Masthead header

Gazeteci- Yazar Adnan Gerger’in tarihsel belgeler ışığında ve tanıkların anlatımıyla Dersim’de yaşananları konu ettiği romanı, “Bir Adı Cehennem” yayınlandı. Gazeteci-Yazar Adnan Gerger, yakın tarihi irdeleyen romanlarını yayınlamaya devam ediyor.

Gerger’in 1937- 1938 yılında Dersim’de yaşananları tarihsel belgeler ve o dönemi yaşayan tanıkların ifadeleriyle romanlaştırdığı ve “Büyülüdağ Yayınevi’nce basılan “Bir Adı Cehennem” kitapçılardaki raflarda yerini aldı.

Adnan Gerger, kitabını özetle “Bir Adı Cehennem, belleği silinmek isteyen insanların yaşadığı acının, vahşetin ve kıyımın romanınıdır” diye anlatırken “Bu kitap aslında geçmişle bir yüzleşmedir, hem de bütün çıplaklığıyla” diye konuştu. Bu coğrafyanın çok sancılı bir coğrafya olduğunu ve Türkiye’nin de bu bedeli çok ağır ödediğini söyleyen Gerger, kitabını niçin yazdığını da “Bugünlere nasıl geldiğimiz bilinsin. Bilinmesi gerekiyor ki geleceğimizin de ne olabileceğini anlayalım. Geçmişi bilmeden yarınımızın bize neler getireceğini de bilemeyiz. İşte bu romanımı da diğer kitaplarım gibi bu amacı güderek yazdım” diye açıkladı.

“ÜÇ KERE BAŞTAN YAZILDI”
1937 ve 1938 döneminde yaşananları birebir kaleme aldığını söyleyen Gerger, “Romanımı yazarken o dönemde çekilen acılardan ve vahşetten o kadar çok etkilendim ki, bazen ağlamaktan yazamadım, bazen kızgınlığımdan yazmaya ara verdim” dedi. Gerger, son günlerde pek çok Dersim’le ilgili kitap çıktığına da dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yani ben bu romanımı Dersim’le ilgili tartışmaların gündeme geldiği için yazmadım. Dikkat ederseniz, yayınlananların çoğu belgesel niteliğinde kitaplar. Daha çok yayınlanmalı da bu kitaplar. Ama Dersim’i, o dönemin tarihsel sürecini yaşamsal unsurlar ve edebiyat disipliniyle anlatan roman pek yok. Artı, ben bu kitabımı yazmaya kafama koymuşken ne bu tartışmalar vardı ne de böylesine gündemdeydi. Üstelik İnsanlar bu tür şeyleri konuşmaya bile çekiniyordu. Ben bu romanımı beş yılda kaleme aldım. Gerçekten çok titiz davranıldı. Son bir yılım da yayınlanma hazırlığıyla geçti. Üç kere, matbaaya giderken kafama bir şey takıldı, kitabı geri çektim. Yani üç kere baştan yazıldı. Romanı ben yazdım ama Araştırmacı-yazar etnograf, halk bilimci Mesut Özcan, edebiyatın usta bir kalemi Remzi İnanç ve isimlerinin söylenmesini istemeyen üç araştırmacı ve tarihçi arkadaşla bir ekip çalışması yaptık. Çok kişinin emeği var, bu kitapta.”

Bir Adı Cehennem adlı romanının, bir anlamda Yunus Nadi Roman Ödülü alan Faili Meçhul Öfke‘nin devamı olduğunu vurgulayan Gerger, kitabının içeriğiyle ilgili şu bilgileri verdi:

“Edebiyat kaygım çok ağır bastı bu kitapta. Kurgunun girift olması, romanımı bir polisiye roman gibi algılanmasına neden olabilir ama kitabım aslında bir aşkın romanı. Çünkü bunca yaşanmışlıkları bir aşkın peşinde koşan bir genç kız tarafından ortaya çıkartılıyor. Dersim Katliamını bütün çıplaklığıyla yaşayan küçük bir kız çocuğunun kundaktaki kız kardeşini kaybetmesiyle başlayan bir insanlık dramını anlatmaya çalıştım.”

Kaynak: sondakika.com (8 Haziran 2012)

5 Temmuz’da sahibini bulacak Frank O’Connor Uluslararası Kısa Öykü Ödülü‘nün adayları açıklandı.

İrlanda’nın Frank O’Connor Uluslararası Kısa Öykü Ödülü’nün adayları belli oldu.

Seçici kurulunun 80 yazardan oluşan ilk liste arasından seçtiği isimler ve eserleri şöyle:

“Kevin Barry (İrlanda), “Dark Lies the Island”

Nathan Englander (ABD), “What We Talk About When We Talk About Anne Frank”

Fiona Kidman (Yeni Zelanda), “The Trouble with Fire”

Sarah Hall (İngiltere), “The Beautiful Indifference”

Etgar Keret (İsrail), “Suddenly a Knock on the Door”

Lucia Perillo (ABD), “Happiness is a Chemical in the Brain.”

Bu yıl sekizinci kez verilecek ödülün kazananı, dünya çapında son bir yıl içinde basımı yapılan, İngilizce kaleme alınmış ya da bu dile çevrilmiş öykü derlemeleri arasından seçiliyor.

Munster Edebiyat Merkezi ve Cork Belediyesi’nin katkılarıyla düzenlenen yarışmanın birincisine 25 bin avro para ödülü de veriliyor. Dünya çapında kısa öykü derlemelerine verilenlerin en büyüğü diye nitelenen ödülün geçmiş yıllardaki sahipleri arasında, Haruki Murakami ve Edna O’Brien da yer alıyor.

2012 Frank O’Connor Uluslararası Kısa Öykü Ödülü, 5 Temmuz’da sahibini bulacak ve ödül töreni Eylül ayındaki Cork Uluslararası Kısa Öykü Festivali’nde düzenlenecek.

Kaynak: ntvmsnbc.com (8 Haziran 2012)

İş çıkışı oturmuş adını doğru düzgün telaffuz edemediğim kahvemi içerken - ki bu Mocha, Latte ya da Cappuchino gibi bir şey değil, gördüğünüz gibi bunlarda bir sıkıntım yok- bir yandan da Helikopter Yayınları’ndan çıkan son kitabı okuyordum: Jean Echenoz – Bir Yıl, Mehmet Emin Özcan çevirisi. Bu yazıyı yazma kararım ise bu kafede bulunduğum son bir saatle ilintili değil, daha eski. Belki Helikopter Yayınları’nın ilk kitabını yayımladığı gün kadar eski.

Çok değil, bundan iki üç yıl önce Dost Kitabevi’nde gördüğüm ilk kitap beni heyecanlandırmış, iyi yayınların dünyasına hareket katacağını düşündürmüştü. Nitekim okur nezdinde bu bir şekilde gerçekleşti de. Sade kapağı, yan bölümünde diğer kitaplarda olmayan kırmızı rengi -bu kitapların yanları tek tek elle boyanıyor-, sayfa kalitesi ve kokusuyla, yazı boyutu ve puntosuyla dinî bir kitabı elinde tutuyormuş hissi veren, özenli seçilmiş yayınları gerçek okurda farkındalık yarattı. Kurulduğu günden bu güne -yanlış biliyorsam düzeltin- yirmi sekiz kitapla okurun karşısına çıkan Helikopter, belli bir edebi lezzete ve hazza ulaşmış okura hitap ediyor: Her önüne gelen kitabı basmayarak, büyük satış rakamlarına ulaşmak için bestsellerolma adımlarını uygulayan yazarlara yer vermeyerek, tutarlı olarak, bir kitabın niye basıldığını editörün dilinden arka kapakta aktarıp okurla doğrudan ilişki kurarak yapıyor bunu. Okuruna güveniyor da diyebiliriz bu yayınevi için, ona saygı duyuyor, zamanına hürmet ediyor.

Peki ne oldu da ben size bundan bahsediyorum? Durdum durdum da ne diye tam da şimdi Helikopter deyip duruyorum… Çünkü, kuşlar söyledi, kapanabilirmiş Helikopter Yayınevi. Satış rakamlarının azlığı buna sebep olabilirmiş, ki okura vaat ettiğini veren bu yayınevinin belki de en büyük talihsizliği baskı ve kağıt kalitesinin mecbur kıldığı ücreti…

Demek istediğim, Helikopter sayemizde yaşasın, kapanmasın! Bizi sahaf sahaf gezdirip kitaplarını aratmasın…

Zehra Gülrû Onat – farzimuhal.com (7 Haziran 2012)

  • Önder YILDIZ - 07/06/2012 - 17:55

    Yourcenar’ın “Hadrianus’un Anıları” kitabını almıştım.
    Helikopter Yayınevi basmış kitabı.
    Uzun süredir baskısı yapılmamış ve zor bulunan bir kitaptır.
    İyi, güzel, hoş da 25 Lira be kardeşim!
    Bakın yazıyla tekrarlıyorum: Yir-mi-Beş-Li-ra!
    Peh!
    Helikopter Yayınları’nı niçin korumalıyız?cevaplakapat

  • Barış Yılmaz - 11/06/2012 - 15:23

    “… en büyük talihsizliği baskı ve kağıt kalitesinin mecbur kıldığı ücreti”

    Cidden bu kadar yükset ücreti zorunlu kılıyor mu? Ben bu kadar emin değilim.cevaplakapat

Alain de Botton‘un Ted (Technology, Entertainment, Design) Konferansları’nda yaptığı “ateizm” konulu konuşma: 

edebiyathaber.net (7 Haziran 2012)

  • Canan Şakar - 20/01/2014 - 00:44

    Sonuna kadar dinlemek için zorladım kendimi. Dogmatik bir inanca sahip değilim ve iyi ki de değilim diyorum böyle eline imkan geçip, “hadi yavrum yürü, yık ortalığı, ağızlarının suyu aka aka izlesinler seni. Aslansın sen” vari sözlerle bir tarafları Tempra olan insanları gördükçe. Dini eleştirirken; dinde neyi eleştirdiğine çok dikkat etmeli böyle ciddi bir prodüksiyonla yola koyulduysa insan. Çünkü eleştirdiği ne varsa hepsini saçlarının arasından akan beyin partikülleri eşliğinde vermesi, onun aynı yolla ateizm misyonerliği yaptığı gerçeğini değiştirmiyor maalesef. Belki dinde olmayan, ateizmde olan delille karşılaşırım diyorum her seferinde bu tarz videoları izlerken. Ama hep mi aynı sözler ya? Artık yenileyin kendinizi. Cern’dekiler de artık kara delikten kağıt mı yapacaklar ne yapacaklarsa yapsınlar. Biz de ne yazacağımızı bilelim üstüne ;)Lütfen dikkatli olun. Her şeyin dogması KÖTÜDÜR!!!! Sevgiye…cevaplakapat

  • hüsniye sakar - 20/01/2014 - 11:45

    Tekrarlar bir BEYİN ÖLÜMDÜR!”cevaplakapat

Ütopya

Her çeşit kötülükten arındırılmış, tertemiz, yepyeni, adil ve bambaşka bir dünyada özgürlük ve mutluluk içinde yaşama özleminin, insanoğlunun benliğinde öylesine derin kökleri var ki, insanlık tarihi böyle dünyaları arama, hayal etme ve isteme olguları ile doludur.

İlk çağların komün yaşamından kölelik dönemlerine; köleliğe başkaldıran insanın monarşiye ve kiliseye de başkaldırarak özgürlük utkusunun peşinden giderek mutluluğu bu dünyada aramasının tarihine, aynı zamanda insanlığın ütopya tarihi de demek yanlış olmaz.

Doğanın insanlık için daima tehlikeli ve zor olan koşullarını hafifletmek, kontrol etmek hatta doğayı şekillendirmek için gerekli olan azami teknolojiyi geliştirmesi, tarihin genel seyrini de etkilemiş ve insanlık, önce hayal edip sonra kendi ideallerinin peşinden gittikçe dünyayı değiştirebilme gücünü de kendinde bularak, “olan” ile “olması gereken” ayrımı arasındaki mesafeyi idealize ederek kendi tarihsel yazgısını belirlemiştir.

Ütopya kelimesi etimolojik olarak “hiçbir yer” anlamına gelir. İdealize edilişiyle bize en ideal toplum düzenin nasıl olabileceği ile ilgili bilgiler ve örnekler verir. Kelimenin olumsuz anlamına ise “Distopya” adı verilir, buna en güzel örnek George Orwell’in 1984’üdür.

Ütopya bir yer ve düzen tasarımı olabileceği gibi bir akıl hali de olabilir: İnsanla birlikte varolmuş olan din de kendi içinde bir ütopya barındırır. Örnek vermek gerekirse, Budizm ve Hinduizm için “Nirvana” aşaması da nihai bir ütopya sayılır.

Antik Yunan ve Roma uygarlıklarının kalıntılarını korumuş olan 14. yüzyıl İtalyası’nda ortaya çıkan Rönesans ve Reform hareketlerinin tüm Avrupa’yı etkisine aldığı ve Katolik Kilisesi’nin; doğayı ve insanları kalıplaşmış geleneklerin ve dar kafalı bir mantığın sınırları içine hapseden skolastik dünya görüşünün gözden düşmesiyle o güne kadar nasıl düşüneceklerini, davranacaklarını ezbere öğrenen bilgiye aç insanlar için yeni bir ışık ve umut filizlenmişti. Bilginin hiçbir baskı olmadan özgürce yayılarak paylaşılması ve aktarılarak çoğalması, bu bilgi akışı içerisinde yeni aydınların toplumlara kazandırılması ve aydınlanmanın sağlanması, kilisenin, otoritesinin sarsılmaması için bilginin hatta incilin çoğalmaması için gösterdiği baskıcı tutumun aksi yönde gerçekleşen bu Rönesans ve Reformasyon hareketi Ansiklopedistlerin Ütopyası’ydı.

1477’de William Caxton’un İngiltere’de ilk matbaayı kurması, bilginin yayılmasına yardımcı oldu. Kilise ve din baskısı altında örselenmiş ortaçağ insanının içinde Rönesans ile birlikte yeni yeni filizlenmeye başlamış olan duygular, çeşitli astronomlar ve çok uzaklara gidebilen yeni denizciler sayesinde sadece içinde değil dışındaki dünyada da yeni ufuklar kazanıyordu. Rönesans adamı bu yeni ufuklar sayesinde içinde yaşadığı toplumun dışında bambaşka toplumların da olabileceğini düşledi belki de.

Dini bütün ortaçağ adamı, mutluluğu ancak öldükten sonra, öteki dünyada beklerdi. Hatta bu dünyada ne denli acı çektiyse, öteki dünyada o denli sevineceğine inanırdı. Oysa Kilise’nin boyunduruğundan kurtulup, hem aklın egemenliğini her şeyden üstün tutan hem de yaşamaktan coşkun bir haz duyan Rönesans adamı, yalnız gelecekte ve öteki dünyada değil, bu dünyada ve hemen mutlu olmak istiyordu.

Rönesansa özgü bu tutumu, hümanistlerin Antik Yunan klasiklerini yeni bir açıdan incelemeleriyle açıklayabiliriz. Bu  minvalde 15. yüzyılın sonlarına doğru Yunan düşüncesine ve Yunan yazınına karşı bir merak uyandı. Ütopya türünün ilk örneği sayılan Platon’un ideal bir toplum düzenini öngördüğü yapıtı Devlet’in Avrupalı aydınlar ve hümanistler tarafından incelenerek ondan etkilenmeleri de bu 16. yüzyılın başlarında başlar.

Thomas More’un Üç Dileği

Kendisi de bir 16. yüzyıl hümanisti olan Thomas More, insanın kendi dünyasının dışına çıkarak yeni bir toplum kurma idealinin örneklerini verdiği eserlerden en ünlüsüne imzasını atmıştır. Daha önce yazılanlardan farklı olarak Yunanca “olmayan-yer” yani ütopya kelimesini kullanarak kendisiyle birlikte anılacak bir kavramı da yaratmış oldu.

Ne var ki More döneminin diğer hümanistlerinden farklı olarak koyu bir Katolikti. Bu anlamda Reformasyon hareketlerine destek vermiyordu. Bunun için de tarihsel bir nedeni vardı; ona göre, Katolik Kilisesi’nin ve Papa’nın birleştirici bir güç olarak Avrupa’nın parçalanmamasını sağlayan bir rolü vardı. Bu yüzden Reformasyonun Avrupa’yı bölün iç savaşlara neden olacağını düşünüyordu –ki bu düşüncelerinin sonraları ne kadar haklı olduğu görülecektir.

More, günün birinde Thames kıyılarında gezinirlerken, damadı William Roper’e şöyle demişti: “Bir çuvala tıkılıp şu nehrin sularına atılmaya razıyım. Yeter ki, istediğim üç şey gerçekleşsin: Birincisi, Hıristiyan hükümdarlar arasında barış sağlansın; ikincisi, Hazreti İsa’nın kilisesi tüm yanlış ve sapık görüşlerden arınıp birlik içinde yaşasın; üçüncüsü de Kral’ın evlilik sorunu hayırlı bir sonuca varsın. [1]

Oysaki More’un bu üç isteği de yerini bulmamış ve tam aksine gerçekleşmişti. O sıralarda Hristiyan ülkeleri hâlâ birbirleriyle savaşıyorlardı; Hazreti İsa’nın kilisesi Katolik ve Protestan olmak üzere ikiye ayrılıyordu ve Kral 8. Henry 1533 yılında Anne Boleyn ile gizlice evlenmişti. More daha sonraları bu evliliğe destek vermediği için hayatından olacaktı. More’un ardından  bir kitap yazan Chambers’e göre More, Katolik Kilisesi’nin birliği uğruna değil, insanların inanmadıkları idealleri yalan yere sürdürmemeleri uğruna yani vicdan özgürlüğü uğruna ölmüştü. Thomas More yazdığı Ütopya’sında kendi döneminde karşılaştığı düzensizlikleri ve eşitsizliklerin tam tersini dile getiriyor, hayatında sıkı sıkıya sarıldığı insani değerleri, yazdığı Ütopya’sında da sıkı sıkıya savunuyordu!

Gerçekten de More’un Ütopya’sındaki durum, o sırada Avrupa’da devletlerinde görülen durumun tam karşıtıdır: Avrupa’da zorbaca saltanat süren kralların baskısı varken, Ütopya’da kralsız bir özgürlük vardır ya da Kral birçok konunun dışında sadece halkın ortak taleplerinin bir uygulayıcısı konumundadır; Avrupa’da yıkıcı bir kargaşa varken, Ütopya’da kusursuz bir düzen vardır; Avrupa’da vicdan özgürlüğü yokken, Ütopya’da dinsel açıdan hoşgörü vardır; Avrupalılar para kazanmayı ve mal mülk edinmeyi düşünürken, Ütopyalılar kafalarını bilgiyle donatmayı düşünürler; Avrupa’da eğitim üst sınıfın tekelindeyken, Ütopya’da eğitim sınıfsız bir toplumda herkese açıktır; Avrupa’nın zenginleri ve çoğu kadınları aylak aylak gezerken, Ütopyalılar’ın kadınları da erkekleri de her gün belirli bir süre çalışmak zorundadır ve en önemlisi, Avrupa’da küçük bir azınlık gereğinden fazla varlıklı ve büyük bir çoğunluk yoksulluk içindeyken, Ütopya’da herkes ulusal servetten eşitçe yararlanmaktadır.

Ütopya ve Devlet

Thomas More’un Ütopyası’nın arketipi olarak Platon’un Devlet’i öne sürülür halbuki bu sıklıkla yapılan bir yanlıştır.

Platon’nun Devlet’inde mal mülk ortaklığı sadece bekçiler ve savaşçılar sınıfına özgüdür. Diğer sınıflar için herhangi bir mülkiyetsizlik hali söz konusu değildir. Ayrıca Platon sınıfsız bir topluma ve demokrasiye inanmaz. Ona göre toplum filozoflar ve bilge kişilerden oluşan oligarşik bir yapı tarafından yönetilmeli ve toplum üç sınıftan oluşmalı; yönetenler, savaşanlar ve para kazananlar. Devlet’te bu seçkin azınlığın eğitimi, sanatsal tercihleri, savaşa nasıl hazırlanacakları uzun uzun anlatılırken para kazananlar diye geçiştirdiği emekçi kitleler konusunda bir şeyler söylemez. Hangi koşullar altında nasıl yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini asla bilemeyiz.

More’un Ütopya’sında değer bakımından her insan eşittir. Toplum seçtiği kralı beğenmediği taktirde değiştirme imkanına sahiptir. Ütopya’da her kadın ve her erkek mutlaka tarlalarda çalışarak ülke ekonomisine ortak katkıda bulunur. Platon’un Devlet’inde rejimin anayasası da günlük yaşantıdaki disiplini de tek amaca yönelir; savaşa hazır olmak! Oysa Ütopya’da savaş  en son ihtimaldir.

Aile ve evlilik konusunda Devlet ve Ütopya arasında hiçbir benzerlik yoktur. Ütopyada eşler istedikleri gibi seçim yapma hakkına sahipken Devlet’te bu Devlet ve yöneticiler eliyle yapılır. Bu anlamıyla çocuklar da Devlet’in ortak malıdır.

More’un toplumsal ve ekonomik açıdan tam bir eşitlik sağlayan düzeninin tersine Platon’un Devlet’i tümüyle totaliter, hatta birçok eleştirmenlere göre faşist bir düzeni önermektedir.

Ütopya’dan Devrimci Hayallere

Saint Simon, Fourier ve Proudhon gibi felsefecilerin modernize edilmiş haliyle ele aldıkları Ütopya kavramı son olarak Karl Marks ile birlikte zirveye çıkmış ve Ekim Devrimi ile birlikte de kendine bir uygulama alanı bulmuştu. Yani Ütopya, artık daha kolay öngörülebildiği ve gerçekleşebileceği bir çağdaydı! Ve bu artık topluma hızla yayılan bir hevesle hem öngörülüyor hem de gerçekleşeceğine bağlı olan umutla bir ruh kazanıyordu.

Rus kültürü ve tarihi uzmanı olan Richard Stites’in, 1989’da yayınladığı ‘Devrimci Hayaller: Rus Devriminde Deneysel Yaşam ve Ütopyacı Vizyon’ (Revolutionary Dreams: Utopian Vision and Experimental Life in the Russian Revolution) adıyla ölümünden bir yıl sonra Türkçeye Sabri Gürses tarafından kazandırılan ve Sel Yayınları’ndan çıkan kitabı, “Ütopyacılığın”, Rus Devriminin laboratuarlarındaki pitoresk deneylerinden, bilimkurgucu vizyonunun nihai pathoslarına varan tarihsel seyri açısından bir tür “Ütopya Antolojisi” sayılabilir.

Kitapta Richard Stites’in sıklıkla referans verdiği bir bilimkurgu yazarı ve Bolşevik ütopya türünün kurucusu olarak Aleksandr Bogdanov, ütopyayı karakterlerinden birinin diliyle şöyle tanımlıyor: “Ütopyalar gerçekleştirilemeyen özlemlerin, karşılaştıkları dirence eşit olmayan çabaların bir ifadesidir.”

Gerçekten de Ütopyacılık Rus Devriminde devrimin bir tür motor gücü haline gelmişti. Devrimci çağın önemli bir sesiydi. Hem devrimci başkaldırının bir ürünü hem de onun gücünün ve duygusal içeriğinin bir parçasıydı. Bu gücün sosyal ve kültürel çeşitliliği 1917 yılında Rus uygarlığının yaşadığı karmaşalardan, daha önceki tarihinin birçok katını içinde barındırmasından kaynaklandı. Köklü popüler ve dinsel ütopya gelenekleri yüzeye çıktı yeniden ve kendilerini birçok şekilde gösterdi –inziva, komünalizm, etkin mezhepçi deney, kente, merkeze, makineye ve yabancı güce karşı isyan!  Kendine has simetri, kaba kuvvet, hayırseverlik karşımı olan idari ütopyanın devlet gelenekleri de Bolşevik liderlerin ve hayalperestlerin imgelemine yerleşti ve onları değişik biçimlerde askerileştirme çabasına, tehdit etmeye ve sonunda Stalin döneminde, kapsamlı bütünleşik planlara, ay ekonomisine, sıkı denetime ve zorunlu seferberliğe sürükledi.

Devrimci hayaller; anarşistlerin çelik konstrüksiyonlarla örülü dev proleter yerleşim birimleri hayallerinden, Henry Ford’un fabrika yaşamını militerleştiren ve zamana hükmeden idari ütopyasına, Frederick Winslow Taylor’un emeğin yoğunlaştırılarak proleter yaşamın katı bir disiplinle biçimlendirildiği işletme kültü ütopyasına, Aleksandr Bogdanov’un kurgusal cennetlerinden urbanizme ve şefsiz dev şehir orkestralarına, sibernetik bilimkurgunun ve Sovyet fütürizminin kentsel algılarından komünist idealin onaylanması pathosuna dek süren -ondokuzuncu yüzyıl Rus yazınından 1930’ların Stalinist sansürcülüğüne kadar- geniş bir tarihsel yelpazede ütopyacılığın anatomisini sunuyor dersek yanlış olmaz.

“ Radikal sosyalist inanca sahip aydınlar için, sosyal hayat kurmak ve bunun ideallerini düşlemek bir görevdi. Hatta kültür ve vicdan sahibi erkek ve kadınların üstlenebileceği tek görevdi. Kısmen batıdan ithal edilmiş karmaşık fikir ve entelektüel sistemler kuşanarak, ütopyalar oluşturdular ve sosyal adalet ve yaşanabilir bir ekonomik sistem çerçevesinde toplumu yenide şekillendirmeye adanmışlığı ve kişisel isyanı öğrettiler. Sıra dışı bir tutku ve duygu yüküne sahip düşünceleri, onları “ütopyalarına” uyan tek “ideolojiye” yani sosyalizme, yani otokrasiyi ve sınıf sömürüsünü alt eden, eşitlik ve adaleti öğreten ve kapitalizmi, geleceğin yanı başında fırsat kollayan o hain tehdidi reddeden yaşam tarzına yöneltti.

Hızlı sanayileşme ütopyacı özlemi arttırdı. Almanya ve Amerika’da olduğu gibi, sanayi uygarlığının insanlığa neler getireceğine dair umutlar, sorular ve korkulardan kaynaklanıyordu. Rusya’da, bu özlem zorba bir otokrasi, entelijansiya arasında hayal kurma geleneğinin yavaş ilerlemesi ve sahnede yeni bir sosyal karakterin belirmesiyle keskinleşti. Beliren karakter yarı köylü ve yarı proleter, sağlıksız yaşam koşullarına mahkum olan ve genellikle de işyerinde şiddet gören işçi sınıfıydı. İşçi sınıfı tam anlamıyla proleter bir ütopya üretmedi, ama putkırıcılık, yoldaşlık, kolektivizm, eşitçilik ve ahlak gibi kısmen taşradan getirdikleri ve kısmen de şehirlerde çevrelerinde bulunan devrimci altkültürden benimsedikleri davranış kalıpları oluşturdular. Onların vizyonu köylülüğünkinden daha karmaşık olan adil bir gelecekti, çünkü içinden çıktıkları köylü zihniyeti ithal ideolojilerle ve fabrika yaşamının yapısıyla zenginleşmişti. ” [2]

Stites’e göre, 1917-1930 yıllarının ütopyaları ışığında devrimci komünal deneylerde yaşanan başarıları ortaya çıkaran şey, bir kıtlık dünyasında algılanan ihtiyaç ile insan ruhunu yeniden şekillendirmeye, gelecekteki sosyalist yaşamın prototipi olmaya yönelik ütopyacı bir umudun bileşimi olmuştu.

Temel savı Rus devrimci sürecinde yaşanan, kabaca 1917 ile 1930 arasında sürmüş olan ütopyacılık ve sosyal deneyin kaderiyle ilgili olan Devrimci Hayaller, Rus tarihi ile ilgilenmeyenlerin bile kitaplığına yakışacak kadar kapsamlı ve keyifli bir kitap olarak raflarda yerini almıştır.

[1]  (Mine Urgan, “Thomas More’un Yaşamı ve Utopia’nın İncelenmesi”, Adam, 1984, İstanbul.)

[2] (Richard Stites, “Devrimci Hayaller”, Çev. Sabri Gürses, Sel 2011 İstanbul)

Halil Emrah Macit – edebiyathaber.net (7 Haziran 2012)

Buroughs 1984 yılındaki bir röportajda, kafayı taktığı bir restoranı ses ile kes yapıştır yapıp uzay zaman ikileminde nasıl kaybettiğini fısıldıyor.

Kızıl Gece Şehirleri’nde (Cities of Red Night), kes yapıştır denemelerinizi psişik araştırma formu gibi kullanıyorsunuz (psychic). Belirli bir çalışmaya mı dayanıyor yoksa kendi tecrübe ettiğiniz bir durum mu?

Aslında kendi araştırmam, tabii ki. Örneğin, belirli bir zaman parçasını alalım ve onu kesmeye başlayalım. Sonra onu oradan alıp oraya koyalım, görülecek ki, çoğu kez oldukça ilginç şeyler ortaya çıkıyor.

Romandaki metod okumak ve sonra üstüne sesleri serpiştirmek oldu.

Doğru.

Bunun arkasındaki teori nedir? Eşzamanlılık mı?

Herhangi bir teori yok. Sadece gerçek. Fenomen.

“İş” isimli kitapta kötü yemek servisi olan bir restoranı bant kayıtlarınızla ortadan kaldırdığınız bir konuya atıf yapıyorsunuz. Bu nasıl oldu?

Nasıl işe yaradığını bilmiyorum. Restoranın önünde kayıt yaparsınız ve kayıt yaparken de fotoğraflar çekersiniz. Daha sonra mekanın önünde bu kayıtları çalıp daha fazla fotoğraf çekersiniz.

Sahibinin, çalışanların önünde?

Fark etmez.

Kayıtların biçimini bozmak gerekli midir?

Aslında gerek yok. Yaptığınız şey aslında, zamanda bir tür delik açmak. İnsanlar dün ne olduğunu duyuyorlar. Sonra da “şu anda” olduğunu zannediyorlar. Bu durum, bir bozulmaya neden olabilecek şekilde zamanda bir delik açıyor.

Bu metoda nasıl denk geldiniz?

Önce kaydedip sonra da aynı kayıtları çaldığımız bazı gerçek sokak kayıtlarındaki denemeler serisinden çıktı. Bunu yaptığınızda ilginç şeyler olacağını anlıyorsunuz.

İnsanların hala dünyanın nedensiz görünümlerinden hoşlanmadığını düşünüyorum.

Sebep ve sonuca hiç takılmadım.

Kaynak: futuristika.org 

edebiyathaber.net (7 Haziran 2012)

 

Sony, E3 çerçevesinde yeni oyun deneyimi sunacak olan ürününü tanıttı. Wonderbook isimli kitap görünümlü cihaz, PlayStation Eye kamera ile gerçek bir büyü kitabına dönüyor.

Sony, J.K. Rowling işbirliği ile hayata geçirdiği Wonderbook: Book of Spells adlı oyunun çıkışını duyurdu. PlayStation 3‘ün yeni ürünü Wonderbook’u kullanacak olan serinin yayınlanacak ilk bölümü Wonderbook: Book of Spells, okuma ve zenginleştirilmiş gerçeklikoyunlarını bir üst düzeye taşıyarak etrafınızdaki dünyayı dönüştürüyor.

Oyun, aynı zamanda J.K. Rowling’in başarı yakalayan Harry Potter kitaplarının okuyucularını çevreleyen heyecan verici bir çevrimiçi deneyim sunan eşsiz ve ücretsiz web sitesi Pottermore ile Sony arasında gerçekleştirilen ortaklıktan çıkan ilk ürün olma özelliğini de taşıyor.

Wonderbook nedir?

Wonderbook: Book of Spells, PlayStation deneyiminin en son parçası olanWonderbook serisinin ilk bölümü olacak. Wonderbook, tek bir fiziki kitap içindeki sayısız hikayeyi, keşfedeceğiniz yepyeni bir dizi macera ve deneyim ile birlikte hayata geçiriyor. PS Vita‘nın AR Card yani artırılmış gerçeklik kartlarına benzer sayfalara sahip olan Wonderbook’un toplamda13 sayfası bulunuyor. PlayStation Eye kamerayı kullanarak Wonderbook’u bir interaktif kitap gibi televizyondan kullanabilirsiniz. Kısacası Wonderbook, devasa bir kitap gibi tasarlanmış ve içinde AR logoları bulunan 13 sayfalık bir kitap.

Kasım 2012’de piyasaya sürülecek olan Wonderbook: Book of Spells, öğrencilere Incendio, Wingardium Leviosa ve Expelliarmus gibi halihazırda bildikleri ve sevdikleri büyüleri okumak, keşfetmek, öğrenmek ve denemek için güvenli bir ortam sunmanın yanı sıra önceki Hogwartsöğrencileri tarafından kitap kenarlarına karalanmış muzip not ve büyüleri de keşfetme imkanı sağlıyor.

Yusuf Canpolat – shiftdelete.net (7 Haziran 2012)

İrfan Kurudirek’in “Dünaydın Sevgilim”den sonraki ikinci kitabı “Karton Külleri” yayımlandı. Murathan Özbek’in yönetmenliğini üstelendiği kitabın tanıtım filmini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

edebiyathaber.net (7 Haziran 2012)

  • Sinem Kapar - 07/06/2012 - 14:56

    Dünaydın Sevgilim oldukça başarılı bir kitaptı. Bu film Karton Külleri’nin daha vurucu olduğunu gösteriyor gibi, merakla bekliyoruz.cevaplakapat

50 yıl önce kesintiye uğramış olan Rumca yayıncılık geleneği İstos ile canlanıyor. Yunanca ve Türkçe eserler basacak olan İstos, yayın hayatına başladı.

Galata Rum İlköğretim Okulu önceki akşam 60’larda kesintiye uğramış bir yayın geleneğinin genç bir ekibin kolektif çabasıyla yeniden doğuşuna tanıklık etti: Türkiye ’nin ilk Rumca yayınevi İstos’un faaliyetlerine başladığı duyuruldu. Sadece yayın dünyası için değil, memleketin kültürel hayatı için de heyecan verici bir duyuruydu. Tanıtım kitapçığındaki cümle her şeyi özetliyordu: “Anlatılan şehrin hikâyesidir!” Zorunlu göçlerle nüfusu cılızlaşan Rum topluluğu ‘kuru nostaljiye’ hapsedilmişken, İstos bağımsız bir yayınevi olarak Türkçe, Yunanca-Türkçe ve Yunanca eserleriyle bize ‘hikâyeyi’ başka türlü anlatma sözü veriyor. Yayınlar ‘Tanıklıklar, Politika Historika ve Elenika’ dizileriyle sürecek.
Yorgo Benlisoy, Anna Maria Aslanoğlu, Marilena Leana, Stefo Benlisoy, Foti Benlisoy, Haris Theodorelis-Rigas ve Seçkin Erdi’nin hayata geçirdiği İstos, tanıtım gecesinde yalnız değildi. Fener Rum Patriği Bartholomeos, Yunanistan Başkonsolosu Nikos Matthioudakis, Zoğrafyon Rum Lisesi’nin eski müdürü Dimitri Frangopulos ile Rum ve Ermeni topluluğunun önde gelen isimleri açılıştaydı. Yayınevleri Agora, Alfa, Ayrıntı, Literatür, Yazın Yayıncılık, Habitus Kitap, Tüm Zamanlar Yayıncılık ile Tütün Deposu ve Anadolu Kültür’den temsilciler, yazar Mıgırdiç Margosyan, Agos Yayın Yönetmeni Rober Koptaş, Mete Çubukçu, Osman Kavala da İstos’u yalnız bırakmayan isimlerdendi. Bir tür ‘kamusal sorumlulukla’ hareket eden, kolektif bir çabanın ürünü olan yayınevinin isim olarak ‘ağ’ anlamına gelen ‘İstos’u seçmesinin tesadüf olmadığını not düşüp, kuruculardan Fotis Benlisoy’a bağlanalım…

İstos nasıl bir ihtiyacın sonucu?
İstanbul Rum toplumu 6-7 Eylül olayları, 1964 sürgünü ve Kıbrıs’ta gerginliğin arttığı 70’lerde ciddi bir demografik kırılma yaşadı. Kökleri Osmanlı’ya uzanan Rum yayıncılık geleneği de kesintiye uğradı. İstos bu geleneği canlandırmak, Türkiye’de daha çoğulcu, demokratik bir yayıncılık hayatının oluşmasına katkı sunmayı amaçlıyor. Bir gayesi de demografik erozyonla atalete sürüklenmiş Rum kültürel hayatını canlandırmak. Her azınlık topluluğu maruz kaldığı milliyetçilik politikaları neticesinde bir nebze de olsa içe kapalıdır. Rumlar söz konusu olduğunda çok daha sessizleştirilmiş bir toplumla karşı karşıyayız. Maalesef çoğu zaman pasif bir ‘nesne’ konumunda olan bu toplumun sesini daha özgür ve eşit bir ülke arayışındaki seslere katma arzusundayız.
Bizi hem Rum nüfusunu kültürel-tarihi anlamda besleyecek hem de şehrin ‘hikâyesine’ sahip çıkan eserler bekliyor sanırım…
İstanbullu Rumların çoğul seslerinin hem ‘şehrin’ hem de ülkenin hikâyesinin, yurttaşlar toplumunun bir parçası olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Geçmiş güzel günleri yâd etmeye dönük nostaljik bir girişim değil İstos. Azınlıkları ‘nostaljikleştiren’ söylemin karşısındayız. Rumların, demografik erozyona rağmen bu ülkenin canlı bir parçası olduğunu vurguluyoruz. Büyük bir kültürel geleneğin taşıyıcısı olmuş bu topluluğun ülkenin kültür hayatına bugün de katkı sunabileceğine inanıyoruz.

Bir arada yaşama geleneğine katkı
Benlisoy, İstos’un yayın politikasını şöyle özetliyor: “Çok boyutlu bir yayın politikasını hayata geçirebilmeyi umuyoruz. ‘Tanıklıklar’ dizimizle bu toprakların bir arada yaşama geleneğini anımsatmak arzusundayız. Hedefimiz yakıcı bir sorun olmaya devam eden milliyetçiliğe karşı sıradan insanların geçmişteki bir arada yaşam deneyimlerinden somut örnekleri öne çıkarmak. Etnik-dini topluluklar arasında köprü işlevi görebilecek anlatıları okurlarla buluşturabilmek. Azınlık çalışmalarına katkı sunmak istiyoruz. Yunan yazınının önemli eserlerini Türkiyeli okura birinci elden tanıtmak gibi bir gayemiz var. Türkiye ’de Yunanca eserlerin çoğu aracı dil vasıtasıyla yayımlanabiliyor. Amacımız iki dil arasındaki bu dolayımları kaldırmak.”

Kaynak: radikal.com.tr (7 Haziran 2012)

Londra Arkeoloji Müzesi’nden (MOLA) arkeologların yaptığı kazı çalışmaları sonucu bulunan tiyatro, Shakespeare’in “Romeo ve Juliet”, “5. Henry” gibi oyunlarının ilk kez sahnelendiği yer olduğu için önem taşıyor.

1577-1599 yıllarında kullanılan ve Thames Nehri’nin kuzeyinde Shoreditch’de bulunan tiyatronun duvarlarının kalıntılarına ulaşıldı. Tiyatronun kalıntılarına ilişkin kazı çalışmaları devam edecek.

Kaynak: AA (7 Haziran 2012)

‘Fahrenheit 451′, ‘The Martian Chronicles’ gibi başyapıtlara imza atan Ray Bradbury, 91 yaşında yaşama veda etti.

Bilimkurgu edebiyatının büyük isimlerinden Ray Bradbury 91 yaşında Los Angeles’ta yaşama veda etti. ‘Something Wicked This Way Comes’, ‘Fahrenheit 451′, ”The Martian Chronicles’ gibi romanları ile tanınan Bradbury, 20’den fazla tiyatro oyunu, senaryo kaleme aldı ve 400’ün üzerinde öyküye imza attı.

22 Ağustos 1920 tarihinde, Illinois’te dünyaya gelen Bradbury, gençlik yıllarının çoğunu Waukegan’da bulunan Carnegie Kütüphanesi’nde geçirdi.

1938 yılından itibaren yazdığı öyküleri fanzinlere satarak para kazanmaya başlayan Bradbury, Los Angeles Bilimkurgu Cemiyeti’ne katılarak Robert A. Heinlein, Fredric Brown ve Jack Williamson gibi ustalarla tanıştı.

İlk kitabını 20 yaşında yayımlatan Bradbury, edebiyat tarihine damgasını vuran eserlere imza attı. Özellikle distopik ve belirsiz bir geleceği anlattığı başyapıtı ‘Fahrenheit 451′ ile bilimkurgunun ‘gerçek’liğine dair en önemli örneklerden birini vererek ölümsüzleşti.
1947 yılında Marguerite McClure ile evlenen Bradbury bu evlilikten 4 kız çocuğu sahibi oldu.

Bradbury’nin Türkçede yayımlanmış kitapları şöyle: Yakma Zevki (İthaki – 2012), Şimdi ve Daima (İthaki – 2010), Fahrenheit 451 (2009 – Epsilon), Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana (İthaki – 2000), Mars Yıllıkları (İthaki – 2000), Deliler Mezarlığı Bir Başka İki Şehrin Hikayesi (Nisan – 1992)

Kaynak: ntvmsnbc.com, radikal.com.tr (7 Haziran 2012)

Türk ve dünya edebiyatına kazandırdıkları şaheserlerle yazı dünyasının kilometre taşları olan bazı yazarların, son yıllarını yoksulluk içerisinde geçirdiklerini biliyor muydunuz?

Ölümlerinden sonra romanları geniş okur yelpazesine kavuşan yazarlar, sanılanın aksine maddi sıkıntılarla boğuşarak yaşama veda etti. Cihan Haber Ajansı’nın derlediği habere göre; bu yazarlar arasında Alexandre Dumas, Peyami Safa, Edgar Allan Poe, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlar da bulunuyor.

Mark Twain, konferanslar vererek borçlarını ödedi

Biyografilerinden derlenen bilgilere göre, Tom Sawyer’ın Maceraları ve Huckleberry Finn’in Maceraları isimli ünlü çocuk romanlarının yazarı Mark Twain, kariyerinin zirvesinde Amerika’nın en ünlü kişilerinden biri olarak gösteriliyordu. Twain, zengin olmak umuduyla işadamlığına soyundu. Para kazanmak için çeşitli işlere yatırım yapan Mark Twain’in girişimleri hep başarısızlıkla sonuçlandı. 1885’te kurduğu yayınevi ise iflasına sebep oldu. 58 yaşında boğazına kadar borç içindeydi. 5 yıl boyunca kitap yazarak ve Avustralya’dan Hindistan’a, Güney Afrika’dan İngiltere’ye kadar pek çok ülkede konferans vererek borçlarını ödeyebildi. Eşi Olivia bu tempoya dayanamadı; sağlığı bozuldu ve Floransa’da öldü. Twain ise altı yıl sonra 75 yaşında öldüğünde geride 23 kitap bıraktı.

Alexandre Dumas kirasını ödeyebilmek için paltosunu sattı

Üç Silahşorlar ve Monte Kristo Kontu gibi çok satan tarihi romanların yazarı Alexandre Dumas, yazı hayatı boyunca toplamı bin 200 cilt tutan roman, piyes ve tarih kitabı yazdı. Yaklaşık 5 milyon dolar eden servetine pek az meslektaşının erişebildiği söylenir. Ancak gece hayatı ve içkiye düşkünlüğünün yanı sıra lükse merakı hazin sonunu hazırladı. Son yılları sefalet içinde geçti. Ev kirasını ödeyebilmek için tüm değerli eşyalarını, hatta paltosunu sattı. Akrabaları, bakkal borçlarını ödemeseydi açlıktan ölebileceği notu biyografisinde belirtiliyor.

Edgar Allan Poe 3 dolar olan ev kirasını ödeyemiyordu

Şiirleri ve gizemli hikâyeleriyle Amerikan edebiyatının en değerli yazarlarından birisi olarak gösterilen Edgar Allan Poe, kumar ve içkiye düşkündü. İçecek bir şey bulamadığında saf ispirto içiyordu. Pek çok meslektaşı gibi sağlığında kıymeti takdir edilmedi. Eserlerini karın tokluğuna satmak zorunda kaldı. Erken dönem eserlerinden Ligeia’yı on yılda tamamlayabildi. Bu eserini sadece 10 dolara satabildi. Kuzgun (The Raven) isimli eseri 1845 yılında yayınlandığında kendisine sadece 9 dolar verildi. Aylık 3 dolar olan ev kirasını ödeyemiyordu. Karısı Virginia gıdasızlıktan verem hastalığına yakalandı. Kuzgun’un yazarı Poe parasızdı. Günlerce bir şey yemeden aç oturuyordu. Poe ailesinin açlıktan ölmek üzere olduğunu anlayan komşuları sepetlerle yiyecek getirdi. Eşi Virginia öldüğünde Poe’nun cebinde cenazenin kaldırılmasına yetecek para yoktu. Meyhanede fenalaştıktan dört gün sonra 40 yaşında öldü. Sonsözü, “Tanrım benim zavallı ruhuma yardım et.” oldu. Ölümünden sonra Poe’nun satılığa çıkarılan birkaç sahifelik el yazısına 10 bin dolar verilecekti.

Peyami Safa telefonunu satılığa çıkardı

Peyami Safa, 27 Mayıs darbesinden sonra sıkıntılı günler geçirdi. İlan bulmakta zorlandığı Türk Düşüncesi dergisinin yayını durduruldu. Türk Edebiyatçılar Birliği’nden ve Türk Dil Kurumu’ndan çıkarıldı. Son yıllarında Adnan Menderes’e yakın olduğu için ağır saldırı ve hakaretlere maruz kaldı. Milli Birlik Komitesi’nin baskılarıyla Havadis’teki yazılarına da son verildi. Yaklaşık 300 cilt tutan çalışması vardı; ama işsizdi ve maddi sıkıntı içerisindeydi.

Bir gün yayıncısının yanına giderek ev kirasını ödeyebilmek için telefonu satılığa çıkardığını söyler. Yayıncısı, Sultanhamamı esnafından telefon ücreti kadar para toplayarak Safa’ya teslim eder. Basıldığını göremediği Doğu-Batı Sentezi isimli kitabını bu borcuna karşılık yayınevine teslim eder. 62 yaşında vefat eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun yazarı, son dönemini şöyle özetler: “Kitaplarımı basıp da büyük paralar kazanmamış, beni yazı kadrosuna alıp da muazzam servetler yığmamış editör, gazete sahibi zor gösterilir. Fakat benim gayret payımın mükâfatı, yarım asır süren uzun bir mahrumluk, hastalık ve işkence hayatından başka bir şey olmamıştır.”

Tanpınar’ın Günlüğü’nden: Hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm

Türk Edebiyatı’na Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi eşsiz eserler kazandıran Ahmet Hamdi Tanpınar da son yıllarında hem sağlık hem de maddi sorunlarla boğuştu. 1962 yılında 61 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Beş Şehir’in yazarı, içinde bulunduğu sıkıntıları günlüğüne şu şekilde kaydetmiş: “26 Teşrin-i Sani (Kasım) 1958. Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey alt üst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak. Kurtulmak için her teşebbüsüm yeni borca sebep oluyor. Yahut da bir yığın edebi proje (…) parasızlığın mutlak ve şaşmaz tecellileri ve komplikasyonları. Abdülhâk Şinasi’den borç para alıyorum. Kemal’den para bulamıyorum…”

Tolstoy kendi elbisesini dikti

Tolstoy ise yoksulluğu kendi arzusuyla tercih edenlerden… Zengin bir ailenin çocuğu olarak doğan Lev Nikolayeviç Tolstoy, öğreniminin ardından köyü Yasnaya-Polyana’ya dönerek yoksul köylüler arasına katıldı. Rus köylüsünün yoksul, perişan durumu onu çok üzüyordu. Sahip olduğu toprakların hepsini dağıttı, kıymetli mallarını elden çıkarttı; eserlerinin telif haklarından vazgeçti. Köylüler gibi yaşamaya başladı. Kalın kumaştan yapılmış kaba elbiseler giydi; ayakkabılarını kendi eliyle dikti. Anna Karenina’yı ve Savaş ve Barış’ı yazan el, odasının tozlarını süpürüyor, elbiselerini dikiyordu. Tolstoy, bütün arazilerini satınca sefalete düştü. Bu trajedide mutsuz geçen evliliğinin payı da büyüktü. Yazar, son yıllarını moral çöküntüsü içinde geçirdi. Evini bırakıp yollara düştü. Astapovo tren istasyonunda öldüğünde geriye kalemi, romanları ve kendi diktiği elbisesi kaldı.

Mehmet Akif Ersoy Ankara soğuğunda paltosuz dolaştı

İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy da son yıllarını ıstırap içinde geçirdi. Dostu Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine kışı geçirmek için Mısır’a gitti. Daha doğrusu gitmek zorunda kaldı. Maaşsızdı, işsizdi. Ancak onu esas üzense polis takibi altında olmasıydı. Takriri Sükûn’un çıktığı, İstiklal Mahkemeleri’nin yoğun mesai yaptığı 1920’li yılları Mısır’da geçirmek zorunda kaldı. Bin bir güçlükle çıkardığı Sebil’ür-Reşad dergisi kapatıldı. Mısır’da ciddi maddi sıkıntı içerisindeydi. Durumuna üzülüp, yiyecek ve ev eşyası getirmesinler diye oturduğu adresi değiştirdi. Hastalanınca Lübnan, Antakya üzerinden Türkiye’ye giriş yaptı. Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda hayatını kaybetti. Cenazesine resmi protokol katılmadı. Mezarı iki yıl sonra üniversiteli gençlerce yapıldı. Siyasi atmosfer nedeniyle Safahat’ın basımı ise 1943 yılına kadar yapılamadı.

Ersoy, yazdığı İstiklal Marşı’nın Meclis’te okunup ayakta dinlenmesinin ardından 12 Mart 1921’de milli marş olarak kabul edilmesi sebebiyle ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer (Kızılay) bünyesinde cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışlamıştı. Safahat yazarının İstiklal Marşı’nın yazdığı dönemde sırtında paltosunun olmadığı, Taceddin Dergâhı’ndan Meclis’e paltosuz yaya olarak gittiği söylenir. Akif, çok sevdiği milletine İstiklal Marşı ve Çanakkale Destanı gibi kıymetli eserlerini; yakınlarına ise dürüst ve onurlu bir şahsiyet bıraktı.

24 Ocak 1967’de gazetelerin iç sayfalarında yürekleri sızlatan şöyle bir haber dikkatleri çekti: “Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlu Emin Ersoy’un ölüsü bulundu!” Yıllar sonra Çetin Altan, bir yazısında Emin Ersoy’a yer verdi, bir gün Mehmet Akif Ersoy’un oğlu olduğunu söyleyen bir kişinin odasına gelerek para istediğini, bu olaydan iki hafta sonra da ölü bulunduğunu yazdı.

Kaynak: t24.com.tr (6 Haziran 2012)

  • […] daime dertte. Tanpınar, “Ya Rabbim, bana bir 5000 lira lütfet.” diye yalvarıyordu. Para ve parasızlık yazarları nasıl etkiledi, istemedikleri işlerde çalışmak zorunda kalınca neler yaptılar, […]cevaplakapat

Yazmaya ne zaman başladınız?

23 yaşında, Kinyas ve Kayra’yla.

En çok hangi yazarları okuyorsunuz? Kimlerden etkileniyorsunuz? Hangi tür kitapları okumaktan hoşlanıyorsunuz? (Kitap seçerken belirli bir tarzınız var mı? Kişinin bir tarzı olmalı mı? Yoksa her türden kitabı okumak mı gerekir?)

Ahmet Hamdi Tanpınar, Céline, Elias Canetti, Herman Hesse, Harry Mulisch, Yahya Kemal Beyatlı, Rıfat Ilgaz kitapları ellerimde eskimiştir. Etkilenmenin edebiyatta karşılığı dönüştürmektir. Sizden önceki akıllarda dolaşmış düşünceleri dönüştürmek. Tarz, doğumda verilmiş isim gibi olmadığından, ağır ağır yüzeye çıkar. Ancak elbet çıkar. Çıkmıyorsa deri kalın demektir. Kalın deri de popüler olan her şeyle kaplanmış olmak anlamına gelir. Yer bulup da çıkamıyordur. Her türden kitabı okumaksa gözleri vaktinden önce bozabilir.

Romanlarınızın bazılarında neden karakter olarak kendi isminizi (kendinizi) kullanıyorsunuz?

Bir isim benzerliğinin yol açabileceği tepkileri incelemek için.

Kinyas ve Kayra, Zargana ve Azil’in karakterleri ve konuları çok orjinal ve büyüleyici, böyle karakterler ve hikayeler yaratabilmiş bir insanın beyninin içini merak etmemek elde değil. Hakan Günday nasıl biridir? neler yapar? nasıl bu hale gelebilmiştir?

Sadece hikayelerin ve yazının değerli olduğu edebiyatın iyi yanı, bunu yapanların hiçbir öneminin olmamasıdır. Hakan Günday’ın hiçbir önemi yoktur. Sadece bir isimdir.

Kitaplarınızın konularını seçerken beslendiğiniz yerler neler? Konularınızı nasıl buluyorsunuz? Karakterlerinizi nasıl seçip oluşturuyorsunuz?

İlhamın gerçek kaynağı alfabedir. Kelimeleri oluşturan harfler. Konular ve karakterler en son gelir. Dilin sınırı kelimeler olduğu için, oyunun kurallarını onlar belirler.

Karakter oluşturmak için çok insan tanımak gerekiyor mu? Romanlarınızdaki karakterlere benzer insanlar tanıdınız mı?

Çok insan tanımaya gerek yok. Tek bir insanı çok iyi tanımak yeterli. Romanlarımda konuşan insanların benzerleri ortalarda pek görünmediğinden, romanlarımda yaşamayı tercih ediyorlar.

Son kitabınız Azil’de felsefi konulara daha çok eğilmişsiniz… Kitap daha ağır ve daha düşünsel temelli olmuş; hele ki başlangıç bölümü. Bundan sonraki romanlarınızda bu tarzınızı devam ettirmeyi düşünüyor musunuz? Yani Hakan Günday’ı bundan böyle yorucu kitapların yazarı olarak mı göreceğiz?

Bir saat sonra ne yapacağımı merak etmediğim için mesleğim sorulduğunda “yazar” diyorum.

Kitaplarınızın hangi türe girdiğini düşünüyorsunuz? Türkiye’deki yeraltı edebiyarı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir türe girmeleri gerektiğini düşünmüyorum. Kitapçı reyonlarındaki levhaların hiçbiri bana bir şey ifade etmiyor. Kitap türleri, müşterinin markette peynir bulmasını kolaylaştırmaya benzer bir yöntemin sonucu olduğu için benimle bir ilgileri yok. Yer altı, tek bir kitaptan ibaret olan bir edebiyattır:  Yeraltından Notlar . Bu edebiyata sığmaya çalışan diğer kitaplarsa, birkaç nesil sonra satış grafikleri yükseldiği takdirde Kişisel Gelişim raflarına konabilirler.

Çağdaş Türk Edebiyatı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Çağdaş Türk Edebiyatının ne demek olduğunu bilmiyorum. Türk edebiyatını biliyorum. Çocukluğu gençlikten, olgunluğu yaşlılıktan ayırmaktansa öldüğü gün ne halde olduğuna bakmak lazım. Geride ne bıraktığına. O gün gelene kadar toptancı bir anlayışın cevaba dönüşmesi hayli gereksiz.

Yaptığınız işe inanıyor musunuz? (bir ropörtajınızda edebiyata inanmıyorum diye birşey söylemişsiniz)

Edebiyata inanmıyorum ama bu konuda çok yetenekliyim, cümlesini sarf eden Céline’di. Louis Ferdinand Céline. Bense böyle bir cümleyi tekrarlamanın keyfine varmaya çalışmış olan sıradan bir salağım.

Niçin yazıyorsunuz?

Şimdilik, bu dünyada yapılabilecek daha ilginç bir iş bulamadığım için.

Romanlarınızdan geçinebilecek kadar para kazanabiliyor musunuz? Geçinemiyorsanız, para kazanmak için başka ne yapıyorsunuz?

Son birkaç yıldır, kitapların gelirleriyle geçiniyorum çünkü tek masrafım hayatta kalmak. Ama buna bir gün, hayatı yaşamak masrafı da eklenirse, ne iş olsa yaparım!

Kitaplarınız senaryolaştırmaya oldukça uygun dolayısıyla kitaplarınızdan birini filme çekileceği söylense ne hissedersiniz?

Hissedeceklerim, kitapları filme kimin çekeceğine göre değişir. Söz konusu şahsın kimliğine göre bir küfür gibi algılayabilir ya da set işçisi olabilirim.

Kitaplarınızın bu kadar çok satmasını neye bağlıyorsunuz?

Bu konuda bir yanlış bilgilendirme olmalı çünkü çok satmıyorlar. Dolayısıyla az satmalarını neye bağladığımı söyleyebilirim: Az sayıda insanın ilgilendiği konular hakkında yazmama.

Bir romanın başarılı olabilmesi için sizce olmazsa olmaz koşul nedir?

Bir saniye için bile olsa, gerçek olduğuna inandırması.

Yazarlık öğrenilecek birşey midir? Eğer öyleyse Siz nasıl öğrendiniz?

Yazar olunamayacağını öğrenene kadar yazarlığın ne olduğu tabii ki öğrenilebilir. Ben hâlâ bu bilginin peşindeyim, dolayısıyla öğrenebildiğimi söyleyemem.

Kendinizi yazmak için şartlandırır mısınız? “Günde şu kadar yazmalıyım” gibi; yoksa fikirleriniz geliştikçe mi yazarsınız?

Şartlandığım tek şey, “günde şu kadar okumalıyım,” konusudur. Yazmaksa, önceden hiçbir semptomu olmayan bir hastalık gibidir. Gelir, gider. Ne oldu bana, dersiniz. Önünüzde bir kitap duruyordur.

Yazarken çektiğiniz zorluklar nelerdir?

Çok fazla sigara içiyor ve çok fazla kayboluyorum. Dolayısıyla metnin dumanından gözlerimin görmediği anlar çok oluyor.

Yazarken belirli bir teknik gözetiyor musunuz?

Bir an önce yazıp kurtulma tekniğini uyguluyorum. Koşarak, nefes nefese, geriye bakmadan. Dalgayı yakalamış sörfçü gibi. Düşmeden önce en iyi hamleleri yapmak gerekiyor. Galiba bunun Türkçe’si, çalakalem tekniği.

Kendi kitaplarını yayınlatmak isteyen biz okuyucularınıza örnek olmak açısından ilk kitabınızı yayınlatma maceranızı anlatır mısınız?

Üniversitenin bilmem kaçıncı sınıfındayken, okula gitmektense bir kahveye girip yazmaya başladım. İki ay sonra yedi nüshada çoğaltıp yayınevlerine bıraktım. Üçü reddetti, üçünden cevap gelmedi, Om Yayınevi editörü Nevzat Çelik kabul etti. Ancak bu macera, tavsiye edilecek türden değil. Çünkü doğrusu, önce yayınevlerini tanımak, hangisinin hangi romanları bastığını öğrenip, tarzları tanımak. Benim hiçbir fikrim yoktu. Kitapçıda önüme gelen kitabı çekip yayınevi adresi alıyordum. Nevzat Çelik’le karşılaşmamız ancak romanlarda olabilecek bir tesadüftü.

İlk kitabınız öncelikle adı pek duyulmamış bir yayınevinden basılmış daha sonra Doğan Kitaba nasıl geçebildiniz? Yeni yazarlar ilk kitaplarını büyük bir yayınevinden bastırabilir mi? Yoksa küçük yayınevlerini mi denemeliler?

Yayınevlerinin mali bilançolarına bakmaksızın, hepsine yönelebilirler. Buradaki yazar-yayıncı işbirliği asgari müşterek üzerine kuruludur. Bir ticarethane olan yayınevinin sorumlusuyla, kutsal bir kitap metni yazdığını düşünen yazar bir araya geldiğinde, ortak noktalar sadece asgari olarak kalır. Ticaret ve sanatın hiçbir ilgileri olmasa da, varmış gibi yapılarak davranılır. Sonuçta, yeni romanlar, onları eksiltmeden yayımlayacak herhangi bir yayınevine götürülebilir. Önemli olan metnin tamamının kabul görmesi ve karşılığında telif hakkı ödenmesidir.

Yeni yazarlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Yazdıklarını okumaları. Önce sol, sonra sağ gözleriyle.

Kaynak: ozgurroman.com

edebiyathaber.net (6 Haziran 2012)

Feridun Andaç, Türkiye’den 50 yazara yönelttiği “Okuma serüveninden yazma eylemine uzanan yolunuzu anlatan bir deneme yazar mısınız?” sorusuna verilen yanıtları Varlık Yayınları’ndan çıkan “Yazarın Kitabı“nda (2004) -kendi yanıtını da ekleyerek sunuyor.

Yazarların hep merak edilen bu ilginç soruya verdikleri yanıtları biraz didiklediğimizde ilginç bazı sonuçlar elde ediyoruz.

Öncelikle, yazmaya başlama nedenleri arasında “kitaplar”ın ve “kurumlar”ın rolleri açık biçimde öne çıkıyor. Bunları, önem sırasına göre “hayat” ve “kişiler” olarak adlandırabileceğimiz başlıklar izliyor. Pek çok yazara okuma sevgisini aşılayan “kitaplar” arasında çocukluk döneminde okunan ve kitapların vaad ettiği hayal dünyasıyla tanışmayı sağlayan serüven kitapları başı çekiyor.

Jules Verne‘in serüven kitapları, Arsen Lüpen maceraları, Nat Pinkerton gibi polisiyeler, 1001 Roman ve Doğan Kardeş gibi dergiler ve hatta atlas ve ansiklopediler adı en sık geçenler arasında. Adı en çok geçen kitap ise “Robinson Crusoe“. Burada anne-babalara mesaj gayet açık: Çocuğunuza okuma sevgisi aşılamak istiyorsanız, Jules Verne kitapları alınız! Çocuğunuz çizgi roman, polisiye gibi zaman zaman hor görülen türleri seviyorsa telaşa gerek yok; keyfince okusun! Hatta en iyisi, siz de durumun tadını çıkarın. Ne de olsa, okuduğu kitaptaki hayal dünyasına dalıp gitmiş bir çocuk kadar güzel ve umut veren bir sahne az bulunur.

Yazarların verdiği yanıtlarda okuma sevgisinin yazmak için bir önkoşul olduğu bir kez daha teyid ediliyor. Ancak burada bir parantez açıp belirtmek gerekir ki, “okuma serüveni”ni “yazma eylemi”nin önüne koymayı tercih eden, “Okuyacak o kadar çok ve güzel şey varken neden yazayım?’ diye düşünen ve dolayısıyla yazma eylemine hiç geçmeyen bazı gizli yazarlar da olabiliyor. Hatta, bazı ünlü yazarlar da okumayı yazmaya tercih ettiklerini açıkça beyan ediyorlar. Bu konuda en bilinen örneklerden biri, yazdığı hikayeleri zaman zaman başkalarına hediye eden, “Ben yaşamadım, okudum” diyen Borges olsa gerek.

Kurumların Önemi

Kitapların yanı sıra eğitim kuruluşları (örneğin, Köy Enstitüleri‘nin adı sıkça geçiyor), halkevleri ve kütüphaneler başta olmak üzere bazı “kurumlar”ın varlığı/desteği de pek çok yazarımızı yazmaya teşvik etmiş görünüyor. Bazıları bu kurumlardan, bazıları da aile ve/veya yakın çevreden “kişiler” de (örneğin, yazılan kompozisyonu öven edebiyat öğretmeni, uyandığında bulması için yastığının altına çocuk dergisi bırakan baba) anlaşılan geleceğin yazarlarını besleyen ve yüreklendiren etkenler arasında öne çıkıyor. Yazmaya yönelten nedenler arasında beliren bir diğer tema olan “hayat” başlığı altında ise, yalnızlık, sıkıntı ve acıların rolü vurgulanıyor. Yalnızlığa arkadaş, sıkıntıya teselli ve acılara ilaç oluyor edebiyat. Bu noktada sorulan (s.178, Orhan Pamuk’un yanıtında) “Yazarın ilacı nasıl okurların da ilacı olabiliyor?” sorusuna cevap ararken, yazar ile okur (defter ile kitap) düşüncelerimizde bir kardeşlik duygusuyla birleşiyor ve sanki kitaplar bu cemaatin üyelerini görünmez ağlarla birbirlerine bağlıyor.

Şüphesiz bu sonuçlar, sorunun yöneltildiği 50 yazarın yanıtlarını yansıtıyor. Türkiye’den ve dünyadan başka yazarları da böylesi bir incelemeye dahil edebilmek ilginç olurdu. Burada, biri dünya literatüründen biri bizden iki çarpıcı örnek vermekle yetinelim. Dünya literatüründe “Neden yazıyoruz?” sorusuna verilmiş belki de en etkili yanıtlardan biri, 2005 yılında 100. doğum yılı vesilesiyle sıklıkla anacağımız Fransız düşünür/yazar J.P. Sartre’dan gelmişti. Özyaşam öyküsünü anlattığı “okumak” ve “yazmak” başlıklı iki bölüm içeren “Sözcükler” adlı kitabında Sartre, okumayı ve yazmayı bir “ihtiyaç” olarak görüyordu. Başyapıtı kabul edilen “Bulantı”nın kapanış cümlelerinde açıkça belirtildiği gibi, Sartre’a göre genelde tüm yaratıcı eylemler ve dolayısıyla bunlardan biri olan edebiyat bir varoluş biçimiydi. “Some of these days/you’ll miss me honey” (Günün birinde/beni özleyeceksin tatlım) dizeleri düşünülerek yazılan bu bölümde, yazarla beraber biz okurlar da bu şarkıyı söyleyen şarkıcının yaşantısını; yani, böyle bir şarkıcının bir tarihte ve bir yerde var olduğunu ve kimbilir hangi duygularla bu şarkıyı mırıldandığını düşünmeye başlarız. Belki, diye düşünür “Bulantı”nın kahramanı Antoine, bir gün biri kendisinin yazacağı romanı da okur ve şöyle der: “Antoine Roquentin yazmış bunu, kahvelerde sürten kızıl saçlı bir adamdı.”

İkinci ve son örneğimiz geçtiğimiz yıl ölümünün 50. yılında andığımız Sait Faik‘ten. Zaten, “Neden yazıyoruz?” sorusuna değinen bir yazıda, Andaç’ın kitabında da yazarlar tarafından sıklıkla kullakları çınlatılan Sait Faik’in “yanıtı”nı anmadan olmazdı. Öyleyse yazımızı, edebiyatımızın usta kaleminin unutulmaz cümleleriyle bitirelim: “Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.

Özlem Öz – radikal.com.tr (23.01.2005)

edebiyathaber.net (6 Haziran 2012)

Bu yıl ikincisi düzenlenen Mizah Festivali 7-10 Haziran tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek. Festival “Gülme” sloganıyla yola çıkıyor. Festivalin ana fikri şu: “Bir halk gülüyorsa umudu vardır”

İlki geçen yıl İstanbul’da düzenlenen Mizah Festivali’nin ikincisi bu yıl Ankara’da gerçekleştiriliyor. Çankaya Belediyesi’nin düzenlediği festival “Gülme” sloganıyla yola çıkıyor.

Festival 7-10 Haziran tarihleri arasında Ankara’nın çeşitli sokak ve mekânlarında gerçekleştirilecek. “Gülme” sloganının ön plana çıkarılmasının nedeni festivalin tanıtım sayfasında Can Yücel‘den bir fıkrayla anlatılıyor:

“Zalim bir hükümdar hep vezirine sorarmış: ‘Halk ne durumda?’ diye. Vezir, ‘aman efendim, ağlaşmaktalar, dert içindeler’ dedikçe, hükümdar keyiflenir, ‘Oh âlâ, pek âlâ’ deyip, keyiflenirmiş.

Yine bir gün böyle sorduğunda vezir, ‘Hünkârım millet bir tuhaf’ diye hayretle anlatmış. ‘Ahali sokaklarda kahkahalar atıyor, neşe içinde. Sanki bir haber almışlar da seviniyorlar gibi’.

Bu haberi alan hükümdarın suratı asılıvermiş hemen. ‘Eyvah’ demiş, ‘şimdi yandık işte. Halk neşeliyse umudu var demektir’.”

Amaç “birlikte yaşama” iradesi

Festival 7 Haziran saat 17.00’de Konur Sokak’tan Sakarya Caddesine uzanan bir Kahkaha Karnavalı yürüyüşü ile başlayacak. Ve akşam saat 20.30’da Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleştirilecek Sadri Alışık anmasıyla devam edecek.

Festivalin amacı yarattığı atmosfer ile “birlikte yaşama” istek ve iradesini canlı tutmak, “bir toplum olma” bilinci ve duygusunu yaratmak…

Festival boyunca stand up gösterileri, oyunlar, sergiler ve atölye çalışmaları yapılacak Ayrıca Sakarya ve Yüksel Caddesi’nde kurulacak olan sahnelerde, Ankara Üniversitesi öğrencileri, yabancı sanatçılar, pandomimciler, sokak sanatçıları, meddahlar ve müzisyenler sahne alacak.

Ayrıca Zaytung yazarları, Heberler ekibi, Mahşer-i Cümbüş ve Kaan Sezyum- Kısmet Şov ile karikatüristler Kenan Yarar ve Tayyar Özkan‘la, Dondurmam Gaymak ve Entel Köy Efe Köye Karşı filmlerinin yönetmeni Yüksel Aksu gibi isimler festival boyunca Ankara halkıyla buluşacak.

Festival bu yıl da ücretsiz olarak mizah severlerin beğenisine sunulacak. (SK/HK)

*Ayrıntılı festival programı ve bilgileri için tıklayın

Kaynak: bianet.org (6 Haziran 2012)

Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri gazeteci İsmail Saymaz, Metis Yayıncılık yayın yönetmeni Semih Sökmen, İnkılap Kitabevi Cağaloğlu Şubesi çalışanı Onnik (Orhan) Şenorkyan’a verildi.

Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri gazeteci İsmail Saymaz, Metis Yayıncılık yayın yönetmeni Semih Sökmen, İnkılap Kitabevi Cağaloğlu Şubesiçalışanı Onnik (Orhan) Şenorkyan’a verildi.

Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB), düşünce ve ifade özgürlüğü için mücadele eden cezalandırılan yazar ve yayıncılara kamuoyunun dikkatini çekmek; ağır ekonomik ve siyasal koşullar altında mesleklerini inatla sürdürmeye devam eden kitapçılara destek amacıyla her yıl birer yazar, yayıncı ve kitapçıya “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü” veriyor.

Taxim Hill Oteli’nde yapılan törende, açılış konuşmasını yapan TYB Başkanı Metin Celâl, 2011 yılının düşünce ve ifade özgürlüğü alanında “iç yakıcı” gelişmelerle geçtiğini belirterek hükümeti, hakimleri, savcıları bir kez daha uluslarası anlaşmalara, Anayasa’nın düşünce özgürlüğüne getirdiği hükümlere uymaya ve siyasi partileri tüm yasalarda ifade özgürlüğünü tıkayan maddeleri değiştirmeye çağırdı.

Belge Yayınları’nın sahibi yazar Ragıp Zarakolu da tahliye edildiğinden beri süren konuşmama boykotunu devam ettirdiğini söyleyerek şöyle devam etti:

“Yayıncılar olarak elbette Kürt sorunu, militarizm, resmi tarih, devlet terörü, polisin büyüyen rolü ve kontrol gücü, yasal sistemin yaşadığı kriz, üstüne kitap yayınlamaya devam edeceğiz. Ama sansürün sınırlarını gerilere itmek gibi bir misyona sahip olduğumuzu asla unutmamalıyız.”

Törende, TYB’nin 2011 düşünce ve ifade özgürlüğü raporu açıklandı.

“2011 kötü bir yıldı”

Bu yıl yazar ödülüne, yazıları ve kitapları nedeniyle çeşitli cezalara çarptırılan ve yargılanmaları süren yazarlar adına gazeteci-yazar İsmail Saymaz layık görüldü.

Ödülünü tutuklu gazeteci Zeynep Kuray‘a ithaf eden Saymaz, 2011 yılının gazeteciler için çok kötü geçtiğini belirterek “Meslektaşlarım, haber kaynaklarım herkes olağan şüpheli oldu. En kötüsü gazeteciler tutuklanmamak için absürd önlemler alırken, bir yandan da yalnızlığa terk edildi” dedi.

Yayıncı ödülü, yayımladığı kitapları toplatılan ve yargılanan tüm yayıncıları temsilen Metis Yayıncılık yayın yönetmeni Semih Sökmen’e verildi.

Sökmen, 30. yılını dolduran Metis Yayıncılık’ın 30 yılda birçok davayla uğraşmış olduğunu hatırlattı.

”Şu anda tek davamız sürüyor. Buraya “İllallah” ajandasına açılan davanın hiçbir gelişme kaydetmeyen duruşmasından geliyoruz. Ajandayı yaparken kimsenin hakkı geçmesin diye herkesin adını yazdık; şimdi herkese dava açıldı, topluca duruşmalara gidiyoruz.”

Kitapçı ödülüne ise ağır ekonomik ve siyasal koşullar altında mesleklerini inatla sürdürmeye devam eden kitapçıları temsilen İstanbul’da, İnkılap Kitabevi Cağaloğlu Şubesi‘nde kesintisiz 62 yıldır mesleğini sürdüren Onnik (Orhan) Şenorkyan layık görüldü.

Şenorkyan, eskiden Sirkeci’den yukarı çıkarken iki taraflı tüm caddenin kitapçılarla dolu olduğunu hatırlatarak eski günlerin geride kaldığını söyledi.

Kimler aldı?

“Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”, ilk kez 1995’te yayıncı Ayşe Zarakolu ile yazar Haluk Gerger‘e verildi.

1996’da yazar Yaşar Kemal ile yayıncısı Erdal Öz, 1998’de “Düşünceye Özgürlük” kitabının yayıncıları olarak imza veren 185 sanatçı, yazar ve aydın adına Mahir Günşiray‘a verilen ödül, 1999’da yayıncı Muzaffer İlhan Erdost, gazeteci-yazar Ragıp Duran ve Merzifon’da 50 yıldır kitapçılık yapan Mahmut Önal‘a verilmişti.

2000’de yayıncı Süleyman Ege, gazeteci-yazar Nadire Mater ve Çanakkale’de 50 yıldır kitapçı olarak emek veren Salih Zeki Uluarslan; 2001’de yayıncı Ahmet Önal, yazarMehmed Uzun ve Zonguldak’ta 60 yıldır kitapçılık mesleğini sürdüren Lütfü Alpant;

2002’de yayıncı Ömer Laçiner, şair-yazar Enis Batur ile Tarsus’da 60 yıldır kitapçı olarak emek veren Selçuk Togo; 2003’te yayıncı Özcan Sapan, yazar Fikret Başkaya ve Ayvalık’ta kitapçılık mesleğini sürdüren Ahmet Yorulmaz;

2004’te yayıncı Ömer Faruk, yazar Meltem Arıkan ve Ankara’da kitapçılık mesleğini sürdüren Ahmet Tevfik Küflü; 2005 yılında yayıncı Levent Erseven, yazar Herkül Millas ve Balıkesir’de 23 yıldır kitapçılık mesleğini sürdüren İsmail Dönmez;

2006’da yayıncı Sırrı Öztürk, yazarlar Prof. İbrahim Kaboğlu, Prof. Baskın Oran ve Tekirdağ’da 33 yıldır kitapçılık mesleğini sürdüren Şakir Tunalı; 2007’de yayıncı Ragıp Zarakolu, yazar Elif Şafak ve Bartın’da 32 yıldır mesleğini sürdüren Esen Aliş; 2008 yılında yayıncı Songül Özkan, yazar Perihan Mağden ve Bursa’da 27 yıldır mesleğini sürdüren kitapçı Vural Okur;

2009’da yayıncı İrfan Sancı, yazar Nedim Gürsel ve Şanlıurfa’da 54 yıldır mesleğini sürdüren kitapçı Naci İpek; 2010’da yayıncı Recep Sahip Tatar, yazar Nedim Şener ve Kayseri’de 34 yıldır mesleğini sürdüren Sadullah Gökgiyas, 2011’de ise  yayıncı Bedri Adanır, yazar Ahmet Şık ve İzmir’de 55 yıldır kitapçılık mesleğini sürdüren Birgül Kitapçı bu ödülün sahibi olmuşlardı.

Kaynak: bianet.org (6 Haziran 2012)

Bu sayıda Seyhan Kurt “İm,kân” şiirleriyle okurlarının karşısında.

Yeni sayının diğer şairleri; Ertuğrul Rast, Müge E. Kübra Yüzüncüyıl, Murat Çelik, Ahmet Testici, Ahmet Seven, Ayşegül Öztürk, Burcu Karakoç, Emre Gürkan Kanmaz ve Tuba Edip Aydın. Bu sayının öykücüleri; Gökçe Özder ve Derviş D. birer öyküsüyle bizlerle. İmren Yelmiş’in August Strindberg’ten çevirdiği “Beyaz Dağ” öyküsü Üçüncü Mevki’nin ilklerinden. Serda Ç. bu sayıda da deneme-öyküsüyle aramızda. Fatih Dere, film yazılarına “Chung Hing sam lam” filmiyle devam ediyor. Emel Mirza, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsü hakkında, Gökçe Özder ise Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabı hakkında yazdı. Gökçe Özder’in Gökdemir İhsan’la geçekleştirdiği dolu dolu söyleşiyi de Üçüncü Mevki’nin sayfaları arasında bulabilirsiniz. Keyifli okumalar!

Üçüncü Mevki’ye ulaşabileceğiniz yerler: İstanbul (Beyoğlu) – Mephisto / İstanbul (Kadıköy) Mephisto / İstanbul (Fatih) – Ağaç Kitabevi / İstanbul (Cağaloğlu) – Ana Dağıtım / Ankara (Kızılay) – İmge Kitabevi / Ankara (Kızılay) – Kurtuba Kitap Kafe / Ankara (Kızılay) – Tayfa Kitap Kafe / Konya – Çizgi Kitabevi / Konya – Hüner Kitabevi (Rampalı Çarşı en alt kat) / Eskişehir – Adımlar Kitabevi / İzmir – Yakın Kitabevi / Bursa – Seriyye Kitabevi

edebiyathaber.net (6 Haziran 2012)

Malzemeler:
300 gr salamura asma yaprağı, 2 orta boy soğan, 300 gr dana kıyma, 1 su bardağı pirinç, 3 çorba kaşığı sıvıyağ, 1 yemek kaşığı domates salçası, 2 orta boy domates, tuz, karabiber, toz kırmızıbiber. Servis için bir su bardağı yoğurt, bir çimdik tatsız, kokusuz zehir, bolca mutsuzluk, eser miktarda delilik, aldığı kadar cesaret.

Yapılışı:
Salamura yaprakları tuzunu atması için yaklaşık 10 dk. kaynatın, kaynayan yaprakları süzgece alarak süzün ve soğuk sudan geçirin. Soğanı ve maydanozu küçük küçük doğrayın, domatesleri rendeleyin, pirinci ılık suda yıkayarak süzün.
Pirinç, kıyma, baharatlar ve diğer tüm malzemeyi geniş ve derin bir kaba alıp yoğurun. Unutmayın, bütün maharet ellerde. Asma yaprağının içine bir tatlı kaşığı kıymalı harçtan koyarak sarın, sarmaları tencereye dizin. Pişerken yaprakların açılmaması için üzerine porselen bir tabağı ters çevirerek kapatın. Sıvıyağı ve suyu tabağın kenarındaki boşluktan ekleyin. Dolmaları orta ateşte yaklaşık 35-40 dk. pişirin. Değersiz ve sıradan hayatınızı anımsayın, yoğurt ve diğer malzemeleri ekleyerek sıcak sıcak servis yapın.
Bir bardak çıplak beyaz süt ve şekerleme! Makbule küçükken dudaklarının üzerinde beyaz bıyık, parmak uçları yapış yapış gezer. Evi küçücük aklı kocaman Makbule, olur olmaz şeylere güler; şekerleme yapar, şekerleme yer. Bir gün Makbule uyanıp fark eder, ev ne kadar küçük, dünya ne kadar büyük. Dünya dediğin Makbule’nin kafasının içi kadar büyük! Dikkat et de kafayı kafasızlara kaptırma. “Bırak o ne idüğü belirsiz romanları elinden!”
Kız dediğin en çok ortaokulu okur, sonra annesinin dizinin dibinde oturur. Bilmezler mi ki diz diplerinde büyük insan bitmez?! Gölge etmeyin başka ihsan istemez. “Hadi anne ya, azıcık çek kenara dizlerini!” Makbule naylon çoraplı dizlerin gölgesinde az buçuk büyür. Şekerlemeler soğan, kıyma ve domatese dönüşür. Başka ne olacaktı? Mutfak Makbule’nin ellerinden öper! Diz altı iffetli etekler, tokalı bej terlikler ve etli yaprak sarmalar eşliğinde bir gün Makbule’nin kısmeti çıkagelir. Küçücük kısmet alır küçücük evinden elleri soğan kokan Makbule’yi, kendi gibi küçücük bir eve getirir. Makbule naylon çoraplı diz dibinden, kocasının dizinin dibine yerleşir. Mutfağın nemli ağır havasında saatler, günler, aylar geçirir. Dizlerin gölgesi, Makbule’nin gölgesi. Makbule sıradan, umutsuz, yalnız bir külkedisi. “Kraliçeler giremez!” Sizi gidi kraliçeler; fesat, namussuz, gözü yüksekte, kötü kadınlar sizi. Kadın dediğin kocasının dizinin dibinde oturur. Çünkü hayat bir dizden diğerine transferden ibaret! Bilmezler mi ki diz diplerinde büyük aşklar bitmez?
Makbule her Allah’ın günü soğan doğrar, doğrarken de bir temiz ağlar. Kendini bir temiz dövermiş gibi… Yalnız ağlamak nasıl can acıtır! Ama neyse ki dünya hala Makbule’nin kafasının içi kadar büyük. Makbule kafasının içinde kocaman bir sırla yaşar, eğer buna yaşamak denirse.
“Kraliçeler giremez derken, ironi maksatlı yani… Yanlış anlamadınız değil mi?”
“Ben kraliçe filan değilim tatlım. Hem hayatın kendisi ironi zaten.” Leydi Macbeth, küçücük mutfak masasına dirseklerini dayamış, iç geçirir. “Kıymaları çiğden mi koyuyorsun, kavuruyor musun?”
“Sizi hiç anlamıyorum. Koskoca bir lady, etli yaprak sarma pişirmeyi neden öğrenmek istesin?”
Leydi Macbeth bıkkın, gözleri musluğun sürekli akan suyuna kitlenmiş…“Ne istemeliyim sence?”
“Mücevherler, tuvaletler, para, güç, dünyayı gezmek, herkesin imrendiği biri olmak, mutlu olmak, daha sayayım mı?”
“Hayatın insana sunabileceği en güzel şey, bir tencere etli yaprak sarma olabilir.”
Makbule’nin hiç güleceği yok… “Bir tencere etli yaprak sarmanın sunabileceği tek şey dağ gibi bulaşık, sıkıntı ve insanın elinden çıkmayan soğan kokusu olabilir ancak”
Makbule bulaşıkları musluğun altına koyar, ellerini yıkar. Makbule’nin ellerinden soğan kokusunun çıkmasına gerek yok, çünkü birazdan ellerini tekrar soğana bulayacak. Sıradan ve hayalsiz bir (hiç) kimse olmanın acısını, çukur tabaktaki kıymalı soğanlı pirinçli bulamaçtan çıkaracak.
“Bir tutam kırmızıbiberle acımıza acı katalım leydim!”
“Acı mı! Sen buna acı mı diyorsun! Masum bir tutam kırmızıbiber, insanı acıtamaz tatlım.”
“Sizin gibi büyük, güçlü bir kadının da anlayamayacağı bir şey var demek ki… Belki de çok basit olduğundan. Hani basit şeyler görülmez ya.”
Leydi Macbeth, domates doğrayan kıpkırmızı ellerine bakar, ellerini musluğun altında yıkar. Makbule domatesleri acılı bulamaca katar, yoğurmaya başlar.
“Basit. Her şeyi çiğden koyuyoruz yani.” Leydi Macbeth heyecansız, donuk…
“Evet ama asıl maharet ellerde.” Makbule’de en ufak bir gurur kırıntısı yok…
“Hep öyledir.” Leydi Macbeth ellerini tekrar yıkar, Makbule ellerini acılı bulamaca bular. Yoğurur, yoğurur… Midesini, kalbini, bağırsaklarını tutup çevirip burup acıtarak. “Bir planım var.”
“Ha şu kafandaki sır olmalı. Unut gitsin, kimseye faydası yok.”
“Daha dinlemediniz bile! Hem elimdeki tek şey o.”
“Elindeki tek şey soğan kokusu sanıyordum.”
“Sıradan zavallı bir kadınla alay etmeyin.”
“Sıradanlık alay edilecek bir şey değildir, erdemdir, mutluluk vericidir.”
“Hayır değildir! Neden anlamıyorsunuz, neden beni biraz olsun dinlemiyorsunuz?”
“Öfkelenme. Öfke seni güçsüz yapar.”
“Mutsuzsan öfkeli olursun! Tek umudum bu plan.”
“Pekala, neymiş bakalım planın?”
“Bu anlamsız hayatıma bir son vereceğim.”
“Kendini mi öldüreceksin? Umut dolu bir plan gerçekten.”
“Hayır kendimi değil. Kocamı.”
“Beni şaşırtıyorsun aptallığınla. Boşansana tatlım.”
“Bizde boşanma yok, boşanmaz. Boşanmaya çalışırsam o beni öldürür.”
“Öldürünce ne olacak?”
“Özgür olacağım, bir iş bulup çalışacağım. Para kazanıp istediğim gibi yaşayacağım. Olmak istediğim gibi olacağım. Mutlu olacağım.”
“Beş yüz yıl da geçse delilik insanı her zaman şaşırtıyor.”
“Deli değilim, tersine kimsenin ummadığı kadar akıllıyım. Her şeyi planladım. Çok basit, bütün maharet bu ellerde.”
Makbule bulamaçtan çıkardığı kirli ellerine bakar, Leydi Macbeth kirli ellerini tekrar musluğun altına sokar. “İşte bu doğru.”
“Şu zehri görüyor musunuz… Tatsız, kokusuz. Kimse bir şey anlamayacak.”
“Anlaşılacak gibi değil gerçekten. Olmaz.”
“Sana fikrini sormuyorum. Yardım etmek için buradasın. Sonuçta bir katil değil misin sen, ne bu ahlak hocalığı böyle?”
“Ben aptal, hırsına yenilmiş, zavallı bir katilim ve etli yaprak sarmamı yapıp gideceğim buradan. Gerisini sen düşün.”
“Hiçbir yere gitmiyorsun.”
“Sen planını yapmışsın, bana ihtiyacın yok.”
“Var. Yeterince cesaretim yok.”
“Onu sana senden başka kimse veremez. Hem sen bilmiyor musun benim sonumu?”
“Değiştirebilirsin.”
“Bu mümkün değil. Yaşanmış bir şeyi değiştiremezsin. Sonuna kadar peşinden gelir.”
“Bana yardım edersen, yaşamayan bu kadına bir hayat vermiş olursun. Temizlenirsin, biter gider.”
“Başkasından aldığın hayat senin değildir.”
“Başka çıkar yolun yoksa, bal gibi de öyledir! Düşünsene, koca bir hayat! Daha değerli ne olabilir?”
“Sen gerçekten delisin.”
“Belki de… Ama yaşamak için biraz delilik gerekir leydim.”
“Yapraklar kaynadı mı, sen onu söyle?”
“Kaynadı. Peki şimdi ne yapacağız?”
“Bunları sarıp tencereye dizip kaynatacağız demiştin ya.”
“Onu demiyorum, lanet etli yaprak sarmayı kastetmiyorum. Sonunda yaktıracaksınız bana bu mutfağı!”
“Bana başka seçenek bırakmıyorsun yani.”
“Yani yardım edeceksin.”
“Tabii ki hayır. Kendi kaçınılmaz sonumu yaşayacağım. Tek istediğim biraz huzur bulmaktı, ama sen bunu mahvettin!”
“Nasıl?”
“Nereye geliyorum, en sıradan olacağını düşündüğüm, sıkıcı bir varoş evine.”
“Sağ ol, çok gururlandım!”
“Sözümü kesme! Niye geliyorum? Mutfağa girip biraz yemek pişirmek, rahatlamak, sessiz sakin bir hayatın tadını çıkarmak için. Ne görüyorum? Yine delilik, yine öfke, yine kan kokusu! Üzerimdeki lanet asla bitmeyecek!”
“Ben bu anlamsız, bu saçma sapan, zorla dayatılmış hayata razı olacak değilim. Hem herkes kendinde olmayanı ister, yanlış yapıyorsun.”
“Bak işte kendin söyledin, keşke aklın da söylediklerini duysa.”
“Mutlu olmadıkça, hayalindeki insan olmadıkça ne anlamı var?”
“Öyle bir insan olmak üzeresin ki… Elleri kan kokan bir katilden başka bir şey değil olup olacağın.”
“Neden hiç kimse mutsuzluğumu önemsemiyor! Neden herkes sadece ne yapamayacağımı söyleyip duruyor?”
“Mutlu olsaydın hemen başına üşüşüp onu senden çalarlardı. Mutsuzluk ilgi görmüyor tatlım, kişisel alma.”
Leydi Macbeth musluğun altında ellerini yıkar, Makbule cesaretini kendi kendine toplar. Bir yandan da kıymalı, pirinçli, soğanlı ellerini sabunla ovaladıkça ovalar. Makbule’nin ellerindeki soğan kokusu bir gün çıkar, Leydi Macbeth’in elindeki kan kokusu yüzyıllar geçer, çıkmaz. Leydi Macbeth yeniden kana bulanmaya, ne olursa olsun alet olmaz.
Akşam olur, Makbule’nin kocası eve gelir. Elini yüzü yıkar, üstünü değişir, lanet olası terliklerini ayağına geçirir, bir afra tafrayla sofranın başköşesine yerleşir.
“Ne yemek var?” Sanırsın kral mübarek! Hadi oradan sen de!
“Etli yaprak sarma kocacığım. Kraliçelere layık!”
Makbule bütün zehrini etli yaprak sarmaya akıtır, kocasının ilk çatalı alacağı anı bekler.
Leydi Macbeth mutfakta, bir tabak da kendine koyar, bir çatal alır, afiyetle yer. Yaşasın sıradanlık! Ah be güzelim, şu çatal bile hayatından memnun, bize ne oluyorsa!
İçeriden Leydi Macbeth’in sesi gelir. “Çık mel’un leke. Çık diyorum! … Bu eller hiç temizlenmeyecek mi? Artık yeter, hala kan kokuyor!”* Leydi Macbeth, elleri musluğun altında ölümü bekler. Öldükçe hafifler; acılı ruhunu, mutsuzluğunu ve ellerindeki kan kokusunu Makbule’ye devreder. Makbule bağırtıları duyar ama umursamaz, kocası zaten duysa da anlamaz. “Makbule radyo mu açık orada, kıssana şunun sesini!” Bilmez mi ki Makbule radyo filan açmaz. Makbule hayal kurmaz, mutlu olmaz, geceleri yatağında bir gram uyku uyumaz, insan gibi yaşamaz. Makbule insanmış, değilmiş, üzülmüş, sevinmiş, dünyanın umurunda olmaz. Annesi bile beyaz bıyıklı, yapış yapış parmaklı küçük Makbule’yi unutmuş gitmiş, hatırlamaz. “Hatırlarsan kahveye gel anneciğim, beraber ağlayalım.” Kocası etli yaprak sarmadan bir çatal alır, Makbule’nin gözleri kocaman açılır. “Güzel olmuş mu kocacığım, beğendin mi? Ellerimle yaptım, bütün maharet bu ellerde!”

Sıradan ve hayalsiz bir (hiç) kimse olmaya son.
Mutlu veya mutsuz, öyle ya da böyle.

*Macbeth, William Shakespeare

Aslı Eti – edebiyathaber.net (6 Haziran 2012)

Nabokov’un  kelebeklere olan ilgisi bilinir.

Hatta Nabokov bu ilgiyi bir adım ileri götürerek bu konuda akademik çalışmalar dahi yapmış, bir dönem Harvard Üniversitesi’ndeki Zooloji Müzesi‘nde pul kanatlılar bölümünün de küratörlüğünü üstlenmiştir.

Nabokov bu ilgisi sayesinde, ardında eşsiz bir çizim koleksiyonu da bıraktı.  Kitaplarının iç kapaklarına özel kelebek çizimleri yaparak bunları ailesine ve yakın dostlarına armağan eden Nabokov’un kelebeklerini aşağıda görebilirsiniz.

edebiyathaber.net (5 Haziran 2012)

Amour ile Altın Palmiye kazanmadan çok önce Altyazı için yapılan söyleşi:

Michael Haneke’yle Viyana’nın en eski kafelerinden biri olan Café Eilas’ta buluşuyorum. Tahmin ettiğim gibi Haneke, siyahlar giyinmiş hali ve güneş gözlükleriyle, bana Yüzüklerin Efendisi’ndeki büyücüleri hatırlatan etkileyici bakışlarıyla ve beyaz sakalıyla randevusuna tam vaktinde geliyor. Aslında benimle niye buluştuğunu bilmiyor, sadece Türkiye’den gelen bir yönetmenin kendisiyle sohbet etmek istediğini sanıyor. Ben masamda lap-top’um ve tüm dijital cihazlarımla onu biraz ürkütsem de röportaj teklifini geri çevirmiyor. Son derece mütevazı, meraklı, sakin ama bir o kadar da bilge bir edayla yanıtlıyor sorularımı…

Saklı’da Georges Laurent, Majid evini terk ettiği zaman, henüz sadece altı yaşında. George’un bu kadar küçük olması, bu olayı ırkçılık ve önyargılar ile ilişkilendirmemizi güçleştiriyor. Suçluluk duygusunun bilincin ötesinde, kolektif bilinçaltında kök saldığını mı söylemek istiyordunuz?

Böyle yorumlamak mümkün. Fakat ben genellikle yoruma açık konuları netleştirmeyi sevmem. Sorulara cevap vermek yerine, başka sorular sormayı severim. İzleyicinin kendi cevaplarını kendisinin vermesini isterim. Eğer ben yorumlarsam, izleyicinin önünü tıkamış olurum. Aslına bakarsanız, ben de neyi tam olarak neden yaptığımı bildiğimi iddia edemem. Eğer bir sanatçı, tüm soruların cevaplarını bildiğini iddia ediyorsa, yalan söylüyor demektir. Tüm cevapları bildiğini iddia edenler sadece politikacılardır. Onların tümü de zaten yalancıdır. (gülüyor…) Ben izleyiciye, ‘Siz ne düşünüyorsunuz?’ diye soruyorum. ‘Altı yaşında suçlu olabilir miyiz?’ diye soruyorum. Fakat üzerinde konuştuğumuz suçluluk duygusu, altı yaşında bir çocuğun olmaktan ziyade; artık yetişkin olmuş ve daha farklı şekilde davranabilecek bir bireyin geçmişe dair suçluluk duygusu. Bir zamanlar gerçekleştirdiği eylemin sonucuna, şimdi farklı şekilde tepki gösterme şansı olan bir birey… Bugün, Georges, Majid’le kavga etmek yerine, örneğin ona yardım edebilir. Suçluluk duygusuna dair sorunuz, aslında Georges’un bugün ne hissettiğine dair bir soru; çocukken ne hissettiğine dair değil…
Siz kapsamlı şekilde psikoloji ve felsefe okudunuz…

Ne kadar kapsamlı şekilde okudum bilmiyorum! Psikolojiden de felsefeden de tek öğrendiğim şey şu: Okumaya başlamadan önce sorularımıza cevap bulacağımızı sanırız ama neticede cevaplar değil, sadece sorular kalır elimizde. Yaptığım okumalardan öğrendiğim tek şey bu! Soru sormaya devam edeceksiniz; ama bu, sorularınıza cevap alacağınız anlamına gelmez.
İstanbul’daki arkadaşlarımın bilmek istediği bir şey var.

Kasedi kimin gönderdiği mi? Bu sırrı vermeyeceğim.
Yok, bu değildi soru. David Lynch’in Kayıp Otoban’ı (Lost Highway, 1997) ile filminiz arasında benzerlikler var. Mahremiyet, dikizcilik, kimlik gibi temalar iki filmde de derinlemesine işlenmiş. İki filmi birbirinden ayıran ve birleştiren noktalar nedir sizce?

Ben olmamalıyım bu soruyu cevaplayacak olan. Bu benim değil, film eleştirmenlerinin işi. (Kahkaha atıyor…) David Lynch’i seviyorum, ama o benden çok farklı bir sinema anlayışına sahip.
Saklı’nın sonu, filmleriniz arasındaki en umutlu sona sahip.

Bunu da çok farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Birbiriyle çelişkili birçok yorum aldım bu konuda. İki çocuğun aralarında uzlaşmaya varacaklarını söyleyenler oldu, yani olmulu bakanlar… Majid’in çocuğu kaçırmaya çalışacağını söyleyenler oldu. Çok farklı yorumlar olması çok hoşuma gitti, çünkü bence film bir uçuş pisti gibi olmalıdır ve izleyiciler o pistten nereye istiyorlarsa oraya uçmalıdır.
Genellikle insanlar sinemanızın bir ‘anti-tür’ sineması olduğunu söylüyorlar. ÖzellikleÖlümcül Oyunlar’da (Funny Games, 1997) sürekli izleyicinin beklentileriyle oynuyorsunuz. Bugün türler arasındaki sınırlar kalkıyor gibi. Siz türlerin hâlâ kendilerini koruyabildiklerine inanıyor musunuz?

Türler vardır ve herkes kendi türünde çalışır. Ben biraz korku/gerilim sineması türünü kullanıyorum filmlerimde. Örneğin Ölümcül Oyunlar bir gerilim parodisi gibiydi. Ahlaki bir hikâyeyi anlatmak için bu türü kullandım. Ama bu ‘tür’ meselesi aslında benim hiç umurumda değil; asıl derdim, o türün istediğim hikâyeyi en iyi şekilde anlatmama yardımcı olup olmadığı. Eğer western türünde bir öykü anlatmam gerekiyorsa, western’i de kullanabilirim pekâlâ. Çok farklı diller var sinemada ve her birinin getirdiği belli olanaklar var. Öyleyse niye yararlanmayalım bu olanaklardan?
 
Filmde, kaydedilmiş görüntülerle kurgulu filmin kendisi arasındaki ayrımı fark etmek çok zor. Gerçekliğin farklı versiyonları var ve bu, filmlerinizde bir hikâye anlatma tekniği haline geldi. İzleyicinin gördüğü şeyin gerçek olup olmadığını sürekli sorgulamasını mı istiyorsunuz?

Medyanın ‘hakikat’ söylemine karşı rahatsızlığımdan kaynaklanıyor bu. Medya bugün çok tehlikeli bir şey yapıyor; bize manipüle edilmiş imajlar sunuyor ve bunun gerçeklik olduğunu söylüyor. Eğer sinemayı ciddiye alıyorsanız; kuşkuyu beslemeniz ve sunulan imgenin gerçek olduğuna olan inancı sorgulamanız gerekir. Bu tavrımın nedeni, medyadan duyduğum hayal kırıklığı. Bu konuyu sürekli gündeme getirmem, medyanın bugün her yere sızması ve her şeyi bildiğini iddia etmesi karşısında duyduğum öfkeden kaynaklanıyor. İnsan hiçbir zaman, bugün olduğu kadar kendi deneyimi dışındaki bilgiye bu kadar rahatlıkla ulaşamamıştı. Medyanın yaşamımıza bu denli sızmasından önce, insanların inançları ve bilgileri kendi deneyimleri dahilindeydi. Bugün çok farklı gerçeklik yansımalarının sürekli evimizin içinde olmasından dolayı, insan herkesi ve her şeyi tanıdığı hissine kapılıyor. Bu büyük bir çılgınlık ve kocaman bir yanılsama! Eğer sinema işini ciddiye alarak yapıyorsak, bu konudan bahsetmek boynumuzun borcu diye düşünüyorum.
Filmlerinizde gelişmiş kapitalist toplumların, özellikle de Avrupalı’nın içinde bulunduğu kimlik krizine göndermeler var.

Ben politik filmler yapmıyorum. Çok kişisel filmler yapıyorum. Böyle bir toplumda yaşayan biri olarak politikaya dair görüşlerim olabilir elbette ama ben işimde karakterlere bakıyorum. Bu kişiler belli toplumları temsil eden tipler değil, kendinden menkul karakterler. Örneğin Saklı, tabii ki aynı zamanda politik bir meseleden bahsediyor; yani Fransa ve Cezayir arasındaki ilişkiden… Fakat her ülkede kolektif belleğe gömülmüş sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Örneğin aynı filmi burada, Avusturya’da da yapabilir ve Nazizme göndermede bulunabilirsiniz. Bu filmdeki gibi kişisel suçluluk duygusu ile toplumsal suçluluk duygusunun çakıştığı durumları her ülkeye uygulayabilirsiniz.
Stefan Zweig’ın ‘Dünün Dünyası’ isimli kitabında 19. yüzyıl sonundaki özgürlük ortamını idealize ettiği Viyana’da yaşıyorsunuz. Aynı zamanda, iki dünya savaşını da ağır biçimde geçiren ve Avrupa’nın gidişatından duyduğu hayal kırıklığıyla yaşamını sona erdiren Zweig’ın ülkesi burası…
Bugünse Amerika’nın kültürel eyaleti haline geldik. Amerikan filmlerinin izleyici sayılarına bakın; bütün dünyada (belki biraz Fransa hariç) insanların yüzde 90’ı Amerikan filmlerine gidiyorlar. Geri kalan ise çok küçük bir oran. Bu bir gerçek. İlüzyona kapılmamak lâzım.
Viyana dünyanın en yaşanılır şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor. Pırıl pırıl ve geniş caddeler, sağlıklı ve ekonomik düzeyi yüksek insanlar… Geldiğimden beri tek bir evsiz görmedim sokaklarda.


Evet, Paris ve Londra’yla karşılaştırdığınızda Viyana gerçek bir başkent gibi değil, daha ziyade bir köy gibi. Metropollerde insanların sefaleti daha gözler önündedir. Viyana ise taşra havasında son derece sempatik bir yer; tabii ekonomik durumunuz bunu kaldırabilecek
düzeydeyse.
Benim ilgimi çeken şey, Viyana gibi bir yerden sizin gibi son derece karanlık temalarla uğraşan bir yönetmenin çıkması…

Viyana aynı zamanda dünyanın en yüksek intihar oranlarından birine sahip. Sanıyorum Finlandiya ve Macaristan’dan sonra en yüksek intihar oranına sahibiz. Biz biraz yaşlanmış bir toplumuz; yaşlanmış ve yorulmuşuz. Biraz bunalmışız yaşamaktan anlayacağınız…
Filmlerinizde kadınların gelişmiş animusları olduğunu söyleyebilir miyiz? Sanki erkeksi bir tarafları var gibi…

Eğer Piyanist’teki Isabelle Huppert’den bahsediyorsanız, ben ondan tamamen sorumlu değilim. O bir roman uyarlaması. Son derece entelektüel ve agresif birisi ama agresyonun bir erkek özelliği olduğunu söyleyemem. Bu bir karakter meselesi. Filmlerimdeki kadınlar genellikle sempatikler, öyle değil mi?
Erkeksi bir tarafının olması, sempatik olmadığı anlamına gelmiyor ki…

Erkeksi kadınlar beni hiç ilgilendirmiyor. Erkeği zaten kendimden tanıyorum. (gülüyor…) Kadınların kendileri daha ilginç benim için. O yüzden tüm aktrisler benimle çalışmak istiyor, çünkü hep çok iyi rolleri var. Oysa filmlerimdeki erkek rolleri her zaman o kadar iyi olmuyor.
Türkiye sinemasından hiç film izlediniz mi?

Benim aslında sinemaya gitmeye hiç vaktim olmuyor. Olunca da oyuncuların performanslarına bakmak, kendi filmlerim için oyuncu seçmek üzere gidiyorum. Ama Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sını izledim ve beğendim. Özellikle de erkek oyuncunun performansını… Kadın oyuncu geçmişinden dolayı medyada çok konuşuldu ama aslında erkek oyuncunun performansı konuşulmalıydı.
Sizi etkileyen filozoflar, yazarlar, sinemacılar kimler? Sinemanız oluşurken kimlerden etkilendiniz en çok?

Daha genç olduğum yıllarda Bresson’dan çok etkilendim. 50’lerin filmlerini çok izlerdim. Onun dışında Godard, Rossellini ve Antonioni’den hep etkilendim. Aslında İtalyan sinemasının tümünden etkilendiğimi söyleyebilirim. Özellikle Antonioni’nin Kızıl Çöl (Il Deserto rosso, 1964) filmi benim için önemli. Okuduğum tek filozof ise Pascal. 17. yüzyılda yaşamış. Dönüp dönüp ona bakarım mesela.
Günümüzde bir yandan teknolojik gelişimle beraber iletişim kolaylaşıyor gibi görünse de, bir yandan da doğrudanlığını yitiriyor. Örneğin ben sürekli lap-top’uyla dolaşan bir insan haline geldim. Yanımda dijital kameram, mp3 çalarlı cep telefonum, fotoğraf makinem olmadan sokağa çıkmıyorum. Hatta bazı arkadaşlarım bu teknoloji bağımlılığımdan şikâyet etmeye başladılar. Siz de günümüz insanının iletişimde doğrudanlığı yitirmesini dert edinmiyor musunuz biraz?

Tüm filmlerim, insanlar arası iletişimin güçlüklerini dert edinmiştir. İletişim bence görüldüğünden de zor, hâlâ çok zor. Herkes kendi dünyasını, kendi dilini yaratır ve insanların kelimelere yükledikleri anlamlar farklıdır. Örneğin ben mavi dediğimde, siz benim mavimden başka bir şey anlıyorsunuz belki de. Aynı şey hakkında konuştuğumuzu sanıp, aslında çok başka yerlerde olduğumuz durumlarda iletişim zorlaşır. Hatta ne kadar entelektüelseniz, jargonunuzun karmaşıklaşmasından dolayı, iletişiminiz de o kadar güçleşebilir. O yüzden ben kelimeleri tehlikeli bulurum ve onlara güvenmem. Kelimeler dolaylı yollara sokar sizi, kaybolabilirsiniz aralarında… İki insan arasındaki en doğrudan iletişim yolu bence seks ve müziktir.
Gerçekten mi?

Gerçekten… Çünkü seks daha doğrudan bir dili konuşur. Ten yalan söylemez…
(Röportajdan sonra, doktor randevusu olduğunu söyleyen Haneke, özür dileyerek ayrılırken, hesabımızı ödemeye kalkıyor; ardından da Viyana’ya kahvenin nasıl Türklerden geldiğine dair küçük bir espri yapıyor. Hesap konusunda amansız bir tartışmadan ben zaferle çıkıyorum…)
Söyleşiyi gerçekleştiren: Eylem Kaftan – Altyazı (2006)
edebiyathaber.net (5 Haziran 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z