Masthead header

Raymond Carver, sessizlik istiyor!

 

Amerikan taşrasını, sıradan insanın yalnızlığını, insanların bazen içlerinde büyüyen kötücül duyguları, acı ve buruk anları hayatın sıradan parçalarıymışcasına anlatan Carver’in “Lütfen Sessiz Olur musun, Lütfen” adı altında bir araya gelen öyküleri, Can Yayınları’ndan çıktı.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerikan yazarlarının en önemlilerinden biri olarak tanınan ve 1980’lerde kısa öykü dalının yeniden canlanmasına büyük katkısı olan Raymond Carver’ın ünü ölümünden sonra daha da yaygınlaştı.

Carver, pek çok okuru etkisi altına alan öykülerinde, sıradan insanların yüreklerinde mizah ve elem duygularının nasıl bir arada var olabileceğini gösterdi.

Öykülerinin köşeye sıkışmış, kendini ifadeden aciz, yılgın kahramanları akıntıya kürek çekerek bu günü yaşayabilmek, gelecek kaygısından ve onları yok etme tehlikesini taşıyan geçmişteki hatalarından uzaklaşabilmek için savaşırlar. Ne var ki, bu her zaman kaybedilmeye mahkûm bir savaştır…

Lütfen Sessiz Olur musun, Lütfen? adı altında bir araya gelen öykülerinde Carver, bu karmaşık yaşamları dile getirirken bir beyin cerrahının titizliğiyle ayrıntıları işleyip, kahramanlarının kırılgan yüreklerini dokunaklılığa kaçmadan bize açıyor.

Eleştirmen Semih Gümüş, öyküleriyle farklı bir anlatım türünün önderliğini yapan Raymond Carver ve edebiyatını şu sözlerle tanımlıyor:

“Raymond Carver, çağdaş Amerikan edebiyatının niteliğini yükselten Kirli Gerçekçilik akımının öncüsü. Öykünün bugün de anayurdu olan Amerikan edebiyatında akla ilk gelen birkaç öykücüden biri. Sıkıntılı bir hayatın sonunda, 1988’de genç yaşta öldü. Ama günümüz öykücüleri onu bugün, geçmişte olduğundan çok daha iyi okuyor. Raymond Carver bizde de okurların ve edebiyat dünyasının çok sevdiği, nitelikli edebiyat denildiğinde el üstünde tuttuğu yazarlarlardan.”

Amerikan taşrasını, sıradan insanın yalnızlığını, insanların bazen içlerinde büyüyen kötücül duyguları, kadın ve erkek arasındaki çatışmayı, beyazların siyahlara ettiklerini, acı ve buruk anları hayatın sıradan parçalarıymışcasına anlatır Carver. Can yakıcı durumları önemsizmiş gibi dile getirirken öylesine içe işler ki, unutulmaları olanaksızlaşır. Son kertede yalınlaştırdığı dili, önce ayrıntılardan alır gücünü sonra da yeni okumalarla zenginleşen gizli anlamlarını açığa çıkarabilme gizilgücünden.

Raymond Carver okumadan geçen bir ömür yalandır…

Raymond Carver

1938’de doğdu. Lise öğrenimini yarıda bırakmasına karşın sonradan Chicago Devlet Üniversitesi’nde, California’nın Arcata kentindeki Humbold Devlet Üniversitesi’nde ve dünyaca ünlü Iowa Yazarlık Atölyesi’nde öğrenimini tamamladı. Öykülerini yayımlamaya üniversitenin dergisinde başlayan yazarın bu dergi dışında ilk öyküsü 1960’ta yayımlandı. 1976 yılında yayımlanan ilk öykü derlemesi Lütfen Sessiz Olur musun, Lütfen? ulusal edebiyat ödülüne aday oldu. Çok erken yaşta evlenen Carver, ailesini geçindirmek için bir yandan yazarlık uğraşını sürdürürken, öte yandan hademelik, ders kitapları editörlüğü, ansiklopedi satıcılığı, benzin istasyonunda pompacılık gibi çeşitli işlerde çalıştı. Sonraları ABD’nin çeşitli üniversitelerinde yaratıcı yazarlık dersleri verdi ve Syracuse Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı profesörü oldu. 1988’de elli yaşındayken akciğer kanserinden öldü ve aynı yıl Amerikan Güzel Sanatlar ve Edebiyat Akademisi’ne üye seçildi.

Kaynak: edebiyathaber.net (2 Mart 2012)

Büşra Ersanlı’dan “Kitaplarla Dayanışma” – Arzunun Yasa Karşısındaki Duruşu Gibi

Arzunun Yasa Karşısındaki Duruşu Gibi

Adalet'in politik alanda hakikatin felsefi adı olduğunu savunan Badiou adalet ve özgürlük arasındaki tezatı anlamlandırırken eşitliğin, bireysel özgürlüklerin çok üzerinde bir değer olduğunu vurguluyor.

Alain Badiou'nun şu anda maalesef adını hatırlayamadığım ancak yasa ve devletin bağımsızlığını ele alan/deşifre eden bir eserini okumuştum. İnsanı spekülatif bir alana sürükleme kapasitesi ile zihin açıklığına, yaratıcılığa sevk etme kapasitesi aynı derecede güçlü.

Felsefeyi bir gece faaliyeti, karanlık içinde ışık arama olarak görüyor ve felsefenin koşullarını bilim, politika, sanat ve aşk olarak sıralıyor.

İşte bu koşullar arasında "sistematik" olmayan bir bağlantıyı sürekli kurabilmek, yeniden kurgulayabilmek de bu düşünce ve yaşama ipini "yaratıcı tekrar" diye anmasına yol açıyor.

Gelenek tekrarlanan tecrübe olarak da anılır. Badiou'ya göre felsefe ise "yaratıcı tekrar" oluyor.  Bu durumda gelenekle karışık bir konuma düşen siyasal kültür ile felsefe farklı çözümleme yöntemleri izliyor. Sanki bir özgür sesleniş sanki bir "mantıksal başkaldırı" Badiou'nun deyişiyle…

Adalet'in politik alanda hakikatin felsefi adı olduğunu savunan Badiou adalet ve özgürlük arasındaki tezatı anlamlandırırken eşitliğin, bireysel özgürlüklerin çok üzerinde bir değer olduğunu vurguluyor.

Felsefe ve politika arasındaki gizemli ilişki bağını şöyle özümsüyor:

* "Felsefe demokratik bir etkinliktir" ve meşruluğu kendinden menkuldür.

* "Filozoflar parlamenter devletin ve fikir özgürlüğünün oy birliği ile övülen iyiliklerini genellikle tanımazlar. Hatta demokrasi felsefenin  öncesindeki bir zorunluluk ve sonrasındaki bir güçlüktür."(s 38)

Bu ilk bölümüm sonunda gizemli ilişkiyi şu özet cümleyle sonlandırıyor: "Politika, demokrasi ve felsefe, o halde, politikanın bağımsızlığının, felsefenin demokratik koşulunun dönüşüme uğradığı [bir] yer yaratmasıdır." (s 52)

Sonraki kısa bölümde "asker figürü"nü ele alıyor ve günümüzün en önemli sorununun, "savaş'ın ötesinde bir kahramanlık figürü yaratmak" olduğunu, ne asker ne de [önceki] savaşçı figürü olmadığını vurguluyor.

Bu noktada kahramanlık kavramının aslında sade bir fedakarlık olduğunu anlıyoruz. Karmaşıklığın bağlantı noktalarını yakalama fedakarlığı.

Son kısa bölüm "politika"da ise bu hakikat alanını, yasa ile arzunun karşıtlığını belirterek onun ötesinde görmesi, Badiou'nun yaratıcılığa sevkeden noktada "klasik" filozofları sarsan yanıdır.

Ona göre fiili durumla (günün siyaseti) yasanın ötesinde bir araştırma olarak arzu fikri, yeni bir kompozisyonu (edebi ya da adaplı bileşen) geliştirme fikri, aslında, daha önce yazılmış ama benim daha sonra okuduğum eseridir.

Komünist Hipotez kitapçığında ise politika ve felsefe arasında kurduğu bu gizemli ilşkiyi üç önemli tarihsel hareket üzerinden açıkladığına kanaat getirdim.

Bu eserin yazılış tarihi 2009, oysa Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki adlı buradaki birinci kitap 2010'da vermiş olduğu üç konferansın 2011'de yayınlanan hali.

Öncekini tesadüfen sonradan okumuş olmam da Badiou'nun yaklaşımıyla uyumlu görünüyor: "Yaratıcı terkar" ların kaynağına hareket ederken sonuncudan (1968) başlayarak birinciye (1871) ulaşıyor. Ulaştığı nokta ise sadece ve sadece yeni önermeler aşamasına götürüyor. Her düşünme pratiğinin sonu bir önerme, süreçlenen bir başlangıç.

Toplumsal hareketlere, "sol" partileri, "komünist" partileri, iktidarları, devletleri ve halkların, fikirlerin devlet dışı varoluşlarını, örgütlenme yaratıcılığını yeniden düşünmek için gerçekten de canlandıran bir etki yaratıyor benim ikinci olarak okuduğum önceki kitabı…. Hipotez. [1970'lerde, 1980'lerde ancak böyle yazabilirdim kitabın adını. Şimdi daha derin bir paslı demir var yazılana, ifadelere yakın bir yerlerde].

Devlet dişi varoluşların işçi sınıfı egemenliğini ve parti-devlet haline dönüşümünü konservatizmin, liberalizmin dayanabilme mekanizmaları olarak açıklarken bir başka yanına da bakıyor değişimci varoluşların…

Halk hareketlerinin başlangıçlarının ve bitişlerinin, hatta "yenilgi"lerinin bir önermeye/hipoteze dönüşebileceğine dikkat çeken Badiou en çok bu noktada düşündürüyor.

Dağınık, karmaşık, farklı canlılıkların sürekli engellenen bağlantıları nasıl ve hangi engellenemeyen bağlantılarla örülür?

Her iki kitapta da sık sık geri dönmek zorunda kaldığınız ve belki de hergün sorunlara yaklaşırken sorduğunuz bu soruları üç toplumsal hareket üzerinden değerlendiriyor.

Önce Mayıs 1968 Fransa öğrenci hareketi, sonra Çin kültür Devriminin özellikle 1966-67 arasındaki dönemi ve son olarak da 1871 Paris Komünü.

Bu tarihsel simgeler üzerinden olgunlaşıyor sorunun olası cevapları veya bir önermeye atılım anı. Badiou siyaset ve siyaset felsefesi arasındaki bağı veya kopukluğu bu üç tarihsel başlangıca işaret ederek şöyle açıklıyor, "politik başarısızlığın bir hakikat inşasının positif evrenselliğiyle içiçe geçen bir ders niteliğinde oluşu".

Bu değerlendirmeyi özellikle de intikam duygusu yaratmadan gelişebilecek bir kurgu haline getirmek arzu ediliyor.

Bana en çok yakın duran görüşlerinden biri insanları kategorize etmeyen, sınıflandırmayan farklı kriterli çeşitlilikleri birarada hareketlendirenin ne olduğunu aramasıdır (s 53-59).

"Sol"u haklı olarak geride bıraktıran gerçekliğin bu aramayı hakkıyla başlatamama durumuyla ilgisi vardır. Üç klasik ideoloji (liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizm) bazı çok temel farklı ilkelerden hareket ettikleri halde, Badiou'nun deyimiyle "bankaları kurtarırken" birbirlerine çok yaklaşırlar ve ana ilkelerine referans yaptıkça parti-devlet bazında çok yalan söylerler.

"Komünizm İdeasının günümüzdeki muhasebesi…, bu sözcüğün artık "Komünist Parti" ya da "komünist rejimler" de olduğu gibi sıfat olarak kullanılamıyacağını ortaya koyuyor, (s 201) çünkü "ideanın öznel işleyişi basit değil bilişik bir süreçtir".

Arzunun, yasa karşısında duruşu gibi. (BE/BA)

( 1) Alain Badiou, Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, çeviren: Murat Ensen, MONOKL 2011

(2) Alain Badiou, Komünist Hipotez, çeviren: Oylum Yılmaz, Encore 2011 İstanbul

Yazan: Büşra Ersanlı – bianet (2 Mart 2012)

Kurt Cobain kitabı yakında raflarda

 

Nirvana grubunun gitarist ve solisti Kurt Cobain'i konu alan kitap, Courtney Love'ın izni olmaksızın basılıyor.

Hole adlı müzik grubunun kurucularından Eric Erlandson'ın, Kurt Cobain'i öven kitabının basılacağını duyurdu. Grubun diğer kurucusu ve Cobain'in eski eşi Courtney Love'ın izni olmadan basılacak olan kitap, sanatçının intiharından 18 yıl sonra, 8 Nisan'da raflarda yerini alacak.

"Courtney'e bir kitap yazdığımdan hiç bahsetmemiştim" diyen Erlandson, 52 bölümden oluşan Kurt'e Mektuplar adlı kitabında uyuşturucu, rock'n' roll ve Cobain'in intiharını anlatıyor:

"Kitabı yazarken çok tereddüt ettim ama bir noktada her şey oturdu."

Cobain'in eski eşi, Hole müzik grubunun kurucularından Courtney Love ve Erlandson arası hâlâ limoni.

Kaynak: sabitfikir.com (2 Mart 2012)

Orhan Pamuk’un “Kar”ı kısa film olursa…

Finlandiyalı Hannaleena Hauru’nun Orhan Pamuk’un “Kar” romanından esinlenerek çektiği “So there are no poems coming to me”, kayıp bir aşkın hatırlanışını anlatıyor.

Hauru’nun kısa filmi, 2007 tarihli; 13. Avrupa Filmleri Festivali – Gezici Festival kapsamında çekilen 16 kısa film ve belgeselden biri. Festivalde, “Sonuçta aklıma hiç şiir gelmiyor” adıyla gösterilmişti.

Aynı etkinlikte, Pamuk’un Kar romanından yola çıkarak yedi kısa film çekilmişti. NISI MASA (Avrupa Gençlik Sinema Ağı) işbirliğiyle düzenlenen Kar Film Yapım Atölyesi'ne Almanya, Fransa, İspanya, Macaristan, Finlandiya gibi Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden katılan gençler 'Kar' romanından yola çıkarak Kars'ta altı kısa filme imza atmıştı. Ayrıca Passport Control IV Projesi kapsamında çekilen sekiz filmden biri de Orhan Pamuk ve Kars'la ilgiliydi.

 

edebiyathaber.net (2 Mart 2012)

Stephen King’den yazar adaylarına 7 tavsiye

Yazmak Üzerine adlı bir kitabı da olan ünlü korku ve gerilim romanları yazarı Stephen King’in, yazar adaylarına birkaç tavsiyesi var…

1. Olay örgüsünü, hikayenin başladığı ana nasıl gelindiğini bir kenara bırakıp duruma odaklanın.

2. Metaforlara özen göserin. Benzetmeye yapmaya uğraşırken, inandırıcı olamazsanız, komik olursunuz. Dil oyunlarından elbette yararlanın ama onlar sanki aslında yokmuş gibi kendiliğinden dahil olsun yazdıklarınıza.

3. Diyaloglarda röntgenci bir tavrı benimseyin. Okurunuzla elbirliği edip karakterlerinizi en özel anlarında gizlice dinliyormuşsunuz gibi…

4. Bütün karakterlerinizi eşit ederecede sevin. Yazar için “kötü karakter” diye bir şey yoktur.

5. Ritim duygunuzu geliştirin. Yazarken aksamayın, yavaşlamayın.

6. Yazacağınız hikaye için gereken ön araştırmayı yapın ama bunu okurun gözüne sokmayın.

7. Masanın başına oturmaktan asla vazgeçmeyin ve yazmaya bir gün bile ara vermeyin. Benim ilkem günde hiç değilse 2000 kelime yazmaktır.

Kaynak: egoistokur.com (29 Şubat 2012)

Yayıncılık klişeleri: Arka kapaklar aslında ne demek istiyor?

Editörler, yayıncılar ve eleştirmenler bir kitabı tanıtırken "lirik", "kışkırtıcı" ya da "kendine has bir dili var" derken aslında ne demek istiyorlar? One-Minute Book Reviews isimli siteden Janice Harayda, sektörün içinden isimlerden twitter üzerinden yaygın yayıncı terimlerini deşifre etmelerini ve bu deşifrelerde #pubcode hashtagini kullanmalarını istemiş. İşte bazılarının cevapları: 

 

"hikâye içine çekiyor": "çok iyi bardak altlığı olur" Don Linn, yayın danışmanı

"dili sade": "çok iddialı ifadeler yok" Mark Kohut, yazar ve danışman

"iyi eleştiriler alan": "pek satmıyor" Peter Ginna, yayıncı.

"çıkış kitabı": "Allah yardımcısı olsun" Larry Hughes, yayınevi yöneticisi

"her türlü kategorizasyona meydan okuyor": "Ne yaptığı hakkında yazarın bile hiçbir fikri yok." James Meader, yayınevi yöneticisi

"yaşadığımız zamanı yakalıyor": "İki yıl önce yaşadığımız zamanları yakalıyor." Mark Athitakis, eleştirmen

"okul için ideal": "Çocuklar bunu okumak zorunda kalmadıkları sürece okumazlar." Linda White, kitap tanıtımcısı

"J.R.R. Tolkien’in görkemli geleneğini sürdürüyor": "Kitapta cüceler var" Jason Pinter, yazar

"kendine has bir dili var": "Editör kontrolünden geçseymiş iyiymiş."

"heyecanlı": "İçinde aklı başında bir şey yok." William Preston, İngilizce öğretmeni

"destansı": "çok uzun" Sheila O’Flanagan, yazar

"erotik": "porno" Peter Ginna, yayıncı

"etnik edebiyat": "beyaz olmayan biri tarafından yazılmış" Rich Villar, yayınevi yöneticisi

"ilgi çekici": "Sayfaları hızla çevirdim ama aslında kitabı okumadım." Sarah Weinman, edebiyat eleştirmeni

"cesur bir sokak masalı": "Mahalleli siyah yazar. Kaçın." Bir edebiyat öğrencisi

"ince işlenmiş bir metin": "Sözcüklerin yarısının ne anlama geldiğini bilmiyorum." Jennifer Weiner, yazar

"edebi": "olay örgüsü yok" Mark Kohut, yazar ve danışman

"uzun süredir beklenen": "geç kalmış" Jan Harayda, yazar ve editör

"lirik": "Pek fazla bir şey olmuyor." Peter Ginna, yayıncı

"özenle araştırılmış": "Çok fazla dipnot var." Larry Hughes, yayıncı

"anı": "Aksi ispatlanana dek kurgu değil." Larry Hughes, yayıncı

"novella": "büyük fontlu kısa öykü" Larry Hughes, yayıncı

"acıklı": "Bu kadar kötü yazmak insanı ağlatıyor." Drew Goodman, yazar ve sosyal medya analisti

"günceli yakalıyor": "orijinal bir kurgusu yok" Jacqueline Deval yazar ve yayıncı

"çok eğlenceli": "kaotik" Peter Ginna, yayıncı

"duygusal": "yumuşak porno" Peter Ginna, yayıncı

"çarpıcı": "Baş karakter ölüyor." Mark Athitakis, eleştirmen

"provokatif": "ırklar ya da dinle ilgili" Mark Athitakis, eleştirmen

"ümit veren": "Çok fazla kusur var ama görmezden gelinebilir." Mark Athitakis, eleştirmen

"cesur": "çok fazla küfür var" Isabel Kaplan, yazar

"ileriyi gören": "Yanlışlığı henüz kanıtlanmadı." Isabel Anders, yazar

"bir kuşağın sesi": "demode" Mark Kohut, yazar ve danışman

"ağır": "Bu canavarı sürekli yanımda taşıyorum ama hâlâ bitiremedim." Emily Nussbaum, eleştirmen

"hayal gücünün sınırlarını zorluyor": "Yazarın kafası iyiymiş." Simon McNeil, yazar

"takip edilmesi gereken bir yazar": "Gerçekten okumak isteyeceğiniz bir yazar değil." Jan Harayda, yazar ve editör

"geniş aile hikayesi": "Anneniz bunu sevebilir." Mark Kohut, yayıncı

"Amerika için ‘uyan’ alarmı": "önceki hükümette yer alan bir yazardan huysuz, sert bir eleştiri" Gary Krist, gazeteci ve yazar

"katmanlı bir anlatım": "Atlayarak okumaktan ya da hızla göz gezdirmekten çekinmeyin." Nancy Pate, yazar ve editör

"dokunaklı": "Bir şey dokundu. Yediğim yemek de olabilir, kitap da." Jennifer Weiner, yazar

"uzun süre konuşulacak": "Hemen şimdi okumanıza gerek yok." Mark Kohut, yazar ve yayıncı

"büyüleyici": "Metni etkileyici bulup, olan biten bir şey olmadığını fark etmeyeceğinizi umuyoruz." Miss Bennet, editör

"yazarın sıkı hayranları": "anne ve eş" Mat Johnson, yazar

"orijinal bir romantik komedi": "Sonunda kadın karaktere araba çarpar. Bir erkek sürücü tarafından." Phillipa Ashley, yazar

"aklınızdan çıkaramayacaksanız": "Aylardır başucumda duruyor ve hâlâ bitiremedim." Sara Eckel, eleştirmen

"sıcacık bir öykü": "Ana karakter bir köpek, yaşlı bir adam ya da ikisi birden." Katha Pollitt, şair ve köşe yazarı

"tarihi bir roman": "Amerika’da geçiyorsa toz, çayırlar ve soluk renkli kıyafetler; İtalya’da geçiyorsa zehir ve entrika, İngiltere’de geçiyorsa seks, güzel kıyafetler ve kelle uçurma." Jennifer Weltz, yazar ajanı

"Hemingwayvari": "kısa cümleler" Arthur Phillips, yazar

"Faulknervari": "uzun cümleler" Arthur Phillips, yazar

"Fitzgeraldvari": "pişmanlık, özlem, zengin insanlar" Arthur Phillips, yazar

"Pulitzer adayı": "Yayıncı 50 dolarlık başvuru ücretini ödedi." Mat Johnson, romancı

"güçlü": "Entrika dolu, bir yargısı var." Mark Kohut, yazar

"alışılmadık": "Beklediğinizden kısa, büyük harf kullanılmamış." Tamara Paulin, yazar

"Shakespearvari": "Herkes ölür, vay be, aynı Hamlet gibi." Mark Kohut, yazar

"insanlık halleri üzerine heyecan uyandıran bir yaklaşım": "Duygular üzerine bir erkek tarafından yazılmış bir kitap." Sara Eckel, eleştirmen

Kaynak: selyayincilik.blogspot.com

Münir Üstün, Antalya Kitap Fuarı’nı değerlendirdi

Kitap Fuarı sözü geçti mi yayıncılar çok heyecanlanırlar. Sadece satacakları kitapların veya kazanacakları paranın hesabını yapmazlar. Kitap Fuarı demek yayıncı için yeni bir heyecan, yeni bir açılım, okuyucuları karşısında yeni bir imtihan ve kendilerini ispat etme alanlarıdır. Fuar alanlarının küçüklüğü veya büyüklüğü çok önemlidir. Ama bazı zamanlarda fuar yapılan bölge halkının alışkanlıkları Kitap Fuar’ının önün geçmekte ve üzücü durumlar ortaya çıkabilmektedir. Kitap Fuarları çok yayıncı ve yazarın katılımı ile yapılırsa çok renkli ve başarılı olur.

Şehrin merkezinde fuar

Antalya Tüyap Kitap Fuarı bu yıl kapılarını ilk kez açtı. Antalya Konyaaltı mevkiinde Cam Piramit’te yani merkeze çok yakın bir bölgede yapıldı. Burada yapılmasının önemli nedenleri vardı elbette. Birincisi Antalya’nın esas fuar alanında Gıda fuarı vardı, ikincisi ise Antalya halkının dikkatini çekmek, burada KİTAP FUARI yapılıyor ve bundan sonra yapılacak diyebilmekti. Antalya’da yaşayan kitap okurları fazla zahmet çekmeden bir yerlere ulaşabiliyorlar. Trafik kaosunu sevmiyorlar. Her şey ellerinin altında olsun istiyorlar. İstanbul’da yaşayan işçi, memur, esnaf ve işadamları için hayal olan ne varsa Anadolu’daki şehirlerde var. Trafik yok, kaos yok, sakin ve durağan bir hayat var. “Hayat” var…

Tüyap öncülük yapıyor

Yine de biz yayıncılar fuarların heyecanından olsa gerek Antalya yollarına düştük. Antalya Kitap Fuarında çok az sayıda yayıncı vardı. Tüyap Yönetimi Türkiye’de yapılan bütün Kitap Fuarlarına katılan yayıncılardan oluşan bir guruba Antalya’da stant açma izni verdi. Antalya Kitap Fuarında sadece 75 yayınevi vardı. İlk kez yapılan Kitap Fuarında Tüyap yayıncılara büyük destek oldu. Standlardan ücret almadı, yayınevi görevlilerinden bir kişinin uçak ve konaklama giderlerini karşıladı. 4 gün süren Antalya Kitap Fuarı’nın ilk iki günü Cam Piramit’e akan küçük öğrenci gruplarıydı. Son yıllarda kitapların ismi ve içerikleri tartışılsa bile çocukları okumaya özendiren 100 Temel Eser Projesindeki kitaplar çok yoğun ilgi gördü. Ülkemizdeki okuma ve yayımlama oranlarından 100 Temel Eser Projesinin çok başarılı olduğunu görmekteyiz. İsmi ileride Çok Temel Eser veya Çok Çok Temel Eser olarak değiştirilir ve içerikleri, çevirileri, sadeleştirmeleri usta eller tarafından yapılır diye umutla bekliyoruz.

Bereketli bir hafta sonu

Antalya Kitap Fuarı’nın son iki günü çok kalabalık ve bereketli geçti. İmza günleri, paneller ve konferanslar kitapseverlerin ilgisini çekti. Prof. Dr. İlber Ortaylı, Canan Tan, Emrah Serbes, Ahmet Günbay Yıldız, Tarık Tufan, Sinan Yağmur, Aydın Boysan, Bejan Matur, Gülten Dayıoğlu, Hakan Günday, Nihat Genç gibi kalemler okuyucuları ile buluştu.

Antalya Kitap Fuarı ilk kez yapılmasına rağmen üniversite öğrencilerinin biz yayıncılara teşekkür etmelerinden çok etkilendik. Genç insanlar yazarları görünce çok istifade ettiklerini konferans ve panellerden faydalandıklarını anlata anlata bitiremediler. Tarık Tufan ve Emrah Serbes’i takip eden öğrenci gurubunu görmenizi isterdim. Yazarlar nereye gittiyse öğrenci arkadaşlar peşlerini bırakmadılar. Okurlar bize teşekkür etti. Biz de hem yazarlarımıza, hem okuyucularımıza hem de TÜYAP’a çok teşekkür ediyoruz…

Münir Üstün (dunyabizim.com – 1 Mart 2012)

Aykut Ertuğrul, Tea Obreht’ın “Kaplanın Karısı” adlı romanı üzerine yazdı

Size Kaplanın Karısı’ndan bahsedeceğim. Şansınız varsa; ben, M. Fatih Kutan ya da Abdullah Başaran unutmazsa buralarda bir yerde kapak resmi de olacak. Kapak tasarımı Siren Yayınları’nın hep yaptığı üzere dikkat çekici. Ama iyi kitaplar basan bir yayınevi için bu ciddi bir sorun, o kadar dikkat çekici ki insan almakla almamak, okumakla okumamak arasında kalıyor; bıçak sırtı tasarım diyelim buna biz. Çok satar, ucuz kitapların tasarımlarına çok yaklaştığı için kitch ile iyi iş arasında gidip geliyor da diyebiliriz. (Eğer Mustafa Çevikdoğan gibi yargılarına güvendiğim bir dostum tavsiye etmeseydi bu sapsarı kapaklı şeyi kolay kolay almazdım. Hele kapağında koca puntolarla “Yılın en iyi kitaplarından biri” ifadesini gördükten sonra.)

Téa Obreght 1985 doğumlu inanabiliyor musunuz? Az sonra 1985 doğumlu birinin romanını, büyük romancıları; ne bileyim bir Marquez’i, bir İsmail Kadare’yi (Ölü Orduların Generali’ni hâlâ okumadım demeyin sakın bana!), Calvino’yu, Kundera’yı över gibi öveceğim. Benim için inanılmaz, doğrusu okurken 1985 doğumlu eski Yugoslav yeni Amerikan vatandaşı bu hanım kızımızın bir yamuğunu bulmak, romanda aksayan bir yer, bir zaaf bulmak için didindim durdum. Ama yok… Çatladım.

Yukarıdaki isimleri rastgele yazmadım, Téa’nin (evet ona ismiyle hitap edeceğim, en azından bu kadarına hakkım var. Yaşca benden küçük sonuçta) romanını okurken pek çok yerde bu ustalar aklıma geldiler. Romanı tadından yenmez hâle getiren büyülü gerçekçi, masallarla örülü anlatım Marquez’i hatırlamam için yeterliydi. Hem bu defa masallar bizim buralardan; cinler, periler, ölülerin kırkı çıkması, kırık çıkıkçılar, köy köy gezen çalgıcılar, kahve falları…

Balkanların, aslında Anadolu’nun dur dur daha doğrusu Eski Osmanlı topraklarının bir Batılı tarafından asla anlaşılamayacağını düşündüğüm sadece hissedilebilecek ruh hâlini yansıtmayı başarmasaydı Kadare’yi, Selimoviç’i neden hatırlayacaktım?

Kurgunun melankoliye kaçmaya müsait bölümlerinde uzun mesafe koşucularına yakışacak bir nefes kontrolü ve kendine güvenle, resmin en ince ayrıntılarına dahi ucuzlaşmadan odaklanma gücüyle, gözünün keskinliğiyle okuru çarpabiliyorsa, ortada etkisi var kendisi yok bir savaş da varsa Kundera da oralarda bir yerdedir.

Ve tüm bu trajedi, çatışma, savaşları anlatırken her an durup kıkırdayacak gibiyse anlatıcı, tekinsiz bir muziplik her satıra sinmişse, Calvino’ya saygılarımızı iletmemek için hiçbir engel yoktur önümüzde.

Daha yazacaktım ama birden şu adı var kendi yok savaşla ne kast ettiğimi de söyleyip kalan tadı kitabı okuyacak olanlara bırakmanın en doğrusu olduğu fikrine kapıldım. Sonuçta burası bir kitap eki sayfası değil, biz de kitap tanıtmıyoruz zaten. (Unutmadan; romanın çevirmeni Merve Sevtap Ilgın olağanüstü bir iş çıkarmasaydı şimdi bunları konuşuyor olmazdık.)

Neden kısa kesiyorum? En iyi ihtimalle final için düşündüğüm pasajı yazmak için sabırsızlanıyorumdur. Son zamanlarda okuduğum en etkili savaş tasviri, savaşın/bombardımanın hayvanları nasıl çıldırttığının anlatıldığı o sahne. Kanımı donduran, Téa Obreht’in ustalığına şapka çıkarttığım o sahne. Buyrun okuyun, siz karar verin.

“Buranın kapanmasıyla ilgili birsürü söylenti dolaşıyordu -sadece büyükbabam değil herkes öfkeliydi ve bunun bir teslimiyet işareti olduğu düşünülüyordu; yetkililer bombardıman bahanesiyle kaynaklardan tasarruf etmek için hayvanları katletmek ile suçlanıyorlardı. Bu duruma içerleyen yetkililer, haftalık gazetede hayvanların güncel fotoğraflarını yayımlıyor; onların sıhhatleri, yavruların doğumları ve hava saldırıları biter bitmez yapılacak düzenlemeler ile ilgili haberleri bildiren bir köşe hazırlıyorlardı.

(…)

Gazetedeki haber kaplana odaklanıyordu, yalnızca kaplana, çünkü, herşeye rağmen, onun için hâlâ umut vardı. Dişi aslanın düşük yaptığından ve kurtların kendi yavrularını –acıyla uluyarak kaçmaya çalıştıkları sırada- bir bir yediklerinden bahsetmiyordu. Baykuşların kendi yumurtalarını kırdıklarından, kuş şeklini almış ve neredeyse hazır haldeki cıvık, henüz olmamış yumurtaları tam ortasından deldiklerinden ya da akşam saldırılarının delici ışıkları altında eşinin bağırsaklarını deşip kendi kalbi durana kadar cesedinin etrafında dört dönen kutup tilkisinden bahsetmiyordu.”

Eşinin bağırsaklarını deşip kendi kalbi durana kadar cesedin etrafında dört dönen kutup tilkisi

Eşinin bağırsaklarını deşip kendi kalbi durana kadar cesedin etrafında dört dönen kutup tilkisi

Eşinin bağırsaklarını deşip kendi kalbi durana kadar cesedin etrafında dört dönen kutup tilkisi

Eşinin bağırsaklarını deşip kendi kalbi durana kadar cesedin etrafında dört dönen kutup tilkisi

Aykut Ertuğrul (farzimuhal.com - 1 Mart 2012)

Kayıp Brontë gün ışığında

Charlotte Brontë’nin uzun zamandır kayıp olan ve Belçika’da bir müzede keşfedilen kısa bir hikâyesi basılıyor.

Evden kaçan genç bir farenin kahramanı olduğu hikâye, yazarın Belçikalı hocası Constantin Heger için kaleme aldığı ilk metin olma özelliğini de taşıyor. Yazarın, gramer hataları içeren bir Fransızcayla yazdığı metin, Brükselli Brontë uzmanı Brian Bracken tarafından Musee Royal de Marrimot’ta bulundu.

Kaynak: Radikal (1 Mart 2012)

Kahve: Kırk yıllık hatırın kitabı

Emine Gürsoy Naskali'nin hazırladığı 'Kahve' kitabı kahveye farklı disiplinlerden bakıyor.

Kahvenin, yaşamımızdaki anlamı, hiç kuşkusuz, bugün dünyada sudan sonra en fazla tüketilen içecek olmasının çok ötesinde. Kaldı ki, kahvenin günümüz dünyasında sudan sonra en fazla tüketilen içecek olmasının ardında da, tadında, renginde, kokusunda, aura'sında barındırdığı pek çok şey yatıyor: Keyif' sohbet' güne başlayış' dostluk' gündelik koşuşturmadan şöyle bir uzaklaşıp soluklanma… fal…

Ne ki, kahvenin geçmişinde, özellikle devlet yöneticilerinin gözünde, bir 'isyankârlık' da yatmakta. Bugün, bir kahve sohbetine oturan kaçımızın aklına, bir zamanlar III. Murat döneminde kahvenin yasaklandığı, IV. Murat döneminde kahve içtiği saptananların asıldığı geliyor?

Bir vakitler vaizlerin kahvenin yasaklanması için çaba gösterdiklerini, devletin başındakilerin işsiz güçsüz takımının kahve bahanesiyle bir araya gelip fitne çıkardıklarına inandıklarını, bu yüzden tıpkı tütün ve içki gibi kahveyi de zaman zaman yasakladıklarını, bugün kaç kahve tiryakisi anımsıyor?

Yalnız Osmanlı'da mı? Kahve, 1675'te, II. Charles döneminde 'kahvehanelerin hükümete karşı kötü fikirler, yalan iddialar besleyen kişilerin toplandığı ve halkın huzuru için zararlı yerler olduğu' gerekçesiyle İngiltere'de de yasaklanmış.

Kuşkusuz, vergi sorunu da var işin içinde; ama kahvenin geçmişte dünyanın hemen her yerinde zaman zaman yasaklanmış olmasına bakılırsa, egemenlerin gözünde hep bir 'asilik', bir 'fesatlık' içermiş kahve'

Demek, kahve, kimine huzur ve keyif, kimine tedirginlik ve ürküntü vermiş.

Bugün İstanbul'da, özellikle Beyoğlu'daki kahve ve meyhanelerin iç mekânlardan 'sokağa taşmasının' yasaklanmasına baktıkça, kahve ve içki içenlerin geçmişte yaşadıkları geliyor insanın aklına. Günümüz ekonomi dünyasında, özellikle çokça tüketilen bu tür şeyleri doğrudan yasaklamak o kadar kolay değil. Ama 'hiç değilse fazla göz önünde olmasın' diye düşünen yöneticilerin sayısı gittikçe artıyor sanırım.

Emine Gürsoy Naskali'nin hazırladığı Kahve: Kırk Yıllık Hatırın Kitabı'ında (Yapı Kredi Yayınları), yaşadığımız toplumda, geleneği göreneğiyle, alışkanlıkları ve keyifleriyle onsuz edilemez bir yer edinmiş olan kahve pek çok yönüyle ele alınıyor.

Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden Kemalettin Kuzucu'nun 'Kahvehaneden Kıraathaneye Geçiş ve İlk Kıraathaneler', Çankaya Üniversitesi'nden Nur Ayalp'in 'Geleneksel Türk Kahvehanesinin İç Mekânları', 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden İrem Çalışıcı Pala'nın 'Osmanlı Dönemi'nde Saray Kahve Sunumunda Kullanılan Pişmiş Toprak Formlar', Koleksiyoncu Raşit Koçak'ın 'Kahve Kutuları', Marmara Üniversitesi Türk Dili Bölümü'nden Yasemin Özdemir Bulut'un 'Telve', yerel tarih araştırmacısı ve tarih öğretmeni Necat Çetin'in 'Osmanlı Nüfus Kütüklerinde 'Kahveci' Kayıtları', Marmara Üniversitesi'nden Nurten Günal'ın 'Kahve (Coffea L.) Tarımının Coğrafi Yayılışı', Marmara Üniversitesi'nden Erkan Demir'in 'Çocukluğumuzdan Yadigâr Bir Tembih: Kahve İçme Arap Olursun!' ve Koç Üniversitesi'nden Evren Kutlay'ın 'Johann Sebastian Bach'ın 'Kahve Kantatı'nda Osmanlı İzleri' başlıklı incelemeleri, kahve kültürüne tarih, sanat tarihi, folklor, etimoloji, müzik tarihi gibi farklı disiplinler bağlamında ilginç yaklaşımlar getiriyor.

Kahve kitabında, hemen anlaşılacağı gibi, 'kahve' ile ilgili pek çok bilgiye ulaşılabileceği gibi, 'toplum'umuzun yaşantıları, alışkanlıkları, gelenekleriyle ilgili birçok saptamayı da bulmak olası.

Kitap, sözünü ettiğim kapsamlı incelemelerin yanı sıra, kahve, kıraathaneler, kahve takımları, kahve kutularıyla ilgili zengin bir görsellik sunuyor okuyucuya.

Yalnız, kimi minyatürlerin kullanılışının beni rahatsız ettiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Görebildiğim kadarıyla, minyatür, fazla büyültülerek verildiğinde, kendi içindeki bütünlüğünden çok şey yitiriyor. Hele, ayrıntı alınarak büyültüldüğü zaman, neredeyse 'acemi işi' imiş gibi bir görüntü veriyor. Sanırım, minyatürleri, kitaplarda en fazla gerçek boyutlarıyla vermek gerekiyor. celalustercumhuriyet.com.tr

Bir kahve içelim mi?

Emine Gürsoy Naskali'nin hazırladığı Kahve: Kırk Yıllık Hatırın Kitabı, kahvenin farklı yönlerini ele alan, kahveye değişik açılardan yaklaşan incelemelerden oluşuyor. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nden Erkan Demir'in 'Çocukluğumuzdan Yadigâr Bir Tembih: Kahve İçme Arap Olursun!' başlıklı incelemesi de, bir zamanlar çocukları kahveden uzak tutmak için söylenen sözlerden yola çıkarak, kahvenin kültürümüzdeki ve geçmişteki yerine ilişkin pek çok bilgi veriyor:

'İsmi, içimiyle müsemma. Böylesi bir içeceğe bundan daha iyi bir isim konulamazdı. Nedir o? Kahve. Sert bir giriş sonrasında yumuşak bir geçiş ve başlangıcındaki tüm sertliğe rağmen tüy gibi bir bitiş. Ağzı, genzi ve mideyi ürpertmeden vuslata erdiren'

'Gönül ne kahve ister ne kahvehane / Gönül sohbet ister kahve bahane''

Bir dost bir dostla konuşacağı zaman hep 'bir kahve içelim mi?' diye soruyor. Karşısındaki anlıyor ki konuşulacak bir şey var. Belki ortaya dökülecek dertler, belki de paylaşılacak sevinçler; ama var bir şeyler, yani kahve bahane.

Komşuların sabah kahvesine gelmekten muradı, bir acı kahve içmekten ziyade dostlarla sohbet etmek, arkadaşlarla birlikte olmanın keyfini kahvenin köpüğünü höpürdeterek çıkarmak. Sorulsa; kahve bahane, muhabbet şahane.

Türk kahvesi çekilmesi, pişirilmesi, sunumu, hatta falıyla hiçbir kahve kültürüne benzemeyen bir seremoniyle hazırlanır ve tüketilir. Birbirinden özel fincanlar ve cezvelerle ekipmanı tamamlanan kahveyi pişirmeden önce 'kahvenizi nasıl içersiniz' diye sorulur. Kimi sade, kimi orta şekerli' Zaten az şekerli ve şekerli de eklenince seçenekler dördün üzerine çıkar.

Türk kahvesi öyle hemen çabucak da pişmez. Cezvede karıştırılıp ateşe sürülen kahvenin tiryakilere yaraşır olanı, çok kısık ateşte 15-20 dakikada hazırlanır. Kabaran köpük fincana dökülüp bir taşım daha pişirilir ve fincana boşaltılır. Yanında bir bardak su, isteğe göre fincanın tabağında küçük bir lokum ile ikram edilir.

Fal bakmadan Türk kahvesinin tadı çıkmaz: İyi niyetler, denizatları, yunuslar, gözyaşı döktüren haberler, üç vakte kadar olacak hayırlı işler'

Kahvenin insan sağlığı üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Şeyh Ömer bin El-Şâzili, kahvenin, 'Tıpkı zemzem gibi ne niyetle içilirse ona yaradığını' söyler. Hazmı kolaylaştırır, hayali geliştirir, hafızaya güç verir, gevşekliği giderir, kalp gücünü artırır, insana canlılık verir.

Ancak kahvenin içindeki kafein, ilk başta demir olmak üzere vücuttaki birçok minerali de götürür. Bunun yanı sıra tansiyonu artırması, bütün damarların kasılıp daralmasına neden olması, çarpıntı yapması, bağımlılık yaratması gibi olumsuz etkileri de vardır.

Din bilginleri ise 'kötülükler yuvasıdır, kahveye gitmektense meyhaneye gitmek daha iyi olur' diye laflar söylüyorlardı. Özellikle vaizler kahvenin yasak edilmesi için çok çaba gösterdiler. Müftüler de 'Yanarak kömür haline gelen şey düpedüz haramdır' diye fetva verdiler.

Yöneticiler de işsiz güçsüz takımının kahve bahanesiyle bir araya gelip fitne çıkardığına inandığından, devlet adamlarının kahveden ziyade kahvehanede toplanan halka karşı olan tutumları yüzünden, kahve zaman zaman yasaklanır. İstanbul'a kahve getiren bazı gemilerin yükleri denize dökülür.

Bazen de keyif verici bir madde olduğundan ağır vergiler alınır kahveden. Tüm bu sebeplerden ötürü, karaborsaya düştüğünde halka 'kahvenin fiyatına zam yapanlar kahve gibi azap çeksin, önce kahve gibi kavrulsun da yüzü simsiyah olsun, sonra da suya batıp boğulsun' dedirtecek kadar kahve kıtlığı yaşanmıştır''

Celal Üster – Cumhuriyet Kitap (1 Mart 2012)

Ben kitabı kapağından tanırım diyorsanız!

Türkiye’de kitap kapakları dendiğinde akla ilk gelen isimlerden biri Utku Lomlu. Kullandığı grafik dilin sadeliği, içerikle olan uyum, özgün fikirleri onu farklı kılan özelliklerden yalnızca birkaçı. Slayt gösterisinde Utku Lomlu’nun portfolyosunu görebilir ve sayfanın altındaki yazıda, tasarım süreci ile ilgili söylediklerini okuyabilirsiniz.

 

Everest Yayınları’nın tasarımcısı Utku Lomlu: “Bir yayınevinin kapak tasarımlarından sorumlu olmakla, herhangi bir markanın görsel kimliğini yönetmek arasında çok büyük bir fark yok bence” diyor. Bu da, üniform olmayan kapak anlayışının bir yansıması. “Bir kitabın kapağını tasarlarken onu yayınevinin görsel kimliğinden bağımsız düşünmüyorum. Fakat sorumluluk duygusu öncelikle yazara. Çünkü üreten, yaratan, bir emek sonucunda ortaya bir eser çıkartan yazar. Buna çok büyük saygı duyuyorum. Bu yüzden her ne kadar büyük bir zaman baskısı altında da olsam elimden geldiğince yazara ve yapıtına en uygun olanı yapmaya çalışıyorum,” diyen Lomlu ilk tasarladığı kitap kapağını hatırlamıyor.

Hem editör hem de yazarla kapak tasarımı için görüşüyor ve bu süreci şöyle anlatıyor: “Biri yapıtını içerden anlatır ve görür, diğeriyse dış gözdür. Bu yüzden her ikisini de dikkatlice dinlemek, her ikisinden ayrı ayrı brief almak gerekir. Sonrasında, oluşturduğum taslak çalışmalar arasından bir tanesini seçme sürecine de, her ikisini de aynı anda dahil etmeye çalışırım.” Kapak tasarımını yaptığı bütün kitapları okumak ise imkânsız. “Keşke hepsini okumak mümkün olsa, sonuç çok daha farklı olurdu. Anlatılanlar üzerinden bir şeyler yapmakla, eserle bire bir ilişki kurup oradan bir şey görüp, çıkartmak arasında çok fark var. Okuma fırsatı bulup, sonrasında kapağını tasarladığım kitaplar, benim açımdan daha tatmin edici ve arkasında durulur oluyor,” diyor Lomlu ve en sevdiği Türk kapak tasarımcıları arasında Bülent Erkmen, Mehmet Ulusel, Nazlı Ongan ve Hakkı Mısırlıoğlu’nu sayıyor.

Tek tip tasarımların daha çok kişisel gelişim, araştırma-inceleme türündeki kitaplar için uygun olduğunu belirten Lomlu, “Edebiyat yapıtı için konuşuyorsak ben kitabı tek bir kalıba sokmaktan yana değilim,” diyor. “Bana bu işin kolaycılığı gibi geliyor. Fabrikasyon bir üretim. Bir şablona resmi koy, olsun bitsin. Dili, duygusu, düşüncesi birbirinden tamamen farklı iki ayrı kitaba aynı elbiseyi biçmek, tektipleştirmek, bence yayınevinin yazara değil, kendine daha çok önem verdiğinin göstegesidir. Çünkü bu tip uygulamalarda genelde yayınevi öne çıkar, akılda kalır, yazar değil. Okuyucu özellikle bir yayınevinin çıkarttığı kitapları takip etmek isterse onu kitabın üzerinde üniforma olmadan da bulur.” Utku Lomlu, kapak tasarımlarını en beğendiği yabancı yayınevleri arasında Penguin, Bloomsbury ve Rowolth’u sayıyor.

Elçin Polat- edebiyathaber.net (29 Şubat 2012) | Kaynak: utkulomlu.com, sabah.com.tr

J.L. Borges: Yazmaya Başlarken

“(…)

Yazmaya ilk başladığımda her şeyin yazar tarafından belirtilmesi gerektiğini düşünüyordum. Mesela tek başına “ay” demek kesinlikle yasaktı; yazar ona bir sıfat bulmalıydı, “ay” için malumu ilan eden bir niteleme bulmak lazımdı. ( Elbette basitleştirerek söylüyorum, çünkü pek çok kez tek başına “ay” yazdım, ama o zamanlar yaptığım şeyi anlatmak için bir tür sembol olarak kullanıyorum). Velhasıl, her şeyin tanımlanması gerektiğini ve cümlelerde alelade eylemlerin kullanılmaması gerektiğini düşünüyordum. Asla “Falan kes içeri girdi ve oturdu” denmemeliydi, çünkü çok basit ve kolaydı. Bunu söylemenin daha fantastik bir yolunu bulmak gerektiğini düşünüyordum. Ama şimdi fark ediyorum ki; tüm bu çabalar gerçekte, çoğunlukla, okuru rahatsız eden şeylerdir. Ve bunca zaman sonra, aslında tüm bu düşüncelerin kökeninde genç bir yazarın aptalca, aşikâr ya da sıradan bir şey söyleyeceğini fark etmesi ve akabinde bunu barok süslemelerle ya da XVII. yüzyıl yazarlarından devşirdiği kelimelerle gizlemeyi deneme çabasının olduğunu düşünüyorum. Ya da modern olmayı dener genç yazar, tam tersini yapar; sürekli yeni kelimeler uydurur yahut uçaklara, trenlere, telefona ya da telgrafa göndermeler yapar modern görünmek için.  Sonra, zaman geçtikçe; insan, ister iyi olsun ister kötü, her türlü düşüncenin basit bir biçimde ifade edilmesi gerektiğini hisseder, çünkü eğer böyle bir düşüncesi varsa, o düşünceyi ya da duyguyu yahut ruh halini okurun kafasında da oluşturmayı denemesi gerekiyordur. Birisi hem kendi olmak isteyip hem de aynı anda Sir Thomas Browne ya da Ezra Pound da olmak istiyorsa bu imkânsızdır. Yani bir şekilde, bütün yazarlar kafa karışıklığıyla başlarlar işe, aynı anda pek çok oyun birden oynarlar. Özel bir ruh halini aktarmak isterler ama aynı zamanda modern de görünmek isterler, sonra bunu yapamayınca, muhafazakar ve klasik olana dönerler. Kelime haznesi meselesinde olduğu gibi; genç bir yazarın, en azından Arjantin’de, ilk öne çıkardığı kayda değer özelliği büyük bir kelime bilgisidir, bütün eş anlamlı kelimeleri biliyordur: Onun bu müthiş yetisi sayesinde, aynı satırda mesela, önce “kırmızı”yı sonra “kızıl”ı ve sonra aşağı yukarı yine aynı renk için kullanılan başka türlü kelimelerden mesela “bordo”yu okuruz.

(…)”

Esteban Peicovich’in derlediği 1980 tarihli Borges, el palabrista, kitabından.

Kaynak: newalaqasaba.wordpress.com (29 Şubat 2012)

Yıldıray, Louis Sachar’ın “Çukurlar” kitabı hakkında yazdı

 

“Çukurlar”, referanslarını gerçek yaşamdan alan bir roman. Güçlü karakterleri ve olayları kadar; suç, suçsuzluk, ırkçılık, talih, mücadele, dayanışma gibi kavramları ortaya koyma biçimiyle de dikkat çekici bir kitap. Kahramanımız Stanley Yelnats’ın ailesinin makûs talihinin karşısına dikilmesi ise ayrıca övgüye değer. 

Stanley Yelnats (ki tersten okuyunca da aynıdır), büyük büyük babasından beridir ailesinin peşini bırakmayan lanetten payına düşeni almaktadır. Büyük büyük babası, bir çingeneye verdiği sözü tutmadığı için lanetlenmiş, o günden beri aileden kimsenin işi rast gitmemiştir. Dolayısıyla Stanley Yelnats da yanlış zamanda yanlış yerde bulunarak işlemediği bir suç yüzünden tutuklanmıştır. Hâkim ona, “Ya cezaevi, ya Yeşil Göl Kampı,” der.

Stanley, elbette Yeşil Göl Kampı’nı seçecektir. Talih bu ya, Yeşil Göl Kampı’nda göl yerine koca bir çöl vardır. Kampa gönderilen çocuklar her gün bu çölde bir buçuk metre genişliğinde ve derinliğinde bir çukur kazmak zorundadır. Elbette çukur kazmanın çocukların karakter gelişimiyle yakından uzaktan alakası yoktur. Kampın işletmecisi bir şey aramaktadır.

Stanley, kendisi gibi çukur kazmak zorunda olan çocuklarla hassas ayarlar gerektiren bir ilişki yürütürken, bir yandan da hayatta kalmaya çalışmaktadır. Kaderin ince ince ördüğü ağlar, Stanley ile “Sıfır” lakaplı çocuk arasında geçen olayları çoktan hazırlamıştır. Roman, sarı benekli kertenkelelerin ve bir miktar tatlı soğanın olaylara karışmasının ardından sonuçlanır.

“Çukurlar”, “Yamuk Okul” dizisinden de tanıdığımız Louis Sachar tarafından yazılmış bir roman. Roman, 1998 yılında, ABD’de verilen “National Book Award for Young People’s Literature” ödülünü almış ve 2003 yılında filme uyarlanmış. Kitabı Türkçeye Tuğba Nur Yıldırım’ın çevirisiyle, İletişim Yayınları kazandırdı.

Kitabı okumadan önce, Banu’yla birlikte filmi izlemiştim. O sırada bu filmin bir romandan uyarlandığını bilmiyorduk. Filmi çok beğenmiştik. Banu, izlediğimiz filmin Sachar’ın bir romanından uyarlandığını fark edince, ağzımız sulanmıştı. Kitap elimize geçince ne kadar sevindiğimizi tahmin edebilirsiniz.

“Çukurlar”, referanslarını gerçek yaşamdan alan bir roman. Demek istediğim, söz edilen mekânlar, anlatılan kişiler, gerçekleşen olaylar gözünüzle görebileceğiniz türden. Bunu önemli buluyorum çünkü bizim Dolap’ın raflarını karıştırdığınızda da, 10+ çocuklar için çoklukla fantastik edebiyata ait kitaplarla karşılaşırsınız. Sakın yanlış anlaşılmasın, fantastik edebiyata bayılıyoruz ve o kitaplar bizim raflara bu yüzden girdi. Öte yandan, gündelik yaşamla fiziksel bağları daha güçlü olan kitaplara da ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

“Çukurlar”, güçlü karakterleri ve olayları kadar; suç, suçsuzluk, ırkçılık, talih, mücadele, dayanışma gibi kavramları ortaya koyma biçimiyle de dikkat çekici bir kitap. Kahramanımız Stanley Yelnats’ın ailesinin makûs talihinin karşısına dikilmesi ise ayrıca övgüye değer. Gerçi Stanley olayların neredeyse tamamını büyük büyük babasının neden olduğu lanetten kaynaklanıyormuş gibi yaşıyor ama olsun…

Kitabın sevdiğim bir başka özelliğiyse, bir seferde iki öykü anlatıyor olması. Stanley Yelnats’ın başından geçenlerin yanında, tüm aileyi hırpalayan lanetin öyküsünü de okuyoruz. Şimdiki zamanda geçen bölümlerle geçmiş zamanda geçen bu bölümler çok güzel harmanlanmış.

Kitabın özetinin ardından, referanslarını gerçek yaşamdan almasını övmüştüm. Lakin, yazının sonuna gelirken, her insan kendi çölünde çukurlar kazmalı mı acaba diye düşünüyorum.

Yazan: Yıldıray – birdolapkitap.com (29 Şubat 2012) 

Aydın Doğan Ödülü Selim İleri’nin

Bu yıl 'öykü' dalında verilen Aydın Doğan Ödülü'nün sahibi, Türk edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Selim İleri oldu.

Vakıf Yönetim Kurulu, Aydın Doğan Vakfı'nın kurucusu adına 1996 yılından bu yana düzenlediği Aydın Doğan Ödülü'nün, 2012 yılında "öykü" dalında verilmesine karar verdi.

Doğan Hızlan (Başkan), Nursel Duruel, Prof. Dr. İnci Enginün, Semih Gümüş, Özcan Karabulut, Prof. Dr. Jale Parla, Hüseyin Su, A. Ömer Türkeş ve Metin Celal Zeynioğlu'dan oluşan Seçiciler Kurulu dün İstanbul'da toplandı.

Seçiciler Kurulu, adaylar üzerinde açık tartışma ve eleme yöntemiyle yaptığı toplantıda; uzun edebiyat hayatına sığdırdığı öyküleri, romanları, deneme yazılarıyla Türk edebiyatında ayrıksı bir yere sahip olması, geleneksel öykücülüğümüzü sahiplenerek kendi dilini ve üslubunu yaratması, gelenekle yeni arasında bir geçişi temsil etmesi ve sadece öykücü yanı ile değil, edebiyat yaşamı boyunca Türk edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Selim İleri'yi "öykü" dalında Aydın Doğan ödülüne değer gördü.

Aydın Doğan Ödülü Töreni, 10 Nisan 2012 Salı günü İstanbul Hilton Şadırvan ve Balo Salonu'nda yapılacak.

Selim İleri

30 Nisan 1949'da İstanbul'da doğdu. İlk yazısı 1967'de Yeni Ufuklar dergisinde yayınlandı. Papirüs, Yeni Edebiyat, Yeni Dergi, Türk Dili, Türkiye Defteri, Milliyet Sanat, Gösteri gibi dergilerde yayınlanan yazılarıyla ünlendi. 1979'da Dünya gazetesinin sanat sayfasını yönetti.

1968'de yayınlanan ilk öykü kitabı "Cumartesi Yalnızlığı"nda sınırlı ilişkiler içinde sıkışan insaların yaşamlarını anlattı. "Pastırma Yazı" ve "Bir Denizin Eteklerinde" öykü kitaplarında uyarlı gençlerin tutkularını, sıkıntılı ilişkilerini, orta tabakadan insanların acılarını, yalnızlıklarını, kurtuluş arayışlarını anlattı.

1973'ten sonra romana yöneldi. "Her Gece Bodrum" romanıyla büyük başarı kazandı. İç konuşma tekniğini kullandığı bu romanda, toplumsal kargaşa içinde bunalıma düşen aydınların arayışlarını ve çıkmazlarını ele aldı. Roman ve öykülerinin yanısıra senaryolar, denemeler ve edebiyatla ilgili incelemeler de yazdı.

Geçmişten günümüze Aydın Doğan Ödülü

1) 1997 Aydın Doğan Ödülü: Roman / Adalet Ağaoğlu

2) 1998 Aydın Doğan Ödülü: Soysal ve Beşeri Bilimler / Prof. Dr. Doğan Kuban ve Prof. Dr. Emre Kongar

3) 1999 Aydın Doğan Ödülü: Görsel Sanatlar / Ara Güler

4) 2000 Aydın Doğan Ödülü: Şiir / Melih Cevdet Anday

5) 2001 Aydın Doğan Ödülü: Tarih / İlber Ortaylı

6) 2002 Aydın Doğan Ödülü: Klasik Batı Müziği / Ankara Devlet Konservatuarı

7) 2003 Aydın Doğan Ödülü: Arkeoloji / Ord. Prof. Dr. Sedat Alp ve Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu

8) 2004 Aydın Doğan Ödülü: Türk Halk Müziği / Yücel Paşmakçı

9) 2005 Aydın Doğan Ödülü: Kent Mimarisi, Kent Dokusu / İzmir Konak Meydanı Düzenlemesi ve Kastamonu Tarihi Kent Dokusu İyileştirme Projeleri

10) 2006 Aydın Doğan Ödülü: Resim / Adnan Varınca

11) 2007 Aydın Doğan Ödülü: Moda Tasarımı / Özlem Süer ve Ümit Ünal

12) 2008 Aydın Doğan Ödülü: Heykel / Seyhun Topuz

13) 2009 Aydın Doğan Ödülü: Tiyatro / Genco Erkal

14) 2010 Aydın Doğan Ödülü: Sinema / Nuri Bilge Ceylan

15) 2011 Aydın Doğan Ödülü: Türk Halk Müziği / Mehmet Özbek

16) 2012 Aydın Doğan Ödülü: Öykü / Selim İleri

Kaynak: ntvmsnbc.com (29 Şubat 2012)

Yazarların garip takıntıları

Flavorwire.com sitesi, yazarların garip takıntılarını su yüzüne çıkarıyor. Kimi video oyunlarına düşkünken kimi de step dansı yapmaya bayılıyormuş.

İşte yazarlar ve onların garip takıntıları:

Martin Amis – Video oyunları

Amis, video oyunlarını 1982 yılında yazdığı Invasion of the Space Invaders: An Addict’s Guide to Battle Tactics, Big Scores and the Best Machines kitabına ismini verecek kadar sevmiş gibi görüyor. Yazar, kitabının önsözünde video oyunları için, "Uğraştığımız şey, global bir bağımlılık" diyor.

Tom McCarthy – Tenten

Tenten hayranı olan yazar, Tintin and the Secret of Literaure (Tenten ve Edebiyatın Sırrı) adlı bir kitap bile yazmış. Yazar, Steven Spielberg'ün yönetmenliğini yaptığı The Adventures of Tintin (Tenten'in Maceraları) filmini ise hiç sevmiyormuş.

Henry Miller – Ufolar

Henry Miller'ın garip takıntısı, diğerlerinden biraz farklı. ABD'li yazarın biyografisini yazan Mary V. Dearborn'un dediğine göre yazar, uzaylılara ve onların dünyayı istila edeceklerine inanıyormuş.

Lev Grossman – Samuel Beckett

Grossman'ın herhangi bir eserini okuyan, yazarın ne tür kitaplar okumayı sevdiğini, özellikle de Samuel Beckett hayranlığını kolaylıkla anlayabilir. Gençliğinde Godot'u Beklerken'i izledikten sonra yazara hayran olan Grossman, "Sadece Beckett'in çalışmalarına değil, onun tüm hayatına hayran kaldım. Deidre Bair'in kaleme aldığı Beckett biyografisini buldum ve 4 sene boyunca durmadan okudum. Kitabı her bitirdiğimde başa dönüp, tekrar okuyordum" diyor.

Truman Capote – Step dansı

"Sanat yüzünden mi bilmiyorum ama içimde her zaman sahne tutkusu vardı ve step dansıçısı olmayı her şeyden çok istiyordum" diyen yazar, gençliğinde başarılı bir dansçıymış. Capote, Paris Review gazetesine verdiği röportajda step dansına olan düşkünlüğünü şu sözlerle anlatmış: "Eskiden o kadar çok fazla pratik yapardım. Evdeki herkes beni öldürmek istiyordu."

Flannery O'Connor – Kuşlar

O'Connor'ın tavuskuşları olduğu herkes tarafından bilinirmiş. Tüm kuş türlerine düşkün olan yazar, tavuğuna geri geri yürümeyi öğretmiş.

Victor Hugo – Drawing

Çizim yapmaya sıradan bir hobi olarak başlayan Hugo için çizmek, çok önemliymiş. Yaşamı boyunca 4000'den fazla çizim yapmış olan yazar için çizmek, yazıyı bıraktıkdan sonra daha çok önem kazanmış.

Kaynak: sabitfikir.com (29 Şubat 2012)

Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisi bugün açılıyor

Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisi, Dünya Şiir Hareketi oluşumu çerçevesinde 31 ülkede yapılacak 51 eşzamanlı etkinlikle açılıyor.

Kurucuları arasında Metin Cengiz, Haydar Ergülen, Metin Celal, Küçük İskender, Tozan Alkan, Gülce Başer ve Enver Ercan’ın olduğu akademinin Türkiye’deki açılışı ise saat 19.00’da Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi’nde gerçekleştirilecek “Şiir Akşamı” ile yapılacak.

Açılış konuşmasını Doğan Hızlan’ın yapacağı gecede günümüzün önde gelen şairleri de şiirlerini okuyacak.

Akademi; Türkçe yazılan şiiri ulusal ve uluslararası alanda daha belirgin kılmaya yönelik çalışmalar yapmayı, antolojiler yayımlamayı, şiir kuramıyla ilgili kitaplık oluşturmayı, şiir evi açmayı amaçlıyor.

Kaynak: edebiyathaber.net (29 Şubat 2012)

Ragıp Zarakolu AİHM’e başvurdu

İstanbul'da yürütülen "KCK" operasyonları kapsamında gözaltına alınan ve 120 gündür tutuklu bulunan yayıncı Ragıp Zarakolu, avukatları aracılığıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu.

İstanbul’da 28 Ekim 2011’de “KCK” adı altında gerçekleştirilen operasyonlarda gözaltına alındıktan sonra tutuklanan yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu, avukatları aracılığıyla AİHM’ye başvurdu.

Dört ayı aşkın süredir Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevi'nde tutulan Zarakolu adına avukatları Özcan Kılıç ve Azize Deniz Taşdemir, başvuruda bulundu.

Avukatları Zarakolu adına yaptıkları başvuruda gözaltı ve tutuklama süreçlerinde yaşanan hak ihlallerine değindi, 120 gündür "gizlilik" gerekçesiyle avukatlara dosya ile ilgili belgelerin verilmemesinin de uluslararası sözleşmelere aykırı olduğuna dikkat çekti.

Dilekçede, BDP gibi siyasi bir partinin tüzüğünde yer alan bir Siyaset Akademisi'nde ders verdiği için Zarakolu'nun tutuklanmasına yapılan itirazların da 13 gün sonra ret edildiğini hatırlatıldı.

'Tutuklama temelsiz'

Hukuki ve yasal açıdan Zarakolu'nun tutuklanmasının temelsiz olduğuna dikkat çekilen dilekçede, iç hukukta yer alan kefaletle serbest bırakma, güvenlik tedbirleri, adli kontrol altında tutma, yurtdışına çıkış yasağı gibi önlemlerin uygulanmamasının AİHM sözleşmesine aykırı olduğuna vurgu yapıldı. Zarakolu'nun cezaevi girişlerinde "ince arama" gerekçesiyle onur kırıcı uygulamalara maruz kaldığının da dilekçede altı çizilerek, "Yasal bir toplantıya katılarak burada yaptığı konuşma ve açıklamaların uygulamaların gerekçesi olarak gösterilmiş olmasının, ifade özgürlüğünü kısıtlanması ve ortadan kaldırılması. Bu uygulamalara karşı, iç hukukta etkili, elverişli ve yeterli başvuru yollarının bulunmaması nedeniyle Sözleşmenin 13. Maddesinin ihlaline neden olduğunu ileri sürmekte ve mahkemeye başvuru yapmayı gerekli görmektedir" denildi.

Dilekçede, Zarakolu'nun KCK'nin hiçbir alanında yer almamasına rağmen örgütün almış olduğu kararlar ve yaptığı çalışmalardan sorumlu tutulması, örgüt eylem, işlem ve kararları gerekçe gösterilerek suçlanmasının "suçların kişiselliği" ilkesine aykırı olduğuna dikkat çekildi.

İstanbul'da 28 Ekim 2011’de gerçekleştirilen operasyonlarda aralarında yayıncı-yazar Ragıp Zarakolu ve Prof. Büşra Ersanlı'nın bulunduğu 23 kişi tutuklanmıştı.

Kaynak: Medyaline (29 Şubat 2012)

İnsan anlatamıyorsa ağaç anlatır

Sabahattin Ali'nin öldürülmesine tanıklık eden ağaç, 'Ağaç İrfan' oyunuyla dile geldi. Oynayan İnsan Tiyatrosu, bu acı olayı çağdaş gölge tiyatrosu tekniklerini kullanarak anlatıyor

Ormanın derinliklerindeki karanlık onun trajik ölümünü mü saklıyordu, yoksa aynı orman onun en iyi arkadaşı mıydı? Sabahattin Ali, Istıranca Ormanları’nda katledildiğinde 41 yaşındaydı. Hep o sırtını dayayıp kitap okuduğu ağaç, bu cinayete tanıklık etmişti. Sabahattin Ali’nin cinayeti, şimdi bir ağacın tanıklığıyla sahnede.

Sahnenin iki köşesine yerleşmiş müzisyenlerin hareketli şarkısı ve ardından bir anlatıcının sahneye çıkmasıyla başlıyor oyun. Anlatıcının oyun boyunca söyledikleri gölge oyunları eşliğinde perdeye yansıyor.

Yönetmen Halil Ersan, Türk tiyatrosunun içinde bulunduğu durumdan bağımsız yeni bir biçimin arayışında olduklarını söylüyor. “Bize yeni anlatım dilleri gerekliydi. Çünkü gelenekten beslensek de günümüzde bunu biraz araştırmamız gerekiyordu.” Gölge tiyatrosunda en son Hacivat-Karagöz’ü hatırlayan izleyici için bir nostalji yaratacağını söylemek mümkün. Sahneleme tekniğini deneye yanıla geliştirdiklerini söyleyen Ersan, “Epik kuramdan beslendik ama anlatı her zaman ön planda tutuldu” diyor. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen açıklığa kavuşturulamayan bu olayın nasıl oyunlaştırıldığını oyun yazarı Serkan Bilgi şöyle anlatıyor: “Önce bir ‘ağaçinsan’ fikri oluştu kafamda. Çıkıp bize hikâye değil, anı anlatacak biri. Edip Cansever’in bir arkadaşı bize ondan bahsetmediğine göre bunu bir tanık ağaç pekala yapabilirdi. Sabahattin Ali’nin hassas ama önemli konu-m-uyla karşılaştım sonra. Bu uzun soluklu anlatıya en hassas anıyla başlamak istedim.”

Bilgi, ağaç tanıklığının farkını şöyle anlatıyor: “İnsanın tanıklığı hukuki bir kavramdır, doğanın tanıklığıysa sanatsal. Hukuk yargılamazsa sanat yargılar. ” Oyunun yazarı Serkan Bilgi, arşiv araştırmalarında ilginç sonuçlara ulaşmış; Sabahattin Ali ile Nâzım Hikmet aslında akrabaymış, bu soyağacında Oktay Rıfat da bulunuyormuş.

Oyun, konusu itibariyle duygulu ama bir yandan da eğlenceli. Bu durumun bilinçli olarak tercih edildiğini, oyunun bir anma değil, sadece hafızayı canlı tutma çabası olduğunu söylüyorlar. Ekibin derdi Sabahattin Ali’yi hiç tanımamış bu nesle olayları anlatmak. Bunu da duygu sömürüsüyle değil, neşeli ama gerçekçi bir yaklaşımla yapıyorlar.

Toplumsal belleği canlı tutmak amacıyla kurulan Toplumsal Bellek Projesi, Ağaç İrfan serisine devam edecek. ‘Ağaç İrfan-Istıranca Ormanları’ndan sonra Nâzım’ın yurttan kopuşunu, Sivas’ı, Turgut Uyar’ın yenilgi günlüğünü ve Oğuz Aral’ı anlatmayı hedefliyorlar ve diyorlar ki: “Tiyatro için bir şakadır Ağaç İrfan. İnsanı insana ağaçça anlatacak.”

Oyun tarihleri

10-24 Mart, 7-21 Nisan

Kenter Tiyatrosu

Yazan: Nihan Bora – Radikal (29 Şubat 2012)

Dünyanın en güzel kitapçıları

Kitap sevenler kitapçıları da sever. Bu durumun nedeni sorulmaz, aksi düşünülemez gibidir. İçinde kaybolduğumuz, zamanın daha yavaş aktığı bu mekanların dünyada farklı örnekleri nasıldır diyenler için işte fotoğraflar! 

Elçin Polat (28.02.2012) | Kaynak: flavorwire.com

Yaşasın video öykü! (3-uygulama)

Video-öykünün üçüncü uygulamasına yirmi yedi kişiden otuz öykü geldi. Bu öykülerden on ikisini yayımlıyoruz.

Melike Uzun

 
 
 
 
AYNA
AYŞE BAŞCI
“Artık aynaya bakma sevgilim,” demişti bana ölüm döşeğindeyken. “Ayna başkaları olsun. Onlara her baktığında bizi gör. Herkeste bizden bir parça bulacaksın zaten. Karşı komşu seni ne çok sevdiğimi söyleyecek; çapraz binadaki yalnız kadına bakıp kendi korkularını anlayacaksın; sokağın ucundaki çatı dairede bir bebek doğacak yakında… Ölümsüz olacağız.” Ölümünden üç gün sonra eve getirdiler son armağanını. Paketi açtım, kutunun içindekini çıkardım, talimatlara uyarak dikkatle kurdum. Ve öylece bıraktım… Günlerce evden çıkmadım. Günlerce aynaya bakmadım. Bir gece kendimi merak ettim. Tek gözümü dikkatle yaklaştırdım merceğe. Oradaydım. Oradaydık. Bizi gördüm. Tam da o gece, diğer bütün aynaları kırdım.
 
 
DİLEK
GÜLÇİN MANGA
Akşam, uzaktan izledim seni.
Boş bir eve girmek nedir, bilirim. Çantanda anahtarı arayıp bulmak,  elin kolun dolu kilidi açmaya çalışmak. Sonra, kapıyı itip karanlığa adım atmak. İlk adımı diyorum; hani ayağını usulca boşluğa bıraktığın. 
Işığı açınca el yordamı, eşyaların hepsi esas duruştadır. Yabancıdırlar, ne ağlarlar seninle, ne de gülerler. Oysa, kim bilir neler konuşmuşlardır bütün gün arkandan. Evin her yerini örtmüştür sessizlik, tıpkı koltukları örten kılıflar gibi.
Derken,  dökülen bir şişe sütle kopar en ince tellerin.  Ve bir kez daha iliklerine kadar hissedersin, unuttuğunu sandığın o…  
Dün akşam,  gözlerim kapalı, bir dilek tuttum. 
Kendim değil, senin için. 
Açtığımda, artık yalnız değildin.   
 
 
HAYALETLER
EMRE JR ÖZTOPRAK
Kendinden başka kimseyi göremeyecek kadar çaresizdi. Tam da bu yüzden, derin bir nefesçe şizofren olmayı seçti Cameron. Belki olmak zorundaydı, belki de aklını kaçırması için yaşlı zihnine bir oyun oynuyordu yaşlı Tanrı. 
Her neyse karanlık… Karanlıktan gelmişti. Kendini, kendisine şefkat gösteren bir erkek olarak bile çizdi Cameron. Görüyordu, bir zamanlar en sevdiği teni. Tam da bu yüzden titriyordu saçları, süt dökmüş kediydi gözleri.                                                                                                   
Auster, eğilip kulağına fısıldayarak sordu: “İzleyen kim? İzlenen kim?"
“Hayaletler, yalnızca hayal etler” deyiverdi içinden.   
 
 
KASA KARDESLIGI
DENİZ DOĞAN
Merhaba ben  3 nokta. Ne olduğumu anlayacaksınız öykünün sonunda. 
Yalnız kadının ayak parmakları değilim ben, buzdolabının soğuk kapağı hiç değilim. Yine bu kadının pişmanlıkları, vicdan azabı ya da düşkırıklıkları değilim. Az önce çekip giden adam değilim, ya da onun evde kalmış tek donu. 
Dürbün mü sandınız beni? Peh! İnsanların hayatlarını göstere göstere izleyecek kadar saftorik değilim. O hayatlara sessizce dahil olurum sadece.
Evlere girer çıkar, yine oralarda yitip giderim. Bu ikisinin pörsümüş aşkı da değilim ama.
Banyodaki ıslak zemin? Hayır. Kapı eşiği, tahta masa, titrek ışık? NO!NO!NO!
Her zaman böyle şımarık da değilim. Hatta bu ikisinin beni ağlatmışlığı da var; ayrıldıkları gün. İki insan tek kelime etmeden ayrılır mı kardeşim? Bu ikisi öyle ayrıldılar işte. Bir kabahat işlemişler zannımca. Zannımca diyorum çünkü  sadece bir gündür bu evdeyim.  Evet… Tamam! Günlük sütüm ben, günlük süt! Ama siz yine de anlattıklarıma önem verin.
Bunlar bir kabahatin ortakları, iki sessiz tanığı, birbirlerinin ılık nefesinde yitip gitmişler gecelerce.  Ah sizi gidiler kıkırdamayın. Saygı biraz, SESSİZLİK! Sizleri de biliriz biz, aynı kasadan süt kardeşlerim ve ben yani. Bir günlük süt ne bilir ki demeyin. O misafirperver mide barsak sistemlerinizde hazmedilip böbreklerinizde işlendikten sonra klozete bıraktığınız  sıcacık sarı sular halinde  kanalizasyonda coşkuyla birleşiriz biz; bin ev bin hikaye. O yüzden siz benim söylediklerimi yine de kulak ardı etmeyin.
Adam kadına şöyle dedi bence ‘belki bir gün başka bir yerde’. Kadın da adama şöyle dedi ( yine bence)   “bir daha asla!” 
Şu yas başlangıcındaki üzgünehanım beni devirip dökmeseydi size daha çok bilgi verebilirdim. İçtiği iki yudumum ben sadece, e hafızam da ona göre. Zaten kafam da biraz dumanlı. Zira iki yudum ben ve 8 adet  hastalık sarısı tablet beraber indik kadının midesine. Neyse ki tuvalete çıktı  da ben kurtuldum. Kadının akibetini bilemem.
 Demem o ki yasak yasaktır ve ‘ahlak orta sınıfın değer yargısıdır’. ‘Bir ineğin yaşlı memesinden çıkmış yağlı süt sen de!’ demeyin. Ben bildiğimi söyleyeyim de… Kanalizasyonda şöyle bir laf duydum, duyduğum tüm laflara yeğledim: ‘Yiyemeyeceğin bokun başına oturma.’ Kulağınıza küpe, bana müsaade. İyi geceler yedi cüceler. Belki bir gün bir tarla sular, oradan ota geçerim, bir inek beni yer ve bu sefer de sizin evinize girerim. Aynı hatayı yapmışsanız da size bilgece gülerim.
Tatlı küçük beyinlerinizi yordum mu hızlı hızlı konuşup ? Hadi bir bardak ılık süt içip gözlerinizi dinlendirin. Bu gece de bendensiniz. 
 
 
YORGUN ÇIĞLIK
CANSU OBİZ
— Yalnızım.
— Hiç sorun değil.
— Ama sonsuza kadar sürecek.
Sonu var mı bilmiyorum fakat sonsuz, benim var olduğum ve olmadığım zamanların bütünü. Geçmiş, omzumda bir el. Onsuz, başım ellerimin arasında. Ama geçmiş varken, kederli de olsa bir elim var aşka dokunacak. Ne dökmek ne kırmak… Nefes alan bir ceset olmamak içindir kendimize tekrar bakmak. Yalnızlık ise hiç dokunulmamış sağ omzumda kalıp, kan ağlayacak ağır aksak.
 
 
ARAF
MİNE EGBATAN
Ve yaşamla ölümün sesleri birbirine karıştı garip bir uyumla, yalnızca Araf’ta kalmış insanların duyabileceği yeni sesler doğurdu diye bitiyor kitap. Yüreğimdeki ağırlığı daha da çoğaltıyor. Nefes alamıyorum sanki. Akreple yelkovan yine buluşmuş bana nispet yaparcasına. Yine gece. Zihnim aynı diyaloğu tekrar edecek. Teşekkür etme demiştim oysa, nasılsa önemini yitirecek her şey. Olsun dedi. Ve zamanla önemini yitirdi her şey. O andan sonra mı sattım bedenimi yalnızlığa? Yoksa hep kölesi miydim? Yanıtım yok. Ama kelimelerin sesi soluğu o zaman kesildi, ondan eminim. Dilsiz kaldık. Yeni sesler doğuramadık biz. Yalnızlığın sessizliği baskın çıktı hep bu evde, yuttu önüne katıp beni. Yaşamın ve aşkın sesleri başka evlerde can buldu. Bense yalnızca izledim o evleri. Başkalarına ait sesleri dinledim, bilmediğim bir dili dinler gibi. Bir kitabı sonlandırır gibi perdemi çekerken geceleri, beni fark etmelerini bekledim. Aramızda milyarlarca ışık yılı uzaklık vardı o yaşamlarla. Ben Araf’ta bile değildim. Ben ölümün ta kendisiydim, yalnızlığın kollarında uykuya daldım sonra, iki ten birbirine değerken.
 
 
ÜÇÜNCÜGÖZ
MELİKE ŞENYÜKSEL
Daracık basamaklardan yukarı doğru çıkarken yüreğinin de daraldığını düşündü kadın. O küçük basamaklar; sanki yer altından gökyüzüne dek uzanıyormuşcasına çok göründü gözüne. Çatı katındaki küçük odaya ulaştığında soluk soluğa kalmıştı. Yukarıya, çok ağır ve kararsız adımlarla çıkmasına rağmen kalbi şu ana dek hiç hissetmediği bir hızda çarpıyordu. Biraz sakinleşmeyi denedi. Birkaç derin soluk… Bacakları hafifçe titremeye devam ediyordu. Elleriyle sıvazladı bacaklarını. Birkaç derin soluk yine… Pencere önüne kurulu dürbüne yöneldi sonra. Görmekten korktuğu şeyleri içinde saklayan kara bir kutuya benzetti onu, kendini de Pandora’ya… 
Dürbüne dayadı bir gözünü, aynı anda diğerini kapattı. 
Dürbünden ayırdı gözlerini, ikisini birden kapattı.
 
 
GECE
GAYE DİNÇEL
Gece… İçime bakamadığım için onu izliyorum. Başka bir kadını… O da yorgun, hüzünlü…
Dökülüveriyor beyaz düşleri, tıpkı benimkiler gibi. İçime bakıyorum, arıyorum onları… Sadece tortusu kalmış düşlerin. Umut var mı? Umut verecek biri? Öylece kalıyorum, içim soğuk. 
Açınca gözlerimi, yeniden karşı pencereye, görüyorum. Omzunda bir el, yanağını okşuyor bir adam. Hüzünlü bir gülüş beliriyor dudaklarımda. Akıtamazken gözlerimden düşleri, umuda kapılmalı mıyım?
 
 
DÜN TEKRAR  BUGÜN OLURKEN  
EDA DERECİ
 
Çok yıllar geçmişti üzerinden. Ayaklarını sürerek yürüyecek, konuşmaya üşenecek, kulaklarını iki eli ile kapatıp ola ki birileri anlatmak isterse, bir şeyler duymak istemeyecek kadar yorgun. Bütün bu yorgunluğa rağmen çok da özlemişti bir yandan. O ana bir daha dönüp bakmak isteyecek kadar…
Tavan arasına çıktı. Dizlerinde ve omuzlarında her basamakta biraz daha biriken yüke aldırmadan kendini zorlayarak çıktı merdivenleri. Arada bir soluk alıp vermekte zorlanarak, sıvası dökülmüş duvarlara tutunarak. Aklından geçen film şeritleri an gelip ayaklarına dolansa da. Aldırmadan üstlerine basarak, elinin tersiyle iterek attı adımlarını.
Yukarıdaydı. 
Belki en son oraya ne zaman çıktığını hatırlamayacak kadar çok zaman geçmişti üstünden. Yürüdükçe yerden kalkan tozu hissediyordu belli belirsiz. İlerledi… Üzeri çoktandır örtülü duran teleskoba yaklaştı. İşte şimdi karşısında eski hayatından bir kesit. Şimdikinden bir farkı yok görüntüde. O gün, onu kaybettikleri gün. İşte tam karşısında. Üç yıllık mücadelenin sonucunda o saçma sapan hastalıktan galip gelinebileceğini düşünen, sevdiği insana kötü olan hiçbir şeyi yakıştıramayan bir kız çocuğuydu karşısındaki. Sevgili annesinin evine geri döndüğünde aklına ilk gelen annesinin kıymetli kedisine süt verme fikri olmuştu. İlk yapması gereken gerçekten buymuş gibi. Dolabı açtığı o an, titreyen ellerine aldırmadan her şeyin üstüne gitmesi. Israrla bunu yapması gerektiğine inanması ve her şeyi eline yüzüne bulaştırması bir anda.
Süt şişesini devirdiği o an; ağlamak için en ufak bir bahane yaratma çabasında olduğu o anı gerçekten hatırlayıp içinin lime lime olması. Tam da hıçkırıklarıyla atmaya çalışırken içindekileri, çaresizken, tek başına kalan o kedi gibi… Kardeşi çıkageldi. Elini omzuna koydu. Geçmiş, şu an ve gelecek hayatında ihtiyaç duyduğu tek şey bu sıcak avuç içi olacakmışçasına hissettiğine sevindi. İyi ki vardı. Bencilce…
Tam da o elin dokunuşuna ihtiyaç duyduğu anda.
 
 
KARŞI PENCERE              
FÜSUN ÇETİNEL
Bir teleskobum olsa, karşı pencereyi  gözlesem.
Gençliğim giriverse aniden içeri, şaşırsam. Elektrik düğmesine uzansa elleri.  Hafiften aydınlansa oda. Dolaptan süt şişesini alsa paltosunu çıkarmadan. Biraz dalgın otursa sandalyeye,  şişeye çarpsa kolu, süt masaya yayılsa yavaştan. Üzülüverse,  ağlamaya başlasa, omuzları titrese hıçkırırken. Karşı penceredeki  gençliğime kahrolsam. 
Bir adam  girse içeri, yakışıklı bir adam.  Usulca dokunsa gençliğime.  Saçlarını okşasa, elini omzuna koysa sıcak ve samimi.  Gözleri gözlerinde kalsa. Eli boynunda dolansa biraz. Karşı penceredeki gençliğime sevinsem. 
Bir melodi eşlik etse ikisine.
Bir teleskobum  olsa, bu gece karşı pencerede  aşkı  izlesem.
 
 
BAZEN    
SELGİN BİBER
Bazen her şey olup bittikten sonra insan kendinde o cesareti bulabiliyor. Olayların içindeyken bir adım geriye atıp kendine dışarıdan bakabilmek öyle imkansız ki. Şimdi gecenin sessizliğinde artık çok uzaklardayım. Geçmişin benim için sayfaları çevrilip kapatılmış, ortadan çoktan kaldırılmış bir defter olmasını ne çok isterdim…Öyle ki bir adım geri atmak değil, bir dürbün gerekli bana kendi eski halimi görmek için.
O akşamı düşünüyorum… Hayatımın değiştiği akşamı. Bitti, yolun sonu burası demiştim. Bitmişti yol bitmesine de ne yazık ki hala yaşıyordum. Adeta cansız bir bedeni eve sürüklemiştim. Boğazım kupkuruydu. Onca bağırmaktan sonra dilim damağım birbirine yapışmıştı. Belki de tek istediğim uyumak ve bir daha uyanmamaktı. Tüm bedenimi sarsan hıçkırıkla sarsılırken bir el… Bir el tüm şefkatiyle dokunsaydı omzuma acaba değişir miydi o gece yaşadıklarım.
Omzum hala öksüz. Sarsakça devrilmiş bir şişeden akan sütün damlalarıyla lekelenmiş ruhum o gecenin üstüne kurulmaya çalışılmış derme çatma iskeleti taşıyamayacak kadar huzursuz. Üzerinden çok zaman geçti ama hala bir gün darmadağın olacakmışım ve her bir parçam boşlukta sonsuzluğa doğru saçılacakmış gibi hissediyorum. 
Bana hiç dokunmamış o elin hiç tanımadığım sahibini her gün biraz daha artan bir umutsuzlukla özlüyorum.
 
 
KONTROL Z                                                                                                                                                      
DİDEM ESEN
Kendimce bir yıldızdım ben ve gökyüzünde kendimi aradım bu gece. Yoktum. Yoksa hiç mi olmamıştım? Kim bilir, belki de sadece düşlemişimdir o parlak yıldızı ya da görememişimdir yıldızların da kaydığını. Varsın olsun. Bilgisayarımın ekran koruyucusuna koca bir samanyolu yerleştirebilirim nasıl olsa. 
Kadehimi elime alıp, müziği açtım. Leonard Cohen’in “Anthem” şarkısı bana fısıldar gibiydi. “Her şeyde bir çatlak var. Işık böyle içeriye sızar.” Oysa bu geceye kadar, çatlakları doldurmak ve mükemmel görünmekten başka seçeneğim olduğunun dahi farkında değildim ki. Bir şeyler var dilimin ucunda, becerebilsem anlatacağım ama kendimden saklanabilir miyim bilmiyorum?
Kendime en yakın bakışım, bu gece gökyüzüne daldığım andı. Bir kadın düştü yanaklarımdan tam da ikinci kadehimin içine. Yaralı, üzgün ve  pişmandı. Süt dökmüş kedi gibi sinmiş, beyazın içinde korkmuştu. Çıkarıp aldım boğulmasın diye. Zafer edasıyla yürüdüğü yaşam savaşının yenik kahramanıydı. Güçlü görünmekten, dik durmaktan, gitme diyememekten, içindeki coşkuyu yaşayamamaktan yorgundu. Dinledim öyküsünü ve “Kontrol Z” tuşu aradım. Sorun şu ki “Kontrol Z” tuşu yoktu hayatta. Ağladım onun için, ağladım halime. 
Kapının açıldığını duydum. Yaklaşan ayak sesleriyle beraber, “Başlat” komutu almışım gibi yeniden güçlü kadın olmak istedim. Göz yaşlarımı silmek istedim, kadehime baktım, vazgeçtim. Savaşımı tam teslimiyetle bitirdim.
 
edebiyathaber.net (28 Şubat 2012)
 

 

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z