Masthead header

1. Antalya Kitap Fuarı’na büyük ilgi

ATSO’nun uzun uğraşları sonucu Antalya’ya kazandırılan ve Cam Piramit’te önceki gün kapılarını açan 1. Antalya Kitap Fuarı tüm hızıyla sürüyor.

Antalya’da 7’den 70’e tüm kitapseverlerin yoğun ilgi gösterdiği fuar, ünlü yazarların Antalyalı hayranlarıyla buluşmasına da vesile oluyor. 75 yayınevinin stant açtığı fuarda, 200 yazar imza günü, panel, şiir dinletisi ve söyleşilerde hayranlarıyla buluşuyor. Antalya Kitap Fuarı özellikle bugün ve yarın edebiyat şölenine sahne olacak. Ayşe Kulin, Cüneyt Ülsever, Deniz Kavukçuoğlu, Gülten Dayıoğlu, Hakan Günday, İlber Ortaylı, Mine Kırıkkanat, Murathan Mungan, Muzaffer İzgü, Nihat Genç, Şükrü Erbaş, Zeynep Oral’ın da aralarında bulunduğu Türkiye’nin en ünlü yazarları iki gün boyunca Antalyalı kitapseverlerle bir arada olacak. Türkiye’nin ünlü mizah ve karikatür dergileri Uykusuz ve Penguen’in çizerleri de renkli stantlarında hayranlarıyla buluşacaklar. Saat 10.00’da kapılarını ziyaretçilere açan Fuar bugün 9.00’a kadar gezilebilir. Fuara giriş ücretsiz.

Yayıncılar onuruna yemek

Öte yandan Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Çetin Osman Budak evsahipliğinde, fuara katılan yazarlar ve yayınevleri onuruna bir akşam yemeği verildi. Geceye Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, TÜYAP Genel Koordinatörü Deniz Kavukçuoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Acar, Hürriyet Gazetesi Yayın Danışmanı ve Yazar Doğan Hızlan, Yazar Aydın Boysan, Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal, ATSO Yönetim Kurulu Üyeleri ile yayıncılar katıldı. 

Kaynak: akdenizmanset.com

Taner Timur, Özgür Üniversite’de

Osmanlı tarihi ve toplum bilimi alanındaki çalışmalarıyla dünya bilim çevrelerinde saygın bir üne sahip Prof. Dr. Taner Timur, Özgür Üniversite'de seminer verecek.

12 Eylül'den sonra ders verdiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki görevinden istifa ederek Paris'e giden ve 1992 yılında Türkiye'ye dönen tarihçi Prof. Dr. Taner Timur, Özgür Üniversite'de Mart ayı boyunca "Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi" konulu semineri verecek. 

Prof. Dr. Timur'un, Osmanlı toplumsal ve ekonomik düzeni,  Osmanlı kimliği, edebiyatı, Türkiye'de çok partili hayata geçiş, demokrasi ve küreselleşme, üniversiteler ve felsefe alanında çok sayıda eseri bulunuyor.

Kaynak: cnnturk.com (19 Şubat 2012)

 

Paul Auster’ın “Kış Günlüğü” ayın kitabı seçildi

Paul Auster'ın "Kış Günlüğü" adlı kitabı PEN Türkiye Merkezi tarafından "Ayın Kitabı" seçildi.

PEN Türkiye Merkezi "Ayın Kitabı" olarak Paul Auster'ın yazdığı ve Seçkin Selvi'nin çevirisiyle Can yayınları arasında yer alanKış Günlüğü adlı eseri
seçtiğini açıkladı.

Yönetim Kurulu yaptığı açıklamada bu seçimin üç gerekçesini şöyle sıralıyor;

"Birincisi, Türkiye'deki tutuklu, hükümlü ya da hakkında soruşturma açılan yazar, çevirmen, yayıncı ve gazeteciler bağlamındaki duyarlılığı. Yazara iletmiş olduğumuz teşekkür ve davet mektubumuza ek bir mesaj olması.

İkincisi, yazarın kendine yönelik çağrısı: "Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatın anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur." Bu çağrı belki her insan için anlamlı.

Üçüncü gerekçe, yazarın bu çağrıya cevap olarak kaleme aldığı eserin kapsam ve düzeyi".

PEN yönetim Kurulu, anı türünde ve roman tadındaki Kış Günlüğü'nün Türkçeye usta çevirmen Seçkin Selvi tarafından kazandırılmasının yazarın da okurun da lehine olduğunu belirterek; "Can Yayınları arasında yer alması ise yayınevinin kurucusu Erdal Öz'ün Yaralısın adlı kitabı ile yan yana olması demek. İki eserde de, anlatım ikinci tekil şahıs ile." vurgusunu yapıyor.

PEN Yönetim Kurulu

Tarık Günersel (Başkan)- Halil İbrahim Özcan (2.Başkan) – Sabri
Kuşkonmaz (Genel Sekreter)

Ahmet Erözenci (Uluslararası İlişkiler)-Tülin Dursun (Sayman)-Zeynep
Oral (Üye)-Mario Levi (Üye)

Kaynak: Cumhuriyet Haber Portalı (19 Şubat 2012)

20 bin kitap bağışladı

Edebiyat dünyasının etkili ismi yazar, eleştirmen Doğan Hızlan'ın bağışladığı 20 bin kitapla oluşturulan Doğan Hızlan Kütüphanesi, önceki gün Antalya'da törenle açıldı.

Atatürk Kültür Parkı içindeki 900 metrekare kapalı alanda kurulan kütüphanenin açılışını Doğan Hızlan’la birlikte Antalya Valisi Ahmet Altıparmak ve Belediye Başkanı Mustafa Akaydın yaptı. “Kütüphanemiz özellikle gençlere ve öğrencilere hayırlı olsun” diyen Akaydın, kitap sayısını çok kısa sürede 50 bine, sonrasında ise 65 bine çıkarmayı amaçladıklarını belirtti. 
Doğan Hızlan da emeği geçen herkese teşekkür edip ekledi: “Benim demiyorum, kitabın cazibesine kapılan bütün kitapseverlere hoş geldiniz diyorum. Size burada iyi, güzel okumalar diliyorum.”

Kaynak: Radikal (19 Şubat 2012)

“Ragıp Zarakolu: Zaman tünelindeyim”

Zeynep Oral, PEN olarak görüşmeye gittikleri Ragıp Zarakolu ile ilgili izlenimlerini anlattı:

Düşünce ve ifade özgürlüğünde direnenleri cezalandırmada değişen bir şey yok!

İnadına güneşli, inadına aydınlık bir gün… Sabahın erken saatleri…

Kocaeli'ne gidiyoruz. Kandıra 2 No'lu F Tipi Cezaevi'ne. PEN Türkiye Merkezi Yönetim Kurulu'ndan dört kişiyiz. Başkan Tarık Günersel, Halil İbrahim Özcan, Sabri Kuşkonmaz ve ben. Hem üyemiz, hem arkadaşımız Ragıp Zarakolu ile derneğimiz adına görüşeceğiz. Elimizde kapı gibi bir belge: Adalet Bakanlığı'ndan alınmış gerekli izin…

Kandıra'ya vardığımızda karla birlikte beyazlık ve aydınlık artıyor.

Benim ilk gidişim, önceden bilenler bir cezaevinin yetmeyip ikinci cezaevinin yapılışını, sonra lojmanlar eklenişini; giderek burada bir cezaevi kasabasının kurulduğunu vurguluyor. "Demir ağlarla" örecektik ülkeyi. Cezaevleri değil, raylarla! Gözlerimin önünde beliriyor: Ülkem, gelişmiş cezaevi-TOKİ sanayi bölgeleriyle bir uçtan ötekine kaplanıvermiş!

Önce Sabri Kuşkonmaz avukat kimliğiyle bizden ayrılıp, Ragıp'la görüşmeye giriyor. Avukatlar aranmıyor, baş başa görüşebiliyor, kamerayla izlenmiyor. Üçümüz gerekli tüm denetimler, aramalardan geçiyoruz. Kayıtlar tamamlanıyor… Kapılar açılıp, kapılar kapanıyor…

Sıranın bize gelmesini beklerken, çok nazik davranan görevli memurlarla konuşuyoruz. (Artık gardiyan denmiyor). "Hücrelerin boyutları nedir" sorusuna örneğin, gülümseyerek, "Hücre değil, oda diyoruz" diye düzeltiyorlar… Tutuklular da misafir herhalde… (Bunu söylemedim elbet.)

Sonunda, "Başefendi" gelip bizi alıyor. Üstelik "açık görüş" mekânında değil, cezaevinin kütüphanesinde görüşebileceğimiz belirtiliyor. Kapılar açılıp kapılar kapanıyor. Bu kez karşımda sarı-lacivert dev bir kapı. Yönetim "Fenerbahçeli mi" diye soruyorum. "Hayır her takımın renklerinden kapılar var" diye geliyor yanıt.

Kütüphaneye varana dek Fener ve Başiktaşlı kapılardan geçip, merdiven inip, merdiven çıkıp geniş bir kütüphaneye varıyoruz. Ragıp Zarakolu orada bizi bekliyor. Sarılıp kucaklaşabiliyoruz.

Gülümsüyor, iyi olduğunu belirtmeye ve vurgulamaya çalışıyor. Her zamanki alçakgönüllülüğü, sakin ve bilge tavrı daha da öne çıkmış. Her birimize ve dışarıya ilgisi çarpıcı. (Bana Leyla Gencer yarışması bu yıl yapılacak mı diye sordu örneğin…)

İçeride kâğıt kalem not tutma olanağım yok. Yaklaşık bir saatlik görüşmeden derlediklerim şöyle:

32 adım boyu 16 adım eni

Ragıp Zarakolu, oğlu Deniz Zarakolu ve yine akademisyen olan Mülazim Ozcan, üçü aynı "odada" kalıyorlar. (Anımsatayım: Üçü de KCK'den alındı. İkisi siyaset akademisinde felsefe dersi veriyordu. Ragıp ise siyaset akademisinde on dakikalık açılış konuşması yaptıydı.)

İki katlı "oda"da yukarıda 16 metre karede 3 yatak, aşağıda yaşama alanı ve tuvalet. Odanın açıldığı avlu – havalandırma alanının boyu 32 adım, eni 16 adım. Başka tutuklularla pek görüşme olmuyor. Ayda bir başka bir "oda" sakinleriyle buluşma olabiliyor. "Burada 30 yıl yatanlarla karşılaştım" diyor. (Tanrım bu ne biçim ülke!)

"Avluya kar yağınca çok güzel oldu. Karda yürüyüş yaptım" diyor, gözlerinde çocuk sevinci…

"Oğlum Deniz, benim en kötü huylarımı almış. Çok dağınık" diyor yine gülümseyerek.

Yemekler güzel. İçerde çay yapabiliyorlar.

Sabah erken kalkıyor. Romanını bitirmeye çalışıyor . Nantes Fermanı – Mübale üzerine ilk raporlar üzerine çalışıyor. Ayrıca oğluyla birlikte Kürtçe öğreniyor. Bol bol okuyor. Son okuduğu kitap Nilüfer Kuyaş'ın "Ada" adlı kitabı, çok sevmiş, bizden hemen Kuyaş'ın öteki kitaplarını da istedi.

Saat 11'de gazeteler geliyor. Her gün dört gazete. Dışardaki gibi orada da gazeteleri okuduktan sonra kesip biçiyor, biriktiriyor, arşivliyor.

Nobel Barış Ödülü adaylığı

İçeride hastalanmamaya çalışıyor. (Her cezaevinde başlıca sorun. Burada tek doktor olduğunu öğrendim. Hastalanana bakım için sıranın gelmesi çok zor.)

Bilgisayarının olmaması çok ciddi bir sorun. Dilekçeyle Adalet Bakanlığı'na başvuracak ve haftada birkaç saatlik olsa bile bilgisayar izni almaya çalışacak…

Biliyorsunuz İsveçli yedi parlamenter, Ragıp Zarakolu'nu bugüne dek sürdürdüğü, demokrat, barışçıl, insan haklarına, insan sevgisine dayalı mücadelesi, düşünce özgürlüğüne yaptığı katkı için Nobel Barış Ödülü'ne resmen aday gösterdi.

"Ne diyorsun bu Nobel adaylığına" diye sorduğumdan, mahcup mahcup gülüp önüne bakıyor ve "Sorma yaa, çok utanıyorum" diyor… Ve hemen lafı değiştiriyor.

'Yardım ve yataklık'tan suçlanacak

İddianame hazırlanmış. Suçlamayı "yardım ve yataklıktan" yapacaklarmış… Yine gülümsüyor. Yardım ve yataklıktan suçlanacak olan Ragıp Zarakolu'nun bugüne dek "Ant" ve "Yeni Ufuklar" dergisinde çıkan yazılarını (70'li yıllar) Alan ve Belge Yayınları'ndan çıkan kitapları düşünüyorum; yıllar önce ona verdiğimiz Türk-Yunan Barış ve Dostluk ödülünü, dünyanın dört bir yanından ve Türkiye'de kazandığı ödülleri düşünüyorum… Ah keşke herkes onun gibi yardım ve yataklık etse diyeceğim geliyor…

Bir ara şöyle diyor: "Hayır, üzgün değilim… Kimi zaman, kimi dönemlerde dışarıda olmak daha zordur… Kendimi zaman tünelinde gibi hissediyorum. Türkiye'de her şey yeniden, yeniden, yeniden yaşanıyor."

71'de ilk tutukluluk… 72'de yeniden tutukluluk (2 yıl)… 81'de yeniden tutuklu. Hepsi de yazılar, kitaplar, yayınlar yüzünden…

Adına kimileri "ileri demokrasi" dese de bu ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünde direnenleri cezalandırmada değişen bir şey yok!

Ragıp Zarakolu'na kitap, dergi, mektup, kart, fotoğraf yollayabilirsiniz. Posta adresi: Kandıra 2 No'lu F tipi Cezaevi. Kocaeli.

Zeynep Oral - Cumhuriyet 18 Şubat 2011

Dışarıya mektup göndermek için gardiyanlara sigara vermek zorunda kalan şaire: “ben jazz dinliyorum/üç gündür ağlıyorum”

Zeytin ve incir ağaçlarının ülkesinin şairine…

En baştan not: Bu son derece şahsi ve özel bir yazıdır.

Halim Abi’yi önce okudum. Neden, ne zaman, nasıl derseniz; bir okurun en sarsılmaz şahsi yöntemiyle: el yordamı! Şiiri çok severdim, okurdum. Hem bu Halim Yazıcı Bergamalıydı. Hemşeriydik yani. “İnsanın ilk aşık olduğu yerdir memleketi” düsturunu edinmiştim kendi kendime; dolayısıyla duble hemşeriydik muhtemelen. Bu hemşerilik ilişkisi, mikro-milliyetçilik gibi algılanabilecek bir feodal ilişki biçimiydi, belki. İkincisiyse fazla romantikti. Olsun, bizim de hatamız bunlar olsun!

Birkaç kez karşılaşmama karşın gidip de yanına, kendimi tanıtıp konuşamamıştım. Bu arada yazıştık, yazışıyorduk elbette. En sevdiğim kitabı “âşıkhava sineması”dır. (Ki burada bu parantez elzemdir. Bu kitabı kadim Pergamon’da eski arastada artık olmayan(?) bir kitapçıdan almıştım. Bu arasta ve kitapçı benim saatçının ölümü öyküsünü esinlemiştir bana. Kitapçı bana Halim Yazıcı’yı anlatmıştı. Kitabın boyutu bile şiir gibiydi. Çok güzel şiirler vardı içinde.) Bu kitaptaki “Kar Sesleri” şiirinde bir başka hemşerimiz Hüsnü Arkan’a gönderme sezdim. Onun bir kitabına. Bunu yazdım Halim Abi’ye; e-mailini vermişti kitapta, öylelikle. Doğru sezmişim. Sonra ben bir yazı yazdım Halim Abi ve şiiri üzerine: http://parsomen13.blogspot.com/2009/07/siir-oldu-mu-siir-hayattan-koptu-hayat.html.

 

Bu yazıdan sonra bir gün Ankara’ya, Kurgu’da bir söyleşiye geldiğinde tanıştık ilkin. Ben geç kalmıştım yine. Oturdum, biramı söyledim, dinlemeye başladım. Halim Abi tanıdı beni. O gün orda Önder Abiyle de tanıştık. Dört Bergamalı fotoğraf çektirdik:

 

 

 

Hüsnü Abi, Ezgi’deki son albümü Eski Arkadaş’ta, “Yetmez mi?” diye bir şarkı yapmıştı. Şiir: Halim Yazıcı. İyi güzel de; düşünüyorum, bakıyorum, böyle bir şiir yok. Kolajmış meğer. Halim Abi bu dikkatimden dolayı tebrik etmişti beni. İşte o güzelim şarkı:
 

 

Artık eskisi kadar şiir okumuyorum. Soğudum türlü nedenlerle. Ama okuduğum az sayıdaki şairden biri Halim Yazıcı. Zaten görüyorsunuz ya, pArşömen’in açılışı onun dizeleriyle: ”ölü savaşçılarla yaratılır yeniden/ölümsüzlüğün adı bir keçi derisinden”.

 

 

Sonra Küçük Taşlar İklimi çıktı: http://www.halimyazici.com/?sayfa=10&id=169. Bu kitabıyla kazandığı Dil Derneği’nin ödülünü almaya geldi bu sefer Ankara’ya. Kanguru’da söyleşi yapıldı. Oradan çıkınca Mülkiyeliler’de oturmuştuk. Azime Abla, ben, Halim Abi. Yeni kitapevi düşüncesinden söz etmişti. Nitekim sonra cazkedisi geldi ve “küçük bir harf” kitabı. Son zamanlarda yazdığı şiirlerde sadeliğin güzelliği en üst noktalara çıkmıştı. Hatta Kanguru’daki söyleşide Ahmet Telli, beyaz umut olarak nitelendirmişti onun şiirini. Halim Abi çok sevmişti bu benzetmeyi; ses kaydını muhakkak istemişti. O ses kaydını gönderelim ona!

Son zamanlarda yazdığı en güzel şiirlerden biridir Suç, onu da buraya koymasam olmazdı:

 

 

bilinenleri bilinmez kıl

bilinmeyenleri yaşa nefes nefese

izin ver gecenin ruhuna inmesine

peşinden git rüyalarının

her sokaktan sonra

yeni bir sokak bul

başı ebruli yazmalı

seni şiirler kovalamalı

elinde ışık demeti

saçlarında bir tutam suç olmalı.

Suç demişken, gelelim bu saçmalamalarımın nedenine. Derin sosyolojik, politik ve hatta bilimsel veriler ortaya da koyulabilir yaşadığımız çaresizliği adlandırmak için. Orta zekalı biri olmama rağmen artık neler olup bittiğini anlayamamaya da başladım. Çünkü olup biten saçmalıkları takip edebilmek için ayrı bir mesai gerekiyor. Oysa modern hayat bizi bin parçaya bölmüş durumda ve hiçbir şeye vakit yok. Çoğu şeyi seziyorum ama şunu da biliyorum: buralarda hukuk yok, guguk var!

Bütün bunların ortasında ve ardında Halim Yazıcı, İzmir Belediyesine yapılan çökme operasyonundan sonra tutuklandı ve 22 Kasım 2011’den beri içeride, Buca’da. İşin hukuki boyutu devam ediyor ama tutukluluk haline itiraz etmemiz gerekli. Gerek var mı gerçekten bu tutukluluk haline? Neler yapabiliriz, neler yapılabilir?

Şu anda içeride, sigara içmediği halde dışarıya mektup göndermek için gardiyanlara sigara vermek zorunda olan bir şair var. Hayatın bu ironisini başka yerlerde görmek istiyorum ben artık. Ben sevgilime “bu sabah tenin/zeytin ağacı” diyebilmek istiyorum içim rahat bir şekilde. Halim Abi özgür kalsın ve Foça’daki kedilerin kirpiklerine bakabilsin istiyorum!

Son olarak, neler yapılabilir sorusu baki kalarak, en azından yazabiliriz Halim Yazıcı’ya:

Abdülhalim Cumhur Yazıcı

Kapalı Cezaevi, Yeni Blok, Koğuş No: 1

Buca-İzmir.

Onur Çalı (parsomen13.blogspot.com)

5 kişi Amy M. Homes’un, “Yangın Müziği” adlı romanını kazanıyor

Edebiyat Haber, beş okuruna  Amy M. Homes'un "Yangın Müziğiadlı romanını armağan ediyor. 

22 Şubat 2012 Çarşamba günü saat 12:00'da Edebiyat Haber’in facebook sayfasında yer alacak soruya bir gün boyunca yanıt verilebilecek. Kazananların listesi 23 Şubat Perşembe günü saat 12:00'da aynı sayfada açıklanacak. 

Tanıtım Bülteninden

Paul ile Elaine iki çocuklarıyla New York'un banliyösündeki bahçeli güzel evlerinde imrenilecek bir hayat sürmektedir. Ancak dışarıdan büyüleyici görünen bu hayatta kendilerini her türlü heyecanı ve duygusu bastırılmış bir tutsak gibi hissetmektedirler. Özgürlüklerine kavuşmak için son derece sıra dışı, tehlikeli ve tuhaf bir eylemi gerçekleştirmeye karar verirler. Bu eylemin sonucunda yaşayacakları her ikisinin de aklından geçmemiştir kuşkusuz.

A. M. Homes'un bu kışkırtıcı romanı, tüm "iyi hayat" teorilerini baş aşağı döndürüyor. Tüm olayları ve karakterleriyle Yangın Müziği çağdaş edebiyatın başarılı bir örneği. 

"Homes, Amerikan banliyö yaşamını eleştirmekle kalmıyor, ona önce ateş ediyor, sonra onu bıçaklayıp arabasının bagajında boğuyor ve bir gölün karanlık sularına atıncaya kadar da rahat etmiyor."
-The Times-

"Günümüzde Homes gibi yazan çok az kadın yazara rastlıyoruz."
-Zadie Smith-

Meraklısına not: SEL Yayınları her cuma facebook sayfasından sorduğu soruyu doğru yanıtlayan ilk beş kişiye birbirinden güzel kitaplar armağan ediyor.

edebiyathaber.net (18 Şubat 2012)

Video: Kitap baskısı nasıl yapılır?

İlk video günümüz baskı tekniği ve ciltleme süreçleri ile ilgili. Sayfanın altındaki videoda ise 1940’larda kullanılan baskı tekniklerini görebilirsiniz.

 

Hiç büyümeyen kahraman: Ayşegül

1954 yılından bu yana dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca kitabı basılmış, evlerden, kütüphanelerden, kitapçılardan ve sahaf raflarından hiç eksilmeyen 58 yaşında ama halen çocuk kahraman Ayşegül. 
Dünya çocuklarının hep sevdiği kahraman Ayşegül’ün doğuş macerasına değinerek başlayalım yazımıza.
1954 yılında Casterman Yayınevinin çocukların dünyasına kazandırdığı kahramanımızın çizimlerini ressam Marcel Marlier çizmiş, öyküsünü yazar Gilbert Delahaye yazmıştır. Kahramanımızın orijinal adı “Martine”dir. Ayşegül serisinin ilk kitabı (Martine Çiftlikte) Fransızca olarak yayımlanmıştır.
Ayşegül kitaplarının orijinal ülkesi Belçika, dili Fransızcadır. 50’ye yakın ülkede yayımlanan Ayşegül kitapları, bazı ülkelerde orijinal hali “Martine” adıyla yayımlanırken, pek çok ülkede de yayımlandığı ülkenin en sevilen ve yaygın kız isimlerinden birini kendine alarak şöhretini sürdürmüştür. (Amerika’da Debbie, İtalya’da Christina, Almanya’da Steffi, İngiltere’de Mary, Portekiz’de Anita gibi).
Ayşegül kitapları 1997 yılına kadar 46 kitaplık bir diziye ulaşmıştır. 1997’de yazar Gilbert’in ölümüyle birlikte dizinin yazarlığını Marcel Marlier’nin oğlu Jean Louis devam ettirmiştir.
Ayşegül Kitaplarının yaratıcılarından olan ressam Marcel Marlier, 2000 yılında Marsık Yayınları’nın davetlisi olarak TÜYAP Kitap Fuarı’na da katılmış, ülkemizdeki “Ayşegül” fanatiklerinin yoğun ilgisi karşısında şaşırmıştır. Okurlarına orijinal resimlerini armağan edecek kadar cömert ve sevgi dolu; değerli ressam Marlier, 18 Ocak 2011 tarihinde Belçika’da, 80 yaşında yaşama veda etmiştir.
Ayşegül Kitapları hakkında Milli Kütüphane kataloglarında yaptığım taramalar sonucunda Ayşegül kitaplarının kendi ülkesinde yayınlandıktan 11 yıl sonra ilk olarak 1965 yılında ülkemizde yayınlanmaya başladığını, ülkemizde yayınlanan ilk Ayşegül kitapların; Ayşegül Okulda, Ayşegül Sirk Cambazı, Ayşegül Seyahatte, Ayşegül Hayvanat Bahçesinde kitaplarının olduğunu ve Ayşegül kitaplarını sırasıyla Sümer, Yeni Sümer, Alpagut, Aksoy, Marsık ve son olarak Yapı Kredi Yayınları yayınladığının bilgisini ulaştım.
Bir zamanlar Ayşegül’ü “Küçük Ayşegül” adıyla yayınlayan Marsık Yayıncılık’ın sahibi Çocuk Edebiyatımızın usta kalemi Yalvaç Ural, Ayşegül kitapları için şöyle diyor “Dünyada çok az kitap, çocukları “Martine” kadar etkilemiştir. Bizde önce “Ayşegül”, sonra “Küçük Ayşegül” adıyla yayımlanan bu 60 kitaplık dizi, tam dört kuşağı büyütmüş ve ördüğü sevgi çemberini dalga dalga büyüterek yalnızca çocukların değil, annelerin, anneannelerin gönlünde kendine unutulmaz bir taht kurmuştur.”
Yapı Kredi Yayınları Ayşegül kitaplarının 2011 yılının ilk ayında her ay 2 Ayşegül kitabı yayınlayarak şubat ayı itibariyle Ayşegül kitaplarının 28’i okurla buluşturdu. Siz bu sayfaları okurken yeni Ayşegül kitapları yayınlanmış olabilir. Yapı Kredi Yayınlarından öğrendiğim bilgiye göre diğer Ayşegül kitapları 2012 yılı sonunda tamamlanmış olacak.
Yeri gelmişken Ayşegül hayranlarına iki müjde vermiş olalım. İlk müjdemiz “Ayşegül Arkadaşlarıyla” başlığında başlayan çıkartmalı kitaplarının üçü “Ayşegül Yollara Düşüyor”, “Ayşegül Kırlara Gidiyor” ve “Ayşegül Arkadaşlarıyla” raflardaki yerini aldı. İkinci müjdemiz ise YKY yayınlamaya başladığı Ayşegül kitaplarını 5’er 5’er ciltler halinde ayrıca yayınlamaya başladı. İlk 3 cilt çok şık bir baskıyla raflardaki yerini aldı. Çocuklar için çok güzel yeni yıl hediyesi olacak bu kitaplar anne babalara ve çocuklara ne hediye alsam diyenlere özellikle duyurulur.
Yaşamın tümünü kucaklayan Ayşegül’ün minik öykülerinde ve yaşadığı serüvenlerde insan ilişkileri, kardeş sevgisi, oyunlar, okul yaşamı, dostluk, doğa sevgisi, hayvan sevgisi, çevre bilinci, meslekler gibi konuları ele alarak okura gerçek yaşamdan kesitlere yer verilmektedir.
Dört kuşağın elinden düşürmeden okuduğu annelerin çocuklarına çeyiz sandıklarında sakladıkları efsane Ayşegül kitaplarının yayınlandığı ilk yıllarda dünya’da özelliklede ülkemizde yayınlanan çocuk kitaplarının çeşitliliğini ve kalitesini düşünürsek Ayşegül kitaplarının bugünlere kadar gelmesi çok tesadüf değil.
YKY tarafından yayınlanan Ayşegül serisinin 24. Kitabı, “Ayşegül Uçağa Biniyor” kitabına değinerek yazımıza son verelim;
Ayşegül Uçağa Biniyor, ideal bir uçak yolculuğu hikâyesi
O yaz annesiyle birlikte yurtdışına seyahate gidecek olan Ayşegül, annesiyle birlikte bilet satış ofisine gider, annesi bilet satış görevlisi ile görüşürken bilge kahramanımız Ayşegül hemen hemen tüm öykülerinde yanında olan köpeği Fındık’a coğrafya ve harita bilgisini konuşturmaya başlayarak haritada gördüğü ülkeleri saymaya başlar. Tatile gidilecek ülke İtalya’dır. İtalya’ya en hızlı gidiş yöntemi uçak yolcuğudur. Uçak biletleri hemen alınır. Sayılı gün hızlı geçer misali günler geçer tatil zamanı gelir. Uçak saatinde babası, annesi Ayşegül ve Fındık havaalanında hazırdırlar.
Adeta uçmayanlar için resimli uçuş rehberi gibidir kitabın devamı. Bavullar bagaja verilir, yürüyen bant götürür bavulları. Anons gelir az sonra uçağa binilecektir. Uçuş bilgileri aynen şöyle yazılmıştır hikayede; “Saatte 800 kilometre hız yapan, 32 metre uzunluğunda, 10 bin metre yükseklikte uçan, 75 yolcusu dahil 48 ton ağırlığında bir araçtı, bavullar bagaja koyuldu, yakıt deposu dolduruldu, yolcu binişi için kullanılan merdiven uçağa yaklaştırıldı.” Uçmak için her şey hazırdı. Babasıyla ve Fındık’la vedalaştılar.
Uçağın kaçak yolcusu Fındık; sahibine sürpriz yapıp bavulların arasına gizlenerek uçağın bagaj deposuna yerleşir. Kaçak yolcu dahil uçmak için her şey elverişlidir. Teknik ayrıntılar öykümüzden eksiksiz tam tamam anlatılır. Kısa sürede uçak bulutlar arasında süzülmeye başlar. Gökyüzünden yeryüzünün görüntüsü betimlenir yeryüzünde her şey miniktir. Pilot kabininde de her şey yolunda gidiyordur. Uçuş ekibi sağlıklı bir yolculuk için elinden geleni yapıyordur. Yolcular konforlu uçağın tüm olanaklarını kullanarak keyifli bir uçuş yaşamaktadır. Kahramanımız portakal suyu içer, uçak aynı zamanda bir çocuk oyun odası gibidir, tüm yolculara ev rahatlığı yaşatılır. Hostes uçaktaki çocuklarla çok ilgilenir, çocukları birbirleriyle tanıştırır. Uçakta yeni arkadaşlıkla kurulur, eğlenceli oyunlar oynanır. Akşam olur, yemek zamanı yemek servisi yapılır. Bu arada kaçak yolcumuz Fındık, bavulların iplerini çözerek eğleniyordur. Uçak inişe hazırdır. Anons gelir kemerler bağlanır, İtalya gökyüzünden izlenir durumdadır. Uçağın camından Roma şehri görünür. Uçak piste iner, kapılar açılır yolcular uçaktan iner. Ayşegül ve annesi yere indiklerinde bir sürpriz karşılar onları kaçak yolcumuz çoktan inmiş sahiplerini beklemektedir. Keyifli bir uçuş sonrası güzel bir ülkeye gelinmiştir.
“Ayşegül Uçağa Biniyor” kitabını okuyan tüm çocuklar, anne babalar hayatlarında hiç uçmamışlarsa bu kitabı okuduktan sonra herkes uçma deneyimi yaşamış gibi ayrıntılı bilgiye sahip olacaktır.
Aydın İleri
Türk Kütüphaneciler Derneği Genel Başkan Yardımcısı
Okul Kütüphanecileri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
edebiyathaber.net (18 Şubat 2012)

Onur Ataoğlu yazdı: Zaman Gezginleri Kerem ile Sibel

İnsanoğlu, zaman algısını edindiği andan itibaren zamanda yolculuğu hayal etmeye başlamış. Mağara duvarlarına çizilen resimler bile geleceğe mesaj bırakmak, bir şekilde gelecek yıllara ulaşmak amacını taşıyor. Uygarlıklar geliştikçe insanlar gelecekle ilgilendiği kadar geçmişe de merak sarıyor. Gelecek, farklı bir gerçekliğin ütopyasını temsil ederken, geçmiş pişmanlıkların, her şeye yeni baştan başlayabilme ihtimalinin simgesi oluyor. Gelecekle ilgili hayaller daha gelişmiş, uygar, zengin bir toplumda yaşamakla ilgiliyken, geçmişe gitmek yapılan hataları telafi etmek, "keşke"leri düzeltmek amacını taşıyor. "Zamanda yolculuk" fantezilerimizin sonsuz çeşitliliği, zamanın sonsuzluğuna yaklaşıyor.

Bugüne kadar genelde bilim kurgu, özelde zamanda yolculuk yabancı edebiyatın egemenliğinde bir konu oldu. Bilim kurgu ihtiyacımızı çoğunlukla batı edebiyatından ve sinema uyarlamalarından karşıladık. Gelecekteki dünyadan bugüne dönmeyi, yapılan hataları düzeltmeyi “Terminatör”den öğrendik. Otostopçunun Galaksi Rehberi, fantastik, esprili ama aynı derecede düşündürücü bir zaman/mekân yolculuğunu aklımıza soktu. Isaac Asimov, gelecekteki robotların temel yasalarını kaleme aldı.

Ancak tüm bu romanları okurken, filmleri izlerken yerel bir lezzet bulamamak beni çok rahatsız ediyordu. Filmlerde geleceğe gidilecekse, binlerce yıl sonrasının New York'una, Los Angeles'ına gidilir. Gelecekten gelen insanlar Londra'ya, San Francisco'ya inerler. Filmlerde dünyayla ilgili bir simge olacaksa, özgürlük anıtı, Big Ben veya Golden Gate köprüsünü görürüz. Film mekânları, cadde ve sokak isimleri, restoran ve kafeler mutlaka Amerikadandır. Dünyayı işgal etmek isteyen yeşil uzaylılar ille de Amerikan Başkanı'nı muhatap alırlar. Türkiye'ye dair bir görüntü, uzaylılar dünyayı yok ederken izlediğimiz 3-5 saniyelik bir İstanbul yıkımı sahnesiyle sınırlıdır.

“Zaman Gezginleri Kerem ile Sibel”i de zamanda yolculuk fantezilerimizin zenginliğine ülkemizden bir katkı olarak okumanızı tavsiye ederim. Öncelikle hem Hasan Saraç'ın bu konularda yazan tanınmış edebiyatçılardan kurgu ve heyecan olarak aşağıda kalmadığını görmek, hem de kitabı okurken Galata'da, Ortaköy'de, Taksim'de kaybolma korkusu olmadan gezinmenin rahatlığını hissetmek için okuyun derim. Bir bilim kurgu romanını deplasmanda değil kendi sahamızda okumanın keyfi için bile değer Zaman Gezginlerinin sayfalarını çevirmek. Romanın bir kısmı yine New York'ta geçiyor ve bana "burası da neresi" duygusu yaşatıyor, ama evrensel bir romanda olsun o kadar… Bu arada, romanda kullanılan mekân isimleri, markalar, restoran, caz bar, otel ve kafeler romanın gerçeklik algısını artırıyor. Daha önce Haruki Murakami'de gördüğüm, hatta yazarın zaman zaman eleştirildiği mekân/marka kullanımı Zaman Gezginlerinde de kendini gösteriyor. 

Hasan Saraç'ın Ankara Fen Lisesi ve ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği geçmişi, kitabın bilimsel altyapısının sağlamlığı için bir güvence. Her ne kadar kitapta okuyucuyu bezdirecek teknik detaylara girilmiyorsa da, bir zaman gezgininin zamanda yolculuk yaparken mekânının sabit kalmasının Heisenberg Belirsizlik Prensibi'ne bağlanması çok hoşuma gitti. Kitabın kurgusal altyapısının sağlamlığı ise, yazarın Douglas Adams, Aldous Huxley, Isaac Asimov gibi bilim kurgu dehalarını okumuş ve analiz etmiş olmasına dayanıyor. Fen Lisesi, Heisenberg, Asimov diyerek okuyucuları korkutmuş olmak istemem; Zaman Gezginleri gayet akıcı bir dille yazılmış, sürükleyici, kolay anlaşılır bir roman…

Romanda insanoğlunun doğaya hükmetmeye başlamasından bu yana kontrolden çıkan hırsının ve güce tapmasının sonuçlarına dair bir gelecek distopyası tasvir ediliyor. Gelecekte yaşayanlar zamanda yolculuk yapabilme becerisini elde edince, başlarına ne geldiğini, niye geldiğini iyice öğrenebilmek için geçmişe seferler düzenliyorlar. Gelecekten gelenler, bulundukları zaman diliminde fark edilmeden "proje"lerini gerçekleştirmek ve o zaman dilimiyle her hangi bir “bağ” kurmadan kendi dönemlerine dönmek durumundalar. Ama insanoğlunun en temel duygularından olan "aşk" ferman dinlemiyor; günümüzde de, gelecekte de… Romanın ismindeki "Kerem" ile "Sibel" size bu konuda bir fikir veriyor sanırım?

Romanın bence önemli özelliklerinden biri, gelecekten gelenlerin geçmişi değiştirmek ve dünyanın gidişatını etkilemek gibi bir iddialarının olmaması. En azından şimdilik… Şimdilik diyorum, çünkü romanı okuduğunuzda sonunun bağlanmadığını, maceranın ilerleyen kitaplarda devam edeceğini, zaman gezginlerinin günümüz İstanbul'una karşılıklı seferler düzenlemeye devam edeceğini görüyorsunuz. Biraz daha ileri gidip kitabın sonunu, katilin uşak olduğunu ağzımdan kaçırmadan susayım ve sizi Hasan Saraç'ın bu başarılı çalışmasıyla baş başa bırakayım…

Onur Ataoğlu Kimdir?

Onur Ataoğlu, 1970 Ankara doğumlu, ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu. Gezmeyi, gözlemlemeyi ve yazmayı seviyor. Gezi yazıları bazı dergi ve kolektif kitap çalışmalarında  yayınlandı, 2011 yılında “Evliya Çelebi Gezi Yazısı Yarışması”nda ikincilik ödülü kazandı. 2002-2006 arasında 3,5 yıl Japonya’da yaşadı, gözlemlerini derleyerek kitap haline getirdi ve “Japon Yapmış” isimli ilk kitabı 2010 Ekiminde, “Japon NE Yapmış” isimli ikinci kitabı 2011 Eylülünde yayınlandı. Başta gelen hobileri gezmek, fotoğrafçılık, kitap okumak ve yazmak, yazdıklarını blog sayfasında paylaşmak:

http://www.onurataoglu.blogspot.com/

Yazan: Onur Ataoğlu – edebiyathaber.net (17 Şubat 2012)

Çağlar Mirik yazdı: F. Gladkov ve Çimento

Kasvetli, havasız bir kulübe… Tavandan sarkan gaz lambası, yer yer gazete ve dergi kupürleriyle kaplı, ağaç kütüklerinden yapılmış duvarları solgun  ışığıyla aydınlatıyor. Bu resimli kupürler, evin küçük oğlu ve geleceğin yazarı Fyodor Gladkov’un ilgisini çekiyor, onda hayranlık uyandırıyor… Hayat hikayesini yazarken anlatmıştı bunları yazar ve daha sonraları da birçok kez bu yoksul kulübeyi, duvarlardaki yazıları, köşedeki rafta duran dinsel kitapları betimledi… Sert bir adam olan babası başını öte yana çevirdiğinde, raftan usulca kitap alıp okuma yazma öğrenmeye çalışıyordu küçük Fyodor.

1893’te, çocuk on yaşına geldiğinde köyde ilkokul açıldı. Genç, iyi eğitimli ve fedakar bir genç kız olan öğretmenleri, zeki ve yetenekli öğrencisine Puşkin, Lermontov ve Tolstoy’un eserlerini tanıttı. Öğrencilerinde öğrenme isteği yaratan bir öğretmendi bu genç kız, çocuğa düşünmeyi öğretti, bilgilenme hevesi aşıladı. Ama yoksulluk yüzünden işe girmek zorunda kaldı küçük Fyodor, orada dayakla, açlıkla, uykusuz gecelerle tanıştı. Sonunda, büyük güçlüklerle Yekaterinodar kentinin ortaokuluna yazılmayı başardı. Burada, 17 yaşındayken, yerel gazetede ilk öyküsü olan “Işık” yayınlandı. Bunu, yine aynı gazetede çıkan başka öyküler izledi. Yazarın, mücadele romantizmi, var olan toplumsal sistemin adaletsizliğini protesto ve kendini beğenmiş kuş beyinli cahilleri eleştiri gibi konular üzerine temellenen bu öyküleri, Maksim Gorki’nin ilk eserleriyle koşutluk gösterir. Gladkov, daha sonraları, “Okumaya Puşkin’le başlayan başka hiçbir yazar, Gorki’ye benim kadar yakın olmamıştır,” diye yazmıştı. “Hatta yakın demek bile yetmez, bütün zihinsel gelişmem, bütün bilinçli yaşamım, Gorki’nin etkisi altında gerçekleşti.”

Gladkov, çok genç yaşta geri dönülmez bir biçimde, yazgısını devrimci hareketle birleştirdi ve Bolşeviklerin partisine katıldı. 1905’te Gürcistan’a, Tiflis’e gidip öğretmen okuluna yazıldı. Bir yıl sonra, tutuklanıp Sibirya’ya gönderildi. Burada, Sibirya’nın uzak bir köşesindeki siyasi sürgünlerin yaşamını anlatan, “Sürgünler” adlı bir kısa hikaye yazdı.

Sürgünden dönünce, Gladkov Novosibirsk’e yerleşti, burada bir lisede öğretmenlik yapıyordu. Ekim devrimi başladığında, yeni yaşam için mücadele etmek üzere, gönüllü olarak Kızıl Orduya katıldı.

İç savaş bittiğinde, Gladkov Moskova’ya yerleşip kendini bütünüyle, büyük sevdası edebiyata adadı. İç savaş olayları henüz belleğinde tazeyken “Yeşillik” adlı bir öykü ve kısa hikayesi “Azgın At”ı yazdı. Bu öykülerinde, savaş cephesi izlenimlerini anlatıyordu. Sonra, ünlü Çimento adlı romanını yazmaya başladı. Bu öykü, ekonomik altüst oluşa karşı mücadelesiyle, insanlar arasında yeni ilişki biçimlerinin gelişimiyle, emekçi sınıfına ilişkin yazılan ilk Sovyet romanıydı.

Genç Sovyet toplumunda, yaşamsal değişimlerin, eskinin kalıntılarını silip süpürdüğü zamanlardı. Bu kez barış cephesinde, kahramanca bir savaş başlatılmıştı.  Halkın hayatındaki bu tarihi dönem, Gladkov’un Çimento’suna yansıdı.

1921 yılı… Yazarın ülkesi için önemli ve tarihsel olaylarla dolu bir yıl. Hatta tarihsel bir dönüm noktası sayılabilir. İç savaşın kesin biçimde sona erdiği, NEP siyasetine geçildiği ve Kronstadt ayaklanmasının patlak verdiği bu yılın iyi bilinen bir olayı da partinin X. Kongresinin toplanması. Romanda izlenen tasfiyeler de bu kongrede alınan kararlar uyarınca yapılıyor. Kariyeristler, iktidar partisine üye olup da köken olarak diğer eski partilerden gelenler, yozlaşan Bolşevikler ve siyasi bakımdan olgunlaşamayanlar partiden tasfiye edildi.

Bu fırtınalı dönemi anlatan Çimento’da, ardında I. Dünya Savaşı, devrim yılı ve iç savaş olan derin bir dönüşüm yaşanır. Yalnız ekonomik ilişkilerle sınırlı kalmayan, toplumun bütün bireylerini ve aralarındaki her türlü ilişkiyi derinden sarsan, yerine “yeni”yi koyma eylemini başlatan, bütün bir yaşam tarzıyla birlikte insanın dönüşümüdür Çimento’da anlatılan.  

Roman, makine montajcısı Gleb Çumalov’un savaştan, doğduğu kente, üç yıl önce bırakıp gittiği işinin başına dönüşünün geniş, lirik ve epik bir biçimde betimlenmesiyle başlar. Ne umutlarla yuvasına döner Çumalov, fakat karşısına çıkan, bir yıkım, sessizlik ve ıssızlık sahnesidir. Yalnızca işyeri değil, evi de yıkılmıştır. Görünüşte ikisi de ayaktadır ama fabrika metruktür ve karısı Daşa, onu anlam verilmesi güç bir soğuklukla karşılar. Böyle bir dönemde, sinmeden ve teslim olmadan mücadeleyi sürdürebilmek için, cesur ve cömert bir yüreğe, boyun eğmez bir iradeye ve geleceğin geniş panoramasını zihninde canlandırmaya yeterli, atak ve cüretli bir hayal gücüne sahip olmak gereklidir. Ve Gleb Çumalov’da bu nitelikler vardır. 

Çimento’yla ilgili anılarından söz ederken, Gladkov, bu kitabı yazarken Gleb’i açık ve net bir biçimde, “savaş ve ekonomi cephesinde sıra neferi, tipik bir proleter, huzursuz bir eş, Kızıl Ordu askeri, neşeli, kıpır kıpır, fakat yine de ciddi ve inatçı bir işçi önderi” olarak düşlediğini yazmıştı.

“Çimento”nun başarısından sonra, Gladkov, emekçi sınıfın yaşamıyla ilgili bir başka eser tasarladı. Yazar yeni makineleri, yeni iş örgütlenmesini ve en önemlisi insanlar arasındaki yeni ilişkileri görüp tanımak amacıyla Dnieper hidroelektrik santralinin şantiyesini ziyaret etti, Rostov kentinde devasa Selmaş çiftlik makineleri fabrikasını ve daha birçok inşa halindeki üretim merkezini gezdi. Makineler kadar insanlarla da ilgileniyor ve yeni insan konusunda şunları söylüyordu: “İnsan, henüz oluşma sürecini yaşamaktadır; sürekli bir büyüyüş, yaratıcı bir tez canlılık ve gelecek uğruna mücadele içindedir.” İkinci romanı “Enerji” de, çalışan insanın yeni kişiliğine, yeni karakterine bürünürken geçirdiği çelişkili ve dramatik süreç, sanatsal anlatımını bulur. 

İkinci Dünya Savaşında Sovyet halkının kazandığı büyük zafer Gladkov’u,  çeşitli eğilimlere sahip birçok başka Sovyet yazarı gibi, Sovyetler zamanında o kadar cömertçe öne atılan ulusal karakterin kaynaklarını araştırmak amacıyla, Rus halkının tarihine eğilmeye itti.

Özyaşamöykülerinde  -“Gençlik Öyküsü”, “Özgür Halk” ve “Zor Zamanlar”- Gladkov, 19. yy sonlarıyla 20. yy başlarında, Rus köylüsünün hayatını resmeder. Bu eserlerinde yazar, adalet arayan, “doğruluğun efendisi” köylü kahramanların karakterini gözler önüne serer. “Özgür Halk” adlı öyküsünde anlatılan kişilerden biri, halkın en iyi oğullarından biri olarak tanıtılır.

Özyaşamöyküsel yapıtlar dizisi, halk yaşamının panoramasını sunar. Bu kitaplarda, yazarın yazdığı eserlerin en üstün nitelikleri -yurtseverlik, yumuşak liriklik, kitle sahnelerinin ustalıkla betimlenmesi, karakter oluşturmada esneklik ve açıklık-  tam ve eksiksiz ifadesini bulur.

Gladkov, ulusun yaşamındaki büyük tarihi olayları, çok çeşitli sıradan insanın yazgıları aracılığıyla göstermeyi başarmıştır. Eserlerinde, lirik ve epik temalar, tek uyumlu ve bölünmez bir bütün oluşturur.

Özyaşamöyküsel yapıtlarında merkezi rol, Rus kadınına aittir ve Rus kadınının ruh güzelliği, manevi gücü ve kibarlığı bu öykülerdeki karakterlere yansıtılır. Köy kadınının sağlamlığı, özgürlük aşkı ve güçlü adalet duygusu, eski tarz kırsal yaşamın bütün zorluklarına dayanmasını sağlar.

Yaşamının son yıllarında, Gladkov dördüncü bir özyaşamöyküsel kitap yazdı ve buna “İsyankar Gençlik” adını verdi. Çok hasta olmasına rağmen, çalışmalarını sürdürüyordu. 75 yaşında ölene kadar, kendini hep çalışmaya, hep halkı ve ülkedeki hayatı düşünmeye verdi. Onun kanısınca yazarlık, halka özgeci bir tarzda hizmetti. Her zaman genç kalan ruhunun bütün ateşiyle ve görkemli bir çilekeş adanmışlığıyla, ömrünü bu ideal uğruna çaba harcamayla geçirdi.

Çimento, yazarından çok daha uzun ömürlü oldu, çeşitli dünya dillerine çevrildi, geniş kitlelerce beğenilerek okundu. Gladkov’un eskimemiş ve değerinden hiçbir şey yitirmemiş olan eseri Çimento’nun, bugünün okuru tarafından da yine aynı heyecanla okunacağını umut ediyoruz.

Yazan: Çağlar Mirik – edebiyathaber.net (17 Şubat 2012)

Kerem Işık’la söyleşi: Hasbelkader Öykücülük

Edebiyat dünyasının yeni bir yüze büründüğü, öykücülüğün kitaplardan çıkıp bloglara taşındığı bir ortamda, her şeye rağmen klasik anlamda öykücülüğe devam eden yazarlardan birisi Kerem Işık.

Notos, Varlık, Kitap-lık gibi dergilerde yayınlanan öykülerinden tanıdığımız yazarın, geçtiğimiz Ocak ayında çıkan ikinci kitabı Toplum Böceği ile öykücülüğü de yeni bir ivme kazandı. İlk kitabı Aslında Cennet de Yok’a kıyasla daha `öykü` öyküler yazdığını belirten yazarla yeni kitabı hakkında konuştuk.

Toplumsal dinamikler, bireycilik, yozlaşma ve tüketme kültürüne derin atıflarda bulunduğu kitabına ve Kerem Işık’ın yazarlığına dair birkaç satırarası not…

Öykü kitabı yayınlatmak günümüz yayıncılığında zor. Bir roman yayınlatmaya kalktığında daha kabul edilebilir yaklaşılıyor ama öykü kitabı için aynı şeyi söylemek güç. "Ya kardeşim sayfa sayısı kurtarmıyor, dizgisi kurtarmıyor.” Gibi nedenler sunulabiliyor. Siz de bu tür durumlar yaşadınız mı?

Evet var öyle bir şey fakat ben bu konuda kendimi şanslı sayıyorum çünkü yayıncım da editörüm de bana bu konuda destek oldular. İlk kitapta daha çok yaşadım bu türden durumları ama ikinci kitap nispeten daha kabul edilebilir oldu. Bu konuda yayıncıyı da anlamak gerekli.

İlk kitabınız Aslında Cennet de Yok. Onda biraz daha fazla lirik bir dil hâkimdi. Toplum Böceği ile onun arasında ciddi bir fark var diyebilir miyiz?

Olmasa olmazdı herhalde. Zaten o bir ilk kitaptı ve her yazarın ilk kitabı, doğal karşılanacağı üzere, biraz acemilik ve birazdan fazla heyecanla yazılır, basılır. Bu heyecanım zaten daha önce olduğu gibi lirik bir heyecandı. Toplum Böceği ise daha profesyonel bir çalışma oldu, her açıdan. Hem biraz daha güçlü yazdım hem de tam istediğim gibi oldu diyebilirim.

Peki kitaplarda yayınlanan öyküler… Toplum Böceği’nde basılan öykülerden bazıları Notos, Kitap-lık gibi dergilerde basılmış. İlk öyküleri yayınlatma süreci nasıl gelişti?

Evet, o zaman birkaçı Kitaplık'ta ya da başka yerlerde yayınlanmıştı. Editör Murat Yalçın bu konuda bana çok yardımcı olmuştur. Kitaplık ilk göz ağrımdır, orada öykülerimin yayınlanması benim için çok büyük bir olaydı. Murat Bey'le hep yazışıyorduk, öykülerimi gönderiyordum ve o da sağolsun bana karşı hep yardımsever ve yönlendirici oldu.

Yayınla(ya)madığı öyküler için bile eleştiriler getirir, bazılarını metin üzerinde düzeltir, üzerini çizer, uğraşıp mesai harcar ve geri gönderirdi. Tabii ki bütün bunlar benim için hep bir itici güç oldu. Eleştirilmek ya da düzeltilmek beni kırmadı, incitmedi. Hoşuma bile gidiyordu.

"Yetenekliydim ve öykücü oldum diyemem, hasbelkader bu duruma geldim"

Gönderdiğiniz herhangi bir öyküye, herhangi bir yerden "Hayır bu olmamış" diyip geçen oldu mu? Bu kadar kesin bir ‘reddetme” durumu söz konusu muydu?

Aslında oldu –gülüyor- ama bu konuda birazcık da olsa onları anlayabiliyorum. Sonuçta öykü gönderen yalnızca ben değilim ve bir de bu gönderilen öykülerin yayınlanabilirliği ya da "öykü" olup olamadığı sorunu var. Belli ki bir şeyler gördü ya da bir şeyler hissetti. Hiç olmadı, şansım yaver gitti de öykülerim yayınlandı. Hakikaten bu konuda yetenekliydim ve öykücü oldum diyemem, hasbelkader benim öykülerime bakıldı ve bu duruma geldim.

Hasbelkader öykücü oldum mu diyorsunuz yani?

Aslında kastettiğim bu değil ama sonuçta bu dergiler ve yayınlar çok fazla insan tarafından yoğunlukla tercih ediliyor ve orada kendinize yer bulmaya çalışmak ve yer bulmak kolay değil. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda işin içine biraz şans ya da hasbelkader kavramı giriyor. Yoksa ben de biraz kendimi övüp, öykücülüğümü ön plana çıkarabilirim. Dediğim gibi, yetenekli de olsanız, muhteşem bir öykücü de olsanız, eğer yayınlatabileceğiniz mecralardan bir geribildirim alamıyorsanız, pek de bir şey yapamıyorsunuz.

Bu kitap kurgusal öğeler barındırıyor ama toplumcu-gerçekçi bir yanı da var. İronik bir diliniz var ve ben kitabı okurken bazı yerlerde kahkahalar atarak güldüm. Bu süreç nasıl gelişiyor?

Yaratmak istediğim dil bu olsun ya da olmasın, toplumcu gerçekçilikten ziyade daha çok anlaşılabilir olması taraftarıdır. İroninin neden olduğu gülme seansları için de komik ya da komiklik diyemeyiz. Trajikomik. Ben gülünebilen durumların daha ciddiye alındığını düşünüyorum. Bu yüzden de ciddi durumları gülünebilir olarak kaleme alıyorum. Yani gülünsün istiyorum ama bu sayede de ciddiye alınayım istiyorum.

"Toplum Böceği'ni yazdığımda, bir şey(ler)e takıntılı olmaya başlamıştım"

Kitapta insanların büyük bir yozlaşma ile hayat içindeki koşturmacası var. Plazalarda çalışan, ne iş yaptığını bile tam olarak bilmeyen ama çalışmak zorunda olduğu için çalışan insanlar… Siz de onlardan birisi oldunuz mu -hiç sanmıyorum ama- özellikle İş Mi Bu ŞiBuMi öykünüzü kastediyorum.

Olmaz mıyım, tabii ki oldum ben de o insanlar gibi oldum (gülüyor). Büyük bir elektronik eşya şirketinde 3 yıl çalıştım ve plaza insanı oldum. O öyküde de "benden" bir parça da olsa var. Yani ben çok fazla toplumcu – gerçekçi olduğumu ya da herhangi bir akıma bağlı olduğumu da düşünmüyorum. Toplumsal konulara bir eğilim ve yönelme var tabii ki ama benim yazdıklarım genelde kavramsal durumlar ya da şeyler oluyor diyebilirim. Herhangi bir konuya ya da bir şeye takıyorum, takılıyorum; öyle yazıyorum. Mesela Toplum Böceği'nde yer alan öyküleri yazdığımda, şöyle bir şey(ler)e takıntılı olmaya başlamıştım; psikoloji, insanların birbirleriyle olan ilişkileri, toplum içindeki bireyler birbirini nasıl etkiler, -işte sosyal psikoloji türünden şeyler- bunlara ilgimi yoğunlaştırmıştım. Bunlara karar verdikten sonra da yazmaya başlarım.

Bu kitapta belirgin bir lirik dil de var. Öykücü şiire kaçar mı ya da öykünür mü?

İlk kitabım Aslında Cennet De Yok'ta daha belirgin bir lirik dil var. Şiire de öykünme gibi bir durum olmadı aslında, yani hiç şiir falan da yazayım demedim, yazmadım da. Ama çok şiir okurum, gerçekten çok fazla. Edip Cansever yoğunluklu olmak üzere o kuşağın şairlerini sık sık okurum.

Yazar ile yazdığı arasında bir fark olduğunu düşünür müsünüz? Kerem Işık'tan bağımsız olarak öykücülüğüm var diyebilir misiniz ya da bunun tam tersini söyleyebilir misiniz?

Ben öyle bir şey olsun ya da hiç olmasın diye düşünmem. Zaten daha önce de söylediğim gibi, toplumcu-gerçekçi değilim ve pek fazla da bu insanları okumadım. Etkilenmek için de geçerli nedenlerim olmadı, olamadı. Ben daha kuramsal şeyler okuyorum ve onların bende uyandırdığı duygular ile yazıyorum. İlk kitap için bunu söyleyebilirim belki çünkü onlar daha çok bir seferde yazılmış ve hani sözümona bir ilham gelir de bir şeyler karalamaya başlarsın ve bitirirsin, o türden öykülerdi. Ama bu kitaptakiler öyle değil, özellikle ilk ve son öykü; bir kurgusu olan, bir yere varmaya çalışan, anlatması gereken öğeleri olan, kısacası bir meselesi olan öyküler.

Birkaç öykünüzü özellikle sormak istiyorum. “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası.” Orada RTÜK ile ilgili alternatif bir tanımlamanız var:  Resmi Terbiye Üst Kurulu. Ya da YÖK ile ilgili olanı; Yetişkinliği Öğretme Kurumu. Bunlardan biraz bahseder misiniz?

Her ne kadar insanlar itiraz da etse, sonuç olarak bu toplumun içinde yaşıyoruz ve bu toplumun dinamiklerinden etkileniyoruz. Burada illa ki eleştirel bakmak gerekiyor. O öyküde Kerem Işık yoktur ama Kerem Işık'ın yaşadığı toplum da bilinç de oradadır. Bu öykü daha çok topluma yönelik bir eleştiri ve dikte edilen fikirlerin reddinin ya da kabulunun gözönüne getirilmesi. Böylesine bir algı aslında toplumda da var. Sistemin sorunlarının dile getirilmesi de diyebiliriz.

Toplumun ya da ülkenin diyelim… Üzerinde yoğun ve keskin uçlu bir siyasi otorite baskısı da var. Yazarlar, yayıncılar, gazeteciler, akademisyenler tutuklanıyor ve yargılanmadan yıllarca tutuklu kalıyor, kalmaya devam ediyor. Siz bir yazar olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası ben kendimi yazarak anlatabilen birisiyim. İnsanların tutuklanması ve yargılanması beni de etkiliyor ama bunlardan korkmuyorum ya da ürkmüyorum. Düşündüklerimi bir şekilde dışavurmam gerekiyor ve o gün, o dönem ne düşünüyorsam yazıyorum. Bunu engelleyemem. Siyasi otorite baskısı nedeniyle yazdıklarının yönünü değiştirecek birileri de var mıdır çok bilmiyorum zira gerçek anlamda yazan birisinin böyle bir durumda yazmaktan ya da yazdıklarından korkması da çok mantıklı gelmiyor bana. Peki gelecekte yazar mıyım ya da değiştirir miyim, emin değilim ama öykülerimde psikoloji ve felsefe yazacağımı söyleyebilirim. Beni engelleyecek bir şeyi de kabul etmem ne kabul ederim ne de bundan korkarım.

"Okuyucunun anlamak istediği gibi anlaması benim için başarıdır"

Psikoloji ve felsefeyi öyküye yerleştirmek zor değil mi? Sosyal Bilimler anlatım açısından daha detaycı ve zorlu bir süreç değil mi öykü ya da öykücülük açısından?

Ben zaten bu örgüyü minimumda tutmaya çalışıyorum. Toplum Böceği`nde Ludwig Wittgenstein'a ve Nietzsche’ye atıf birkaç kısım var ve ben insanların bunu bilerek ya da bilmeyerek, öyküden bir yönelim çıkarmasını bekliyorum. Hiçbir yönelim olmadan, sadece anlamak istedikleri gibi anlamaları da benim için bir başarıdır. Detaycı olmam gereken yerler oluyor ama bir tür öykücülük numarası bu ve elimden geldiğince daha fazla deniyorum. Başarılı olduğumu düşündüğüm bir yerde, o sosyal ya da psikolojik doktrini de ekliyorum. Bence bunun hiçbir sakıncası yok, zor olmasına zor olsa da. Zaten o aralar ne okuyorsam ondan etkilenirim. Mesela Tezer Özlü benim için çok özeldir. Dönüp dönüp tekrar okurum kitaplarını. Ya da şimdilerde mantık ve psikoloji okuyorum ki öykülerimi de onlar yönlendiriyor.

"Kitap reklamları olmalı"

Değişen bir dünya düzeni var ve edebiyat da bu değişime ayak uydurmak zorunda kalıyor. Mesela kitaplar için reklam filmleri çekilmeye başlandı billboardlarda afişler boy boy gösteriliyor, tv programları yapılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bence bu reklamlar olmalı. Bir sürü aptal şey için reklam filmi çekiliyor ya da bilboardlara afişleri asılıyor. Bunun yerine kitapların reklamları yapılsın, insanlar en azından bu reklam algısını kitaplarla ilgili olarak değerlendirsin. Eğer sistemde kullanabileceğimiz herhangi bir alan varsa bunu kullanmalı ve kullanımını da yaygınlaştırmalıyız diye düşünüyorum. Önceleri bu ve bu türden reklamlardan rahatsız olsam da, dediğin gibi değişen dünya düzeninde, eğer bazı şeyleri köktenci bir duyguyla reddederseniz bu sizin yararınıza değil zararınıza oluyor. Zararcı davranmak için de mantıklı bir neden göremiyorum açıkçası…

Toplum Böceği`nde dikkat çeken bir diğer nokta ise kitaptaki karakterler hiçbir şey yemiyor, içmiyor, kıyafetlerini bile değiştirmiyor. Aslında özel olarak belirtmemişsiniz ama ben böyle bir çıkarım yaptım. Neden bu tür insani davranışlar yok karakterlerinde?

Özel olarak yaptığım bir şey değil ama mümkün olduğunca steril ve sade yazıyorum. Eğer yazarken işime yarayacak bir öğe olursa kullanırım ama öykünün yükselişi sırasında araya sıradan bir şey iliştirmek hoşuma gitmez. Sonuçta öykü başlar ve yükselmeye başlar, bu türden bir yan kurgu, birilerinin giyinip soyunması ya da uyuması, bence öykünün ritmine uygun olmaz ve ben de pek öyle şeyler yazmıyorum. Bu yazmayacağım anlamına gelmez ama dediğim gibi eğer öykünün yükselişine engel olacaksa o durumları kullanmamayı tercih ediyorum.

Onur Koçyiğit – sabitfikir.com (17 Şubat 2012)

Masumiyetin katili savaş

Soğuk savaşın bitmesinin ardından bu dönemi anlatan pek çok roman yazıldı. Bu hikayelerde özellikle dönemin savaş sonrasında yeniden şekillenen ülkeler ve bireyler üzerindeki etkisi anlatılıyordu. Savaşın insan üzerindeki tahribatı, şiddetin olağanlaşması, gibi pek çok tema olabildiğince işlendi. İşlenmeye de devam ediyor. Bunlardan bir tanesi de Ian McEwan’ın ‘Masumiyet ya da Özel ilişki’si. Bu yılın ilk çıkan kitaplarından biri olan Masumiyet, McEwan’ın 1989’da yazdığı bir roman. Roza Hakmen’in çevirisiyle YKY tarafından yayınlanan roman, soğuk savaş sonrası tarihte Berlin’de Altın Operasyon diye de bilinen bir plandan yola çıkıyor.

2. Dünya Savaşı her ne kadar bitti gibi görünse de uzun süre savaşın etkileri Avrupa’da sürdü. Berlin’de de bitmiş gibi gözüken savaş yer altında devam ediyordu. İngiliz ve Amerikan gizli servisleri, Sovyet hattına sızmak için bir tünel projesini ortaklaşa yürütüyorlardı. Bu proje bir yıl bile sürmedi. Fakat McEwan bu projeden romanına zemin yarattı.

McEwan’ın eserlerinde hiçbir şey tesadüf değil. Romanın masumiyeti isim olarak alması da gelişi güzel bir karar değil. Çünkü McEwan savaş ortamında yitirilen masumiyetin öyküsünü anlatıyor. İngiliz bir genç olan Leonard’ın masum ve saf karakteri romanın başında işlendikten sonra kahramanımız tam olarak ne olduğu konusunda bir fikri olmadığı yeni işi için Berlin’e yolculuğa çıkar. Savaş sonrası Amerikalılarla iş birliği yaparak, Berlin’deki Rus yetkililerin telefonlarını dinleyecek bir projede görevlendirilir. Gizliliğin esas olduğu bu proje ile McEvan savaş içindeki askeri düşünme ve hareket etme biçimlerini gerçekçi bir şekilde işliyor. Yeni işi ile farklı bir dünyaya adım atan Leonard, yer altında süren savaş psikolojisi ile yavaş yavaş masumiyetini kaybeder. Berlin sokaklarında zafer kazanmış asker edasıyla yürür. Arkadaşlarıyla gittikleri bir barda tanıştıkları Maria’ya aşık olur. Maria Alman bir ailenin kızıdır. Henüz çok küçükken köylerine gelen askerlerin hamile bir kadına tecavüz etmelerine şahit olur. erken yaşta yaptığı evliliği; kocasının  kıskançlıkları, şizofrenik duyguları, alkol alışkanlığı ve sonrasında gelen şiddet yüzünden biter. Fakat kocasından kurtulmayı başaramaz. Ona para vererek yaşamından uzak tutmaya çabalar. Leonard’la tanıştığında onun masum ve utangaç bir genç oluşu dikkatini çeker. Hiçbir kızla birliktelik yaşamayan Leonard ise Maria’nın kollarında bedeninin keşfine çıkar.

Savaşı da Maria’yı da kazanmak

İngiltere’nin Aldershot kasabasında doğan McEwan ilk eseri ‘İlk Aşk, Son Törenler’ (First Love, Last Rites) 1975’te yayınlanmıştı. Yazarın ‘The Cement Garden’ (1993), The Comfort of Strangers (1990), ‘Enduring Love’ (2004), ‘Atonemen’t (2007) ve 2008’de çekilen ‘Duyurulacak’ (Saturday) gibi film uyarlamalarının olduğu düşünüldüğünde, yapıtlarındaki filmografik kurgulamayı, hikayedeki görsel gücünün etkisini romanın önemli bölümlerinde görüyoruz. Bütün günlerini yeraltında telefon dinlemeleri için yapılan düzenekle geçiren Leonard’ın düşüncelerine, askeri bir yerde olmanın, savaşı kaybetmemiş bir ülkede yaşamanın, etrafındaki bölünmelerin, taraf olmaların da etkisiyle şiddet uygulama isteği yerleşir. Almanlara karşı savaş kazanmış bir ülkenin gizli bir görevinde yer alıyor olması Leonard’da sevgilisi Maria’ya bile sahip olma duygusu yaratır. “Evet, kadın mağluptu, fethedilmişti, onun hakkıydı, kurtulamazdı ve şimdi ayrıca Leonard askerdi, savaş yorgunuydu, kana bulanmıştı, ama bitkinliği engelleyici değil, kahramancaydı. Bu kadını ele geçirmişti, ona zorla sahip oluyordu.”

İlk kez bir kadınla birlikte olan, üstelik evlenme teklifi edecek kadar aşık olan Leonard’ın buna rağmen tecavüz edecek kadar şiddeti içselleştirmiş olması, Berlin’de süren savaşın etkilerinin insanda neler yarattığının açık göstergesi. Roman bu noktadan sonra şiddetli bir gerilime giriyor. Genç bir adamın bir insanı öldürebilecek hatta parçalara ayırdığı cesetle günlerce süren bir yolculuğa çıkabilecek kadar soğuk kanlı olmasını, savaşın bütün kirlerini, kanlarını insanlara nasıl bulaştırdığını kitap boyunca dinmeyen bir gerilimle okurun gözüne sokuyor McEwan.

İyi bir gerilim romanı okumakla birlikte savaşın insanlar üzerindeki psikolojik tahribatları, yarılmaları nasıl yarattığına başka bir hikayeden okumak için ‘Masumiyet ve Özel ilişki’ iyi bir seçim olabilir.

Sevda Aydın – evrensel.net (17 Şubat 2012)

Antalya Kitap Fuarı açıldı

Bu yıl ilk kez düzenlenen Antalya Kitap Fuarı kitapseverleri bekliyor.

Türkiye Yayıncılar Birliği'nin iş birliğinde TÜYAP Tüm Fuarcılık A.Ş. tarafından düzenlenen Antalya Kitap Fuarı, Cam Piramit Sabancı Fuar ve Kongre Merkezi'nde kitapseverlere kapılarını açtı.

Açılış törenine, İl Milli Eğitim Müdürü Osman Nuri Günay, TÜYAP Tüm Fuarcılık A.Ş. Genel Koordinatörü Deniz Kavutçuoğlu, Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal, ATSO Başkanı Çetin Osman Budak ve yurttaşlar katıldı.

İl Milli Eğitim Müdürü Osman Nuri Günay, açılış töreninde yaptığı konuşmada, Antalya Kitap Fuarı'nın büyük bir eksikliği giderdiğini söyledi. Antalya'nın eğitimin başkenti olduğunu belirten Günay, ''Antalya'da her yıl 15-20 bin civarında öğrenci artışı oluyor. Böyle bir kentin en büyük eksikliği, Antalya Kitap Fuarı ile giderilmiş oldu. Öğrencilerimizin ve velilerimizin bu fuara ilgi göstereceğine inanıyorum. Fuarın her yıl düzenlenmesini diliyorum'' dedi.

TÜYAP Tüm Fuarcılık A.Ş. Kültür Fuarları Genel Koordinatörü Deniz Kavutçuoğlu da alan darlığı nedeniyle sadece 75 yayınevinin fuara katılabildiğini bildirdi. İstanbul'da düzenlenen kitap fuarına 550, İzmir'de 200, diğer şehirlerde de yaklaşık 150 yayınevinin katıldığına işaret eden Kavutçuoğlu, ''Bundan sonra düzenlenecek fuarların daha büyük bir alanda yapılmasını umuyoruz. 200 yazarın katılacağı, çeşitli kültürel etkinliklerin düzenleneceği fuara, yaklaşık 100 bin arasında ziyaretçi bekliyoruz'' diye konuştu.

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal ise Antalya'nın kitap okuma oranında, ilk 10 şehir arasında yer aldığını ifade etti. Bir şehirde kitap fuarının düzenlenmesinin önemli olduğunu vurgulayan Celal, Antalya Kitap Fuarı'nın gelecek yıllarda da devam etmesini istedi.

Söyleşi, panel ve şiir dinletilerinin de düzenleneceği fuarda, 200 yazar ve çizer Antalyalılarla buluşacak. 75 yayınevinin yer aldığı ve ücretsiz ziyaret edilebilecek fuar, 19 Şubatta sona erecek.

Cumhuriyet – (17 Şubat 2012)

Bahçede yazar var!

Kafka'nın Çorbası ve Sartre'ın Lavabosu kitaplarıyla okura eğlenceli bir yol açan Mark Crick, Machiavelli'nin Bahçesi'yle yazarları bu kez bahçıvanlığa soyundurup onlar aracılığıyla bahçecilikle ilgili ipuçları veriyor.

Ayağınız toprağa değmedi mi ufaktan bir sinirlilik hali bünyeye tebelleş oluyor. Demek ki Mark Crick bunu fark etmiş, yazarları bahçeye göndermiş. Daha önceki denemelerin (Kafka'nın Çorbası ve Sartre'ın Lavabosu) başarılı olduğu düşünülürse Crick'in, yazarların eline kazma küreği tutuşturmasına şaşmamalı. Unutmadan, bizi çiçeğin böceğin içine çeken Crick'in bahçıvanlık deneyiminin bulunduğunu da bir köşeye iliştirelim.

Toz toprak arasında

İşin sinir stres atma boyutu bir tarafa, rengârenk çiçek ve bahçeler arasında bizi tura çıkaran Crick'in derdi biraz da paralel bir evren yaratmak. Belki de bu yüzden Carver askılı sepet yapmaya girişiyor, içine zamanla kuruyacak çiçekler yerleştiriyor: 'Askılı sepeti, kapının yanındaki tırnakta asılı olduğu yerden indirdim. Bitkiler kuruyalı o kadar çok olmuştu ki, geriye yaznızca toz dolu bir sepet kalmıştı. Evimizin kapısının üstünde toz dolu bir sepet asılıydı. Düşünebiliyor musunuz?'

Brecht'in patates yetiştirmek üzere mevzilenmesi, silah olarak da kürek ve beli seçmesi tam da kimliğine uygun düşmüş. Isabelle Allende'nin hüzünlü bambu ayırma hikâyesi de aynı şekilde. Kitaba ismini veren Machiavelli'nin öyküsü ise Crick'in yapmaya çalıştığı şeye cuk oturuyor. Belli bir düzeni ince ince işleyip savunarak tarihe mâl olan Machiavelli, bu kez aynı düzenli ortamı (Crick'in yardımıyla) bahçeye uyarlıyor:

'Çiçek tarhının değişik özellikleri ve çeşitliliği, çimenlikte hoş görülmeyecek bir özgürlük gerektirir. Bu özgürlük, birden fazla türün az çok kendi kendini düzenleyen bir şekilde bir arada bulunmasına olanak tanıdığı karışık bordürde daha da fazladır. Bu tür davranışlar cumhuriyetlerdeki ya da tebaanın başkentten uzakta, anarşiye yakın bir düzende yaşadığı, bir hükümdarın ülkesinin en uç topraklarındaki durumla karşılaştırılabilir (…) Çimenliği olan bir bahçıvanın mart-ekim ayları arasında, sık çim biçme sanatıyla onun kural ve gereklerinden başka bir düşünce ve amacı olmamalı; başka herhangi bir şeyle ilgilenmemelidir. Düzenli biçmek yalnızca suçlu bitkileri cezalandırmakla kalmaz, aynı zamanda hızla ilerleyerek hemcinslerinin üstüne çıkmaya çalışan otların ve bitkilerin de hırslarına set çeker. Bilge bir bahçıvan, bu şekilde çimenlerinin kendi otoritesine meydan okuyacak denli büyümesine izin vermeden sağlıklı gelişmesini de sağlar.'

Crick, Bret Easton Ellis'i de konuya dahil edip bir öykü oluşturmuş ve sürgünleri yolup duran bu yazar aracılığıyla sapla samanı ayırt etmeyi denemiş. Böylece, yeşil lastik çizmeleriyle otların arasında çapa yapan ve bazen de eldivenlerden medet uman bir kalemşor çıkmış karşımıza.

Olsaydı nasıl olurdu?

Hemen yan bahçeye gözümüz takılınca Zola'yla karşılaşıyoruz. Onun kahramanı Etienne de dizlerinin üstüne çökmüş ot yolmakla meşgul. Crick, Zola'ya Etienne'in durumunu şöyle özetletir: 'Etienne ihtiyarın (Bonnemort) ölümünden beri her gün madendeki vardiyasından çıkınca buraya gelmiş, kürekle, çapayla, belle ve kazarak bu küçücük bahçenin üzerine kapitalizmin boyunduruğu gibi çöken yabani otların yükünü hafifletmek için uğraşmıştı (…) İlk kez düşmanın, patronlar, sürekli kâr arayışındaki maden sahipleri ve hissedarlarıyla daha düşük fiyat talep eden vatandaşlar değil, doğanın kendisi olduğunun; insanları babalarının kaderlerini yeniden yaşamaya mecbur tutan, kemiğin içindeki o trajik ilik olduğunun farkına vardı.'

Crick, daha önce yaptığı gibi yanına yöresine topladığı tüm yazarlara, ruh haline, kişiliğine ve kimliğine uygun düşen işler vermiş. Pablo Neruda da galiba bu yüzden gül buduyor; aşk ve cesaretle eline bahçe makasını alıyor: 'Kraliçe' dediği güle makasla yaklaşıyor, kuru dallarını 'huzursuz düşlerinde kendi kendini yaralamasın' diye kesiyor.

Uzun sözün kısası Crick, Machiavelli'nin Bahçesi'nde iş buyurduğu yazarlar aracılığıyla bahçeciliğin püf noktalarına dair bilgiler verirken 'Olsaydı nasıl olurdu?' sorusuna da kapı aralıyor. Tıpkı, Kafka'nın Çorbası ve Sartre'ın Lavabosu'nda karşılaştığımız gibi.

Ali Bulunmaz – http://bulunmazali81.blogspot.com (17 Şubat 2012)

Tsirkas’ın “Başıboş Kentler”i Türkçe’de

Çağdaş Yunan edebiyatının en önemli isimlerinden Stratis Tsirkas’ın üçlemesi "Başıboş Kentler", Aykut Derman’ın çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıktı.

Üçlemenin ilk kitabı “Kudüs”te yer alan sunuş metni, 1980’de ölen Tsirkas’ın üçlemeyi yaratım sürecini özetliyor:

“Stratis Tsirkas’ın üçlemesinin, Yorgo Seferis’in bir dizesinden esinlenerek konulmuş olan başlığı Yunancada hem ‘Yönetilemez Kentler’, hem ‘Başıboş Kentler’ anlamına gelebilir. Yapıtta iç içe girmiş iki büyük izlek olan tarihsel yazgı ile politik dram, bu anlam belirsizliğini ortaya koyar.

Yazar, çeşitli Yunan topluluklarının yokoluşlarına doğru başıboş biçimde gittikleri, Ortadoğu’da bir milliyetçilik patlamasının yaşandığı ânı yakalar.

Ekonomik ve kültürel parıltıları ‘City bankerlerinin ve bunların hemen ardından gelen İngiliz birliklerinin işgaliyle önce yok edilen, daha sonra yolundan saptırılan’ bu koloniler, kendilerine vatan edindikleri ülke bağımsızlığına kavuşunca dağılırlar.

Çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun sınır bölgelerinde adacıklar halinde yaşamaya çalışan koloniler ya da Mısır’da ve Doğu’da ticaret kolonileri olarak yaşayan, köklerinden koparılmış bu insanların dramı –tarihsel yazgının imgesi– her yerde aynı acılı görüntüye bürünür.

Şunu anımsatalım ki 1920’ye doğru Mısır’da yaşamakta olan 200 bin Yunanlıdan bugün geriye yalnızca 25 bin kişi kalmıştır. Stratis Tsirkas, 1939-1945 savaşını; özellikle de savaşın en zor yıllarını; durumun her an taraflardan birinin lehine dönebileceği, Nazi zulmünün de ötesinde herkesin tümüyle bir tarafa angaje olduğu ‘insanlık durumu’nun sergilendiği 1942-1945 dönemindeki gerçek olayların tutsağı insanları anlatıyor.

Tsirkas, kahramanlarını Kudüs’e, Kahire’ye, İskenderiye’ye yerleştirerek, tragedyanın hem yaşayan özünü, hem kusursuz mekânını yakalamıştır. O sırada, Almanlar ve İtalyanlar, Çöl Savaşı’nda Müttefiklerle karşı karşıya geliyor, bu arada Kafkasya’da sıkıştırılan Ruslar ikinci bir cephenin açıldığını ilan ediyordu.

Bu arada bir avuç insan da barış geldikten sonra ülkelerinin adalet ve özgürlük içinde yaşayabilmesi için savaşmaya hakları olduğunu ileri sürüyordu.

Gerçekten de Başıboş Kentler’in belli başlı kişileri Yunanlılardır: sığınmacılar; müttefiklerin yanında yeniden savaşabilmek için Yunanistan’dan kaçmayı başaran savaşçılar; kuşaklar boyunca oralardaki varlıklarını sürdüren Mısır, Filistin, Türkiye Rumları; Metaksas diktatörlüğünün özlemini duyan aşırı sağcı militanlar; kendi tutkularını doyurmak için var olan koşullardan gözünü kırpmadan yararlanan politikacılar.

Yunanlıların arasına karışan İngiliz, Amerikan, Fransız gizli ajanları perde arkasında kendi entrikalarını dokumakta, her milliyetten komünist militanlar da bir yandan ülkelerinin kurtuluşu için çabalarken, öte yandan kendi ideallerini gözden kaçırmaksızın, savaş sonrası koşullarını hazırlamaktadır. Politik dram işte bu alanda oynanmakta ve yönetilemez terimi tam anlamını kazanmaktadır…”

Tsirkas, ilk kitapta Kudüs’ü kendine mekân olarak seçiyor… 1942-1944 yılları arasında müttefiklere katılan gönüllüleri, Almanya’dan kaçan Yahudileri, her milletten sığınmacıyı, gizli ajanları, politikacıları, kaçakçıları ve maceracıları barındıran kentte, kaygı ve korku hüküm sürmektedir.

Başıboş Kentler I: Kudüs

“Başıboş Kentler I: Kudüs” de işte böyle büyük bir toplumsal yangının içinde bireysel hüzünlerin hikâyesini anlatıyor. Romanın başında, okuyucunun tarihsel platformu daha iyi değerlendirmesini sağlayacak bir önsöz yer alıyor. O günlerin Yunanistan’ının, yaşadığı zorlukları kavramak açısından büyük bir önemi var bu bölümün. Ama hikâyenin en can alıcı kısmı tarihî gerçekler değil; bu hikâyede ağaçlar kımıldıyor, kadın bedenleri ateşler içinde yanıyor, çeteler sokaklarda kol geziyor, herkes kendi hüznünü yaşıyor, kendi kaderini arıyor. Aşk, karışık ilişkiler, entrika döneme ve kente egemen oluyor. "Başıboş Kentler/Kudüs", zorlu bir dönemi anlatıyor, üstelik insanların hüzünlerini ve sevgiyi es geçmeden…

Başıboş Kentler II: Kahire

1942… İkinci Dünya Savaşı’nın en yoğun günleri, Kahire… İngiliz ve Alman casuslarının cirit attığı başkent Kahire. Nazi işgalinden kaçıp Kahire’ye sığınmış Yunan komünistleri. Herkes birbirine kuşkuyla bakıyor, komünistler için birbirlerine güvenmekten çok güvenmemek önemli. Bu savrulmuş insanlar birbirlerinin yüzünde belki de kendi hüzünlerini, çaresizliklerini ve kederlerini bulmaktan korkuyor. Yunan edebiyatının Faulkner’ı olarak ünlenen Tsirkas, Başıboş Kentler II: Kahire’de Yunanistan’ın ve Ortadoğu’nun İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki durumunu ve Kahire’de yaşananları bütün açıklığıyla gözler önüne sererken, hikâyesini, hayal gücünün olanca genişliğiyle, tiplemelerinin çeşitliliğiyle ve tutkulu anlatımıyla zenginleştiriyor.

Başıboş Kentler III: İskenderiye

Başıboş Kentler üçlemesinin son romanı ise İskenderiye’de geçiyor. 1942-44 yılları arasında geçen romanın ana kahramanı Simonidis, Yunanistan’daki direnişe destek olmak için 2. Tugay’dan kaçıyor. Annesi İskenderiye doğumlu olan kahramanımızın şehirde bulunma nedeni de 2. Tugay’ın dağıtılmasıyla ilgili olayları araştırmak ve kenti incelemek… Kaçak olarak geldiği kentte hem Yunan donanmasının yükselmesine, hem de ideolojik çalışmalara katkıda bulunuyor. Tsirkas’ın, Cunta döneminde ülkesinde yasaklanan eseri "Başıboş Kentler", sığınmacıların, kaçakların, casusların kol gezdiği, herkesin kendi karabasanlarıyla boğuştuğu, kendi ihanet ve günahlarıyla yüzleştiği, aşkların, dostlukların zorlukla yaşandığı, doğruların yolunu şaşırdığı bir roman…

Stratis Tsirkas

Stratis Tsirkas, 1911’de bir Yunan göçmenin oğlu olarak Kahire’de doğdu. Gerçek adı İoannis Hacıandrea’dır. Orta ve lise öğrenimini Kahire’de tamamladı. Bir süre banka memurluğu yaptı. 1927 yılında Kavafis’in yönettiği Alexandrini Techni gazetesinde yazılar yazmaya başladı. 1963’te, yalnızca edebiyatla ilgilenmek üzere ülkesi Yunanistan’a yerleşti. İlk şiirleri, 1938 yılında Soute isimli dergide yayımlandı. Tsirkas’ın en önemli eseri, Başıboş Kentler üst başlığı yayımladığı Kudüs (1960), Kahire (1962) ve İskenderiye (1965) üçlemesidir.

1971’de Fransa’da En İyi Yabancı Kitap Ödülü’nü alan Başıboş Kentler, Yunanistan’da Albaylar Cuntası döneminde yasaklanmıştır. Tsirkas’ın bundan başka Le voyage lyrique (1939), L’avant dernier adieu, L’Ortatorio espagnol gibi şiir kitapları, Bomba Nurettin (1957), Au cap (1966) gibi öykü derlemeleri yayımlandı. Yazar, 27 Ocak 1980’de öldü.

edebiyathaber.net (16 Şubat 2012)

Boris Vian: Su gibi yakan, ateş gibi boğan samimi bir insan

Erotik edebiyatın açık yürekli yazarı. Romantik, natüralist, sosyalist, mistik ve tüm bunlarla beraber absürt yazan bir adam. Şair, mühendis, senarist, kısa film amatörü, yaratıcı bir caz müzisyeni, tutku dolu bir trompetçi. Yaşamında kırkıncı yılını görmek istemeyen ve otuz dokuz yaşında yaşama veda eden, olması gerektiği gibi, aykırı ve başkaldıran bir insan Boris Vian.

Öyle bir kitap düşünün ki, kitabın henüz ilk sayfalarında size kendisinin ikinci kez okunması gerektiğini hissettirsin ve söz konusu kitabın sonunda bir son söz ‘yeniden okumadan önce’ başlığı altında incelensin. Hem de gecikmiş, sonradan yapılacak bir ikinci okuma değildir kastedilen; kitabın ilk okunmasından sonra ivedilikle gerçekleşmesi gereken bir ikinci okuma. İşte böyle ve daha fazlası olan, sınırları olmayan bir kitap Pekin’de Sonbahar. Her okunuşta okuyucuya farkı farklı hissettireceği için, ikinci bir okuma dahi yetersiz kalabilir. Bu sınırsız kitap ne kadar erken okunmaya başlanırsa o kadar derinleştirecektir okuyucuyu.

Pekin’de Sonbahar, Vian’ın kitapları arasında bir mola dönemi, step sahası gibi görülmektedir. Ancak nasıl bir geçiş ve dinleniş ise bu, kitabın sonuna gelindiğinde kişide başa dönme isteği uyanıyor. Sanki hala keşfedilmeyi bekleyen karakterler varmış ya da karakterlerin keşfedilmemiş daha pek çok yönü varmış gibi… Başka bir deyişle Boris Vian, sona vardığınızda bile, söyleme ihtimali olduğu şeyleri size hissettiriyor. Yani Vian işini oldukça iyi yapıyor: Yazmayı göze alarak hiç okunmayacakmış gibi dolu dolu yazıyor.

Bu romanda gereksizliğin vurgusu gereksiz bir işe girişilerek, aşkın yüceliği ise aşkın tüm yönleriyle ele alınarak işlenmiştir. Teknik bir adamın romantik, gerçekçi ve aslında gerçeküstü bir kitabı. Kitap, ne Pekin’de geçiyor ne de mevsimlerden sonbahar.  Yazar, 1956’da söz konusu kitabın ikinci baskısına şu notu düşer: ‘… Eğer kitapta zamansal ve mekânsal yaklaşımlar belli yerlerde çakışıyorsa bu, tümüyle istenç dışı gerçekleşmiş bir şeydir.’ Alphonse Allais ise kitaba ilişkin şöyle bir açıklamada bulunuyor: ‘Ben bu kitaba Müfrezenin Şemsiyesi adını verirdim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, kitapta şemsiyeye benzer hiçbir şey yok. Bir savaş birimi olarak değerlendirilen o çok önemli müfreze konusuna gelince ise; böyle bir şey aklımdan bile geçmedi.’

İşte Pekin’de Sonbahar, yazar ile bütünsel müzikli bir fırtınada yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu ve bu yolculukta bol bol güldürüyor; hem de kum fırtınalarında bile rahatça. Çünkü bu romanda hiçliğe dair her şey var.

Pornografi Üzerine ise, erotik edebiyatın temel dökümanı niteliğinde. Ayrıca burada edebiyatın sınırsız anlatım alanına da tanık oluyorsunuz. Kitapta edebiyatı tek sınırlayan şey özgürlük. Yani yine ayrı bir Vian heyecanı, farklı bir edebiyat tadı. Vian yine söylenmemiş veya hiç akla gelmemiş olanları soruyor, erotik edebiyatın yararını tartışıyor:

‘Erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir ve yalnızca tanımı yapılabilir. Örneğin bir ağaç ya da bir ev, bir çift bilge âşıktan daha az erotik olsun. Her şey okurun zihinsel durumunu belirlemektedir.’ demekte ve Forberg’i anmadan geçmemektedir: ‘Şaraplar masaya konulduğunda ayyaşları aşırı uyarırlar ve yetingen insanı hayli sakinleştirirler. Aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırırlar. Ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmazlar.’

Kitapta Vian’ın konferans konuşmalarının yanı sıra şiirleri de bulunuyor. Gerçeküstücülük erotik edebiyata yaklaştırıyor sanatçıyı. Bu anlamda Salvador Dali de yazın sanatına ‘Büyük Mastürbatör’ isimli kitabı ile katkıda bulunmuştur.

Vian’ın Jöleli Şarkılar isimli şiir kitabında ise erotizmin haricinde kendi yaşamıyla da ilgili mısralara rastlamak mümkün. Ayrıca Simon de Beauvoir, Jean Paul Sartre, Lucien Coutaud, Edith Piaf gibi pek çok yazar ve sanatçıya ithaf edilmiş şiirler de kitapta mevcut.

Boris Vian’ın ‘Vernon Sullivan’ takma adıyla yayımladığı ve ilk taşı ismiyle atan bir kitap: Mezarlarınıza Tüküreceğim.

Bu kitap zihin yoracak veya beyin fırtınasına sebep olacak türde bir kitap değil. Oldukça düz ve sade; fakat sadece teknik anlamda. Kitabın içeriği ise yalnız keskin tartışmalara neden olmakla kalmamış; kitap, ayrıca ülkemizde de ‘on sekiz yaşından büyükler için uygundur’ ibaresini üzerinde taşıyarak ahlakî açıdan zararlı bulunmuştur.

1946’da yazılan, 1949’da ‘ahlakî değerlere hakaret’ ettiğinin düşünülmesi ile yasaklanan kitabın 1989 basımının son sayfalarında Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kitap hakkındaki karar incelemesi var. Kitabın sakıncalı cümleleri tek tek incelemeye alınmış. Kararda tek bir karşı oy söz konusu. Esasen bu kısım gayet ilgi çekici. Çünkü karşı oy ‘kitap ahlakî açıdan uygundur’ demiyor sanılanın aksine. Bir kitabın ahlakî değerlere uygun olmaması için öncelikle onun bir edebî metin niteliğini haiz olması gerekir. Fakat söz konusu incelemeye konu olan bu kitap, edebî bir değer taşımamaktadır, deniyor. Yani yazara ve onun eserine karşı somut bir yadsıma mevcut. Oysaki kitabın tek derdi ‘beyaz görünümlü zenci’ kişisinin vurguladığı ırkçılığı yansıtmak. Boris Vian, kitaptaki son cümlesi ile yalnız söz konusu karara değil, tüm insanlığa cevabını veriyor: ‘Pantolonun altından beliren kasıkları hafiften kabarıktı hâlâ.’

Yazan: Cansu Obiz - cansuobiz.blogspot.com

Kaynak: edebiyathaber.net (16 Şubat 2012)

Adnan Binyazar: “Yazar aç milyonlar için yazmıyorsa yazar olamaz!”

Ankara’da “Kafka Kafe”de yapılan 12. Ankara Uluslararası Öykü Günleri panelinde konuşmacılar Adnan Binyazar ve Emin Özdemir, günümüzün toplumdan kopuk, gündelik dille yazanların yazar kabul edildiği edebiyatı(mızı)eleştirdi.

Emin Özdemir konuşmasında, “Edebiyat evsizlere ev, açlara yemek, işsizlere iş bulmaz ama onları insanlaştırmaya yardımcı olur. Bütün bunları elde edebilecek bilinç verir. Odağında insanın olmadığı bir roman, bir şiir olamaz. Edebiyatın temel işlevi insana insanı anlatmasıdır. Toplumumuz sorunlar yumağıdır. Bir de roman ve şiirimizin toplumla kan bağını koparmış olması buna eklenince büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuz görülür. Dağlarca, gerçek sanat yapıtı bir saat gibi içinde bulunduğu zamanı, bir pusula gibi gidelecek yönü gösterir, der. Yazar bedeninin sıcaklığını halktan almıyorsa o yapıt edebiyat yapıtı olmaz.” dedi.

Adnan Binyazar ise, “Yazar aç milyonlar için yazmıyorsa yazar olamaz. Her yazar toplumun sözcüsüdür. Yazar sorumluluk duyan ve bunu iş edinen insandır. Yazar toplumun bir özetidir. Fuentes, eğer bir şairle yazdığı dili kullanan toplum arasında bir duygu akışı olmuyorsa o şairde bir sorun var demektir, der.

Yazar aktarıcı değil, duyumsatıcıdır. Elif Şafak gibilerin kitaplarının okunması okur tarafı için de ayıptır. Okur sorunumuz var. Gerçek okur olsa Elif Şafak gibiler yazamaz. Romancı diye sokakta gezemez. Okuru avlamaya çalışıyorlar. Avlanmak okura yakışır mı?

Edebiyat öğretmez, doğru, ama edebiyatın öğrettiğini hiç kimse öğretemez.”dedi.

Öykü günlerine konuk yabancı yazar olarak katılan Alman Yazarlar Birliği Başkanı İmre Török ise, odatv'ye yaptığı açıklamada, “Dünyada bundan sonra iki edebiyat olacak diye düşünüyorum. Bir, bu yüzeysel, derin olmayan günlük dille yazılmış edebiyat, ikincisi bizim bildiğimiz, değer verdiğimiz gerçek edebiyat.” dedi. (Konuşmaların tümü www.anafikir.gen.tr'den okunabilir.)

Ahmet Yıldız – odatv.com (16 Şubat 2012)

Ubor Metenga, Şubat buluşmasında Hulki Aktunç’u konuşacak!

Edebiyatseverlerin merakla beklediği Ubor Metenga buluşmasında Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç, Hulki Aktunç’un ‘Lodos Düğünü’ adlı öyküsünü çözümleyecek.

Güncel Türk edebiyatının değerli isimlerinden Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç ile İKSV Salon’da edebiyat günleri devam ediyor. Can Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirilen Ubor Metenga Buluşmaları’nın üç öykü ustası, Hulki Aktunç’un Lodos Düğünü adlı öyküsünü çözümleyecekler.

Bugün gerçekleşecek etkinlik, tüm edebiyatseverler için ücretsiz!

Ubor Metenga – Şubat 2012 Buluşması

28 Şubat Salı 2012 / Saat:20.00

Öykü: Lodos Düğünü – Hulki Aktunç

Yer: İKSV Salon

Herşey güzel de nedir bu Ubor Metenga Buluşmaları?

Cevap etkinliği gerçekleştiren yazarlardan geliyor:

“Bu buluşmaların ilkini 30 Nisan 2002 tarihinde 94,9 Açık Radyo stüdyolarında saat 23:00-00:00 arasında gerçekleştirmiştik. Sonrasında da tam 52 hafta aynı saatlerde buluşup bir öykü üstüne konuştuk. Refik Halit Karay’ın Eskici öyküsüyle başladığımız radyo yolculuğumuzu, programın (ve sonrasında bu etkinliklerin) adını aldığımız öyküyle, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsüyle noktaladık. Bu adın anlamını ve neden böyle bir ismi seçtiğimizi merak edenlere öyküyü okumalarını öneririm. Ayrıca Ubor Metenga adını seçmemizdeki en önemli neden bütün edebiyatıyla üçümüzü de derinden etkilemiş bir yazara, Oğuz Atay’a saygı duruşunda bulunmak istememizdi.

Açık Radyo stüdyolarında, bir yıl boyunca çok güzel zamanlar geçirdik. Program bitişinde, hem de gecenin yarısında gelen dinleyici telefonlarıyla mutlu olduk, katkılar sayesinde çok şey öğrendik. Örneğin, Onat Kutlar’ın “Kül Kuşları” öyküsünü konuştuğumuz gece radyoya gelen telefonla gözlerimiz doldu: Kutlar’ın Bodrum’da yaşayan balıkçı bir arkadaşı arıyordu ve öyküden ne kadar etkilendiğini ağlayarak anlatıyordu. Öyküler üstüne yaptığımız yorumlarla beslendiğini söyleyenler de oldu, eksik bulduğunu söyleyip çoğaltmak isteyenler de. Ama radyonun dinleyicisi temel meselemizi gayet iyi anlamıştı; öykülerin konuşmasını-öyküler üstüne konuşulmasını istiyorduk, hepsi bu.

Üçümüzden birinin sevdiği, edebiyat tarihimizde özel bir yeri olduğunu düşündüğümüz, kenarda bırakılarak hakkının yendiğine inandığımız, kimi zaman da sadece öyle bir öyküden nasıl bir sohbet çıkacağını merak ettiğimiz metinler seçtik. Sonrasında herkes kendi çalışmasını yapıp geldi stüdyoya, birbirinden habersiz üç kişi olarak oturduk mikrofon başına. Bazen aynı şeyleri söyledik, bazen farklı yollara saptı fikirlerimiz. Hatta program sırasında aydınlanma anları yaşadığımız bile oldu. Bütün bunları, olanca samimiyetiyle paylaştık dinleyenlerle.

Sonra program bitti. Ama bizim öykü sohbetlerimiz bitmedi. O yıllarda davet edildiğimiz edebiyat etkinliklerinde genel başlıklar altında konuşulan konulardan, tekrar eden polemiklerden, son anda kotarılan sohbet ortamlarından sıkılmıştık. “Radyoda yaptığımızı neden dinleyici-izleyici karşısında yapmayalım, hem böylece daha da çoğalır öyküler,” dedik. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nden Buca Eğitim Fakültesi’ne, Can Yayınlarının Galatasaray’daki Kitapevi’nden TÜYAP Kitap Fuarı’na çeşitli yerlerde, çeşitli zamanlarda Ubor Metenga oturumları yaptık. Okurlarla tanıştık, fikir alış-verişinde bulunduk.

2010’da Can Yayınları bu oturumları yeniden canlandırmak istedi. (Rahmetli Erdal Öz de bir Ubor Metenga takipçisiydi zaten, oturumlara katılır, sorular sorar, yorumlar yapardı. Onu çok özlüyoruz.) İKSV’nin mekanı Salon, kapısını edebiyata açmaya karar verdi ve bu ücretsiz oturumlar dinleyicisine kavuştu.”

Kaynak: edebiyathaber.net (28 Şubat 2012)

Objektifin arkasındaki hakikatler

Magnum Fotoğraf Ajansı, tarihin belgelemekle yükümlü çocuklarının içine ihtiras, ideolojik ayrılıklar ve birçok delilikle bezenmiş hikâyesiyle Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan Russell Miller imzalı Magnum – Efsanevi Fotoğraf Ajansının Hikâyesi isimli kitapta belki de bir itiraflar zinciriyle kendini açık ediyor.

Bazı fotoğrafçılar fotoğraf çekerken şu malum ‘basın mensupları’ konulu mizansenlerin çok ötesinde bir şeyi ifade ederler: Onlar insanlık ulusuna mensup, muktedire değil hakikate taraf, evrene dair üçüncü gözlerdir. Üstelik ne sesleri vardır, ne kalemleri. Tek bir fotoğrafla, sayfalara dökülecek o hakikati, tüm o savaşların, acının orta yerinden haykırıverirler.

Bu haykırma görevini fotoğraf tarihine yazılacak biçimde benimsemiş olan bir ajans ise, bugün eline fotoğraf makinesi alanların hayali olmanın ötesinde, fotoğrafın tarihini de sırtında taşıyor. Magnum Fotoğraf Ajansı, tarihin belgelemekle yükümlü çocuklarının içine ihtiras, ideolojik ayrılıklar ve birçok delilikle bezenmiş hikâyesiyle Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan Russell Miller imzalı Magnum – Efsanevi Fotoğraf Ajansının Hikâyesi isimli kitapta belki de bir itiraflar zinciriyle kendini açık ediyor.

Kitap daha önsözünde kendini anlatıyor. Ajansın konuşmayı kabul eden fotoğrafçılarının beyanlarına dayanan kitap, dışarıdan bu kadar “kutsal” ve “dokunulmaz” görünen bu fotoğraf çevresinin, kuruluş amacından günümüzdeki konumuna yolculuğunu tartışmacı olmak yerine gözlemci olmayı yeğleyen bir anlatımla sunuyor. Miller, konuşamadığı isimleri tartışmaya açık bırakırken, suçlayıcı bir tavıra izin vermiyor; ancak ajansın ekonomik yapısı ve yönetim politikalarına yönelik eleştirelliğini kitap boyunca hiç yitirmiyor.

Bilmediğimiz Magnum

100 yıllık ömrü 4 ocakta sona eren, Marilyn Monroe’nun fotoğrafçısı olarak bilinen Eve Arnold’un da dahil olduğu Magnum, 1947’de Robert Capa, David Seymour, Henri-Cartier Bresson ve George Rodger tarafından kurulan ajans bugün bile gazetecilik dendiğinde akla gelen ifade ve çalışma özgürlüğü gibi sorunlara çözüm olma iddiası ile kuruldu. Magnum’u kıymetli kılan ise efsanevi fotoğrafçıların şöhret ve prestijlerine sahip olmaları sürecinde onlara özgürlük ve çalışma alanı sağlaması oldu. Yine de bu özgürlük alanının, ajansın farklı dönemlerinde farklı yönetim politikalarıyla kısıtlandığını hatta mesleğin ve başarının yer yer etiğin önüne konduğuna da kitap boyunca sıkça tanıklık ediyoruz.

Kitap boyunca, Magnum’a dair anlatılan özgürlük masallarının ardında aslen ne kadar sert bir ahlâk felsefesiyle örülü bir yapıya dair anlatılar olduğunu görüyoruz. Dahası, kâr ilişkilerinin Magnum’dan da pek soyut olduğunu söyleyemeyiz.

Magnum, bir fotoğraf ajansı olmanın ötesinde bir ‘bilgi ağı’ydı. Özellikle televizyon öncesi II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, Magnum fotoğrafçıları, en ulaşılamaz yerlere ulaşıyor ve dünyada savaş sonrasında oluşan bilgi açlığını doyuruyorlardı. George Rodger’ın 1949 yılında Güney Sudan’da, kabile mensuplarının arasına karışıp onların hayatlarını fotoğraflaması, o günün koşullarında çok cesur ve önemli bir adımdı. Kitapta bu ve benzeri insanî adımları okurken bir yandan da magazinel bir mecra olarak Magnum’u keşfediyorsunuz. Öyle ki Magnum’un da sektörel ve duygusal ilişkiler ağında, özellikle de egonun böylesine önde olduğu bir alan olarak kendi çöküş ve çıkışlarını yarattığını görebiliyoruz.

Belki de kitabın ruh hâlini ve Magnum’u en iyi anlatan tanımla bitirmekte fayda var: “Bazen, tamamen şaka yollu olmayarak, dünyanın çeşitli yerlerinde her an 500 fotoğrafçının Magnum’a girmek ve 50 fotoğrafçının da çıkmak için can attığı söylenir. Bu tam olarak bütün gerçeği yansıtmıyor olabilir, fakat Magnum’un içeriden ve dışarıdan algılanılışındaki farklılığı yansıttığı kesindir.”

Yazan: Sarphan Uzunoğlu – Taraf (16 Şubat 2012)

Sarphan Uzunoğlu’nun yazısını agorakitapligi.blogspot.com sitesinden alıntıladık. 

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z