Masthead header

Steinbeck’ten yazarlara 6 edebiyat sırrı

John Steinbeck, edebiyat dergisi “The Paris Review”a 1975 senesinde verdiği röpörtajda yazarlara 6 tavsiye sunmuştu. O tavsiyeleri sizin için derledik.

1. Kitabı yazmayı tamamlayamayacağınız fikrinden kurtulun. Tek seferde 400 sayfa yazmayı denemeyin, günde 1 sayfa yazın. Bitirdiğiniz zaman şaşıracaksınız.

2. Özgürce ve mümkün olduğunca hızlı yazın. Yazacaklarınızı bitirene kadar asla yazdıklarınızı düzeltmeyin veya değiştirmeyin. İşinizi bitirmeden düzeltme yapmaya kalkışmak genelde yazmayı bırakmak için bir bahane oluyor.

3. Seyircilerinizin varlığını unutun. Başlangıçta isimsiz ve yüzsüz seyirciler sizi korkutacak olsa da daha sonra bunun bir önemi kalmayacak çünkü bu bir tiyatro oyunu değil ve onlar aslında yoklar. Yazıda, seyirci tek bir okuyucudur. Tanıdığım ya da hayal ettiğim birine yazıyormuş gibi yapmanın faydasını gördüğüm olmuştur.

4. Eğer yazının bir bölümü tüm enerjinizi emiyorsa o parçayı atlayın ve yazmaya devam edin. Yazınızın tamamını bitirdiğinizde sizi uğraştıran bölümü tekrar okuyun. O parçanın sizi o kadar uğraştırmasının sebebinin onun yerleştirdiğiniz yere ait olmamasından kaynaklandığını göreceksiniz.

5. Yazdıklarınız içinde en çok dikkat etmeniz gereken bölüm en çok beğendiğiniz bölümdür. O parçanın genele uyum sağlamadığını farketme ihtimaliniz çok yüksek.

6. Diyalog yazıyorsanız, aynı anda yazdıkalrınızı yüksek sesle okumayı ihmal etmeyin. Diyaloglar ancak o zaman konuşmanın diline sahip olacaktır.

14 Mart 2012

İyi Cüceler Kitabevi, genç sinemacılarını bekliyor!

İyi Cüceler Kitabevi, 24 Mart – 09 Haziran tarihleri arasında 10-16 yaş aralığındaki öğrenciler için sinema atölyesi kuruyor. İyi Cüceler Sinema Atölyesi’ne katılacak olan öğrenciler sinemanın ilk keşfinden günümüze kadar olan tarihi gibi konuların yanı sıra sinemanın pratiğini öğrenerek “bir film nasıl yapılır?” sorusunun cevabını arayacaklar.

Üç ay sürecek olan İyi Cüceler Sinema Atölyesi’nin sonunda atölye katılımcıları, öykü ve senaryosunu da kendi yaratıcılıkları ve özgün fikirleri doğrultusunda geliştirilip yazacakları, ön prodüksiyon ve prodüksiyon aşamalarında bizzat çalışacakları, kısa bir film çekecekler. Genç sinemacı adayları, film hazırlık ve çekim aşamasında, ekip çalışmasında bulunacaklar, ayrıca olaylara bakış açıları oluşturmayı, eleştiri kabiliyetlerini olumlu ve yapıcı bir şekilde geliştirmeyi öğrenecekler.

Timur Erçetin’in yönetmenliğini yapacağı İyi Cüceler Sinema Atölyesi kursları 12 hafta ve haftada 1,5 saat olmak üzere cumartesi günleri 17:30-19:00 saatleri arasında İyi Cüceler Kitabevi’nde gerçekleşecek. Atölyede katılımcı sayısı 8 genç sinemacı adayıyla sınırlı.

Kaynak: uzuncorap.com (14 Mart 2012)

Mühendisler ne okur?

Sanat Dünyamız dergisinin yayın kurulunda olduğum sıralarda bir gün, derginin satışlarını arttırmak için neler yapabileceğimizi tartıştığımız bir toplantıda, hazır bulunanlardan biri, elişi, örgü ve yemek konularına eğilmemizi önermişti; ciddi olup olmadığını anlamak için herkes dönüp ona baktığında da, Türkiye'de dergileri kadınların okuduğunu, o yüzden de onların ilgisini çekecek şeyler koymamız gerektiğini söyleyerek önerisinde tüm ciddiyetiyle ısrar etmişti.

O zamandan beri, demografik grupların okuma alışkanlıkları konusundaki araştırma ve genellemeler ilgimi çeker. Cinsiyet, öğrenim, yaş, coğrafi bölge gibi klasik parametrelerin dışında, 'medeni hal', gelir durumu, kütüphanesi olan bir evde doğma, hapse girmiş olma ve meslek gibi parametrelere bakıldığında anlamlı korelasyonlar bulunup bulunamayacağını merak ederim.

Bu bağlamda meslek grupları söz konusu olduğunda çoğu insan taksi şoförlerini, fahişeleri, doktorları, askerleri ve berberleri düşünür; benim aklımaysa ilk olarak mühendisler gelir. 'Hayata mühendis gibi bakmak' diye bir şey var; tarif etmesi çok kolay olmasa da, başınıza geldiğinde 'hah!' diyebilirsiniz. Çevirdiği katakulliden bir kişinin Türk olduğunu saptamak mümkün olduğu gibi, adres tarif edişinden ve hangi yazarları sevdiğinden hareketle, kişinin mühendis olup olmadığını anlamak da mümkün bence. Belki mühendis olduğum için; belki de bir mühendis sayesinde Italo Calvino'yla tanıştığım, sonraları Calvino ve Oğuz Atay tutkumu en çok mühendislerle paylaştığımı gördüğüm için. Sol beyin sağ beyin ayrımıdır belki de, bilemiyorum.

Sonunda mühendislerin en sevdiği yazarlar hakkında bir araştırma yapılmış olması beni epey duygulandırdı açıkçası. Çok bilimsel bir araştırma olduğu söylenemese de (en azından, tıraş köpüğü reklamlarında yer alan, kadınların bu konuda ne düşündüğü konusundaki iddialar kadar bilimsel sayılır yine de) listedeki kitapların çoğu, 'evet, tam mühendis işi' diye düşündürdü beni; paylaşmadan edemedim.

Richard Powers. 'Bilim'i (ve bilim adamlarını) kullansa da 'bilimkurgu' kullanımı minimumda. Mühendisler arasında en sevilen kitapları The Gold Bug Variations ('Altın Böceği Çeşitlemeleri') ve Galatea 2.2. Duygusal yönü güçlü. Douglas Hofstadter'le biçemsel ve tematik yakınlığı çok açık.

Umberto Eco. Yalnızca romanları, özellikle de ilk iki romanı. Gizem ve gerilim gibi jenerik malzemeyi, üstmetinsel ve postmodern amaçlar için kullanıyor. Oldukça duygusuz.

Milorad Pavic. Tarih, mitos ve dine bir oyun olarak yaklaşıyor. Hazar Sözlüğü 'yle ünlü. Duygusal açıdan steril, ama tarihsel açıdan geniş bir panorama sunuyor.

Georges Perec. Yaşam Kullanma Kılavuzu , daha sonra yazılacak uzamsal kurguya dayalı pek çok romanın ilk örneği. Beşeri bilimlerde matematiksel (ve Oulipo'cu) yöntemlerin kullanımı. Geleneksel psikolojiyle ilgili tereddütleri var. Kontrollü duygular, özellikle W 'da öne çıkıyor.

Haruki Murakami. Psikolojik fantazmagoralarda bilimkurgu ve gizem unsurları. Hayalgücü geniş, ama kurgu çok sağlam değil. Hızla akan düz olay örgüleri. İçten. Yazınsal.

Don DeLillo. Yerleşik yazınsal beğeninin bayıldığı yazarlardan biri, ama mühendisler yukarıda adı sayılan yazarlar kadar tutmuyor DeLillo'yu. Yoğun alegori kullanımı, bol ironi. Hepsi birbiri gibi konuşan karakterlerin ağzından sosyo-politik eleştiri. Biçem açısından virtüöz, ama bazen lafı uzatıyor.

Italo Calvino. 1965 sonrası deneysel yapıtları nedeniyle (Kozmikomik Öyküler, Görünmez Kentler, Kesişen Yazgılar Şatosu, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu ) mühendisler tarafından çok seviliyor. Mitoloji ağırlıklı; matematik/bilim içeriği oldukça hafif. Harika bir biçemci.

Douglas Hofstadter. Roman yazarı değil aslında, ama kısmen kurgusal formlar kullanan Gödel Escher Bach adlı kitabı fazlasıyla önemli. Müthiş bir bilgisayar programcısı ve popüler bilim yazarı, ama sözcük oyunlarına dayanan, katır kutur bir dili var. Fikirleri bu listedeki pek çok yazarı etkilemiş.

Nicholson Baker. Ayrıntılar konusunda takınaklı. Özellikle ilk yapıtlarında, gündelik malzemeyi neredeyse otistik bir biçimde kategorilere ayırıp kataloglarını çıkarırdı. Barok biçem, düz duygular.

William Gibson. Melez bir yazar. 'Siberpunk' eğilimleri, zayıf bilimsel içeriği gizliyor. Teknolojiyi yoğun biçimde kullanıyor, ama temelde duygusal ve karakter ağırlıklı.

Jorge Luis Borges. Son derece yoğunlaştırılmış kavramsal öyküler yazan yazınsal dahi. Bu listedeki diğer yazarlar kadar çok okunmuyor olabilir, ama etkisi çok geniş. Duygu, karakter ve olay örgüsü yok denecek kadar az; çoğu zaman öykünün temelini oluşturan tek bir fikir var.

Türklerden bu listeye Oğuz Atay'ın dışında Bilge Karasu, Enis Batur, gençlerden de Murat Menteş ve Alper Canıgüz eklenebilir belki.

Yazan: Cem Akaş – Şefin Salatası (14 Mart 2012)

Cem Akaş’ın bu yazısı, 21 Temmuz 2006’da Radikal Kitap’ta yayımlanmıştı. 

“Öteki olmak” üzerine bir kitap: “Şanslı Aile”

Farklılıklar, ayrımcılık, ırkçılık, “öteki” olmak, kardeş ilişkileri ve en önemlisi sevgi üzerine çok yönlü düşünmemizi sağlayacak bir kitap “Şanslı Aile”. Çocuğunuzun yepyeni ve çok özel, değerli bir bakış açısı kazanmasına katkıda bulunucak. 

Kirsten Boie’nin kitabı “Şanslı Aile”yi bir çırpıda okudum. Ancak iş hakında yazmaya gelince durakladım. Neresinden başlamalıydım? Yıldıray’la oturup kitap üzerine konuşurken, Yıldıray, benim de çocukluğumda çok duyduğum bir sözü anımsattı. Eskiden çocukları “terbiye etmek” için “Uslu durmazsan seni çingenelere veririm!” demezler miydi? Neyse ki bu saçma tehditle hiç korkutulmadım; ama sağdan soldan çok duyardım. Bunun türevleri vardı: Eskiciye veririm, çöpçüye veririm, dilenciye veririm, yoldan geçen adama/kadına veririm vs.

Bu ne hasta bir zihniyettir! Bir çocuğun güvenini sarsmak ve içine korkular ekmek için daha ne yapmak gerekir ki? “Şanslı Aile”deyse bunun tersi bir açıdan olaya bakıyoruz. Kitapta “verilmiş” bir çocuğun yaşamından bir kesit sunuluyor.

Paule, bir Alman çift tarafından evlat edinilmiş Afrika kökenli bir çocuktur. Yedi yıllık hayatını aslında gayet güzel, sevilerek, desteklenerek geçirmiştir. Anne babası onu sevmektedir; arkadaşları vardır; en önemlisi de mutludur (tek eksiği bir de köpeğinin olmasıdır). Paule yaşamının güzel gidişatına rağmen, zaman zaman kimi zorluklarla, üzerine düşünmesi gereken meselelerle karşılaşır. Okulunda ve yaşadığı çevrede başka siyahi yoktur. Bu durum özellikle başka çocuklar tarafından Paule’nin yüzüne vurulur. Paule de yeri geldikçe kendini, durumunu, ailesini sorgulamaya başlar.

Örneğin annesi onu karnında büyütmediği için, acaba bir gün Paule’yi geri gönderecek midir? Annesine yalan söylediği bir seferinde Paule bu meseleyi kafasına o kadar takar ki, evden kaçmayı bile düşünür. Sonra, onu “aldıklarına” göre, annesi üvey anne mi olmaktadır? Ama masallarda üvey anneler hep kötü yürekli değil midir? Peki geçek annesi onu niye vermiştir? Sevmediği için mi yoksa?

Bütün bu soruların küçük bir çocuğun zihninde dönüp dolaştığına inanabiliyor musunuz? Paule düşünüyor. Paule “öteki” kavramıyla pek çok defa yüzleşiyor ve her defasında bir basamak daha çıkıyor. “Şanslı Aile”de çok derin meseleler, hatta belki çoğu yetişkinin bile üstesinde gelemediği konular ele alınıyor. Üstelik bu konular yalın, çocukça bir bakış açısıyla sorgulanıp sindiriliyor. Okur olarak sizin de bunları sindirmeniz gerekiyor. Bu noktada kitaptaki anne-baba karakterlerinin yaklaşım biçimleri çok etkiledi beni. Yaklaşımlarında soğukkanlılık, sağduyu ve kararlılık hepimiz için ders verici nitelikte. (Sadece siyahi olmak/beyaz olmak meselesindeki yaklaşımlarını kastetmiyorum. Genel olarak ebeveynliği yaşama biçimleri hoşuma gitti.) Kitapta tüm bunların yanı sıra, yedi yaşında küçük bir çocuk başka ne tür konularla uğraşırsa, onlar var. Karşı cins, ilk aşk, kardeş kıskançlığı vs.

Farklılıklar, ayrımcılık, ırkçılık, “öteki” olmak, kardeş ilişkileri ve en önemlisi sevgi üzerine çok yönlü düşünmemizi sağlayacak bir kitap “Şanslı Aile”. Çevrenizde Paule’ninkine benzer bir durum yaşayan çocuklar olabilir de, olmayabilir de. Fark etmez. Bu kitap çocuğunuzun yepyeni ve çok özel, değerli bir bakış açısı kazanmasına katkıda bulunucak. Benden söylemesi.

Yazan: Banu – birdolapkitap.com (14 Mart 2012)

Pier Paolo Pasolini: “Son Sözler”den

Pier Paolo Pasolini 2 Kasım 1975′te katledilmeden önceki altı yıl boyunca İngiliz gazeteci Peter Dragazde’ye olabilecek her yerde ara ara söyleşiler vermişti. Pasolini Dragazde’yi başbelası anlamına gelen ‘rompiscatole’ kelimesiyle anıyordu. Çünkü bir; Dragadze onunla yakaladığı her yerde söyleşi yapmak istiyordu ve iki; yapılan söyleşilerin büyük çoğunluğu hiçbir yerde yayınlanmıyordu.

Dragadze, 1975 yılının sonlarına doğru yaptığı söyleşilerden bir seçki yapıp bunları bir arada yayınlamak için izin istediğinde, Pasolini bu metinleri almış bir kez daha elden geçirmiş, düzeltmiş, yeniden sıralamış ve bizzat daktiloda temize çektikten sonra Dragazde’ye teslim ederken gülerek “Sakla bunları, başbelası” demişti “Ruhsal ve entelektüel anlamda neredeyse bir vasiyet gibi olmuş. Bana bir şey olursa çıkarırsın. Birilerinin ilgisini çekebilir.”

Bu metin, Pasolini’nin katledilişinden 2 hafta sonra 17 Kasım 1975′te Gente dergisinde “Quasi un testamento” (Neredeyse Bir Vasiyet) başlığıyla yayınlandı. Ben de belki ilginizi çekebilir diye içinden en kolay olan kısımları çevirdim. İspanyolca ya da İtalyanca bilenler daha çoğuna şuradan ulaşabilirler.  İyi okumalar…

Şiir yazıyor muyum?

Hayır, iki üç yıl oldu ki şiir yazmıyorum. Doğrusu yazmayı da ummuyorum. Şiir yazmaya yedi yaşındayken başladım ve iki üç yıl evveline kadar hiç aralıksız yazmayı sürdürdüm. Peki artık neden şiir yazmıyorum? Çünkü yöneldiğim kişiyi, alıcımı kaybettim. Bazen çok kaba da olabilen şiir denen bu bildik samimiyetle diyalog kurabileceğim biri kalmadı.

En derin inançlar

Bugün bize sunulduğu haliyle din; pastoral, kırsal, zanaatkar dünyaya, yani endüstrileşmemiş bir dünyaya ait eskimiş bir olgudur. Bizim durumumuz için söylersek, günümüzde, din Üçüncü Dünya’ya ait bir olgudur. Hindistanlı bir köylü ya da Arap bir çoban kesinlikle Katolik bir burjuvadan ya da Protestan bir kapitalistten daha dindardır.

Vietnam

Vietnam hakkında daha söylenmemiş olan ve bu yüzden de aptalca görünmeyecek ne söylenebilir? Ben Vietnam hakkında en az konuşanlardan biriyim. Genellikle Vietnam’dan daha kötü şeyler olduğunu söylemek için bahsederim Vietnam’dan. Mesela muhafazakar basın ve televizyon. Johnson’ın Vietnam’a (sanki bir düşteymiş gibi, der Moravia) ölmeye gönderdiği askerlere büyük saygı duyuyorum ama kendimi şunu haykırmaya da mecbur hissediyorum: Yaşasın Vietkonglar!

Barışçıllık

Ben yaradılıştan barışçıl değilim, seçimlerim sonucu böyleyim.

Tiyatro ve sinema

İnsanları eğlendirmek (ve para basmak) amacıyla ticari sinema ve tiyatro yapan üçkağıtçılar var (ve olmaya da devam edecekler) ve insanları ( hiç para kazanmadan) eğitmek amacıyla sinema ve tiyatro yapan embesiller var (ve olmaya da devam edecekler). Gerçekte, autor sineması ve tiyatrosu ne eğlendirmek ne de eğitmek için yapılır.

İyi bir film

İyi bir film için yalnızca tek bir temel kriter vardır: Perdede gerçekten sahici bir şeylerin geçmesi.

Sanatta iyi ve kötü

Sanat bir kavrayıştır. Linguistik bir sistem içerisine yerleştirilmiş stilistik bir sistemdir. Bir göstergeler sistemi içerisindeki bir mesajdır. Yansıra pek çok yükümlülüğü de getirir. Ama elbette, sanatın en saf biçimi yazmayan şairlerin katıksız sessizliğidir.

Acı ve sanat

Bu konuda ben acı çekmenin gerekli olduğunu söyleyemem (çünkü eğer böyle yaparsam bir kural belirlemiş ve böylelikle iç rahatlatıcı bir retorik kullanmış olurum) ancak kaçınılmaz olduğunu söyleyebilirim.

Salon komünistleri

Salon komünistleri hakkındaki düşüncelerim de salonlar hakkındakilerle aynı: Canları cehenneme.

Yazan: Bülent Kale – newalaqasaba.wordpress.com/ (14 Mart 2012)

97 yıllık aşk, özlem ve savaş mektupları

Belkıs Hanım ve Tevfik Rıza Bey, 1. Dünya Savaşı’nın birbirinden ayırdığı yeni evli bir çift. Tüm imkansızlıklara rağmen iki sevgilinin birbirlerine duyduğu tutkuyu anlatan mektup ve hatıralar yıllar sonra ortaya çıktı.

1. Dünya Savaşında Çanakkale Cephesinde yedeksubay olarak bulunan Tevfik Rıza Beyin tuttuğu günlükleri, eşi Belkıs Hanımla yazışmaları 97 yıl sonra günışığına çıktı.

NTV Tarih Dergisi'nin Mart sayısında yayınlanan hikaye, Çanakkale muharebeleri öncesinde, esnasında ve sonrasında tutulan günlükler, yazılan mektuplar, hem savaşa dair ilk elden tanıklıklar içeriyor, hem âşık ve yeni evli çiftin kişisel tarihlerine hem de özlem dolu satırlarla ışık tutuyor.

“19.12.1914 Parmaklarının ucundan…

… Burada, senden uzakta mutlu olabileceğimi nasıl düşünebilirsin? Oysa burada o kadar yalnızım ki, derdimi anlatabileceğim kimse yok. Bu akşam her şeyi bırakıp gitmek istiyorum. Fakat bu mümkün mü? Bütün istasyonun, Fransızca ve İngilizce telgrafların sorumluluğu benim üstümde… Küçük dostuma binlerce sevgi gönderiyor, parmaklarının ucundan öpüyorum…”

Yurtdışında eğitim görmüş Tevfik Rıza, Fransızca ve İngilizceye hâkim bir elektrik mühendisi. Savaş sırasında bu niteliklerinden dolayı telsiz subayı olarak görev yapmış, düşman haberleşmelerini anında kavrayarak karargaha iletmiş. Entelektüel birikimi, dönemin genç kuşak Osmanlı subaylarının dahi üzerinde olan Tevfik Rıza Bey, günlüklerini ve mektuplarını Fransızca kaleme almış. Hem yaşananları sıcağı sıcağına kaydetmiş hem duygu ve düşüncelerini canlı, yalın ve içten ifade etmiş. Onun mektuplarını ve günlüklerini okurken, Çanakkale Müstahkem Mevkii’nin Kilitbahir’de Goncasuyu Telsiz-Telgraf İstasyonu’nda onunla birlikte yaşıyor gibi oluyoruz.

“    Üç mermi yakınımıza düşüyor. Elimi sıyırıyor. Hareket etmiyorum. Neye yarar ki… Olduğum yerde kalıyorum. Korkmuyorum. Bu esnada on kadar topçu koşarak yanımıza geliyorlar. Görevlerini bırakıp kaçıyorlar kanaatimce. Ben de odamdan tabancamı alıp, ölümle tehdit ediyorum. Geri dönüyorlar. Korkunç bir an…”

Mesudiye zırhlısının batışı

Tevfik Rıza Bey'in hatıraları arasında Çanakkale Savaşları'na dair tarihi bazı notlar da ilgi çekiyor:

"Tam öğle saatlerinde, tek başıma yemeğimi yedikten sonra odamın önündeki terasa çıktım. Aniden Mesudiye’den gelen bir top ateşi duydum. Bu atış bana normal gelmedi. Gemi bizim tarafa doğru yatmaya başladı. İki dakika sonra son kez üçüncü ateş duyuldu ve geminin birkaç metre önünde üç ayrı ışık gözüktü ve Mesudiye denize doğru yatmayı sürdürdü… Beş dakika içinde koskoca gemi sulara gömülürken gövdesinin bir bölümü görülüyordu. Olay da şöyle oldu:

Bir denizaltı Boğaz’dan geçiyor ve Kepez Burnu’na kadar geliyor. Oradan Mesudiye’nin üstüne torpilleri atıyor. Mesudiye karşılık veriyor; fakat olan oluyor ve tahribat gerçekleşiyor.

… Batan gemi hep orada duruyor… Daha dün, hatta bu sabah kale gibi bir görüntüye sahipken şimdi bu enkaza bakmak öyle üzüntü verici ki…

Kendimi bu gemiyle karşılaştırıyorum. Bugün genç, güçlü, hayat dolu, geleceğe güvenli… Belki yarın vurulmuş olurum, karşıdaki enkaz misali…”

(Tevfik Rıza, kendini batan geminin yerine koyarken tam iki yıl sonra aynı gün 13 Aralık 1916’da hayata veda edeceğini sanki hissetmiş!)

“Mesudiye’ye karşı denizaltının yaptığı saldırı dün sabah 11.50’de olmuş. Bu gece sadece bizim yakınımızda on tane projektör çalışıyor…

… Mesudiye’den bir anı: Nöbetçi denizaltıyı görmüş. Hemen alarm veriyor. Havan topu getiriliyor; fakat bir torpil görülüyor. Pervanesi hızla dönüyor ve bir dakika içinde Mesudiye’nin dümenine ulaşıyor. Bir torpil daha… Mesudiye denizaltının yavaşça kaçtığını görüyor. Ateş açılıyor; fakat boşuna, mermiler geminin önüne düşüyor. Zaten gemi de yan yatmaya başlamış. Pek çok asker, subay öldü. Kapalı kalanlar, kabinlerde bulunanlardan bazıları kurtarıldı."

Almanlara dair

Tevfik Rıza Bey, beraber savaştığı Almanlar için de bazı notlar almış:

"Savaştığımız kim için, ne için? Almanları içimizde sevenler var. Bense uzun arayışlar sonunda, Almanları kötülüğümüzü isteyen babalara benzetiyorum. Ben onların niyetlerini biliyorum. Savaştan-doğal olarak- zaferle çıkmak ve üstünlüklerini bütün Avrupa’ya kanıtlamak ve aslında Türkiye’den kolonisi gibi faydalanmak! Buna rağmen, yöneticilerimiz kulaklarını tıkayıp, kendilerini Almanların kollarına atmayı tercih ettiler… Öncelikle, son derece kibirli bir halde bize hükmetmek istiyorlar… Bu beyler bizi, memleketimizde beş para etmez paralı asker gibi görüyorlar."

Tevfik Rıza Bey ve Belkıs Hanım’ın 97 yıllık aşk, özlem ve savaş mektuplarının devamı, NTV Tarih Dergisi'nin Mart sayısında…

- Fotogaleri için tıklayın. 

Kaynak: ntvmsnbc.com (14 Mart 2012)

Sözünü Sakınmadan’ın konuğu Enis Batur

Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen 'Sözünü Sakınmadan' söyleşilerinin bu ayki konuğu Enis Batur.

Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan’da, 20 Mart'ta keyifli bir söyleşi daha gerçekleştirilecek. Usta eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş’in konuğu bu kez Enis Batur.

1952 yılında doğan Enis Batur'un ilk yazısı 1970'te, ilk kitapları “Eros ve Hgades” ile “Bir Ortaçağ Yalnızlığı” 1973'te yayımlandı. Yazar, 1982 yılında ilk sayısı sıkıyönetim tarafından yasaklanan Çağdaş Kent dergisini çıkardı. Batur, Milli Eğitim Bakanlığı’nda Yayın Dairesi Başkanlığı, Milliyet Gazetesi’nde Kültür Servisi ve Yan Yayınlar Yöneticiliği, Milliyet Büyük Ansiklopedi ve Dönemli Yayıncılık’ta Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. Yazı, Oluşum, MEB, Tan, Gergedan, Şehir, Sanat Dünyamız, Kitaplık, Cogito, Arredemento Dekorasyon, Fol gibi dergilerin hazırlanışında sorumluluklar üstlendi. 2004'e kadar Yapı Kredi Yayınları'nda Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. Remzi Kitabevi’nin katkılarıyla hazırlanan TRT’deki "Okudukça" programında yayın danışmanlığı yaptı. Açık Radyo’nun kuruluşuna katkıda bulundu ve "Şifa, Şifre, Deşifre" programını hazırladı.

UNESCO’nun "Göreme’den İstanbul’a Kültür Mirasımız" kampanyasını yönetti. Cumhuriyet, Milliyet, Dünya, Aydınlık gazetelerinde, Yeni Gündem, P-Eki, Express, 2000’e Doğru dergilerinde 1978-1998 arası düzenli haftalık yazılar yazdı. Yurtdışındaki çeşitli dergilerde eserleri yayımlandı. “Perişey” isimli şiiriyle 1993 yılında Cemal Süreya, 1997 yılında “Opera 1-4004” isimli şiiriyle Altın Portakal, 1998 yılında “Favole d'Oriento” Sibilla Aleramo, 2008 yılında ise “Neyin Nesisin Sen” adlı şiir kitabıyla Necatigil ödüllerini kazandı. “Şiir ve İdeoloji” adlı denemesiyle 1980 yılında TDK Ödülü’ne layık görüldü.

Enis Batur’un sayısı yüzü aşan kitabı yayımlandı.

Enis Batur'la Sözünü Sakınmadan 20 Mart Salı günü İstanbul Modern'de.

Kaynak: edebiyathaber.net (14 Mart 2012)

İstanbul’un 100 hamamı kitaplaştırıldı

''Pak medeniyetimizin berrak bakiyeleri'' olarak tanımlanan hamamlar, İstanbul Kültür A.Ş tarafından hazırlanan ''İstanbul'un Yüzleri Serisi'' kapsamında ''İstanbul'un 100 Hamamı'' ismiyle kitaplaştırıldı.

Araştırmacı Akif Kuruçay'ın yazdığı ve kentin Anadolu ve Avrupa yakasındaki 100 hamamın kuruluşu ve tarihi hakkında bilgilerin verildiği kitapta, hamamların kent için önemi de anlatılıyor.

Eski İstanbul'da saray ve konaklardaki özel hamamların yanı sıra mahallelerde halka açık hamamlar da bulunurken, halka açık hamamların çoğu kadın ve erkek bölümünden oluşur, ancak tek hamamlarda kapıya asılan havlunun renginden o günün hamamın kadınlara mı yoksa erkeklere mi ayrıldığı anlaşılırdı.

Osmanlı Devletinde İstanbul'un hamamları yalnızca cinsiyete değil, aynı zamanda dinlere göre ayrılırken, gayrimüslimlerin hamamlarında tek havuz bulunur, Türk hamamlarında bu tarz uygulamalara yer verilmezdi.

Temizlik işlevinin yanında evlenecek kızlar için ''gelin hamamı'', loğusa kadınlar için ''kırk hamamı'' gibi kültürü de yaşatması bakımından önemli olan hamamlar, tarihin temizlik anlayışını ve hayat kalitesini yansıtması bakımından önemli bir belge niteliği taşıyor.

Müslüman Türklerden çok önceki devirlerde kurumsallaşmış köklü yapılar olmasına rağmen, adeta dünyada fikir birliğine varılmış gibi Türklerle mal edilmiş ve ''Türk hamamı'' kavramıyla bütünleşen bir medeni olguya erişen hamamlar, farklı medeniyetlerin süzgecinden geçerek oluşum sürecini devam ettirdi.

Geçmişi ilk medeniyetlere kadar uzanan hamamların Roma döneminde karakteristik özelliğe kavuştuğu, Osmanlı döneminde ise altın çağını yaşadığı görülüyor.

İstanbul hamamlarının şekil atası olarak imparator Septimus Severus'un hipodromda (Sultanamet Meydanı civarı) yaptırdığı Zeuksippos Hamamı gösterilebilir. Biçim özelliklerini net olarak yansıtan kalıntılara ulaşılmasa da Bizans hamamlarının mimari özellikleri ve toplumsal işlevi Osmanlı hamamlarına tevarüs (miras olarak birinden diğerine kalmak) etti.

''Soyunmalık'', ''soğukluk'', ''sıcaklık'' ve ''külhan'' denilen dört bölümden oluşan Türk hamamlarında, erkekleri yıkayan görevlilere ''tellak'', kadınları yıkayanlara ise ''natır'' denilir. Hamam personeli arasında da ''külhancılar'', ''peştamalciler'', ''meydancılar'', ''odacılar'' ve ''yanaşmalar'' bulunur.

Erkeklerin sosyal hayatında fonksiyonel bir yer üstlenen kahvehaneler gibi hamamlar da kadınların yaşamında bir sosyalleşme, haber alıp verme mekanları, eğlence yerleri olarak kabul görmüş, sabah saatlerinde girilen hamamlardan akşam saatlerinde çıkılması bunun bir sonucu olarak kabul ediliyor.

Osmanlı döneminde Arnavut tellaklar şöhreti ile bilinir. Beyazıd Hamamı'nda tellak olarak çalışan ve Lale Devrini kanlı bir sona erdiren Arnavut Patrona Halil'in isyanının ardından dönemin padişahının fermanıyla Arnavut tellakların İstanbul hamamlarında çalışması yasaklandı.

Hamamlar gelir getiren müesseseler oldukları için camilerden sonra en tercih edilen sosyal yapılar olarak gerek müstakil, gerekse içinde birçok sosyal ihtiyacı karşılayacak nitelikte tesislerin bulunduğu dev külliyelerin bir parçası olarak inşa edildi.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı'da külliye ve halk hamamlarının inşasında önemli bir artış yaşandı.

Hürrem Sultan için yaptırılan hamam

Kitapta, Anadolu ve Avrupa yakası olarak iki bölümde tarihi bilgileri verilen hamamlar arasında Arasta, Arabacılar, Sütlüce, Sultan Süleyman, Çinili, Çarşı, Selamsız, Selimiye, Kulaksız, Kocamustafa Paşa, Küçük, Sofular, Şengül, Şifa, Ağa, Altunizade İsmail Paşa gibi 100 bina bulunuyor.

Sultanahmet Camisi ve Ayasaofya Müzesi arasında Türk hamam mimarisi açısından en görkemli yapılarından olan Haseki Hürrem Sultan Hamamı, İstanbul'daki mevcut en büyük Türk hamamıdır.

Bu hamam Kanuni Sultan Süleyman tarafından eşi Hürrem Sultan adına 1556 yılında Haseki Külliyesi'ne gelir sağlamak amacıyla Mimar Sinan'a yaptırıldı.

Yüzyıllarca hamam olarak hizmet veren bina, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra bir süre atıl durumda kaldıktan sonra değişik zamanlarda farklı amaçlar için kullanıldı.

Renovasyon çalışması 2010'da tamamlanan bina, Ayasofya Hamamı ismiyle tekrar hamam olarak hizmet vermeye başladı.

3. Murad'ın annesi Nurbanu Valide Sultan tarafından Üsküdar'daki Valide-i Atik Külliyesi'ne gelir getirmesi amacıyla yaptırılan Çemberlitaş Hamamı 1584'te inşa edildi.

Çeşitli dönemlerde farklı amaçlar için kullanılan ve 1988'de tekrar asli hizmetine dönüştürülen Çemberlitaş Hamamı turistler tarafından İstanbul'da en çok rağbet edilen tarihi mekanlar arasında yer alıyor.

Kaynak: Cumhuriyet (14 Mart 2012)

“Derin devletin değil, derin bürokrasinin kitabı”

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde Devlet Denetleme Kurulu Üyeliği de yapan Hıfzı Deveci, 30 yılı aşkın bürokraside geçen çalışma hayatındaki tanıklıklarını yazdı.

Hıfzı Deveci, 1976 yılının sıcak bir Haziran gününde PTT'nin Ümraniye’deki fabrikasında başlayan; Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı, müfettişlik, başmüfettişlik ve müsteşar yardımcılığı ile devam eden ve 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde Devlet Denetleme Kurulu Üyeliği ile son bulan çalışma hayatını kaleme aldı.

Kapağında, "Derin devletin değil; derin bürokratik hırsların, özlemlerin, yetersizliklerin ve derin pişmanlıkların kitabı" olarak nitelediği kitabında Deveci, "Benim kitabım durup bakmakla anlaşılmayacak kadar yavaş adımlarla gelen bir dönüşümün öyküsü" diyor.

Deveci, “Bir Avuç Hayat Tozu Bir Tutam Devlet Gölgesi” adlı kitabında “Her şeyi değil elbette, küçücük penceresinden görebildiği kadarını” anlattığını belirtiyor.

“Her şeyi değil, küçücük penceresinden görebildiği kadarını”

Yazar; kitabın giriş yazısında, 1970'lerden günümüze, ülkenin en çalkantılı zamanlarını yaşadığına dikkat çekiyor:

"Bu yıllar; çatışmalarla, kıyımlarla; büyük grevler, bir askeri darbe, birkaç muhtıra, terör; ekonomik yokluklar, enflasyon, banker iflasları, banka batıkları, siyasal krizler ve yolsuzluklarla dolu sancılı zamanları içine aldı. Uçlardan uçlara savrulduk; yetmiş sente muhtaç da olduk, renkli televizyonlarımız, boğaz köprülerimiz, otoyollarımız da oldu. Onlarca seçimde onlarca hükümeti kurup devirdik. Siz bu hengâmenin orta yerindeki memurların, şeflerin, müdürlerin, genel müdürlerin, müsteşarların, milletvekillerinin, bakanların, başbakanların, cumhurbaşkanlarının hepsine birden devlet diyordunuz, oysa insandılar; bilgileri kadar ihtirasları, üstünlükleri kadar zaafları; yeteneksizlikleri, hırsları, kompleksleri, keskin önyargıları vardı; kararlar üretip işlemler yaptılar ve geleceğinizi etkilediler. İşte bu kalabalığı otuz üç yıl boyunca en yakından izleyen biri, şimdi size de anlatıyor. “Her şeyi” değil elbette, küçücük penceresinden görebildiği kadarını. Anlatılanların bir bölümünü ilk kez duyacak olabilirsiniz, ama pek çoğu da nicedir karşılaşmadığınız için varlığını unuttuğunuz sevimsiz eski komşunuz kadar tanıdık gelecek size…"

2007 yılının son aylarında 11. Cumhurbaşkanının seçim sürecinde kendi isteğiyle görevden ayrılan Deveci, çalışma hayatı döneminde yayımladığı “Yolunu Yoldan Bulanlar” ve “Soygunun Öteki Adı: Devlet İhalesi” adlı iki kitabını da farklı isimlerle yayımlanmış.

Destek Yayınevi’nin yayımladığı "Bir Avuç Hayat Tozu Bir Tutam Devlet Gölgesi" kitabevlerinde.

Kaynak: ntvmsnbc.com (14 Mart 2012)

Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu bilirkişiyi bekliyor!

Yumuşak Makine kitabının beşinci, Ölüm Pornosu kitabının üçüncü duruşması 09.30'da Çağlayan Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesi duruşma salonunda arka arkaya görüldü.

Mahkemenin bilirkişi arayışları Yumuşak Makine için nihayet son bulmuş, kitap İstanbul Üniversitesi’nden bir edebiyatçı profesore incelemesi için verilmişti. Ancak hâkimin belirttiğine göre, henüz kitabı bilirkişinin okuyup okumadığı ya da okunmasının tamamlandığıyla ilgili bir bilgi mahkemeye ulaşmamıştı. Bu nedenle Sel Yayıncılık adına davalı İrfan Sancı’nın ve Sel Yayıncılık’ın duruşması 8 Mayıs’a ertelendi.

Ayrıntı Yayınları’nın yayımladığı Ölüm Pornosu kitabına ise bilirkişi arayışları devam ediyor. Yine hakimin verdiği bilgiye göre kitap Boğaziçi Üniversitesi’ndeki ilgili birimlere iletilmiş, ancak üniversiteden henüz bir yanıt alınamamıştı. Bu nedenle Ölüm Pornosu’nun davası da, davalı Ayrıntı Yayınları adına Hasan Basri Çıplak ve kitabın çevirmeni Funda Uncu olmak üzere 8 Mayıs’a ertelendi.

Her ne kadar bilirkişilerin raporları mahkemeyi yüzde yüz bağlayacak olmasa da, yapıtların "edebi olup olmadığı" ve ahlaka "mugayirlikleri" ile ilgili uzman görüşünün önemsendiği ortada. Ancak kitapları inceleyip, uzman bir görüş aktaracak mercilerin arayışı üzülerek söylemeliyiz ki devam ediyor.

Kitapların, yazarların, yayınevlerinin ve çevirmenlerin yargılanması da öyle… 8 Mayıs’ta Çağlayan Adliyesi’nde, Yumuşak Makine’nin altıncı, Ölüm Pornosu’nun dördüncü duruşmasında görüşmek üzere.

Serap Çakır – edebiyathaber.net (13 Mart 2012)

Çağlayan Adliyesi – İstanbul

Burcu Aktaş’ın kitabı “Çarpık Ev”in tanıtım videosu

Gündüzleri göğü delen apartmanların gölgesinde kalan, akşamları onların ışıklarıyla aydınlanan çarpık bir ev… İçinde kuşlar gibi havada duran marullar, canavara dönüşen bir kadın ve galiba bir fil…

Çarpık evi gözetleyen çocuklar onun sırrını çözmeye çalışıyor, bir karga da onların… Karşılaşacakları sürprizlerin ise ev ödevi sıkıcılığında olmayacağı kesin.

Gölgelerin saklambaç oynadığı bu evin sırrını çözmek için şunu unutmamak lazım: Gerçekten bakmazsan göremezsin!

Burcu Aktaş’ın Doğan Egmont Yayıncılık’tan çıkan çocuk kitabı Çarpık Ev’in tanıtım videosunu Görkem Yeltan seslendirdi. İlüstrasyonlar Turgut Yüksel’e ait.

 

 
Kaynak: edebiyathaber.net (13 Mart 2012)

6. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri 22 Mart’ta Başlıyor

Suriye'nin Halep kenti ile Çukurova'da yedi merkezde eş zamanlı düzenlenecek 6. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri’nde, ağırlıklı olarak barış konusu işlenecek.

Adana Büyükşehir Belediyesi, Mersin Büyükşehir Belediyesi ve Antakya Ticaret ve Sanayi Odası'nın girişim destekçisi olduğu ve Türkiye Yazarlar Sendikası ile Arap Yazarlar Birliği'nin desteği ile gerçekleştirilen 6. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri (UÇSG) bu yıl 22 -26 Mart tarihleri arasında yapılacak.

Çukurova Sanat Girişimi’nin düzenlediği 6. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri'nin bu yılki teması "barış" olacak. Genel sloganı, "Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele" olan UÇSG'nin bu yıla özel teması ise "Barış için kardeşlik, kardeşlik için barış" olarak belirlendi.

Suriye'nin Halep kenti ile Çukurova'da yedi merkezde (Adana, Antakya, İskenderun, Mersin, Tarsus, Silifke ve Anamur) eş zamanlı düzenlenecek 6. UÇSG'de ağırlıklı olarak barış konusu işlenecek.

22 Martta, 18.00'de Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonunda yapılacak açılış töreninde Arap Yazarlar Birliği Temsilcisi Gassan Kamil Vannus bir konuşma yapacak.

Çukurova Sanat Girişimi adına Çetin Yiğenoğlu, Ziya Aykın, Mehmet Karasu'nun yanı sıra Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan ile Adana Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Zihni Aldırmaz'ın da birer konuşma yapacağı açılış töreninde Çukurova Müzik Dostları Derneği tarafından düzenlenen konserde Nefesli Trio adıyla sahne alacak. Tuna Bozkaya (klarnet), Özgür Alper (obua) ve Eray İnal (fagot) barış için müzik yapacak.

Açılış töreninde ayrıca Berrin Hız ile M. Nevzat Hız ikilisinin "Caritna Suriye" (Komşumuz Suriye) isimli fotoğraf sergisi sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

Kaynak: haberler.com (13 Mart 2012)

Yeraltı Edebiyatı Trend Midir; Yoksa Satmama Garantisi Mi?

'İlk Yarı: 10-0' ve 'Hiçliğin Aynasıydım Ben' adlı romanlarından tanıdığımız Fatih Kaynak, herkesi rahatsız etme potansiyeli taşıyan cümleler kurmaya devam ediyor hala.

Bu güzel bir haber! Çünkü unuttuğumuz bir gerçek var: Edebiyatın işlevlerinden biri de rahatsız etmektir. Ancak rahatsız olan insan silkinir, üstündeki ölü toprağından kurtulmaya çalışır, harekete geçer. Bu özellik 'yeraltı edebiyatı' denen türün asli görevidir. Bunun tam karşıtı olan popüler edebiyatının işleviyse insanların üstüne bir rehavet salmak, onları uyumlu, barışık ve boyun eğen kişiler haline getirmektir.

'Kuyruğundaki pireyi dişlemeye çalışan uyuz bir köpeğin kendi etrafında dönüp durması gibi dolaşıp dururken ölümün etrafında durmak, dinlenmek, nefes almak yok. Bugün yok, yarın yok, düş yok, umut yok, Tanrı yok, aşk yok. Köpekler gibi yalnız öleceğiz.' diyen Fatih Kaynak doğru söylüyor: Eninde sonunda hepimiz, köpekler gibi olmasa da, öyle ya da böyle yalnız öleceğiz. Bu kesin! Ama doğruyu söyleyerek nereye varabiliriz? Söz konusu olan edebiyatsa, okur sahiden doğruyu duymak ister mi? Doğruyla yüzleşmeye cesareti var mı okurun?

Yazdığım kitabı okumayın!

Sözü Fatih Kaynak'ın doğruları yüzümüze vurduğu yeni romanı 'Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz'e getirebilmek için neden yeraltı edebiyatına değindiğimi, üstüne üstlük neden 'doğrularla yüzleşmek' gibi, ilk bakışta edebiyatla çok da ilişkisi yokmuş gibi görünen bir kavramdan söz ettiğimi açıklamak istiyorum. Her şeyden önce Fatih Kaynak kendini 'yeraltı edebiyatının önemli temsilcilerinden biri' olarak tanımlıyor ve aksi gibi ben de katılıyorum buna! Türk romancıları arasında, Fatih Kaynak dışında açık açık 'ben yeraltı edebiyatçısıyım' diyen bir yazara pek rastlayamayız. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü 'yeraltı edebiyatçısıyım' demek, 'yazdığım kitabı okumayın' demekle eşdeğerdir. Yeraltı edebiyatı, gerçeklikle doğrudan yüzleştiren bir edebiyattır ki; kimsenin yaşadığı hayatla ve kendiyle yüzleşmeye tahammülü yok günümüzde.

Türk edebiyatı açısından durum böyle ama dünya edebiyatının ülkemizdeki okunurluğuna bakarsak da, Bukowski ve Chuck Palahniuk'un dışında yaygın bir okur kitlesi bulabilmiş bir yeraltı edebiyatçısına rastlayamayız. Bu iki isim de yeraltından çekip çıkartıldıktan, popüler dünyanın yeraltı ikonu haline getirildikten sonra geniş okur kitlesine ulaştılar. Kısacası onlara popülizmin 'yeraltı kontenjanı'nda yer açıldı, o kadar.

Peki, ülkemizde yeraltı edebiyatı denilince akla gelebilecek bir isim, hatta elle tutulur bir yeraltı edebiyatı olmadığı halde, belli aralıklarda dergilerde 'Yeraltı Edebiyatı' başlıklı dosyalar hazırlanmasını, neredeyse bir gelenek haline gelen bu dosyaların oldukça ilgi çekmesini neye bağlayabiliriz? Ürünleri değil ama adı ilgi çeken bir edebiyat türü! Gerçekten yeraltı edebiyatı var mıdır, yok mudur, varsa kimler yeraltı edebiyatçısıdır, kimler değildir şeklindeki tartışmalar ilgi çekiyor, bu kapsamdaki yazılar okunuyor ama yeraltı edebiyatı, itiraf edelim ki pek de okunmuyor.

Bu tür dosyalarda, yeraltı edebiyatı diye bir tür olmadığı halde, okurun ilgisini çektiği için özellikle bazı kitapların yeraltı edebiyatı kapsamına alındığını, bazı yazarların kendini yeraltı edebiyatçısı olarak sunduğunu iddia eden, bunun bir satış stratejisi olduğunu söyleyen birkaç 'bilirkişi'nin görüşü de muhakkak yer alır. Ama her nedense, bu kişiler yazılarında bu yüksek satışlı yeraltı edebiyatı kitaplarının ya da bu kitapların yazarlarının adlarını vermezler. Kimdir yeraltının çoksatarları? Kanat Güner mi, Sarp Bengü mü, Ayça Seren Ural mı, Şahin Uruk mu, yoksa Fatih Kaynak mı?

Bu tarz görüşleri bir tarafa bırakıp gerçekten de yeraltı edebiyatının neden ilgi çekmediği, ilgi çekme ihtimalinin olmadığı sorusuna, henüz yeni yayınlanan, bu türün bütün özelliklerini taşıyan, diliyle, kurgusuyla, akıcılığıyla göz dolduran bir roman olan 'Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz' çerçevesinde cevap arayalım: Roman kahramanı, bir kitapevinde tezgahtarlık yapan uyumsuz, aykırı bir kişi. Aykırı olmasının asıl nedeni, kitapevine gelen müşterilerin davranışlarını, konuşma tarzlarını, hem kendine (tezgahtara) hem de örneğin kitap ya da oyuncak almak istedikleri kendi çocuklarına karşı davranışlarını çok iyi çözümlemesinden, deyim yerindeyse 'deşifre etmesinden' kaynaklanıyor. Deşifre etmekle kalmıyor, bunu belli ediyor, yapaylıklarını, komplekslerini yüzlerine vurmaktan çekinmiyor. Böylece, kendileriyle yüzleşmelerine neden oluyor.

Kendinle yüzleşmek eğlenceli değildir

Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım. İşi gereği kendine hizmet eden birini ezerek egosunu tatmin etmeye çalışan (çünkü hayatta ego tatmini sağlayabileceği başka hiçbir özelliği olmayan) bir kişi, kendi davranışlarını deşifre eden ve bu davranışlarını açıkça aşağılayan bir romanı okumak ister mi? Hayal dünyasına dalmak yerine kendinle yüzleşmek hiç de eğlenceli değildir. Tüketici açısından, yani kitap dahil olmak üzere ancak bir şeyler satın alarak var olmaya çalışan günümüz insanı açısından hiç de cazip bir seçenek değildir bu roman. Peki, tezgahtar açısından, tezgahtarlar açısından okunası bir kitap mıdır bu? Unutmamak gerekir ki okur, kendini sorgulamak, hayatı daha iyi tanımak ve yorumlamak için değil, kendinden uzaklaşmak, kendini sorgulamaktan kaçınmak, kafasını dağıtmak için okuyor günümüzde. Kaldı ki, tezgahtarlık günün belli saatlerini kapsayan bir iş, toplumsal bir roldür. Aynı kişi, kendi çalıştığı mağazanın dışına çıktığı andan itibaren müşteridir. Yani işyerinden çıktığı andan itibaren rolü değişecek, gün boyunca kendine nasıl davranılıyorsa, o da diğer tezgahtarlara aynı şekilde davranarak yaralanan egosunu tamir etmeye çalışacaktır. Yani hiçbir şekilde kendine yakın bulamayacaktır roman kahramanını, aksine, olduğu ama asla olmak istemediği biriyle karşılaştığı için dışlayacaktır!

Konuya buradan girdiğim için roman boyunca bir tezgahtarın hayatının anlatıldığı sanılmasın. Roman kahramanın işten atılması; hiç beklenmedik bir şekilde eline yüksek miktarda bir para geçmesi; İtalya'ya gitmesi, orada yaşadıkları; Türkiye'ye döndüğü anda yine tuhaf ve berbat bir sürprizle karşılaşması; öylesine akıcı bir şekilde anlatılıyor ki soluk soluğa okuduğumuz bir macera romanı olarak elimizden bırakamıyoruz 'Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz'i. Yer, mekan, kişiler, hatta ülkeler hızla değişiyor, ister İtalya'daki kalabalık bir barda, ister tesadüfen içine düştüğü porno sektörünün merkezinde, ister yabancı öğrencilerin bir arada olduğu bir okulda olsun; sonuç değişmiyor, roman kahramanı her yerde 'öteki' olmanın sıkıntısını çekiyor.

Ötekileşmesi, marjinal bir hayat tarzı olmasından kaynaklanmıyor aslında. Herkesin, bir diğerini ötekileştirdiği ölçüde kendini bir birey gibi hissedebilme yanılgısından kaynaklanıyor. Konuşurken kelimeleri yayarak, kendi çocuğuna yarı Türkçe yarı İngilizce hitap ederek başkalarına sosyetik ve zengin olduğu mesajını vermeye çalışan kişinin karşısındaki tezgahtar büyük ihtimalle sıradan biridir ve yine büyük ihtimalle 'öteki' falan da değildir. Ama o kişinin var olduğunu kanıtlayabilmesi, kendine iyi kötü bir kimlik oluşturabilmesi, karşısındakini ötekileştirmesiyle mümkündür ancak. Başka bir ülkede karşılaştığın bir İngiliz ya da İtalyan açısından Türk olduğun için öteki; Hıristiyan açısından Müslüman olduğun için öteki; eşcinsel açısından erkek ya da kadın olduğun için ötekisindir. (Tersi daha çok geçerli ama kabul edelim ki heteroseksüel olmak da azımsanmayacak ölçüde ötekileştirme nedenidir artık)

Aslında bu hassas konulardan hiç söz etmediği halde, su gibi akıp giden diliyle, belli bir düzeyin altına hiç inmeyen merak ve heyecan dozuyla, keyifle okunan bir macera romanı tadındaki bir kitap, daha kapağını kapatır kapatmaz bu iddialı konuları düşünmemize neden oluyorsa, o iyi bir kitaptır!

Sadece sokak aralarında yaşayanların değil, ışıltılı Kaf Dağları'na bile çıkanların köpekler gibi yalnız ölmeyeceğini kim garanti edebilir? Hayattaki -hangi tür hayatta olduğu önemli değil- bütün hayatlardaki tek gerçek bu: Hepimiz, istisnasız hepimiz köpekler gibi yalnız öleceğiz. Fatih Kaynak da bunu söylüyor işte. Doğru söylüyor!

Yazı: Altay Öktem, başkahaber.blogspot.com (13 Mart 2012)

Öğle uykusu hak mıdır?

Çin’in 1949 tarihli anayasasının 49. maddesine göre öğle uykusu hak olarak kabul edilmiş. Günümüzde hak olarak tanınması bir yana, tembelliğin açık bir göstergesi olduğu yaygın olarak kabul edilen öğle uykusu, yani siesta, ekonomik krizle boğuşan Yunanistan, İspanya, İtalya gibi ülkelerin çöküşünden sorumlu tutuluyor.

Thierry Paquot’nun yazdığı “Bir sanattır öğle uykusu” kitabı öğle uykusu hakkını tartışıyor. Kitap aslında öğle uykusuna bir güzelleme olarak da okunabilir. Öğle uykusunun bir hak olmasından önce bir sanat olduğunu anlatan kitap, güzel sanatlarda öğle uykusuna yatmış insanları betimleyen resimlerden örnekleri ele alarak mutlulukla öğle uykusu arasındaki ilişkiye dikkatimiz çekiyor.

Öğle uykusu günümüzü çalışma saatlerine göre ayarlayan modern zamanların en sakıncalı bulduğu alışkanlıklardan. Günümüzü belirleyen ve saatleri kullanmamızı toplumsallaştıran modern toplum bireylerin kendi zamanları üzerindeki tasarruflarını da ortadan kaldırmaya çalışıyor. Büyük ölçüde başarılı olunan bu proje günümüzü tümüyle mesai saatlerine göre düzenlemiş. Saat kaçta kalkacağımız, kaçta kahvaltı edip kaçta evlerimize döneceğimiz ne kadar süreyle ve ne sıklıkla sevişeceğimiz ve kaçta uykuya dalacağımız sistemin saati tarafından düzenleniyor.

Teknoloji tarihçisi Mumford’un öne sürdüğü gibi çağdaş sanayi döneminin asıl kilit makinesi buhar makinesi değil, saattir. Fabrika düzeninin fabrika sınırlarını aşıp herkesin zamanını nasıl kullanması gerektiğini belirlemeye başladığını söyleyen Thierry Paquot okulu kıran çocuklar örneğini vererek öğle uykusunu da insanın kendi saatini kullanmaya başlamasının ön adımı olarak görür.

Vakit nakittir özdeyişi bize zamanımızı en verimli biçimde kullanmayı önerir. Gün içinde daha çok uyanık kalmak vakti verimli kullanabilmek için mutlak ön şart olarak öğretilir. Böylece daha çok çalışmak, daha fazla üretmek imkânından mahrum kalınmamış olur. Oysa zamanı sistemin önerdiği şekliyle değil de kendi keyfimizce kullanabilmenin yolunu öğle uykularımızı savunarak başlatabiliriz.

Marks’ın damadı Paul Lafarge’ın 1848 devrimcilerinin zar zor elde ettiği “ Çalışma Hakkı”nın karşısına Tembellik Hakkını koyarak başlattığı itirazı Paquot daha da ileri götürerek “ Küresel zamana” karşı direnmek için öğle uykusunu önerir.” Ekonominin her şeyin içine sızan ve hiç utanıp sıkılmadan kendisini bir gerçeklik olarak sunan küreselleşmenin bu sonucuna” karşı çıkarak, “onca değerli bir şeyi, zamanı, daha doğrusu gündelik yaşamı kullanma hakkını elimizden alan şey”e karşı öğle uykusunu savunur:

“ Öğle uykusu inançla, hazla ve ciddiyetle savunulması, yaygınlaştırılması, uygulanması gereken bir yaşam sanatı sürecidir… Her yaştan, her enlemden boylamdan, her saat diliminden, her meslekten uykucular size sesleniyorum, eşsizliğinizin arkasında durun ve dünya saatine, uydu saatine, totaliter saate direnin! “

Yazan: Mahmut Boynudelik – yesilgazete.org (13 Mart 2012)

Bir erotik roman yazdı ve…

E.L. James, bir televizyonda yapımcı olarak çalışan iki çocuklu bir anneydi. Daha sonra erotik bir roman yazdı. Şimdi herkes o romanı konuşuyor ve gri kıravatları arıyor

İlk romanı Fifty Shades of Grey’le New York Times’ın çok satan listesinde zirveye oturan ve film hakları için teklif savaşlarına yol açan E.L. James, bir anda Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) edebiyat çevrelerinin gündemine oturdu. Ocak ayında tam zamanlı olarak yazmak için televizyon prodüksiyon yöneticiliğini bırakan iki çocuk annesi yazar, kendi ülkesi Britanya’da bile hâlâ tanınmıyor. Guardian’ın haberine göre, bu durum fazla uzun süreceğe benzemiyor, çünkü roman Britanya’da da basılacak. Bununla birlikte, James’in menajeri çekingen bir üniversite öğrencisiyle başarılı bir müteşebbis arasındaki ilişkiyi anlatan romanın film haklarını almak için ABD’li film stüdyolarının yarıştığını söylüyor.

Batı Londra’da yaşayan ve tam adı konusunda ser verip sır vermeyen James, şimdilik söyleşileri de menajeri Valerie Hoskins’e havale ediyor. “Fifty Shades of Grey’i birçok bakımdan klasik bir roman olarak gören Hoskins, “Elbette ki iki ana karakter arasındaki ilişkiye dair erotik pasajlar var, ki bence bu, anaakım ticarî kurmacada eşine az rastlanır bir durum” diyor.

Kaynak: Taraf (13 Mart 2012)

Büyük ustalar Yeni Film’de

Sinema dergisi Yeni Film, yakın zamanlarda art arda kaybettiğimiz Lütfi Akad ve Theo Angelopolous'u kapsamlı bir dosyayla anıyor.

Üç aylık periyodlarla yayınlanan Yeni Film dergisinin mart sayısı çıktı.

25. sayının ön kapağında Çiğdem Vitrinel'in filmi "Geriye Kalan" yer alıyor.

Yeni Film, "Geriye Kalan"a dair yazı ve "yoksulluğun kadınlaşması"na vurgu yapan Çiğdem Vitrinel söyleşisini, Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla sayfalarına taşıdı.

İran sineması

İranlı yönetmenler, son dönemde artan baskılar yüzünden çok zor şartlarda filmler yapmaya devam ediyor.

Dergide, Farhadi'nin "Bir Ayrılık", Panahi'nin "Bu Bir Film Değil" ile Resulof'un "Güle Güle" filmleri ve İran'daki son durum analiz edildi.

Ayrıca Muhammed Resulof ile yapılan söyleşi de derginin dikkat çeken başlıkları arasında.

Bu sayıda ayrıca Şeristan'ın geldiği yere, Batman'a doğru olan ölüm ve hayat yolculuğunun anlatıldığı "İz", popüler söylemde barışın dilini konuşmaya çalışan "Yangın Var", sınıf vurgusu yapan "Nar", düşmanlıkların dedenin bir kahvaltı sofrasıyla yıkılacak kadar kökensiz ve nedensiz olduğuna vurgu yapan "Dedemin İnsanları" ve toplumsal muhalefetle dereleri, köyleri, dağları talan eden şirketlerden hesap soran "Entelköy Efeköy'e Karşı" filmleri ele alındı.

25. sayının içeriği

Gündem / Film Ekibi

Şeristan'ın Ölüm ve Hayat Yolculuğu: İz / Seray Genç

Nar: "Anlatılan Senin Hikâyendir" / Sinem Aydınlı

Geriye Kalan Orta Sınıf, Eril İktidar ve Bayağılıksa / Özge Özdüzen

Çiğdem Vitrinel Söyleşisi:"Biz işte o dipsiz karanlıktan geriye kalanlarız" / Özge Özdüzen

Kentten Köye Göç Filmi Olarak Entelköy Efeköy'e Karşı / Doğan Yılmaz

Entelköy Efeköy'e Karşı Üzerinden Bazı Düşünceler / Yusuf Güven

Yüksel Aksu Söyleşisi: "Mizah Kendiliğinden Abartılıdır" / Film Ekibi

Yakın Tarih Üzerinden Aşk ve Devrim / Bahadır Ahıska

Yangın Var: Barışın Dilini Konuşmak, Acının Üstünü Örtmek / Aylin Sayın

Yangın Var: Kuzeyle Güneyin buluşması / Tülay Dikenoğlu

Dedemin İnsanları: Çağan Irmak Sinemasının Edilgenleşen Seyircileri / Özge Özdüzen

Lars von Trier'in Melankolisi / Onur Behramoğlu

Hugo Filminin Özdüşünümsel Sinema Tarihçesi / Zeynep Yaşar

Başka Türlü Bir 'Açlık': Utanç / Mizgin Müjde Arslan

İran sineması

Bir Ayrılık: Farklı Açılardan İran'a Ve Dünyaya Bakmak / Doğan Yılmaz

İran Sinemasının ve Aydınının Varoluş Mücadelesi / Seray Genç

Muhammed Resulof ile Söyleşi / Seray Genç – Yusuf Güven

Sinemada İşçi Sınıfı ve İşçi Filmleri Festivali / Ahmet Soner

Muhafazakârlık ve Karşıt Kahramanlar / Z. Tül Akbal Süalp

Emek (Sineması) İçin İşbirliği Çağrısı / Korhan Gümüş

Yüksek Dağlarda Küçük Hayatlar / Cahit Çeçen

Anısına: Theo Angelopoulos

Angelopoulos'un Ardından Kısa Kişisel Tarih / Yusuf Güven

Bir Yönetmenin İzinde Yüzyıl: Theo Angelopoulos'un Bakışı / Seray Genç

Angelopoulos Angelopoulos'u Anlatıyor / Çeviren: Haydar Köyel

Zamanın Tozu'nda Bir Büyük Yönetmen: Angelopoulos / Necla Algan

Anısına: Lütfi Akad

Lütfi Ö. Akad Ya da Ustalık Üzerine / Giovanni Scognamillo

Yalnızlar Rıhtımı: Akad'ın Filmografisinde Bir Köşe Taşı / Necla Algan

Hudutların Kanunu: Kaçakçılığa Dair Bir Anlatı / Aylin Sayın

Kızılırmak Karakoyun ile Halk Destanları / Nezih Coşkun

Vesikalı Yarim / Onur Behramoğlu

Kırık Bir Aşk Hikayesi Olarak Vesikalı Yarim / Şerife Tülü

Ülkemizin ve Sinemamızın Sacayağı: Akad'ın Türkiye Üçlemesi / Hamdi Karaşin

Dergiyi bulabileceğiniz yerler hakkında bilgi almak için tıklayın.

Kaynak: cnnturk.com (13 Mart 2012)

“Ha Babam”ı kullanamazsın!

Yargı, "Ha Babam Uzay" dizisiyle ilgili Rıfat Ilgaz'ın oğlu Aydın Ilgaz'ın yaptığı şikâyete hak verdi

Bir televizyon kanalında yayınlanmaya başlanacağı duyurulan "Ha Babam Uzay" dizisiyle ilgili Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz, dizide ’ha babam’ ibaresinin kullanılmasının durdurulmasını istedi. İtirazı değerlendiren mahkeme, 100 bin TL teminat karşılığında dizinin adında ve bu diziyle ilgili tanıtım reklam duyurularında "Ha babam", "Hababam" ibaresini kullanmalarının tedbiren durdurulmasına karar verdi.

“’Ha Babam’ isminden faydalanmak isteniyor”

İstanbul 4 Nolu Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nde görülen duruşmaya "Hababam Sınıfı" romanının yazarı Rıfat Ilgaz’ın oğlu ve varisi Aydın Ilgaz ile taraf avukatları katıldı. Ilgaz’ın avukatı Murat Turhan, "Karşı taraf yeni bir diziye başlamaktadır ve başlarken "Ha babam" isminden faydalanmak istemektedir. Eser sahibi olarak ismini ve alametlerini kullanmayı yasaklama hakkımız vardır. Karşı tarafın amacı bunun bir hababam sınıfı gibi algılanmasını sağlamaktır. Bunu da şu an sağladıkları görülmektedir. İki gün sonra dizi bu isimle yayına girecektir. Bu yüzden ’Ha babam’ ibaresinin kullanılmasına tedbir konulmasını talep ediyoruz" dedi.

“Ha Babam”a tedbir

Dizinin yapım şirketi Süreç Filmcilik’in avukatı Aydın Kurban ise, dizinin Hababam sınıfı romanıyla alakasının olmadığını belirterek, "Bizim kullandığımız deyim ’Ha babam’ şeklindedir. Türkçe’de yaygın kullanılmaktadır. Hababam deyiminin Rıfat Ilgaz tarafından yaratılmış bir deyim olduğu kabul edilemez. Tedbir talebinin reddine karar verilmesini talep ediyoruz" dedi.

Mahkeme, 100 bin TL teminat karşılığında dizinin adında ve bu diziyle ilgili tanıtım reklam duyurularında "Ha babam", "Hababam" ibaresini kullanmalarının tedbiren durdurulmasına karar verdi. Mahkeme teminatın yatırılması durumunda tedbir kararının İstanbul İcra Müdürlüğü tarafından yerine getirilmesine hükmetti. (dha)

Yazan: Cem TURSUN – Radikal (13 Mart 2012)

“12′den 12′ye Düşünce ve İfade Özgürlüğü”

PEN Türkiye Merkezi, Uluslararası Yayıncılar Birliği (International Publishers Association-IPA) ve Uluslararası PEN desteği, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS), Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR) ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile hapisteki gazeteci, yazar ve yayıncıların, işsiz bırakılan gazetecilerin durumlarına dikkat çekmek amacıyla "12'den 12'ye Düşünce ve İfade Özgürlüğü" başlıklı bir etkinlik düzenliyor.

"12'den 12'ye Düşünce ve İfade Özgürlüğü" etkinliği 15 Mart Perşembe günü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Toplantı Salonu'nda gerçekleştirilecek.

Açılışta Uluslararası Yayıncılar Birliği’ni temsilen yazar ve yayıncı William Nygaard ve Uluslararası PEN'i temsilen Norveçli yazar Eugene Schoulgin de konuşmacı olarak yer alacak. Etkinlikte yabancı yazarlar ve örgütlerin, hapisteki yazar ve gazetecilerin mesajlarına da yer verilecek.

12'den 12'ye Düşünce ve İfade Özgürlüğü

Tarih: 15 Mart 2012, Perşembe

Saat: 10.00-14.00

Düzenleyen: PEN Türkiye Merkezi, Türkiye Yayıncılar Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Çevirmenler Meslek Birliği

Yer : Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Toplantı Salonu

Türkocağı Cad. No:1 Kat:2 Cağaloğlu / İstanbul

Tel : Türkiye Yayıncılar Birliği (0212) 512 56 02

Program:

10.00 Açılış: William Nygaard (IPA), Eugene Scholgin (PEN)

Yabancı Yazarların ve örgütlerin mesajları

Hapisteki yazarlar ve gazetecilerden mesajlar

10.30 : Hukuki Açıdan Düşünce ve İfade Özgürlüğü

Av. Fikret İlkiz, Av. Ercan Kanar, Av. Turgut Kazan, Prof. Dr. Turgut Tarhanlı

12.00: Yazarların, Yayıncıların Gözüyle Düşünce ve İfade Özgürlüğü

Nadire Mater, Ertuğrul Mavioğlu, Zeynep Oral, Müge Gürsoy Sökmen

13.30 : Sonuç Bildirgesi’nin sunumu ve Kapanış

Kaynak: edebiyathaber.net (12 Mart 2012)

Yekta Kopan yazdı: İlk kitabın heyecanı

1968 yılının sonbaharında bir kitap yayınlanır. Kitabın yazarı bu kitabı bastırabilmek için bütün yaz teyzesinin eczanesinde çalışmış, açığını tamamlayabilmek için de yakın bir arkadaşının biriktirdiği harçlıklarına başvurmuştur. Kitap 1100 adet basılır ancak yüz tanesi dağıtılabilir. Bu kitap daha önce dergilerde yazıları yayınlanan genç bir yazarın ilk kitabıdır. Kitabın adı “Cumartesi Yalnızlığı”, yazarı da Selim İleri.

Edebiyat tarihine baktığımızda ilk kitaplarla ilgili bunun gibi bir çok ilginç anıya rastlayabiliriz. Kitabını ailesinden aldığı parayla bastıranlardan, matbaacı arkadaşının yardımıyla atık kağıtlara eserini basanlara, ödül kazanan kitaplar yayınlandığı için yarışmalara girenlerden, sayısız dosyası sayısız yayınevi tarafından kibarca ya da kabaca geri çevrilenlere, bir çok yazar ilk kitaplarının yayınlanması aşamasında farklı deneyimler yaşamıştır. Hiçbir sorun yaşamadan bir yayınevine gönderdiği ilk dosya ile ilk kitabına ulaşanlar da var tabii. Türkiye’de 1960’ların ortalarına dek yayıncılık işini birkaç yayınevi dışında matbaaların üstlendiği, bir çok yazarın ilk kitabını kendi olanaklarıyla yayınlattığı biliniyor. Hatta kitabını yayınlayabilmek için yayıncılık yapan isimler bile var. O yıllardan bu yıllara her on yılda bir köklü değişiklikler yaşamak zorunda kalan ülkenin, yayıncılığında da büyük değişiklikler oldu. 1961 anayasasıyla gelen özgürlükçü hava ile 1980 askeri darbesi sonrası yaşanan baskı ortamı arasında, kitap yayını açısından önemli farklar vardır. Türkiye’deki etkileri özellikle son on yıldır görülmeye başlanan, çoklu iletişim ortamının sanat üretimindeki etkileri elbette edebiyat üretiminde ve tüketiminde sahne alan aktörlerin de konumlarında değişimler yaratmıştır. Bu değişimlerin getirdiği farklı estetik önermeleri yayıncının, yazarın, okurun rollerinde, bir nesne olarak kitabın yapısında, pazarlamasında, tanıtımında ve hatta tüketiminde değişimler yaratmıştır. Bu değişimler kimilerince olumlu kimilerince olumsuzdur ve bu konudaki tartışmalar her dönem olduğu gibi bugün ve bugünden sonra da yapılacaktır. Ama bütün bunlara karşın değişmeyen şeylerden biri ilk kitap heyecanı. Sonuçta ilk kitap hem yazar, hem yakın çevresi, hem edebiyat çevresi, hem de okur açısından özel bir anlam taşımakta.

Memet Fuat, 1994’te Cumhuriyet’te yayınlanan bir yazısında dağıtımcı şirketlerin devreye girişinin yayımcı-kitapçı arasındaki güçlü ilişkiyi çökerttiğini söylemişti. Gerçekten de kitap sektörü her dönemde farklı sorunlarla ve özellikle de ekonomik sorunlarla baş etmek zorunda kalmıştır, bırakılmıştır. Bu sorunları elbette sektörün diğer aktörleri de yaşamaktadır ama sancıyı en derinden hissedenler yazarlar ve okurlardır. Bu da kaçınılmazdır, çünkü asıl üretim ve tüketim bu iki aktörde kendini göstermektedir. Çoğu ülkede yazarlar kitaplarıyla, dergilerdeki yazılarıyla, okuma seansları gibi etkinliklerle geçimlerini sağlayabilirken, ülkemizin de içinde bulunduğu kimi coğrafyalarda sektör başka kaynaklardan geçimini sağlamaya çalışan insanların ürünleriyle ayakta durmakta. Peki acaba böylesi bir durum ilk kitap heyecanı yaşayan yazarlarda nasıl bir izdüşümle kendini gösteriyor? Bu sorunun cevabını, okurun da düşünmesi gerektiğine inanıyorum.

İlk kitabın çıkışıyla birlikte bir değerlendirme ve ait olup olamama süreci de başlamış oluyor. Bu sürecin, yazarı, sınırlarını kendisinin belirlediğinin ötesinde bir yalnızlığa sürüklediği söylenebilir. Yapılan değerlendirmelerde hemen göze çarpanlardan biri bir sınıflama çabasıdır. İlk kitabıyla okuruna merhaba diyen yazarın, bir akımın, bir görüşün, bir geleneğin çerçevesi içinde değerlendirilmesine ve böylece okura daha kısa yoldan tanıtılmasına çalışılır. Bütün bunların ötesinde ilk kitap, yazarın türler, disiplinler ve üslup dışında bir üst kümeye dahil edilmesine yol açar: Genç yazar. Öyle ki bu genç yazar sıfatının yazarın adının önünden ne zaman kaldırılacağı, biyolojik yaşına bakılmaksızın, tanımı yapanların elinde bulundurulur. Sonrası da belirsiz. Olgun yazar mı olacaksınız, orta yaşlı yazar mı, yaşlı yazar mı? Yoksa bu sadece bir analoji mi?

Anton Çehov, 1886 yılında Marya Kiselyova’ya yazdığı mektupta bir öğütte bulunuyor: “Yazabildiğiniz kadar yazın!! Parmaklarınız kırılana dek yazın, yazın, yazın!” Edebiyatla okur olarak ya da yazar olarak ilgilenen herkesi etkileyecek bu sözlerle ilgili bir ilginç not da, yazarın bunları söylediğinde henüz yirmi altı yaşında olması. O güne kadar iki kitabı piyasaya çıkmış bir yazar ama öncesinde dönemin popüler dergilerinde dört yüzü aşkın kısa hikayesi ve anlatısı yayımlanmış durumda. Dergilerin yazara yaratıcılık konusunda daha geniş bir hareket alanı yarattıkları ve bir coğrafyanın edebiyatındaki dinamikleri belirlediği söylenir çoğu zaman. Dergilerin edebiyat dinamiklerinde ve özellikle yazın dünyası ile her anlamda tanışmak isteyen okurların ve yazar adaylarının gözündeki yeri tartışılmaz.

İlk kitaplar, yazarların, kitap okurunun ve değerlendirmelerini kitap üzerinden yapan edebiyat dünyasının önüne ilk çıkışları olarak görülür. Oysa yazarın o kitaba gelene kadar arkasında bıraktığı hiç de bir arpa boyu yol değildir. Çetin, sorunlu, belirsiz bir yolculuktan sonra eline almıştır ilk kitabını. Hatta bu ilk kitap çok uzun süreli bir çalışmanın, yılların getirdiği birikimin yansıması olduğu için de beklentileri, umutları olası sonraki kitaplarından farklıdır. Belki de en büyük beklentiler ilk kitabın yaşattığı beklentilerdir. Peki gerçekten de “Bir gün bir kitap yazdım, büyün hayatım değişti,” dedirtir mi ilk kitaplar?

Başlangıçlar güzeldir. Başlayacak cesareti olana…

Yazan: Yekta Kopan – filucusu.blogspot.com (12 Mart 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z