Masthead header

kitaptankArjantinli sanatçı Raul Lemesoff, her sene Mart ayının ilk perşembesi kutlanan Dünya Kitap Günü’ne dikkat çekmek için 1979 model Ford Falcon marka arabasını zırhlı bir tanka çevirdi. Sanatçının tankını özel kılan ise çelikten değil kitaplardan yapılmış olması.

Lemesoff, bizzat yaptığı tankını tekerlekli kütüphane gibi kullanıyor ve Buenos Aires sokaklarında geziyor.

Dikkatleri üstüne çekmeyi başaran sanatçı, kendisinden kitap talep edenlerden ise yalnızca okuyacağına dair söz istiyor. ‘Weapons of Mass Instruction’ adını verdiği mobil kütüphanesinde siyasi kitaplardan şiir kitaplarına, fantastik hikâyelerden romanlara, her türden kitap bulunuyor.

Raul Lamesoff’un insanların algısıyla ironik bir şekilde oynayarak kitap okuma alışkanlığı kazandırmayı amaçladığı bu tankın yapım süreci ve sonraki gelişmeleri izlemek için>>>

edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

Deli Kadın_kapak_son_1_qfffllİlk sayısını “Delilik” dosyasıyla 8 Mart 2014’te çıkaran Deli Kadın feminist edebiyat, sanat ve politika dergisi, 8 Mart 2015’te ön kapak illüstrasyonunu Simla Sunay’ın arka kapağı ise Elif Gelirli’nin çizdiği “Kadın Mücadelesinden Notlar” dosya konusuyla 5. sayısını çıkardı.

Bu sayısında:

Ayten Alkan & Serpil Çakır – Ve Fırtına!

Zeynep Direk – 8 Mart

Evrim Gürenin – Futbolda Kadınlık Mücadelesi

Meral Öz – Şato’da İktidara Boyun Eğmeyen Amelia’nın Öyküsü

Gizem Aslan – Kadınların Düşüncelerini ve Hayatlarını Kâğıda Dökme Mücadelesi

Nuray Sakarya – Toplumsal Roller Üzerinden Kurgulanan İlişki Biçimlerimiz

Can Öktemer – Feminist Film Kuramı ve Laura Mulvey

Anil Uzcüce – Yürümek

Deniz Zeybek – Kadın, Düşman, Öteki

Nesli Albayrak Zağlı – Bir Kalem Rica Edecektim

Çağlar Özbek – Madonna’nın Ne’liği Üzerine yazılarıyla,
Carol Hanisch – “Geçmişten Geleceğe Kadınların Özgürlüğü” (çev.: Pelin Hayratoğlu)

Nina Power – “Üç Boyutlu Feminizm” (çev.: Elif Su Işık) makaleleriyle,

Bircan Polat Yük adlı öyküsüyle yer alıyor.

Yine bu sayıda; yazar Figen Şakacı ve illüstratör Carol Rossetti’yle söyleşi bulunuyor.

edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

emek-erezNurdan Gürbilek, son kitabı Sessizin Payı’nda kendi deyimiyle patikalardan ilerleyerek; adalet, vicdan, merhamet, utanç ve son zamanlarda sıklıkla üzerinde durulan, kutuplaşma kavramını, edebiyat ve felsefe metinleri üzerinden okuyor. Yazar iki soru üzerinden yola çıkıyor. Birincisi: Sessizin (henüz konuşmayanın, konuşma imkȃnı olmayanın, artık konuşamayacak olanın) payına daima el konur. O el konulan payı geri alabilir miyiz? İkincisi: Yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan, oradan kendine miras çıkarmadan var olabilecek mi yazı?

Adalet kavramını Dostoyevski’nin Suç ve Ceza kitabı üzerinden değerlendiren yazar, Fransız ceza avukatı Jacques Verges’in yargılayanların adaletini sorgulamak için kullandığı “kopuş stratejisi” kavramı üzerinden, konuyu ele alıyor. Raskolnikov’un; “Neden Napoléon cana kıyınca yargılanmıyor da ben yargılanıyorum? Neden yasa koyucular kan dökünce yargılanmıyor da ben yargılanıyorum.” Gibi sorularından yola çıkan yazar, bu sorular yoluyla adaleti belirleyenin ne olduğuna cevap arıyor. Raskolnikov’un bu haklı sorularını Kenan Evren üzerinden sorabilir miyiz? Kenan Evren davası bir kopuş davası olarak görülebilir mi? Soruları ise adalet ile ilgili denemenin, Raskolnikov üzerinden günümüze taşınmış soruları olarak karşımıza çıkıyor. Peki, Kenan Evren’in yargılanmış olması adaleti ne kadar sağlar? Sorusu ise sorulması gereken asıl soruya işaret ediyor. Olayın öne çıkan isimleri için bir adalet talebi var ama yazarın asıl sorunsalını kötülüğü görev edinip uygulayanlar, işkenceciler, bürokratlar ve yaşananlara rağmen sessiz kalanlar oluşturuyor. Ve de yaşanan onca kötülüğü normalleştiren, üzerine asıl düşünülmesi gereken ideolojik ve düşünsel çerçeve. Varılan sonuç Kenan Evren’in aldığı cezanın adaleti sağlamayacağı ve bu davanın asla bir kopuş davası olarak konumlanamayacağı, çünkü Evren, Raskolnikov’un şu sorusunu aklından bile geçirmiş olamaz; “Birilerinin iyiliği uğruna bir kişinin, yüz kişinin, binlerce kişinin yaşamını feda etmeye hakkım var mı?”

Gürbilek, vicdan kavramını Tolstoy’un yaşamı ve yazdıkları üzerinden değerlendiriyor. Ve yazarın metinlerinde hayal ettiği dünya ile kendi yaşamı arasındaki çelişkileri ortaya koyarak, acaba Tolstoy İvan İlyiç’e sordurduğu; “Doğru bir hayat mıydı benimkisi? Sorusunu, kendisine sormuş mudur?” Sualine cevap arıyor. Doğru ya da yanlışı belirleyen şey ne ise belki asıl soruyu oluşturuyor. Adorno’nun o ünlü cümlesini hatırlatıyor yazar; “yanlış yaşam, doğru yaşanmaz.” Ama elbette bu cümle bir kural ya da bir yöntem değil çünkü yine Adorno’ya atıflasessizin-payi-Front-1belirtmek gerekirse; “özerk bir ahlȃk yok.” Ahlȃkı belirleyen genel, toplumsal, kültürel, geleneksel olgular ve yaşanmışlıklar var ve yine Adorno’nun deyişiyle; “Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak” belki de “tek sorumlu davranış biçimi” olacaktır. Tolstoy’a döner isek o tam tersini yapmıştı belki de yoksunluğu ahlaki bir amaca çevirmişti. Ama her şeye rağmen o, vicdanı bu gün bulamayacağımız kadar kuvvetli bir yazardı ve bu nedenle vicdan konuşulurken ondan söz etmemek olmazdı.

Yoksulluk kavramını ele aldığı bir diğer denemede Gürbilek, Orhan Kemal ve Kemalettin Tuğcu çocuklarının kitaplardaki temsilleri üzerinden, iki yazarın birbirinden ayrılan yönlerini sorguluyor. Günümüzden baktığımızda, vahşi kapitalist dünyanın içinde başına gelen felaketi “bir hayırmışçasına algılayan ve bir şekilde yırtan” Kemalettin Tuğcu çocuklarının değil; “haysiyet, şeref, namus… Evet ama yenilir mi bunlar, içilir mi?” diyebilen Orhan Kemal karakterlerinin, bu dünyada yer ettiği sonucuna varıyor. Çünkü kim iddia edebilir bu gün bir şekilde kendisini kentin içinde bulmuş mendil, simit satan, ayakkabı boyayan çocuğun, bu soruları sormadığını ya da bu sorular zaten zorunlu olarak cevaplanması gereken sorular değil mi?

Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye kitabında oluşturduğu kültürel karşıtlığın acaba ideolojik bir tarafı var mıydı? Diğer denemede yazar buradan yola çıkarak son dönem çok üzerinde durduğumuz kutuplaşma kavramını irdeliyor. Bu günden Fatih Harbiye’ye baktığında ise Başbakanın “Taksim’den büyük Kazlıçeşme var” söylemine takılıyor Gürbilek, Safa’nın karşıtlığı bu sefer Kazlıçeşme ve Taksim olarak karşımızda ve bu sadece kültürel bir anlamda değil. Elbette altında ideolojik bir sınır var. Fatih-Harbiye’de olduğu gibi çünkü Safa’nın da bir tarafı var ve bu nedenle Fatih-Harbiye karşıtlığının anlamı sadece kültürel olamayabilir. Peki, Gezi’de ne oldu? Aynı yeryüzü sofralarında buluşan “çoğul” kalabalık Safa’nın; “Ayrı kıta, iki ayrı hayat, iki ayrı metafizik” şeklinde yaptığı ayrımı, Gezi direnişine katılan antikapitalist Müslüman eylemcinin söylediği gibi; Fatih-Harbiye hattını yapı söküme mi uğrattı? Pek çok farklı grubun bir araya geldiği direniş aslında Cumhuriyetin ya da Ulus Devletin inşa etmeye çalıştığı “tekili”, “çoğula” dönüştürerek, belki ilk kez bir yarık açmıştı ve evet bu bir yapı-söküm olarak görülebilir. Çünkü bu yarık, Fatih Harbiye hattında ilerleyen tekil ve düz bir çizgi değildi. Bu yarığın Roboski’den, Lice’ye ve Hrant’a kadar farklı istasyonları olan çok yönlü bir çizgisi vardı.

Yazı neyi kurtarır? Gürbilek’in son sorusu. Bu deneme, yazarın yazma edimini ve yazarlığı sorguladığı bir bölüm olarak karşımıza çıkıyor ve pek çok soruya cevap arıyor. Yazar kendi hayatını ve ya çevresindekilerin hayatını mı satıyor? Pek çok kötü şey yaşayan birisinin yaşadıkları, öyküsünü anlatılmaz mı kılar? Yazı görünmezi göstermeye çalışırken ya görünmez olanlar, kendilerini sizin yazmanınız olarak görmüyorlarsa? Bir yazar (kitapta Coetzee) yıkım zamanında ne yazar? Adorno; “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” derken ne demek istemiştir? Bu kadar acı varken sanat ya da edebiyat ne kadar şen olabilir? Ölülerin hayatımızda bir söz hakkı var mı? Soruları arttırabiliriz ancak tüm kitabı “Yazı neyi kurtarır?” suali üzerinden düşündüğümüzde, yazı sayesinde, bugünü dün üzerinden yorumlayabildiğimizi, yazanların yazdıklarının bir şekilde yaşamımızda yer ettiğini, acılarımızı tam olarak tedavi etmeseler de veya ölülerimizi diriltmeseler de yazı ya da yazanların pek çok şeyi kurtardığını söyleyebiliriz. Ama yazının sessiz kalması gereken yerler de olmalı değil mi? Sezdiren ama dile getirmeyen bir yazı pratiği, öyküsü anlatılanın payına bırakılması gereken bir susuş. Bu susuş sayesinde belki yazının kahramanı bir nesne olmaktan çıkacak ve onun duygularını incitebilecek yan sadece onun suskunluğunda var olacak. Her şeye rağmen yapılması gereken ise kitabın son cümlesinde gizli: “Şimdi, bunu yırtmalı, güneşin doğduğunu kabul ederek, yazmaya yeniden başlamalı.”

Emek Erez – edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

dava_1baskiFranz Kafka’nın ünlü romanı “Dava”, İlknur Özdemir’in çevirisi ve Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Bir bankada yönetici olarak çalışan ve bir pansiyon odasında yalnız yaşayan Josef K. günün birinde neden suçlandığını bilmeden sorguya çekilir, zanlıdır ama serbestçe dolaşır, işine gider, ancak kafası karışmıştır, çelişkiler içinde kalıp bocalar. Her ne kadar suçunun ne olduğunu bilmediğini, suçsuz olduğunu iddia etse de bir suçlu gibi davranır. Absürd bir adli sistemin dolambaçlarında kaybolur.

Kafka’nın özyaşamöyküsünden doğrudan etkilenmiş yapıtlarından biri olan Dava, okuru bulmacalarla şaşırtır, çözümlerini ise sunmaz. Totaliter rejimlerle yönetilen devletlerdeki koşullarla olan benzerlikleri, Dava’nın etkinliğini ve etkileyiciliğini yıllardır korumasının nedenlerinden biridir. Acımasız ve empati yoksunu bir ortamda kişinin çaresizliğini ve sonunda sisteme boyun eğişini en güzel işleyen romanlardan biridir bu küçük kitap.

Kafka’nın başyapıtı sayılan Dava ve sunduğu distopya, onun yazıldığı yılları izleyen faşist ve diktatöryel dönemlerin gelişini de önceden duyurur gibidir.

edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

uzak_yusuf-snowy-road-resKadraj Sinema, yalnızlık duygusunu barındıran 15 filmi derledi.

1- Paris, Texas – 1984

2- Shame / Utanç – 2011

3-Kader – 2006

4-Drive / Sürücü – 2011

5-Don’t Come Knoking / Sakın Kapımı Çalma – 2005

6-Up In The Air / Aklı Havada – 2009

7-Uzak – 2002

8- Mary and Max / Mary ve Max – 2009

9-About Schmidt / Schmidt Hakkında – 2002

10-2046 – 2004

11-The Death Of Mister Lazarescu / Bay Lazarescu’nun Ölümü – 2005

12-Lars And The Real Girl / Gerçek Sevgili – 2007

13-Her / Aşk – 2013

14-The Station Agent / Hayatın İçinden – 2003

15-Hable Con Ella / Konuş Onunla – 2002

edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

  • medeni yilmaz - 13/09/2015 - 23:23

    Yalnızlık temalı filmler listesi yapıyorsanız ve herhangi bir Theo Angelopoulos filmi almıyorsanız, sinemadan pek anlamadığınızı da söylüyorsunsuz demektir.cevaplakapat

    • Rasim ozgur donmez - 20/12/2015 - 21:05

      Cok dogru ustad.cevaplakapat

Turk-Rock+Antolojisiİş Sanat’ta Can Bonomo ve Fatma Turgut, Sabri Tuluğ Tırpan’ın müzik direktörlüğünde Türk rock müzik tarihinin en sevilen şarkılarını 20 Mart’ta seslendirecek.

İş Sanat geçmişten günümüze Türkçe rock müzik tarihini gözler önüne serecek özel bir projeye ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin müzik dünyasına kazandırdığı önemli isimlerden, piyanist ve besteci Sabri Tuluğ Tırpan’ın müzik direktörlüğünde hayata geçirilen proje, dinleyicileri geçmişten günümüze keyifli bir yolculuğa çıkarırken, hem onların anılarını canlandıracak hem de yüreklerine dokunacak.

Gazeteci ve müzik yazarı Murat Beşer’in sunumu ve geniş bir rock tarihi arşivine sahip olan Güven Erkin Erkal’ın görselleriyle zenginleşecek projenin vokalleri ise günümüz popüler müziğinin iki başarılı ismi Can Bonomo ve Fatma Turgut olacak. Çelik Kasapoğlu şefliğindeki Ladies & Gentlemen topluluğunun performansı ile renklenecek gecede davulda Nedim Ruacan, gitarda Emre Kula ve Oğuz Kaplangı, tuşlu çalgılarda Ozan Yılmaz, bas gitarda ise Eser Ünsalan yer alacak. Projedeki isimlere ilham kaynağı olan müzisyenlere bir saygı duruşu niteliği de taşıyan konserde Moğollar, Silüetler, Erkin Koray, Cem Karaca, Barış Manço, Fikret Kızılok ve daha nice ismin şarkıları seslendirilecek. Türkiye’de rock müziğin tarihsel gelişimine şahitlik etmiş olanların anılarını tazeleyecek Türk Rock Antolojisi, 20 Mart 2015 Cuma akşamı müzikseverleri eşi benzeri olmayan bir yolculuğa davet ediyor.

Türk Rock Antolojisi / Sabri Tuluğ Tırpan & Can Bonomo & Fatma Turgut & Murat Beşer

20 Mart 2015 Cuma, Saat: 20.00

Bilet Fiyatları: Tüm Kademeler: 50 TL İndirimli: 40 TL Öğrenci: 20 TL

Satış noktaları

İş Sanat Ana Gişe – 0212 316 10 83

Biletix – 0216 556 98 00

edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

mechulMeçhul Fanzin’in Cemal Süreya’lı 8. sayısı yayımlandı.

Şiirimizin en önemli isimlerinden olan Cemal Süreya’yı kapağına taşıyan Meçhul, ilk üç yazısıyla şairin tüm sevenlerine selam ediyor. Şairin hayatına giren aşkları, yaşadığı acıları, hüzünleri, şairin en bilinmeyenlerini ve diğer tüm güzellikleri okurla buluşturan bu genç fanzinde, tiyatro, sinema, öykü, şiir, inceleme, teoloji/felsefe ve gezi yazıları da yer alıyor.

Bulabileceğiniz yerler:

İstanbul’da:
Taksim Mephisto,
Taksim Semerkant Kitap,
Taksim Avam Kahvesi,
Kadıköy Sosyal Kitap,
Kadıköy Mephisto,
Avcılar İda İkinci El Kitapçısı,
Osen Kitap,
Ofis 24 Kitap
Üsküdar İskele Büfe’de.

İzmit’te:
Fırat Kitabevi,
Mavi-Siyah Kafe,
Kültür Sanat Kafe,
Kafe Eski’de.

edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

Dag Sustu kpk ozl cHacer Kılcıoğlu’nun gençler için kaleme aldığıDağ Sustu Dağ KonuştuGünışığı Kitaplığı tarafından yayımlandı.

Roman ve öyküleriyle tanınan İzmirli yazar Hacer Kılcıoğlu, aynı mahallede büyümüş üç ünlü sanatçının çocukluk ve gençliğini anlattığı, tasarım ödüllü anı-öykü kitabı İzmir’de Üç Çocuktuk’un ardından, yine gençler için duygu dolu bir umut ve arayış romanı yazdı. Türkiye’nin yüksek bir dağına tırmanmak için yola çıkan dağcı gençlerin, zorlu tırmanışta kendi içlerindeki engelleri de aşma çabasını anlatan roman, yetişkinlik yolundaki bireylerin karmaşa dolu iç dünyasını satırlara yansıtıyor. Zirve yolunda bir yandan doğanın mucizelerine ve katıksız güzelliğine tanık olurken, bir yandan da onun vahşi gücü karşısında kendini sınayan gençler, birlikte hareket ederken doğa kadar zengin olan insan yaşamının derinliklerine inme fırsatını da buluyorlar. Yazarın özgün üslubuyla farklılaşan roman, aile ilişkilerinden dağcılığa, meditasyondan iç keşiflere dek birçok konuya gencin gözünden bakıyor. Doğaseverlerin ve hem kendisiyle hem çevresiyle armoni yakalamaya çalışanların severek okuyacağı bir ilkgençlik romanı.

Yedi dağcı gencin önünde, Kaçkar Dağı göğe yükselmektedir. Doğanın kucağında bir hafta, yüreklerde umutlar, hayaller, kırıklıklar ve öfke… İçlerinden birinin, çakır gözlü Leyla’nın öfkesi çok tazedir. Fena halde huzurunu kaçıran bir keşfin ardından kendini dağlara vurmaya karar vermiştir. Ama geçmiş ve gelecek, yol boyunca gençlerin yakasını bırakmayacaktır. Zirve kendini hissettirdikçe, tehlikeler de, aşklar da, göz alıcı kar beyazlığıyla önlerinde serilecektir…

Hacer Kılcıoğlu 1955’te Manisa, Alaşehir’de doğdu. İngilizce öğretmenliği yaptı. Gezgin olmayı seven, sık sık yolculuklara çıkan Kılcıoğlu, çocukluk ve gençlik anılarını, Ben Eskiden Çocuktum ve Jale’yle Konuşmak adlı kitaplarda topladı. İlk çocuk romanı Perşembeleri Çok Severim’i, aynı mahallede büyümüş üç ünlü sanatçının çocukluk yıllarını anlatan İzmir’de Üç Çocuktuk izledi. Eğlenceli çocuk romanı Bugün Adım Kaktüs Benim’in ardından Kılcıoğlu, çeşitli ülkelere yolculuklarının izini taşıyan çocuk öykülerini Aydede Her Yerde adı altında topladı ve kitap, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nce (ÇGYD) 2012 Yılın Öykü Kitabı seçildi. Ertesi yıl Gevrekçiii’de simit satıcısı İzmirli bir çocuğun hayat mücadelesini anlatan yazar, On Numara Çocuklar’da üç romanının sevilen kahramanlarını (Perşembeleri Çok Severim’in Tibet’ini, Bugün Adım Kaktüs Benim’in Çiçek’ini, Gevrekçiii’nin Mahmut’unu) bir araya getirdi. Son romanı Dağ Sustu Dağ Konuştu’yu gençler için yazan Kılcıoğlu, eşiyle birlikte İzmir’de yaşıyor, iki çocuğu var.

edebiyathaber.net (11 Mart 2015)

konusma_-funda-senol-cantek2-jpg-460-5000-falseFunda Şenol Cantek, 12 Mart Cumartesi 14.30’da Salt Ulus’ta “Başkentin Saklı Coğrafyası” üzerine konuşacak.

Funda Şenol Cantek, “Nereden geldik buraya” sergisi kapsamında, 1980’lerin politik dönüşümünü Ankara’nın kültür mekânları bağlamında değerlendirecek. Konuşmada, sinemalar, kitabevleri, kafeler, dernekler, lokaller, kahvehaneler ve üniversite kampüsleri gibi sosyalleşme alanlarının siyasi ve gündelik hayatın örgütlenmesindeki rolü tartışmaya açılacak.

Funda Şenol Cantek

Ankara Üniversitesi (AÜ) İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi ve AÜ’ye bağlı Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin (KASAUM) müdür yardımcısıdır. Doktora tezi “Yaban”lar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İstanbul: İletişim, 2003) adıyla kitaplaştırılan Cantek’in, Ankara üzerine Cumhuriyet’in Ütopyası: Ankara (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2012) ve Sanki Viran Ankara (İstanbul: İletişim, 2006) adlı iki derleme kitabı bulunmaktadır.

edebiyathaber.net (4 Mart 2016)

Ece Temelkuran-1Ece Temelkuran’ın son romanı “Devir”, geçtiğimiz ay Can Yayınları tarafından yayımlandı. Daha önce ‘Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita’ isimli romanıyla Venezüella’da gerçekleştirilen devrimi okurlarıyla buluşturan Temelkuran, bu kez ülkemizde planlanan ancak darbelerin altında kalarak gerçekleştirilemeyen devrimin hikâyesini kaleme alıyor. Romanda ağırlıklı olarak, ülkemizde üzeri örtülse de hiçbir zaman tamamen kapatılamayan 80’ler ve öncesi siyasi dönemi işleyen yazar, o dönemden kalanların günümüze nasıl ‘devrettiğini’ dönemin ezgileriyle birlikte iki küçük çocuğun gözünden okurlarına aktarıyor.

Bir dönem hikâyesi olarak karşımıza çıkan Devir’de, ülkenin bütününü ele alan olaylar, Türkiye’nin ‘devleti’ olarak bilinen Ankara’da yaşayan ve bizzat devletin içinden karakterlerin de yer aldığı bir kurgu üzerinden anlatılıyor. Bir Ankara romanı olması nedeniyle, Kuğulu Park, Kurtuluş Mahallesi, Seyranbağları, Çankaya semtlerinde okurun bir gezintiye çıkmasına fırsat veriyor.

Devir, yalnızca siyasi bir dönem hikâyesi değil, aynı zamanda bir ‘hatırlayışın’, bir ‘direnişin’ hikâyesi. Bir hatırlayışın hikâyesi çünkü 80’ler ve öncesinden günümüze kalanların aslında hiç unutmadıklarımız olduklarını hatırlatıyor. Bir direnişin hikâyesi çünkü o günün devrimcilerinin bugünün direnişçileri haline gelip gelmediğini sorgulatıyor. O günlerden kalanların, ardında bıraktıklarını bugün hatırlamalarına bir kapı açıyor. Bu yüzden kitabın kapak yazısında yer alan “Unutulmayacak olanlar kalır… Ya hatırlamayacaklarımız?” sloganı kitabın iki cümlelik bir özeti olarak karşımıza çıkıyor. İşkencelerin, ölümlerin gizlenmeye çalışıldığı bir dönemde iki küçük çocuğun o dönemi bugüne aktarışıyla süren romanda, devrime inanan insanların umutları, aşkları, planları, tek bir çatıda birleşerek kurmayı hayal ettikleri dünyaları işleniyor.

Sosyal statüleri farklı ama aynı görüşü paylaşan ailelerin çocukları olan Ali ve Ayşe’nin kitaba başkarakter olarak seçilmiş olması, okura o dönemi çocuk gözünden gözlemleme fırsatı sunuyor. Ali, ailesi kayıplar yaşamış, gecekondu mahallesinde yaşayan, evi dönemin ‘karşıt görüşçüleri’ tarafından yakılmış, ‘devrimci’, ‘faşist’, ‘oportünist’, ‘kızılbaş’ gibi terimleri henüz sekiz yaşında öğrenmiş, Ayşe’nin deyimiyle ‘çok akıllı’ bir çocuk olarak adeta okuru dönem ile ilgili bilgilendiren karakter olarak yansıtılıyor. Ayşe ise yine Ali ile aynı yaşta fakat Ali kadar bilgili olmayan, yaşının gerektirdiği şekilde yaşayan, maddi durumu daha iyi ve yine devrimci bir ailenin çocuğu olarak yer alıyor. Birlikte yaptıkları ipekböceklerini Meclis’e sokabilme ve Kuğulu Park’taki kuğuları karakterlerin deyimiyle ‘diktatörlerin’ elinden kurtarma amaçları kitabın ana teması olarak okurun karşısına çıkıyor.

devirAli ve Ayşe’nin kurgu boyunca kuğuları kurtarma ve ipekböceklerini Meclis’e sokabilme amaçları, özgürlüğü çağrıştıran iki metafor olarak kullanılmış izlenimi veriyor. Yazarın, dönemin komutanının kendi bahçesine aldırdığı kuğulardan bir tanesinin bir nevi intihar etmesi sonucunda diğer kuğular için “Kırın bunların kanatlarını, uçamasınlar…” kararını verdiğini Ayşe’nin söylemesiyle, Ali’nin hikâye boyunca Ayşe ile ilk defa konuştuğu aktarımı, özgürlük temasının aslında kitapta hatırlatılmak istenenlerden biri olduğunu gösteriyor. İpekböceklerini Meclis’e sokmaya, “Kelebekler Meclis’e giremezler!” sözünü duyduktan sonra karar vermeleri, yine okuru aynı temaya ilişkin derin bir sorgu çemberine sürüklüyor. Bununla birlikte yazar kurgu boyunca, dönemin olayları içerisinde, güç, dikta, işkence, ölümlerin sıradanlaştırılması, korku gibi kavramların eleştirisinin yapılmasına da olanak veriyor.

Dönem okura aktarılırken, yazarın yalnızca ‘devrimciler’ gözünden romanı kaleme almış olması, onların kendi aralarındaki ayrılıkları aktarmasına engel olmuyor. En az Ali ve Ayşe kadar baskın olan diğer karakterlerin her biri devrin devrimcileri olarak dönemin farklı yönlerini okura aktarıyor. Devrin içindeki devrimi gerçekleştirmek için devrime inanlarla inanmayanlar, cesaret gösterenlerle kendini kurtarmak isteyenler veya canını feda edenlerle kurtulduğuna şükreden karakterler arasında geçen kurgu, aynı görüşteki insanların varmak istedikleri hedef aynı olsa da kendi içlerindeki farklılıkları gözler önüne seriyor.

Yazar, kurguyu oluştururken dönemin siyasi olaylarını kitabın tabanına oturtmuş olsa da o döneme damgasını vurmuş başka olayları ve dönem ile özdeşleşmiş eşyaları da okura hatırlatıyor. Dolayısıyla kitap, Bülent Ersoy’un cinsiyet değişikliğinden Dallas’ın Ceyar’ına, ‘Namaz Hocası’ kitaplarından Ayşe’nin tabiriyle ‘aşklı’ kitaplara, kâğıttan yapılan tuzluklardan Hayat Ansiklopedisi’ne kadar daha pek çok dönem ezgisiyle o dönemi yaşamamış okurlar için de bir hatırlatmadan ziyade bir dönem tanıtımı olarak okurun karşısına çıkıyor.

Kitabın başlangıcında, bir paragraflık yazıda yer alan “… Bu çılgın ve hüzünlü ülkede her şeyin neden ve nasıl olup da hala devam edebildiğini sadece o dilsiz kuğular bilir…” cümlesi aslında Devir’in adını taşıyan bir roman olduğunu ve günümüz siyasi olaylarında da büyük yer tutmuş olan Kuğulu Park’taki kuğuların birer simge olarak o dönemin bugüne devrettiğini üstü kapalı bir dille okura aktarmış olduğu gözlerden kaçmıyor. Okurda ‘Kuğuların dili olsa neler anlatacak,’ hissi uyandıran bu roman, o dönemden kalanları tekrar bugüne taşıyarak devredilenlerin hikâyesini devrettikleriyle buluşturuyor.

Gamze Erkmen – edebiyathaber.net (10 Mart 2015)

  • Ns - 10/03/2015 - 16:17

    Gamze Hanım,
    İkinci yazınızda en az birinci kadar güzel… Meraklandırıyor ve kitap okumaya teşvik ediyor cümleleriniz.. Bir sonraki yazısını heyecanla bekliyoruzcevaplakapat

  • Semra erkmen - 10/03/2015 - 20:17

    Çok merak ettim,ogünleri yaşayan biri olarak hemen kitabı alıp okumalıyım diye düşünüyorum.cevaplakapat

baskaperonBir grup İTÜ Edebiyat Kulübü üyesinin yeni bir edebiyat sesi duyurmak için oluşturduğu Başka Peron’un ikinci sayısı çıktı.

Geçen ay kapak konusu “Duvarlar, Sınırlar ve Ardındakiler” olan dergi bu ay ise okurlarını “Hayaller, İnsanlar ve Gölgeler” üzerine düşünmeye davet ediyor.

Mart sayısı, Özgecan’a ve Özgecan gibi hayalleri gölgelenen bütün kadınlara ithaf ediliyor.

Başka Peron’a aşağıdaki satış noktalarından ulaşabilirsiniz:

Beyoğlu: Scala Kitapçı, Mephisto, Z Books Coffee Store, 7Gr Art Cafe, Taksim 26A, Serbest Bölge B, Ana Kitabevi

Beşiktaş: Siyah Cafe

Kadıköy: Mephisto, 6:45, Sosyal Kitabevi, Kollektif26A, Flaneur

Her ay yayımlanan Başka Peron’a yazılarınızı gönderebilirsiniz.

İletişim:

baskaperon@gmail.com

twitter.com/baskaperon

facebook.com/baskaperon

instagram.com/baskaperon

edebiyathaber.net (10 Mart 2015)

Yıldızlara Bakıyor Bazılarımızİlk kitabıyla 2012 Orhan Kemal Öykü Ödülü kazanan Suzan Bilgen Özgün’ün yeni kitabı Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız, Dedalus Kitap etiketiyle 20 Mart’ta yayımlanacak.

Altı bölümden oluşan Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız, “bakış” temasıyla temellendirilen öyküler anlatıyor. Okurun derinliklerine sızan öyküler, farklı bakış açılarını yansıtıyor. Özgün, öykülerini, duru ve yalın bir Türkçeyle oluşturuyor.

Arka kapaktan

“İnsanlar kendileriyle o kadar meşguller ki, bana baktıklarında beni değil yalnızca görmek istediklerini görüyorlar. Ama bu kadın farklı… Delici bakışlarıyla, bende saklı görüntüleri ortaya çıkarmak isteyen bir hâli var.”

“Suzan Bilgen Özgün’ün süzülmüş, damıtılmış, akıcı ve tempolu bir dili var. Kısa cümleler kurarken işlevsel ayrıntıları da ustalıkla seçiyor. Bu da sözcüklerle resimler çizmesini sağlıyor.” Cemil Kavukçu

Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız, ilk kitabıyla 2012 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazanan Suzan Bilgen Özgün’ün usulca ruhumuza sızan öykülerinden oluşuyor. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk ve hatta nesnelerin farklı bakış açıları, zaafları, özlemleri var bu satırlarda. Öykü karakterleri, bazen çok uzaklardan, bazense fark ettirmeden çok yakınımızdan bakıyorlar bize. Peki, biz nereye bakıyoruz?

edebiyathaber.net (10 Mart 2015)

feridun andac 10.tifVedat Günyol’un bir konuşmamızda, yazı yaşamının başlarında, “Yücel” dergisine yazdığı yazı ile ilgili anlattığını unutamam. Dahası bu kulağıma küpe olmuştur. Okumadığı bir kitapla ilgili yazdığı yazıyı okuyan derginin yöneticisi Muhtar Fehmi Enata, onu tatlı dille uyarmış. Günyol, demişti ki; “O gün bugün okumadığım hiçbir kitap için tek satır yazmadım.”

Yaşar Kemal’i uğurladığımız şu günlerde yazılıp edilenlere/söylenenlere bakınca, bu imlediğime benzer durumlarla sıklıkla karşılaştığımızı, edebiyat/kültür ortamımızda ne türden bir yozlaşma/çölleşme içinde olduğumuzu gözleyebiliriz.

Bir de, söylediklerini sanıp, hiçbir şey söylemeyenler var ki; bu da başka bir aymazlıktır.

Okumadığı halde yazmak, bilmediği bir şey için konuşmak galiba en çok ülkemizde rastlanan bir olgu. Bir ruh hali, kültür aymazlığı demek daha doğru belki de!

Örneğin; “bu dille felsefe yapılmaz” diyen felsefe bilmez de bizim ülkemizde; Yaşar Kemal’in ailesini Kars’tan göç ettiren edebiyat tarihçisi de…

Okuyup okuduğunu anlamamak… Ya da üstün körü okumak…

Edebiyatta da sanki bir Murat Bardakçı gerek!

Bazen, bazı insanların yanlışlarını/bilmezliklerini/cahilliklerini yüzlerine vurmak gerek, bu arsızlığı/aymazlığı göstermek için…

Buna benzer bir durumla karşılaşmam üzerine dayanamayıp yazmıştım da yıllar önce… Önüne gelen herkesi, her yazarı/kitabı eleştirip kırıp geçen Fethi Naci, bu eleştirim üzerine bana kızmış küsmüştü. Söylediğim şey şuydu: böyle yazarak artık inandırıcılığınızı yitiriyorsunuz.

Sanırım, şimdilerde, benzer duruma düşen sevgili Doğan Hızlan’dır. Hürriyet’te yazdığı son birkaç yazısını, kitap tanıtımını okurken, televizyondaki kitap programını izlerken gözlediğim de budur.

Onun bu tutumu çok eleştirildi: Görmezden gelmek, değerbilirlik ölçüsünü kaçırmak…

Oysa, iyi bir eleştirmen yalnızca görmek istediğini gören değildir. Hele hele üstün körü okuyan, kayıran hiç değil.

Zaman zaman kitaplar gelir bana, imzalı/imzasız. Yayınevleri de gönderir. Kimi zaman da ben isterim bazı yayınevlerinden, ama gerekli gördüklerimi… Kitaplarımın çoğunu da gider kitabevinden satın alırım. Okuyacaklarımı, yazacaklarımı da öyle… Mihnet çekmem anlayacağınız.

Gelenlerin beklentisi de olur diye… Ama hatır gönül için, okumadığım bir kitaba dair tek satır yazmadığımı pekala söyleyebilirim.

İnandırıcı olamazsınız o zaman, yazı uğraşını sürdüremezsiniz… Sürdürseniz de kalp para gibi gezinirsiniz ortalarda…

“Şunun için yazar mısınız” demeyi kınamam, ama ben asla bunu yapmam, yapanlara da tebessüm ederek bakarım yalnızca. Yeni bir yazar adayına da bunu yapmasını önermem.

İnsanın her bir sözüyle dışarıdan nasıl görüldüğüne / algılandığına dikkat ederim.

Okumadığım bir şey için yazmakla inanmadığım / beğenmediğim şey için yazmak bana göre aynıdır.

Binlerce yazı yazdım. Kitaplarım ortada. Binlerce saat ders verdim, yığınca konferans, söyleşi, vb. Binlerce öğrencim, yüzlerce okurum, tanıdığım yazar çizer oldu. Şunu hep ilke edindim: İnandırıcı olmak. Onlarla ilişkim/yakınlığım hep bu minvalde sürdü, sürüyor da.

Çünkü vicdan duygunuz sizi böyle kılıyor. Kırıldığım çok oldu, ama asla eğilmedim. Başkaca yolu da yok.

Yaşar Kemal bize bunları öğretti.

O, her şeyden önce inandırıcı bir yazardı. Yaşadığı gibi yazdı, yazdığı gibi yaşadı. Yaşadığı çağın insanına/gerçeğine bakma bilincini aşıladı bize. İnsana olan inancını hiçbir zaman yitirmedi. Büyük bir gelenekten geliyordu. Ve bize bıraktığı da yeni bir geleneğin birikimiydi. İşte bunun en başında da inandırıcı olmak vardı.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (10 Mart 2015)

borges kapakPeyniraltı Edebiyatı, Mart sayısıyla yayın hayatının 2. yılını kutluyor.

Dergi, 23. sayısını Arjantin ve dünya edebiyatının en büyük isimlerinden Jorge Luis Borges’e ithaf ediyor.

Borges dosyasında Barış Müstecaplıoğlu, Borges’in edebiyatının çocukluğu ve sağlık sorunları üzerinden anlattığı yazısıyla yer alıyor.

Emre Kundakçı, Borges yazınında Eşya ve Gerçeklik üzerine yazısıyla Borges’i ve metinlerarasılığı ayrıntılı bir şekilde ele alıyor.

Tümdar Bender, “Alçaklığın İki Formu: Ölümsüzler Kenti ve Bölge” adlı yazısında Tarkovski ve Jorge Luis Borges’i birlikte ele alarak Borges’nin Alçaklığın Evrensel Tarihi kitabına ve sonrasında Borges’te sanat kavramına girdiği örüntülü yazısıyla yer alıyor.

Polat Özlüoğlu, bildiğimiz, okuduğumuz Borges’in yanına bambaşka bir Borges portresi çizdiği Borges Kimdi adlı yazısıyla Borges dosyasında.

Borges dosyasının ve 2. yıl sayısının en özel yazısı ise Susan Sontag’ın Borges’e yazdığı mektup. Susan Sontag’ın Borges’in ölümünden sonra duyduğu hüzünle yazdığı mektupta Borges’in edebiyatına ve kişiliğine dair önemli ipuçları yer alıyor. Susan Sontag’ın Borges’e mektubu Gamze Yeşildağ çevirisiyle dergide yer alıyor.

Kapak çizimi ve iç illustrasyonlar ise Taha Sertaç Gezer’e ait.

Dosya konuları dışında dergide şiirleriyle; Berker Berki, Arif Erguvan, İsmail Sertaç Yılmaz, Mustafa Uysal, Emre Varışlı, Ömer Harmankal, Nurican Galyon, Yusuf Aba, Elif Karık, Müslüm Çizmeci, Neslihan Yalman;

Öyküleriyle; Selim Bektaş, Emre Ocaklı, Burak Albayrak, A.kadir İnce, Baturalp İlkay Gülten, Alper Altıntaş, Okan Sümer, Ahmet Can Demir, Uğur Uçkıran, Ozan Ömer Akgül, Bora Gökalp, Özdem Direkçi yer alıyor.

edebiyathaber.net (10 Mart 2015)

TESAK-12Mart_MelihCevdet_72e-postaCevat Çapan, Enis Batur, Ferit Edgü’nün katılacağı Melih Cevdet Anday Anma Etkinliği 12 Mart Cumartesi 14.00te TESAKta yapılacak.

UNESCO’nun Courrier dergisinin, 1971 yılında kendisini Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebiyat adamı olarak gördüğünü açıkladığı Melih Cevdet Anday, 1915 yılında İstanbul’da doğdu. Orhan Veli ve Oktay Rıfat’la birlikte yayımladığı Garip kitabıyla Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin en sevilen ve tartışılan akımlarından birini yarattı. Şiirleri, romanları, denemeleri, tiyatro oyunları ve çevirileriyle 87 yıllık ömründe Türk edebiyatına büyük emek verdi, Türkiye’nin önde gelen birçok edebiyat ödülüne layık görüldü. Kişisel kütüphanesi eşi tarafından TESAK’a bağışlanan Melih Cevdet Anday’ın anılacağı etkinlik herkese açık.

edebiyathaber.net (10 Mart 2016)

osmanlitOsmanlı Türkçesi Atölyesi, 16 Mart’ta Özyeğin Üniversitesi’nde başlayacak.

Atölye, içinde yaşadığı dünyayı daha iyi anlamak isteyenlere dünden bugüne değişen ve değişmeyenleriyle Türkçenin imkânlarını sunmayı hedefliyor.

Birbirinin devamı niteliğinde üç kurdan oluşacak program, alfabe ve gramer bilgisiyle 19. ve 20. yüzyıl matbu metinlerini okuyabilmenin yanı sıra, Osmanlı Türkçesinin günümüz Türkçesiyle olan bağlantılarını keşfedilmesini sağlayacak.

Programın ilk kuru, “Osmanlı Türkçesi I”, Mart ayının üçüncü haftasında başlayıp Mayıs ayının ikinci haftasında sona erecek (sekiz hafta). Dersler haftada bir gün iki saatlik bir oturumda yürütülecek. Katılımcı sayısı 15 kişi ile sınırlı.

Osmanlı Türkçesine Giriş

Ders Programı

  1. Hafta

-Osmanlı Türkçesine genel bakış, Derste kullanılacak kaynaklar hakkında bilgi verilmesi

-Osmanlı Türkçesinde kullanılan harflerin yazılış ve okunuş özellikleri

  1. Hafta

-Osmanlı Türkçesinde kullanılan harflerin başta-ortada-sonda yazılış kuralları, bitişen ve bitişmeyen harfler

-Harf bitiştirme alıştırması

  1. Hafta

-Türkçe ünlülerin yazılış özellikleri

-Okuma parçası

  1. Hafta

-Türkçe eklerin yazılışı

-Okuma parçası

  1. Hafta

-Arapça ve Farsça kelimelerde ünlülerin yazılış özellikleri

-Okuma parçası

  1. Hafta

-Ayın ve hemze, harekeler, şedde, kâf-ı Farisi

-Okuma parçası

  1. Hafta

-Arapça kelimelerin yapısı, Arapça aslî ve zaid harfler, sözcüklerin veznini bulma

-Okuma parçası

  1. Hafta

-Arapçada isimler ve masdarlar

-Okuma parçası

-Genel değerlendirme

edebiyathaber.net (10 Mart 2015)

sabahattin-aliYapı Kredi Yayınları tarafından oluşturulan Sabahattin Ali Edebiyat Okulu, 11 Nisan 2015 günü ilk mezunlarını veriyor.

Yapı Kredi Yayınları, Türkiye’nin en önemli yazarlarından biri olan Sabahattin Ali’nin edebiyatçı, sanatçı ve aydın kimliğiyle öğretmen kimliğini bir araya getirmek, gençleri ve eğitimcileri edebiyatın farklı alanlarıyla tanıştırmak için yazarın adını taşıyan bir “Edebiyat Okulu” kurmuştu.

Sabahattin Ali Edebiyat Okulu’nun öğrenciler için düzenlenen ilk bölümü Şubat 2015’te başladı. İstiklal Caddesi’nde bulunan ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırmaları Merkezi)’nde Cumartesi günleri yapılan bu okul kapsamında edebiyatın tüm alanları incelendi. Dersler sayesinde liseli gençler öykü, roman ve eleştiri üzerinde düşünmek ve okumak için alanında öncü isimlerle bir araya geldi. Sabahattin Ali Edebiyat Okulu’nun öğrenciler için ikinci, eğitimciler için de ilk dersleri ise 25 Nisan 2015 tarihinde başlayacak.

11 Nisan 2015 Cumartesi günü saat 14:00’te yapılacak bir törenle Sabahattin Ali Edebiyat Okulu’nun ilk mezunları, İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız’ın elinden sertifikalarını alacaklar. Törende Yıldız’ın yanı sıra Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen de bir konuşma yapacak. Törenin ardından Sabahattin Ali Edebiyat Okulu Genel Koordinatörü Sevengül Sönmez’in Sabahattin Ali’nin eserleri üzerine vereceği son dersle öğrenciler programı tamamlamış olacak.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

nalan-barbarosogluÖykü yazarı Nalan Barbarosoğlu ile Güzel Yazı Atölyesi 31 Mart’ta Yazı Evinde başlıyor.

Atölye, haftada 2 gün, 3′er saat olmak üzere toplam 24 saat sürecek.

Başlangıç tarihleri

Pazartesi – Perşembe 19.00 – 22.00

31 Mart 2015

4 Mayıs 2015

Salı – Cuma 10.00 – 13.00

31 Mart 2015

2 Haziran 2015

Program

İlk Hafta / Birinci Gün

  • Tanışma / Atölye katılımcılarının getirdikleri metinleri okuma / Tartışma
  • Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyatında kısa bir gezinti
  • Herkesin bir cümlesi var (bir cümle yazılıyor). Cümlenin açılımları
  • Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yaz Gecesi öyküsünün okunması

İkinci Gün

  • Yaz Gecesi‘nden okuyucuya kalanlar, edebiyata kalanlar, hayata kalanlar
  • Sait Faik edebiyatında kısa bir gezinti
  • Herkesin bir duygusu var (bir paragraf duygu yazılıyor). Bir duygunun açılımları
  • Yazılan paragraf, bir önceki ders yazılan paragrafla bir araya getiriliyor, sonuçlar gözden geçiriliyor
  • Sait Faik’in Eftalikus’un Kahvesi öyküsü okunuyor

İkinci Hafta / Birinci gün

  • Eftalikus’un Kahvesi‘nden okuyucuya kalanlar, edebiyata kalanlar, hayata kalanlar
  • Firüzan edebiyatında kısa bir gezinti
  • Herkesin bir nesnesi var (bir nesne üzerine bir paragraf yazılıyor). Bu nesnenin açılımları
  • Yazılan paragraf, ilk iki ders yazıllan paragraflarla bir araya getiriliyor, sonuçlar gözden geçiriliyor.
  • Firüzan’ın İskele Parklarında öyküsünün okunması

İkinci gün

  • İskele Parklarında öyküsünden okuyucuya kalanlar, edebiyata kalanlar, hayata kalanlar
  • Nursel Duruel edebiyatında kısa bir gezinti
  • Herkesin bir anısı var (bir paragraf anı yazılıyor).
  • Yazılan paragraf, ilk üç gün yazılan paragraflarla bir araya getiriliyor, sonuçlar gözden geçiriliyor
  • Nursel Duruel’in Ses Maketi öyküsünün okunması

Üçüncü Hafta / Birinci Gün

  • Ses Maketi‘nden okuyucuya kalanlar, edebiyata kalanlar, hayata kalanlar
  • Leyla Erbil edebiyatında kısa bir gezinti.
  • Herkesin bir takıntısı var (bir paragraf takıntı yazılıyor). Bu takıntının açılımları
  • Yazılan paragraf, bir önceki derslerde yazılan paragrafla bir araya getiriliyor, sonuçlar gözden geçiriliyor
  • Leyla Erbil’in Vapur öyküsünün okunması

İkinci Gün

  • Vapur‘dan okuyucuya kalanlar, edebiyata kalanlar, hayata kalanlar
  • Hulki Aktunç edebiyatında kısa bir gezinti
  • Herkesin bir rüyası var (bir paragraf görülen bir rüya yazılıyor). Bir rüyanın açılımları
  • Yazılan paragraf, daha önce yazılan paragraflarla bir araya getiriliyor, sonuçlar gözden geçiriliyor
  • Hulki Aktunç’un Madi Hayat in the Dark öyküsünün okunması

Dördüncü Hafta / Birinci Gün

  • Madi Hayat in the Dark‘tan okuyucuya kalanlar, edebiyata kalanlar, hayata kalanlar
  • Haldun Taner edebiyatında kısa bir gezinti
  • Herkesin bir annesi var (bir paragraf anne yazılıyor)
  • Yazılan paragraf, daha önce yazılan paragraflarla bir araya getiriliyor, sonuçlar gözden geçiriliyor
  • Haldun Taner’in Konçinalar öyküsünün okunması

İkinci Gün

  • Konçinalar‘dan okuyucuya kalanlar, edebiyata kalanlar, hayata kalanlar
  • Selim İleri edebiyatında kısa bir gezinti ve Kirazlar Olduğu Vakit öyküsünün okunması, tartışılması
  • Herkesin bir meyvesi var (bir paragraf meyve yazılıyor)
  • Yazılan paragraf, daha önce yazılan paragraflarla bir araya getiriliyor, sonuçlar gözden geçiriliyor
  • Ve soğuk nane çayı ve dereotlu kurabiye eşliğinde son ders partisi.

edebiyathaber.net (10 Mart 2015)

gece uçuşuKüçük Prens kitabıyla tanınan Antoine de Saint-Exupéry’nin Gece Uçuşu adlı kitabı, Nilay Ormanlı’nın çevirisiyle Dedalus tarafından yayımlandı.

Telif haklarının kalkmasıyla ülkemizde pek çok yayınevinin ilgisini çeken Küçük Prens’in yazarı Antoine de Saint-Exupéry, yaşamından izler taşıyan pek çok kitaba imza atar. Bunlardan biri de Gece Uçuşu. 1931 yılında Femina Ödülü’nü alan roman, 1939’da da sinemaya uyarlanıyor. Arjantin’deki yaşantısını satırlara döken Exupéry, macera dolu bir hikâye sunuyor okurlarına.

Arka kapaktan:

Küçük Prens’in yazarı Saint-Exupéry külliyatından ilginç bir parça, Gece Uçuşu. Roman, 1931 yılında Femina Ödülü’nü aldıktan sonra, 1939 yılında sinemaya uyarlandı. Sivil havacılığın kuruluş dönemi serüvenlerinden birini anlatan bu yapıt, başarılı karakter analizleri, yoğun bir dil ve şaşırtıcı bir ayrıntılandırma tekniğiyle yazılmış. Yazarının Arjantin anılarını tutkulu bir içtenlikle anlatıyor. Gökyüzünde koşuşturan uçaklara ve işine yürekten bağlı Şef Riviére’den tutun, Fabian’a kadar farklı karakterlerle ve çeşitlilik gösteren serüvenlerle merakla okuyacağınız bir roman.

Saint-Exupéry çağımızın en büyük yazarlarından biri. Gece Uçuşu’nda en şaşırtıcı unsurlardan birisi de, Exupéry’nin kendi yaşamının sonuyla, haydi biraz ipucu verelim, benzerlik göstermesi. Kaç kişi kendi geleceğini yazdıklarıyla görebilir ki?

edebiyathaber.net (9 Mart 2015)

kadinveedKoç Üniversitesi İnsan Hakları Kulübü Ekual, 10 ve 24 Mart’ta Kadın ve Edebiyat Sempozyumu düzenliyor.

Kadın kimliğinin edebiyat dünyasında nasıl yer bulduğu, kadının duygu dünyasını ve toplumdaki yerini edebiyata nasıl yansıttığı gibi konuların konuşulacağı sempozyumun ilk oturumu 10 Mart 2015 günü saat 17:30’da Koç Üniversitesi Kurucular Salonu’nda gerçekleşecek.

Sempozyumun programı şöyle:

I. Oturum
10 Mart Salı 17.30

Bu oturum Eylül Cansın ve Figen anısına düzenlenmektedir.

Jale Parla – “Başkalaşmalar/Sahiplenmeler”
Onur Caymaz – “Türk Edebiyatında Erkeklik”
Janset Karavin – “Edebiyatta Kadın İntiharları”

II. Oturum
24 Mart Salı 17.30

Bu oturum Çingene Gül ve Çağla Joker anısına düzenlenmektedir.

Irmak Zileli – “Yazarın Cinsiyeti Olur mu?”
Sine Ergün – “Yaşarken Yazan Kadın”
Eda Ağca ve Melike Ölker (Deli Kadın Dergi) – “Deli Kadın”

Koç Üniversitesi kampüsüne Sarıyer’den otobüs ve minibüs ile, Hacıosman metro durağından ise 154 numaralı otobüs ve shuttle yoluyla ulaşım sağlanmaktadır. Ayrıntılı bilgi ve okul dışı katılım için hcifci13@ku.edu.tr‘ye e-posta atılabilir.

edebiyathaber.net (9 Mart 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z