisere Hasan. “Sağ ol,” dedi adam, “şöyle bir bakıp gideceğiz”. O arada diğerleri içeri dağılmış, tedirgin yüzleri, nüfus kâğıtlarını ve oturanların korkularını yokluyorlardı. Hatta bazılarını ayağa kaldırıp üzerlerini arıyor, bellerine, ceplerine, bacaklarının arasına dokunuyorlardı.

Komiser yılışık bir samimiyetle Hasan’ın koluna girdi. Sürükleyip dışarı, kapının önüne çıkardı.

–Ne var ne yok Hasan, yaramaz bir şey var mı?

–Valla ne olsun Abi, bildiğin gibi, çalışıyoruz işte.

–Okulda ne var ne yok Hasan?

–İyidir Abi, gidip geliyoruz”.

–Bir şeyler yok diyorsun yani.

–Yok Abi.

–İyi iyi, gerektiğinde beni bulursun.

–Bulurum Abi.

Üşümüştü Hasan. Boynunu içine çekmiş titreyerek konuşuyordu. Soğuktan buz kesmiş elini cebine daldırdı, “Abi,” dedi, “dayım dedi ki…” Cebinden çıkardığı tomar parayı komisere uzattı. “Haa… tamam,” dedi Komiser, sevinçle bir şeyi hatırlamış gibi. Parayı aldı, eliyle tarttı, gözleri ışıldadı. “İyi Hasan, çok iyi,” dedi parayı cebine indirirken. Hasanı omzundan tuttu, sıktı, “İyi Hasan, çok iyi,” dedi yine. Bu arada diğer polisler işlerini bitirmiş, dışarı çıkmıştılar. Hepsiyle tek tek tokalaştı Hasan. Arabaya binerken “Dayın gelirse biz Sait’in oradayız,” dedi Komiser. “Tamam,” dedi Hasan gülümseyerek. Araba gürültüyle çekip gitti.

Hızla içeri girdi Hasan. Ocağın yanına gitti. “Yollarını buldular mı?” diye sordu Duran Usta. “Buldular, buldular,” dedi Hasan. Masaların birinden çağırdılar Hasan’ı, gitti. Oturduğu sandalyeye yayılmış, okey ıskartasının üzerinde şakır şakır taş çeviren Bayram Öğretmen, “Hasan oğlum, tamamsa başlayalım mı artık? Bu oyun sıktı böyle,” dedi. Diğer oyuncular da katıldılar ona başlarını sallayarak. “Başlayalım hocam. Kaç kaç başlıyorsunuz?” diye sordu Hasan. “Elli bin-elli bin,” dedi Bayram Hoca, “Ufaktan ufaktan,” diye ekledi karşısında oturan marangoz Ahmet. “Tamamdır Hocam, haydi rast gele…” deyip yan masaya geçti Hasan. “Vedat Abi, bu akşam var mı sizde oyun?” diye sordu elindeki iskambil kâğıtlarını eğip büken adama. Hafiften kasılarak “Biz de seni bekliyorduk oğlum. Yüz bin-yüz bin başlayalım biz,” dedi koyun tüccarı Vedat. “Tamam Abi, rast gele,” deyip diğer masaları da dolaştı tek tek. Masaların birinde iki yüz elli binden başladı oyuna aşağı kuyumcular çarşısından tefeciler.

“Duran Usta, büyük çaydanlığa demleyelim. Bu gece uzun sürer, başladı kumara ağalar,” diye seslendi Hasan pinekleyen adama. Saatine baktı, ocağın arkasındaki askıdan ceketini aldı. Semaverin üzerindeki sigaralardan yaktı bir tane.

–Çay demlenene kadar gelirim ben Usta.

–Dayın gelirse?

–Helâya gitti dersin, ağalar ilk eli dönmeden gelirim.

Dışarı çıktı Hasan. Karanlık çökmüştü iyice. Kahvehanenin arkasındaki sokağa girince sigarasını atıp koşmaya başladı. Karanlık, eğri büğrü, ıslak sokaklardan aşağı mahalleye doğru koştu. Caddeye çıkınca durdu. Yürüdü. Yol üstündeki camiye girdi. Avludan geçip çeşmelerin oraya vardı, avuçlayıp su içti. Hemen arkasından kısa boylu, üstündeki parkanın içinde kaybolmuş biri gelip yanındaki çeşmenin başına oturdu, “Gelemeyeceksin sandım,” dedi Hasan’a bakmadan. “Geldim işte,” dedi Hasan suya eğilerek. Parkalı kalktı, usul adımlarla camiden çıktı, başını parkasının içine iyice gömerek arka sokağa saptı. Hasan da arkasından kalkıp gitti. Bu kez karanlık sokakta sarıldılar birbirlerine. “Adamları bekledim, yollarını verip gönderdim, sonra kumarı başlattım, ancak gelebildim yoldaş,” dedi Hasan. “Şimdi neredeler?” diye sordu parkalı. “Sait’in orada. Bizim parayla kafaları çekiyorlar”. “İyi iyi, çok iyi,” dedi parkalı ve parkasının fermuarını açıp iç cebinden koca bir deste kâğıt çıkardı, Hasan’a uzattı. “Beş dakikada bu sokağı bitirip çıkıyorsun, adliyenin arkasından geçmeden doğru kahveye, işinin başına dönüyorsun, tamam mı”. Hasan, kâğıtları aldı. Desteden bir tane çekip özenle katlanmış kâğıdın ucunu şöyle bir kaldırdı, kenara, ışığa tutarak baktı, “Halkımız… İşçiler…” kelimelerini görebildi yalnız. “Hadi hadi, zamanımız yok. Aksilik olursa ben yan sokaktayım, ama beni bekleme, işini bitir hemen git,” dedi sabırsızlıkla parkalı ve fısıldadı, “Adliyenin arkasından geçmek yok!”

Hasan sokağa daldı. Parkalı kayboldu. Elinde kâğıtlar, koşturmaya başladı o kapıdan bu kapıya. Bir o tarafa bir bu tarafa, kapıların aralıklarına kâğıtlardan birer birer yerleştirerek koştu Hasan. Sokağın sonuna kadar durmadı. Elinde kalan son birkaç kâğıdı ceketinin iç cebine sokuşturarak çıktı sokaktan. Cadde boyunca yürüdü elleri cebinde. Sakin görünmeye çalıştı.

Az sonra adliye binasının olduğu sokağa saptı. Yanından gelip geçen adamlara göz ucuyla baktı. Kahverengi, büyük, demir bir kapının önünde durdu. Kapıya yanaşıp kulaklarını dikti, içeriyi dinledi. Karmakarışık sesler duydu. Daha bir dikkat kesildi. Seslerin arasından sevdiğinin sesini ayırt etmeye çalıştı, edemedi. Yıldı. Çekildi kapıdan. Ceketinin cebinden kâğıtları çıkarıp demir kapının aralığına sıkıştırdı. Kapıya birkaç defa hızlı hızlı vurup kaçtı. İlerdeki adliye binasının arkasından hızla geçip gitti.

Kahveye girdiğinde nefes nefeseydi. Doğru ocağa gitti. Ceketini çıkarıp astı. İlgisiz bakındı Duran Usta. “Çay çöktü çoktan, verelim mi?” diye sordu. “Doldur verelim usta, doldur,” dedi Hasan iç çekerek.

Bir hafta sonra yine aynı saatte, polisleri yollayıp kumarı başlattı. Duran Usta’ya çay demlemesini söyleyip hızla çıktı. Bu kez şiddetli yağmur yağıyordu. İliklerine kadar ıslandı. Camiye girip arkasından gelen parkalıyla selamlaştı. Peş peşe sokağa girdiler. Kâğıtları uzatırken “Bu sokağı bitirip hemen çıkıyorsun. Doğru kahveye işinin başına dönüyorsun. Adliyenin arkasından geçmek yok, tamam mı?” diye tembih etti parkalı.

Karanlıktı. Sırılsıklam olmuştu. Kâğıtları aldığı gibi kapı kapı koşturmaya başladı yine Hasan. Bir kapının açıldığını duydu aniden,  birisi küfür etti bağırarak. Aldırmadı Hasan. Yine son kalan birkaç bildiriyi cebine sokuşturdu.

Caddeye çıktığında sokaktan üç el silah sesi duyuldu. Parkanın içindeki geldi gözlerinin önüne. Geri dönmek istedi, olmadı. Yürüdü. Caddeden çıkıp adliye binasının arka sokağına girdi. Kahverengi büyük demir kapının önüne gelip durdu. Kulağını verip içeriyi dinledi. Yağmurun sesine karışan sevdiğinin sesini duydu. Sevindi. İyice kapıya sokulduğu an çok yakınından silah sesleri duyuldu. Panikledi Hasan. Korktu. Adliye binasından koşarak gelen birinin ayak seslerini duydu karanlıkta. Kapıyı tıklattı hafifçe, içerideki sesler kesildi. “Kapıyı açın, içeri alın beni, geliyorlar…” diye fısıldadı Hasan ağzını kapıya dayayıp. İçerdeki ışıklar söndü. Ayak sesleri yaklaştı. Hasan kapıya daha hızlı vurdu. Bağırdı. “Kapıyı açın, geliyorlar!” Kapı açılmadı. Hasan ağladı. Gözlerinden yaşlar boşaldı. Kaçıp gidecek takati bulamadı dizlerinde. Kapıyı tekmelemeye başladı. “Kapıyı aç, kapıyı aç, içeri al beni!” Koşarak gelen adımlar yaklaştı iyice. Durdular. Bir demir şakırdadı. Bir adam tısladı öfkeyle. Hiçbir şey görmedi Hasan. Kanının nasıl aktığını bile görmedi. Kumar bitti.

Bir hıçkırık duyuldu kapının öte yanından.

Deniz Faruk Zeren – edebiyathaber.net (13 Aralık 2012)

  • İbrahim Sarp Baysu - 14/12/2012 - 01:40

    Boş bardakları ocağa bırakıp Duran Usta’nın kuru sigaralarından bir tane aldı, “Dayın görürse ben yerim fırçayı,” diye yakındı Duran Usta.

    “sigaralarından bir tane ‘daha’ aldı,”

    Olması daha iyi olurdu diye düşünüyorum.cevaplakapat

Karga Fred, dilini tutmayı bir türlü beceremiyor ve alay etmekten kendini alamıyor. Boşboğazlığı yüzünden arkadaşsız kalma tehlikesiyle karşı karşıya.

“Oysa üzgündü. Doğrusu şu ki kendini hiçbir şekilde kontrol edemiyordu: Başkalarıyla alay etmemek elinde değildi. Tıpkı rengârenk bir kuş kendinden biraz uzağa konduğu zaman olduğu gibi. ‘Bakın, ahali! Pijamalı bir kuş!’ diye yorum yapmıştı Fred, korkunç kahkahalarını tutmayı başaramamıştı. Kuş incinmişti.”

Lucia Saleminin  yazıp resimlediği Boşboğaz Fred, Can Çocuk Yayınları’nın yeni dizisi olan İlk Okuma Kitapları  kapsamında yayımlandı. “İlk Okuma Kitapları”; çocukların okuma becerileri geliştirmelerine yardımcı olmak ve onların bağımsız birer okur olmalarını sağlamak için hazırlanan iyi yazılmış, ilgi çekici metinlerden oluşan yepyeni bir dizi.

5 ve üzeri yaş grubuna hitap eden kitabı, Tülin Sadıkoğlu çevirmiş.

edebiyathaber.net (13 Aralık 2012)

Karabağlar Belediyesi, Türk Edebiyatı’nın ünlü ismi yazar Reşat Nuri Güntekin’in adına düzenlediği Edebiyat Günleri’nin, dördüncüsünü düzenlemeye hazırlanıyor.

Doğan Hızlan, Sina Akyol, Oya Baydar, Semih Gümüş, Namık Kuyumcu gibi edebiyat dünyasının ünlü isimler Reşat Nuri Edebiyat Günleri’nde buluşacak.

Yazar Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını yazdığı evinin, Karabağlar İlçesi’nde bulunması nedeniyle yazarın ismini taşıyan Edebiyat Günleri, 20-21 Aralık’ta gerçekleştirilecek.

edebiyathaber.net (13 Aralık 2012)

  • ferit battal - 15/12/2012 - 15:46

    Düşme eleme

    Sahip ol aklına düşme eleme
    Bir gam seni yaka yaka bitirir
    Gönlün körse kör bıçakla bileme
    Bir dem seni yıka yıka bitirir….ferit battal

    Aşık bu dinlermi görme demeyi
    Bir kem seni baka baka bitirir
    Düşünmez aşkından ayrı yemeyi
    Bir zem seni sıka sıka bitirir…..Murad-ı Batin

    Leyl olmadan sakın yaranı dilme
    Ac can perçemini özünü silme
    Yak gönül çeşm ini yüz ile gülme
    Bir nem seni baka baka bitirir….ferit battal

    Îzlerim yolunu zahir ve ahir
    And olsun sevdama sen idin tahir
    Yaratmisin cani ey guzel mahir
    Bir cem seni çıka çıka bitirir.. Murad-ı Batin

    Sen seni bil korun deşme yarayı
    Özüne kulak ver açma arayı
    Hak kulun kalbine vurmaz karayı
    Gündem seni aka aka bitirir….ferit battal

    Ayirma yolumu kamil bedenden
    Sağlam tut etegin zandan edenden
    Însan kopar ruhtan iki nedenden
    Bir gem seni tıka tıka bitirir.. Murad-ı Batin

    Yık deyince bütün cihan yok olur
    Derbeder ehlinin derdi çok olur
    Dert çeken bir gönlün sonu ak olur
    Her dem seni çaka çaka bitirir….ferit battal

    Batini.yim açma nadana sõzüm
    Sensin sevdicegim sen iki gõzüm
    Bilirim aslimi Allahtir õzûm
    Bir yem seni ıka ıka bitirir.. Murad-ı Batin

    Tevhidiyim pir yanında yoruldum
    Cemal değil nur celale vuruldum
    Aşk babında koşa koşa duruldum
    Çok kem canı bıka bıka bitirir….ferit battalcevaplakapat

Elektronik derginin (e-dergi) basılı dergiden (b-dergi) en önemli üstünlüğü teknik olanakların çokluğu elbette. Teknolojik zenginliklerin edebiyatın yatağını genişleteceğini; yeni alt türlerin, hatta türlerin doğabileceğini düşünüyorum. Bu süreç sanırım deneysel çalışmaların tetiklemesiyle yaşama geçecek, hız kazanacak, çeşitlenecek.

Video öykü adını verdiğim alt türün, dünyada bir örneği var mı bilmiyorum ama dallanıp budaklanma potansiyelini içinde bulunduran alt türle Türkiye’de karşılaşmadığımı belirtmeliyim. Aslında türler arası bu girişim, metnin görsel-işitsel bir dosyayla flörtünden başka bir şey değil. Bakalım bu flört nasıl bir ilişkiye evrilecek?

Sizden istediğimiz aşağıdaki kısa filmle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili -3000 vuruşu geçmeyen- bir öykü yazıp  31 Aralık 2012 tarihine kadar zeynepsonmez@edebiyathaber.net adresine göndermeniz. Editoryal değerlendirmeden geçen metinlere bu sayfada kısa filmle birlikte yer vereceğiz. Kalıcılaştırmak isteğimiz bu “kışkırtıcı” girişimden ilham alan yepyeni çalışmaların doğacağını umut ediyoruz.

Emrah Polat

edebiyathaber.net (5 Kasım 2012)

“Genellikle güne telaş içinde başlarım, günün ilk saatlerini pek sevmem.

İlk olarak çay içerim, ardından saat on gibi çalışmaya başlarım ve saat bire kadar çalışırım. Sonra arkadaşlarımla görüşürüm, saat beş gibi yeniden çalışmaya dönerim ve saat dokuza kadar çalışmaya devam ederim. Öğleden sonraları  ilerlemede en ufak bir zorluk yaşamam. Şimdi de siz gittikten sonra bir şeyler okuyacağım ya da alışverişe gideceğim. Genelde çalışmanın benim için bir zevk olduğunu söyleyebilirim.

[…]

Eğer çalışma iyi gidiyorsa, on beş dakikamı ya da yarım saatimi bir gün önce yazdıklarımı okumaya ayırırım ve ufak düzeltmeler yaparım. Sonra kaldığım yerden devam ederim. İlerleme kaydetmek için yazdıklarımı okumak zorundayım.”

Simone de Beauvoir: Beyniyle yazıp, kalbiyle yaşayan özgür bir kadın>>>

The Paris Review’dan çeviren: Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (12 Aralık 2012)

Aydın Büke, Mozart: Bir Yaşam Öyküsü adlı kitabıyla Mozart’ı okurlara anlatıyor. 

 “Duygularımı şiirle aktaramam, şair değilim; kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem, ressam değilim; düşüncelerimi hareketlerle de açıklayamam, dansçı değilim. Ama bunların hepsini seslerle yapabilirim. Ben bir müzikçiyim.”

Tam adı, Johannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus’tu. Sonraki yıllarda “Theophilus” adı, önce Almanca karşılığı “Gottlieb”e (Tanrı’nın sevdiği), ardından da sözcüğün Fransızcası “Amadé”ye dönüşecek, müzik tarihi onu XIX. yüzyıldan itibaren “Wolfgang Amadeus Mozart” olarak anacaktı.

Tanrı’nın mucizesiydi aslında… Her ne kadar besteci bir babanın çocuğu, öğrencisi ve ideali olsa da çocuk yaşlarında parlayan dehasının karşısında imparatorlar, imparatoriçeler eğilecek, çağdaşı meslektaşları bestelerine duydukları hayranlığı dile getirmekten yüksünmeyecekti. Daha 6 yaşında ilk defa gördüğü notaları yanlışsız çalabiliyordu. 35 yıllık yaşamında olağanüstü besteler üretti, soluk almadan çalıştı. Çevresinde bulunanlara günde onlarca defa, kendisini sevip sevmediklerini sorar, şaka için bile olsa cevap olumsuz olursa derin bir korkuya kapılır ve hemen gözleri dolardı. Hep çocuk kaldı. Yaşamını mektuplara sığdıracak kadar çok yazdı. Çok başarılı oldu, hep ânı yaşadı, çok kazandı, çok kaybetti, borçlu olarak öldü. Yaşamı yarım kaldı, yaş 35, yolun sonuydu, ortası değil…

Dünyaca ünlü müzisyenleri “gerçekten” tanıyor muyuz? Aydın Büke’nin kaleme aldığı bu biyografiye sadece göz gezdirmek bile ne yazık ki “Hayır!” cevabına götürüyor bizi… Roman tadında, soluksuz okunan bu kitap, adından ve ölümsüz eserlerinden başka bir şey bilmediğimiz, Leopold’ün oğlu Mozart ile ilk tanışma!

AYDIN BÜKE

AYDIN BÜKE, 1958 yılında İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’nin ardından İstanbul Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümü’nden (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) mezun oldu. Avusturya’daki üç yıllık müzik eğitiminden sonra, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın sınavını kazanarak, bu kurumda flüt sanatçısı olarak çalışmaya başladı. Halen bu görevini sürdürmektedir. 1995-2004 yılları arasında TRT-Radyo III’te klasik müzik programları hazırladı: Vivaldi’den Beethoven’a, Enigma, Müzik Portreleri, Yeni Kayıtlar, 99’da Andıklarımız, Arya, 2000 Yılında Bach, Operanın Doruğu, Müzikal Sunu. 2003-2010 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi’nde Müzik Tarihi dersleri verdi. 1998 yılında, Mozart ve Lorenzo Da Ponte’nin ortak çalışmalarını konu alan, İki Dahi Üç Opera adlı kitabı, 2001’de, Bach / Yaşamı ve Eserleri adlı ikinci kitabı çıktı. Mozart’ın 250. Doğum Yılı nedeniyle kaleme aldığı Mozart / Bir Yaşamöyküsü adlı kitap Ocak 2006’da, Müziği Yaratanlar – Barok Dönem (İpek Mine Altınel ile ortak çalışma) 2006 Kasım ayında, Chopin – Tuşlara Adanmış Bir Yaşam 2010 Ocak ayında,

Romantizmin Işığı Clara 2012 Nisanı’nda yayımlandı. Çeşitli dergiler için müzik yazıları yazmakta ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Müzik Tarihi dersleri vermektedir.

Wolfgang Amadeus Mozart: Klasik müziğin mihenk taşı | Hasan Saraç>>>

edebiyathaber.net (12 Aralık 2012)

Okul öncesi çağında olan ya da okumaya yeni başlayan küçüklere kitapları ve okumayı sevdirme konusunda ilgi çekici, albenili, renkli resimli ve sevimli görünümlü çocuk kitaplarının büyük önemi ve işlevi vardır.

Hazırlanan kitapların iri harflerle basılması; metnin kolay anlaşılır, kısa, düzgün ve nitelikli cümlelerle oluşturulması, bu çağa seslenen kitapların anlam ve değerini yükseltir.

Fedai Çakır’ın yazdığı iki sevimli çocuk kitabı da yukarıda saydığımız kriterlere uygunluğuyla dikkati çekiyor öncelikle. Kara Yele ve Kütburun ile Kocakarın adlarındaki bu kitaplar, renkli, farklı tarzda kapak görselleri ve iç resimleriyle çocuk dünyasını zenginleştirirken, aynı zamanda iri harfleri, kısa ve etkili cümleleriyle okul öncesi ya da okumayı yeni öğrenen çocuklara okuma ve anlama kolaylığı sağlıyor. Her iki kitapta anlatılan olaylar, söz konusu yaş grubu çocuklarına uygun, dağınık olmayan; ancak merak, gizem ve heyecan boyutunu da göz ardı etmeyen yalın kurgulardan oluşuyor.

Kara Yele masalı, yüksek dağlarla çevrili vadide yer alan bir köydeki insanların anlattığı efsaneleşmiş Kara Yele adlı yaban atının öyküsü üzerine kurulmuş. Ormanın derinliklerinde yaşayan Kara Yele adlı at çok az kişiye görünmüştür; o yüzden düş mü gerçek mi, kara veremez köylüler. Yelesi upuzun ve simsiyah olan bu atı bir masal varlığı gibi anlatırlar. Uçan bir at gibidir o, bir görünür bir kaybolur. Sanki düşlerin, masal ülkesinin derinliklerinden çıkıp gelmiştir ormana. Küçük Çoban Memo da bu atı merak eder; onu görmeyi o kadar çok ister ki. Bir gün gerçekten onunla karşılaşır Memo; bir göz açıp kapayıncaya kadar sürede belirip kaybolan bu atın sevgisiyle dolup taşar içi.

Gerçek, yüzünü görmek isteyenlere gösterir kendini; düşler, efsaneler dünyasının gerçekleri de öyle… Çoban, bütün masallarda önemli bir figürdür; düşler, düşünceler içinde yaşar; yalnızdır, kendiyle baş başadır çoban. Çevresindeki tüm güzelliklere duyarlıdır, ayrıntılara dikkat eder. Burada Çoban Memo’nun duyarlılığı hiç şaşırtmıyor bizleri.

Bir gün Memo küçük bir tayın ayağının çalılara fena halde sıkışmış olduğunu, ayağını bir türlü kurtarıp yürüyemediğini görür ve hemen yardıma koşar. Ayağını kurtarıp yeniden koşup yürümesini sağladığı bu tayın Kara Yele’nin yavrusu olduğunu anlar az sonra. Gittikçe heyecanlı bir durum alır olaylar. Bir akşamüzeri Memo’nun sürüsüne aç kurtlar saldırır. O anda birdenbire mucizevî durum ve olaylar içinde buluruz Memo’yu. Bu olayları ve devamını kitabı okuyacak miniklere bırakalım. Okul öncesi ve ilk okuma çağındaki çocuklara hayvan sevgisi, doğa sevgisi, bir düşü gerçeğe dönüştürme gibi iletiler sunan Kara Yele’yi çocuklar severek okuyacaklar.

Kütburun ile Kocakarın masalında, deniz kıyısında bir köyde geçiyor olaylar. Aynı evin avlusunda yıllarca bir arada yaşayan ama hiç geçinemeyen iki arkadaşın masalı bu. Kütburun bir köpek, Kocakarın bir eşektir. Durmadan kavga eden iki arkadaş her gün birlikte dağa giderler ve ev sahibiyle birlikte dağdan odun getirirler. Ev sahibi yaşlı adam her ikisini uyarıp öğütler verdiği halde onları bir türlü düzeltemez. Ancak öyle bir gün gelir ki dağ yolunda bir başına, sahipsiz kalan bu iki geçimsiz arkadaş, yine bağıra çağıra kavga ederlerken, önlerine aç bir ayı çıkıp da önce Kocakarın’a saldırdığında durumlar inanılmaz derecede şaşırtıcı bir hal alır. Her ikisi de dostluğun değerini ve anlamını fark edecektir bu gelişen durumlar içinde. İlgiyle okunan Kütburun ile Kocakarın’da canlı, etkileyici bir dil kullanılmış; masal metni çocuklarla konuşurcasına yazılmış. Resimler harika bir düş yolculuğuna çıkarıyor küçük okurları.

Kara Yele ve Kütburun ile Kocakarın, okul öncesi ve ilk okuma dönemindeki çocukların ilgi ve beğeniyle okuyacakları kitaplar arasında yer alıyor.

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (12 Aralık 2012)

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı ve Film Arası Sinema Dergisi’nin ortaklaşa düzenlediği Türkiye’de Sinema Dergiciliği paneli, Atatürk Kitaplığı’nda yapıldı.

Toplantıya sinema tarihçisi Burçak Evren ile birlikte Film Arası Dergisi Yayın Yönetmeni Suat Köçer, Sinema Dergisi Yazı İşleri Müdürü Engin Ertan, Altyazı Dergisi Yayın Yönetmeni Fırat Yücel ve Modern Zamanlar Dergisi adına sinema yazarı Ege Görgün konuşmacı olarak katıldı.

BURÇAK EVREN: OKURUN DA SUÇU VAR
Konuşmasında değişen sinema kültürüne vurgu yapan Burçak evren, dergicilik tarihinden önemli bazı dönüm noktalarına değindi. Tarihsel süreçte sinema dergiciliğinin sorunlu alan olmaktan kurtulamadığını belirten Evren, kendisinin de çok sayıda sinema dergisi çıkardığını ve çoğunun battığını söyledi. Sinema dergiciliğinin çağa tanıklık etme noktasında önemli bir misyon üstlenmesi gerektiğini ifade eden Evren, günümüz sinema dergilerinin büyük ölçüde günlük tartışmalara angaje olduğunu savundu. Konuşmasında okurlara da sitem eden Burçak Evren, dergilerin kapanmasında okurların da ciddi bir suç ortağı olduğunu söyledi.

FIRAT YÜCEL: DERGİLER PİYASANIN BİR PARÇASI OLMAMALI
Panelde söz alan Altyazı Dergisi Yayın Yönetmeni Fırat Yücel, kaynak sorununun dergiler için büyük handikap olduğunu söyledi. Sinema dergiciliğinin eleştirel bir perspektife sahip olması gerektiğini ifade eden Yücel, Altyazı’nın bu noktada bir mecra olmaya çalıştığını söyledi. Dergilerin iyi film-kötü film ayırımı üzerinden yayın yapmalarını doğru bulmadığını belirten Fırat Yücel, sinema dergilerinin ülkemizde sinema kültürünün oluşmasında öncü bir misyon üstlenmesi gerektiğini söyledi. Yücel, bu farkındalığı oluşturamayan dergilerin piyasanın parçası haline geleceklerini ve eleştirel düşünce üretemeyeceklerini ifade etti.

ENGİN ERTAN: DERGİCİLER ARASINDAKİ İLETİŞİM ÇOK ZAYIF
Daha sonra söz alan Sinema Dergisi Yazı İşleri Müdürü Engin Ertan, sinema dergiciliğinin ülkemizde hak ettiği sektörel değere sahip olamadığını söyledi. Gerek maddi ve gerekse bir takım teknik imkânsızlıkların sinema dergilerini büyük ölçüde örselediğini söyleyen Ertan, dergiler arasındaki iletişimsizliği de gündeme getirerek bu eksikliğin giderilmesi gerektiğini ifade etti. Ertan, sinema dergilerinin yayın hayatına devam etmesi için bir garantilerinin olmadığını da sözlerine ekledi.

SUAT KÖÇER: DERGİLERİ İDEALİZM AYAKTA TUTUYOR
Film Arası Dergisi Yayın Yönetmeni Suat Köçer, konuşmasında sinema dergilerinin büyük bir özveriyle yayın yaptıklarını söyledi. Bu dergilerde görev alan isimlerin idealist duygularla çalıştıklarını belirten Köçer, dergilerin her ay, bir diğer sayıyı çıkaramama korkusu yaşadıklarını söyledi. Ticari kaygıların ister istemez içeriğe yansıdığını hatırlatan Köçer, tüm olumsuzluklara rağmen hala yayına devam edebilmelerinin yalnızca idealizmle açıklanabileceğini ifade etti.

EGE GÖRGÜN: SORUNLAR SİNEMA DERGİLERİNE HAS DEĞİL
Panelin diğer bir konuşmacısı da Modern Zamanlar Dergisi’ni temsilen katılan sinema yazarı Ege Görgün idi. Panelde sözü edilen sorunların çoğunun tüm dergilerde yaşandığına dikkat çeken Görgün, Türkiye’deki dergicilik sektörünün Avrupa ülkelerinden çok geride olduğuna dikkat çekti.

ntvmsnbc (12 Aralık 2012)

  • Barış Yılmaz - 12/12/2012 - 23:15

    Okurlardan önce gereğinden pahalı dergi fiyatlarına, her ay birbirini tekrar eden yazılardan ibaret içeriğe, orjinal düşünce üretimini sağlayamayan sıradan yazarlara suçu yüklesinler. Türkiye’de bile kaliteli edebiyatın ve sanatın değerini bulamadığı nadir olmuştur.cevaplakapat

“Yaz”ın edebiyatımızda oldukça geniş bir kullanım alanı var. Öykü ve romanlarda mekânın rengine denk düşen bir dokunuş sunar yaz; zamanın başarılı bir tasviri yine çoğu zaman onun üzerinden yapılır. Yazın sıcaklığı bizi edebiyatın o samimi havasına taşır. Kumsallarda esen meltem, papatyalardan serili yeryüzü halıları, denize düşen karpuz kabuğu, çocuklar için gerçeğe dönüşen dondurma rüyası, ailece çıkılan piknikler ve uzun, pürüzsüz bir tatil hayali, “yaz”ın “biz”den olma halinin sahici delilleridir. Bunlar gerçek hayatın canlı ses ve görüntüleri olduğu gibi edebiyatımızda da bir mekân ve olay örgüsü, bir zaman algısı veya bir imgenin içini dolduran taze bir nefes olarak çıkar karşımıza.

“Yaz”ın yazı ile olan bu derin bağlantısı genç öykücülerimizden Serkan Türk’ün de ilgisini çekmiş olmalı ki ilk kitabının adını, araya belli bir “mesafe” de koyarak üstelik yine bu mevsimden devşirmiştir. Uzak Yaz,  ilk göz ağrısı, bir ilk kitap olarak 2006 yılında buluşmuştu okuyucuyla. O tarihten bu zamana birçok dile misafir olmuş, birçok okur gönlüyle sıcak, samimi temaslar kurmuştu. Aradan geçen altı yılın ardından ikinci baskısını Dedalus Kitap’tan yapan Uzak Yaz, adı gibi uzak bir akraba, bir dostun yeniden karşımıza çıkıp bize eski güzel günlerden, yer yer hüzünlü ama hep umutlu an(ı)lardan bahsetmesi gibi hoş bir heyecana dönüştü, yazın hiç de uzak olmadığı şu günlerde.

Uzak Yaz, bir özlem türküsü gibi ses veriyor geçmişten. “Hüzün” tele dokunur bir nakarat gibi tekrar ediyor kendini her öyküde. Belli ki yazarın başat duygularından hüzün. Hani kitapta bir öyküsüne kapı yaptığı bir alıntı vardı Hilmi Yavuz’dan; şöyle diyordu şair: “ah bellek, acı bellek! hem arısın sen hem kim bilir hangi gülden kalma diken?” Mademki yazarın ruh akrabalarıydı şairler, bir dizenin kapsamı bir öyküye sığamayacak kadar geniş olabiliyordu; Hilmi Yavuz’un hüznü yücelten şu dizeleri Serkan Türk’ü haklı çıkarmaya yetiyor bu bilinçli tercihinde: “hüzün ki en çok yakışandır bize, belki de en çok anladığımız.

Bir öykücünün şair yönünün de olması ve şiirden bolca beslenmesi muhakkak ki öykülerine yeni imkânlar katacaktır. Serkan Türk’ün öykülerinde de bu fazlasıyla hissediliyor. Cümlelerin kurulumundaki devriklik, anlatımda kendini yer yer gösteren kapalılık, epigraflardaki şair egemenliği, dar kalıpları sırtlanan derin anlamlar, her biri ayrı birer imge olarak kabul edilebilecek duygu ve düşünce saçakları bu verimli bahçenin mahsulleri olarak değerlendirilebilir sanıyorum. “Bahçe” demişken bunun öykücümüzün kullandığı en önemli imgelerinden olduğunu hatırlatmakta yarar var.

Zamanın bir kum saatinde olduğu gibi akıp gittiği, mekânın da bir yel gibi savrulduğu öykülerin toplamı Uzak Yaz. Güneşin varlığı ya da kaybıyla ilintilenen zaman aralıklarından gösteriyor renklerini. Öyküye fon oluşturacak ortamın ya da onu vakitli bir seyre bırakacak görselin değil, içindekilerin ne dediğinin derdinde olan bir anlatım yeğleniyor. İnsanın kadim hallerinden olan iç hesaplaşmalar başköşede duruyor. Hüzün kadar “acı” da itibar sahibi Serkan Türk’ün nazarında. Hayatta olanın hakkını vermek demek, mutluluğun yanında kederden de alacağını almayı gerektiriyor. Başta “öldüğümde ağlamadım” olmak üzere öykülerinde bu unsurlara olan sadakatini gözlemlemek hiç de zor değil.

“Özlem” bir gölge gibi takip ediyor öykülerde kahramanları. Geçmişin sarsıntısı şimdinin sancısına dönüşüyor. Hatıralar hak ettiğini buluyor; sokak aralarında, mahalle içlerinde, bahçelerde… Bir çocuk kaçan topun peşinden gidiyor, bir arazi bomboş duruyor öylece, uzakta bir köpeğin havlama sesi duyuluyor, kediler çöpü alaşağı etmiş aranıyorlar, yağmur sonrası içe çekilen toprak kokusunun ve kentlere, kasabalara ulaşma arzusuyla yollara düşmenin cazibesi kendine yetiyor… Balkonda saksılarını sulayan kadın nereye bakıyor öyle? Serkan Türk, bunlar gibi birçok aşina manzarayı bir emanetçi gibi gelip bırakıyor zihnimizin kuytularına.

Yaklaşık üç yıl önce okumuştum Uzak Yaz’ı ilk kez. Bu yıl bir hatırlatmayla çıktı okurunun karşısına Serkan Türk. Yeni bir öykü kitabı, belki bir roman beklerken kendisinden, ilk kitabın yeni basımının haberini vermesi sevindirici aslında… Bu durum, kitabın on yedi öyküsünün ayrı kollardan edebiyat denen o büyük denize usulca döküldüğünün ispatıdır. Yazarın, bu denizin rengine ve kokusuna kendinden kalıcı bir şeyler bulaştırdığının göstergesidir aynı zamanda.

Alper Sarı – edebiyathaber.net (11 Aralık 2012)

Sarnıç Öykü dergisinin Aralık sayısında Truman Capote’nin daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olan “Yatlar ve Olaylar” (Yachts and Things) adlı öyküsü ile Babilli bir öğrencinin defterinden alınan Sümerce bir öyküye yer veriyor.

Sarnıç Öykü, ilk kez Türkçeye çevrilen öyküler dizisine Frank O’Connor, Kate Chopin ve Alberto Ruy Sánchez’in öykülerini de ekliyor. Dergideki birbirinden değerli diğer öyküler ise Hürriyet Yaşar, Berna Durmaz, İrem Karabaş, Ferhat Emen, Pınar Sönmez ve Neslihan Eren’in kaleminden çıkıyor.

“Odak Kitap” bölümünde dünyanın önemli çağdaş öykü yazarlarından Etgar Keret’in “Kapı Birden Vuruldu” adlı kitabı ele alınıyor. Tülin Er’in yazarla yapmış olduğu söyleşinin yanı sıra, Kaya Tokmakçıoğlu, Seher Özkök, Steve Almond’un inceleme yazıları ile Etgar Keret’in öykücülüğü üzerine bir değerlendirme sunuluyor.

“Damla-lık” bölümünde güncel haberlerin yanı sıra, genç yazar Birgül Oğuz’a yeni yayımlanan öykü kitabı Hah ile ilgili sorulan soruların yanıtlarını bulacaksınız.

Genç öykücü Pelin Buzluk’un, Vüs’at O. Bener’in “Dost” adlı kitabı üzerine incelemesini “Kült Kitap” bölümünde okuyabilirsiniz.

Kadir Yüksel “Öykü Vitrini” köşesinde bu defa, son dönemin öne çıkan kadın öykücülerine değiniyor.

Sarnıç Öykü’ye, D&R, Nezih, İnkılâp, İmge, Kitapsan, Remzi, Mephisto, Kırmızı Kedi, Penguen, Ada, Seyhan, Dost, Turhan, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi ve diğer tüm kitapçılardan ulaşmak mümkün.

edebiyathaber.net (11 Aralık 2012)

Halil Gökhan’ın hazırladığı, 40 çağdaş Türkiyeli yazarla söyleşilerden oluşan Nasıl Yazıyorlar? çıktı.

Kitapta yer alan yazarlar: Ali Teoman, Aşkın Güngör, Ataol Behramoğlu, Atilla Şenkon, Aycan Türk, Aydan Gündüz, Buket Uzuner, Bülent Güldal, Derya Çolpan, Esen Özman, Fikret Demirağ, Füsun Akatlı, Gültekin Emre, Hakan Bıçakcı, Hakan Şenocak, Hasan Ali Toptaş, Hasan Öztoprak, Haydar Ergülen, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Peker, Kaya Genç, Mehmet Serdar, Meltem Arıkan, Mine Söğüt, Muammer Yüksel, Mustafa Türker Erşen, Nedim Gürsel, Oğuzhan Akay, Orkun Uçar, Osman Özbaş, Özcan Karabulut, Özlem Kumrular, Raşel Rakella Asal, Rıza Kıraç, Sadık Yemni, Semra Topal, Seran Demiral, Sina Akyol, Uğur Kökden, Ümit Kireççi.

Yazarların en önemli ve hassas noktaları yazı odaları… Buralara girmek herkesin harcı değil. Bu odalar korundukça ve kollandıkça yazarlar büyürler. Bu odalar son yıllarda şeffaflaşıyor yazarların iradesi dışında. Yazmanın bir okulu yoksa ve yazı sanatının damarlarından hala kan akıyorsa ustadan çırağa gerçekleşen bu miras yazı sanatının bütün özel niteliklerinin devamı anlamına geliyor.

40 çağdaş yazar kendi odalarını bütün okurlara ve yazarlara açtı. Türkiye sanatının ve Türkiye’nin ilk yazı sanatı ve kültürü yayıncısı YAZIYOR Yayınları bu kitapla çok önemli bir misyonu yerine getiriyor.

İşte kitapta yer alan yazarlardan bazı alıntılar:

Meltem Arıkan 

Önceleri hatıra defterime her gün yaşadıklarımı yazıyordum, yaşım biraz daha büyüdüğünde ise babama mektuplar yazmaya başladım.

Sanırım yazmaya başlamamın temel nedeni iletişim kurmaktı, yazı ile çok daha rahat iletişim kurabildiğimi de yine aynı yaşlarda keşfettim ama daha sonra yazmak; yaşamı anlamak, yaşamı yorumlamak, kendime ulaşmak için vazgeçilmez bir parçam oldu.

Yaşadıklarımızı anlatmak için kalemi kullandığımızda, geriye doğru bakarken, anlattıklarımızın ne kadarı gerçekten yaşanmış ve ne kadarı da zihnimizin kişisel tarihimizi değiştirircesine bize oyun oynayarak kurguladığı bir hayattır.

Kitabım basılana kadar her gece rüyamda matbaanın yandığını görerek uyanmış ve ancak kitabımı elime aldığımda gerçekliğine inanabilmiştim.

Ali Teoman (1962-2011) 

Son yaklaştıkça, anımsanan birtakım imgeler kalmaz artık, yalnızca sözcükler kalır. Zamanın, bir zamanlar benim sözcülüğümü etmiş sözcüklerle, bana yüzyıllarca eşlik etmiş olan kimsenin yazgısını simgeleyen sözcükleri karıştırması garip değil aslında. Homeros olmuşluğum vardır, yakında Hiç kimse olacağım Ulysses gibi, yakında Herkes olacağım, öleceğim.

Ama yazın dünyası göz önüne alındığında, ben kim oluyordum da, böyle bir oyun oynamaya cüret ediyordum ki? Yalnızca bir meraklı, bir hevesli, bir müptedi, hayır, bir müptedi bile değil, herhangi birisi, dış kapının mandalı, koca bir hiçtim. Ama, bilindiği gibi, “kediler krallara bakabilir”.

Füsun Akatlı (1944-2010)

 Yazar olarak konumlandığım ya da kendimi konuşlandırdığım yere kök salıp, bütün sürgünleri o kökten fışkırtmak, her anlamda bir “bütünsellik” saplantısı… Galiba, hedefim varsa eğer, bu!

Ne de olsa, “dünkü yazar” değilim. Kendimi neyle temsil edeceğimi kendim seçmek istemem. Eleştirmenlerin yorumlarıyla ilgili olarak da, bir editör çalışması gerekir bence. 

Haydar Ergülen 

‘Sevdiğim şairlerin yanında yer almak, onlarla birlikte olmak için’. Doğrusu şiiri ya da yazıyı neden yazdığımı bugüne kadar hiç düşünmedim ve bulabildiğim en iyi yanıtı da bir arkadaşımdan ödünç aldım.

Dergileri çocukluğumdan beri, ‘tiryaki keyfi’ olarak sever, izler ve okurum.

Şiir okumadan şiir yazılmayacağına inananlardanım, son yıllarda iyice fark ettim ki film izlemeden de şiir yazamıyorum.

Hakan Bıçakcı 

Yazdıklarım için yüzde yüz kurgu diyebilirim. Başımdan geçenleri yazmak gibi bir refleksim hiç olmadı. Günlük bile tutmamışımdır doğru düzgün.

Gerçeklikle kurmaca arasındaki bağları kurcalamayı seviyorum.

Yazdığım öyküler arasında organik bir bağ olduğunu fark ettiğimde bu hikâyeleri birbirine ekleyerek bir romana dönüştürmeyi denedim.

Beni çok etkileyen ve yazma sanatımı temsil eden örneği de edebiyattan değil sinemadan vereceğim. 1997’de David Lynch’in “Kayıp Otoban” filmini izlediğimde kafamda birçok fikir aynı anda şekillendi.

İşin yazma bölümü sıkıcı, anlatmaya, dinlemeye değmeyecek bir süreç.

 edebiyathaber.net (11 Aralık 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z