Masthead header

???????????????????????????????Bodrum Tasarım Köyü 2015 atölyeleri başlıyor.

Tasarım Vakfı tarafından hayata geçirilen Bodrum Tasarım Köyü, 2015 sezonu ile yaratıcı alanlardaki tüm aktörlerin ortak yaratım, öğrenim ve deneyim süreçleri için açılış çalışmalarına başladı. Bodrum Tasarım Köyü’nde, yurtiçi ve yurtdışından konusunda uzman yürütücülerle gerçekleştirilecek çok disiplinli atölye çalışmaları ile katma değeri yüksek fikirlerin ve ürünlerin ortaya çıkarılması amaçlanıyor.

KATILIM

Bodrum Tasarım Köyü Yaratıcı Atölyeleri, ilgili üniversitelerin mimarlık, iç mimarlık, kentsel tasarım, şehir ve bölge planlama, çevre tasarımı, endüstriyel tasarım, grafik tasarım, moda tasarımı, güzel sanatlar, yeni medya tasarımı gibi bölümlerinden tüm ön lisans, lisans ve lisansüstü öğrencileri ve mezunlarının katılımına açık olarak düzenlenmekte.

Bodrum Tasarım Köyü Öğretici Atölyeleri meslek edindirmeye yönelik olacak ve tasarım ürünleri ve malzemeleri temin edilerek ürünlerin satış ve pazarlamalarına modeller geliştirilecek.

Azami 20 kişiyle düzenlenecek atölyeler, profesyonellerin ve öğrencilerin katılımına açık.

Atölyelerde, eğitim ve meslek öncelikli olarak, yaşam enerjisi yüksek katılımcılar hedeflenmekte.

Profesyoneller

1500 TL (atölye katılım ve tam pansiyon konaklama dahil)

850 TL (atölye katılım ve öğle yemeği dahil)

Öğrenciler

650 TL (atölye katılım ve tam pansiyon konaklama dahil)

350 TL (atölye katılım ve öğle yemeği dahil)

PROGRAM

  • 20 Temmuz – 25 Temmuz 2015 tarihleri arasında tasarımcı Melodi Bozkurt ve tasarımcı Erin Türkoğlu liderliğinde ve küratörlüğünde gerçekleştirilecek Güneş Atölyesi’nde profesyonellerin ve öğrencilerin katılımıyla güneş ışığı bir tasarım aracı olarak kullanılarak deneysel baskılar ve tasarım çalışmaları geliştirilecek.
  • 27 Temmuz – 1 Ağustos 2015 tarihleri arasında tasarımcı ve akademisyen Dilek Himam liderliğinde gerçekleştirilecek Tekstil Desen Tasarımı Atölyesi’nde profesyonellerin ve öğrencilerin katılımıyla yeni ve çağdaş bir desen koleksiyonu ve bu desenlerin uygulandığı obje, giysi, moda, aksesuar tasarımları geliştirilecek.
  • 3 Ağustos – 8 Ağustos 2015 tarihleri arasında Koleksiyon sponsorluğunda, tasarımcı ve akademisyen Gökhan Mura liderliğinde ve dünyada bu alanda öncülerden biri olan Danimarkalı tasarım stüdyosu DIFFUS tasarımcılarının küratörlüğünde gerçekleştirilecek Giyilebilir Teknolojiler Atölyesi’nde, profesyonellerin ve öğrencilerin katılımıyla etkileşimli tekstil tabanlı ürünler ve mekân ile etkileşimli nesnelerin tasarımı geliştirilecek. (Teyit edilecek)
  • 10 Ağustos – 15 Ağustos 2015 tarihleri arasında mimar Timur Ersen liderliğinde gerçekleştirilecek Sıkıştırılmış Toprak Mimarlığı Atölyesi’nde profesyonellerin ve öğrencilerin katılımıyla mimaride coğrafyaya özgü materyal kullanımına odaklanılarak sıkıştırılmış toprak ile inşa pratikleri geliştirilecek.
  • 24 Ağustos – 29 Ağustos 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Dokuma Atölyesi’nde, profesyonellerin ve öğrencilerin katılımıyla geleneksel dokuma tekniklerine çağdaş yorumlar geliştirilecek. Atölye kapsamında kilim sanatçısı Belkıs Balpınar’ın semineri yer alacak.
  • 31 Ağustos – 5 Eylül 2015 tarihleri arasında mimar ve akademisyen Zafer Akay liderliğinde gerçekleştirilecek Bauhaus Atölyesi’nde profesyonellerin ve öğrencilerin katılımıyla Bauhaus ekolü mimarlık teorileri ve pratikleri üzerine çalışmalar geliştirilecek.
  • 7 Eylül – 12 Eylül 2015 tarihleri arasında mimar ve akademisyen Sinan Logie liderliğinde gerçekleştirilecek “Herhangi Bir Şeye Anıt” Atölyesi’nde profesyonellerin ve öğrencilerin katılımıyla Ege çanağındaki yerleşim kültürü ve mimari öğelerden referans alarak ışık ve gölge ekseninde mimari arketipler oluşturulup, seramik ve model yapım işliklerinde geliştirilecek.
  • 21 Eylül – 26 Eylül 2015 tarihleri arasında, Poznan School of Form’un direktörü akademisyen Agnieszka Jacobson liderliğinde gerçekleştirilecek Tasarım Eğitiminde Yeni Formlar Atölyesi’nde, akademisyenlerin katılımıyla, adapte edilebilen, uluslararası bir tasarım eğitimi modeli geliştirilecek.
  • 29 Eylül – 4 Ekim 2015 tarihleri arasında cam sanatçıları Enver Çamdal ve Hacer Çamdal liderliğinde gerçekleştirilecek Cam Füzyon Atölyesi’nde, profesyonellerin katılımıyla cam füzyon teknikleri ile tasarımlar geliştirilecek.
  • 30 Kasım – 5 Aralık 2015 tarihleri arasında seramik sanatçısı Marek Cecula liderliğinde gerçekleştirilecek Seramikte Çağdaş Yaklaşımlar Atölyesi’nde profesyonellerin katılımıyla seramiğe çağdaş yaklaşımlar getiren tasarımlar geliştirilecektir. Atölye kapsamında seramik sanatçısı Mehmet Tüzüm Kızılcan’ın semineri yer alacak.
  • Tarihi ve küratörü ileride belirlenecek olan ve seramik sanatçısı Mehmet Tüzüm Kızılcan liderliğinde gerçekleştirilecek Seramik Tasarım Atölyesi’nde, profesyonellerin katılımı ile uygulamalı seramik teknikleri öğrenimi ve tasarımları gerçekleştirilecek.
  • Tarihi ve küratörü ileride belirlenecek olan ve cam sanatçısı Enver Çamdal liderliğinde gerçekleştirilecek Cam Tasarım Atölyesi’nde, profesyonellerin katılımı ile uygulamalı cam teknikleri öğrenimi ve tasarımları gerçekleştirilecek.

Bodrum Tasarım Köyü

Yalıkavak Mah. Ömer Efendi Cad.

47.Sokak No:7

48400 Bodrum MUĞLA

Kayıt hakkında bilgi ve sorularınız için:

Nurcihan Beyazıt

nurcihan.beyazit@tasarimvakfi.org

+90 212 223 07 71 / 1100

edebiyathaber.net (13 Temmuz 2015)

arkadasliktaki-saadete-dairWilhelm Schmid’in “Arkadaşlıktaki Saadete Dair” adlı kitabı Tanıl Bora çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

İçinde yaşadığımız modern şehir hayatında, bir yandan görevler ve zorunlu ilişkiler içinde boğulurken, diğer yandan karşı kutuptaki yalnızlık tehdidiyle baş etmeye çalışıyoruz. Bu ikilem karşısında, arkadaşlık kavramı her geçen gün daha fazla değer kazanıyor. Arkadaşlarımız, hayatın zorluklarını ve sarsıntılarını beraber savuşturduğumuz sığınaklara dönüşüyor. Peki arkadaşlık tam olarak ne anlama geliyor? Wilhelm Schmid işte bu sorunun peşine düşüyor. Gerçek bir arkadaş nasıl olmalıdır? Arkadaşlığın farklı türleri nelerdir? Kişinin çok arkadaşının olması iyi ya da gerekli bir şey midir? Nasıl arkadaş edinilir? Arkadaşlığa özen göstermek neleri kapsar? Ömür boyu arkadaş kalmak mümkün müdür? Arkadaşlık ilişkisi duygusal, manevi ve zihinsel olarak bize ne kazandırır? Arkadaşlıkta yaşanan sorunlar nasıl aşılır? Kendimizle arkadaş olmak ne demektir ve gerekli midir? Samimiyet, yakınlık ve ilgi, arkadaşlığın olmazsa olmazları mıdır? Arkadaşsız kalmak hayatımızda nasıl bir yoksunluğa yol açar?

Aşk, Sakin Olmak ve Mutsuz Olmak kitaplarından tanıdığımız Wilhelm Schmid, Arkadaşlıktaki Saadete Dair’de, doygun bir hayat sürmek için çevremizdekilerle sıkı ilişkiler kurmanın kaçınılmazlığını tartışıyor.

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (13 Temmuz 2015)

son tesebbus printAziz Hatman’ın ilk romanıSon Teşebbüs – Siyasi Cinai GastroEsen Kitap etiketiyle yayımlandı.

Aziz Hatman ilk romanı Son Teşebbüs‘te günümüzden iki yüz yıl sonra komünist bir toplumda işlenecek bir cinayetin öyküsünü yazıyor; siyasetin, devletin ve polisin artık var olmadığı bu yeni düzendeki suçlu avında çoktan tarihe gömülmüş şüphe, endişe ve yalan insan zihnine yeniden sızıyor; insanın değişen hayatı ve tehdit edilen düzen cinayet teşebbüsü gerilimiyle birleşiyor.

Polisiye okuyucusunu farklı bir zamanda ve düzende karşılayan Son Teşebbüs‘te gurme polisiye severlerin ilgisini çekecek tarifler de yer alıyor. Yeni düzenin içinde, eski düzenden miras kalan geleneksel yemekler, toplumu cinayetle sınamanın bir ön aşamasıdır. Sıra cinayet teşebbüsündedir. Yemekyerinde, gönüllülük esasıyla pişirilen yemeklerin mutfağında, cinayet mektubunun gölgesinde ve tahtanın üzerindeki bıçakların sesiyle Cani’nin izini süren bir grup arkadaş bizi bu yeni düzenin ve tehdidin içine çekiyor.

Aziz Hatman

1967, İstanbul doğumlu. Mutlu çocuk…

Sınırlı sayıda şiiri dergilerde yayınlandı. Dijital öncesi, siyah beyaz fotoğraf çekti. Gelenek, Toplum ve Bilim gibi dergilerde yazdı. Özgür Üniversite, NHKM, soLMeclis’te yer aldı. Yayıncılık yaptı. Yıldız’lı Metalürji Mühendisi, malzeme biliminde yüksek lisanslı ve doktoralı. Çok sayıda makalesi var. Çelik sektöründe yönetici olarak çalışıyor. Anlatmaktan yorulunca yazmaya başladı. Yemeyi, pişirmeyi ve bu ikisinin muhabbetini seviyor. Evli ve Hikmet’in de babası.

edebiyathaber.net (13 Temmuz 2015)

30344639Tunceli’nin Ovacık Belediyesi Başkanı Fatih Maçoğlu, çocukları kitap okumaya özendirmek için ilginç bir kampanya başlattı.

Mersin Dağcılık Kulübü tarafından Ovacık Belediyesi’ne hediye edilen 15 bisikleti değerlendiren Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu, belediyeye ait kütüphanede 1 saat kitap okuma karşılığında, 1 saat bisiklete binme hakkı sağlıyor. İlk günde 14 çocuğun kütüphaneye gelerek kitap okuduğunu ve bisiklete binme hakkı kazandığını dile getiren Maçoğlu, çocukların kampanyaya ilgi gösterdiğini söyledi.

Belediye olarak amaçlarının çocukların internet bağımlılığının önüne geçerek daha sağlıklı ilişkiler geliştirmesini sağlamak olduğunu ifade eden Belediye Başkanı, şunları kaydetti: “Geçtiğimiz yıl Mersin Dağcılık Kulübü ilçemizi ziyaret etti. Bu ziyarette belediyemize 15 bisiklet hediye ettiler. Toplumda kitap okuma alışkanlığı azaldığı için özellikle zamanlarının büyük bölümünü internet başında geçiren çocukların daha iyi alışkanlıklar edinmesi için bir saat kitap okuma karşılığında bir saat bisiklete binme hakkı kampanyası başlattım. Kampanyanın ilk gününde 14 çocuk geldi ve kitap okumaya başladı. Çocuklar ilk günden yoğun ilgi göstermeye başladı. Umarım çocuklarımız kitap okuma alışkanlığının tadına varır ve daha güzel alışkanlıklar edinir.”

Fatih Maçoğlu, ilginç projeleri ile dikkat çekiyor. Mayıs ayı içinde bulunan Hazine’ye ait 600 dönüm araziyi kiralayarak kuru fasulye, patates ve nohut ekimi yaptıran Maçoğlu, buradan elde edilecek ürünlerin bir bölümünü yoksullara ücretsiz dağıtacaklarını, bir kısmını da satarak üniversite öğrencilerine burs olarak vereceklerini ifade etmişti.

edebiyathaber.net (10 Temmuz 2015)

piriFaruk Duman’ın Pîrî romanının bir okur olarak bende uyandırdığı ilk etki, derin bir sessizlik hissi oldu. Romanın iç unsurlarına dikkat etmeye hazır bir bilinçle ikinci okuyuşumda da değişmeyen bu durum, onun gerçeklikle alışverişini teknik yönden ya da hayat ayrıntılarına bağlılık ile değil de belki rüyaların anımsatacağı ölçüde sağladığını, bunun için de onu yazılı bir metin gibi okumanın son kertede gereksiz olmasa bile yetersiz olacağını düşündürüyordu; ama her ne olursa olsun bir kere kelimelere dökülmüş kurmaca bir metin için bu bir yandan da yanıltıcı olmaz mıydı?

Yoğunlukla hayal kurarak ve alışılmışın dışında bir sakinlikle okuduğum sayfalarda edebi bir maharetin, birtakım gizli yazınsal düzenlemelerin olduğunu sezebiliyor, ama kuracağım bu türden bağlantıların beni bir biçimde huzursuz edeceğini, belki de etrafı yumuşak bir haleyle kuşatılmış gibi duran sessizliğin dışına atacağını hissediyordum. Bu yüzden biri diğeri ya da bir durum hakkında (diyelim Yusuf Paşa, Seferis hakkında) bir şeyler söylediğinde zihnim bu iki kişi ya da durum arasında hemen ve düzayak bir ilişki kurmak yerine, ikisini bir ve aynı şey olarak algılamaya başlıyordu. Elbette bu durum da bir yanıyla oldukça edebiydi, ama benim bunu kesinleyebilmem için daha fazla ipucuna, belki de görüntüye ihtiyacım vardı.

Roman kendi etrafında dönen kapalı bir bilinçle oluşuyor gibiydi. Bahsedilenlerin ne kadarının Yusuf Paşa’nın rüyaları, ne kadarının gerçek, ne kadarının anımsama veya hikâye olduğuna tam olarak karar veremiyordum. Gördüklerimin, işittiklerimin gizli bir el tarafından yönetildiğine, bir rüya görüyor olduğumu tam olarak bilsem belki inanabilecektim; ama Borges’in Tanrı’nın varlığıyla ilişkilendireceği bu durum, benim için neredeyse açık denizde seyretmek gibiydi: Gördüklerim azıyla çoğuyla hep birbirine dönüştüğü için (rüyaların mavi yüzeyi), onları gerçekten gördüğümü mü, yoksa anımsayıp hayal mi ettiğimi ayırt edemiyordum. Karanlık bir deniz üzerine bir geminin içinde girişilmiş küçük bir sohbet, o anda, benim için, belki de dalgaların sesiyle belli belirsiz duyulur oluyordu.

Kesin bir ifadeyle söylemek gerekirse, düşünmeyi unutmuş gibiydim. Kelimeleri birtakım siyah işaretler gibi görmekten bu istemsiz vazgeçiş, bahsi geçen kişilikler hakkında tam bir hükümde bulunmamı, onları ve ilişkilerini anlamamı, anlattıklarını aklımda bulundurup birtakım sonuçlara varmak için kullanmamı, kısacası onları çevremden birileriymiş gibi tanımamı zorlaştırıyordu. Ne olursa olsun bir kavramın, bir düşünüş şeklinin cisimleşmesi olarak da göremiyordum onları. Onları bir arada tutan bağ ise, diyelim bir büyük hikâye (ya da, belirgin bir adlandırmayla, olay örgüsü) değil, sanki rastlantısal bir dokuydu; bir yolculuk için bir araya gelmiş olmaları bile, yolculukları sürdükçe, unutuluyor, varılacak yer yalnızca benim için değil, onlar için de görünmez oluyordu. Kişiliklerinin parlayan yanları, içlerinden birinin ölümü, bir deniz savaşının ayrıntıları, hayal edilen Kadın ve bakışları anımsanan Anne; bunların hepsinin varlığı, tıpkı rüyalarda olacağı gibi, hem yoğun hem de, biliyordum ki, geçiciydi. Bütün bunları ben düşünmüyor, hissediyordum.

Daha okurken birçok ayrıntının hatıraya dönüşmesi gibi, sayfaları kapattığımda kitabın da en büyük etkisinin, ben onu ve içyapısını hatırlamaya çalıştıkça benden uzaklaşmak olacağını anlayabiliyordum. Ama gördüklerinin yalnızca bir rüyadan ibaret olduğunu uyanınca anlayan bir talihsizden farkım olacaktı: Ben bu rüyadan uyanmış olmaya hayıflanmıyor, asıl onu görebilmiş olmama seviniyordum.

Erhan Sunaredebiyathaber.net (10 Temmuz 2015)

????????????????Nobel ödüllü Mario Vargas Llosa’nın aşka dair ilk romanı “Hınzır Kız”, Süleyman Doğru çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Sebatlı çevirmen Ricardo’nun tek kabahati gönlünü fettan mı fettan, bin bir surat Hınzır Kız’a kaptırması. İki sevgilinin imkânsız aşkının arka planındaysa 20. yüzyılın ikinci yarısında hem Peru’yu hem de dünyanın geri kalanını şekillendiren tarihî ve toplumsal dönüm noktaları.

Mario Vargas Llosa’nın, “Aşka dair ilk romanım,” dediği Hınzır Kız 1950’lerin Lima’sında alevlenip Paris, Londra, Tokyo ve Madrid’e uzanan, sönmez bir sevdanın öyküsü.

Kitaptan:

Sadece ahmakların mutlu olduğunu söyleseler de, itiraf ediyorum ki kendimi mutlu hissediyordum. Günlerimi ve gecelerimi Hınzır Kız’la paylaşmak hayatımı dolduruyordu. Geçmişteki buz gibi soğuk tavırlarına kıyasla, bana karşı sevecen davranmasına rağmen, günün birinde, hiç beklenmedik bir biçimde maceralarına geri döneceği ve hoşça kal bile demeden çekip gideceği korkusuyla, beni daima huzursuz bir şekilde yaşatmayı gerçekten başarmıştı.”

Mario Vargas Llosa

1936’da Peru’nun Arequipa kentinde doğdu. Başkent Lima’daki Leoncio Prado Askerî Okulu’nda edindiği kişisel deneyimlerden yola çıkarak kaleme aldığı ilk romanı Kent ve Köpekler’le (1963) kısa sürede üne kavuştu. İlk romanını 1966’da Yeşil Ev, 1969’da Conversación en la catedral (Katedralde Konuşmalar), 1973’te Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu, 1977’de Julia Teyze izledi. La guerra del fin der mundo (Dünyanın Sonunu Getiren Savaş), Masalcı, Üvey Anneye Övgü, Don Rigoberto’nun Not Defterleri, Palomino Molero’yu Kim Öldürdü?, Mayta’nın Öyküsü, Teke Şenliği, Cennet Başka Yerde gibi yapıtlarıyla günümüzün en seçkin yazarları arasındaki yerini aldı. 1993’te yayımlanan And Dağlarında Terör adlı romanı Planeta Ödülü’ne değer görüldü. Edebiyat eleştirisi alanında ise Gabriel García Márquez, Flaubert, Sartre ve Camus’nün yapıtları üzerine kitaplar yayımladı. 1990 yılında Demokratik Cephe’nin adayı olarak katıldığı başkanlık seçimlerinde Alberto Fujimori karşısında başarılı olamadı. 2010’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.

edebiyathaber.net (10 Temmuz 2015)

ACKA_LogoÇevirmen ve yazar Ahmet Cemal ve öğrencileri tarafından 2014 yazında kurulup 2014-2015 sezonundaki çalışmalarını başarıyla tamamlayan Ahmet Cemal Kültür Atölyesi (ACKA), yeni dönem için başvuruları bekliyor.

Kâr amacı gütmeksizin tiyatro, edebiyat ve görsel kültür alanına ilgi duyan ve bu alanlarda derinleşip düşünmek, öğrenmek ve üretimde bulunmak isteyen kişiler için “akademi” kalitesinde bir program sunan ACKA, birkaç haftalık veya aylık “hap bilgilerden oluşan” derlemelerin ötesinde bir eğitim vaadediyor. Ülkemizdeki yerleşik anlamıyla “atölye”, “kurs” veya “seminer” kavramlarının dışına taşan ACKA’daki eğitim, öncelikle her kültür sanat insanının sahip olması gereken bilgi birikimi ve kültür altyapısını kurmaya yönelik planlanıyor.

Programda, birçok farklı alandan eğitmenin verdiği Sanat Tarihi, Dünya Edebiyatı-Yazı ve Yorum, Anlatıbilim, Antik Yunan’dan Günümüze Tiyatro, Mitoloji-İdeoloji ve Edebiyat, İletişim ve Sanat, Sanat Teorisine Bakış, Marksizm ve Aydınlanma, Bilim Kültürü, Fransız Edebiyatı’na Giriş, Başlangıcından Günümüze Eleştirel Düşüncenin Gelişimi, Sanatın ve Edebiyatın Toplumsal/Politik Tarihi, İnsanoğlunun Kimlik Arayışının Serüveni Olarak Tiyatronun Tarihi ile Psikanalitik Edebiyat Okumaları gibi derslerin yanı sıra sinema, iletişim metinleri, felsefe ve sosyoloji gibi alanlara yönelik atölye çalışmaları bulunuyor.

Derslerin içerikleri, bugünün sanatı ile düşünce hayatına temel oluşturan tüm tarihsel ve sanatsal dönemler ele alınarak oluşturuluyor. Atölyedeki bireylerin, atölyeyi tamamladıkları gün, bugünün kültür ve sanatına yönelik temel bilgi ve yaklaşımlara sahip olabileceği bir program uygulanıyor. İki yıllık bir program olarak tasarlanan ACKA’daki eğitimin ilk yılında ağırlıklı olarak teorik çalışmalar yapılıyor. İkinci yıl ise teorik çalışmaların yoğunluğu azalıp, teorik ve pratik çalışmalar üretime yönelik anlayışla birlikte yürütülüyor.

ACKA’daki derslerin hemen hepsi bölüm ayrımı gözetmeksizin herkesin faydalanabileceği içeriklerle işleniyor. Örneğin ileride tiyatro oyuncusu,  tiyatro yönetmeni, dramaturg, sahne tasarımcısı, oyun yazarı vb. olmak isteyen biri ACKA’ya katıldığı takdirde, bu atölyede geçireceği iki yıl boyunca bu alanlardan sadece birisinde yetişmesini sağlayacak –örneğin oyunculuk eğitimi gibi– özel bir eğitim almıyor.

Aynı durum edebiyat ve görsel kültür alanları için de geçerli. Örneğin edebiyat bölümündeki bir öğrenci her şeyden önce edebiyat insanı kimliği edinmesine önayak olacak programlarla karşılaşıyor; bu programların süzgecinden geçen öğrenci, edindiği “Edebiyat İnsanı” kimliğinin düşünsel çatısı altında örneğin yazarlığını, hikayelendirme ve kurgu becerisini, eleştirmenlik melekelerini veya belki oyun yazarlığını edebiyatın bütününden hiçbir zaman kopmaksızın, üstelik de aynı zamanda eleştirel düşünce eğitiminden de geçmiş olacağı için, attığı her adımda sorgulayıcı tutum alarak geliştirebiliyor.

ACKA’daki çalışmaların geneli (saat 16.00 ve 17.00’de başlayanlar da olmakla beraber) saat 18.15’de başlıyor. Bir günde en çok 2 çalışma yapılıyor ve çalışmalar en geç 22.30’da bitiyor. Çalışmalar hafta içi yürütülüyor ve haftanın 5 gününe yayılabiliyor.

ACKA öğrencileri, Eylül’ün başından Ekim ortasına kadar (haftada 2 gün olmak kaydıyla) Ahmet Cemal’in hazırlık atölyesine katılıyorlar. Atölyeye yeni katılan öğrenciler bu süreçte, 2 yıl boyunca yapılacak çalışmalara fikren ve yöntem açısından hazırlık yapıyorlar. Ekim ortasından itibaren ise yoğun dönem başlıyor.

Bilgi ve iletişim

Telefon: 0532 586 41 67

E-posta: ackailetisim@gmail.com

Web: www.ahmetcemalkulturatolyesi.com

edebiyathaber.net (10 Temmuz 2015)

firtina_bacasi_kapakVaghar Aghaei’nin hem yazıp hem resimlediği ilk kitabı Fırtına Bacası, Can Çocuk Yayınları’nın Birlikte Okuyalım dizisinden çıktı.

Türkiye’de yaşayan İranlı sanatçı Vaghar Aghaei’yi birbirinden güzel resimlerle süslediği kitaplardan tanıyoruz. Genç sanatçı bu sefer hem yazdı hem resimledi. İran resim sanatının incelikli desenlerinden izler taşıyan bu kitap aynı zamanda görsel bir şölen. İlginç ve sürprizli öyküsüyle dikkat çeken Fırtına Bacası’nda çizerin başka kitaplardan tanıdığımız suluboya resimleri, bu kez sevimli örümcek Timo’ya hayat veriyor.

Timo bir örümcek… Evinde ara sıra çıkan fırtınalarla mutlu mesut yaşıyor. Ama bir gün, garip bir

sarsıntıyla her şey değişiyor. İçinde bir sürpriz barından, beklenmedik olanın ve sezginin gücüne vurgu yapan bu öyküyü hem küçük hem büyük okurlar sevecek…

“Ayakları yere değdiğinde şaşkınlıkla etrafına baktı.

Geldiği bu yer çok güzeldi!”

Vaghar Aghaei

İran’da doğdu. Tahran Üniversitesi Tekstil ve Moda bölümünden mezun oldu, İllüstrasyon bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Sanat ve Tasarım bölümünde doktora öğrencisi ve “İstanbul Kütüphane ve Müzelerinde Bulunan İran Minyatürleri” üzerine tez çalışmasına devam ediyor. 2008 yılından beri Can Çocuk Yayınları için yirmiyi aşkın kitap resimledi.

edebiyathaber.net (10 Temmuz 2015)

Azizler ve Günahkarlar KAPAKEdna O’Brien’ın “2011 Frank O’Connor Uluslararası Kısa Öykü Ödü̈lü”nü kazanan kitabı “Azizler ve Günahkârlar”, İmge Tan çevirisiyle Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı.

Dostu Philip Roth’a göre “İngilizce yazan yaşayan en yetenekli kadın” Edna O’Brien. Taşrada büyümenin, muhafazakâr bir ortamda kadın olmanın, kentte tutunmanın ve edebiyatın zirvesine ulaşmaya çabalamanın sancılarını yaşamış, İrlanda edebiyatının en önemli kadın yazarlarından biri. “Taşra kızının” ne kadar başarılı bir yazar olabileceğini, yazmaya ilk başladığı 1962 yılından beri defalarca kanıtladı.

Irish Pen Ödüllü Edna O’Brien, Frank O’Connor Uluslararası Kısa Öykü Ödülü’nü kazanan kitabı Azizler ve Günahkârlar’da göçmenlerin, berduşların, ayyaşların, işçilerin, savaş kurbanlarının, teröristlerin, huysuz yaşlı kadınların, küskün annelerin, kavgacı akrabaların, nemrut komşuların, aldatan kocaların, tutkulu âşıkların, İrlanda’nın, taşranın ve kentin, ümitlerin ve hayal kırıklıklarının, duyguların ve inceliklerin öykülerini anlatıyor.

edebiyathaber.net (10 Temmuz 2015)

KARGANIN KITAP conAli Deniz Uslu‘nun yeni kitabı “Karganın DuyduğuEsen Kitap etiketiyle yayımlandı.

Karganın Duyduğu acı bir farkındalık, vazgeçiş ve yoldan çıkma kitabı. İçsel olduğu kadar tümevaran, teşhis koyan ama şifayı vermeyen türden. Çünkü zehir ile panzehiri ayıranın doz olduğunu bilenler için. Yazar Ali Deniz Uslu gündelik hayatın ve sistemin uyuşturduğu şehirlilerin kurulu düzenlerinde bir delik açmayı deniyor. Şiir, düz yazı, aforizma ve sayıklamalarla ilerleyen kitapta farklı anlatım biçimleri dans ediyor. Rahatsız ve tedirgin edici ama samimi bir üslup ile yapıyor bunu Uslu. Karganın Duyduğu yedi bölüm ile okuyucu karşılıyor. Her bölüm sanatçı Volkan Diyaroğlu’nun eserleriyle açılıyor.

Karganın Duyduğu, metaforlarla örülmüş bir gerçeklik kurgusu, kişinin kendisi ve çevresi ile hesaplaşmasından veya hesaplaşamamasından doğuyor. Türkiye coğrafyasının huzursuzlukları da kitabın satır aralarından okuyucuya sızıyor. Elbette tüm bu öfkeli metinlerin arasına hınzırlıklar, ironik tebessümler ve zaman zamanda kahkahalar eşlik ediyor. Karganın Duyduğu rahatsız edici ama tekrar tekrar okunup farklı tatlar alınacak kitaplar arasında…

edebiyathaber.net (10 Temmuz 2015)

gökçe ispi turan“Bir adam, hayatının tüm sırlarına birkaç saatlik bir uyku sayesinde ulaşabilecekken, bu sırlara ulaşmayı neden istemez?”

Bir hata yaptığımızda hayatı geriye sarıp tüm olup biteni düzeltmek isteriz. Belki de beklediğimiz bir iş için ya da öylece sırf merak ettiğimiz için, zaman makinesine bilinip ileri bir tarihteki hayatımıza göz atmak isteriz. Peki, yatarken bir yaş dileyip, uyandığımız sabah o dilediğimiz yaşla güne başlamayı ister miydik? Âdem Âdemoğlu’nun böyle bir özelliği var. Biliyorum, birçoğumuza böyle bir şans verilse kullanmak ister. Böylece geleceğe gidip 5-10 sene sonra hangi haldeyiz bakabilirdik, ya da yaptığımız bir hatanın telafisi için geçmişe gidip o hataları düzeltmeye uğraşırdık.

‘Zamanı Doğrusal Yaşama Obsesyonu’nundan muaf tek canlı olan Âdem Âdemoğlu, küçük yaşta anne babasını ve abisini bir trafik kazasında kaybediyor. Tabii istediği güne uyanma özelliği olduğu için defalarca kaza sabahına uyanıyor. Küçücük bir çocuk size trafik kazası geçireceğinizi söylese, defalarca bu yolculuktan sizi vazgeçirmeye uğraştığını anlatsa ona inanır mıydınız? Âdem’in anne ve babası da ona inanmıyor. Yola çıkıyorlar, kaza esnasında annesi oğlunun uyarılarını hatırlıyor, o kısacık zamanda şunları düşünüyor: “Âdem bir trafik kazasında nasıl öleceğimizin ayrıntılarını anlatmaya çalıştı yine. Canının istediği herhangi bir zaman dilimine uyanabildiğini, o yüzden de gelecekte neler olacağını önceden bilebildiğini tekrarladı durdu babasına zavallı sabim… ‘Ayrıntıları saniye saniye veriyor, kim bilir bu çocuk bu kâbusları kaç zamandır görüyor!’ diyerek bizde aradı suçu İsmail. Ama anlatmıyordu ki Âdem bu zamana kadar niye böyle durgun olduğunu; kâbuslarını, belki de halusinasyonlarını…”

Âdem işi gereği sürekli ev değiştiren biri, işi bu: Patronu onu hangi sitenin yönetim sistemini düzenlemesi için gönderirse oraya gidiyor. Taşındığı bu yeni evde Sera ile tanışıyor ve âşık oluyor. Ne var ki Sera evli ve çocuklu bir kadın. Bir gün Âdem çöpü dökmek için dışarıya çıkıyor, daire kapısını da kapatmıyor. Döndüğünde Sera’yı karşısında öylece dururken buluyor. Sera, ona kocasından dayak yediğini, kapıyı açık bulunca içeriye girdiğini söylüyor. Tabii Âdem âşık olduğu kadına üzülse de evinde kalmasını ilk etapta onaylamıyor. Sera Âdem’i ikna edince birkaç gün misafir oluyor. Bu kısa birliktelikte Âdem daha da âşık oluyor.

Sera evine dönmeye mecbur kaldığında işler eskisinden daha da kötüye gidiyor. İki sevgili merdiven demirinden birbirine komut vererek anlaşıyor: Eğer Sera demire vuruyorsa hala hayatta olduğunu Âdem’e bildirmiş oluyor. Günler böyle ilerlerken Sera bir gün Âdem’e kaçmak istediğini söylüyor. O gece Âdem geleceği merak ederek uyuyor, tabii görüyor da. İşler bu dakikadan sonra içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Âdem Âdemoğlu’nun bu ilginç özelliğini okurken bir yandan da kitabın diğer karakterleri kendi hayatlarını anlatıyor zaman zaman. Birinci ağızdan tüm karakterleri dinlemek sizi hikâyenin daha da içine sokuyor. Gökçe İspi TuranArabada Kim Var”dan sonra şimdi de başka bir polisiyeyle okuyucusunu “Âdem Âdemoğlunun Tek Muzaffer Günü”ne davet ediyor.

Tezcan Topal – edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

Yaratici Yazarlik jpgÇocuklara Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, bu Cumartesi ve Pazar günü iki farklı grup olarak başlıyor. 9-12 yaş grubundaki çocuklar Temmuz ve Ağustos aylarında Çocuk Atölyesi’nde çocuk kitapları yazarlarıyla birlikte yaratıcı yazarlık atölye çalışmalarına katılıyor.

Atölye: Çocuklara Yaratıcı Yazarlık Atölyesi

Etkinlik: Birlikte Kitap Tasarlıyoruz

Yaş Grubu: 9-12 yaş

Amaç: Bir karakter, bir macera, sıradışı ya da oldukça sıradan bir öykü yaratmak için izlenebilecek yolların hep birlikte keşfedilmesi, atölye sırasında yazılan öykülerden ortak bir hikâye kitabı tasarlanması.

Süre: 4 hafta / 2’şer saat

Eğitmen: Çocuk kitapların yazarı Özlem Özyurt & Nermin Ferhan Karamuti

Mekân: Çocuk Atölyesi / Cihangir (Oba Sokak 2/A Cihangir/İstanbul)

Tarih: Cumartesi ve Pazar günleri farklı gruplar dahilinde

Cumartesi Grubu:

11 Temmuz Cumartesi – 13:00 – 15:00

25 Temmuz Cumartesi – 13:00 – 15:00

01 Ağustos Cumartesi – 13:00 – 15:00

08 Ağustos Cumartesi – 13:00 – 15:00

Pazar Grubu: 

12 Temmuz Pazar – 13:00 – 15:00

26 Temmuz Pazar – 13:00 – 15:00

02 Ağustos Pazar – 13:00 – 15:00

09 Ağustos Pazar – 13:00 – 15:00

Atölye Ücreti (4 Hafta / 8 Saat): 300 TL – Ortak Hikâye Kitabı Ücreti: 200 TL

Bilgi ve Kayıt: Katılımın sınırlı sayıda gerçekleşeceği atölye çalışmasına ön kayıt yaptırmak ve bilgi almak için;

t: 0530 104 15 99

e: atolye@cocukatolyesi.net

w: www.cocukatolyesi.net – www.ozlemozyurt.com

edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

  • Halit Çolak - 03/10/2015 - 00:10

    Merhabalar. Sitenizde daha önce çocuklara yazmayı sevdiren kitaplar a yer vermiştiniz. Bu kitapların isimlerini öğrenmek istiyorum yardımcı olursanız sevinirim.cevaplakapat

Dan Smith2Büyük Oyun filmi dünyanın birçok ülkesiyle beraber Türkiye’de de vizyona girdi. Filmin romanı da Net Genç etiketiyle yayımlandı. Romanın yazarı İngiliz Romancı Dan Smith’le Türkiyeli okurları için bir röportaj yaptık.

Hem gençler hem de yetişkinler için romanlar yazıyorsunuz. İki ayrı yaş grubuna yönelik yazmanın zor tarafları neler?

Yazmanın genel olarak zaten zor bir uğraş olduğunu düşünüyorum. Gençler ve yetişkinler için yazmanın arasında önemli farklılıklar var. Bence en önemlisi gençleri hafife almamak gerekiyor.

Dünyanın farklı yerlerinde bulundunuz. Bu gezginliğin yazarlığınıza nasıl katkıları oldu?

Dünyanın farklı yerlerinde bulunma şansı edindim ve evet bu benim yazı kültürümü etkiledi. Farklı ülkelerde geçen hikâyeler kurgulayabiliyorum. Büyük oyun mesela vahşi Finlandiya ormanlarında geçiyor. Gezmek oldukça heyecan verici ve ben bu heyecanımı çalışmalarıma yansıtmaya çalışıyorum.

Oldukça akıcı ve görsel bir diliniz var. Bunu sağlamak için neler yapıyorsunuz?

Çok teşekkür ederim. Bunu gizli bir şifresi olduğunu sanmıyorum. Elimden geldiğince inandırıcı bir şekilde akıcı bir dille hikâyeyi anlatmaya çalışıyorum.

Büyük Oyun’un yazma sürecinden biraz bahseder misiniz? Finlandiya’ya gittiniz mi? Ne kadar zaman’da yazdınız?

Kitabı yazma süreci altı ay sürdü. Finlandiya’yı görme fırsatım olmadı. Ancak o coğrafyanın arazisi, kültürü ve insanıyla ilgili çok fazla araştırma yaptım. Genellikli filmler kitapların uyarlaması olur. Ancak bu projede senaryodan sonra kitap yazmaya başladım. Film projesinin aynısının romanını yazmak istemedim; daha özgün ve daha derinlikli bir roman yazdım. Filmi izlememiştim. Sadece senaryoyu görmüştüm.

Büyük Oyun dünyanın her yerinde izleniyor. Filmi nasıl buldunuz?

Ben filmi çocuklarımla izledim. Hepimiz filmi çok beğendik. Oldukça iyi bir aksiyon filmi. Aksiyon filmlerinde izleyiciyi eğlendirmeyi es geçebiliyorlar. Büyük Oyun’da hem aksiyon var hem de izleyiciyi eğlendiren bir mizah var. Oyunculukları da başarılı buldum.

Sizce romanınızla, film arasında farklılıklar var mı? Yazdığınız bir romanın görsel halini görünce neler hissetiniz?

Kitap ve film arasında bazı yerler kuşkusuz birbirinden farklı. Benim romanımda hikâye ve karakterler daha fazla. Aksiyon sahneleri de filmde çok iyi görünüyor. Kitapların bunu yansıtması olanaksız. Kitapta başrol oyuncusu Oskari daha fazla yer kaplıyor. Bu kitap onun yaş grubuna seslenen bir roman. Bu yüzden onun daha fazla yer kaplamasını istedim.

Büyük Oyun Türkiye dâhil Danimarka’dan Vietnam’a; Amerika’dan Yeni Zelenda’ya kadar 25 ülkede yayınlandı. Yazarken bu kadar büyük bir etki yapacağını düşünmüş müydünüz?

Büyük Oyun’un bütün dünyada okunacağını düşünmemiştim. Bu benim için heyecan verici, büyük bir sürpriz oldu. Milyonlarca insanın kendi dillerinde bu kitabı okuyabileceklerini düşünmek çok şaşırtıcı oldu benim için. Dünyanın farklı yerlerinden farklı kitap tasarımları olan edisyonlar görüyorum. Bu çok büyük bir keyif.

Türkiyeli okurlarla ilk defa buluşuyorsunuz. Daha önce edebiyatımızdan bir yazar okudunuz mu?

Utanarak itiraf ediyorum ki henüz Türk bir yazar okumadım. Ama Türkçeyi keşfetmek ve Türk yazarları okumak istiyorum. Bana önereceğiniz yazarlar olursa çok sevinirim.

Rıza Oylum – edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

iyi terorist72Nobel ödüllü Doris Lessing’in öne çıkan kitaplarından biri İyi Terörist. Bir grup aktivistin işgal evindeki yaşamını, dönemin İngiltere’sini, siyasi olayları ve gelişmeleri anlatıyor, genel olarak değerlendirildiğinde. Fakat derin bir okuma yapıldığında görüyoruz ki romanın dile getirmek istediği şey, Alice isimli kadın karakterin bu düzen içindeki yaşamı, yeniden yaratmaya çalıştığı alternatif bir düzen içinde bir kadın olarak var oluş çabası ve çocukluğundan beri süregelen problemlerinin yaşamına yansımaları.

Otuz altı yaşında, işgal evinde yaşayan, terörist bir grubun üyesi olan aktivist bir kadın Alice. Buraya kadar her şey “normal”. Fakat evin içindeki davranışları bu kadının bölünmüş bir kişiliğe sahip olduğunu gösteriyor. Aktivistten ziyade evin annesi rolünü sahiplenmiş bir karakter. Evi ilk gördüğü an öfke duyuyor Alice, böyle büyük, sağlam bir ev neden bakımsız, kırık dökük ve “sevgi”den yoksun olamaz. Ve roman boyunca yaptığı şey, sahiplenme içgüdüsüyle yaşadıkları bu işgal evini gerçek, sıcak bir aile “yuva”sına dönüştürmeye çabalamak. Elektrik ve gaz bağlatmaya uğraşıyor, evin yıkılmasını önlemek için belediyeyle görüşüyor ve evi güzelleştirmek için elinden geleni yapıyor. Evdeki diğer üyelere yemek yapıyor, evi temizliyor. Bütün bu “yeniden-yuva yaratma” görevinden heyecan duyuyor, takdir edilmeyi bekliyor. Onun asıl amacı yeniden sıcak bir yuvaya kavuşmak ve yaptığı bu düzeltmeler onu motive eden zaferleri. Özlemini duyduğu ve bundan dolayı üzüldüğü şeyleri içselleştirerek reddettiği ideolojik yapıyı bilinçaltında yeniden yaratıyor ve bunun etkileri hem davranışlarında hem de söylemlerinde kendini açıkça belli ediyor. Yazarın da belirttiği gibi Alice’in genellikle üst tabakanın konuştuğu kusursuz BBC aksanıyla konuşuyor, evin birçok diğer üyesi gibi taklit cockney aksanıyla değil. Aksanı bile aslında bu dünyaya ait olmadığını gösteriyor aslında.

Evin düzenlenmesi ve gerçek bir “yuva”ya dönüştürülmesiyle ilgilenen ve bunu dert eden tek karakter Alice. Diğer üyelerin “daha ciddi” problemleri olduğu aşikar. Alice’in yaptıklarını gereksiz olarak görüyorlar ve kapitalizme karşı mücadelenin rahat bir yaşamdan daha önemli olduğunu düşünüyorlar, bu yüzden de Alice kendisini onlardan biri olarak hissedemiyor. Romanın sadece bir yerinde Alice’in bu konu üzerine düşündüğünü görüyoruz. Diğer üyeler “ciddi” işlerle uğraşırken kendisinin problem ettiği şeyin “ev”in sorunları olduğunu, yaptıklarının önemsiz olduğunu düşünüyor. Fakat aldığı ufacık bir takdir onu motive ediyor ve bu düşüncesine daha fazla sadık kalamıyor. Kendini dışlanmış hissettiği zamanlarda ise yine, kendisine görev edindiği konularla –evin problemleriyle- ilgilenerek koruyucu-anne rolünü giderek daha fazla içselleştiriyor. Dinlenmesini arkadaşlarına sadakatsizlik olarak görüyor. Evin annesi olarak bu işler onun görevi ve bundan gocunmaması gerekiyor. Fakat her ne yaparsa yapsın dışlandığının farkında. Bomba eylemi düzenlenirken kendisinin kilit karakter olmadığını, komünden ayrıldığı an unutulacağını biliyor. Eylemin yapılacağı gün ise onun umursadığı şey eylemin kendisinden ziyade, işgal evinde yaşayan diğer bir karakter olan Philip’in cenazesi. Eylem sonra eve geldiğinde ve evin boş olduğunu gördüğünde ise evi “terk edilmiş, ihanete uğramış” olarak tanımlıyor. Aslında terk edilen ve onun gözünde ihanete uğramış olan kendisi. Fakat -her zaman olduğu gibi- planlamalar ve düzenlemeler yaparak bilinçaltından uzaklaşmaya, gerçeklerden kaçarak kendini rahatlatmaya çalışıyor.

Doris-Lessing-novelist-to-007Annesiyle süregelen bir problemleri olduğu oldukça bariz. Roman boyunca ona duyduğu öfke oldukça hissedilir düzeyde. Ne zaman Dorothy aklına gelse yumruklarını sıktığını görüyoruz. Hayatta isteklerini yerine getirememiş, o yüzden eksik kalmış bir anne figürü Dorothy. Kendini geliştirmek istiyor ama genç yaşta
edindiği eş ve annelik rolü onu bundan alıkoymuş, evi temizlemekten, abisi ve Alice ile ilgilenmekten kendi istediği hayatı yaşayamamış, kendisini “her işe yarayan kadın köle” olarak görüyor; kendisi için kaçış olarak gördüğü tek şey ise verdiği partiler. Alice’in de kendisi gibi vasıfsız, tek görevi etrafı temiz tutmak ve ailesini beslemek olan bir kadın olmasını istemiyor. Alice bütün bunlara karşı çıkmasına, annesini bencillikle suçlamasına rağmen işgal evinde –hatta hayatında- yaptığı tek şey bunları taklit etmek, kendinden bir “anne” figürü yaratmak.

Alice’in her zaman “iyi, cici bir kız” olma çabası var olduğunu görüyoruz roman boyunca. Elektrik idaresine giderken, “… temiz bir etek giydi; saygınlık uyandırabilmek için bazen bir eteğe ihtiyaç duyuyordu. [Ü]stüne küçük yakalı başka bir bluz giydi, bu seferki mavi pamukluydu, bu bluz sayesinde kendini kendi gibi hissetti.” Belediyeye ise “Güzelce taranmış kısa, kıvırcık, açık renk saçları, hafifçe çilli pembe-beyaz yüzü ve dürüst bakışlı gri-mavi gözleriyle annesinin cici kızı” olarak gidiyor.

Çocukluğuna dair bir anısında ise annesine soruyor Alice, “Ben iyi kalpli bir kızım, değil mi?” diye. Her zaman “iyi” bir kız olma çabası, annesine ve etrafına kendisini sevdirme çabası. İyi biri olmaya çalışıyor, ama aynı anda da iyi bir terörist de. Fakat diğer kadın karakterlerden biri olan Pat, Alice’in her şeyi tek başına yapmasıyla dalga geçiyor ve devrimciliğini, eşitliği sorguluyor. Jasper ise onun evcilik oynadığını, bütün bunlarla uğraşırken davayla ilgilenmediğini söylüyor. “İyi” olmaya çalışırken bile -belki de Komünist Merkez Birliği’nin ismini duyurabileceği tek şans olan- planladıkları bomba eylemini de başarısızlığa uğratıyor. Polisi arayıp eylemi düzenleyenin kendilerinin değil, IRA olduğunu söylüyor.

Yazarın Alice’e sempati duyduğu kesin ve yazara göre o iyi bir terörist mi, evet diyebiliriz. Ama Alice gerçekten bir terörist mi diye soracak olursak, sorumuzun cevabı hayır olur. Öncelikleri evdeki diğer üyelerin öncelikleriyle aynı değil, davaları yerine evle uğraşmayı tercih ediyor. Entelektüel birikimine bakacak olursak, kendisinin de dile getirdiği üzere Komünist Manifesto dışında okuduğu bir eser yok. Düşünceleri ve ideolojisi genellikle Jasper üzerinden ve etrafından duyduklarından şekillenmiş, hatta entelektüel olmamasından gurur duyuyor. Burada da bir sorun olduğu bariz. Yıllarını işgal evlerinde geçirmiş, küçük bir komünist grup olan KMB üyesi bir karakter olarak birikiminin yetersiz olduğu ve ideolojisinden ziyade amaçladığı şeyin sıcak bir aile ortamı olduğunu görüyoruz, ama yine de Jasper ve kendisinin işgal evindeki tek gerçek devrimciler olduğunu iddia ediyor.

Alice iyi bir aşçı, iyi bir temizlikçi, iyi bir bakıcı, iyi bir arkadaş, bazen iyi bir evlat olabilir, ama terörist olmayı unutmuş biri. Çocukluk döneminde eksikliğini hissettiği aile özlemini hayatına yeniden sokma çabası, içinde bulunduğu çevrenin çabalarıyla örtüşmüyor, bu yüzden de onlara dâhil olamıyor. İşgal evinde, kendi kendine edindiği ve üstlendiği “koruyucu-anne” figürüyle evi bir harikalar diyarına dönüştürmeye çalışarak karakterindeki eksik kalmış ayrıntıları ve parçaları yeniden bir araya getirmeye çalışıyor. Fakat peşinden gittiği beyaz tavşanı izleyerek çocukluğundan gelen sorunlarla yüzleşmesi ve kitabın sonunda da betimlendiği üzere “bebek” olmaktan çıkarak kişiliğini yeniden oluşturması gerek.

Nil Ormanlı – edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

summer-book-christopher-elwell-and-amanda-haselockHürriyet’ten Gülüm Dağcı’ya göre bu yaz sahilde okunacak on kitap şöyle:

  1. Uzanma Sanatı
  2. Mahalleden Arkadaşlar
  3. Hep Lunapark
  4. Yalan Yıllar
  5. Shakespeare’in Titremesi, Orwell’in Öksürüğü
  6. 8-9 Senedir Kendimi İyi Hissetmiyorum
  7. Yüzyılın Aşkları
  8. Annemin Öğrettiği Şarkılar
  9. Dün, Bugün, Yarın
  10. Bildiğin Kızlardan Değil

edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

  • a - 18/07/2015 - 14:53

    kısa tanıtımlar koyarmısınız kitapların yanlarına böyle çok çiğ olmuyormu?ben yapsam kapaklarınıda koyardım..cevaplakapat

fft107_mf5112639Radikal gazetesinde Aslı Tohumcu imzasıyla çıkan habere göre, 17 yıllık edebiyat öğretmeni Melike Koçak, öğrencilerin çıkardığı Tavuskuşu adlı fanzinde kadın cinayetleri ile ilgili yazılan şiirler yüzünden Notre Dame De Sion’dan atıldı. Gerekçe şiirlerde geçen “penis” ve “vajina” kelimeleri.

Tohumcu’nun haberi şöyle:

“Melike Koçak 17 senelik edebiyat öğretmeni. Son beş yıldır çalıştığı Notre Dame De Sion’dan 29 Haziran günü kovuldu. Gerekçesi şu satırlar: “Tasavvur tek bir parmakla / Birkaç damla / Birkaç dakika inleme / Birkaç nefes / Sistemi, / Düzenli nefesleri, / Tabuları / Kızlığı / Bozuyoruz namus odasında.” Galiba mastürbasyona dair bir şiirin ilk kıtası. Şu satırlar yüzünden de kovulmuş olabilir: “Kadınlığın yasaklandığı bir ülkede, kocaman penisleriyle, kocaman penis şekilli binalarda çalışan, kocaman evlerin, perdesiz pencerelerinde kalın sigaralar içen erkekler vardı. Kadın akılları, kadın başları yasaktı. Ayıp yataktaydı, kadına benzetilen canlılar yataklarda çarşaf olmaya mahkumdu.”

Bu iki alıntı Tavuskuşu adlı fanzinin Mayıs 2015 sayısından. Fanzinin kadın cinayetlerine ayrılmış bir sayısı. Notre Dame De Sion’un okuyan, yazan bir grup öğrencisinin okuldan bağımsız ve okulun adını anmadan, maddi-manevi kendi çabalarıyla hazırlayıp çıkardıkları, başta Melike Koçak olmak üzere, aslında hiçbir öğretmenin dahil olmadığı, emeğinin geçmediği bir fanzin.

Özge Can Aslan’ın katledilmesinin ardından bir grup öğrencinin, katledilen kadınların ağzından yazdıkları mektupları okul basmama eğilimi gösterince, öğrencilerin kimi kendi ismiyle kimi rumuz kullanarak çizim ve yazılarını Tavuskuşu adlı fanzinde yayımlamaya karar veriyor.

Fanzinde okudukları satırlar herhalde okul yönetimini korkutmuş olacak, fanzinin faturası edebiyat öğretmenleri Melike Koçak’a kesiliyor ve öğrencilerini bu yazıları kaleme alma konusunda yönlendirdiği iddiasıyla işine son veriliyor. Öğretmenin kabahati kendisine tane tane anlatılıyor: Öğrencilerinin toplumsal cinsiyet, beden politikaları ve feminizmle ilgilenmelerinin düzeyini ayarlayamaması, kontrol etmemesi, bu konuda öğrencilerini uyarmak yerine gelişmelerine, eleştirel bakmalarına vesile olması.

Bir avuç öğrencinin kadın cinayetlerine tepki olarak kaleme aldıkları, üstelik “penis”, “vajina” gibi kelimeler kullanarak sertleştiklerini düşünecek kadar naif bir fanzin nedeniyle bir öğretmenin okkanın altına gitmesi, Notre Dame De Sion’un da “ayıp”, “günah” ve “yasak”lardan ibaret bir eğitim kurumu olduğu, 12 Eylül tarzı bir eğitimi benimsediği anlamına geliyor. Başka bir şey değil.

İşin benim için daha da üzücü tarafı, Habertürk gazetesi tarafından cımbızlanan 5-10 cümlemle pornografik yazar ilan edildiğimde ilk ve en büyük desteği bu öğretmenin yetiştirdiği öğrencilerden almış olmam. Ne diyeyim; gazanız mübarek olsun çocuklar!

Okulunuz size en güzel hayat dersini verdi: Özgür iradenizle yazıp çizmeyeceksiniz, memleket meselelerine karşı merak, kaygı ya da üzüntü duymayacaksınız, eleştirel düşünmeyeceksiniz. Ha bir de, genç yaşınızda güzel ne yapsanız, başkalarının manipülasyonuyla yaptığınız iddia edilerek küçümseneceksiniz!”

İmza kampanyası için>>>

edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

Neredesin Janika KapakDavid Cirici’nin çocuklar için kaleme aldığı “Neredesin Janinka?”, Final Kültür Sanat Yayınları tarafından yayımlandı.

Bu kitap, insanların başlattığı korkunç bir savaşın ortasında altüst olan hayatını yeniden kurmak için yılmadan mücadele eden Yosun adında sevimli ve akıllı bir köpeğin öyküsüdür…

Nedenini hiçbir zaman anlayamadığı, adına “savaş” denen bu felaket sırasında Yosun’un yaşadığı eve bir bomba düşer ve böylece hem evini, hem de çok sevdiği sahipleri Janinka ile Mirek’i kaybeder.

Hayatta kalmak için artık her bir günü mücadeleyle geçirmeye başlayan Yosun, şehirdeki türlü kokular arasında sahibi Janinka’nın kokusunu aramaktan bir an olsun vazgeçmez.

Ta ki bir gün…

Engeller karşısında asla pes etmeyen bu cesur köpeğin öyküsü sadece genç okurlara değil, yetişkinlere de esin verecek.

edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

dün bugün yarin kapakSophia Loren’in hayatını anlattığı “Dün, Bugün, Yarın” Eren Yücesan Cendey çevirisiyle Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı.

İtalyan Sineması’nın efsane yıldızı Sophia Loren bu anı kitabında, savaşın yakıp yıktığı Napoli’de geçen çocukluğundan; sinemanın altın çağında, unutulmaz filmlere imza atan bir oyuncu oluşuna uzanan renkli hayat hikâyesini anlatıyor.

Sophia Loren, 60 yıla yakın oyunculuk kariyeri boyunca, çarpıcı güzelliğiyle, müthiş oyunculuğuyla ve Cary Grant, Frank Sinatra, Marlon Brando, Gregory Peck, Jack Lemmon, Paul Newman ile oynadığı filmlerdeki dramatik rollerle tanındı. Onu Hollywood’dan Paris’e, oradan İtalya’ya ve tekrar Hollywood’a ulaştıran hareketli ve farklı oyunculuk serüveninin ardından yabancı bir dildeki performansı sayesinde Oscar kazanan ilk İtalyan film yıldızı oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalyası’nda yoksulluk içinde büyüyen sıska Sophia’nın güzel bir kadına dönüşmesi, bir güzellik yarışmasında derece alması, Hollywood’da çevirdiği ilk film olan Gurur ve İhtiras’ta Cary Grant’la yaşadığı aşk, kendisinden yaşça oldukça büyük Carlo Ponti ile evliliği başta olmak üzere güzel yıldız, anılarını büyük bir içtenlikle paylaşıyor.

edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

Article.aspxEdebiyat Haber’in de iştirakçilerinden olduğu, Yayınlama Özgürlüğü Yolunda Projesi sona eriyor. Proje sonuç raporunun açıklandığı Kapanış Konferansı’nda yazar Yekta Kopan, akademisyen Aslı Tunç ve avukat Haluk inanıcı rapor üzerinden güncel durumu değerlendirdi.

Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Sivil Toplum Diyaloğu Programı çerçevesinde, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin İsveç Yayıncılar Birliği ortaklığıyla yürüttüğü Yayınlama Özgürlüğü Yolunda Projesi’nin Kapanış Konferansı 7 Temmuz Salı günü CVK Park BosphorusHotel’de düzenlendi.

Konferansın açılışında, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı ve proje koordinatörü Metin Celâl, proje ortağı İsveç Yayıncılar Birliği yönetim kurulu üyesi Ola Wallin açılış konuşmaları yaptı. Ardından, proje sonunda hazırlanan “Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde Türkiye’de Yayınlama Özgürlüğü Raporu”nun yazarı, basın özgürlüğü konusunda uzman avukat Tora Pekin raporun özetini çarpıcı örneklere değinerek aktardı.

Açılış konuşmasında Metin Celâl Ekim 2014’te başlayan proje kapsamındaki faaliyetleri anlattı. Amaçlarının yayınlama özgürlüğünün önündeki engellere dair bir farkındalık yaratmak olduğunu belirten Celâl, 9 ilde düzenlenen toplantılarla bir durum tespiti yapıldığını dile getirdi. Celâl, yayınlama özgürlüğüne yönelik engellemelerin yaygınlaştığına işaret ederek, bu konudaki duyarsızlıktan yakındı. Konuyla ilgili olması beklenen kişilerin çoğunun duyarsız olduğunu gördüklerini belirten Celâl, fikir özgürlüğüne yönelik baskılar konusunda “bir kabul edilmişlik” olduğunu belirtti. Celâl, Brüksel’de yaptıkları görüşmelerde de, Türkiye’deki fikir özgürlüğü konusunu çok yakından izlediğini düşündükleri Avrupa Birliği’nin aslında çok da “ilgili” olmadığını gördüklerinin altını çizdi.

Ola Wallin konuşmasında dünyanın her yerinde sansüre karşı mücadele ettiklerini vurguladı. Dünyanın birçok yerinde yayınlama özgürlüğünün ihlal edildiğini söyleyen Wallin özellikle Belarus, Kamboçya, Çin, Suudi Arabistan ve Türkiye’deki sorunların büyüklüğüne dikkat çekti. Wallin, Türkiye’de hâkim durumda olanların en ufak bir eleştirisiyle gazeteci ve yazarların başına bir şey gelebileceği tespitini yaptı. Wallin, 44 gazetecinin davasını takip ettiklerini belirterek, “Hükümetin, gazetecilerin işini yapmasını engellemesini kınıyoruz” dedi.

“Düzenlemeler göstermelik”

Proje sonunda hazırlanan “Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde Türkiye’de Yayınlama Özgürlüğü Raporu”nun yazarı Avukat Tora Pekin ise ifade özgürlüğü konusunda AB’ye uyum sürecinde yapılan yasal düzenlemelerin “görünüşte” kaldığını söyledi. Siyasilerin işlerine geldiği noktada ifade özgürlüğüne inandığını kaydeden Pekin, buna örnek olarak; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Şık’ın basılması engellenen kitabı hakkında önce “Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” dediğini ancak bu sözlerin üzerinden üç yıl geçtikten sonra yine aynı kitap konusunda “Kitap yazma hazırlığı yaptı diye, bakın, kitap yazdı diye değil, hazırlığını yaptı diye insanlar mahkûm edildi” ifadelerini kullandığını hatırlattı. Açılan dava ve soruşturmalarla gazeteciler ile yayıncılar üzerinde baskı kurulduğunu kaydeden Pekin, ceza almayacak olsalar dahi gazetecilerin çalışmasının bu yolla engellendiğine dikkat çekti.

“Yasalar baskıcı”

Konferansın ikinci bölümünde konuşan Avukat Haluk İnanıcı Türkiye’de yasaların fikir özgürlüğünün önünde büyük engel teşkil ettiğini söyledi. Türk Ceza Kanunu ve İnternet Kanunu’nun baskıcı yanlarına vurgu yapan İnanıcı, Terörle Mücadele Kanunu kapsamında bir gazetecinin kolayca terörist ilan edilebileceğine işaret etti.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Aslı Tunç ise daha önce entelektüel elit üzerinde kurulan baskının artık tüm toplum kesimlerine nüfuz ettiğini belirtti. Tunç, Türkiye’deki “caydırıcı etki”nin yabancı gazetecilere kadar uzandığını örneklerle aktararak, akademik ve bilimsel yayın ve araştırma özgürlüğünü baltalayan sorunlara vurgu yaptı.

Kopan’dan Nazi göndermesi

Yazar Yekta Kopan, konuşmasına Almanya’da 1933’te gerçekleşen kitap katliamını hatırlatarak başladı. Goebbels’in 1933 tarihli konuşmasından alıntılar yapan Kopan, baskının yalnızca siyasilerden değil güce tapan “hassas vatandaşlar” tarafından da yapıldığını söyledi. Kopan kitap yakanların unutulduğunu ancak o kitapları yazanların unutulmayacağını dile getirdi.

Raporun tam metni için>>>

edebiyathaber.net (9 Temmuz 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z