Masthead header

karbonSaci Lloyd’un yazdığı “Karbon Günlükleri 2015” ve “Karbon Günlükleri 2017”, Nazan Özcan’ın çevirisiyle Tudem Yayınları’nca gençler için yayımlandı.

Yıl 2015. Dünya adım adım büyük bir felakete sürükleniyor. Küresel ısınmanın sonucu olarak İngiltere sera gazı emisyonlarını azaltmak için halkını karbondioksit kısıtlamasıyla tanıştıran ilk ülke olarak tarihe geçiyor. Hükümetin aldığı karara göre bundan böyle karbon kullanımları %60 oranında kısıtlanarak her bireyin en fazla 200 puanlık karbon harcamasına izin verilecek. İnsanlar bu kısıtlamayı ilk başlarda pek ciddiye almasalar da karşılarına çıkan tehdidi fark etmeleri uzun sürmüyor. Çünkü alışık oldukları yaşam standartlarını devam ettirmeleri artık imkânsız gibi görünüyor…

Büyüme sancıları ile meşgul olan on altı yaşındaki Laura’nın karbon kartı eline yeni geçti. Bir yıllık karbon limiti, kullandıkça en sondaki kırmızı dörtgene doğru yavaş yavaş iniyor. Laura, kartı o noktaya ulaştıktan sonra tamamen yalnız kalabilir, hatta kendini karanlıkta bile bulabilir… Öte yandan, anne babası ve ablası tamamen kontrolden çıkmış durumdayken, Laura ne yapıp edip sınırlamaların ilk yılını günlüğüne dökmeyi başarıyor. Başta İngiltere olmak üzere tüm dünyayı etkisi altına alan çevre krizi günlük hayatı altüst ederken onu hayata bağlayan en önemli şeyler müzik ve aşk oluyor…

İngiliz yazar Saci Lloyd’un, Dünya’daki ekolojik sisteminin bozulmasına tepki çekmek ve kapitalist düzeni eleştirmek amacıyla kaleme aldığı Karbon Günlükleri dizisi, olağanüstü bir distopyanın ateşini fişekliyor…

edebiyathaber.net (9 Ocak 2015)

chebdoTürkiye Yayıncılar Birliği, Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırıya ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada şöyle dendi:

“Türkiye Yayıncılar Birliği olarak Charlie Hebdo’ya düzenlenen terörist saldırıyı büyük bir üzüntüyle karşılıyor ve şiddetle kınıyoruz.
Düşüncelerini yazıları ve çizgileriyle paylaşmayı seçen insanlara karşı silahla düzenlenen bu kalleş saldırı yalnız Fransız halkını değil, sağ duyulu tüm insanları derinden üzmüştür.
Din üzerinden kamplaşmanın körüklendiği ve her geçen gün taraftarlarının tüm dünyada  çoğaldığı günümüzde, Charlie Hebdo saldırısı muhakkak ki sadece bu mizah dergisi özelinde ele alınamayacak kadar derin ve önemlidir.
Yaşanan bu terörist saldırıdan hemen sonra ülkemizde sosyal medya üzerinden mizah dergilerimizi ve yazar ve çizerlerini hedef göstererek yapılan tehditlerin üzerine devletin ilgili mercileri tarafından hassasiyet ve kararlılıkla gidilmelidir. Bu tehditler açıkça göstermektedir ki din üzerinden kamplaşma ülkemizde de körüklenmek istenmektedir. Bu tehditleri yapanların kastı toplumsal huzur ve barışımızadır. Huzur ve barışı korumak ise başta devletimiz olmak üzere hepimizin görevidir.
Hiçbir düşünce terörizm ve şiddet eliyle dayatılamaz ve değiştirilemez. Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki sınır ve engeller kaldırılmadan, bu özgürlük güvence altına alınmadan dünya daha özgür ve yaşanılır bir yer haline gelmeyecektir.
Başta Charlie Hebdo çalışanlarının aileleri, Fransız halkı olmak üzere tüm yayın dünyasına derin üzüntülerimizi ve başsağlığı dileklerimizi sunarız.”

edebiyathaber.net (9 Ocak 2015)

Tabiat ahlakı kovuyor. Nerde bir ahlak türemişse, orda tabiatla ahlak çatışma halinde. Sanatı doğuran mutlaka bu çatışmadır demiyoruz. Ama sanatı besleyen bu çatışmadır diyoruz. Tabiat sanatla kurulu düzene baş kaldırıyor. İtiyor onu. Hafife alıyor. Bozuyor. 

Ağuluyor. Sanatlar içinde bu özelliği en çak taşıyan da şiir sanatıdır. O kadar ki bu konuda birçok sanatların genel meselelerini şiir üstünde tartışmak yersiz olmaz. Çünkü Novalis’in bir sözünü uygulayarak diyelim; her sanat şiire dayanır, hatta şiir bile…

“Şiir alışkanlıklara karşı bir yaylım ateştir.” Bu yaylım ateş şiirin konusunda olduğu kadar diyalektiğindedir. Hatta daha çok diyalektiğindedir. Ama ahlaka karşı koyuş şiirin amacı değil. Belki fonksiyonu. Bu iki kavramı birbirine karıştırmamak gerekir. Şiirin çıkış noktasında yapıcılık da yakıcılık da yoktur. Bir noktadan sonra ise sadece yıkıcılık niteliği kendini gösteriyor.

Kurulu düzene aykırılık estetik içinde daha çok güzel çirkin, iyi-kötü kavgası şeklinde kendini sunmuştur. Güzeli yakaladıkları yerde kendilerini gerçeğin yükseltilerinde sanan düşünürler artık pek yok. Onlar neredeyse güzeli gerçeğe, gerçeği güzele indirgiyorlardı. Hatta kimileri eşyanın özüne ilk basmağın güzel olduğunu ileri sürecek kadar aşırıydılar. Ama böyleleri pek yok şimdilerde. Baudelaire’i düşünelim, Baudelaire 1867 yılında öldüğü zaman estetikte yeni bir çağ başlamıştır. Baudelaire eskiyi kapamış, yeniyi açmıştır. Daha doğrusu şiir Baudelaire’in serüveninde kendi ipuçlarını bulmuştur. Bazı ip uçları. Onun ölümünden bir yıl sonra Lautréamont’un Chansons de Maldoror’u yayınlandı.

O günden bugüne şairler bin yıllık güzelin yerine çirkini oturttular. Mısralarda iyi kötüye yenildi. Tanrının tası tarağı toplayıp göklere çekilmesi, insandaki şeytanın zaferden zafere koşması bu tarihten sonra ortaya çıkan gerçeklerdendir. İnsandaki öz, şiirle, evren içinde kendini deniyor. Kendi kurduğu tanrıların kendine aykırı sonuçlarını yeriyor. Çünkü Tanrı bir sonradan biçimdir. İnsansa önceden bir öz.

Bugün şiirin bir ucu toplumsal planda insan haklarını kolluyor. Bu şiirin çekirdeğinde ahlaki bir kaygı bulunduğundan değil, belki kurulu düzene aykırılık niteliği ağır bastığından oluyor. Çünkü insan haklarındaki ilkeler daha yürürlükte değil. Çünkü o ilkeler kurulu düzenle daha çatışma halinde. Ama onların birgün toplumlarda geniş olarak uygulandığını, kurulu düzen içinde kaynaşarak ayrılmaz birer parça olduğunu düşünelim, o zaman şiir kollamayacak artık onları. Karşı çıkacak belki onlara.

İşte bu noktada gerçekçiler gerçekçisi Jhering’in hukuki mesajı ile akılcılar akılcısı Kant’ın felsefi mesajı birleşiyor galiba. Jhering hukukun oluşmasını toplumda hâkim bir grubun isteklerine uygun olarak tespit eder. Kant ise en geniş anlamda ahlakı tabiatın mutlaka kovacağını söyler. Biri toplumsal hayat bakımından, öbürü felsefi davranış açısından yapılmış bu iki tespit iki gerçeği aydınlığa çıkarıyor. Biri şu: Hiçbir zaman bir toplumdaki ahlak ve hukuk düzeninin, kişioğlunun tabiatına tam uygun olduğu görülemez. Öteki de şu: Kişioğlunun tabiatına iyice bitişik bir yönü olan şiir o ahlakla, o hukukla sürekli çatışma durumundadır. Geniş anlamda ahlak hukuku da içine aldığından sadece ahlak diyelim, ahlak tabiata nice aykırı olursa lafını ettiğimiz çatışma onca sert olacaktır.

Baudelaire bir şeye zıttı. Rimbaud ise hiçbir şeyle bağlantılı değildir. Sürrealistler çıkışlarını Rimbaud’yu kök alan bir “révolution” kavramına şartlamışlardı. Dünyanın değiştirilmesi planında Karl Marx’ı, hayatın değiştirilmesi planında Arthur Rimbaud’yu izliyorlardı.

Bugün şiir çağdaş şairlerde yeni alanlar, yeni açılar yaratırken, belirli bir yönde gelişiyor: Baş kaldırma yönünde… günümüz insanının, uygarlığın bugünkü sıkışık biçimlerinde, çıkmaz sokaklarında, labirentlerinde ilerlerken gösterdiği davranışlara uygun düşüyor bu. Bu biçimler, bu sokaklar, bu labirentler uygarlığın kendisiyse, şiir barbarlığın ta kendisi oluyor. Onun için ahlakı kovuyor.

Şiir bütün çağlarda onun için var.

Cemal Süreya

Mayıs, 1961- Papirüs’ten Başyazılar

  • Erte Oyar - 11/09/2012 - 14:44

    Çok güzel bir yazı bence, doğru yorumlayabildimse. Geleneksel ahlak, artık çekip gitmeli, daha fazla zarar vermemelidir. Bence soru şu olmalıdır: İnsan nedir, nasıl yaşamalıdır. Tabii doğa diye büyük bir yaratı var. İçinde de kendini arayan insan! Bilimler ne güne duruyor. Çözüm orda. Şu dar kafalı, gerçekleri bilmeyen ve göremeyen ahlakçılarda değil. Birileri oturup ciddi ciddi düşünse iyi olucak. Bence yeterince aydınımız var. Artık şu dar kafalı ve bencil kişilerin cenderesinden kurtulmalıyız. Kendini tanımak, tanıyabilmek ne kadar önemli!cevaplakapat

IMG_2626Boğaziçi Üniversitesi’nin uluslararası misafir programı “Boğaziçi Chronicles”ın 2015 yılındaki ilk konuğu ünlü yazar ve okuyucu Alberto Manguel oldu.

Manguel, “Borges, Kütüphaneler ve Okumanın Keyfi” başlıklı söyleşide moderatör Meltem Gürle ve katılımcıların sorularını içtenlikle yanıtlarken, Ünlü yazar Jorge Luis Borges’le geçirdiği yıllar, kitap dünyası, okuyucu olmanın gücü ve sansür üzerine çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Manguel, tarih boyunca gücü ele geçiren herkesin sansüre yeltendiğini ancak ayakta kalan ve kazananın hep sözcükler olduğunu belirtti. Kütüphanelerin de bir çeşit sansür aracı olduğunu vurgulayan Manguel, dünyada herkes için yazılmış bir ya da birden fazla paragraf olduğuna inandığını söyledi.

“Alice Harikalar Diyarı”ndan yaptığı bir alıntı ile dünyayı çılgın yetişkinlerin sahnesi olarak tanımlayan Alberto Manguel tarih boyunca gücü ele geçiren herkesin sansüre yeltendiğini ancak hiçbirinin başarılı olamadığını söyledi. Güçlü insanların çok fazla sorgulanmaktan hoşlanmadıklarını ve bu sebeple yakarak, yok ederek, korkutarak ya da susturarak sansür uygulamaya çalıştıklarını ifade eden Manguel, “Ancak bu çaba eninde sonunda yazarların ellerinde bulundurdukları gücü hissetmelerini sağlar. Tarih boyunca sözcükler ve metinler sansüre rağmen yaşamayı hep başarmıştır” diye konuştu.

Kütüphaneler de bir çeşit sansür mekanizmasıdır

Her kütüphanenin kendi içerisinde bir düzene sahip olduğunu belirten Alberto Manguel, yapılan sistematik kataloglamanın bir çeşit sansür olduğunu belirtti. Kütüphanelerin kütüphanecilerin tercihleri doğrultusunda oluştuğunu ifade eden Manguel “Her kütüphane kendisini düzenleyenin tercihlerinin gölgesini üzerine taşır. Çünkü kataloglama işi yorumla yapılır. Bu bir gerekliliktir ancak bir şekilde sizi yönlendirir ve tüm bilgilere aynı seviyede ulaşmanızı engeller. Bu da bir nevi sansürdür” dedi.

Hayatta herkes için yazılmış bir paragraf vardır

Dünya üzerinde herkes için yazılmış bir paragraf olduğuna inandığını belirten Alberto Manguel şunları söyledi; “Sizi hiç tanımayan herhangi bir yazarın bir kitabının bir sayfasında, bir paragraf mutlaka sizi anlatıyordur. O birkaç satırla karşılaşınca “işte benim hikâyem” dersiniz. Bazı şanslı insanlar bu paragrafı bulur, okur ve hafızalarına kazırlar. Benim kütüphanem kitaplarla dolu ve her yerde, her koşulda okumaya devam etmeme rağmen pek çok kitabı okumaya ömrümün yetmeyeceğini biliyorum. Ancak şunu da belirtmeliyim ki ben bana yazılan birden fazla paragrafa ulaşıp, okumayı başaran şanslı insanlardan biriyim.”

İlk başta tek gayem görme engelli birine yardım etmekti

Hayatına yön veren Jorge Luis Borges ile genç yaşlarında bir kitapçıda çalışırken tanıştığını belirten Alberto Manguel, Arjantinli Ünlü Yazar ile olan hikâyesini şöyle sürdürdü; “Neredeyse hiç görmeyen Borges hikâyelerini o kitapçıda yazıyordu. Yazdıklarını, geri dönüp kontrol edebilmek için benden yardım isterdi. 1964-68 yılları arasında Borges’e kitap okumaları yaptım. İlk başta tek gayem görmeyen bir adama yardım etmekti. Ancak onun bir zanaatkâr gibi ürününü işleyişi ve okumaları yaparken bana devamlı sorduğu sorular, bana hayatın formülünü öğretti. İlk başta ben de yazmaya çalıştım. Ancak yazdıklarımın, okuyup beğendiğim yazarların yazdıkları kadar iyi olmadığını görünce yazmayı bıraktım. Hangi kitabın iyi olduğuna okurların karar verdiğini gördüm ve kitabın üzerinde yazardan çok okuyucunun etkisi olduğunu farketmem okuma tarihi üzerine yaptığım çalışmaların başlangıcı oldu. Sadece yazabildiğimi yazmak yerine, her okumak istediğimi okuyor ve yorumluyorum.”

20 Ocak’a kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde konaklayarak öğrenci ve akademisyenlerle buluşacak olan Manguel, okur-yazar ilişkisi, edebiyat tarihi, Türkiye’deki dil devrimi ve kültürel antropoloji üzerine atölye çalışmaları yapacak.

Öte yandan, İstanbul’un kültürel hayatının gelişimine katkı sağlamak amacıyla tasarlanan “Boğaziçi Chronicles” programı, 2015 yılında da önemli sanatçı, yazar ve düşünürleri İstanbul’da ağırlamaya devam edecek.

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

80 günde devri alem-kapakJules Verne’in klasik romanı Seksen Günde Devriâlem” Aylin Yengin’in çevirisiyle Kırmızı Kedi Yayınevi’nce yayımlandı.

Her kim ki benimle, 80 günde –1.920 saatte ya da 115.200 dakikada– ya da daha kısa bir sürede devriâlem yapabileceğim konusunda bahse girmek isterse, ben 20.000 sterlinimi ortaya koyuyorum.

Var mısınız?

Bilim-kurgunun öncülerinden ve en önemli yazarlarından Jules Verne, 19. yüzyıldaki endüstri devriminin sonucunda değişen dünyanın gidişatını hayal edip yazıyordu. Henüz yabancı diyarların fazla tanınmadığı, keyif için dolaşmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde, Verne gibi bir yazarın dehası, aynı zamanda turizmin sosyolojisini ortaya koymasıydı. Buhar çağında hizmete giren kıtalar aşan trenler ve okyanuslar aşan transatlantikler –dünyanın insanlar için ne kadar küçüldüğünü kanıtlarken– yazarın kullandığı ulaşım araçlarından bazılarıydı.

Jules Verne, prensiplerinden ödün vermeyen ve çok büyük bir iddiayı gerçekleştirmeye kalkışan İngiliz centilmeni Phileas Fogg, heyecanı ve merakı sayesinde maceradan uzak duramayan Fransız hizmetkârı Passepartout, doğu kültürünün zarafetini simgeleyen Prenses Auda ve o dönemde dünyaya yayılmış Britanya İmparatorluğu’nun yetersizliğinin örneği Dedektif Fix karakterleriyle, gitgide küreselleşen ve modernleşen dünyanın nasıl olacağını göstermeye çalışıyordu.

Bugün bile turistleri çeken Süveyş Kanalı, Bombay, Kalküta, Hong Kong, Yokohama, San Francisco, New York gibi çağının yeni merkezlerinde okurları yaklaşık yüz kırk yıl önce dolaştıran Jules Verne, hayal gücünü kullanarak bizlere belgesel niteliğinde bir gezi macerası klasiği armağan etmiştir.

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

adana-kitap-2016Çukurova Kitap Fuarı, 9-17 Ocak 2016 tarihleri arasında TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenleniyor.  

Fuar, 250 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleştirilecek. Fuarda panel, söyleşi ve çocuk etkinlikleri gibi 75 kültür etkinliği düzenlenecek.

Çukurova 9. Kitap Fuarı, aralarında Gülse Birsel, Üstün Dökmen, Mustafa Armağan, Canan Tan, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Ercan Kesal, Ayşe Kulin, Enver Aysever, Yekta Kopan, Gülten Dayıoğlu, Mavisel Yener, Ece Temelkuran, Kahraman Tazeoğlu, Alya Öztanyel, Behiç Ak, Aret Vartanyan, Aytül Akal, Ömer Sevinçgül, Engin Alan, Senai Demirci, Fatih Yağcı, İpek Ongun, Hikmet Anıl Öztekin, Cemalnur Sargut, Sibel Eraslan, İsmail Saymaz, Yavuz Bahadıroğlu, Penguen dergisi çizerleri ve Ot dergisi yazarlarının da bulunduğu pek çok yazar, şair ve çizeri konuk ediyor.

TÜYAP, genç kuşak yazarları da Çukurova Kitap Fuarı’nda ağırlayacak. Karanlık Lise serisinin genç yazarı Alya Öztanyel 10 Ocak Pazar, 4N1K isimli kitabıyla büyük beğeni toplayan Büşra Yılmaz ise 17 Ocak Pazar günü düzenleyecekleri imza günlerinde okurlarıyla bir araya gelecekler. 13 Ocak Çarşamba günü “Genç Yazarlar Okuryazarlık Serüvenlerini Anlatıyor” isimli söyleşide Merve Akıncı ve Koray Yersüren, okurlarıyla söyleşerek kendi okuryazarlık deneyimlerini paylaşacaklar.

İmza günleri ve etkinlik programına www.cukurovakitapfuari.com sitesinden ve sosyal medya hesapları üzerinden ulaşılabilir: facebook/cukurovakitap, twitter/kitapfuari ve instagram/kitapfuari.

Girişin ücretsiz olduğu fuar, 9-16 Ocak 2016 tarihleri arasında 10.00-19.30, 17 Ocak Pazar günü ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

GeziAptKapak ON kGezi Apartmanı Filiz Elasu’nun ikinci romanı. İlk romanı Oyun‘da olduğu gibi bu romanda da yazar, toplumsal sorunların altını çizmeye devam ediyor. Yaşadığımız şehrin ve içinde yaşayan insanların modernleşme ile birlikte yaşadığı değişimi bir apartmanda somutlaştırarak anlatıyor.

Toplumsal hayatın temel taşlarından biri olan empati yeteneğimizi yitirdiğimiz zaman başkalarının acılarına duyarsızlaşıyoruz. Çevremizde olan biten bütün olumsuzluklar bize normalmiş gibi görünüyor. “Herkes alışıktı belki de…” (s. 35) Elasu romanında bu olayları yoğun bir biçimde anlatarak adeta gözümüze sokuyor. Derin uykumuzdan bizi uyandırmak için omuzlarımızdan tutup sarsıyor. Yaşadığımız ülkede, günlük hayatın içinde karşılaştığımız şiddeti gözler önüne sermekle kalmayıp anlattığı olaylarla bu şiddeti yaşatıyor. Gezi Apartmanı sakinleri ile yaşanan olayları dikkatli bir gözle okuduğumuz zaman empatinin olmadığı yerde ilişkilerde baş gösteren şiddet fiziksel şiddetin de önüne geçiyor. Romanın temel kahramanı Sacide bu sorunlar karşısında çileden çıkıyor.

Romanda mekan İstanbul’da bir semt. Mekan İstanbul olunca onun büyük sorunlarından biri olan betonlaşma da Elasu’nun kaleminden nasibini alıyor. İstanbul dünyanın güzel şehirlerinden biri. Hatta birçok kişiye göre dünyanın en güzel şehri. “Dünyanın neresinde var bu güzellik.”(S.213) Ama ne kadar sahip çıkabiliyoruz bu güzelliğe. Belki de güzel dedikçe körleşiyoruz ona yapılanlara karşı. Tarihi dokusu zengin olan şehrin bu dokusunu modern binalarla gölgede bırakıyoruz. “Tarihi binalar, her yerden fırlayan ve birer penisi andıran gökdelenler arasında kaybolmuştu.”(s.213) Gezi Apartmanı kapıcısı Yusuf’un söyledikleri gelinen durumu açık bir biçimde ifade ediyor: “Değil altın, ölümdü burası… İnsanı kefene değil betona sarar, betona gömerlerdi burada.”(S.235) Rant uğuruna her geçen gün biraz daha betonlaşan şehrin orada yaşayan insanlar üzerinde de olumsuz etkisi var elbette. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bu konu bugün de çeşitli direnişlerle engellenmeye çalışılıyor. Ama çabaların ne kadar başarılı olduğu tartışılır.

Toplumsal yaşantının içinde görmediğimiz, görüp de göz yumduğumuz o kadar çok olay yaşıyoruz ki bu duyarsızlık bizleri yazarın deyimi ile bir “zombi“ye dönüştürüyor. Yaşadığımız şehrin, semtin, apartmanın içinde adeta bir yabancı gibi dolaşıyor; günlük rutinleri yerine getiriyoruz. Roman günümüz toplumunun bu durumunu apartman metaforu ile anlatarak kaybettiğimiz değerlerin altını çiziyor.

Romanın temel kahramanı Sacide, eşi ve çocukları ile on yıl yaşadıkları Almanya’dan İstanbul’a taşınıyor. Bir süre sonra Gezi Apartmanı’ndaki bahçe katını satın alarak yerleşiyorlar. Sacide, bir taraftan evin işleri ile uğraşırken bir taraftan da çocuklarını büyütüyor. Ressam olmasına rağmen resim yapacak zaman bulamıyor. Kendisine ayıracakgezi-parki-siyahli-kadin-duvar-yazisi-71BC-767B-8209-300x2181-150x150hiç zamanı yok. Apartmandaki sorunlar başlayınca onca sorumluluğun üstüne bir de bunlar yükleniyor. Annelik, ev hanımlığı ve onun getirdiği sorumluluklar da Sacide aracılığı ile sorgulanmış oluyor.

Roman on üç bölümden oluşuyor; anlatım hareketli. Yazar güçlü dili ile günlük hayatın üzerinde durmadan geçtiğimiz, anormal olmasına rağmen zaman içinde normal kabul ettiğimiz ayrıntılarını bütün çıplaklığı ile dile getiriyor. Karakterler son derece canlı, her gün etrafımızda gördüğümüz gerçek insanlar. Diyaloglar insan ilişkilerinde empatinin ne kadar önemli olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Elasu romanında fantastik öğelere de yer vererek romanın gerilimini artırıyor.

Yazar ‘Gezi’ adını kullanarak geçtiğimiz günlerde yaşanan gezi olaylarına bir gönderme yapıyor. Bu olaylar da toplumun, ters giden durumlar karşısında ‘zombi‘ olmaktan kurtularak verdiği bir tepkiydi. Bu tepki birikmiş bir öfkenin patlamasına dönüştü. Toplumsal duyarlığın kamusal alan olan parkı kurtarmaya çalışması idi. Gezi Apartmanı romanı da bize farkındalığımızı artırmayı, çevremizde olan biten ile ilgili zombi gibi dolaşmamayı, toplumsal yaşamın getirdiği sorumlulukların farkında olmaya çağırıyor.

Toplumsal sorunlar her zaman var olacaklar. Yazar ise bu sorunları bize yansıtan bir ayna olarak, hayatın temposu içinde farkına varmadan geçtiğimiz olayları yansıtacak. Elasu bu romanıyla aynayı hem yüzümüze hem de sokağa tutuyor. Gerçekleri görmekten korkmayan herkesin okuması dileğiyle.

Filiz Elasu (1968) 

Marmara Üniversitesi İngilizce Ekonomi bölümünü bitirdikten sonra Brighton Üniversitesi’nde Felsefe Yüksek Lisansı yaptı. Londra Üniversitesi’ndeki lisansüstü mesleki eğitimin ardından İngiliz devlet okullarında öğretmen olarak çalıştı. 2006’dan beri radyo programcılığının yanı sıra çeşitli dergiler için makaleler yazdı, röportajlar yaptı, öyküleri edebiyat dergilerinde yayınlandı. İlk romanı Oyun (Destek Yayınları) 2012’de yayınlandı, İstanbul’da yaşıyor.

Yurdagül Sayıbaşedebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

canavarveoluMark Neocleous’un yazdığı “Canavar ve Ölü”, Ahmet Bekmen çevirisiyle h2o kitap etiketiyle yayımlandı.

Gazeteciler anlayamadıkları her şeyi “canavar” etiketi altında sunarlar: Seri katiller, pedofiller, despotik liderler ölümü davet eden canavarlardır.

Yönetenler için de kullanışlıdır canavar: Trafiğin sorumlusu bir türlü alt edilemeyen “Canavar”dır! Düşmanlar birer canavara dönüştürülür, uluslar şehitler üzerine yükseltilir. Açıktır ki canavarların ve ölülerin politik güçleri vardır.

Dinin ölüleri sahiplenmesinin, ölümü “ateizm açısından bir turnusol kâğıdına” döndürdüğü söylenegelmiştir. Bu kitap ölüleri politikanın turnusol kâğıdı haline getirdiğimizde ne olduğuna bakıyor.

Yazar, bu amaçla Burke şahsında muhafazakârlık ve de faşizminin ölüleri sahiplenme biçimlerini ele alıyor ve Marx’ın “ölüleri, ölülerin gömmesi için bırak“tığını, fakat Benjamin ve Adorno’nun şahsında Marksizmin onun bıraktığı yerden ölüleri “kefaret” ile sahiplendiğini öne çıkarıyor.

Ölülerini tanıyarak olduğu gibi canavarlarını da tanıyarak politik bir gelenek hakkında çok şey öğrenilebilir.

Burke’tan başlayarak, Gotik edebiyatın canavar imgesi, Dracula ve vampirin muhafazakâr ve faşist zihniyetin düşman imalatında nasıl kullanıldığını inceleyen Mark Neocleous; “işçi sınıfının kanını emen” sermaye metaforuyla Marx’ın, bambaşka bir amaç ve yöntemle, emeğin ikili niteliğini ve sermayenin emekten bağımsız ele alınamayacağını gösterdiğini vurguluyor.

Marx’ın kültürel okumasına meraklı Žižek’ten Derida’ya; “az faşist olmayan” Mircea Eliade’den tescilli faşist Martin Heidegger’a pek çok ünlünün görüşleri “canavarların kültürü” ile “ölülerin ekonomi politiği” temelinde yeriliyor.

Faşistlerin neden mezarları tahrip etmekten hoşlandığı” sorusunun yanıtı, kitabın sonunda beliriveriyor. Kim bilir, belki de “mezar taşlarını okumayı neden önemsememiz” gerektiğinin yanıtına da ulaşabilirsiniz.

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

HAYVAN ÇİFTLİĞİ02Bakırköy Belediye Tiyatroları, eskimeyen güçlü söylemiyle modern klasikler arasına giren George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” yapıtını Peter Hall’un adaptasyonuyla sahneye taşıyor. Emrah Eren’in yönettiği oyun genç ve kalabalık kadrosu olan bir müzikal.

Orwell’ın totaliter rejimleri eleştiren eseri, hayvanların yönetimi insanlardan devrim yoluyla aldıkları bir çiftlikte geçiyor. Hayvanlar, inançla kurmaya çabaladıkları bu yeni sistemin gün geçtikçe kurbanı haline geliyorlar. Çoğunluğu kucaklayan söylemler üreterek varlığını sürdüren hareket, başlangıcında Fransız İhtilali’nin de temel ilkeleri olan; özgürlükeşitlik ve kardeşlik fikrine yaslanıyor. Ancak; ‘İhtilal Satürn gibi ve kendi evlatlarını yemeye başlıyor.’

Kara komedi türündeki müzikal; Orwell’ın anı ve denemelerini de esas alarak madencilerin, lağımcıların ve hizmetçilerin dünyasına uzanan yeni bir Hayvan Çiftliği yorumu. Orwell’ın hayvanlarla kurduğu masalsı evren, geçmişin ve bugünün ezilen insanlarının gerçekliğiyle iç içe geçiyor.

Hayvan Çiftliği’nin yönetmeni Emrah Eren, oyunun dekor tasarımı Barış Dinçel’e, kostümleri Sadık Kızılağaç’a, koreografisi Cihan Yöntem’e, ışık tasarımı Yakup Çartık’a, dramaturjisi Ceren Ercan’a ait. Müzik direktörlüğünü Kıymet Berrak ve Çağlayan Çetin’in üstlendiği oyunda başlıca rolleri Levent Tülek, Alican Yücesoy, Esra Ruşan, Cihan İnan Bekar, Ali Aziz Çölok, Esra Pamukçu, Sercan Yener, Gözde Ayar üstleniyor.

Ocak 2015 oyun programı

11-18 Ocak saat: 15.30

23-24-30 Ocak saat: 20.30

Yunus Emre Kültür Merkezi / Müşfik Kenter Sahnesi

Gişe Telefon: 0 212 661 38 94 – 95

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

oykulerleatasozleriHabib Bektaş’ın kaleme aldığı özgün öykülerden oluşan Öykülerle Atasözleri ve Öykülerle Deyimler, Tudem Yayınları’nca yayımlandı.

Zengin içeriği ve göz alıcı çizimlerinin yanı sıra, kitapların sonlarında yer alan sözlükleri ve özel olarak tasarlanan sınıf etkinlikleri ile genç okurların dilimizin inceliklerini ve güzelliklerini keyif alarak öğrenmeleri için özenle hazırlanmış bir dizi. Kitaplar, içerdikleri renkli deyim ve atasözü seçkilerine ek olarak, deyişlere ve yerel söyleyişlere de değinerek dilimizi daha iyi tanımamızı sağlayacak kapsamlı birer kaynağa dönüşüyor.

Öykülerle Atasözleri: Söz Kulağa Yazı Uzağa, Homeros’tan Murat Orhon Arıburnu’na, mitolojiden sözlü kültürümüzün çeşitliliğine, bu kültürün beslendiği kaynaklara sırtını
yaslayan bir çalışma. Öykülerle Deyimler: Uzun Lafın Kısası ise dilimizin zenginliklerine kapı aralarken genç okurlar için akılda kalıcılığı kolaylaştırmayı ilkeoykulerledeyimleredinen yapıcı bir yapıt.

Birbirini tamamlayan bu iki kitap, öğrencilere, öykülerin sonlarında yer alan etkinlikler sayesinde atasözlerinin ve deyimlerin bağlam içinde nasıl kullanılması gerektiğine dair çeşitli ipuçları verirken, öğretmenlere de alternatif sınıf etkinlikleri önerisinde bulunarak öğrencileri ile keyifli ve kaliteli zaman geçirme fırsatı sunuyor.

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

hakanakdogan

Aylak Adam Yayınları ve Zeplin Kitap’ın Türkçe yayınlar editörlüğü görevine, 1 Ocak 2015 tarihinden itibaren yazar Hakan Akdoğan  getirildi.

Özgün, nitelikli ve dil açısından güçlü Türkçe kitaplar yayımlamayı amaçlayan her iki yayınevi, önümüzdeki dönemde edebiyat dünyasının önemli isimleriyle çalışmayı ve güçlü kalemler kazandırmayı hedefliyor.
Ankara’da 1971 yılında doğan Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dil Bilimi ile Anadolu Üniversitesi Medya ve İletişim bölümlerini bitirdi. Ardından, Uludağ Üniversitesi’nde sosyoloji ve felsefe alanlarında eğitimini sürdürdü. Dil ve edebiyat üzerine çok sayıda yazısı çeşitli dergilerde yayımlandı. Dilbilim uzmanı Akdoğan’ın, Yunus Nadi Roman Ödülü alan Nü Peride, Gölge Yaşatan, İlişmek, Struma-Karanlıkta Bir Ninni, Varlık ve Piçlik olmak üzere 5 romanı bulunuyor. Önümüzdeki dönemde, romanları kimi Avrupa ülkelerinin özgün dilinde yayımlanacak olan yazar, halen Dil Derneği Bursa Temsilciliği’ni de yürütüyor.

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

BMKM_CEMAL_S__REYA_9_OCAK_2016_300_EPOSTAUsta Şair Cemal Süreya ölüm yıldönümünde, 9 Ocak Cumartesi 20.00’de Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde anılacak.

Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği, her yıl olduğu gibi bu yıl da Cemal Süreya’nın ölüm yıldönümünde Kadıköy’de bir etkinlik düzenliyor. Gecenin açılışı Dernek Başkanı Seyyit Nezir’in konuşmasıyla başlayacak. Fügen Kıvılcımer, Hüseyin Alemdar, İnci Ponat, Melahat Babalık, Yelda Karataş, Engin Turgut ve Zuhal Tekkant gibi şair ve yazarların Süreya’yı anlattığı konuşmalarıyla renklenecek gecede türküleriyle Ufuk Karakoç yer alacak.

Cemal Süreya’nın Kadıköy’de yaşadığı evinin önündeki kaldırıma şiirleri yazılacak.

Kadıköy Belediyesi, ‘Yaşayan Sokaklar Projesi’   kapsamında Kadıköy’de yaşayan sanatçıların yaşadıkları sokakların bilinirliğini artırmak, sokaklara kendi hikayeleri ve yaşayanları ile kimlik kazandırmak amacıyla proje çalışması başlattı. Bu çalışmalardan biri, Caferağa Mahallesi, Cemal Süreya Sokak’ta yer alan Cemal Süreya’nın yaşamış olduğu evin önünde yer alan kaldırım taşlarından bir bölümü üzerine Süreya’ya ait 5 ayrı şiirden alıntılar yazılacak.

edebiyathaber.net (8 Ocak 2015)

cemal_sureyayi_da_sansurlediler_h11984Şiirin yarıştırılmasına öteden beri hep karşı oldum.

Bu benim şahsi düşüncem, katılırsınız ya da katılmazsınız.

Özellikle de paralı bir ödülü, şiirin ruhuna ve duygu dünyasına hiç yakıştıramıyorum. Bu yüzden de kapitalizmin lekeli araçlarıyla şiiri yan yana getirmenin kaçınılmaz bir çürümeye neden olacağını söyleyip duruyorum. Çünkü kapitalist kuşatmanın şiiri fazlasıyla inciteceğini düşünüyorum. Şiirin yaratım süreci ve daha sonraki varlık nedeni bu kire bir kere bulaştı mı, damarlarına kadar yürür o zehir.

Buna rağmen, genç şairlerin dosyalarına verilen ödülü daha mantıklı ve yararlı buluyorum. Çünkü yarışmayı düzenleyen kurum, ödül olarak kazanan dosyanın kitaplaştırılmasını üstleniyor. Şiir yayımlayan yayınevlerinin yüksek paralar karşılığında kitap bastıklarını bildiğim için, bu gibi yarışmaların o gençlere yol açıcılık anlamında doğru bir yönlendirme ve kolaylık sağladığı bir gerçek.

Ülkemizde şiir/şair adına onlarca ödül dağıtılıyor.

Bunlardan biri de Cemal Süreya Şiir Ödülü.

Ödül, 1991’den beri verilmektedir.

2001’den sonra 3 yıl ara verilen ödüller, 2004’den beri Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği tarafından devam ettirilmektedir.

Geçtiğimiz yıl içerisinde dernek tarafından seçici kurulu açıklanan ve duyurusu yapılan 2014 Cemal Süreya Şiir Ödülü sonuçları yeni yıla bomba gibi düştü. Bir baktık ki bu süreç içerisinde meğer seçici kurulun tamamı istifa etmiş.

Seçici kurulsuz kalan Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği Yönetim Kurulu bunun üzerine kendi aralarında “Öne Çıkan 10 Şiir Kitabı” adı altında bir seçme yapmış ve törenle her birine plaket verilmesini kararlaştırmış.

Hani diyelim ki bir tanesi istifa etti, bu kişisel tavrıydı der önemsemezdik. Ama hepsinin birden istifa etmesi orada derin bir sorunun kokusunu yayıyor bize. Zaten çok geçmeden Cemal Süreya Şiir Ödülü Seçici Kurulu’ndan istifa eden Enver Ercan, Facebook üzerinden sorunun adını koydu:

“Ama asıl madrabazlığı açıklayayım: Seyyit Nezir’in bizzat telefon açarak ‘ödülü sana vermek istiyoruz’ dediği kişiler vardır. Ve bu kişilerin bu listede adları yoktur. Yani ödül vermek için ikna edilecek kişi(ler)den yüz bulamayınca ‘Öne Çıkan 10 Kitap’a plaket vermek’ masalına sığınmışlardır. Ben de merak ediyorum şimdi: Bu ‘Öne Çıkan 10 Şiir Kitabı’nın sahipleri, durum aynen böyleyken o plaketi almayı içlerine sindirebilecekler mi?”

Enver Ercan’ın açıklaması üzerine 10 kitap sahibi içinden şimdilik, Nezih-Er Yayıncılık / Ahmet Günbaş (Ahmet Uysal adına), Veysel Çolak, Turgut Toygar, Metin Kaya, Müesser Yeniay, Islık Yayınları (Ülkü Tamer adına), Ahmet Ada ve Tuğrul Keskin adı şaibeye karışmış bu plâketi reddettiklerini açıkladılar.

Gelgelelim kokuşmuşluğun hangi boyutlara ulaştığını gözler önüne seren asıl açıklamaya. Islık Yayınları kendi sayfası üzerinden şöyle seslendi edebiyat dostlarına:

Sevgili dostlar bir süre önce Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği Onursal Başkanı Zuhal Hanım tarafından telefonla aranıp bu ödüle Ülkü Tamer’in kitaplarını göndererek katılmamız istendi. Biz, bu tip ödül ve yarışmalarda kitap gönderme yetkimizin olmadığını, bu kararların şairin kendisi tarafından verileceğini söyleyip kitap gönderemeyeceğimizi belirttik. Bunun üzerine dernek yönetimi Ülkü Tamer’le görüşüp aynı olumsuz yanıtı aldı. Yönetim bu kez sayın Refik Durbaş’la görüştü. Ondan da olumsuz yanıt aldı. Bunun üzerine mail yoluyla yine yazdık; böyle değerlendirmelerde asla olmayacağımızı bildirdik. Bu kez de yayınevimizden eseri çıkan Tozan Alkan’ın kitabını göndermemiz istendi. Bunu da reddettik. Bir kez daha bu kararın şair tarafından bize iletilmesi gerektiğini belirtilerek bu ödül içinde olmayacağımızı, onayımız alınmadan atılacak adımlarda çok net ve sert açıklamalar yapacağımızı bildirdik.”

Bir dakika düşünelim şimdi!

Yukarıda Enver Ercan’ın söylediklerini aşağıda Islık Yayınları bizzat onaylamış olmuyor mu?

poemÖdül verecek olan bir kurum yayınevlerinden isim belirterek kitap istiyor. Üstelik yayınevinin karşı çıkmasına rağmen. Akıllara ziyan bir durum. Yarışmaların eşitlik kuralına uymayan, sadece dostlar alışverişte görsün mantığı içerisinde ödül vererek, yani ahbap çavuş ilişkisiyle içeriği boşaltılmış bir yapı ile karşı karşıyayız.

Aslında bu uzun zamandır ödüller üzerinden dillendirilen bir çürümenin geldiği son noktadır. Patlama diğerlerine oranla daha büyük olmuştur. Çünkü taraflardan biri kartları ortaya açık olarak koydu. Bütün kirli çamaşırlar gözümüzün önünde artık.

Peki, burada kimin kemikleri sızlıyor en çok? Bunun cevabını hepimiz biliyoruz aslında…

Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği’nin yönetiminde olan diğer şahısların seçici kurulla olan diyaloglarına burada değinmeyeceğim. Ama sosyal medya üzerinden bu konuyla ilgili bir paylaşımımdan dolayı yönetim kurulunda olduğunu öğrendiğim İbrahim Hacıbektaşoğlu’nun iki yorumunu buraya almak zorunda kalıyorum. Bunu kişisel bir dürtüyle ya da hırsla yaptığımı sanmayın. Facebook’ta, bu yazdığım yazının benzeri küçücük bir değerlendirmeyi, kaygılarımı dile getirerek paylaştım. Cemal Süreya’nın adını taşıyan dernekte en üst yönetici konumunda bulunan bir ismin düzeyini yakından tanımanızı istiyorum sadece. Üstelik bu kişi onun adına ödül verebilme yetkisini de kendinde görebiliyor ne yazık ki!

Noktasına, virgülüne, yazım yanlışlarına ve yazı karakterine hiç dokunmadan… (Benim adımı yanlış yazmasından geçtim, usta şairin adını önemsemeyecek kadar özensiz biri üstelik.)

“BEN CEMAL SÜREYA KSD. YÖNETİM KRL . ÜYESİYİM…YAPTIĞNIZ/ YAZDIĞINIZ ÇİRKİN, ÇİRKİN OLDUĞU KADAR DA AŞAĞILIK İFADELERLE CEMAL SÜRAYA ADINI KİRLETEMEYECEKSİNİZ, SADECE HABERİNİZ OLSUN.YAZIKLAR VE YUH OLSUN SİZE VE SİZİN GİBİLERE !”

“ÖMER TURHAN, SİZ BİR KÖYLÜSÜNÜZ; FEODAL KÜLTÜRÜN BİR MÜEZZİNİSİNİZ..İÇİNİZ İFTİRA İSTEĞİYLE DOLUP TAŞIYOR. BİLMEDEN, SORMADAN, ARAŞTIRMADAN …İFTİRA ATARSINIZ, EN İYİ BİLDİĞŞİNİZ”

Böylesine saldırgan ve küfürbaz birinin Cemal Süreya Sanat Derneği gibi bir kurumda olması içler acısı gerçekten. Sonra internet ortamında yayımlanan birkaç şiirine göz gezdirdim de Süreya adına bir kez daha üzüntü duydum.

Cemal Süreya adının böylesi bir lekeye karışması şiirimiz adına da utanç verici bir durumdur. “Öne Çıkan 10 Kitap” safsatası nasıl bir düşünce sisteminin sonucunda gelişti onu da anlamış değilim. Geriye kalan ve plaket verilmesi düşünülen kitap sahiplerinin bu durum karşısında tutunacakları tavrı ben de Enver Ercan gibi özellikle merak ediyorum. Bu lekeli ceketi sırtlarında mı taşıyacaklar, yoksa usta şairinin adına yakışır karşı duruş mu sergileyecekler? Hep birlikte göreceğiz…

Şiirimiz çok zorlu bir sınavdan geçiyor.

Onu bütün bu kirlilikten uzak tutmanın yolu, ödül şartnamelerini yeniden düzenlemekle sağlanabilir ancak. Parasal kaygılardan arındırılmış bir ödül seçeneğini ivedilikle yaşama geçirmek gerekir. Sanata ve sanatçının özüne inebilecek, gençleri daha çok kucaklayacak şekilde yapılandırılması kaçınılmaz gibi duruyor.

Çünkü şiirin kazanacağına dair umudum sonsuzdur…

Not: Edebiyat Haber taraflardan gelecek nitelikli açıklamaları yayımlamayı taahhüt eder.

Ömer Turan – edebiyathaber.net (7 Ocak 2015)

  • Bilge Cagatay - 19/04/2015 - 08:39

    Sevgili Turan,
    “Kapitalizmin parası şiiri kirletmesin” diyorsunuz. Yahu şiir zaten sisteme karşı bir duruş değil midir? Nasıl direniriz şiirsiz…

    Kapitalizmin kirli aracı olarak gördüğünüz “parasal” ödüle karşısınız, ama şairin dosyasının kitaplaştırılmasına “olur” diyorsunuz. Peki giyinme, barınma vs temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü bir insan olarak şairin buzdolabına beyaz peyniri nasıl koymayı pilanlıyorsunuz? Rakıdan geçtim… Elbette bu ödül bir ev geçindirmeyecek sonuçta, ama belki bir kış kömürünü alacak, artanla dergi aboneliği, ve on-onbeş kitap, belki de iki büyük, bir kasa Efes… Huh?

    Her şeye karşı olmak güzel, anarşist ruh pek güzel, didişmek, saldırmak, karşıdakini hırpalayıp kahretmek ve rahatlamak güzel, ama altenatif fikir üretmek, yaratmak, yaşatmak, sevişmek ve rahatlamak daha da güzel…

    Mesela, ABD’de 20bin Dolar değerinde devlet ödülleri var… Şair ve yazarlara Üniversitelerde kürsülerde İş veriliyor ki adam ekmek götürsün evine. Öyle kapitallist teorisyen şairde görmedim henüz. Ben, şahsen, içim şiir tüte tüte yazılım yapıyorum bazı günler akşama kadar. Yazıyorum, yaratıyorum sonuçta… Mesela GA Tech teknik bir üniversitedir, kimse bilmez ama Şiir kürsüsü vardır, başında da Thomas Lux. Yada Lesli M.Silko… Yani, bizde bırakın okullarda şairlere ekmek vermeyi, maphuslarda çürütüyoruz bu adamları… Sonra bir de içten gelen salvolar. Şairin, şiire emek verenlerin (siz de dahil) böğrüne, kendi yoldaşlarının attığı salvolar…Yapmayın gözünüzü seveyim. Neden birbirinizden bu kadar nefret ediyorsunuz? Sevmeyi deneyin… Ben buradan Türkiye’deki, Orta Doğu’daki kavga haline çok üzülüyorum. Yani birisi çıkıp bir şey için “Emperyalizmi” suçlarsa da külahımla gülüyorum… Kurulmaya, kavgaya, bölünüp zayıflatılmaya öyle müsaitiz ki… Asıl olan ortak paydada bütünleşebilmek…Cemal Süreya yaşıyor olsa idi, o da aynı şeyi söylerdi eminim: “Sev” derdi.

    CSKSD’nin ödül sürecini tam olarak bilemem, ama ABD’de PEN’in uyguladığı seçim benzeri bir yöntemdir. Daha dün, son 10 esere ait liste eldi bana. İki ay önce de son 25 gelmişti.. Bunlarda yazarlar için birer “recongnization”, “onur”. Bırakın adamlar aldıkları ödülle sevinsin, neden kara çalıyorusunuz ekmeklerine, sanatlarına, sanatçı kişiliklerine…

    Neden yeniliklere açık değiliz sevgili Turan? Şapkayı önümüze koyup düşünelim: “Tamam, para işin içinden çıksın” dediğimiz anda, şiirde, ve edebiyattaki sorunsal çözülüyor mu? Elbette hayır… O zaman, “bir aydın olan sizi”, düşünüp, daha başka projeler üretmeye dave ediyorum.

    Sait Faik’in ölümü arsından Nurullah Ataç’ın kaleme aldığı bir makale vardı, bilirsiniz. Diyor ki özcesi orada, pek çok yazar ölmeden kıymeti anlaşılamadığından yarı-aç öldü. Ama Sait Faik kıymeti anlaşılmış biriydi. İyiki de bir annesi vardı Faik’in…

    Bu arada, “Köylü olmak” bir hakaret aracı falan değildir. O amaçla diyen olduysa bile size, bunu “onur” olarak algılayın. Alıç ve çiğdem üstüne yazabiliyorsam, köylülüğümdendir. Sonuçta bir hamalın sırtındaki küfededir ruhumuz…

    Amacım kırmak incitmek değil, farklı bir açı kazandırmaktır. Dostlukle ve şiirle kalın… BÇAcevaplakapat

babamAytül Akal‘ın yeni kitabı “Babam Duymasın“, 8 ve üzeri yaş grubu için Tudem Yayınları’ndan çıktı.

Öyküler hayatın ta kendisidir. Hayat, kimi zaman okumayı sökemeyen bir kız çocuğunun harflerle yaşadığı mücadelede, kimi zaman dokunaklı bir abla kardeş dayanışmasında, kimi zamansa ilerde hangi mesleği seçeceğine bir türlü karar veremeyen bir çocuğun rüyalarında çıkar karşınıza. Sizi şaşırtabilir, üzebilir, kızdırabilir hatta keyiflendirebilir ama mutlu etmeyi asla ihmal etmez. Ne de olsa çikolata tadında maceralar ya da hayal gücünüzün sınırlarını zorlayacak türden afacanlıklar daima öykülerde yaşanır…

Çocuk ve gençlik edebiyatımızın usta yazarı Aytül Akal, Babam Duymasın adlı kitabında kaleme aldığı öykülerin satır aralarında, hayatın karmaşıklığını yeni yeni keşfetmeye başlayan çocukların sıklıkla karşılaştıkları sorunları gündeme taşırken, bu yolda karşılarına çıkan engelleri daha kolay aşabilmeleri için onlara küçük önerilerde bulunmayı ihmal etmiyor. Aile ve arkadaşlık ilişkileri, okul, ev ve günlük yaşam hakkında birbirinden renkli sekiz öykünün yer aldığı Babam Duymasın hayat kadar sıcak ve gerçekçi bir kitap.

edebiyathaber.net (7 Ocak 2015)

  • Grk - 07/11/2016 - 17:38

    çok güzel aytül akla çok saolcevaplakapat

Necmmi_Karul_TESAKDoç. Dr. Necmi Karul, kurgulanmış geçmiş ve idealize edilmiş gelecek bağlamında “Arkeoloji ve Politika” konulu söyleşisiyle 10 Ocak 2015 Cumartesi 15:00’de Kadıköylülerle buluşuyor.

Bilindiği gibi arkeoloji, geçmişe zaman boyutu kazandıran ve aynı zamanda uygarlığın gelişiminin kanıtlarını ortaya çıkaran bir düşünce sistemini parçasıdır. Bu düşünce sistemi sayesinde uygarlığın gelişimi somut, elle tutulur kanıtlarla tespit edilerek, geçmişle ilgili yaşananlar kurgulanır ve geleceğe yönelik olarak da tasavvur edilir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü, Prehistorya Anabilim Dalı öğretim görevlilerinden Doç. Dr. Necmi Karul, kurgulanmış geçmiş ve idealize edilmiş gelecek bağlamında “Arkeoloji ve Politika” konulu söyleşisiyle Kadıköylülerle buluşuyor.

edebiyathaber.net (7 Ocak 2015)

aysun-karaİhtimal; son yıllarda üzerine öyküler, romanlar yazılan bir dönemin romanı. Selma Sancı, romanında darbe ve sonrasının toplumsal, sosyal, siyasi ve bireysel alandaki resmini çiziyor. Bunu yaparken anlı şanlı devrimcilerin, ayrıntıları bilinen hikâyeleri yerine, ülkedeki dumanlı havayı, sıradan roman kişilerinin yaşantıları üzerinden anlatmayı seçiyor.

İhtimal’i okurken o yıllarda günlük yaşantıya sinen belirsizliği ve kuşkuyu hissediyorsunuz. Romanın adı, hikâyelediği dönemin sisli ortamını işaret ediyor. Kitabın kapak resmi, bardaktaki suya değmeyen çiçek de bu tabloyu görsel olarak tamamlıyor. Belirsizlik ortamında hayatta kalmaya çalışan roman kişilerinin iç dünyalarına tanık oluyoruz. Romanın bütününde hemen herkesin sürekli izleniyor, dinleniyor olduğu kaygısıyla yaşaması; bunun neredeyse günümüze dek uzanan süreklilikle toplumsal belleğimizde ortak bir kaygıya dönüşmesi görmezden gelinemeyecek kadar önemli. “Sokaktaki önlemlerin yoğunluğu herkesi huzursuz ediyor. İnsanları bir kalıba sokma gayreti, başka bir şey değil yaptıkları. Bu umutsuzluğun, bezginliğin sonu bilmem neye varır.” (s. 39)

Dönemin devrimcilerinin “zorunlulukları!” sıkışıklıkları, yitirdikleri; gerçekçi bakış açısıyla göz önüne seriliyor. “Romanlara, şiirlere vakit ayırmak vatan hainliği sayılırdı.” (s 56) Aşık olmanın, aşkın peşinden gitmenin bile devrime ihanet olarak görüldüğü, yitik hayatların, pişmanlıkların, gönlünce yaşanamayan duyguların anlatıldığı bölümler, döneme tanık olmuş okuru anılarına döndürürken genç okurlara da toplumsal belleğimizde izi olan bir dönemi tanıtıyor. Selma Sancı’ nın, romanda yer verdiği ayrıntıların okura, dönemin ruhunu iletebildiğini söyleyebiliriz. Örneğin o yıllarda eve telefon bağlatmak önemli bir sorundur. Nihan’ın darbe sonrasında yurt dışına kaçan teyzesinin kızı Güzin’e yazdığı bir mektup yaşananların özeti gibidir.Bu arada dün gece çok karışık rüyalar gördüm; pusular, mülteci kampları, kalacak yer sıkıntısı,ihtimaL_Kpk.kimliksiz çıkanların pek çoğu sınırda yakalanmış, yaralanmış ya da ölmüş, filmlerdeki gibi. Bildiğim, tanıdığım kim varsa o rüyanın içindeydi. Birinde mitingdeymişiz, sen boynuna sarı bir atkı dolamışsın. Pankartlarda ‘Katiller bulunsun!’, ‘141 – 142…’ En nefret ettiğim rakamlar. Gerçi suç rakamlarda değil.” (s. 56)

Romanın dikkat çekici bir başka yönü de aynı siyasi görüşe sahip insanların, önemsenemeyecek düşünce farklılıklarını, (fraksiyon çatışması) yollarını ayıracak denli derinleştirmeleri. Birbirini seven insanların ortak paydada buluşamaması, uzaklaşmalar; yaşı uygun olan okur tarafından kolaylıkla anımsanacaktır. Romanda, düşünce ayrılıklarının yarattığı düşmanlık, bu düşmanlığın özel yaşantılara uzanan etkisi gerçekçi bir anlatımla sunuluyor.

Darbe öncesi ve hemen sonrasının gençliği devrimi; kişisel arzularının, beklentilerinin üstünde tutan, karamsar, hayalci, inançlı, sevgisini, hüznünü içinde yaşayan bir kuşaktır. Sonraki yıllarda dönemi yansıtan müzik, edebiyat, sinema yapıtlarında o dönemin kırılgan yapısını görmek olanaklıdır. Selma Sancı İhtimal’ de, bu gençlerin yaşadıkları döneme ışık düşürmüş, iç dünyalarını bir ölçüde görünür kılmış.

‘Bu günlere nasıl geldik?’ sorusunu sık sık soruyor, yanıtlamakta zorlanıyorsanız; İhtimal, size aradığınız yanıtı verebilir. Sorgulamaksızın, canavarca tüketim arzumuzun izini roman kişilerinin iç konuşmalarında sürebiliriz: “Şimdi torunuyla oyalanıyordu annesi, o doğdu doğalı kızının evinden çıkmamıştı zaten. Tufan ilkokula başlamıştı. (…) Tufan da anneannesinin hayatından yavaş yavaş sıyrılacak elbet. Ne parka gitmekten ne pişirdiği pastadan hoşlanacak, onun uygun gördüğü giysilere, uğraşlara, oyunlara karşı gelecek, zamanla arkadaşlarını tercih edecek. Genç ana babası ise taksitlere yetişme, evi eşyaya boğma yarışındalar.(…) Kız kardeşinin küçük taksitlerle başlayan alışveriş merakının, hesapsız, kitapsız gelişmesi biraz da dönemin özelliğiydi.” (s. 44 – 45)

İhtimal, mutluluk veren, umut aşılayan, şen şakrak bir roman değil; anımsamayı pek de istemediğimiz ama bugünümüzü şekillendiren yakın geçmişimizin kurgusal hikâyesi. Bu günü anlayabilmek, yaşadıklarımız arasında neden sonuç ilişkisi kurabilmek için üzerinde düşünülesi, söz söylenesi bir roman.

Aysun Kara – edebiyathaber.net (7 Ocak 2015)

  • NİLGÜN ÇELİK - 07/01/2015 - 13:24

    iKİ SEVDİĞİM İNSAN, BİRİ YAZMIŞ DİĞERİ YORUMLAMIŞ…

    ELLERİNE SAĞLIK HER İKİSİNİN DE…cevaplakapat

    • AYSUN KARA - 07/01/2015 - 16:47

      Nilgüncüm teşekkürler.cevaplakapat

onlinelibMilli Kütüphane, araştırmacıların daha verimli tarama yapabilmeleri için makale arşivlerini, internet üzerinden kolayca ulaşılabilir hale getirdi.

Milli Kütüphane, “1923’ten Günümüze Makaleler” adlı projeyle, 5 bin dergideki 1 milyona yakın bilimsel makaleyi tek yerden taranabilir hale getirdi. Araştırmacılar, yazar, makale, konu, dergi adı gibi filtrelemelerle kolayca aradıkları kaynağa ulaşabilecek.

Sistem sayesinde 1995 yılından bugüne Türkiye Makaleler Bibliyografyası ile 1923-1999 yıllarını kapsayan Cumhuriyet Dönemi Makaleler Bibliyografyası da taranabiliyor.

Makaleler bibliyografyası için>>>

7 Ocak 2015

bigeyes!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin açılış filmi belli oldu. Fantastik öykülerin usta yönetmeni Tim Burton’ın merakla beklenen son filmi “Big Eyes / İri Gözler”, Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da gösterilecek.

“Beetlejuice/Beterböcek”, “Edward Scissorhands/Makas Eller”, “Corpse Bride/Ölü Gelin” gibi fantastik öyküleriyle tanıdığımız usta yönetmen Tim Burton’ın merakla beklenen son filmi, “Big Eyes/İri Gözler”, Türkiye galasını !f İstanbul’da yapıyor. Sanat tarihinin en sansasyonel olaylarından birine odaklanan film, 50’li yıllarda iri gözlü çocuk tablolarıyla meşhur olan Margaret Keane’in, eserlerini ve yeteneğini sahiplenmeye çalışan eşi Walter Keane’e karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Amy Adams ve Christopher Waltz’un başrolünde olduğu “İri Gözler”, eleştirmenlerce Burton’ın “‘Ed Wood’dan sonraki en kişisel filmi” ve “‘Big Fish’ten beri yaptığı en iyi film” yorumlarıyla karşılandı.

Geçtiğimiz hafta Amerika’da gösterime giren film, Adams ve Waltz’un mükemmel oyunculukları, “Ed Wood”un yazarları Scott Alexander ve Larry Karaszewski tarafından kaleme alınan senaryosu, “Beterböcek”ten “Ölü Gelin”e pek çok filmde ortaklık yaptığı Danny Elfman’ın müzikleri ve tabii ki Burton’ın vazgeçilmez tasarımcısı Colleen Atwood’un kostümleriyle seyirciden ve eleştirmenlerden tam not aldı. Lana del Rey’in film için yaptığı “Big Eyes” ve “I Can Fly” adlı şarkılar ise Aralık başından beri sosyal medyanın ilgi odağı olmaya devam ediyor.

7 Ocak 2015

edyiliRusya’da 2015, edebiyat yılı olarak ilan edildi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2015 yılını “edebiyat yılı” ilan etmişti. Rusya Basın ve İletişim Ajansı da edebiyat yılının logosunu yayınladı. Buna göre Rusya’da 2015 yılının sembolleri, Rusya’nın büyük yazar ve şairleri Aleksandr Puşkin, Nikolay Gogol ve Anna Ahmatova olacak. Logo, Rus şair ve yazarların profilleri Rus bayrağı renklerinde olacak şekilde tasarlanmış.
Yıl boyunca sürdürülecek edebiyat etkinlikleri, edebiyat yılı resmi sitesi olan www.godliteraturi.ru adresinden duyurulacak. 2015 edebiyat yılında Rusya’da onlarca edebiyat etkinliği düzenlenmesi planlanıyor. Bunlardan bazıları “Avrasya Yazarlar Forumu”, “Rusya’nın Yazın Haritası” ve kütüphanelerin sabahın ilk saatlerine kadar açık olacağı “Kütüphanede Bir Gece” isimli etkinlik olacak.

Kaynak: Sputnik Türkiye – 7 Ocak 2015

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z