Masthead header

Sylvia Plath’in babası Otto Plath’in Alman sempatizanı olduğu gerekçesiyle FBI tarafından araştırıldığı ortaya çıktı. Baba Plath için yazılan rapor, ünlü şairin edebiyat dünyasına da ışık tutuyor.

FBI’ın I. Dünya Savaşı sırasında, Alman sempatizanı olduğu gerekçesiyle Sylvia Plath’in babası Otto Plath hakkında araştırma yaptığı ortaya çıktı. Baba Plath’in “marazi bir yaratılışa” sahip olduğunun belirtildiği belgelerin, kariyeri boyunca depresyonla mücadele eden ve ünlü şiir derlemesi Daddy ’de babasından esinlenen Sylvia Plath’in yazın dünyasına da ışık tutacağı düşünülüyor. Otto Plath hakkındaki FBI belgeleri, ekim ayında Indiana University Bloomington’da düzenlenecek Sylvia Plath konulu bir konferansta açıklanacak.

Plath uzmanları, başarılı bir bilim insanı olarak kabul edilen baba Plath’in FBI tarafından araştırıldığı daha önce bilinmediğinden, yeni gün yüzüne çıkan belgeleri büyük bir buluş olarak nitelendirdi. Uzmanlardan biri “Kalbim yerinden oynadı” demeye kadar götürüyor işi. Belgeleri ortaya çıkaran akademisyen Peter K. Steinberg, “Kuşkusuz insanların çoğu bu belgeleri, Sylvia’yı sıkıntıya düşüren koşulların kanıtı olarak okumak isteyeceklerdir” dedi. Sylvia Plath’in biyografisi üzerinde çalışan Heather Clark ise “Belgeler, bir bakıma Plath’e de geçen çalışkan ve yoğun göçmen iş etiğini aydınlatıyor.” dedi.

Kaynak: taraf.com.tr (19 Ağustos 2012)

Bu karakterler Robin Sharma’nın “yirmisinde ölür sekseninde gömülürler” diye tarif ettiği yaşamlar sanki. Yazar, bu yaşamları çektiği fotoğraflarla sunmuş. Bunlar, her bir öyküden kendi yaşamlarımıza açılan çok güzel bir deneyim vaat ediyor.

Ethem Baran’ın son kitabı “Bulut Bulut Üstüne” , estetik kaygısı önde, edebi ve yerel çeşitliliği bilgiyle harmanlayan sade bir öykü kitabı. Yazılanlar, “yaz öncesinin aceleci ve kuş cıvıltılarıyla dolu kaçak günlerinde hep yanlış kuşu avlayanların bulutların gölgesinde geçen” hikâyeleri.

Kitapta yer alan öyküler arasında tema ya da başka türlü bir birlik kurmak, hemen yapılabilecek bir şey değil. Kitap ilerledikçe bunları bir tümün parçası olarak algılamamıza neyin neden olduğuna ilişkin, tanımı zor, bir bağ olduğu daha fazla hissediliyor. Öykülerin konularının, temalarının ve türlerinin çeşitliliği öykü okuru için zengin bir okuma keyfi sunmakta. Diğer tarafta ise öyküler yalın bir anlatımla okuyucu ve yazarın yakın işbirliğinde ilerliyor.

Karakterler, gölgede kalmış ve hemen hepsi hayatın şiddetli yağmurunu, karını görmüş korunmasız kişiler. Kitabın ilk öyküsü “Ormanın Denize Düştüğü” adını taşıyor ve şizofren bir gencin karanlık gecelerde görünmez bir denizin kenarında geçen aşkını, tutkusunu, korkularını ve yıpranışını anlatıyor. Karakterin “Orada, uzanabileceğim kadar yakında duran hayata elimi uzattığımda, sisler içinde kalıp görünmez olan elim…” sözü akla kitaba ismini veren türkünün sözlerini getiriyor; “Bulut bulut üstüne/Bulut yağmur üstüne”.

Bu kitapta yer alan öyküler, sadece duyum ve gözleme dayalı anlatılar değil, taşıdıkları bilgi ile okuyucuyu aydınlatmak yanında eski ile yeniyi birlikte barındıran, bir kısmı bu yolla ilham kaynağını da açıklayan öyküler. Yazar, “Ata Binmiş Ali Ağa’ya Tahmis” adlı öyküde bir Divan şiiri biçimi olan tahmisi uygulayarak iki farklı metini iç içe geçirmek suretiyle bunlardan kurulu tek bir öykü oluşturmuş. Bunu nasıl ve neden yaptığını okuyucuya daha başlangıçta “… unutulmasını istemediğim bir öykünün belli kısımlarını alarak kendi yazacaklarımla metni sürdürürsem ve adını tıpkı şiir sanatında olduğu gibi filancanın filan öyküsünü tahmis desem…” cümleleriyle açıklamış.

Cortazar, “roman puanla, öykü ise nakavtla kazanmak zorundadır” sözüyle öykünün vurucu etkisini işaret eder. Bu vuruculuk kimilerince kısa öykü zamanında daha mümkün gibi algılanır. Cortazar’ın sözünü ettiği kazanma, “Bulut Bulut Üstüne”de yer alan öykülerin okurda bıraktığı görsel algıyla sağlanıyor. Öyküler içindeki çok şeyi bir fotoğraf karesi gibi görsel bir netlikle sunuyor.

“Artık Paçalarım Çamur Olmuyor”, kitabın güzel ve özgün öykülerinden birisi. Bu öyküde yazar seçtiği anlatım biçimiyle hem anlatan hem karakter hem de çözümleyen kişiyi birleştirmiş. Öyküde bunları ayırmak ise mümkün, çünkü roller iyi dağıtılmış ve bir tiyatro sahnesinde oyuncuların yerinde, zamanında sahneye çıkmaları gibi geçişler hiç aksamamış.

“Ankara Hatları Vapuru”, iki yazar dostun ilişkisine bir bakış ve aynı zamanda aylardır ilerlemeyen dalgın kuş romanına özel bir selam niteliğinde.

Kitabın arka kapağındaki yazarın kısa özgeçmişinden çocukluğunun Yozgat’ta geçtiğini öğreniyoruz. Öykü mekanlarının, ilk öykü dışındakilerin, Ankara, Yozgat, daha çok orta Anadolu olduğu görülüyor. Ancak Ethem Baran burada öncelikli tuttuğu edebi kaygısı ve anlatı ustalılığıyla, Anadolu coğrafyasında ve yakın tarihte geçtiğini hissettirdiği bu öykülerde aslında zamanı ve mekanı olmayan insanlık hallerini sunuyor.

Kitabın adında olduğu gibi içindeki öykülerde de çok sık değişik türkü sözleriyle karşılaşıyoruz. Öykülerin kendi içlerinde değişik makamlardaki türküler gibi müzikal bir ahenk var. Melodi bitse de bu kez öyküdeki duygu sizi bırakmıyor.

“Kırık Çatal Meyhanesi”nin müşterileri için hazır edilen öykü karakteri, hayatı, seslerin ve görüntülerin gerçeğinden kaçtığı için, yüzünü dayadığı cama düşen yansımalardan izliyor. Bu meyhaneden başka hayatın hiçbir köşesinde ona zaten yer yok. Yine de onun için dünyanın aynası cam. O, müşterilerin kendilerinden bile sakladığı sırları olduğunu bilen, farklı, merak uyandıran bir karakter ve kendini ancak öykünün sonunda açıklıyor.

Ethem Baran’ın “Ankara Herifi” geçmiş hesaplaşmaları içindeki bir ailede, bireyin gerilimini okuyucuya aktarıyor. Öykü Gülten Akın’ın dizeleriyle başlamış ve bunlardan “Tatlıdır el sofraları, evler acı” dizesi bu öyküyü çok da güzel özetliyor. Esip gürleyen, her şeyi şiddetle çözen adamın önce gözlerinden kalkıp giden Ankara herifi, oğlunun ona vuran ellerinin arasından kendi gençliğini seyredişi, her şeye rağmen insanın içini yakıyor.

“İlgili Makama” öyküsü yayın dünyasının ve bürokrasinin hicvi niteliğinde. Şair, basılmak için şiirlerini gönderiyor ve bekliyor. Basılmak için gönderilmiş bu şiirleri ailesi de vicdanı da olan kimseler okuyor ama şiirler bir türlü basılmadıkları gibi sürekli ilgili makamını arayıp duruyor.

Mümtaz Soysal, Deniz Gezmiş’in bir anma yıldönümünde yazdığı makalesinde “…bu gençlere bunları yaptıran bulutsuzluk özlemiydi…” der. Ethem Baran’ın bu kitabındaki karakterlerinin bulut bulut üstüne yaşamlarından bulutsuzluğu özlüyoruz. Bu karakterler Robin Sharma’nın “yirmisinde ölür sekseninde gömülürler” diye tarif ettiği yaşamlar sanki. Yazar, bu yaşamları çektiği fotoğraflarla sunmuş. Bunlar, her bir öyküden kendi yaşamlarımıza açılan çok güzel bir deneyim vaat ediyor.

Berna Özpınar – edebiyathaber.net (19 Ağustos 2012)

“Eleştiri silahı, silahların eleştirisinin yerini kuşkusuz alamaz; maddi güç ancak maddi güçle yenilebilir; ama teori de, yığınları sarar sarmaz maddi bir güç durumuna gelir.”1

David Harvey, Sel Yayınları‘nın Düşünsel Serisi‘nden çıkan Sermayenin Mekanları kitabında 1970’lerden 2000’lere kadar yazdığı 17 makaleyle entelektüel bir ateş2 yakıyor. Makalelerin ilgi çekiciliği ve kapsayıcılığı bir yana, Harvey’in, diyalektiği işletişini, aktif bir entelektüelin politik pratiklerinde ve akademik hayatında yaşadığı sıkıntıları samimiyetle düşünsel malzemeye çevirişini ve orada, gözünüzün önünde yeni’yi arayışını izlemek, kavramların birbirlerine sürtülüşünden çıkan kıvılcımları görmek için de okunmalı bu kitap. On dakika olsun televizyon izleyen birinin fark edeceği gibi, bugünün ana meselelerinden biri, hem küresel hem de yerel boyutta, mekanın yeniden paylaşımı. Artı üretimin emilimi için en az savaş kadar işgörür olan kentsel dönüşüm hamlelerini anlamak için “kent” denilen gayya kuyusuna ayrıntıları görebilecek kadar yakından ve bağlantıları görebilecek kadar uzaktan bakmak gerekiyor.3

Diyalektiğin Dansı kitabının başlarında Ollman, Marks’ın, Roma mitolojisinden aktardığı bir öykü anlatır. Yarı insan, yarı canavar olan ve bir mağarada yaşayan Cacus geceleri öküz çalmak için dışarı çıkar. Öküzleri çaldığını kimse anlamasın diye de başlarından itip geriye doğru yürüterek mağarasına götürür. Sabah öküzlerini yerlerinde bulamayan köylüler, ayak izlerine bakarak öküzlerin Cacus’un mağarasına girmediğini, tam tersine oradan çıktığını ve kırda kaybolduğunu düşünürler. “Buradaki temel sorun gerçekliğin aslında kendi görüntüsünden daha fazla bir şey olması ve bu bakımdan da sadece ve sadece görüntülere, gözümüze çarpan anlık ve dolaysız verilere odaklanılmasının son derece yanıltıcı sonuçlar vermesidir.”4

Sermayenin sınırları anlaşılmadan kent anlaşılabilir mi? Artı üretimin emilimi sorunu, yedek işçi ordusu ihtiyacı, nüfus-kaynak ilişkisi kavranmadan kentsel dönüşüm kavranabilir mi? Elbette her şeyi birden bilmek mümkün değil, peki ama “tek bir şeyi” bilmek mümkün mü?

Tüm ideolojik aygıtlar seferber edilerek alıştırıldığımız düşünme yöntemi kategorik, tarih dışı ve diyalektikten uzak. Ama “bir kısım aydın” (aslında günlük hayatımızı sürdürürken kullandığımız ortak duyu da diyalektik unsurlardan bütünüyle yoksun değildir5) başka tür bir bilme biçiminin peşinde. “(…) her biri diğeriyle karşılıklı ilişki içerisindeki süreçlerden oluşan bir dünyada, şeyler arasındaki karşılıklı bağlantılar, özlerinde, kendilerini önceleyen koşullarla, gelecekte ortaya çıkabilecek olasılık ve olanaklarla; aynı zamanda verili anda kendilerini etkileyebilecek ve kendilerinin de etkileyebileceği faktörlerle bağlarını taşırlar.” 6

Harvey’in Malthus, Ricardo ve Marks’ın nüfus-kaynak teorilerini değerlendirdiği makalesi dünya ile düşünce arasındaki bu “gönüllü” kopukluğu da anlatıyor. “Gönüllü” demek lazım çünkü bir çözümlemeyi baştan sona kuracak sistemli düşünme yeteneğine sahip insanların belli noktalarda bir adımı atamadıklarını görmek “ilginç”7. Mesela Malthus, alt sınıfların sefaletini “insan düzenlemesinden tamamen bağımsız bir doğa kanunu”na bağlayıp çıkıveriyor işin içinden. “Doğa” vurgusu önemli. “Doğa” dediğinizde “nesnel” bir laf etmiş oluyorsunuz ve sihirli bir dokunuşla etik alanın dışına çıkıveriyorsunuz. Burada değerlerden değil, olgulardan söz ediyoruz bayan!

Her ülke ve her disiplin için tanıdık bir eşik bu. Aydınlanma’nın tutkulu idealist aydınlarının faustvari kıvranışlarına burjuva devrimi tavsayınca bulunan çare: “Olgu”larla “değer”lerin ayrılması. Olgu, bilimsel araştırmanın konusudur; değerse kişisel görüş. Böylece etikle bilimin bağı kolayca koparılmış oluyor. Aydınlamanın tutkulu ve kapsayıcı aydınından postmodernizmin parçalı aydınına “titiz bir metodolojik hüner”le atılan bir adım. Postmodern ayrımlardan bir ayrım: öznel olanla nesnel olan. Buradan varılan nokta ise bilimin tarafsızlığı… İşte bu geniş “tarafsız” alanda Malthus, hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan, alt sınıfların sefaletinin “toplam insan refahı” için gerekli olduğunu açıklıyor. Bilimin sefaleti! Ama öyle ya, bilim insanımız burada “nesnel” ve “bilimsel” olgulardan söz ediyor; kişisel değerlerinden değil. İlke olarak, bilim insanı çalışma masasındayken kendi kişisel değerlerini söz konusu edemez. Ben de, ilke olarak, çalışma masasındayken küfretmiyorum! Harvey’se zaten kibar bir adam… Diyor ki, nüfus ile kaynaklar arasındaki ilişkiyi kavrayabilmek için en uygun yöntem diyalektik materyalizmdir ve Malthus’un amprisizmini “ideolojik” bulmayıp diyalektik materyalizmi “ideolojik” bulan akademisyenler “insan türünün devamı kadar hayati bir meselede aymazlığa mahal vermektedir.”

Ollman’ın da altını çizdiği gibi, Marks’ın kapitalizm analizini reddedenler onun fikirlerine katılıp katılmadıklarını beyan etmekle yetinmiyorlar. Onlar doğrudan kapitalizmin varlığını yok sayıyorlar. “Kapitalizme tabi olanlar ortada bütüncül bir sistemin, yani kapitalizmin varolduğunun farkında bile değillerse o zaman yapılması gereken şey, kapitalizmin nasıl işlediğini açıklama çabasını kapitalizmi teşhir etme, en basit anlamıyla onun varolduğunu gösterme ve onun ne tür bir kendilik olduğunu gözler önüne serme çabasıyla birleştirmektir. (…) bir şeyi ifşa etmeksizin açıklamaya çalışmanın nafile bir çaba olacağını söyleyebiliriz.”8 Harvey tam olarak bu açıklama ve ifşa işini yapıyor. Marksist teoride nispeten boş bırakılan “coğrafya”9 ve özel olarak da “kent” alanında Marksist teoriye kattıkları tartışılmaz.

Harvey’e göre ne coğrafya ne de kent bir tek disiplinin verileriyle anlaşılabilecek kavramlar. Her ikisinde de parçalamanın büyüklüğü nispetinde bir karşılaştırma ve sentez ihtiyacı kaçınılmaz bir diyalektik hareket yaratıyor. Mesela “1930’ların buhranlı yıllarında Michigan’ın Flint şehrinde akrabalık ilişkileri” türünden makaleler kent sosyologlarının ekmek yediği yegane kapı olsa da, buradaki bilgi yığılması, genişliği nispetinde, kenti anlamak için veriye değil, anlamanın önündeki engellere dönüşüyor.10 Harvey’in makaleleriyse dünyayı sadece bir coğrafyacı olarak anlamaya çalışan, kendini disiplinin kategorilerine kapatan, mekanı ve zamanı nesne ve olayların yerini belirlemek için mutlak bir çerçeve olarak alan bir coğrafyacının elinden çıkmamış. Ollman’ın uzun uzun anlattığı içsel ilişkiler felsefesini çok iyi işleten, diyalektiği olayları anlamak için ustalıkla kullanan bir düşünürün yazıları bunlar. (Bu yüzden bu yazıda ikisini kısa bir dansa kaldırdım.)“Öncelikle, kendimi kentselleşmenin kapitalist biçimlerini anlama çabasıyla sınırladığımı belirtmeliyim. (…) ‘Kentsel’in ne olduğuna getirdiğim yorumu kapitalizm çerçevesinde ikiz temalar olan birikim ve sınıf mücadelesinin üzerine dayıyorum. Bu iki tema birbirinin bütünleyicisi gibidir ve aynı madalyonun iki yüzü gibi kabul edilmelidir; kapitalist faaliyetin bütünlüğünü seyredebileceğimiz iki farklı pencereye benzerler.” diyor Harvey.

Ollman, diyalektiği benimsememiş düşünürlerin ağaçlara bakarken ormanı gözden kaçırdığını, ancak diyalektiği benimseyenlerin de genelde ormana bakarken ağacı göremediğini, bütün hakkında genellemelere ulaşmak uğruna parçaları önemsemediklerini söyler.11 Harvey tam burada “militan tikelcilik” diye bir kavram geliştiriyor. Harvey bu kavramı, maalesef romanlarını Türkçede henüz okuyamadığımız, Raymond Williams’tan almış ve onun romanları üzerinden açıklıyor.12 “Süreçleri anlamayı şeyleri anlamaktan daha önemli tutan diyalektik bir okumayı tercih eden” bir yazar diye tarif ettiği Williams, militan tikelcilik kavramını şöyle açıklıyor: “Bir yerdeki dayanışmanın olumlayıcı deneyiminden şekillenen idealler, tüm insanlığa faydalı olacak yeni bir toplum biçiminin işleyen bir modeli olarak genelleşir ve evrenselleşir.” Ancak sorun şuradadır, yerel direnişlerde “bizim insanımız”, “bizim toplumumuz” ismini alan grup daha geniş bir siyasi dile geçtiğinde “direnen işçi sınıfı”, “proletarya”, “kitleler” adını alır. “Tikellikten evrenselliğe doğru hareket somuttan soyuta bir ‘tercüme’ içerir.” Bir kavramsal dünyadan başka bir kavramsal dünyaya ve bir soyutlama düzeyinden diğerine geçiş, militan tikelciliğin dayandığı ortak amacı tehdit edebilir. İnsanların dünya ile ilişkilerini anlamak için başvurdukları farklı soyutlama türleri ve seviyeleri arasındaki bu gerilimi, Williams romanlarında, tam bu amaçla oraya konmuş pasajlardan takip ediyor Harvey. Ve Brecht’in notunu düşüyor: “Brechtçi strateji bu gerilimlerin hiçbir zaman çözülemeyecek olduğunu öne sürdüğü gibi, asla çözülmelerini beklemememiz gerektiğini de söyler. Onları sürekli açık bırakarak, ilerlemeci toplumsal değişimi elde etmede gerekli olan yaratıcı düşünce ve pratikler için temel kaynağı da açık tutmuş oluruz.”

Tanıklıklar başkaldıran ve dönüştürücü siyasetin sürekli yerel seferber edilmelerle iç içe geçtiğini gösteriyor. Ancak bir yanıyla da “şeylerin varolan düzenini korumak için, görünürde değişmez tutucu bir güç olarak iş görür” militan tikelcilik; eğilimi dışlayıcı ve otoriter pratiklere doğrudurEşitsizlikleri ortadan kaldırmayı talep etmek yerine onları artırır.

Yerel hareketleri anlayabilmemizin yolu, oldukça farklı mekansal ölçeklerde akışkan ve karmaşık etkileşimi kavrayabilmemizden geçiyor. Aksi halde sonuç ya yerel hareketlerin fetişleştirilmesi ya da daha geniş ölçeklerde işleyen güçler karşısında önemsizleştirilip yok sayılmaları olur.

Bir fabrika direnişine destek olmak için yürütülen araştırma projesinde çalışırken tam bu nedenlerle yaşadığı sıkıntıları etkileyici bir entelektüel samimiyetle paylaşmış ve çözümü orada, bizimle birlikte aramış Harvey. Tekel çadırlarını bir kez olsun koklamış, Dikmen Vadisi Barınma Bürosu’nda bir bardak çay içmiş herkes için eşsiz bir deneyim paylaşımı ve birlikte aramaya samimi bir davet. “(…) sosyalist siyasetin daha farklı bir versiyonuna zemin oluşturacak militan tikelciliklerin eski ve yeni formlarının yeni bileşimlerini aramalıyız.”

En az militan tikelcilik kadar ilgi çekici ve -tabiri bağışlayın- iştah açıcı başka şeyler de var kitapta. Mesela “mekanın zaman tarafından yok edilmesi”tespiti (şurada kağıt üzerinde bile ateş çıkarıyor), kültürün metalaşmasını ele aldığı son makalesi, kendisini bir konferansa çağırırken ne sosyolog ne coğrafyası diyemeyip “meydan okuyan Marksçı” demiş olmalarına itirazları, “disipliner emperyalizm” kavramı, coğrafya disiplinin tarihsel seyrini çözümlediği makalesi, “Postmodernizm radikal politikaya yeni bir kapı açar, ama bu kapıdan geçmeyi genelde reddetmiştir.” dediği konsantre“Kapitalizm: Parçalanma İmalathanesi” makalesi, coğrafya için hazırladığı beş maddelik tarihsel materyalist manifesto, McCharty döneminde komünistlikle “suçlanan” coğrafyacı Owen Lattimore’un hikayesi… Okuyun, derim, okuyun; Cacus’un ayak izlerini açık seçik görebilmek için.

Dipnotlar:

1 Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer (Ankara: Sol Yayınları, 1997), s. 201.

2 “Ne olduğunu en iyi Marks’ın farklı kavramsal parçaları birbirine sürterek nasıl entelektüel bir ateş yakabileceğimizi anlatırken kullandığı bir ifadeyle açıklayabilirim. Teorik yenilikler genellikle farklı güç silsileleri arasındaki ihtilaf sonucunda ortaya çıkar. Bu türden sürtüşmede kişi çıkış noktasını asla hepten kenara bırakmamalıdır; fikirler ancak sahip oldukları özgün ögeler yeni fikirlerde tamamen özümsendiği sürece ateş alabilir.” s. 24

3 Son krizde konut sektörü ve onun şişirdiği finas sektörünün rolünü belgesel-kurgu bir dille izlemek isterseniz İnside Job filmini tavsiye ediyorum. Harvey, İMC TV’ye verdiği röportajda bu konuda Türkiye’yi de uyarıyor. (Röportajı aşağıda bulabilirsiniz.)

4 Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı, çev. Cenk Saraçoğlu ( İstanbul: Yordam Kitap, 2006), s. 30.

5 Bertell Ollman, aynı, s. 43.

6 Bertell Ollman, aynı, s.19.

7 “İçinde yaşadığımız dünyayı nasıl kavradığımızı belirleyen üç şey vardır: Dünyanın nasıl bir yer olduğu, bizim kim olduğumuz ve dünyayı nasıl incelediğimiz.” Bertell Ollman, aynı, s. 29.

8 Bertell Ollman, aynı, s.18.

9 Kitabın hemen başında 2000’de New Left Review’e verdiği röportajın ilk sorusu da bu zaten: “Savaştan bu yana Marksist araştırmanın alanı genellikle tarih olageldi. Sizin seçtiğiniz yol daha özgün. Nasıl coğrafyacı oldunuz?” s.17

10 Bu bana Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’indeki tarihçi Faruk’u hatırlatıyor. Arşive kapanıp eski zamanların mahkeme kayıtlarını olduğu haliyle defterine geçiren ve o dönemin hayatına dair bütüncül bir bilgi edinmeye çalışan bir tarihçi. Okuduğumda düşünmüştüm, bilgi öylece orada durup onu almanızı bekleyen bir şey değildir. Onu söküp çıkarmanız gerekir. Verileri zihinsel bir sürece sokmanız, neyle neyi ilişkilendireceğinize karar vermeniz gerekir.

11 Bertell Ollman, aynı,s. 41

12 Neden roman? denebilir tabii. Hele edebiyat dışı üretimi oldukça kabarık olan Williams gibi bir yazar söz konusuyken. Şöyle açıklıyor Harvey: “Kültür ve siyasal ekonomi çalışmalarında meyilli olduğumuz fikirsel kapanma ya da sonuca bağlama, roman formatında, çok daha kolayca, sürekli olarak düşünmeye ve tartışmaya açık kalabiliyor.” s. 24

Pelin Temur – edebiyathaber.net (18 Ağustos 2012)

152 ülkeden 6 bin 615 fotoğrafçının, 12 binden fazla fotoğrafın yarıştığı 2012 National Geographic Traveler Fotoğraf Yarışması sonuçlandı. Yarışmanın birincisi ise New Yorklu fotoğrafçıCédric Houin tarafından çekilen ‘Butterfly’ isimli fotoğraf oldu.

Kırgız bir anne ve kızının çadırlarında dikiş makinesini kullanırken görüntülendiği kare, fotoğrafçıya Galapagos Adaları’nda 10 günlük bir fotoğraf sergisi açma ve bir yıllık NatGeo Traveler dergisi aboneliği kazandırdı. Houin deklanşöre bastığı o anı şöyle anlatıyor: “Bu fotoğraf Kırgız topraklarında çekildi. Çadırın içindeki bu anın samimiyeti, göçebe halkların yaşadığı sert koşullara bir tezat oluşturuyor. Sağda bir televizyon var. En yakın köyden yürüyerek haftalar boyu uzakta yaşamayı tercih eden göçebe aileler için lüks bir eşya gibi geliyor ilk bakışta. Fakat uzak köşelerde yaşamalarına rağmen uydu alıcıları ve cep telefonları var. Geçmişteki yaşam tarzına modern dokunuşları eklemişler.

Kaynak: radikal.com.tr (18 Ağustos 2012)

Zil, telaşlı parmaklar altında bağırmaya başladığında sofra başındaydık. Oysa aynı zil, alelade bir günde onlarca kanaryanın aheste cilvesidir.

–         Çabuk gelin! Sizi görmek istiyor.

Mustafa Amca’nın oğlu Halil’di gelen. Yüzü beyaz, alnı terli, lime lime pijaması ve küçümen ayaklarına büyük gelen terlikleri ile komik görünüyordu. Birkaç haftadır karısını, çocuklarını bıraktı, döndü, eski evinde yaşıyor. O an geldiğinde babasının yanında olmak istiyor, hepimiz gibi. Anam elinde sürahi merdivene koştu, babam önündeki rakı bardağını devirerek hışımla kapıya atıldı, ben ağırdan aldım. Çatalın, bıçağın, bizlerin yaygarası durduğu anda, dibimizde mızmızlanan televizyonun sesinin ne kadar yüksek olduğunu fark ettim:

–         Her bayram sonrası olduğu gibi yine felaket; trafik can aldı.

Bayram ve felaket, aynı cümle içinde, yanyana, sırtsırta, dipdibe. Birinin bittiği yerde biri başlıyor, diğerinin yettiği yerden beriki başını uzatıyor. Mustafa Amca’ya göre bakmayı bilen, bildiğini özüne katanlar için yoktur birbirinden farkları; aynı şey bana bayramdır, sana felaket. “Merak etme, sıramız değişir bir gün, o yüzden ne böbürlenmek, ne dövünmek edebe uygun düşmez” der o.

Hiç acele etmeden rakı bardağını dikelttim, televizyonu kapattım, Selahattin Pınar plaklarımı, bakmaya doyamadığımız fotoğraf albümümüzü kolumun altına kıstırdım, ben de üst kata yollandım. Eskiden kolonya, tütün ve acı kahve kokan odasında şimdi başka bir koku var. İyi ya da kötü tanımlamalarının dışında, daha önce hiç bir ortamda tecrübe etmediğim bir koku bu. Ölümcül hastalara sinen ter, sidik, ilaç, çaresizlik ve korkunun kokusu ile alakası olmayan, dingin, pervasız bir koku.

Beni de alın koynunuza ne olur ey hatıralar…

Otuz yıldır komşuyuz. Son haftalarda hemen her gün aynı fotoğraflara bakıp duruyoruz. Her seferinde farklı bir anı canlanıyor belleğimizde, her seferinde farklı bir detayı farkediyoruz. Fotoğraflar cazibesini hiç kaybetmeyen oyuncaklara, biz neşesini hiç kaybetmeyen iki çocuğa dönüşüyoruz. Sanki ben albümün kapağını kapattıktan, uyku alemine geçtikten sonra fotoğraflar gece boyunca değişmeye, dönüşmeye başlıyor, öyle ki ertesi gün, gün ışığına çıktıklarında bir gün önceki fotoğraflardan farklılar. Bebeliğimde onun kucağında çekilmiş, komik fotoğraflarım var. Mustafa Amca’nın kaşlarını çekiştiriyorum, kendimden büyük bir muzu yerken yanak yanağayız, tuhaf bir tango yapan, ucube bir çifte benziyoruz. Mustafa Amca, henüz genç, saçları, bıyıkları kara, gözleri velfecri okuyor, henüz amca bile değil, sadece Mustafa. Sünnetçi beni ağlatırken yatağımın başında, bilmiş bilmiş gülümsüyor. Okulun ilk günü elini öpüyorum, harçlık alıyorum, bu sefer ben gülüyorum bilmiş bilmiş. Sekiz yaşındayım, yazlıktayız. Bisiklete biniyoruz beraber, pek eğreti görünüyoruz. Bisiklet benim için çok büyük, onun için pek küçük, tıpkı hayat gibi. Askerden izinli geldiğim bir günde, elini öpüyorum. Zayıflamışım, üniforma üstümden dökülüyor, Mustafa Amca’nın saçları beyazlamaya başlamış. Düğünümde biraz kıyıda köşede kalmış, curcunanın ortasında en sağdan ikinci sırayı kapabilmiş ancak, benden bile heyecanlı görünüyor. Fotoğrafların hepsinde dikkat çeken şey onun enerjisi. İnsan elini uzatsa onun yaşama sevincine dokunacakmış gibi hissediyor.

Nereden sevdim o zalim kadını…

Banu’ya aşık olduğumu anladığım gün soluğu, yaşıtım olan erkek arkadaşlarım yerine Mustafa Amca’nın yanında almıştım. İki senedir çıkıyorduk, her gün ayrılmayı düşünüyordum ondan, her gün vazgeçiyordum. Kaprisliydi, huysuzdu, sevgisinde cimriydi, hatta beni aldattığından şüpheleniyordum. Elimin altında durmuyordu, tutmaya çalıştıkça kayıp giden bir kedi yavrusuydu Banu, tırmaladıkça tırmalıyordu ellerimi.

–         Çok mu seviyorsun cadıyı?

–         Çok seviyorum.

–         Bir kere şunda anlaşalım, sen çok sevmek ne demek bilmiyorsun. Hatun seni parmağında oynattıkça delleniyorsun, bunu da aşk sanıyorsun. Bu kız seni mutlu edemez, gece ile gündüz ne zaman aynı anda varolursa siz de ancak o zaman aynı anda mutlu olabilirsiniz. Onun fıtratını tahmin edebiliyorum, seninkini avucumun içi gibi biliyorum.

–         Ya Mustafa Amca, kes şimdi felsefeyi. Evleneceğim ben onunla. Hem sevmeyi bir tek sen mi biliyorsun yani?

Söylememem gereken bir şeydi bu. İlk karısının adını anmazdık. Anarsak Mustafa Amca’yı üzeceğimizden değil; o çoktan unutmuştu, çoktan affetmişti. Bahsi geçerse biz üzülüyorduk. İlk karısı çok güzeldi, ilk karısı çok işveliydi, ilk karısı çok zalimdi ve ilk karısı çok maymun iştahlıydı.  İlk karısı evlenmelerinden sadece iki sene sonra, Halil’i arkasında bırakarak kayınbiraderi ile kaçmıştı. Mustafa Amca’nın Selahattin Pınar sevdası o yıllara denk gelir. Musikiyi her zaman sevmiş, bir ara uda, bir ara tambura merak salmış, ancak terk edildikten sonra üstad ile hayatlarındaki bazı şaşırtıcı benzerlikler ona ilahi alametler gibi gelmeye başlamıştı.

–         Benimkinin de adı Jale olsaymış, tam olacakmış be Mithat*. İnsan insana benziyor işte; helal süt emmişi de çiğ süt emmişi de. Ama Allahı var, benimki daha iyi tiyatrocu çıktı!

Mustafa, hali vakti hiç yerinde olmayan bir ailenin dördüncü çocuğu. Onikisindeyken anası, onbeşindeyken babası ölüyor. Dayısının yanında yaşamaya başlıyor, hem çalışıyor, hem okula gidiyor. Turşucuda tezgah bekliyor, adamın birinin kulağını yakınca berber çıraklığından kovuluyor, gazete dağıtıyor. Tüm bunlar olurken kitapların mucizesini keşfediyor, eline ne geçse okuyor. Allem ediyor, kallem ediyor, edebiyat öğretmeni olmayı başarıyor. Emekliliğinin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, hastalığını duyup da bir demet çiçek, bir şişe kolonya kapıp onu ziyarete gelen eski öğrencileri, sevenleri kapısından hiç eksik olmuyor. Ancak aciz, karanlık bir ruhsanız ondan hoşlanmayabilirsiniz. Onun zorluklarla yoğrulan, şekillenen, daha da kudretli hale gelen mutluluğu, yaşama sevinci karşısında ezilebilirsiniz. Aksi halde onun kocaman gülümsemesi sizi  kapar götürür, hayatın onun gülümsemesi kadar kocaman bir şaka olduğunu bir anda kavrar, neşesine ortak oluverirsiniz.

Banu ile üç sene birlikte yaşadık, ötesi olmadı. “Ben sana demedim mi?” demesini göze alarak, herkesten önce Mustafa Amca’ya açtım konuyu.

–         Gece ile gündüz yanyana gelmedi be amca.

–         Kısa da sürse birleştikleri an eşsizdir be oğlum, bunu yaşamak için uyku perileri kovulur, sıcacık yataktan çıkılır ama hepsine değer. Sen bunu yapabildin ya, helal olsun.

Bir bahar akşamı rastladım size…

Beni görünce bir gayret yatağında doğruldu. O kadarcık gayret bile renginin atmasına yetti, öksürmeye başladı. Aynı anda hepimiz yatağa hamle ettik, hepimizi titrek bir el hareketi ile durdurdu. O vakit elin ne kadar lekeli, elin ne kadar kemikli, elin ne kadar ölü olduğunu farkettim.

–         Aslan Mithat, getirmişsin plakları. En sevdiğim şarkıdan başla bakalım.

Onun koca yüreğini ilk kez gördüğüm bahar akşamını hatırlıyorum. Liseyi bitirmek üzereyim, ders çalışmaktan hafakanlar basmış, kendimi bahçeye dar atmışım. Sigarasını hasretle içine çekiyor, yanıbaşındaki pembecik gül goncasını parmağının ucuyla okşuyor.

–         Dünyanın en mutlu insanıyım ben Mithat. Neden dersin?

–         Neden Mustafa Amca?

–         Nedensiz mutlu olabildiğim için.

Önce gülüyorum. Çocukluğumdan beri böyle anlamadığım laflar eder, ben de hep gülerim. Deli saçması deyip geçemem, zira tuhaf bir huzur bulurum onun sözlerinde ve henüz kavrayamadığım bir hikmet olduğunu bilirim. Tutkun olduğu edebiyata yorarım bazı sözlerini. Oysa o Mayıs gecesi, aptalca sırıtıp, ayaklarımın ucuna bakarken birden anlıyorum ki tam o anda Mustafa Amca çok mutlu, çünkü mutlu olmak için aslında her nedeni var. Ilık bir gece, keyifle tüttürülen bir sigara, mis gibi güllerin kokusu eşliğinde benimle yapılan gailesiz sohbet, içeride onu bekleyen koca yürekli bir kadınla bir oğul. Yine tam o anda farkediyorum ki karanlık bir ruhu olsaydı, mutsuz olmak için her nedeni olacaktı. Binbir zorlukla geçen çocukluk, parasızlık, anasızlık, babasızlık, terk edilmek, en sevdiği iki can tarafından can evinden vurulmak, tek başına Halil’i büyütmek. O güzelim bahar akşamında, sahip olamadıklarına hayıflanmak yerine, sahip olduklarının tadını çıkartıyor. Tam o anda gerçekten yaşıyor ve şükrediyor, karanlık yerine aydınlığı seçiyor, karanlığın er geç aydınlığa döneceğini biliyor, karanlığı aydınlığa bizzat dönüştürüyor. Her şey nereden, nasıl baktığımıza göre şekil değiştirmiyor mu? İlk evliliğinin bitmesi büyük acılarla beraber Halil’i, yaşanmışlıkları, Nesrin Teyze’yi getirmedi mi? Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Ben de birden anlıyorum ki o ılık anda mutlu olmak için belirli bir nedeni yok ve tam da bu nedenle çok mutlu. Bunu kavradığım anda gülümsemem yüzümde donuyor, başımı kaldırıyorum, alacakaranlıkta parlayan gözleri ile karşılaşıyorum. Gözümde ilk kez onu anladığımı görüyor, gözümde ona olan hayranlığımı görüyor, gözümde artık çocukluktan çıkan, hayata akıl erdirebilen bir erkeğin, bir dostun ilk müsveddesini görüyor ve gülmeye başlıyor. Koca kahkahası bahçeyi doldururken ben kavradıklarımın ağırlığı ile başbaşa kalmak için içeriye kaçıyorum.

Ne ara vakıf oldu tüm sırlara, ne ara böyle katıksız bir sabır oldu, neşe oldu, tutku oldu bilmiyorum. Tezgahın başını beklerken, acı turşu suyunu içe içe acının da bir güzellik olduğunu anlamış olabilir. Koca koca adamların kulak içi kıllarını yakmaya çalışırken, güzele ulaşmanın bir çaba gerektirdiğini kavramıştır belki de. Halil’i kucağında zıplattığı anların birinde ilk karısı olmasaydı Halil’in de olmayacağını idrak etmiş midir? Geçmişten şikayet edip durmazdı, bir şey bittiyse bitmiştir; gömer, başında bir an saygıyla durur, duasını mırıldanır ve yoluna devam ederdi.

Delisin deli gönlüm…

Halil, yatağın ucuna ilişmiş, gözgöze geliyoruz. Babasına şaşılacak kadar çok benziyor. Mustafa Amca’nın eşsiz mizacı sayesinde sırasıyla mutlu bir çocuk, mutlu bir erkek, mutlu bir baba oldu. Yine de babasının öleceğini bilmek, Mustafa Amca’nın tüm telkinlerine rağmen ona fazla geliyor. Yatağın başını bekleyen emektar pikaba yöneliyorum, neyin eşsiz sesi duyulurken hepimiz Mustafa Amca’ya bakıyoruz. Çok önce tembihlendiğimiz gibi soru sormak, ihtimam göstermek, ısrar etmek, acımak, hüzünlenmek yasak, hele ağlamak affedilir hareket değil. En başlarda ben hariç herkes zorlanıyordu ama şimdi odada aldığımız kokuyu yavaş yavaş tanımlamaya başlıyorum; bir garip neşenin kokusu bu. Bir geçişin, yaşanmışlığın, doygunluğun ve kabullenişin kokusu bu. Hırsın, acının, kıskançlığın, umutsuzluğun kekremsi kokusuna bin kat yeğlenecek güzellikte bir koku.

–         Hep üstad gibi ölmek istedim biliyorsunuz değil mi? En sevdiğim takım elbiseyi giymişim, dostlarımla rakı sofrasındayım ve kalbim duruveriyor. Ne deli, ne güzel bir ölüm**.

 Bakışı çağırır beni uzaktan…

İki yıldır hasta, iki aydır hastanedeydi, iki hafta önce artık yapılacak bir şey olmadığını söyleyerek onu eve yollladılar. İki haftadır Halil de ben de çocukluğumuzun evine, ailelerimize, ona geri döndük, bekliyoruz. Tadını çıkarmaya bayıldığı, ağzında eveleye geveleye tüm şekerini emdiği “an”lardan belki de en önemlisinin gelmesini bekliyoruz. Mustafa Amca dahil, hiçbirimizin tecrübe etmediği, yepyeni bir an bu. Her an bir geçiştir, dönüşümdür, yenilenmedir belki ama bu biraz daha farklı, belki de değil. Biz, yine bilinmeyene endişe ile yaklaşmaya teşne, Mustafa Amca bize sürekli bu anın da diğerleri gibi bir an olacağını müjdeliyor. Tam tersi olması gerekmez mi? Bugünlerde bizim ona destek olmamız lazım değil mi? Yine de kendimizce zor olanı başarıyoruz, en azından köstek olmuyoruz ancak dirayetli, heyecanlı, mutlu olan, bize de öyle olmamızı telkin eden yine Mustafa Amca oluyor.

Nesrin Teyze şıpın işi bir sofra konduruveriyor yatağın başına, babam alt kattan rakıyı kapıveriyor, Selahattin Pınar eşliğinde diziliyoruz sofranın başına, başlıyoruz birbirimize yarenlik etmeye. Tüm anılar, bu kez fotoğraflar olmadan, beynimizin çerçevelerinden fırlıyor, odanın içinde dönenmeye başlıyorlar. Genellikle mutlu olanların dışarı çıkmasına izin veriyoruz, hüzünlülere çok istisnai anlarda bu hakkı tanıyoruz; güzel bir yemeğe tat katması için parmakların ucuyla atılıverilen biber misali, sohbetimize tat katıp geri kaçıyorlar. O kadar çok gülüyoruz ki bir ara anam endişeleniyor komşuları uyutmayacağız diye. Biri kapımızı çalıp da neye güldüğümüzü sorsa, adamcağız ölüyor, ona gülüyoruz diyeceğiz.

Mustafa Amca bazen dinç, neşeli, bazen yorgun düşüyor, uyukluyor, yüzü acı ile buruşuyor ama yine de mutlu. Gece uzun sürüyor, Mustafa Amca’nın rengi, duruşu değişiyor, akşamın başında kıyıya daha yakındı, şimdi daha uzakta. Onu hala görüyoruz, tam olarak gözden kaybolması için henüz vakit var. Belki yarın da bizimle olacak, belki öbür gün hala fotoğraflara bakabileceğiz, rakı içeceğiz ama daha ötesi olur mu, sanmıyorum. Olursa ne ala, olmazsa da onun ağabeyliği, dostluğu ile geçen koca bir ömür var bende, kahkahalarla yapılan güzelim bir uğurlama var.

İlk defa o gecenin sonunda, ona artık veda etmeye hazır olduğumu düşünüyorum. Veda belki de yanlış bir kelime. Mustafa Amca sonlara, vedalara inanmaz ki. Onun için anlar, dönüşümler, daireler var, çizgileri bilmez. Hayatı boyunca düz, sıkıcı çizgileri almış, eğmiş, bükmüş, onlardan keyif dolu daireler oluşturmuş. O dairelerden herhangi birinin, herhangi bir noktasında tekrar karşılaşacağımıza ben de canı-ı gönülden inanıyorum. Hepimiz gülümseyerek odadan çıkmaya hazırlanıyoruz. Nesrin Teyze başını sallıyor:

–         Komşulardan biri şu halimizi görse, kimse cenazeye gelmez, sapkın diye adımız çıkar.

–         Böyle düşünecek hiçkimsenin cenazemde yeri yok.

Biz odadan çıkmadan yaptığı son şey, çok sevdiği diğer Halil’in, en sevdiği kitabından, en sevdiği cümleyi mırıldanmak oluyor:

–         Çok kısa bir süre geçecek, rüzgara yaslanıp biraz dinleneceğim ve başka bir kadın bana gebe kalacak. ***

*     Selahattin Pınar’ın ilk eşi, tiyatrocu Afife Jale.

**   Selahattin Pınar’ın ölümüne gönderme yapıyor.

*** Halil Cibran, Ermiş.

 Ayça Erkol – edebiyathaber.net (18 Ağustos 2012) 

  • Erte Oyar - 19/08/2012 - 00:49

    Kurgusu, anlatımının kıvraklığıyla çok başarılı bir öykü bence. Yazarı kutluyorum. Yalnız dili kullanışını özensiz buldum. Osmanlıca sözcükler çok rahatsız edici. Ama çok genç bir yazar gibi geldi bana,eğer öyleyse şimdiden çok ustalaşmış.cevaplakapat

Ali Poyrazoğlu, Hürriyet gazetesi için Müşfik Kenter’i yazdı. İşte yazıdan bir bölüm: 

Çok yakışıklıydı; bütün kızlar ona aşıktı. Çok kıskanırdık. Çok iyi oyuncuydu, kontrollü bir avareydi… Ne oynarsa oynasın, döktürürdü; çok güzel ölürdü. Çok güzel öldü.

Konservatuvarda Yıldız Kenter’in öğrencileriydik.
Biliyoruz kader bir gün bizlere de gülecek; Kenterler’de oynayacağız. Bomba patladı. Yıldız Hoca “‘Karakolda’ adlı bir oyun sahneye koyuyoruz, okuldan seçtiğim birkaç kişiyi oyuna alıyorum” dedi.
Ölüm sessizliği… Haftaya açıklayacak. Hafta, tarihin en uzun haftası!
Hoca açıklıyor: Sema Özcan, Ali Poyrazoğlu, Mustafa Alabora, Erdal Özyağcılar, Güler Ökten, Erdoğan Akduman. Yönetmen Yıldız Kenter. Disiplin çelik. Müşfik Kenter ve Şükran Güngör’le aynı soyunma odasına düşüyorum.
Müşfik, makyaj yapmıyor. Rolü giymiş üstüne, makyaja ne gerek var?
Eliyle saçlarını düzeltiyor, yallah sahneye…
İçindeki yaratıcı enerjinin nereden geldiğini, nasıl bu kadar iyi oynadığını anlamaya çalışıyorum.
Sırrını keşfediyorum. Kurallarla, disiplinle, sıradanlıklarla takışmasında gizli oyunculuğunun sırrı. Fazla sıkı kuralların yaratıcılığın önünü kestiğini keşfetmiş. Bir gün Müşfik, oyunsırasında Kamran Yüce’yi güldürmeye çalıştı. Kamran gülmeyince kendi gülmeye başladı… Bütün ekibe yayıldı… İş kontrolden çıktı. Oyun durdu. Yıldız Hoca arkaya geldi, perdeyi kapattı. Fırçanın Allah’ını yedik. Seyirciden özür, oyuna devam…

Oynarken Müşfik’i izne gönderirdi

Serseriliği, başıbozukluğu, avareliği müthiş bir yaratıcı yönteme dönüştürmüştü. Sanki oyunculuk yöntemleriyle ilgili hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranırdı. Bildiklerini unutmayı seçip karakterin ruhuna sezgileriyle girmeyi yöntem eylemişti.
O adam olup çıkardı. Müşfik’i izne gönderirdi oyun oynanırken; sonra tekrar buluşurlardı. Her karakter için ayrı teknik geliştirir, çaktırmazdı. Her şey, şimdi, ilk kez o anda, ilk defa oluyormuş gibi gelirdi izleyenlere.

Lafların papağanı olmaya direniyordu

Kenterler’de yeni oyun asıldı tahtaya: ‘Ver Elini Yeni Dünya’.
Rolüm var ve de asistanım. Baş işim reji defteri tutmak, bir de Müşfik’e laflarını ezberletmek. Zor ezberliyor, adeta direniyor. Ezberlerse lafların papağanı olacak diye direniyor. Sindire sindire yerli yerine oturtmak istiyor her sözcüğü. Neye gereksinimi olduğunu hissettim.
Oturduğum yerden değil tahtanın arkasına takılıp sufle vermeye başladım. Gölgesi gibi yapıştım. Sahnede o nereye, ben oraya. Fısıldıyorum repliklerini. Baktı böyle daha kolay oluyor, “Lan ruhuma üflüyorsun lafları…” dedi. En büyük paye: Müşfik’in ruhuna üfleyen adam! Uçuyorum sevinçten. Olağanüstü bir performans sergiledi o oyunda. Bütün ödülleri sildi süpürdü. Benim üflememden değil tabii ki…

Yakışıklı bir TV al ödeşelim

Zaman geçmiş, kendi tiyatromu kurmuşum, Kenter Tiyatrosu’nu kiralamışım, orada sergiliyorum oyunlarımı. Paylaşıyoruz salonu. ‘Oğlum Çiçek Açtı’yı sahneye koymaya karar verdim. Hem oynayıp hem yönetmenlik yapmak istemiyorum. Yönetmen arıyorum. Körüm, önümde kahve içen Müşfik Kenter’e niye teklif etmiyorum? “Şu oyunu, ‘Oğlum Çiçek Açtı’yı sen yönetsene” diyorum. Hiç ikiletmiyor. “Olur, ver teksti bir okuyayım” diyor.
“Kaç para vereceğiz” diyorum. “Para istemez, evdeki televizyon eskidi, yakışıklı bir TV alırsın, ödeşiriz” diyor.
İlk provada “Nasıl oynayacağım ben bu adamı, benden 20 yaş büyük. Azıcık yaşlı gibi çalışayım mı” diyorum. Gayet sakin cevap veriyor: “Ben senden 20 yaş büyüğüm, aramızda bir fark var mı? Ben senden çok çalışıyorum üstelik. Oyna olduğun gibi. İnsan gibi, adam gibi oyna işte…”
Baş lafıydı: “Önce adam olun, insan olun, sonra oyuncu… Role de insan gibi davran. O karakteri anla, kavra, acılarını, sevinçlerini paylaş. O zaman iyi oynarsın. Hem de çok iyi.”

Yazının devamı için

(18 Ağustos 2012) 

 

Yaşar Kemal’in ‘Bir Ada Hikâyesi’ dörtlemesinin son romanı ‘Çıplak Ada Çıplak Deniz’i geçtiğimiz günlerde yayıncısı Yapı Kredi Yayınları’na verdiği haberi okurları arasında büyük bir heyecan yaratmıştı.

Romanın editörlüğünü üstlenen yazar ve şair Güven Turan, Notos dergisinin facebook sayfası Notosoloji’de roman üzerine soruları yanıtladı. ‘Ada’ dörtlemesinin yazılışını yakından islediğini, kitabın ön çalışmaları için sık sık Yaşar Kemal’le bir araya geldiklerini belirten Turan romanı şu sözlerle anlattı:

TARİHLE DESTANSI KAYNAŞMASI

“Bir Ada Hikayesi dörtlemesi hem bir Yaşar Kemal klasiği, hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal’in romancılığında önemli bir yeniliği işaret ediyor. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır… Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini (hiçbir yazara benzemez ve asla taklit edilemez) harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur. Bu dörtlüyse, bence, tarihle destanların kaynaşmasıdır. Yaşar Kemal tarihi roman yazmıyor bu dörtlüde, bir tarih var ediyor. Bütün göndermeleri yerli yerinde ama bir Yaşar Kemal tarihi. Mitos yok mu? Nasıl olmaz, var elbette. Dörtlü bu kitapla kapanıyor… Bence bu kitap okunduktan sonra yeniden başa dönmeli ve bu kitabın yolundan gidip bir kez daha okunmalı bütünü.”

17 Ağustos 2012

Önce resimler yakıldı sonra insanlıktan arta kalanlar… Çaresizce son yemeğe oturttu kendini ressam, elleri ve ayakları çoktan çakılmış!

Tiziano’ya ait olduğu sanılan Eldivenli Adam isimli tablo, Rönesans’ın en iyi ressamlarından biri olan Turquetto isimli İstanbullu Yahudi bir ressamın elde kalan tek eseri olabilir mi acaba?

Bu soruyla açılan Turquetto, XVI. yüzyıl İstanbul’unda (1519) Yahudi anne babadan doğan ve tek tutkusu resim yapmak olan bir çocuğun, Eli Soriano’nun hikâyesini anlatıyor aslında. Esir pazarında çalışan bir adamın oğlu olan bu çocuk, her iki dinin kurallarının resim yapmasına izin vermeyeceğini küçük yaşta fark edince, sanatını geliştirip rahatça icra edebilmek için Venedik’e kaçar. Rumca sahte bir isimle Tiziano’nun resim atölyesine devam ettikten sonra mesleğinde yükselir ve Venedik’teki çeşitli tarikatlara İncil geleneğiyle, Osmanlı hat yazısıyla ve Bizans sanatıyla beslenen muhteşem eserler verir ve ustasının taktığı isimle Turquetto diye anılmaya başlar. Şöhretinin doruğundayken, yaşadığı bir yasak ilişki yüzünden gerçek kimliği ortaya çıkar. Resim yapmak isteyen, meraklı ve sorgulayan bir çocuğun isyanı, olgun bir adama dönüştüğünde bu kez, sanat, iktidar ve din üçgenine tepki duyan bir sanatçının isyanına evrilir. Bir sipariş üzerine yaptığı İsa ve on iki havarisini konu alan tabloda havarilerin yerine ressamları çizmesi eklenince, engizisyon mahkemesince yargılanır ve idama mahkûm edilir. Olgun çağında, evli, çocuklu ve toplumda kabul gören bir sanatçıyken, İtalyan Rönesans’ın en parlak döneminde Venedik’teki rekabet ortamının aktörlerinin ayak oyunlarına, kurnazlıklarına alet ve kurban olan bir sanatçıya dönüşen Turquetto’nun yükselişine ve ani düşüşüne tanık oluruz…

METİN ARDITI

METİN ARDITI, İsviçreli yazar, 1945 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İsviçre’de yaptı. École Polytechnique Fédérale de Lausanne’dan fizik mühendisi olarak mezun olduktan sonra atom mühendisliği dalında doktora yaptı, ardından Stanford Üniversitesi’nde işletme dalında master eğitimi aldı. 1996 yılından bu yana Suisse Romande Orkestra’sının yöneticisi ve organizasyon sorumlusu görevlerini gönüllü olarak yerine getiren yazar, 1988’de kurduğu Arditi Vakfı dışında, yardım amaçlı kurulan birçok vakfın idaresinde de görev yapıyor. Romanın yanı sıra deneme türünde de eserler veren Arditi, yedinci romanı Turquetto’yla prestijli bir edebiyat ödülü olan Jean-Giono ödülünü aldı.

Almanya’nın haftalık ‘Die Zeit’ gazetesine konuşan yazar Orhan Pamuk, Türkiye burjuvazisine katlanamadığını belirterek, “Burjuvazi beni çok sinirlendiriyor. Küstahlıklarından tiksiniyorum” şeklinde konuştu.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Almanya’nın haftalık ‘Die Zeit’ gazetesine röportaj verdi.

Türkiye burjuvazisine katlanamadığını dile getiren Pamuk, “Burjuvazi beni çok sinirlendiriyor. Küstahlıklarından tiksiniyorum. Dar görüşlü ve bencil oldukları gibi, kendi halkından da nefret ediyorlar” şeklinde konuştu.

Pamuk, Die Zeit muhabiri Michael Thumann’ın, “Kitaplarınızda yönü Avrupa’ya dönük seküler Türk üst sınıfının yaşadığı ihtişamı ve rezaletleri anlatıyorsunuz. Bu burjuva sınıfının sorunu nedir?” şeklindeki sorusuna şu yanıtı verdi: “Onların yaşamı benim de yaşamım. Aynı sınıftan, aynı sokaktanız. Alışkanlıklarımız aynı. Aynı dükkandan alış veriş yaparız. Onlarla ilgili sevgi dolu cümleler de yazdım, alay da ettim. Burjuvazi beni öfkelendirir. Havalı olmalarından hoşlanmam. Egoistlikleri ve kendi vatandaşlarından nefret etmelerinden hiç hazzetmem. Laik Türk üst sınıfını askeri müdahaleler de Kürtlere yapılan baskı da rahatsız etmez. Türk kadınlarının bir çoğuna, sadece başörtüsü taktıkları için tepeden bakarlar. Bu tutumları bana, eskiden Güney Afrika’da beyazların siyahlara bakışlarını anımsatır.”

Orhan Pamuk bir soru üzerine, Türk üst sınıfının son on yıllarda servetlerini üç misli arttırdığına işaret ederek, bu kesimin siyaset alanında ise eski gücünü yitirdiğini söyledi. Pamuk, “Akıllı olan gerçeği kabullendi. Saygı edinme konusunda mesafe kaydetmeye başladılar” diye konuştu.

ntvmsnbc.com (17 Ağustos 2012)

Murathan Mungan’ın öncülüğünde 23 yazarın öyküleri ile katıldığı Bir Dersim Hikayesi adlı kitaptan seçilen, Barış Bıçakçı’nın “Ekber, Sen…” öyküsünün   incelemesini  aşağıda bulabilirsiniz.

Konu :

Munzur’a bakan köylerden birinde yaşayan 10 yaşındaki Ekber’in, yaz tatili nedeniyle yurt dışından gelen akrabaları ve onların çocuklarıyla yaşananlar. (Ekber’in arabaların plakalarını hayranlıkla incelemesinden, araçların yabancı plakalı olduğu sonucuna varıyoruz.)

İzlek:

Yazarın, öykünün ilk cümlesinde de belirttiği üzere, “insanın yaşadıklarının dışında da bir geçmişi olabileceği” ifadesidir.

Çevre (zaman ve yer):

Munzur Deresi’ne hakim köylerden biri. Yazar özellikle 1986 dünya kupasını referans olarak verip, hikayenin hangi zaman aralığında geçtiğine ilişkin ipucu veriyor. Ekber’in topu arada bir aşağılara, Munzur kıyısındaki sazlıklara kaçıyor. Futbol gibi görece düz bir arazi gerektiren bir oyun için çok da uygun bir yer olmadığını anlıyoruz. Munzur kıyısındaki sazlıklarda canavarlar olduğundan eminler, zira büyüklerin anlattıkları, çocukların aklında yer etmiş.  Yakın çevrede Kutu Deresi ve Düzgün Baba türbeleri var.  Ancak tüm bunlara rağmen küçük kasaba veya köylere özgü bir monotonluk var mekanda. Her şey birbirinin veya bir öncekinin tekrarı gibi. Nadiren sürprizler oluyor ve alışılmışın dışındaki şeyler dikkat çekiyor. (Burada araçların plakası, renkli naylon torbalar, çikolatalar, teneke meşrubat kutuları, spor ayakkabı ve walkmen) Ekber bu dar alanda top çeviriyor diyebiliriz.

Kişiler:

Hikaye, anlatıcı rolündeki ana karakter Ekber’in etrafında geçiyor. Misafir olarak gelen iki teyze, onların çocukları olan yeğenler öne çıkan kişiler.

Olay, olay örgüsü:

Ekber 10 yaşında, yaşadığı çevre ile ilgili masal ve hikayelerle büyümüş bir çocuk. Çoğu çocuk gibi futbol oynamaya meraklı ve o günlerde oynanan dünya kupası maçlarını da kaçırmıyor, üstelik oradaki oyuncular ile özdeşlik kuruyor.

Başka bir özdeşlik kurma durumu finalde, yeğenlerini esir aldığında söylediği “size 38’i yaşatırım” ifadesinde karşılık buluyor. Evde 38’ le ilgili anlatılanlar, çevrede konuşulanlar vb. birçok olayın etkisinde kaldığının ve onların bir tekrarını yapmak niyetinde olduğunun da bir işareti. Zira burada Ekber, elinde bıçak ile katliam yapmaya hazır askerler gibi bağırıyor. Gerçekte de 38 yılında çok sayıda çocuk ve kadın, askerler tarafından katledilmiştir. Munzur’un kenarındaki canavar söylentisi ise muhtemelen çocukları 38 sonrasında derede karşılaşmaları olası cesetlerden uzak tutmak için çıkmıştır. (Katliam sonrası uçurumlardan dereye atılan cesetler bir süre sonra askerler tarafından gaz dökülerek yakılmıştır.)

Hikayedeki bir başka paralellik de, 38 katliamı sırasında kimi köylerin teslim olup ülkenin batı bölgelerine sürgün edilmeleri ve oralarda çalışıp para kazandıktan sonra geri döndüklerinde onlarca sahipsiz araziyi çok düşük bedeller karşılığı elde etmeleridir. Zira o dönemde canı pahasına teslim olmayan binlerce insan öldürülmüş, kalanlar  barınma imkanı bulamasınlar diye tarlalar yakılmış, evler yıkılmış, hayvanlara el konmuştur. Saklanarak sağ kalabilen kadın ve çocuklar çok zor koşullarda ancak karınlarını doyurabilmişler, kimileri açlıktan ölmüş, ama topraklarını terk etmemişlerdir. Batıdan sonradan gelen bu sürgünler kısmen o acıları yaşamamışlar ve daha önce hayal edemeyecekleri kadar fazla araziye uygun bedele sahip olmuşlardır.

Bu hikayede de, köyde kalmış ve orada yerleşik bir hayat süren Ekber ve ailesi, köyü terk ederek yurt dışına çalışmaya gitmiş kişilere göre maddi açıdan zayıftır. Gelen misafirlerin otomobilleri, getirmiş oldukları hediyeler, yiyecek ve içecekler Ekber’de onların hayatının hep böyle konfor ve varlık içinde geçtiği duygusunu uyandırmıştır.  İster istemez kendisinin de duyduğu hikayelerdeki yoksulluklar ve zenginliklerle ilgili kafasında böyle bir paralellik kurmuştur. Zaten anlatılanlar ve orada geçen vahşet, zaman zaman kendisinin Munzur kıyılarında olduğu söylenen canavarlarla ilgili duyduğu hikayeler, gördüğü izler onda psikolojik travmalara, takıntılara yol açmıştır.

Bir yandan yaşadığı çevrenin monotonluğu, kıstırılmışlığı, diğer yandan şehir/yurtdışı hayatının imkanları ve bolluğu Ekber’in kafasındaki çatışmaları iyice belirginleştirmiştir. Akrabalarına ve yeğenlerine karşı hissettiği eziklikten kurtulabilmek için kendisini en başarılı bulduğu futbolda göstermek istemiştir. Bu nedenle top satın alabilmek için akrabalarından para istemiştir. Gösterebileceği tek başarısı budur. Olumsuz cevap alınca da bütün o çatışmalar, zihninin derinliklerinde, alt katmanlarında saklı duran şiddet su yüzüne çıkmış; solucanlar, çekirgeler ve suböcekleri dışında gücünün yetebileceği yegane varlıklar olan yeğenlerine yönelmiştir.  Aslında Ekber’in durumu,  yazarın hikayenin sonunda söylediği gibidir: “Çıkman için yalvarıyorlardı, ama nereden?” Zira  o odadan çıksa bile içinde yaşadığı ve çıkma ihtimalinin pek olmadığı o büyük odadan nasıl kurtulacaktır?

Değerlendirme:

Bu hikayenin en etkili ve onu diğerlerinden ayıran en önemli yanı kitap boyunca bilindik hale gelen “Dersim Hikayeleri” başlığına dayandırmadan yazılmış olmasıdır. Yazar, atmosferi ezbere imgelere ya da klişelere takılmadan sıfırdan kendisi kuruyor. Ne mağara, ne bebek ne silah ne kaçış ne işkence… (Bunlar var olmadığından ya da yaşanmadığından değil elbette) Bunların hepsi, hikayenin kahramanı Ekber’in imgeleminde bilmediğimiz biçimde birleşiyor. Tek bir cümleyle okura yansıtılıyor: “Size 38’i yaşatacağım!”  Bu cümle,  hikayede, bir çocuğun öfke anında, belki de çok ilgisiz gibi görünen bir zamanda,  söyleniveriyor.  Oysaki,  çocuk bütün o acıyı, travmaları hep taşımıştır.  Yazar bu durumu   dokunaklı ve sahici bir dille kurmuş,  doğrudan anlatmak yerine okura sezdirmiştir.   “Ekber, Sen…” in diğerlerinden farkı da budur.

Not: Fotoğraftaki futbolcu Arjantin Milli Takım Oyuncusu Jorge Valdano’dur. Fotoğraf,  Meksika1986 Dünya Kupası sırasında çekilmiştir.

Tayfun Topraktepe – edebiyathaber.net (16 Ağustos 2012)

Yazar olmamız için hangi okullarda okumamız gerek?” sorusuna 10 yaşındaki bir ilkokul öğrencisi, “Ama onun okulu yok ki!” yanıtını verdiğinde şaşırmıştım. Acaba yazmanın bir okulu olabilir mi? Semih Gümüş’ün ‘Yazar Olabilir miyim?’ adlı kitabı bu konuda iyi bir rehber; edebiyat ve yazarlar dünyasında bir gezinin rehberi aynı zamanda…

İlk ve orta dereceli okullarda katıldığım okur-yazar buluşmalarında zaman zaman öğrencilere şunu soruyorum: “İçinizde yazar olmak isteyen var mı?” Bunu daha çok ilköğretim öğrencileri yanıtlıyor. Coşkuyla birçok parmak havaya kalktığı gibi sesli olarak da, “Eveet!” diye bağırıyorlar. Onlar da liseli olduklarında ablaları, ağabeyleri gibi bu soru karşısında sessiz kalacaklar, daha sonra yanıma gelip isteklerini öbür arkadaşlarına duyurmadan dile getireceklerdi.

Ardından ikinci sorum geliyor: Yazar olmamız için hangi okullarda okumamız gerek? Bunu yanıtlayan pek olmuyordu işte. Arada, tek tük “Edebiyat fakültesi” diyenler çıkıyordu. Bir gün, dördüncü sınıf öğrencisi bir kız, “Ama onun okulu yok ki!” dedi. On yaşındaki bir çocuğun yanıtı çok şaşırtmıştı beni. Yazar olmak isteyen ve yaratıcı yazarlık seminerine katılanların birçoğunun formüle edilmiş kalıplar peşinde olduğunu deneyimlerimden biliyorum. İstedikleri yemek tarifi gibi bir şeydi.

Moda; okumadan yazmak
Yıllardır, yazmaktan çok konuşmayı seven ve okumayan bir toplum olduğumuz söylenegeldi. Artan nüfusumuza, yayınevlerine, yayımlanan kitapların sayısına baktığımızda, yılda kişi başına düşen kitap sayısında hâlâ çok gerilerde olduğumuzu görüyoruz. Yazma konusunda ise yıldan yıla yükselen bir artış var. Başta bir çelişki gibi görünse de, değil aslında. İyi bir okur olmadan, edebiyat dünyasının havasını solumadan yazmaya kalkışmanın bir nedeni olmalı. Belki de günümüzün yaşam koşullarının dayattığı iletişimsizliğin, yalnızlığın getirdiği suskunluk, yazarak kendini ifade etme biçimine dönüşüyor.  Bir başka nedeni de kısa yoldan ünlenmek. Henüz yayımlanmamış yapıtlarla karşılaştığım alanların başında, seçici kurullarında bulunduğum öykü ve roman ödülleri geliyor. Katılan dosyaların sayısı her yıl katlanarak artıyor. Yayınevlerine gönderilen dosyalar da öyle. Büyük çoğunluğu yazma biçiminden, yazım kurallarını bilmemesinden, cümle yapısından okumadan yazmaya kalkıştığını hemen ele veriyor. Yazdıklarını kitap olarak görmek isteyenler için de, tüm giderlerini ve bunu gerçekleştiren kuruluşun hizmet bedelini ödemek koşuluyla yeni bir yayıncılık alanı daha doğdu.

Yazma seminerleri, yaratıcı yazarlık atölyeleri de böyle bir arz-talep sonucu hızla çoğalıyor.

Sonuçta kişisel bir eylem yazmak. Nereden başlanacağı, nasıl bir yol izleneceği, nelere dikkat edilmesi gerektiği merak edilen, rehberlik edebilecek kaynak kitapların olup olmadığı bilinmeyen bir alan. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi kızın dediği gibi: “Ama onun okulu yok ki.”

Yazmanın okulu
Aslında var. Eleştirmen Semih Gümüş’ün Notos Kitap yayınları arasında çıkan ‘Yazar Olabilir miyim?’ başlıklı çalışması bu sırrı okurlarına fısıldıyor. Formüller vermiyor,  nasıl kurnazlık yapılıp okurun ilgisi çekilerek çok satan bir kitap yazılacağının yollarını da göstermiyor. Birçok kişinin kaleme sarıldığı günümüzde gerçek edebiyat yolcularına rehber bir kitap sunuyor. Gezi kitapları vardır ya; nasıl gidilir, nerede kalınır, nereler görülür, ne yenir türünden; öyle bir şey. Bu, edebiyat ve yazarların dünyasına yapılan bir gezi. Baştan, yazarlığın öğretilebileceğine inanmadığını belirtiyor Gümüş. Kitabın sonuna eklediği ‘Yaratıcı Bakış Açıları’ bölümündeki şu anonim alıntı her şeyi anlatıyor zaten: “İyi bir öykü yazmanın üç kuralı var. Sorun şu ki, o kuralların neler olduğunu kimse bilmiyor. Bu dahil, hiçbir kural evrensel değildir.”

Gümüş’ün asıl altını çizdiği, yazmak üzere yola çıkan herkes için olmazsa olmaz tek koşul: Okumak. Burada okuma biçimleri, yani doğru okumanın yanı sıra nereden başlanıp nelerin okunacağı da önemli yeni yazar adayları için. Kitap bu açıdan da iyi bir yol gösterici. Birinci bölümün sonunda (s.52) ‘Dört Aşamalı Okuma Önerisi’  bölümünde, öykü, roman, şiir, deneme ve eleştiri türünde kırk kitap öneriyor Gümüş. Yeni başlayanlar için olduğu kadar, düzensiz ve karışık okuyanlar için de iyi bir liste.

‘Yazar Olabilir miyim?’, yalnızca yazar olmak isteyenler için hazırlanmış bir çalışma değil. Türk ve dünya edebiyatında, yazarların ve yapıtların dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Ernest Hemingway, Raymond Carver, Julio Cortazar, William Faulkner nasıl yazdıklarıyla ilgili önemli ipuçları verirken, Mario Vargas Llosa, Marquez, Roberto Bolano ve Jorge Luis Borges’in çok ilginç öğütleri var. Ayrıca ‘Ustalardan Gençlere Altın Öğütler’ bölümünde de on üç yazara yer veriliyor. Burada dikkatimi çeken, örneklerin hep yabancı yazarlardan alındığı oldu. “Keşke yazarlarımızın da bu konuda söylediklerine yer verilseydi” diye düşündüm.

Gümüş’ün deneyimi
Gümüş, ‘Yazar Olabilir miyim?’de yazmanın öğretilemeyeceğini ama -tabii ‘yetenek’ göz ardı edilmeksizin- öğrenilebileceğini belirtiyor. Bu da sürekli okumak ve yazmaktan geçen kişisel bir eğitim ve gelişim süreci olarak çıkıyor karşımıza. “İnsanı yazarlığa götüren yolun başlangıcında olacaklar belli değildir. Orada yalnızca okumak var, ama sıkı okumak. Hiçbir genç bu başlangıç okumalarını kusursuz biçimde tamamlayamaz. Kusursuz okuma var mıdır, diye sorulursa hemen, elbette yoktur, diyebiliriz,” (s.37) dedikten sonra, beğendiği, onu besleyen yazarları nasıl okuduğuna geçiyor Gümüş ve şunları söylüyor: “… bir cümleden ötekine nasıl geçtiklerine, hangi sözcükleri nerede kullandıklarına, bölümleri birbirine nasıl bağladıklarına, diyalogları nasıl yoğunlaştırdıklarına, kişilerin davranışlarını ayrıntılar içinde nasıl verdiklerine, bütün metni nasıl kurguladıklarına özen göstererek okurum. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan.” (s.38)

Burada, okuruyla kendi deneyimini paylaşırken didaktik olmadan öğretici bir yol izliyor Gümüş ve hem yazan hem de yazmayı düşünmeyip sadece okuyanlar için çok önemli şeyler söylüyor. Ünlü yazarların yazmaya ve yaratıcılığa bakış açıları da altın öğütler gibi. Hemingway, “Hepimiz, kimsenin asla usta olamayacağı bir zanaatın çıraklarıyız” derken yazarın yolunun hırs ve ünden arınmış sade taşlarla döşendiğini söylüyor. Kısa sürede ünlü olmak, ilk kitabıyla çok satanlar listesine girmek gibi düşler kuranlara hiçbir şey vermeyecektir bu kitap. İlgilenenler içinse değerli bir kaynak. Bu arada, kitabın özgün kapak çalışmasını da çok beğendiğimi belirtmeliyim.

Cemil Kavukçu – aksam.com.tr (16 Ağustos 2012)

  • Yasem Duygu - 17/08/2012 - 22:47

    Ciddi bir tanıtım yazısı olmakla beraber kitabı iyi değerlendirdiği ve merak edenleri iyi yönlendirdiğini söyleyebilirim. İyi günler.cevaplakapat

Amerikalı ünlü bilimkurgu yazarı Harry Harrison, 87 yaşında hayata veda etti.

Harrison’un arkadaşı İrlandalı bilimkurgu yazarı Michael Carroll, uzun süredir rahatsız olan ünlü yazarın İngiltere’nin güneyinde öldüğünü açıkladı.

Harrison, galaksi uygarlığının paslanmaz çelik kentlerinde yaşayan bir soyguncu olan “Kaypak” Jim diGriz’in maceralarını anlatan “Stainless Steel Rat (Paslanmaz Çelik Sıçan)” serisi ile bilimkurgu severlerin hayranlığını kazanmıştı.

Günün birinde paslanmaz çelik dünyada kanunu sağlamakla görevli özel birimin eline düşen Kaypak Jim diGriz’in yeteneklerini başka suçluları, canileri yakalamak için kullanmak zorunda kalmasını konu alan seri, dokuz kitabıyla bilimkurgu dünyasının en uzun soluklu serisi olmuştu.

II. Dünya Savaşı sırasında ABD Hava Kuvvetleri’nde görev yapan, daha sonra çizgi roman çizerliği yaparken bilimkurguyla tanışan Harrison, ilk öyküsünü dönemin önde gelen bilimkurgu dergisi “Astounding Science Fiction”da yayımladı.

Dünya nüfusundaki artışın ürkütücü sonuçlarını konu aldığı “Make Room! Make Room! (Yer Açın! Yer Açın!)” adlı kitabı 1973’te “Soylent Green” adıyla filme alınan Harrison, aynı zamanda polisiye romanlar da yazıyordu.

Harrison’ın “Paslanmaz Çelik Sıçan”, “Yer Açın! Yer Açın!” ve “Paslanmaz Çelik Sıçanın İntikamı” adlı kitapları Türkçe’ye de çevrilmişti.

Kaynak: hurriyet.com.tr

Benzin tankları da doldurulduğunda vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Zeplinin kumanda kabinine önce Selahattin çıktı ve alavereye tırmanıp motör kabinine geçti. İhsan Sait ve İdris Dede ise ahşap merdivenden kumanda kabinine çıktılar. Aman Baba, aşağıda amelelerin başındaydı.

Yukarıdaki kumanda ve motör kabinlerinden yirmişer uçlu iniş palamarları sarkıtıldı. Aşağıdaki Aman Baba’nın emriyle 60 kadar amele bu palamarlara asıldı. Aman Baba’nın, ‘Hazır ol! Dikkat! Şimdi!’ demesiyle, bu iş için görevli ameleler, zeplini kum torbalarına bağlayan halatları baltayla kopardılar. İşte tam bu anda palamarlara var güçleriyle sımsıkı asılan adamların ayakları yerden kesilir gibi oldu.

Aman Baba korkuyla, ‘Herkes palamarlara!’ diye bağırınca geri kalan ameleler de telâşla koşuşturup halatlara asıldı ve tepesi neredeyse hangarın tavanına değen zeplin hasar görmekten böylece kurtuldu. Aman Baba, ‘Haydi arslanlarım! Göreyim sizi!’ diye haykırdıktan sonra, adamlar kendilerini paralayarak, zeplini hangardan dışarı çekmeye başladılar. Göklere yükselmek için can atan bir ejderhaya benzeyen hidrojen dolu devâsâ hava sefînesinin halatlarına asıldıkları için, zaman zaman ayakları yerden kesili kesiliveriyor, yerden yükseldikleri böylesi durumlarda, sanki boşlukta koşuyorlarmış gibi bacaklarını sallıyorlardı.

Nihâyet dışarı çıktıklarında bu kez kendi terleriyle değil şiddetli yağmurla ıslandılar. Üstelik zeplini oraya buraya kımıldatan şiddetli rüzgâr amelelerin işlerini zorlaştırıyordu. Aman Baba, ‘Palamarları sakın bırakmayın! Kur’ân-ı Kerim’e nasıl yapıştıysanız halatlara da öyle yapışın! 40 adımımız kaldı!’ diye bağırdığında amelelerin çoğunun tâkati tükenmişti. Nihâyet zeplini hangardan yeterince uzağa götürebildiler. Ama hemen hepsi sıfırı tüketmişti.

Çok geçmeden zeplindekiler palamarları aşağı bıraktılar. Hava sefînesinin kumanda kabininde, İdris Dede açtığı iskele ve sancak pencerelerindeki mesnetlere makinalı tüfekleri rapt ederken İhsan Sait, makina dâiresi telgrafının kolunu geriye çekti ve muhabere borusundan motör kabinine, ‘Selo! İskele ve sancak motörleri marş! Yarım yol ileri!’ diye bağırdı.

Selahattin manyetoları çevirip irtifâ motörlerini gürül gürül çalıştırınca, zeplinin dört pervânesi birden, ‘Flap!….. Flap!.. Flap! Fırrrrrrrrrrrr!’ sedâsıyla dönmeye başladı. İhsan Sait kordona asılıp kıç safra tankından su boşaltınca, zeplin bir süre kuyruk havada yol aldı. Ancak dümeni kırıp hava sefînesini, rüzgârın estiği yere döndürdükten sonra, baş safra tankının valfına bağlı kordona, meyil saati 14 dereceyi gösterene kadar asılır asılmaz, aşağıdaki herkesin üzerine zeplinden ‘Foşşşşşş!’ diye su boşaldı. Zeplin artık olması gerektiği gibi, pupasını rüzgâra vermiş, burun yukarı seyrediyor, o karanlık gecede ve yağmur altında göklere yavaş yavaş tırmanıyordu! Allâh nazardan saklasın, bu koskoca hava sefînesi gerçekten muhteşemdi! Maşâ’allâh, Bârekallâh, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh! Fakat maateessüf, işte tam bu esnâda, bir tâlihsizlik kapkara yağmur bulutlarını dağıttı ve dolunayın ışığı zeplini bir süre gün gibi açığa çıkardı.

15 Ağustos 2012

  • Erte Oyar - 17/08/2012 - 20:11

    Verilen metni ,tıpkı parazitli bir müzik çalınıyormuşçasına çok rahatsız olduğum için okuyamadım. Son derece kötü bir anlatım vardı. Kelime tekrarları, yazım yanlışları ve ahenksiz,özensiz bir dil beni çok şaşırttı. Çünkü onu öven yazılar okumuştum. Ne deyeceğimi bilemiyorum doğrusu!cevaplakapat

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Çin’de “En Etkili Uluslararası Yazar Ödülü”ne layık görüldü.

Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, Pamuk’un, Nanfang Daily Media Group tarafından düzenlenen uluslararası edebiyat platformu “2012 Güney Çin Uluslararası Edebiyat Haftası” etkinliğinde ödül aldığı bildirildi. Açıklamada, ödülle eş zamanlı olarak, Pamuk’un yazmanın ve romancılığın 35 yıllık meslek sırlarını ve Harvard Üniversitesi’nde verdiği derslerdeki notlarını anlattığı “Saf ve Düşünceli Romancı” adlı kitabının ilk kez Çince olarak yayımlanacağı belirtildi. Çin’de geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Orhan Pamuk ‘un “Masumiyet Müzesi” adlı kitabının en çok ilgi çeken 10 kitaptan biri olduğu ifade edilen açıklamada, “Benim Adım Kırmızı”nın ise yarım milyona yakın satıldığı kaydedildi.

AA (15 Ağustos 2012)

Peyami Safa’nın ‘Cingöz Recai’sini bilirsiniz ama Necip Fazıl’ın ve Nazım Hikmet’in de başarısız polisiye denemeleri olduğunu bilir misiniz? Ülkemizde 132 yıllık geçmişi olan polisiye edebiyatına katkı veren birçok ünlü yazarımız var. Kimi orijinal, kimi esinlenme; kimi başarısız, kimi orijinalini bile aşacak derecede başarılı olan eserleri hatırlayalım…

İlk çeviri polisiye roman 1881’de yayınlandığına göre bu türün ülkemizde 132 yıllık bir geçmişi vardır. İlk telif polisiye roman da üç yıl sonra 1884’te okuyucuyla buluştuğuna göre Türk yazarları 129 yıldır yerli polisiye roman üretmektedir. Bu yazımızda polisiye roman kaleme alan ünlü edebiyatçılarımızı konu edeceğiz.

1884’te ‘Esrâr-ı Cina-yât’ (Cinayetlerdeki Sırlar) isimli Türkçe’deki ilk telif polisiye romanı yazan Ahmet Mithat Efendi daha sonraki yıllarda da ‘Müşahedat’ (Gözlemler), ‘Hayret!’ ve ‘Haydut Montari’ isimli polisiye kurgulu eserlerini de yayınlamıştır.

1920’li yıllara kadar polisiye roman konusunda Ahmet Mithat ile birlikte adını anabileceğimiz tek yazar Selanik’te ‘Asır’ gazetesini çıkaran Fazlı Necip’tir.

ON PARALIK ÖYKÜLER
1920’lerdeki bizim ‘on paralık öyküler’ adını verdiğimiz Amerikalı yazarların ‘dime novels’ dediği türde, yani kurgusu basit, özellikle gençlere ve az okumuşlara hitap eden popüler polisiye romanlar furyası matbuat âlemini kapladığı sıralarda bir önemli edebiyatçımız Peyami Safa, ‘Server Bedi’ takma adıyla bu alana girmiş ve Türk polisiye edebiyatının en bilinen kahramanı olan ‘Cingöz Recai’yi yaratmıştır. Diğer benzer öykülerden çok nitelikli olan ve Maurice Leblanc’ın yarattığı Arsène Lupin tipinin bir Türk kopyası olan Cingöz Recai hikâyelerine Peyami Safa öldüğü yıl olan 1961 yılına kadar devam edecektir. Bugün bile keyifle okunabilecek bu öykülerin ciddi bir şekilde ve yayınlanmadaki tarihsel sırayı takip ederek sorumlu bir yayıncı tarafından neşredilmesi bir ‘polisiye roman çokseveri’ olarak en büyük temennilerimizden biridir.

Aynı yıllarda ‘Kaldırımlar’ şiiriyle büyük ün kazanan Necip Fazıl Kısakürek de belki çok iyi arkadaşı olan ve bu polisiye öykülerden iyi para kazanan Peyami Safa’dan özenerek ‘Meş’um Yakut’ isimli bir polisiye roman yazacaktır. Polisiye romanın en zor alttürü olan ‘kapalı oda muamması’ şeklindeki Necip Fazıl’ın öyküsü başlangıcındaki ilginç ritmi devam ettirememiş başarısız bir eserdir.

1930’lu yıllarda dönemin iki tanınmış gazetecisi Hikmet Feridun Es ve Vâlâ Nurettin Vâ-Nû da polisiye romanlar kaleme almışlar. Özellikle Vâ-Nû bu çabasını daha sonra da sürdürmüş ve pek çok polisiye roman yazmıştır.Yarattığı ‘Yılmaz Ali’ tiplemesi özellikle tutulmuş ve 1940’lı yılların başında Faruk Genç’in rejisörlüğünde filme de çekilmiştir. Dönemin önemli gazetecilerinden Ziyad Ebüzziya’da 1940’lı yıllarda ‘Ali Karaefe’ takma adıyla ilginç polisiye romanlar kaleme alacaktır.

Bu yıllarda dönemin önemli ediplerinden Ercüment Ekrem Talu’nun yarattığı çok tutulan kahramanı ‘Meşhedi’yi ‘Meşhedi Polis Hafiyesi’ isimli yapıtıyla polisiye roman kahramanı yapmış. Yine aynı yıllarda okuyucular katında çok tutulan yazarlardan Etem İzzet Benice ‘Bir Cinayet Davası’; Mahmut Yesârî ‘Kanlı Sır’, Peride Celal de ‘Ben Vurmadım’ isimli eserleriyle bu ilginç dala katkılarda bulunmuşlardır. Bu arada dönemin en popüler yazarlarından Esat Mahmut Karakurt’un ‘Ankara Ekspresi’, ‘Erikler Çiçek Açtı’ ve ‘Bir Kadın Kayboldu’ isimli yapıtlarını da unutmamak gerekir.

NAZIM’IN POLİSİYESİ
Bu yılların asıl önemli olayı ise üç tanınmış yazarımızın yazdığı polisiye kurgulu yapıtlardır. Nazım Hikmet başarısız bir polisiye roman olan ‘Yeşil Elmalar’ı     1936’ da yayınlayacak ve yine polisiye kurgulu ve çok daha başarılı eseri ‘Yaşamak Hakkı’ Haber-Akşam Postası gazetesinde tefrika edilirken tutuklanması üzerine yarım kalacaktır.

Sherlock Holmes’e olan hayranlığını anılarında anlatan Halide Edip Adıvar da 1937 yılında başarılı olduğunu söyleyemeyeceğimiz ‘Yolpalas Cinayeti’ isimli eserini neşrettirecektir.

Gençlik yıllarında pek çok polisiye roman çeviren Hüseyin Rahmi Gürpınar ise 1942’de ilginç romanı ‘Kesik Baş’ı yayınlatacak ve kitabın kapağına “Bu bir zabıta romanıdır” ibaresini koyacaktır.

Bir diğer ünlü yazar Refik Halit Karay da en önemlisi ‘Ayın Ondördü’ olan polisiye romanlar kaleme almıştır. Onun yanında ünlü tiyatro yazarı Cevat Fehmi Başkut ise çok başarılı bir polisiye roman olan ‘Valide Sultan’ın Gerdanlığı’nı yazacaktır.

ORİJİNALİNDEN İYİ 
Türk polisiye edebiyatının en önemli isimlerinden biride ‘F.M.İkinci’, ‘F.M.Duran’ takma isimleriyle polisiye romanlar yazan Kemal Tahir’dir. 1954’te çok tutulan Mike Hammer romanlarının yerli versiyonu olarak dört Mike Hammer öyküsü yazan Kemal Tahir’in bu eserlerinin yarım yüzyıllık kıdemli bir polisiye roman okuru olarak Mickey Spillane’in yazdığı özgün Mike Hammer hikâyelerinden çok daha kaliteli olduğunu da belirtmek isterim.

Bu yıllarda Aziz Nesin de ‘Nuruhayat’ takma adıyla ‘Düğümlü Mendil’ adında bir polisiye roman yazmışsa da bu yapıta başarılı demek çok zordur.

1960’lı yıllarda ise dönemin tanınmış gazetecilerinden Ümit Deniz, ünlü kahramanı ‘Murat Davman’ın hikâyelerini peş peşe yayınlanacak, okuyucu katında büyük beğeni toplayacak ve çoğu filme de çekilecektir.

Tanımış edebiyatçımız Erhan Bener de polisiye yazan ünlülerimizdendir. 1960’ta yayınlanan ‘Loş Ayna’ ve çok başarılı bir thriller örneği olan ‘Anafor’ (1993) adlı eserleri buna örnektir.

Pınar Kür ise ‘Bir Cinayet Romanı’, ‘Sonuncu Sonbahar’ ve ‘Cinayet Fakültesi’ ile bu türün en özgün örneklerini dilimize kazandırmıştır. Büyük usta Çetin Altan da çok ilginç kurguya sahip ‘Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri’ (1985) kitabıyla sevdiği bu türe katkıda bulunmuştur.

1990’lara kadar olan dönemi anlattığımız bu yazımızda vereceğimiz son iki örnek Emre Kongar’ın sempatik romanı ‘Hocaefendinin Sandukası’ ile ıskalandığına inandığımız dilimizde yazılmış en başarılı polisiye romanlardan biri olan Tamer Ay’ın ‘Marsyas’ın Cesetleri’ isimli yapıtlarıdır.

Erol Üyepazarcı – Akşam Kitap (10 Ağustos 2012)

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2012)

Bazı edebiyat eleştirmenlerinin, 21. yüzyılın ilk başyapıtı olarak nitelendirdikleri Don de Lillo’nun “Cosmopolis”ini sinemaya uyarlayan Cronenberg, kapitalizmi sorgularken gelecek için karanlık bir tablo çiziyor.

Film boyunca, Manhattan’da limuzininde hapis kalan, 28 yaşındaki multi milyarder bir bankerin 24 saat boyunca yaşadıklarına tanıklık ediyoruz. Bu şizofren, hastalık hastası genç, Japon Yeni’nin aşırı değer kaybıyla, bir günde imparatorluğunun çöküşünü ve attığı her adımın kendisini korkunç bir sırra yaklaştırdığını görecektir.

Her filmiyle olay yaratan, Kanada’lı yönetmen David Cronenberg, kimi edebiyat eleştirmenlerine göre 21. Yüzyılın ilk başyapıtı diye nitelenen, Amerikalı postmodernist yazar Don De Lillo’nun ‘Cosmopolis’i ile zengin bir gencin varoluş açmazlarını anlatıyor.

Kapitalizmin dibe vurduğu günümüzde, 28 yaşındaki altın çocuk, mültimilyarder bankacı Eric Paker’in (Robert Pattinson) Manhattan’da beyaz, görkemli limuzininin içinde, saçını kestireceği berbere giderken yaşadıklarını izliyoruz. ABD Başkanının ziyaret ettiği New York’ta, kaos yaşayan Manhattan’da trafik durma noktasındadır, üstelik ekonomik krizi protesto eden nümayişçiler olay çıkarmaya kararlıdır.

Kapitalizmi sorgulayan, cinsellik, para, zevk temalarını otopsi masasına yatıran, finansal yatırımları karanlık bir kuyu olarak tanımlayan ‘Cosmopolis’, gelecek için karamsar bir tablo çiziyor.

James Joyce’un “Ulysses” ini New York’a adapte edilmiş modern bir versiyon olarak kaleme alan Don De Lillo’nun romanını, David Cronenberg altı günde senaryolaştırarak, diyalogları yazmış.

Çevresindeki olaylara duyarsız kalan, çevresinde olup bitenlerle ilgilenmeyen, şizofren, hastalık hastası Eric, paranın sağladığı her lüksü kullanır.

Kendinden dahi kaçan Eric, ilgilenmediği ekonomik krizde, Japon yeninin aşırı değer kaybıyla, bir günde imparatorluğunun çöküşüne tanık olacak ve her attığı adımın kendisini korkunç bir sırra yaklaştırdığını görecektir.

Kaotik bir ortamda günümüz toplumunun tipik bir “kazanan” prototipi olan, finans konusunda uzman ama insan ilişkilerinde sıfır olan Eric Paker tehlikeli bir psikopat olarak duruyor. Bu ego/manyak, yaptığı zalimliğin bilincinde olmayan, kibirli para babası, öldürüleceğinden emindir. Ne zaman? Nerede? Kimin tarafından?

Kaplumbağa hızıyla limuzininde hayatının en önemli 24 saatini geçiren Eric’e yol boyunca, karısının, sevgililerinin, muhasebeci ve iş arkadaşlarının, her gün check-up’ını yapan özel doktorunun ziyaretlerine tanık oluruz. Çocukluğunu geçirdiği, yaşamında başarılı olamamış babasının yaşadığı ve berberinin bulunduğu semte doğru ilerleyen limuzininde, küstah, tatminsiz genç milyarderin, kendisini terketmeye karar veren karısının ve bir rap müzisyeninin ölüm haberlerini alırken göz yaşlarına hakim olamadığını görürüz.

Uçurumun eşiğine gelen, anarşistlerin saldırısına uğrayan (bu arada baba dostu berberini ziyaret eden) Eric’in yolculuğunun son durağı, işinden kovduğu bir bilgisayar dehası olan Benno Levin’in çöp evidir.

22 dakika süren kesintisiz final sahnesinde bu rolü oynayan Paul Giamatti’nin muhteşem tiradını ve onun yanında ezilmemeye çalışan Robert Pattinson’un başarıyla yansıttığı çaresizliğini ve tükenişini izleriz.

BİR METROPOL KABUSU

David Cronenberg’in kusursuz sinema tekniğini sergilediği filmde, elindeki edebi metni, oyuncularını ustalıkla yöneterek, ilginç temalar eşliğinde görselleştiriyor.

Colin Farrell’in ‘Geleceğe Çağrı / Total Recall’nın yeniden çevriminde oynamak üzere ayrılmasından sonra Eric Parker rolünü “Alacakaranlık” serisinden tanıdığımız Robert Pattinson’a vermesiyle, Cronenberg çok eleştirilmişti. Asosyal Eric Packer karakterinin yalnızlığını, çaresizliğini çektiği derin acıları yansıtmada başarılı gözüken Robert Pattinson, önemli bir yönetmenle çevirdiği ilk filminde geçer not alıyor.

‘Tehlikeli İlişki / A Dangerous Method’dan sonra Cronenberg ile ikinci kez çalışan Kanadalı güzel aktris Sarah Gadon, bu yıl Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde yarışan oğul Cronenberg (Brandon)un “Antiviral”in de başrol oyuncusuydu. Gadon filmin diğer kadın oyuncuları Juliette Binoche ve Samantha Morton’a güzel fiziğiyle fark atıyor. Bu iki aktris filmde Eric’in metresi ve sevgilisini çok kısa rollerle, canlandırıyorlar.

Filmde Rumen anarşist gösterici olarak izlediğimiz ünlü Fransız karakter oyuncusu Mathieu Almaric’in de küçük bir rolü var.

Bu bol diyaloglu, seyri zor ve yorucu, karanlık film her şeye rağmen izlenmeyi hak ediyor.

Viktor APALAÇİ – Şalom (15 Ağustos 2012)

18-40 yaş arası herkese açık olan bu yarışmaya başvurmak için 28 Eylül Cuma gününe kadar çevirilerinizi aşağıda belirtilen şekilde göndermiş olmanız gerekmektedir.

En iyi Düzyazı ve Şiir Çevirisi olmak üzere iki kişiye ödül verilecek olan yarışmada gelen başvuruları Maureen Freely (seçkin bir yazar ve çevirmen), Daniel Hahn (British Centre for Literary Translation, Program Direktörü), Mevlüt Ceylan (Yunus Emre Enstitüsü, Londra),Susanna Nicklin (British Council, Edebiyat Bölümü Direktörü),İlknur Özdemir (yayıncı, çevirmen, Kırmızı Kedi Yayınları), Tarık Günersel (PEN Başkanı, Türkiye)’den oluşan uzman bir jüri heyeti değerlendirecek.

Yarışmayı kazanacak iki kişi Britanya’da, British Centre for Literary Translation tarafından çevirmenler için özel olarak tasarlacak eğitim alacaklar. Bu eğitim düzyazı ve şiir kategorileri için ayrı olarak tasarlanacak ve ayrıca program kapsamında kendilerine çeviri ve yayıncılık alanının önde gelen ismileriyle tanışma ve yeni işbirlikleri kurma fırsatı sunacak Londra Kitap Fuarı‘na katılacaklar. *Düz yazı kategorsinin kazanan ismi Maureen Freely’den alacak eğitimi; Şiir kategorisinin eğitimi ise alanında uzman farklı bir kişi tarafından verilecek, bunun ayrıntıları en kısa zamanda açıklanacak. Katılımcının gidiş-dönüş uçak biletleri ve konaklama ödüle dahil edilecektir.

Yarışmaya başvurmak için lütfen aşağıdaki yarışma koşullarını dikkatlice okuyun ve başvurunuzu aşağıda belirtilen şekilde yapmaya özen gösterin. Sorularınız için arts.info@britishcouncil.org.tradresine yazabilirsiniz.

Bu yarışmaya katılarak aşağıda belirtilen şartları ve koşulları kabul ediyor ve bunlara bağlı kalacağınızı taahhüt ediyorsunuz:

Yarışmacılar – Son başvuru tarihi olan 28 Eylül 2012 itibariyle18-40 yaş arası, British Council ve British Centre for Literary Translation çalışanları dışındaki herkese açıktır.
British Council ve British Centre for Literary Translation (birlikte, “ödülü düzenleyenler”) herbir katılımcı için en fazla üç çeviri kabul edeceklerdir, bunların kabul şartları aşağıda İşlerin Kabulu maddesinde belirtilmiştir. Katılımcı, daha önce, Türkçe’den İngilizce’ye basılı veya dijital bir yayın için birden fazla tam metin (edebi metin, şiir, düzyazı) çeviri yapmamış olmalıdır veya şu anda anlaşmalı olarak bu türden bir çeviriyi yapmıyor olmalıdır.
Tarihler – İşler, 28 Eylül Cuma 2012 tarihine kadar teslim edilmelidir. Kazanan katılımcıya, Ekim 2012’de e-posta veya telefon aracılığıyla haber verilecektir
Ödüller – İki ödül verilecektir:
(a) En iyi Düzyazı Çevirisi Ödülü
Katılımcılar aşağıdaki parçalardan biri, ikisi ya da üçünü çevirerek sunacaklardır: “Saman Kokusu”, İnci Aral; “Prensi Olmayan Masal Kitabı”, Fatih Erdoğan; “70 Model Aşklar”, Can Dündar.(b) En İyi Şiir Çevirisi Ödülü
Katılımcılar aşağıdaki parçalardan birini veya her ikisini de çevirerek sunacaklardır: Nişanlılar Müzesi, Haydar Ergülen; “Uzak Günlükler”, Küçük İskender
Jüri – Gelen başvurlar arasından düz yazı ve şiir kategorilerinde ödül kazanacak kişiler, Maureen Freely (seçkin bir yazar ve çevirmen), Daniel Hahn (British Centre for Literary Translation, Program Direktörü), Mevlüt Ceylan (Yunus Emre Enstitüsü, Londra), Susanna Nicklin (British Council, Edebiyat Bölümü Direktörü), İlknur Özdemir (yayıncı, çevirmen, Kırmızı Kedi Yayınları), Tarık Günersel (PEN Başkanı, Türkiye)’den oluşan uzman bir jüri heyeti tarafından seçilecektir.
Yarışmayı kazanacak iki kişi British Centre for Literary Translation tarafından çevirmenler için özel olarak tasarlacak eğitim alacak. Bu eğitim düzyazı ve şiir kategorileri için ayrı olarak tasarlanacak. *Düz yazı kategorsinin kazanan ismi Maureen Freely’den alacak eğitimi; Şiir kategorisinin eğitimi ise alanında uzman farklı bir kişi tarafından verilecek, bunun ayrıntıları en kısa zamanda açıklanacak. Katılımcının gidiş-dönüş uçak biletleri ve konaklama ödüle dahil edilecektir. Yukarıdaki (a) & (b) maddelerine ek olarak jüri heyeti, yukarıda belirtilmemiş, Türkçedeki başka parçalar üstüne çeviri çalışması yapan çevirmenlerden örnekler (kişi başına bir örnek) edinmekten de hoşnut olacaklardır. Bu türden işler ödül içinde değerlendirilmeyecektir (En İyi Düzyazı Çevirisi Ödülü ve En İyi Şiir Çevirisi Ödülü kapsamında değerlendirilmek isteyen katılımcılar, kurallar gereği belirtilen metinlerin çevirisini teslim etmek durumundadırlar) ama işler vaatkâr olduğu takdirde jüri heyeti, katılımcılarla iletişime geçmeye, olası kaynaklar hakkında bilgi sunmaya ve bir çevirmen olarak bu katılımcıların kariyerlerini desteklemeye gayret edecekler.
İşlerin Kabul Şartları – Her iş, yukarıda adı geçen parçalardan birinin İngilizce çevirisi olmalıdır. Bu, katılımcının kendi işi olmalıdır ve profesyonel çevirmenlerden ya da akademisyenlerden yardım almaksızın tamamlanmış olmalıdır. Katılımcı başına en fazla üç iş kabul edilir.
Teslimat – İşler, aşağıdaki kabul şartlarına göre dizgisi yapılmış ve basılı olarak teslim edilmelidir: Çift aralıklı, 12 punto ile yazılmış, numaralanmış sayfalarla ve zımbasız olmalıdır. Katılımcılara, çevirilerine isimlerini dahil etmemeleri tavsiye edilir. Bu anonimliği sağlamak içindir. Katılımcılar, organizatörler teslim edilen işleri geri veremeyecekleri için, çevirilerinin bir kopyasını saklamalıdırlar. Çevirinizi gönderirken başvuru formunu doldurarak teslim etmeniz gerekmektedir. Teslimat adresini formda bulabilirsiniz.
Telif hakkı – Eserlerin telif ve yayın hakkı kesinlikle ve tamamen yazarına aittir. Her bir katılımcı, eserin kendi yaptığı çevirisini, tüm dünyada, satmadan, erişilebilir hale getirmeden veya herhangi bir biçimde yayınlamadan önce hikayenin yazarından yazılı izin almayı taahhüt eder.
Kabul edilmeyecek başvurular – Yukarıda belirtilen şartların herhangi birine uymayan; okunaksız olan, elektronik ortamda teslim edilmiş veya teslim tarihini aşmış işler kabul edilmeyecektir. Organizatörler, gecikmiş, yerine ulaşmamış veya kaybolmuş çevirilerden sorumlu değildir.
Vukuatlar – Organizatörlerin denetiminde olmayan nedenlerle ödülün verilmesini imkansız kılabilecek vakalar söz konusu olabilir ve organizatörler, istedikleri zaman, duyurarak veya duyurmayarak ödülü farklılaştırabilir, değişiklik yapabilir veya askıya alabilirler.
Jüri – Yarışma, yeni yükselmekte olan bir yetenek arayışında, sıradışı bir edebi niteliğe sahip en güvenilir çeviriyi belirlemeyi isteyen bir jüri heyeti tarafından değerlendirilecektir. Jürinin kararı son karar olacaktır ve yarışma ile ilgili ortak ya da bireysel kararlarına ilişkin olarak hiçbir dış yazışma bu kararlara müdahil olamaz.
Kazanan Çeviriler – Kazanan yarışmacılar, kazanan çevirinin pazarlanması, tanıtımı ve yayınlanmasına ilişkin tüm gerekli izin ve ilgili hakları organizatörlere bahşederler. Kazanan yarışmacı, bu yarışma ve kazanan çeviri ile ilgili tüm tanıtım malzemesine ilişkin olarak, kandi ismi ve fotoğrafının kullanılmasını kabul eder.
Veri – Kişisel bilgiler sadece bu yarışmanın amaçları için organizatörler tarafından kullanılacak ve daha sonra yok edilecektir. Kişisel bilgiler üçüncü şahıslara geçmeyecektir.
Hukuk ve yetki alanı – Bu şartlar ve koşullar, Britanya hukuk kurallarına ve Britanya mahkemelerinin münhasır yetkisine tabidir.

15 Ağustos 2012

Geçmişini, sahip olduğu karanlık derinliği, Büyükada’nın (Prinkipo) üzerindeki tarihi ağaçların diplerinden, binlerce yıl önce yaşamış Bizans İmparatoriçesi (Hıristiyan Azize?) İren’den ve pagan Kocakarı’dan alan Ümran, Oylum Yılmaz’ın ilk romanı Cadı’nın mitik kahramanıdır.

Oylum Yılmaz, usta kalemiyle bir romandan ötesini yaratmış, Ümran’ı merkezine koyduğu romanında kadınlığın arkeolojisini yapmıştır. Yazar, toplumsal normlara uymayan arkaik davranışları ile ötekileştirilen Ümran’ın, binlerce yıllık ayak izlerini bulabilmek için Prinkipo’nun bütün ağaçlarının altına, taşlarının dibine bakmış. Tarihin derinliklerinden gelen kitonyen sesi takip etmek ve zamanı geri alabilmek için herkesten farklı hatta gerisin geri yürüyen kadın kahramanının izini süren Oylum Yılmaz, kadın ve doğa arasındaki ilişkiye vurgu yapmış, tarihöncesi kadın karakterini günümüze kadar takip etmeyi başarmıştır.

Eril kültürün baskılamaya çalıştığı kadın ruhunun kendince kimi underground yöntemlerle bedenden bedene yaşamayı nasıl başardığının hikâyesi Cadı başlığı ile bu kitapta edebiyata intikal etmiştir. Oylum Yılmaz’ın Ümran’ı, Asya steplerinin derinliklerinden gelen bir şamandır ve kutsal şaman ruhunu geçici, kendisinden öncekilerin yaptığı gibi, bir süre taşıyacak ve başkasına aktaracak bir bedenden teşekküldür. Asya kültürü ile özdeşleşmiş şamanların iki ruhları bulunmaktaydı: Birincisi ölümsüz kutsal şaman ruhu, ikincisi ise fani ruh. Şamanlık ruhun isteği üzerine kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Kendisini taşıyan ihtiyar bedenin öteki dünyaya göçmesi üzerine arayışa giren ölümsüz şaman ruhu, kendisine uygun genç bir beden bulduğunda ona askıntı olur, bedenin sahibi gençten, kendisini içeri almasını ve şaman olmasını isterdi. Genç ne kadar dirense de sonunda pes eder ve şaman ruhunu bedeninden içeri kabul etmek zorunda kalırdı (Nikos Kazancakis’in ünlü romanı Günaha Son Çağrı’daki İsa karakterini hatırlayın). Bu andan itibaren ölümsüz şaman ruhunun hizmetine giren genç (her iki cinsiyetten de olabilirdi) tecrübeli bir şamanın yanında derslere başlardı. Ölümsüz şaman ruhunun en belirgin özelliği istediği zaman bedenden ayrılıp dünyalar arasında yolculuk yapabilmesiydi. Zaman, mekân ve ölüm onun sınırlarını belirleyemezdi. Onun bedenden bedene yaptığı yolculuk onu hakikate ulaştıracaktı.

Tüm bu özellikler Cadı’nın kadın kahramanlarında mevcuttur. Pagan, her türlü işkenceye direnen Kocakarı, ondan yüzlerce yıl sonra yaşamış Bizans tahtına oturma başarısı göstererek eril iktidarla varoluşsal bir mücadele sonucunda yolu Büyükada’ya düşmüş İren ve kitonyen kadın ruhunun son taşıyıcısı Ümran… Ümran’ın ortadan kaybolmasından sonra kızında (Derin’de) ortaya çıkan kimi şamanik yetenekler şaman ruhunun nasıl taşındığını göstermesi bakımından önemlidir. Hatta Kocakarı’nın söylediği şu sözler tam da bir şamanın ağzına yakışan sözlerdir: “Islah olmak yanlış anlaşılan bir kelimedir şimdilerde, gerçekte ıslah olmak demek, evinde bahçende içinde beslediğin vahşi kuşu uçmaya bırakmak sonra onu geri çağırmak demektir”.

Kadınlık içinden gelen her şeyi öldürmektir birer birer…” Ümran kendinden söz ederken böyle diyordu. Bedenin bile hapsedemediği ruh kontrol edilebilir midir? Tüm baskılar, telkinler ve kültürün yasalarına rağmen Ümran’ın içinde taşıdığı arkaik kadınlığı öldürmek mümkün olmamıştır. Ümran kökleriyle dalları arasına sıkışmış bir beden gibidir ve sonunda kazanan kökler olmuştur. Ağaçların dibinde bulduğu antika tılsımlar onu köküyle bütünleştirmiş, gaiplere karıştırmıştı. Bu durumda o ruhu taşıyan insanın özgürlüğünden söz edilebilir mi? Nasıl davranacağı hatta ne kadar yaşayacağı bile bu ruh tarafından belirlenirdi. Kutsal şaman ruhu, üç davul süresince yaşayacağını söylediyse şayet, onu taşıyan beden özel ritüellerle hazırlanmış davullardan üç tane eskitebilirdi ancak. Bu durumda denilebilir ki, beden; ruhu gitmek istediği yere ileten taşıyıcısı, vasıtası, aracıdır. Kültür, kadını görünmeyen karanlığa inen köklerinden koparmak, onu kültür dünyasına ehlileştirilmiş biçimde dahil etmek için çaba sarf eder; kadını toplumsal kabulün kalıplarında yeniden dökmek ister. Kökleri güçlü Kocakarı, İren ve Ümran ve aslında diğerleri, kadim sonlarına sıkı sıkıya ve göbekten bağlı kadın karakterlerdir. Kültür ve toplumsal yapı kadınlığını yok edemediği bu kadınları toplumun dışına itmiş, karanlıklara mahkûm kılmış ve Cadı olarak damgalamıştı.

Tüm bunlar dikkate alındığında konuşan, yazan, yaratan bireyin kendini, varlığının özünü ifade etmesi mümkün müdür? Hem yatay düzlemde hem de tarihsel bir derinliğin birikimini içeren dikey düzlemde bugün konuşan birey, büyük bir söz kültürünün, birikiminin sadece görünen kısmıdır. Onun kökleri binlerce yıl ve binlerce kilometrekarelik bir alanı kaplamaktadır. Kendisini var eden, sarıp sarmalayan bu köklerden bağımsız, sadece kendi arzu ve taleplerini iletebilir mi? Bu durumda çok iddialı gelebilir ama şunu söylemem gerekir: Her yazar binlerce yıl önce üretilmiş mitleri yazar.

Kutsal şaman ruhunun Asya steplerinde içine girip yaşam yolculuğunu sürdüreceği bir beden arayışında olması gibi fikirlerin, düşüncelerin ve dilin de söze gelmek için bir yazar aradıklarını ileri sürmek mümkündür; tıpkı Cadı romanda kendi taşıdığı kimliğin köklerini arayan anlatıcı gibi. Kutsal şaman ruhu gibi fikrin, düşüncenin ve dilin de bireyden bağımsız kendi yaşamları olduğu düşünülmelidir. Ve bunlar kendilerini imgesel dahi olsa konumlayacak bir yaratıcı, yazar, sanatçı veya bir veli ararlar. Kimi zaman mağarada inzivaya çekilmiş bir meczuba, kimi zaman dağdaki çobana, kanatlı bir mousa (Göktanrının kızı, ilham perisi) yoluyla ilham verirler “yaz” derler, “oku” derler, “herkes bilsin” derler, “unutulmasın” isterler.

Prinkipo’lu “deli kadın ruhu” unutulmaya yüz tutmuş kendi öyküsünü anlatmak için, kendisine en uygun Cadı’yı, kendi topraklarına yüz sürmüş, nemli ve tuzlu deniz rüzgarlarında saçlarını savurmuş Oylum Yılmaz’ı seçmiştir. Anlaşılan odur ki, bundan öncekiler gibi isabetli bir seçim yapmıştır.

İsmail Gezgin – edebiyathabernet (14 Ağustos 2012)

Edebiyat haberleri yapan The Millions adlı internet sitesi, üç yıllık araştırma sonucu okunması en zor 10 kitabı belirledi. Uzunluğu, söz dizimi (sentaks) biçimi ya da yapısal ve genel özellikleri ile tuhaf deneysel teknikleri veya soyutlukları nedeniyle zor okunan kitapların listesini çıkardı. Ardından da, “Edebiyatın sizi bekleyen, tırmanması zor 10 Everest’ini Publishers Weekly dergisinde tartışmaya açtı… Liste için tıklayınız>>>

Ümran Avcı da Türk edebiyatçıları için edebiyatımızın Everest’i sayılabilecek edebi eserlerin hangileri olabileceği konusunda okuru bekleyen tırmanması zor kitapların listesini yaptı…

Yazarların verdiği yanıtlara göre Vüs’at O. Bener başı çekiyor. Okunması en zor diğer yazarlar arasında sırasıyla Oğuz Atay, Bilge Karasu, Ahmet Hamdi Tanpınar gösteriliyor. Orhan Pamuk da zorluk listesini zorlayanlar arasında…

İşte edebiyat dünyasının önemli isimlerinin zor bulduğu yazarlar ve kitapları:

 

Semih Gümüş’ün seçtikleri:

Vüs’at O Bener – Buzul Çağının Virüsü

Bilge Karasu – Kılavuz

 

Selim İleri’nin seçtikleri:

Abdülhak Şinasi Hisar – Boğaziçi Mehtapları

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Yusuf Atılgan – Anayurt Oteli

Beşir Ayvazoğlu – 1924/Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi

 

Celil Oker’in seçtikleri:

Tahsin Yücel – Anlatı Yerlemleri

 

Hakan Günday’ın seçtikleri:

Şule Gürbüz – Zamanın Farkında

 

Hilmi Yavuz’un seçtikleri:

Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Cemil Kavukçu’nun seçtikleri:

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Vüs’at O Bener – Buzul Çağının Virüsü

Vüs’at O Bener – Bay Muannit Sahtegi’nin Notları

Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar

Hasan Ali Toptaş – Uykuların Doğuşu

İhsan Oktay Anar – Puslu Kıtalar Atlası

 

Yılmaz Karakoyunlu’nun seçtikleri:

Vüs’at O Bener – Buzul Çağının Virüsü

Bilge Karasu – Kılavuz

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar

Orhan Pamuk – Kara Kitap

 

Yiğit Okur’un seçtikleri:

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

 

Feyza Hepçilingirler’in seçtikleri:

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur

Orhan Pamuk – Bütün Kitapları

 

Elif Şafak’ın seçtikleri:

Sevim Burak – Afrika Dansı

Sevim Burak – Yanık Saraylar

Beşir Fuad – Bütün Kitapları

 Ümran Avcı – Habertürk (15 Ağustos 2012)

  • Emre Ütükler - 15/08/2012 - 14:33

    Merhabalar ,zor okunan yazarların bulunduğu fotoğrafta Ece Ayhan da var,fakat hiç bir yazar onun ismini belirtmemiş .cevaplakapat

  • Nur Türkay - 15/08/2012 - 20:21

    Orhan Pamuk ve Latife Tekin’i okumam mümkün değil, her iki yazarın da neredeyse tüm kitaplarını alarak denedim, mümkün değil…
    Onları tanıyamadığım için üzgünüm.cevaplakapat

  • furkan hazar - 16/04/2013 - 18:35

    Orhan Pamuk u birçok yazarın zor okunanlar arasına koyması ilginç değil mi? yoksa ilginçlik ben de mi? yazarın ilk kitabını elime aldığımda bırakamadım ve o gün bugündür okurum. bu bence bizim okuma konusunda deneyimsizliğimizi gösteriyorcevaplakapat

  • ülkü - 26/07/2013 - 01:13

    Oğuz Atay ı anlarım, Tanpınar ın Huzur romanını anlarım,ancak Saatleri Ayarlama Enstitüsü nü kesinlikle anlamam, tamam şahıs kadrosu kalabalıktır ancak öyle içinden çıkılmaz bir yanı yoktur.Ayrıca roman sever bir okur olarak Türk Edebiyatı nda bir ULYSSES gibi ya da Marcel Proust gibi içinden çıkılmaz yazar yoktur.Hele Orhan Pamuk en çerez kitabı Masumiyet Müzesi ile bu listede işi ne anlayamadım.Bilge Karasu ise daha felsefik yazar, okumak dikkat ve emek ister.Kısaca yukarıdaki yazar tesbitlerini çok sağlıklı ve yol gösterici bulmuyorum…cevaplakapat

  • Murat Şahin Öcal - 24/02/2014 - 10:26

    Okunması en zor yazar kimdir?
    Sorusu,
    Çok, çok kolaydır,
    En kolay kimdir?
    Sorusundan.

    Çünkü,
    O soruyu
    Kimse kimseye soramadı,
    Korkusundan.

    Selam olsun aksak alfabe ile yürüyüp de gidene. KELEBEK kanadında hâlimizin yükünü taşıyan şaire.

    Güzel abiler var mazimizde.cevaplakapat

  • Murat Çelik - 02/03/2014 - 13:51

    Hasan Ali Toptaş’ın romanı “Uykuların Doğuşu” değil, “Uykuların Doğusu” olacak…cevaplakapat

Kısa öykü kuramı ile ilgili her türlü çalışma, öncelikle bir yazarın başka türde değil de, kısa öykü türünde yazmasına ilişkin nedenselliklerin, ardından da, kısa öykünün ne kadar uzunlukta olacağının sorgulanması ile yapılır.

Günümüzde hızın artık bir ideoloji olduğunu sıkça dile getiren; hızın biçimleri, süreçleri ve gücü üzerine kuramsal çalışmalarıyla da tanınan şair-yazar Aydın Şimşek’in kısa öykü üzerine hazırladığı Bebek Patikleri, Ele Avuca Sığmayan Bir Tür: Kısa Öykü adlı kitabı, Kanguru Yayınları’ndan çıktı. Kitap, söz konusu alanda yukarıda değinilen önemli sorunsallara açıklık getirmekle kalmıyor; kısa öyküye gelinceye değin yazınsal süreçlere, özellikle klasik anlatının unsurlarına da yoğunlaşarak değiniyor.

Kısa öykü dili ile ilişki kurabilmenin, klasik anlatı süreçlerine yabancı kalarak mümkün olamayacağını belirten yazar; kısa öykü ya da durum anlatılarını klasik anlatılarla karşılaştırmakla, modern anlatıların kavranışının, yazınsal birikimle yüzleşmekten geçtiğinin altını çizmiş oluyor bir kez daha. Şimşek’in anlatı tarihinin tarih bilincinden yoksun düşünülemeyeceğini her fırsatta vurgulaması önem taşıyor.

Kısa öykünün temellerine de bu bağlamda eğilmek gerektiğini söylüyor Şimşek. 19.yüzyılda Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıktığını, 20.yüzyıl başında ise gelişimini tamamlayıp yeni bir edebi tür olarak kabul edildiğini ve yüzyıl süresince rüşdünü ispat ettiğini gördüğümüz kısa öykü, modernizmin çocuğudur.

Daha ilk adımda bilinmesi gereken, kısa öykünün modern/postmodern bir döneme ait olduğudur. O nedenle kısa öykünün kaynaklarına ve tarihsel süreçlerine ilişkin vurgular yaparken, onu masallardan, mesellerden, kıssalardan, aforizmalardan, tablet yazılarından, duvar yazılarından ayıracak bilince sahip olmak gerekiyor.”(1)

Klasik anlatı, olay öyküsünün temelleri üzerine kurulu olan, dramatik kurgusu giriş-gelişme-zirve-sonuç evreleriyle yükselip alçalan bir eğrisel yapı gösteren, belli bir sona ulaşmayı amaç edinen, bu sonun aktarılmasında öğretici unsurlardan yana tavır koyan anlatıdır. Klasik anlatıda kahramanların değişip dönüşmeye zamanları vardır çünkü biçimsel olarak nispeten uzun olan bu anlatılar, olayların çevrenini daha geniş biçimde içerirler.

Ancak günümüzde klasik anlatı, Şimşek’in, kısa anlatı tarzlarının ve kısa öykünün öne çıkmasının nedenlerine değinirken bahsettiği gibi, günümüz insanının beklentileriyle yeterince uyum sağlayamıyor. Hızın gündelik yaşamı değiştirip dönüştüren etkisine karşın kısa öykünün hızdan daha hızlı hareket ederek onu kuşattığını, böylelikle kontrol altına almayı ve hızın yarattığı eksiklik ya da aksaklıklar gibi, modern toplumda görülen açmazlara itiraz etmeyi mümkün kıldığını söyleyen yazar; kısa öykünün, en önemli biçimsel özelliği olan kısalık sebebiyle, metinde anlamın yer vermeden, boşluklar bırakarak, şifrelemeler kullanarak çoğaltıldığını, dolayısıyla da hızlı, vurucu, devrimci bir anlatı türü olduğunu açımlıyor.

“Kısa öykü devrimci bir özellik sergilemektedir. Bu özelliğini, hız karşısında karşıt bir hız üretmesinden alır. Bir virüs gibi sistemin içine girip, onun yönetselliğini kısa bir süre de olsa devre dışı bırakmayı amaçlar. Okuru kendi diliyle düşünmeye sevk ederken, diğer yandan da şaşkınlığa uğratmakta ve eyleme davet etmektedir.”(2)

Kısa öykünün yoğunluğu biçiminden kaynaklanır. Az zamanda ve dar mekânda söyleyecek olduğumuz çok şeyi anlatmak için, elbette sözü kısa kesmemiz beklenir. Böyle olunca da anlam söylenmeyenlerden oluşan o boşluklarda katmanlaşır. Yoğun anlam, vurucu anlatıma yol açar. Bu sebeple iyi bir kısa öykü, okurunda balyoz etkisi yapar, yapmalıdır. İçeriksel anlamda yoğunlaşmak, kısa öyküde nedenselliğin indirgenmesine bağlıdır. Tek bir nedenselliğe indirgenen olay/olgular da, durumlara taşınmış olur. Kısa öykü bu sebeple olay ya da olgular dizgesini terk ederek durumu anlatmaya yönelir.

“Kısa öyküyü oluşturan nedensellik ve indirgemecilik, okuru metnin kurucu yapısından çok yıkıcı yapısına, anlatıcı yapısından çok durum yapısına, var kılmaktan çok yer vermeme özelliğine çağırır.”(3)

Gerçekten de kitaba adını veren Ernest Hemingway’in o ünlü, beş kelimelik minimal öyküsünde görüldüğü gibi –Satılık bebek patikleri. Hiç giyilmemiş.– söylenmek istenen birçok şey, söylenmeden anlatılır. Böylelikle kısa öykü, okurunu aktif kılar ve ondan her seferinde öyküyü yeniden yorumlamasını, ona başka anlamlar yüklemesini ve öykünün açıklamadan gösteren, işaret eden kimliğini sevmesini bekler. Sonlardan hoşlanan, kesinlemelere ihtiyaç duyan okur, daha baştan kısa öykünün okuru olamayacaktır.

Modernizmin bu haşarı, deli dolu çocuğu gerçekten de ele avuca sığmıyor. Bugün onun kendine özgü bir tür olduğu kabul edilmiştir. Bunun nedenini şöyle açıklıyor Aydın Şimşek:

“Fiziki zamanı, içerik zamanı ve psikolojik zamanı iç içe geçmiş bir yapıdan bahsediyoruz. Yani tüm yaklaşımı yazarın zihinsel-imgesel dünyasında karşılığını bulan, dış dünyayla kuracağı ilişkide tamamen özerk olan bir yapı bu. Bireysel bir yapı ve toplumsal bir akılla sınırlandırılmaya daha baştan karşı çıkan bir tür… Öyleyse kısa öykü için kesin tanımlamalar ve sınırlar getirme çabası, yani onu toplumsallaştırma çabası pek de anlamlı değildir, olmayacaktır da.”(4)

Bebek Patikleri, kısa öykü üzerine düşünen, yazan herkesin derinliğine okuması gereken, yazınımızda kaynak niteliğinde yer alan, çok önemli bir kuramsal çalışma.

Kaynakça:

1-Aydın Şimşek’le Bebek Patikleri üzerine söyleşi, Zeynep Sönmez, Cumhuriyet Kitap eki, 24.3.2011, sayı 1101.

2-Aydın Şimşek, Bebek Patikleri, Ele Avuca Sığmayan Bir Tür: Kısa Öykü, Kanguru Yayınları, 2011, s.79.

3-a.g.e. , s.74.

4-a.g.e. , s.89.

Zeynep Sönmez – Hece Öykü Dergisi, sayı 45 (Haziran-Temmuz 2011)

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2012)

  • Ali Hasan - 16/08/2012 - 11:56

    Beni dinlerseniz bu yazının ilk paragrafını kaldırın..cevaplakapat

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z