Masthead header

Çağlar Mirik yazdı: F. Gladkov ve Çimento

Kasvetli, havasız bir kulübe… Tavandan sarkan gaz lambası, yer yer gazete ve dergi kupürleriyle kaplı, ağaç kütüklerinden yapılmış duvarları solgun  ışığıyla aydınlatıyor. Bu resimli kupürler, evin küçük oğlu ve geleceğin yazarı Fyodor Gladkov’un ilgisini çekiyor, onda hayranlık uyandırıyor… Hayat hikayesini yazarken anlatmıştı bunları yazar ve daha sonraları da birçok kez bu yoksul kulübeyi, duvarlardaki yazıları, köşedeki rafta duran dinsel kitapları betimledi… Sert bir adam olan babası başını öte yana çevirdiğinde, raftan usulca kitap alıp okuma yazma öğrenmeye çalışıyordu küçük Fyodor.

1893’te, çocuk on yaşına geldiğinde köyde ilkokul açıldı. Genç, iyi eğitimli ve fedakar bir genç kız olan öğretmenleri, zeki ve yetenekli öğrencisine Puşkin, Lermontov ve Tolstoy’un eserlerini tanıttı. Öğrencilerinde öğrenme isteği yaratan bir öğretmendi bu genç kız, çocuğa düşünmeyi öğretti, bilgilenme hevesi aşıladı. Ama yoksulluk yüzünden işe girmek zorunda kaldı küçük Fyodor, orada dayakla, açlıkla, uykusuz gecelerle tanıştı. Sonunda, büyük güçlüklerle Yekaterinodar kentinin ortaokuluna yazılmayı başardı. Burada, 17 yaşındayken, yerel gazetede ilk öyküsü olan “Işık” yayınlandı. Bunu, yine aynı gazetede çıkan başka öyküler izledi. Yazarın, mücadele romantizmi, var olan toplumsal sistemin adaletsizliğini protesto ve kendini beğenmiş kuş beyinli cahilleri eleştiri gibi konular üzerine temellenen bu öyküleri, Maksim Gorki’nin ilk eserleriyle koşutluk gösterir. Gladkov, daha sonraları, “Okumaya Puşkin’le başlayan başka hiçbir yazar, Gorki’ye benim kadar yakın olmamıştır,” diye yazmıştı. “Hatta yakın demek bile yetmez, bütün zihinsel gelişmem, bütün bilinçli yaşamım, Gorki’nin etkisi altında gerçekleşti.”

Gladkov, çok genç yaşta geri dönülmez bir biçimde, yazgısını devrimci hareketle birleştirdi ve Bolşeviklerin partisine katıldı. 1905’te Gürcistan’a, Tiflis’e gidip öğretmen okuluna yazıldı. Bir yıl sonra, tutuklanıp Sibirya’ya gönderildi. Burada, Sibirya’nın uzak bir köşesindeki siyasi sürgünlerin yaşamını anlatan, “Sürgünler” adlı bir kısa hikaye yazdı.

Sürgünden dönünce, Gladkov Novosibirsk’e yerleşti, burada bir lisede öğretmenlik yapıyordu. Ekim devrimi başladığında, yeni yaşam için mücadele etmek üzere, gönüllü olarak Kızıl Orduya katıldı.

İç savaş bittiğinde, Gladkov Moskova’ya yerleşip kendini bütünüyle, büyük sevdası edebiyata adadı. İç savaş olayları henüz belleğinde tazeyken “Yeşillik” adlı bir öykü ve kısa hikayesi “Azgın At”ı yazdı. Bu öykülerinde, savaş cephesi izlenimlerini anlatıyordu. Sonra, ünlü Çimento adlı romanını yazmaya başladı. Bu öykü, ekonomik altüst oluşa karşı mücadelesiyle, insanlar arasında yeni ilişki biçimlerinin gelişimiyle, emekçi sınıfına ilişkin yazılan ilk Sovyet romanıydı.

Genç Sovyet toplumunda, yaşamsal değişimlerin, eskinin kalıntılarını silip süpürdüğü zamanlardı. Bu kez barış cephesinde, kahramanca bir savaş başlatılmıştı.  Halkın hayatındaki bu tarihi dönem, Gladkov’un Çimento’suna yansıdı.

1921 yılı… Yazarın ülkesi için önemli ve tarihsel olaylarla dolu bir yıl. Hatta tarihsel bir dönüm noktası sayılabilir. İç savaşın kesin biçimde sona erdiği, NEP siyasetine geçildiği ve Kronstadt ayaklanmasının patlak verdiği bu yılın iyi bilinen bir olayı da partinin X. Kongresinin toplanması. Romanda izlenen tasfiyeler de bu kongrede alınan kararlar uyarınca yapılıyor. Kariyeristler, iktidar partisine üye olup da köken olarak diğer eski partilerden gelenler, yozlaşan Bolşevikler ve siyasi bakımdan olgunlaşamayanlar partiden tasfiye edildi.

Bu fırtınalı dönemi anlatan Çimento’da, ardında I. Dünya Savaşı, devrim yılı ve iç savaş olan derin bir dönüşüm yaşanır. Yalnız ekonomik ilişkilerle sınırlı kalmayan, toplumun bütün bireylerini ve aralarındaki her türlü ilişkiyi derinden sarsan, yerine “yeni”yi koyma eylemini başlatan, bütün bir yaşam tarzıyla birlikte insanın dönüşümüdür Çimento’da anlatılan.  

Roman, makine montajcısı Gleb Çumalov’un savaştan, doğduğu kente, üç yıl önce bırakıp gittiği işinin başına dönüşünün geniş, lirik ve epik bir biçimde betimlenmesiyle başlar. Ne umutlarla yuvasına döner Çumalov, fakat karşısına çıkan, bir yıkım, sessizlik ve ıssızlık sahnesidir. Yalnızca işyeri değil, evi de yıkılmıştır. Görünüşte ikisi de ayaktadır ama fabrika metruktür ve karısı Daşa, onu anlam verilmesi güç bir soğuklukla karşılar. Böyle bir dönemde, sinmeden ve teslim olmadan mücadeleyi sürdürebilmek için, cesur ve cömert bir yüreğe, boyun eğmez bir iradeye ve geleceğin geniş panoramasını zihninde canlandırmaya yeterli, atak ve cüretli bir hayal gücüne sahip olmak gereklidir. Ve Gleb Çumalov’da bu nitelikler vardır. 

Çimento’yla ilgili anılarından söz ederken, Gladkov, bu kitabı yazarken Gleb’i açık ve net bir biçimde, “savaş ve ekonomi cephesinde sıra neferi, tipik bir proleter, huzursuz bir eş, Kızıl Ordu askeri, neşeli, kıpır kıpır, fakat yine de ciddi ve inatçı bir işçi önderi” olarak düşlediğini yazmıştı.

“Çimento”nun başarısından sonra, Gladkov, emekçi sınıfın yaşamıyla ilgili bir başka eser tasarladı. Yazar yeni makineleri, yeni iş örgütlenmesini ve en önemlisi insanlar arasındaki yeni ilişkileri görüp tanımak amacıyla Dnieper hidroelektrik santralinin şantiyesini ziyaret etti, Rostov kentinde devasa Selmaş çiftlik makineleri fabrikasını ve daha birçok inşa halindeki üretim merkezini gezdi. Makineler kadar insanlarla da ilgileniyor ve yeni insan konusunda şunları söylüyordu: “İnsan, henüz oluşma sürecini yaşamaktadır; sürekli bir büyüyüş, yaratıcı bir tez canlılık ve gelecek uğruna mücadele içindedir.” İkinci romanı “Enerji” de, çalışan insanın yeni kişiliğine, yeni karakterine bürünürken geçirdiği çelişkili ve dramatik süreç, sanatsal anlatımını bulur. 

İkinci Dünya Savaşında Sovyet halkının kazandığı büyük zafer Gladkov’u,  çeşitli eğilimlere sahip birçok başka Sovyet yazarı gibi, Sovyetler zamanında o kadar cömertçe öne atılan ulusal karakterin kaynaklarını araştırmak amacıyla, Rus halkının tarihine eğilmeye itti.

Özyaşamöykülerinde  -“Gençlik Öyküsü”, “Özgür Halk” ve “Zor Zamanlar”- Gladkov, 19. yy sonlarıyla 20. yy başlarında, Rus köylüsünün hayatını resmeder. Bu eserlerinde yazar, adalet arayan, “doğruluğun efendisi” köylü kahramanların karakterini gözler önüne serer. “Özgür Halk” adlı öyküsünde anlatılan kişilerden biri, halkın en iyi oğullarından biri olarak tanıtılır.

Özyaşamöyküsel yapıtlar dizisi, halk yaşamının panoramasını sunar. Bu kitaplarda, yazarın yazdığı eserlerin en üstün nitelikleri -yurtseverlik, yumuşak liriklik, kitle sahnelerinin ustalıkla betimlenmesi, karakter oluşturmada esneklik ve açıklık-  tam ve eksiksiz ifadesini bulur.

Gladkov, ulusun yaşamındaki büyük tarihi olayları, çok çeşitli sıradan insanın yazgıları aracılığıyla göstermeyi başarmıştır. Eserlerinde, lirik ve epik temalar, tek uyumlu ve bölünmez bir bütün oluşturur.

Özyaşamöyküsel yapıtlarında merkezi rol, Rus kadınına aittir ve Rus kadınının ruh güzelliği, manevi gücü ve kibarlığı bu öykülerdeki karakterlere yansıtılır. Köy kadınının sağlamlığı, özgürlük aşkı ve güçlü adalet duygusu, eski tarz kırsal yaşamın bütün zorluklarına dayanmasını sağlar.

Yaşamının son yıllarında, Gladkov dördüncü bir özyaşamöyküsel kitap yazdı ve buna “İsyankar Gençlik” adını verdi. Çok hasta olmasına rağmen, çalışmalarını sürdürüyordu. 75 yaşında ölene kadar, kendini hep çalışmaya, hep halkı ve ülkedeki hayatı düşünmeye verdi. Onun kanısınca yazarlık, halka özgeci bir tarzda hizmetti. Her zaman genç kalan ruhunun bütün ateşiyle ve görkemli bir çilekeş adanmışlığıyla, ömrünü bu ideal uğruna çaba harcamayla geçirdi.

Çimento, yazarından çok daha uzun ömürlü oldu, çeşitli dünya dillerine çevrildi, geniş kitlelerce beğenilerek okundu. Gladkov’un eskimemiş ve değerinden hiçbir şey yitirmemiş olan eseri Çimento’nun, bugünün okuru tarafından da yine aynı heyecanla okunacağını umut ediyoruz.

Yazan: Çağlar Mirik – edebiyathaber.net (17 Şubat 2012)

Kerem Işık’la söyleşi: Hasbelkader Öykücülük

Edebiyat dünyasının yeni bir yüze büründüğü, öykücülüğün kitaplardan çıkıp bloglara taşındığı bir ortamda, her şeye rağmen klasik anlamda öykücülüğe devam eden yazarlardan birisi Kerem Işık.

Notos, Varlık, Kitap-lık gibi dergilerde yayınlanan öykülerinden tanıdığımız yazarın, geçtiğimiz Ocak ayında çıkan ikinci kitabı Toplum Böceği ile öykücülüğü de yeni bir ivme kazandı. İlk kitabı Aslında Cennet de Yok’a kıyasla daha `öykü` öyküler yazdığını belirten yazarla yeni kitabı hakkında konuştuk.

Toplumsal dinamikler, bireycilik, yozlaşma ve tüketme kültürüne derin atıflarda bulunduğu kitabına ve Kerem Işık’ın yazarlığına dair birkaç satırarası not…

Öykü kitabı yayınlatmak günümüz yayıncılığında zor. Bir roman yayınlatmaya kalktığında daha kabul edilebilir yaklaşılıyor ama öykü kitabı için aynı şeyi söylemek güç. "Ya kardeşim sayfa sayısı kurtarmıyor, dizgisi kurtarmıyor.” Gibi nedenler sunulabiliyor. Siz de bu tür durumlar yaşadınız mı?

Evet var öyle bir şey fakat ben bu konuda kendimi şanslı sayıyorum çünkü yayıncım da editörüm de bana bu konuda destek oldular. İlk kitapta daha çok yaşadım bu türden durumları ama ikinci kitap nispeten daha kabul edilebilir oldu. Bu konuda yayıncıyı da anlamak gerekli.

İlk kitabınız Aslında Cennet de Yok. Onda biraz daha fazla lirik bir dil hâkimdi. Toplum Böceği ile onun arasında ciddi bir fark var diyebilir miyiz?

Olmasa olmazdı herhalde. Zaten o bir ilk kitaptı ve her yazarın ilk kitabı, doğal karşılanacağı üzere, biraz acemilik ve birazdan fazla heyecanla yazılır, basılır. Bu heyecanım zaten daha önce olduğu gibi lirik bir heyecandı. Toplum Böceği ise daha profesyonel bir çalışma oldu, her açıdan. Hem biraz daha güçlü yazdım hem de tam istediğim gibi oldu diyebilirim.

Peki kitaplarda yayınlanan öyküler… Toplum Böceği’nde basılan öykülerden bazıları Notos, Kitap-lık gibi dergilerde basılmış. İlk öyküleri yayınlatma süreci nasıl gelişti?

Evet, o zaman birkaçı Kitaplık'ta ya da başka yerlerde yayınlanmıştı. Editör Murat Yalçın bu konuda bana çok yardımcı olmuştur. Kitaplık ilk göz ağrımdır, orada öykülerimin yayınlanması benim için çok büyük bir olaydı. Murat Bey'le hep yazışıyorduk, öykülerimi gönderiyordum ve o da sağolsun bana karşı hep yardımsever ve yönlendirici oldu.

Yayınla(ya)madığı öyküler için bile eleştiriler getirir, bazılarını metin üzerinde düzeltir, üzerini çizer, uğraşıp mesai harcar ve geri gönderirdi. Tabii ki bütün bunlar benim için hep bir itici güç oldu. Eleştirilmek ya da düzeltilmek beni kırmadı, incitmedi. Hoşuma bile gidiyordu.

"Yetenekliydim ve öykücü oldum diyemem, hasbelkader bu duruma geldim"

Gönderdiğiniz herhangi bir öyküye, herhangi bir yerden "Hayır bu olmamış" diyip geçen oldu mu? Bu kadar kesin bir ‘reddetme” durumu söz konusu muydu?

Aslında oldu –gülüyor- ama bu konuda birazcık da olsa onları anlayabiliyorum. Sonuçta öykü gönderen yalnızca ben değilim ve bir de bu gönderilen öykülerin yayınlanabilirliği ya da "öykü" olup olamadığı sorunu var. Belli ki bir şeyler gördü ya da bir şeyler hissetti. Hiç olmadı, şansım yaver gitti de öykülerim yayınlandı. Hakikaten bu konuda yetenekliydim ve öykücü oldum diyemem, hasbelkader benim öykülerime bakıldı ve bu duruma geldim.

Hasbelkader öykücü oldum mu diyorsunuz yani?

Aslında kastettiğim bu değil ama sonuçta bu dergiler ve yayınlar çok fazla insan tarafından yoğunlukla tercih ediliyor ve orada kendinize yer bulmaya çalışmak ve yer bulmak kolay değil. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda işin içine biraz şans ya da hasbelkader kavramı giriyor. Yoksa ben de biraz kendimi övüp, öykücülüğümü ön plana çıkarabilirim. Dediğim gibi, yetenekli de olsanız, muhteşem bir öykücü de olsanız, eğer yayınlatabileceğiniz mecralardan bir geribildirim alamıyorsanız, pek de bir şey yapamıyorsunuz.

Bu kitap kurgusal öğeler barındırıyor ama toplumcu-gerçekçi bir yanı da var. İronik bir diliniz var ve ben kitabı okurken bazı yerlerde kahkahalar atarak güldüm. Bu süreç nasıl gelişiyor?

Yaratmak istediğim dil bu olsun ya da olmasın, toplumcu gerçekçilikten ziyade daha çok anlaşılabilir olması taraftarıdır. İroninin neden olduğu gülme seansları için de komik ya da komiklik diyemeyiz. Trajikomik. Ben gülünebilen durumların daha ciddiye alındığını düşünüyorum. Bu yüzden de ciddi durumları gülünebilir olarak kaleme alıyorum. Yani gülünsün istiyorum ama bu sayede de ciddiye alınayım istiyorum.

"Toplum Böceği'ni yazdığımda, bir şey(ler)e takıntılı olmaya başlamıştım"

Kitapta insanların büyük bir yozlaşma ile hayat içindeki koşturmacası var. Plazalarda çalışan, ne iş yaptığını bile tam olarak bilmeyen ama çalışmak zorunda olduğu için çalışan insanlar… Siz de onlardan birisi oldunuz mu -hiç sanmıyorum ama- özellikle İş Mi Bu ŞiBuMi öykünüzü kastediyorum.

Olmaz mıyım, tabii ki oldum ben de o insanlar gibi oldum (gülüyor). Büyük bir elektronik eşya şirketinde 3 yıl çalıştım ve plaza insanı oldum. O öyküde de "benden" bir parça da olsa var. Yani ben çok fazla toplumcu – gerçekçi olduğumu ya da herhangi bir akıma bağlı olduğumu da düşünmüyorum. Toplumsal konulara bir eğilim ve yönelme var tabii ki ama benim yazdıklarım genelde kavramsal durumlar ya da şeyler oluyor diyebilirim. Herhangi bir konuya ya da bir şeye takıyorum, takılıyorum; öyle yazıyorum. Mesela Toplum Böceği'nde yer alan öyküleri yazdığımda, şöyle bir şey(ler)e takıntılı olmaya başlamıştım; psikoloji, insanların birbirleriyle olan ilişkileri, toplum içindeki bireyler birbirini nasıl etkiler, -işte sosyal psikoloji türünden şeyler- bunlara ilgimi yoğunlaştırmıştım. Bunlara karar verdikten sonra da yazmaya başlarım.

Bu kitapta belirgin bir lirik dil de var. Öykücü şiire kaçar mı ya da öykünür mü?

İlk kitabım Aslında Cennet De Yok'ta daha belirgin bir lirik dil var. Şiire de öykünme gibi bir durum olmadı aslında, yani hiç şiir falan da yazayım demedim, yazmadım da. Ama çok şiir okurum, gerçekten çok fazla. Edip Cansever yoğunluklu olmak üzere o kuşağın şairlerini sık sık okurum.

Yazar ile yazdığı arasında bir fark olduğunu düşünür müsünüz? Kerem Işık'tan bağımsız olarak öykücülüğüm var diyebilir misiniz ya da bunun tam tersini söyleyebilir misiniz?

Ben öyle bir şey olsun ya da hiç olmasın diye düşünmem. Zaten daha önce de söylediğim gibi, toplumcu-gerçekçi değilim ve pek fazla da bu insanları okumadım. Etkilenmek için de geçerli nedenlerim olmadı, olamadı. Ben daha kuramsal şeyler okuyorum ve onların bende uyandırdığı duygular ile yazıyorum. İlk kitap için bunu söyleyebilirim belki çünkü onlar daha çok bir seferde yazılmış ve hani sözümona bir ilham gelir de bir şeyler karalamaya başlarsın ve bitirirsin, o türden öykülerdi. Ama bu kitaptakiler öyle değil, özellikle ilk ve son öykü; bir kurgusu olan, bir yere varmaya çalışan, anlatması gereken öğeleri olan, kısacası bir meselesi olan öyküler.

Birkaç öykünüzü özellikle sormak istiyorum. “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası.” Orada RTÜK ile ilgili alternatif bir tanımlamanız var:  Resmi Terbiye Üst Kurulu. Ya da YÖK ile ilgili olanı; Yetişkinliği Öğretme Kurumu. Bunlardan biraz bahseder misiniz?

Her ne kadar insanlar itiraz da etse, sonuç olarak bu toplumun içinde yaşıyoruz ve bu toplumun dinamiklerinden etkileniyoruz. Burada illa ki eleştirel bakmak gerekiyor. O öyküde Kerem Işık yoktur ama Kerem Işık'ın yaşadığı toplum da bilinç de oradadır. Bu öykü daha çok topluma yönelik bir eleştiri ve dikte edilen fikirlerin reddinin ya da kabulunun gözönüne getirilmesi. Böylesine bir algı aslında toplumda da var. Sistemin sorunlarının dile getirilmesi de diyebiliriz.

Toplumun ya da ülkenin diyelim… Üzerinde yoğun ve keskin uçlu bir siyasi otorite baskısı da var. Yazarlar, yayıncılar, gazeteciler, akademisyenler tutuklanıyor ve yargılanmadan yıllarca tutuklu kalıyor, kalmaya devam ediyor. Siz bir yazar olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası ben kendimi yazarak anlatabilen birisiyim. İnsanların tutuklanması ve yargılanması beni de etkiliyor ama bunlardan korkmuyorum ya da ürkmüyorum. Düşündüklerimi bir şekilde dışavurmam gerekiyor ve o gün, o dönem ne düşünüyorsam yazıyorum. Bunu engelleyemem. Siyasi otorite baskısı nedeniyle yazdıklarının yönünü değiştirecek birileri de var mıdır çok bilmiyorum zira gerçek anlamda yazan birisinin böyle bir durumda yazmaktan ya da yazdıklarından korkması da çok mantıklı gelmiyor bana. Peki gelecekte yazar mıyım ya da değiştirir miyim, emin değilim ama öykülerimde psikoloji ve felsefe yazacağımı söyleyebilirim. Beni engelleyecek bir şeyi de kabul etmem ne kabul ederim ne de bundan korkarım.

"Okuyucunun anlamak istediği gibi anlaması benim için başarıdır"

Psikoloji ve felsefeyi öyküye yerleştirmek zor değil mi? Sosyal Bilimler anlatım açısından daha detaycı ve zorlu bir süreç değil mi öykü ya da öykücülük açısından?

Ben zaten bu örgüyü minimumda tutmaya çalışıyorum. Toplum Böceği`nde Ludwig Wittgenstein'a ve Nietzsche’ye atıf birkaç kısım var ve ben insanların bunu bilerek ya da bilmeyerek, öyküden bir yönelim çıkarmasını bekliyorum. Hiçbir yönelim olmadan, sadece anlamak istedikleri gibi anlamaları da benim için bir başarıdır. Detaycı olmam gereken yerler oluyor ama bir tür öykücülük numarası bu ve elimden geldiğince daha fazla deniyorum. Başarılı olduğumu düşündüğüm bir yerde, o sosyal ya da psikolojik doktrini de ekliyorum. Bence bunun hiçbir sakıncası yok, zor olmasına zor olsa da. Zaten o aralar ne okuyorsam ondan etkilenirim. Mesela Tezer Özlü benim için çok özeldir. Dönüp dönüp tekrar okurum kitaplarını. Ya da şimdilerde mantık ve psikoloji okuyorum ki öykülerimi de onlar yönlendiriyor.

"Kitap reklamları olmalı"

Değişen bir dünya düzeni var ve edebiyat da bu değişime ayak uydurmak zorunda kalıyor. Mesela kitaplar için reklam filmleri çekilmeye başlandı billboardlarda afişler boy boy gösteriliyor, tv programları yapılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bence bu reklamlar olmalı. Bir sürü aptal şey için reklam filmi çekiliyor ya da bilboardlara afişleri asılıyor. Bunun yerine kitapların reklamları yapılsın, insanlar en azından bu reklam algısını kitaplarla ilgili olarak değerlendirsin. Eğer sistemde kullanabileceğimiz herhangi bir alan varsa bunu kullanmalı ve kullanımını da yaygınlaştırmalıyız diye düşünüyorum. Önceleri bu ve bu türden reklamlardan rahatsız olsam da, dediğin gibi değişen dünya düzeninde, eğer bazı şeyleri köktenci bir duyguyla reddederseniz bu sizin yararınıza değil zararınıza oluyor. Zararcı davranmak için de mantıklı bir neden göremiyorum açıkçası…

Toplum Böceği`nde dikkat çeken bir diğer nokta ise kitaptaki karakterler hiçbir şey yemiyor, içmiyor, kıyafetlerini bile değiştirmiyor. Aslında özel olarak belirtmemişsiniz ama ben böyle bir çıkarım yaptım. Neden bu tür insani davranışlar yok karakterlerinde?

Özel olarak yaptığım bir şey değil ama mümkün olduğunca steril ve sade yazıyorum. Eğer yazarken işime yarayacak bir öğe olursa kullanırım ama öykünün yükselişi sırasında araya sıradan bir şey iliştirmek hoşuma gitmez. Sonuçta öykü başlar ve yükselmeye başlar, bu türden bir yan kurgu, birilerinin giyinip soyunması ya da uyuması, bence öykünün ritmine uygun olmaz ve ben de pek öyle şeyler yazmıyorum. Bu yazmayacağım anlamına gelmez ama dediğim gibi eğer öykünün yükselişine engel olacaksa o durumları kullanmamayı tercih ediyorum.

Onur Koçyiğit – sabitfikir.com (17 Şubat 2012)

Masumiyetin katili savaş

Soğuk savaşın bitmesinin ardından bu dönemi anlatan pek çok roman yazıldı. Bu hikayelerde özellikle dönemin savaş sonrasında yeniden şekillenen ülkeler ve bireyler üzerindeki etkisi anlatılıyordu. Savaşın insan üzerindeki tahribatı, şiddetin olağanlaşması, gibi pek çok tema olabildiğince işlendi. İşlenmeye de devam ediyor. Bunlardan bir tanesi de Ian McEwan’ın ‘Masumiyet ya da Özel ilişki’si. Bu yılın ilk çıkan kitaplarından biri olan Masumiyet, McEwan’ın 1989’da yazdığı bir roman. Roza Hakmen’in çevirisiyle YKY tarafından yayınlanan roman, soğuk savaş sonrası tarihte Berlin’de Altın Operasyon diye de bilinen bir plandan yola çıkıyor.

2. Dünya Savaşı her ne kadar bitti gibi görünse de uzun süre savaşın etkileri Avrupa’da sürdü. Berlin’de de bitmiş gibi gözüken savaş yer altında devam ediyordu. İngiliz ve Amerikan gizli servisleri, Sovyet hattına sızmak için bir tünel projesini ortaklaşa yürütüyorlardı. Bu proje bir yıl bile sürmedi. Fakat McEwan bu projeden romanına zemin yarattı.

McEwan’ın eserlerinde hiçbir şey tesadüf değil. Romanın masumiyeti isim olarak alması da gelişi güzel bir karar değil. Çünkü McEwan savaş ortamında yitirilen masumiyetin öyküsünü anlatıyor. İngiliz bir genç olan Leonard’ın masum ve saf karakteri romanın başında işlendikten sonra kahramanımız tam olarak ne olduğu konusunda bir fikri olmadığı yeni işi için Berlin’e yolculuğa çıkar. Savaş sonrası Amerikalılarla iş birliği yaparak, Berlin’deki Rus yetkililerin telefonlarını dinleyecek bir projede görevlendirilir. Gizliliğin esas olduğu bu proje ile McEvan savaş içindeki askeri düşünme ve hareket etme biçimlerini gerçekçi bir şekilde işliyor. Yeni işi ile farklı bir dünyaya adım atan Leonard, yer altında süren savaş psikolojisi ile yavaş yavaş masumiyetini kaybeder. Berlin sokaklarında zafer kazanmış asker edasıyla yürür. Arkadaşlarıyla gittikleri bir barda tanıştıkları Maria’ya aşık olur. Maria Alman bir ailenin kızıdır. Henüz çok küçükken köylerine gelen askerlerin hamile bir kadına tecavüz etmelerine şahit olur. erken yaşta yaptığı evliliği; kocasının  kıskançlıkları, şizofrenik duyguları, alkol alışkanlığı ve sonrasında gelen şiddet yüzünden biter. Fakat kocasından kurtulmayı başaramaz. Ona para vererek yaşamından uzak tutmaya çabalar. Leonard’la tanıştığında onun masum ve utangaç bir genç oluşu dikkatini çeker. Hiçbir kızla birliktelik yaşamayan Leonard ise Maria’nın kollarında bedeninin keşfine çıkar.

Savaşı da Maria’yı da kazanmak

İngiltere’nin Aldershot kasabasında doğan McEwan ilk eseri ‘İlk Aşk, Son Törenler’ (First Love, Last Rites) 1975’te yayınlanmıştı. Yazarın ‘The Cement Garden’ (1993), The Comfort of Strangers (1990), ‘Enduring Love’ (2004), ‘Atonemen’t (2007) ve 2008’de çekilen ‘Duyurulacak’ (Saturday) gibi film uyarlamalarının olduğu düşünüldüğünde, yapıtlarındaki filmografik kurgulamayı, hikayedeki görsel gücünün etkisini romanın önemli bölümlerinde görüyoruz. Bütün günlerini yeraltında telefon dinlemeleri için yapılan düzenekle geçiren Leonard’ın düşüncelerine, askeri bir yerde olmanın, savaşı kaybetmemiş bir ülkede yaşamanın, etrafındaki bölünmelerin, taraf olmaların da etkisiyle şiddet uygulama isteği yerleşir. Almanlara karşı savaş kazanmış bir ülkenin gizli bir görevinde yer alıyor olması Leonard’da sevgilisi Maria’ya bile sahip olma duygusu yaratır. “Evet, kadın mağluptu, fethedilmişti, onun hakkıydı, kurtulamazdı ve şimdi ayrıca Leonard askerdi, savaş yorgunuydu, kana bulanmıştı, ama bitkinliği engelleyici değil, kahramancaydı. Bu kadını ele geçirmişti, ona zorla sahip oluyordu.”

İlk kez bir kadınla birlikte olan, üstelik evlenme teklifi edecek kadar aşık olan Leonard’ın buna rağmen tecavüz edecek kadar şiddeti içselleştirmiş olması, Berlin’de süren savaşın etkilerinin insanda neler yarattığının açık göstergesi. Roman bu noktadan sonra şiddetli bir gerilime giriyor. Genç bir adamın bir insanı öldürebilecek hatta parçalara ayırdığı cesetle günlerce süren bir yolculuğa çıkabilecek kadar soğuk kanlı olmasını, savaşın bütün kirlerini, kanlarını insanlara nasıl bulaştırdığını kitap boyunca dinmeyen bir gerilimle okurun gözüne sokuyor McEwan.

İyi bir gerilim romanı okumakla birlikte savaşın insanlar üzerindeki psikolojik tahribatları, yarılmaları nasıl yarattığına başka bir hikayeden okumak için ‘Masumiyet ve Özel ilişki’ iyi bir seçim olabilir.

Sevda Aydın – evrensel.net (17 Şubat 2012)

Antalya Kitap Fuarı açıldı

Bu yıl ilk kez düzenlenen Antalya Kitap Fuarı kitapseverleri bekliyor.

Türkiye Yayıncılar Birliği'nin iş birliğinde TÜYAP Tüm Fuarcılık A.Ş. tarafından düzenlenen Antalya Kitap Fuarı, Cam Piramit Sabancı Fuar ve Kongre Merkezi'nde kitapseverlere kapılarını açtı.

Açılış törenine, İl Milli Eğitim Müdürü Osman Nuri Günay, TÜYAP Tüm Fuarcılık A.Ş. Genel Koordinatörü Deniz Kavutçuoğlu, Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal, ATSO Başkanı Çetin Osman Budak ve yurttaşlar katıldı.

İl Milli Eğitim Müdürü Osman Nuri Günay, açılış töreninde yaptığı konuşmada, Antalya Kitap Fuarı'nın büyük bir eksikliği giderdiğini söyledi. Antalya'nın eğitimin başkenti olduğunu belirten Günay, ''Antalya'da her yıl 15-20 bin civarında öğrenci artışı oluyor. Böyle bir kentin en büyük eksikliği, Antalya Kitap Fuarı ile giderilmiş oldu. Öğrencilerimizin ve velilerimizin bu fuara ilgi göstereceğine inanıyorum. Fuarın her yıl düzenlenmesini diliyorum'' dedi.

TÜYAP Tüm Fuarcılık A.Ş. Kültür Fuarları Genel Koordinatörü Deniz Kavutçuoğlu da alan darlığı nedeniyle sadece 75 yayınevinin fuara katılabildiğini bildirdi. İstanbul'da düzenlenen kitap fuarına 550, İzmir'de 200, diğer şehirlerde de yaklaşık 150 yayınevinin katıldığına işaret eden Kavutçuoğlu, ''Bundan sonra düzenlenecek fuarların daha büyük bir alanda yapılmasını umuyoruz. 200 yazarın katılacağı, çeşitli kültürel etkinliklerin düzenleneceği fuara, yaklaşık 100 bin arasında ziyaretçi bekliyoruz'' diye konuştu.

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal ise Antalya'nın kitap okuma oranında, ilk 10 şehir arasında yer aldığını ifade etti. Bir şehirde kitap fuarının düzenlenmesinin önemli olduğunu vurgulayan Celal, Antalya Kitap Fuarı'nın gelecek yıllarda da devam etmesini istedi.

Söyleşi, panel ve şiir dinletilerinin de düzenleneceği fuarda, 200 yazar ve çizer Antalyalılarla buluşacak. 75 yayınevinin yer aldığı ve ücretsiz ziyaret edilebilecek fuar, 19 Şubatta sona erecek.

Cumhuriyet – (17 Şubat 2012)

Bahçede yazar var!

Kafka'nın Çorbası ve Sartre'ın Lavabosu kitaplarıyla okura eğlenceli bir yol açan Mark Crick, Machiavelli'nin Bahçesi'yle yazarları bu kez bahçıvanlığa soyundurup onlar aracılığıyla bahçecilikle ilgili ipuçları veriyor.

Ayağınız toprağa değmedi mi ufaktan bir sinirlilik hali bünyeye tebelleş oluyor. Demek ki Mark Crick bunu fark etmiş, yazarları bahçeye göndermiş. Daha önceki denemelerin (Kafka'nın Çorbası ve Sartre'ın Lavabosu) başarılı olduğu düşünülürse Crick'in, yazarların eline kazma küreği tutuşturmasına şaşmamalı. Unutmadan, bizi çiçeğin böceğin içine çeken Crick'in bahçıvanlık deneyiminin bulunduğunu da bir köşeye iliştirelim.

Toz toprak arasında

İşin sinir stres atma boyutu bir tarafa, rengârenk çiçek ve bahçeler arasında bizi tura çıkaran Crick'in derdi biraz da paralel bir evren yaratmak. Belki de bu yüzden Carver askılı sepet yapmaya girişiyor, içine zamanla kuruyacak çiçekler yerleştiriyor: 'Askılı sepeti, kapının yanındaki tırnakta asılı olduğu yerden indirdim. Bitkiler kuruyalı o kadar çok olmuştu ki, geriye yaznızca toz dolu bir sepet kalmıştı. Evimizin kapısının üstünde toz dolu bir sepet asılıydı. Düşünebiliyor musunuz?'

Brecht'in patates yetiştirmek üzere mevzilenmesi, silah olarak da kürek ve beli seçmesi tam da kimliğine uygun düşmüş. Isabelle Allende'nin hüzünlü bambu ayırma hikâyesi de aynı şekilde. Kitaba ismini veren Machiavelli'nin öyküsü ise Crick'in yapmaya çalıştığı şeye cuk oturuyor. Belli bir düzeni ince ince işleyip savunarak tarihe mâl olan Machiavelli, bu kez aynı düzenli ortamı (Crick'in yardımıyla) bahçeye uyarlıyor:

'Çiçek tarhının değişik özellikleri ve çeşitliliği, çimenlikte hoş görülmeyecek bir özgürlük gerektirir. Bu özgürlük, birden fazla türün az çok kendi kendini düzenleyen bir şekilde bir arada bulunmasına olanak tanıdığı karışık bordürde daha da fazladır. Bu tür davranışlar cumhuriyetlerdeki ya da tebaanın başkentten uzakta, anarşiye yakın bir düzende yaşadığı, bir hükümdarın ülkesinin en uç topraklarındaki durumla karşılaştırılabilir (…) Çimenliği olan bir bahçıvanın mart-ekim ayları arasında, sık çim biçme sanatıyla onun kural ve gereklerinden başka bir düşünce ve amacı olmamalı; başka herhangi bir şeyle ilgilenmemelidir. Düzenli biçmek yalnızca suçlu bitkileri cezalandırmakla kalmaz, aynı zamanda hızla ilerleyerek hemcinslerinin üstüne çıkmaya çalışan otların ve bitkilerin de hırslarına set çeker. Bilge bir bahçıvan, bu şekilde çimenlerinin kendi otoritesine meydan okuyacak denli büyümesine izin vermeden sağlıklı gelişmesini de sağlar.'

Crick, Bret Easton Ellis'i de konuya dahil edip bir öykü oluşturmuş ve sürgünleri yolup duran bu yazar aracılığıyla sapla samanı ayırt etmeyi denemiş. Böylece, yeşil lastik çizmeleriyle otların arasında çapa yapan ve bazen de eldivenlerden medet uman bir kalemşor çıkmış karşımıza.

Olsaydı nasıl olurdu?

Hemen yan bahçeye gözümüz takılınca Zola'yla karşılaşıyoruz. Onun kahramanı Etienne de dizlerinin üstüne çökmüş ot yolmakla meşgul. Crick, Zola'ya Etienne'in durumunu şöyle özetletir: 'Etienne ihtiyarın (Bonnemort) ölümünden beri her gün madendeki vardiyasından çıkınca buraya gelmiş, kürekle, çapayla, belle ve kazarak bu küçücük bahçenin üzerine kapitalizmin boyunduruğu gibi çöken yabani otların yükünü hafifletmek için uğraşmıştı (…) İlk kez düşmanın, patronlar, sürekli kâr arayışındaki maden sahipleri ve hissedarlarıyla daha düşük fiyat talep eden vatandaşlar değil, doğanın kendisi olduğunun; insanları babalarının kaderlerini yeniden yaşamaya mecbur tutan, kemiğin içindeki o trajik ilik olduğunun farkına vardı.'

Crick, daha önce yaptığı gibi yanına yöresine topladığı tüm yazarlara, ruh haline, kişiliğine ve kimliğine uygun düşen işler vermiş. Pablo Neruda da galiba bu yüzden gül buduyor; aşk ve cesaretle eline bahçe makasını alıyor: 'Kraliçe' dediği güle makasla yaklaşıyor, kuru dallarını 'huzursuz düşlerinde kendi kendini yaralamasın' diye kesiyor.

Uzun sözün kısası Crick, Machiavelli'nin Bahçesi'nde iş buyurduğu yazarlar aracılığıyla bahçeciliğin püf noktalarına dair bilgiler verirken 'Olsaydı nasıl olurdu?' sorusuna da kapı aralıyor. Tıpkı, Kafka'nın Çorbası ve Sartre'ın Lavabosu'nda karşılaştığımız gibi.

Ali Bulunmaz – http://bulunmazali81.blogspot.com (17 Şubat 2012)

Tsirkas’ın “Başıboş Kentler”i Türkçe’de

Çağdaş Yunan edebiyatının en önemli isimlerinden Stratis Tsirkas’ın üçlemesi "Başıboş Kentler", Aykut Derman’ın çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıktı.

Üçlemenin ilk kitabı “Kudüs”te yer alan sunuş metni, 1980’de ölen Tsirkas’ın üçlemeyi yaratım sürecini özetliyor:

“Stratis Tsirkas’ın üçlemesinin, Yorgo Seferis’in bir dizesinden esinlenerek konulmuş olan başlığı Yunancada hem ‘Yönetilemez Kentler’, hem ‘Başıboş Kentler’ anlamına gelebilir. Yapıtta iç içe girmiş iki büyük izlek olan tarihsel yazgı ile politik dram, bu anlam belirsizliğini ortaya koyar.

Yazar, çeşitli Yunan topluluklarının yokoluşlarına doğru başıboş biçimde gittikleri, Ortadoğu’da bir milliyetçilik patlamasının yaşandığı ânı yakalar.

Ekonomik ve kültürel parıltıları ‘City bankerlerinin ve bunların hemen ardından gelen İngiliz birliklerinin işgaliyle önce yok edilen, daha sonra yolundan saptırılan’ bu koloniler, kendilerine vatan edindikleri ülke bağımsızlığına kavuşunca dağılırlar.

Çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun sınır bölgelerinde adacıklar halinde yaşamaya çalışan koloniler ya da Mısır’da ve Doğu’da ticaret kolonileri olarak yaşayan, köklerinden koparılmış bu insanların dramı –tarihsel yazgının imgesi– her yerde aynı acılı görüntüye bürünür.

Şunu anımsatalım ki 1920’ye doğru Mısır’da yaşamakta olan 200 bin Yunanlıdan bugün geriye yalnızca 25 bin kişi kalmıştır. Stratis Tsirkas, 1939-1945 savaşını; özellikle de savaşın en zor yıllarını; durumun her an taraflardan birinin lehine dönebileceği, Nazi zulmünün de ötesinde herkesin tümüyle bir tarafa angaje olduğu ‘insanlık durumu’nun sergilendiği 1942-1945 dönemindeki gerçek olayların tutsağı insanları anlatıyor.

Tsirkas, kahramanlarını Kudüs’e, Kahire’ye, İskenderiye’ye yerleştirerek, tragedyanın hem yaşayan özünü, hem kusursuz mekânını yakalamıştır. O sırada, Almanlar ve İtalyanlar, Çöl Savaşı’nda Müttefiklerle karşı karşıya geliyor, bu arada Kafkasya’da sıkıştırılan Ruslar ikinci bir cephenin açıldığını ilan ediyordu.

Bu arada bir avuç insan da barış geldikten sonra ülkelerinin adalet ve özgürlük içinde yaşayabilmesi için savaşmaya hakları olduğunu ileri sürüyordu.

Gerçekten de Başıboş Kentler’in belli başlı kişileri Yunanlılardır: sığınmacılar; müttefiklerin yanında yeniden savaşabilmek için Yunanistan’dan kaçmayı başaran savaşçılar; kuşaklar boyunca oralardaki varlıklarını sürdüren Mısır, Filistin, Türkiye Rumları; Metaksas diktatörlüğünün özlemini duyan aşırı sağcı militanlar; kendi tutkularını doyurmak için var olan koşullardan gözünü kırpmadan yararlanan politikacılar.

Yunanlıların arasına karışan İngiliz, Amerikan, Fransız gizli ajanları perde arkasında kendi entrikalarını dokumakta, her milliyetten komünist militanlar da bir yandan ülkelerinin kurtuluşu için çabalarken, öte yandan kendi ideallerini gözden kaçırmaksızın, savaş sonrası koşullarını hazırlamaktadır. Politik dram işte bu alanda oynanmakta ve yönetilemez terimi tam anlamını kazanmaktadır…”

Tsirkas, ilk kitapta Kudüs’ü kendine mekân olarak seçiyor… 1942-1944 yılları arasında müttefiklere katılan gönüllüleri, Almanya’dan kaçan Yahudileri, her milletten sığınmacıyı, gizli ajanları, politikacıları, kaçakçıları ve maceracıları barındıran kentte, kaygı ve korku hüküm sürmektedir.

Başıboş Kentler I: Kudüs

“Başıboş Kentler I: Kudüs” de işte böyle büyük bir toplumsal yangının içinde bireysel hüzünlerin hikâyesini anlatıyor. Romanın başında, okuyucunun tarihsel platformu daha iyi değerlendirmesini sağlayacak bir önsöz yer alıyor. O günlerin Yunanistan’ının, yaşadığı zorlukları kavramak açısından büyük bir önemi var bu bölümün. Ama hikâyenin en can alıcı kısmı tarihî gerçekler değil; bu hikâyede ağaçlar kımıldıyor, kadın bedenleri ateşler içinde yanıyor, çeteler sokaklarda kol geziyor, herkes kendi hüznünü yaşıyor, kendi kaderini arıyor. Aşk, karışık ilişkiler, entrika döneme ve kente egemen oluyor. "Başıboş Kentler/Kudüs", zorlu bir dönemi anlatıyor, üstelik insanların hüzünlerini ve sevgiyi es geçmeden…

Başıboş Kentler II: Kahire

1942… İkinci Dünya Savaşı’nın en yoğun günleri, Kahire… İngiliz ve Alman casuslarının cirit attığı başkent Kahire. Nazi işgalinden kaçıp Kahire’ye sığınmış Yunan komünistleri. Herkes birbirine kuşkuyla bakıyor, komünistler için birbirlerine güvenmekten çok güvenmemek önemli. Bu savrulmuş insanlar birbirlerinin yüzünde belki de kendi hüzünlerini, çaresizliklerini ve kederlerini bulmaktan korkuyor. Yunan edebiyatının Faulkner’ı olarak ünlenen Tsirkas, Başıboş Kentler II: Kahire’de Yunanistan’ın ve Ortadoğu’nun İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki durumunu ve Kahire’de yaşananları bütün açıklığıyla gözler önüne sererken, hikâyesini, hayal gücünün olanca genişliğiyle, tiplemelerinin çeşitliliğiyle ve tutkulu anlatımıyla zenginleştiriyor.

Başıboş Kentler III: İskenderiye

Başıboş Kentler üçlemesinin son romanı ise İskenderiye’de geçiyor. 1942-44 yılları arasında geçen romanın ana kahramanı Simonidis, Yunanistan’daki direnişe destek olmak için 2. Tugay’dan kaçıyor. Annesi İskenderiye doğumlu olan kahramanımızın şehirde bulunma nedeni de 2. Tugay’ın dağıtılmasıyla ilgili olayları araştırmak ve kenti incelemek… Kaçak olarak geldiği kentte hem Yunan donanmasının yükselmesine, hem de ideolojik çalışmalara katkıda bulunuyor. Tsirkas’ın, Cunta döneminde ülkesinde yasaklanan eseri "Başıboş Kentler", sığınmacıların, kaçakların, casusların kol gezdiği, herkesin kendi karabasanlarıyla boğuştuğu, kendi ihanet ve günahlarıyla yüzleştiği, aşkların, dostlukların zorlukla yaşandığı, doğruların yolunu şaşırdığı bir roman…

Stratis Tsirkas

Stratis Tsirkas, 1911’de bir Yunan göçmenin oğlu olarak Kahire’de doğdu. Gerçek adı İoannis Hacıandrea’dır. Orta ve lise öğrenimini Kahire’de tamamladı. Bir süre banka memurluğu yaptı. 1927 yılında Kavafis’in yönettiği Alexandrini Techni gazetesinde yazılar yazmaya başladı. 1963’te, yalnızca edebiyatla ilgilenmek üzere ülkesi Yunanistan’a yerleşti. İlk şiirleri, 1938 yılında Soute isimli dergide yayımlandı. Tsirkas’ın en önemli eseri, Başıboş Kentler üst başlığı yayımladığı Kudüs (1960), Kahire (1962) ve İskenderiye (1965) üçlemesidir.

1971’de Fransa’da En İyi Yabancı Kitap Ödülü’nü alan Başıboş Kentler, Yunanistan’da Albaylar Cuntası döneminde yasaklanmıştır. Tsirkas’ın bundan başka Le voyage lyrique (1939), L’avant dernier adieu, L’Ortatorio espagnol gibi şiir kitapları, Bomba Nurettin (1957), Au cap (1966) gibi öykü derlemeleri yayımlandı. Yazar, 27 Ocak 1980’de öldü.

edebiyathaber.net (16 Şubat 2012)

Boris Vian: Su gibi yakan, ateş gibi boğan samimi bir insan

Erotik edebiyatın açık yürekli yazarı. Romantik, natüralist, sosyalist, mistik ve tüm bunlarla beraber absürt yazan bir adam. Şair, mühendis, senarist, kısa film amatörü, yaratıcı bir caz müzisyeni, tutku dolu bir trompetçi. Yaşamında kırkıncı yılını görmek istemeyen ve otuz dokuz yaşında yaşama veda eden, olması gerektiği gibi, aykırı ve başkaldıran bir insan Boris Vian.

Öyle bir kitap düşünün ki, kitabın henüz ilk sayfalarında size kendisinin ikinci kez okunması gerektiğini hissettirsin ve söz konusu kitabın sonunda bir son söz ‘yeniden okumadan önce’ başlığı altında incelensin. Hem de gecikmiş, sonradan yapılacak bir ikinci okuma değildir kastedilen; kitabın ilk okunmasından sonra ivedilikle gerçekleşmesi gereken bir ikinci okuma. İşte böyle ve daha fazlası olan, sınırları olmayan bir kitap Pekin’de Sonbahar. Her okunuşta okuyucuya farkı farklı hissettireceği için, ikinci bir okuma dahi yetersiz kalabilir. Bu sınırsız kitap ne kadar erken okunmaya başlanırsa o kadar derinleştirecektir okuyucuyu.

Pekin’de Sonbahar, Vian’ın kitapları arasında bir mola dönemi, step sahası gibi görülmektedir. Ancak nasıl bir geçiş ve dinleniş ise bu, kitabın sonuna gelindiğinde kişide başa dönme isteği uyanıyor. Sanki hala keşfedilmeyi bekleyen karakterler varmış ya da karakterlerin keşfedilmemiş daha pek çok yönü varmış gibi… Başka bir deyişle Boris Vian, sona vardığınızda bile, söyleme ihtimali olduğu şeyleri size hissettiriyor. Yani Vian işini oldukça iyi yapıyor: Yazmayı göze alarak hiç okunmayacakmış gibi dolu dolu yazıyor.

Bu romanda gereksizliğin vurgusu gereksiz bir işe girişilerek, aşkın yüceliği ise aşkın tüm yönleriyle ele alınarak işlenmiştir. Teknik bir adamın romantik, gerçekçi ve aslında gerçeküstü bir kitabı. Kitap, ne Pekin’de geçiyor ne de mevsimlerden sonbahar.  Yazar, 1956’da söz konusu kitabın ikinci baskısına şu notu düşer: ‘… Eğer kitapta zamansal ve mekânsal yaklaşımlar belli yerlerde çakışıyorsa bu, tümüyle istenç dışı gerçekleşmiş bir şeydir.’ Alphonse Allais ise kitaba ilişkin şöyle bir açıklamada bulunuyor: ‘Ben bu kitaba Müfrezenin Şemsiyesi adını verirdim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, kitapta şemsiyeye benzer hiçbir şey yok. Bir savaş birimi olarak değerlendirilen o çok önemli müfreze konusuna gelince ise; böyle bir şey aklımdan bile geçmedi.’

İşte Pekin’de Sonbahar, yazar ile bütünsel müzikli bir fırtınada yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu ve bu yolculukta bol bol güldürüyor; hem de kum fırtınalarında bile rahatça. Çünkü bu romanda hiçliğe dair her şey var.

Pornografi Üzerine ise, erotik edebiyatın temel dökümanı niteliğinde. Ayrıca burada edebiyatın sınırsız anlatım alanına da tanık oluyorsunuz. Kitapta edebiyatı tek sınırlayan şey özgürlük. Yani yine ayrı bir Vian heyecanı, farklı bir edebiyat tadı. Vian yine söylenmemiş veya hiç akla gelmemiş olanları soruyor, erotik edebiyatın yararını tartışıyor:

‘Erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir ve yalnızca tanımı yapılabilir. Örneğin bir ağaç ya da bir ev, bir çift bilge âşıktan daha az erotik olsun. Her şey okurun zihinsel durumunu belirlemektedir.’ demekte ve Forberg’i anmadan geçmemektedir: ‘Şaraplar masaya konulduğunda ayyaşları aşırı uyarırlar ve yetingen insanı hayli sakinleştirirler. Aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırırlar. Ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmazlar.’

Kitapta Vian’ın konferans konuşmalarının yanı sıra şiirleri de bulunuyor. Gerçeküstücülük erotik edebiyata yaklaştırıyor sanatçıyı. Bu anlamda Salvador Dali de yazın sanatına ‘Büyük Mastürbatör’ isimli kitabı ile katkıda bulunmuştur.

Vian’ın Jöleli Şarkılar isimli şiir kitabında ise erotizmin haricinde kendi yaşamıyla da ilgili mısralara rastlamak mümkün. Ayrıca Simon de Beauvoir, Jean Paul Sartre, Lucien Coutaud, Edith Piaf gibi pek çok yazar ve sanatçıya ithaf edilmiş şiirler de kitapta mevcut.

Boris Vian’ın ‘Vernon Sullivan’ takma adıyla yayımladığı ve ilk taşı ismiyle atan bir kitap: Mezarlarınıza Tüküreceğim.

Bu kitap zihin yoracak veya beyin fırtınasına sebep olacak türde bir kitap değil. Oldukça düz ve sade; fakat sadece teknik anlamda. Kitabın içeriği ise yalnız keskin tartışmalara neden olmakla kalmamış; kitap, ayrıca ülkemizde de ‘on sekiz yaşından büyükler için uygundur’ ibaresini üzerinde taşıyarak ahlakî açıdan zararlı bulunmuştur.

1946’da yazılan, 1949’da ‘ahlakî değerlere hakaret’ ettiğinin düşünülmesi ile yasaklanan kitabın 1989 basımının son sayfalarında Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kitap hakkındaki karar incelemesi var. Kitabın sakıncalı cümleleri tek tek incelemeye alınmış. Kararda tek bir karşı oy söz konusu. Esasen bu kısım gayet ilgi çekici. Çünkü karşı oy ‘kitap ahlakî açıdan uygundur’ demiyor sanılanın aksine. Bir kitabın ahlakî değerlere uygun olmaması için öncelikle onun bir edebî metin niteliğini haiz olması gerekir. Fakat söz konusu incelemeye konu olan bu kitap, edebî bir değer taşımamaktadır, deniyor. Yani yazara ve onun eserine karşı somut bir yadsıma mevcut. Oysaki kitabın tek derdi ‘beyaz görünümlü zenci’ kişisinin vurguladığı ırkçılığı yansıtmak. Boris Vian, kitaptaki son cümlesi ile yalnız söz konusu karara değil, tüm insanlığa cevabını veriyor: ‘Pantolonun altından beliren kasıkları hafiften kabarıktı hâlâ.’

Yazan: Cansu Obiz - cansuobiz.blogspot.com

Kaynak: edebiyathaber.net (16 Şubat 2012)

Adnan Binyazar: “Yazar aç milyonlar için yazmıyorsa yazar olamaz!”

Ankara’da “Kafka Kafe”de yapılan 12. Ankara Uluslararası Öykü Günleri panelinde konuşmacılar Adnan Binyazar ve Emin Özdemir, günümüzün toplumdan kopuk, gündelik dille yazanların yazar kabul edildiği edebiyatı(mızı)eleştirdi.

Emin Özdemir konuşmasında, “Edebiyat evsizlere ev, açlara yemek, işsizlere iş bulmaz ama onları insanlaştırmaya yardımcı olur. Bütün bunları elde edebilecek bilinç verir. Odağında insanın olmadığı bir roman, bir şiir olamaz. Edebiyatın temel işlevi insana insanı anlatmasıdır. Toplumumuz sorunlar yumağıdır. Bir de roman ve şiirimizin toplumla kan bağını koparmış olması buna eklenince büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuz görülür. Dağlarca, gerçek sanat yapıtı bir saat gibi içinde bulunduğu zamanı, bir pusula gibi gidelecek yönü gösterir, der. Yazar bedeninin sıcaklığını halktan almıyorsa o yapıt edebiyat yapıtı olmaz.” dedi.

Adnan Binyazar ise, “Yazar aç milyonlar için yazmıyorsa yazar olamaz. Her yazar toplumun sözcüsüdür. Yazar sorumluluk duyan ve bunu iş edinen insandır. Yazar toplumun bir özetidir. Fuentes, eğer bir şairle yazdığı dili kullanan toplum arasında bir duygu akışı olmuyorsa o şairde bir sorun var demektir, der.

Yazar aktarıcı değil, duyumsatıcıdır. Elif Şafak gibilerin kitaplarının okunması okur tarafı için de ayıptır. Okur sorunumuz var. Gerçek okur olsa Elif Şafak gibiler yazamaz. Romancı diye sokakta gezemez. Okuru avlamaya çalışıyorlar. Avlanmak okura yakışır mı?

Edebiyat öğretmez, doğru, ama edebiyatın öğrettiğini hiç kimse öğretemez.”dedi.

Öykü günlerine konuk yabancı yazar olarak katılan Alman Yazarlar Birliği Başkanı İmre Török ise, odatv'ye yaptığı açıklamada, “Dünyada bundan sonra iki edebiyat olacak diye düşünüyorum. Bir, bu yüzeysel, derin olmayan günlük dille yazılmış edebiyat, ikincisi bizim bildiğimiz, değer verdiğimiz gerçek edebiyat.” dedi. (Konuşmaların tümü www.anafikir.gen.tr'den okunabilir.)

Ahmet Yıldız – odatv.com (16 Şubat 2012)

Ubor Metenga, Şubat buluşmasında Hulki Aktunç’u konuşacak!

Edebiyatseverlerin merakla beklediği Ubor Metenga buluşmasında Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç, Hulki Aktunç’un ‘Lodos Düğünü’ adlı öyküsünü çözümleyecek.

Güncel Türk edebiyatının değerli isimlerinden Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç ile İKSV Salon’da edebiyat günleri devam ediyor. Can Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirilen Ubor Metenga Buluşmaları’nın üç öykü ustası, Hulki Aktunç’un Lodos Düğünü adlı öyküsünü çözümleyecekler.

Bugün gerçekleşecek etkinlik, tüm edebiyatseverler için ücretsiz!

Ubor Metenga – Şubat 2012 Buluşması

28 Şubat Salı 2012 / Saat:20.00

Öykü: Lodos Düğünü – Hulki Aktunç

Yer: İKSV Salon

Herşey güzel de nedir bu Ubor Metenga Buluşmaları?

Cevap etkinliği gerçekleştiren yazarlardan geliyor:

“Bu buluşmaların ilkini 30 Nisan 2002 tarihinde 94,9 Açık Radyo stüdyolarında saat 23:00-00:00 arasında gerçekleştirmiştik. Sonrasında da tam 52 hafta aynı saatlerde buluşup bir öykü üstüne konuştuk. Refik Halit Karay’ın Eskici öyküsüyle başladığımız radyo yolculuğumuzu, programın (ve sonrasında bu etkinliklerin) adını aldığımız öyküyle, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsüyle noktaladık. Bu adın anlamını ve neden böyle bir ismi seçtiğimizi merak edenlere öyküyü okumalarını öneririm. Ayrıca Ubor Metenga adını seçmemizdeki en önemli neden bütün edebiyatıyla üçümüzü de derinden etkilemiş bir yazara, Oğuz Atay’a saygı duruşunda bulunmak istememizdi.

Açık Radyo stüdyolarında, bir yıl boyunca çok güzel zamanlar geçirdik. Program bitişinde, hem de gecenin yarısında gelen dinleyici telefonlarıyla mutlu olduk, katkılar sayesinde çok şey öğrendik. Örneğin, Onat Kutlar’ın “Kül Kuşları” öyküsünü konuştuğumuz gece radyoya gelen telefonla gözlerimiz doldu: Kutlar’ın Bodrum’da yaşayan balıkçı bir arkadaşı arıyordu ve öyküden ne kadar etkilendiğini ağlayarak anlatıyordu. Öyküler üstüne yaptığımız yorumlarla beslendiğini söyleyenler de oldu, eksik bulduğunu söyleyip çoğaltmak isteyenler de. Ama radyonun dinleyicisi temel meselemizi gayet iyi anlamıştı; öykülerin konuşmasını-öyküler üstüne konuşulmasını istiyorduk, hepsi bu.

Üçümüzden birinin sevdiği, edebiyat tarihimizde özel bir yeri olduğunu düşündüğümüz, kenarda bırakılarak hakkının yendiğine inandığımız, kimi zaman da sadece öyle bir öyküden nasıl bir sohbet çıkacağını merak ettiğimiz metinler seçtik. Sonrasında herkes kendi çalışmasını yapıp geldi stüdyoya, birbirinden habersiz üç kişi olarak oturduk mikrofon başına. Bazen aynı şeyleri söyledik, bazen farklı yollara saptı fikirlerimiz. Hatta program sırasında aydınlanma anları yaşadığımız bile oldu. Bütün bunları, olanca samimiyetiyle paylaştık dinleyenlerle.

Sonra program bitti. Ama bizim öykü sohbetlerimiz bitmedi. O yıllarda davet edildiğimiz edebiyat etkinliklerinde genel başlıklar altında konuşulan konulardan, tekrar eden polemiklerden, son anda kotarılan sohbet ortamlarından sıkılmıştık. “Radyoda yaptığımızı neden dinleyici-izleyici karşısında yapmayalım, hem böylece daha da çoğalır öyküler,” dedik. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nden Buca Eğitim Fakültesi’ne, Can Yayınlarının Galatasaray’daki Kitapevi’nden TÜYAP Kitap Fuarı’na çeşitli yerlerde, çeşitli zamanlarda Ubor Metenga oturumları yaptık. Okurlarla tanıştık, fikir alış-verişinde bulunduk.

2010’da Can Yayınları bu oturumları yeniden canlandırmak istedi. (Rahmetli Erdal Öz de bir Ubor Metenga takipçisiydi zaten, oturumlara katılır, sorular sorar, yorumlar yapardı. Onu çok özlüyoruz.) İKSV’nin mekanı Salon, kapısını edebiyata açmaya karar verdi ve bu ücretsiz oturumlar dinleyicisine kavuştu.”

Kaynak: edebiyathaber.net (28 Şubat 2012)

Objektifin arkasındaki hakikatler

Magnum Fotoğraf Ajansı, tarihin belgelemekle yükümlü çocuklarının içine ihtiras, ideolojik ayrılıklar ve birçok delilikle bezenmiş hikâyesiyle Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan Russell Miller imzalı Magnum – Efsanevi Fotoğraf Ajansının Hikâyesi isimli kitapta belki de bir itiraflar zinciriyle kendini açık ediyor.

Bazı fotoğrafçılar fotoğraf çekerken şu malum ‘basın mensupları’ konulu mizansenlerin çok ötesinde bir şeyi ifade ederler: Onlar insanlık ulusuna mensup, muktedire değil hakikate taraf, evrene dair üçüncü gözlerdir. Üstelik ne sesleri vardır, ne kalemleri. Tek bir fotoğrafla, sayfalara dökülecek o hakikati, tüm o savaşların, acının orta yerinden haykırıverirler.

Bu haykırma görevini fotoğraf tarihine yazılacak biçimde benimsemiş olan bir ajans ise, bugün eline fotoğraf makinesi alanların hayali olmanın ötesinde, fotoğrafın tarihini de sırtında taşıyor. Magnum Fotoğraf Ajansı, tarihin belgelemekle yükümlü çocuklarının içine ihtiras, ideolojik ayrılıklar ve birçok delilikle bezenmiş hikâyesiyle Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan Russell Miller imzalı Magnum – Efsanevi Fotoğraf Ajansının Hikâyesi isimli kitapta belki de bir itiraflar zinciriyle kendini açık ediyor.

Kitap daha önsözünde kendini anlatıyor. Ajansın konuşmayı kabul eden fotoğrafçılarının beyanlarına dayanan kitap, dışarıdan bu kadar “kutsal” ve “dokunulmaz” görünen bu fotoğraf çevresinin, kuruluş amacından günümüzdeki konumuna yolculuğunu tartışmacı olmak yerine gözlemci olmayı yeğleyen bir anlatımla sunuyor. Miller, konuşamadığı isimleri tartışmaya açık bırakırken, suçlayıcı bir tavıra izin vermiyor; ancak ajansın ekonomik yapısı ve yönetim politikalarına yönelik eleştirelliğini kitap boyunca hiç yitirmiyor.

Bilmediğimiz Magnum

100 yıllık ömrü 4 ocakta sona eren, Marilyn Monroe’nun fotoğrafçısı olarak bilinen Eve Arnold’un da dahil olduğu Magnum, 1947’de Robert Capa, David Seymour, Henri-Cartier Bresson ve George Rodger tarafından kurulan ajans bugün bile gazetecilik dendiğinde akla gelen ifade ve çalışma özgürlüğü gibi sorunlara çözüm olma iddiası ile kuruldu. Magnum’u kıymetli kılan ise efsanevi fotoğrafçıların şöhret ve prestijlerine sahip olmaları sürecinde onlara özgürlük ve çalışma alanı sağlaması oldu. Yine de bu özgürlük alanının, ajansın farklı dönemlerinde farklı yönetim politikalarıyla kısıtlandığını hatta mesleğin ve başarının yer yer etiğin önüne konduğuna da kitap boyunca sıkça tanıklık ediyoruz.

Kitap boyunca, Magnum’a dair anlatılan özgürlük masallarının ardında aslen ne kadar sert bir ahlâk felsefesiyle örülü bir yapıya dair anlatılar olduğunu görüyoruz. Dahası, kâr ilişkilerinin Magnum’dan da pek soyut olduğunu söyleyemeyiz.

Magnum, bir fotoğraf ajansı olmanın ötesinde bir ‘bilgi ağı’ydı. Özellikle televizyon öncesi II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, Magnum fotoğrafçıları, en ulaşılamaz yerlere ulaşıyor ve dünyada savaş sonrasında oluşan bilgi açlığını doyuruyorlardı. George Rodger’ın 1949 yılında Güney Sudan’da, kabile mensuplarının arasına karışıp onların hayatlarını fotoğraflaması, o günün koşullarında çok cesur ve önemli bir adımdı. Kitapta bu ve benzeri insanî adımları okurken bir yandan da magazinel bir mecra olarak Magnum’u keşfediyorsunuz. Öyle ki Magnum’un da sektörel ve duygusal ilişkiler ağında, özellikle de egonun böylesine önde olduğu bir alan olarak kendi çöküş ve çıkışlarını yarattığını görebiliyoruz.

Belki de kitabın ruh hâlini ve Magnum’u en iyi anlatan tanımla bitirmekte fayda var: “Bazen, tamamen şaka yollu olmayarak, dünyanın çeşitli yerlerinde her an 500 fotoğrafçının Magnum’a girmek ve 50 fotoğrafçının da çıkmak için can attığı söylenir. Bu tam olarak bütün gerçeği yansıtmıyor olabilir, fakat Magnum’un içeriden ve dışarıdan algılanılışındaki farklılığı yansıttığı kesindir.”

Yazan: Sarphan Uzunoğlu – Taraf (16 Şubat 2012)

Sarphan Uzunoğlu’nun yazısını agorakitapligi.blogspot.com sitesinden alıntıladık. 

Tahsin Yücel PEN Öykü Ödülü’nü aldı

Türk edebiyatının usta kalemlerinden Tahsin Yücel, PEN 2012 Öykü Ödülü'nü İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir törenle aldı. PEN Dünya Öykü Günü etkinliği’nde, hapisteki yazar, çevirmen, yayıncı ve gazeteciler de kendilerini temsil eden boş bir sandalye ile sahnedeydi.

Etkinliğin açılış konuşmasını PEN Öykü Komitesi Başkanı Zeynep Aliye yaptı, sunuculuğu dramaturg Özge Ökten üstlendi. Yazar Faruk Duman’ın ardından PEN Başkanı Tarık Günersel, Tahsin Yücel’in “Ben ve Öteki” adlı kitabından bir öykü okudu. Tahsin Yücel ise yazarlık üzerine görüşlerini paylaştı.

Yücel’e ödül plaketini Tarık Günersel sundu:

 “2012 PEN Öykü Ödülü’nü edebiyatımızın seçkin bir ustası olan Tahsin Yücel’e bir şükran ifadesi olarak sunmaktan kıvanç duyuyoruz. Prof. Dr. Tahsin Yücel öykü, roman, deneme, inceleme ve eleştiri alanlarında etkili eserler vermiş uluslararası bir değerimizdir. Çeviri alanındaki katkıları da önemlidir. Aynı zamanda, yaratıcılık ile akademik disiplini birlikte sürdürmek bakımından parlak bir örnektir. Tahsin Yücel titiz verimliliği ile bir esin kaynağıdır." 

edebiyathaber.net (16 Şubat 2012)

Çocuklar için Shakespeare

İngiliz oyun yazarı ve şair William Shakespeare'in altı klasik eseri, sekiz yaş üstü çocuklar için uyarlanıp çizimlerle desteklenerek Çizmeli Kedi Yayınları tarafından yayımlandı.

Altı klasik uyarlamanın ilköğretim okullarında tanıtımı amacıyla hazırlanan klibi izleyebilirsiniz.

Yazan: W. Shakespeare

Çizen: Tony Ross

Çeviren: Sibel Hüseyinca Onmuş

Müzik: Vanessa Mae / Toccata & Fugue / Bratislava Radio Symphony Orchestra 1996

 

 

 
Kaynak: edebiyathaber.net (15 Şubat 2012)

Deniz Durukan yazdı: Turgay Kantürk’ten Peri Çıkmazı

 

Turgay Kantürk’ün bütün şiirlerinin toplandığı Peri Çıkmazı Sel Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bütün Sihirler; Peri Çıkmazı adlı kitapta daha önce yayınlanmış şiirlerin yanı sıra, şairin ilk kez bu toplamda günışığına çıkan Alfabe Meleği, Alacakaranlık, Sis İçin Şarkı, Hepsi Bu!, Ay! İçim, Kent Kırıkları, Kışevi, Yaprakarası Sözleri, Yakın Tarih adlı çalışmaları da yer alıyor. Deniz Durukan’ın kaleminden.

“Hercai bir aynadır yüz, kendi kokumuzu bile gizleyen.” Öyle midir? Duruma göre değişir. İçimiz ve dışımız çoğu zaman aynı tepkiyi vermez. İçerden ağlarken, dışarıdan maskeleriz kendimizi. Mesele, o maskeyi nasıl taktığımız. Ustaysak, kendimizi gizleyebiliriz diğerlerinden. Hatta kendimizden. Ama yazı yalan söylemez. “Yalan yazı anlaşılır” diyor Turgay Kantürk ‘Peri Çıkmazı’nda. Şair kendine yalan söyleyebilir, hatta kendini gizleyebilir ama şiire dökülen her sözcük yalansızdır ve anlaşılmayı bekler.

Mesela; Mikadonun Aşkları şiirindeki “bizi yalnızca yazı anlayabilir” ya da “Dağ kendini anlayabilir; şiir gibi” dizeleri, şairin anlaşılma duygusuyla beraber başka bir durumu da işaret ediyor: Yazma eylemi, bir başka açıdan dostla yapılan naif bir sohbeti, iç döküşü, belki de yazarak kurtuluşu, kişinin diğer yarısını bulma arzusunu da imler. Bu durum Turgay Kantürk’ün şiirlerinde daha da belirgindir. Çünkü Kantürk’ün şiirlerinde sıklıkla geçen ikiz sözcüğü, ikizini arama hali; hem tek başınalığına hem de yalnızlığına derin bir vurgudur. Dolayısıyla (ilk bakışta) şiirlerde dikkatimizi çeken ‘ikimiz’ söyleminin ya da ‘çift’ olma durumunun (en yalın haliyle çiftleşmenin) onun şiirlerindeki asıl karşılığı; birleşerek değil bölünerek diğer yarısını bulmaktır. Ancak o zaman, her şeyle bütünleşebilecektir. O yüzden de aydınlıklar, kazanılan ekmek, umut, yaşam, sahne, aşk… kısacası her şey ikiye bölünür onun şiirlerinde.

80’lerde ilk şiirlerini yayımlayamaya başlayan Turgay Kantürk, o kuşağın ruh halini, iç yenilgisini de işaret eder. Aslında dışarıda kalmışlık halinin ‘biz’ arayışıyla bertaraf edilmeye çalışılmasıdır bu durum. Ve ‘biz’den, ‘ben’e geçmenin sancılarıdır. Çünkü biz yoktur artık! 80 darbesiyle yaşanan sürecin, her anlamda kopmanın yansımasıdır bu.

Tiyatro oyuncusu ve yönetmen olan Kantürk’ün Öteki Sahne şiirleri mesleğine bir gönderme olduğu kadar, hayat içersindeki asıl sahneyi de işaret eder. Öteki sahne dediği kuşkusuz gerçeğin kötücül yüzüdür. Gerçek; kara ve kötücül bir melektir. Ama kâğıt beyazdır, sabah beyazdır, mesela çocuklar beyazdır; ama çocukluk siyah bir sızıdır. Yazı karadır, yol karadır. Kantürk, kendini de kara olarak lanetler. Çünkü yazgı denilen şey karadır. Nesneleri, duyguları, yaşamı da siyah ve beyaz olarak ikiye ayırır. Bu aşamada başka bir renk yoktur artık, diğer renkler gizlenir.

Bunu, kaybetmek/kazanmak ikilemi olarak da yorumlayabiliriz. Çünkü 80’den sonra oluşturulan politikaların kaybetmek ve kazanmak üzerinden yürütülmesi söz konusudur. Ya da, ak ve kara, iyilik ile kötülüğün çarpışmasını imler. Yine de, beyaz gibi görünen her şeyin, her aydınlığın, her zaman iyiyle, iyilikle ilgisi olmadığını da vurgular. Gerçek aydınlık çevresini de parlatmalıdır. Bu arada, bize öğretilen iyiliğin, aslında hiç de anlatıldığı gibi olmadığı kuşkusunu ortaya koyar. Çoğu zaman iyilikle kötülük yer değiştirmiştir. Tuzak Kitap’daki Gördüğüm, Kördüğüm şiirinde yer alan “Kötülüğe ışık tut! (Yalnızca kendini aydınlatan iyilikten kuşku duymak gerekir; gerçek kötülük o aydınlıkta gizlidir;) Hepimiz için ve her zaman!” dizeleri bu durumu tüm açıklığıyla ortaya çıkartır. Böylece, 80 sonrası oluşturulan yeni düzene de gönderme yapılır.

Yine aynı şiirde geçen “görmenin tek yolu vardır; kötülüğe yakın durmak… kötülüğün rengi koyudur…” dizeleriyle, kötü ile iyinin renklerini netleştirir Kantürk. Kötülüğü; “sürekliliğin ve yaşamsal olanın nefes aldığı yer olarak” ifade eder. Yani, ışığı belirlemeye yarayan karşı gerçek! Yaratım da o karanlıktan beslenir; aydınlık bir çağrı yapma adına. Umut ise, her zaman yeşermeye hazır bir şekilde saklıdır ancak, bunun boş bir düş olduğu gerçeği de derinden kemirir şairi. Çünkü sunulan tüm düşlerin bir tuz’ak ve önceden kurgulanmış olma ihtimalinden söz eder. Özellikle bu çağın referanslarının “düşlenmiş bir düş” olduğundan dem vurur ve gördüğümüzü sandığımız şeylerin gerçekliği sorgulanır. “Peri de yok, masal da. Isır elmayı… özgürlük bu” önermesiyle okuyucuyu uyarır. ‘Peri Çıkmazı’, şairin yayımlanmış şiir kitapları dışında, ilk kez bu toplamda gün ışığına çıkan yeni şiirlerinin de yer aldığı bir çalışma. Kantürk’ün şiirdeki otuz yıllık yolculuğunun bir tezahürü bu kitap. Geçen dönemi, bugünü ve bir şairi anlamanın en iyi yollarından biri toplu şiirlerin bir arada okunması olduğuna göre, parçalamak, sonra o parçaları birleştirip bütüne ulaşmak isteyenler için “Karıştır tüm renkleri! Ordayım, sonsuza kadar” diyen Turgay Kantürk’ün ‘Peri Çıkmazı’ çok iyi bir fırsat.

Yazan: Deniz Durukan, Radikal Kitap (15 Şubat 2012) 

Kaynak: egoistokur

 

Amanda Knox’un günlükleri kitap oluyor

Amerikalı yayınevleri, İtalya'da ev arkadaşını öldürmekle suçlanan ve dört yıl boyunca İtalya'da tutuklu yargılandıktan sonra serbest bırakılan Amanda Knox'un günlüklerini yayınlamak için birbirleriyle yarışıyor.

New York Times'ın haberine göre; 2007 yılında İngiliz ev arkadaşı Meredith Kercher'i öldürmekle suçlanan Amanda Knox, günlüklerini kitaba dönüştürmek için yayınevleri ile görüşüyor.

New York Times gazetesi, daha önce Barack Obama ve Tony Blair için de çalışan Robert Barnett temsil ettiği Knox'un günlüklerinin yok satacağını vurguladı.

Geçen sene eski erkek arkadaşının cinayeti üstlenmesi ile serbest bırakılan Knox'un, İtalya'da bir hapishanede geçirdiği 4 yıl boyunca tuttuğu günlükler için bir yetkili, "Dünya, bu olayı herkesten duydu ama Amanda Knox'tan duymadı" demiş.

Başka bir gazeteci ise günlüklerin kitap haline getirilmesinin "büyük bir kumar" olduğunu dile getirmiş.

Kitap teklifi giden ve Amerikan yayınevleri kadar kitabı basmaya hevesli olmayan İngiliz yayınevleri ise davanın henüz netleşmediğine ve "soğumadığına" dikkat çekiyor.

Weidenfeld & Nicolson yayınevini direktörü Alam Samson, günlüklerin kitaba dönüştürülmesi fikrini "Bize teklif geldi ama bana kalırsa Amanda Knox olayında, Amerikalılar ve İngilizler arasında büyük bir kültürel ayrışma var. Bize göre öldüren İngiliz kadın yani Meredith asıl kurban; Amerikalılara göre ise Amanda. Bence kitaba dönüştürülmek için zor bir konu" olarak yorumlarken, Knox'un hikâyesinin "ilginç bir kitap" olacağını düşünen yayıncı John Blake, "Hiçbir İngiliz yayınevinin, KLnox'un kitabına milyon dolarlar ödemeyeceğini düşünemiyorum" diyor.

Haber The Guardian’da yayımlandı.

Kaynak: sabitfikir.com (15 Şubat 2012)

Şebnem Atılgan, yazar Resul Yalçınkaya ile bilimkurgu ve fantazya üzerine konuştu

Resul Yalçınkaya: “Geleceği Kurgulamayı Seviyorum!”

Ambrosia Laneti’nin genç yazarı Mustafa Resul Yalçınkaya romanının başında Albert Camus’un satırları ile selamlıyor okuru. Camus’un ‘umut’ ve ‘umutsuzluk’ kavramlarını iç içe geçiren cümlesi -“Bir olay karşısında umutsuzluğa kapılan korkaktır; ama insanlığın gidişinden umutlu olan aptaldır…”- genç yazara göre romanı tüm açıklığı ile tanımlıyor.

Yalçınkaya’nın bilimkurgu türünün kapılarını aralayıp, kendine bir roman kurgusu yaratması yazın hayatında çok eski bir geçmişe sahip değil. Türler arasında gezinmeyi ve üretmeyi seven yazar, edebi yolculuğunda farklı metinler kaleme almış ve almaya devam ediyor.

Bilimkurgu ve fantazya, dünya edebiyatında başarılı eserlerin yazıldığı iki önemli tür… Üstelik bu türlerin yazın geçmişi oldukça eskilere uzanıyor.

Çok doğru! Hatta yazının icadından önceki anlatılar bile fantastik öğeler barındırır. Ambrosia’nın geçmişinde ne var, diye sorarsanız size yine ‘öykü’ derim… Romanın başlangıcı bir öyküye dayanıyor. Türk Bilişim Derneği’nin 2008 yılında açtığı bilimkurgu temalı bir yarışma için yazdığım bir öyküydü bu… Dereceye girip, ödül alamamıştı ama öyküyü o kadar çok sevmiştim ki en sonunda öykü ve ben, roman kurgusu için uzun bir maceraya giriştik…

Bilimkurgu ve fantastik kurgu romanlar tür olarak birbirlerine yakın olsalar da ikisini birbirinden ayıran belirgin çizgiler de var, değil mi? Buna rağmen birçok romanda iki türün iç içe geçerek kullanıldığına tanık oluyoruz…

Fantastik kurgular kendilerine ait bir terminolojiye sahiptir. Yazarlar bambaşka, büyüleyici hatta korkutucu dünyalar yaratırlar. Bilimkurgu ise daha çok bilimsel verilere dayanılarak kurgulanır. Bu tür de sizin de bildiğiniz gibi ağırlıklı olarak yakın ya da uzak gelecek -geçmişe ya da geleceğe yapılan zaman yolculukları, genetik teknolojileri, uzay, gezegenler vb.- işlenir. Hemen hepsi mutlaka bilimsel temele oturur.

Fantastik kurgu da ise çoğu zaman doğaüstü güçlerin varlığından söz edilir…

Evet! Doğaüstü varlıklar, mekânlar… Coğrafyası da farklıdır fantastik kurguların. Yüzüklerin Efendisi, örneğin… J.R.R. Tolkien’in yazdığı edebiyat üçlemesi olan Yüzüklerin Efendisi, yazarın yarattığı “Orta Dünya”da geçer. Romanda ırklar vardır; elfler, troller gibi… Yazar, tüm bu karakterleri en ince ayrıntılarına kadar anlatır ve bir de bakarsınız ki büyük, görkemli ve aynı zamanda inanılmaz bir fantazyanın içindesiniz… Tolkien’in eşsiz bir hayal gücü var. Bilimkurgu ise bilimsel bir dünyanın eseri… Bu türde sıklıkla kullanılan genetik bilimini düşünün… Ama elbette bilimkurgunun içinde de zaman zaman fantastik öğelere rastlamak mümkündür.

Ambrosia Laneti bilimkurgu türünün bir eseri ama fantazya da satırlar arasında yerine almış…

Aslında satır aralarındaki fantazya bilimsel araştırmaların bir sonucu; bu yüzden Ambrosia Laneti bir bilimkurgu romanı. Fantastik tür içinde sınıflandırmamak gerek. Bilimkurgu türünde klasikleşmiş pek çok eser, daha doğrusu başyapıt var. Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı, Bradbury’nin Fahrenheit 451’i, Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası’ ya da Ursula K Le Guin’in Mülksüzler’i olağanüstü eserler… Ancak bana göre Amerikalı bilim kurgu yazarı Frank Patrrick Herbert, bu türün babasıdır. Yazarın Dune serisi bilimkurgu türünün en mükemmel eseridir. Benim için olağanüstü bir seridir… Bilimkurguda birçok isim vardır ancak hiçbirisi Frank Patrrick Herbert kadar etkilememiştir beni. Bu seriyi okuyup bitirdikten sonra bilimkurgu türüne karşı ilgim arttı diyebilirim.

Dune, bilimkurgu okurlarının da oldukça yakından tanıdığı bir seri… Sizi de ciddi anlamda etkilemiş… Usta yazarların genç yazarlar üzerinde olumlu bir etkisi ve kalemlerine de yoğun bir katkısı var.

Kesinlikle! Yazmak aslında okuyarak öğrenilen bir eylem… Dolayısıyla okuduğunuz her kitaptan esinlenebilir ya da öğrenebilirsiniz. Eğer Herbert üzerine konuşacak olursak beni etkileyen yazım tekniği-üslubu, hayal gücü ve en fazla da dehası, derim… 1920 doğumlu bir yazardan söz ediyoruz. O tarihlerde böylesi bir hayal gücüne sahip olmak olağanüstü bir durumdur… Aynı şeyi George Orwell, Aldous Huxley, Ray Bradbury ya da Asimov için de söyleyebiliriz. İçinde bulundukları yüzyılın teknolojileri asla kaleme aldıkları eserlere esin ya da kaynak olamazdı. Ama onlar romanlarında bilimkurgunun sınırlarını zorladılar ve geleceği kurguladılar. Onlar kadar geniş bir düş gücüne sahip olmayı ve onlar kadar iyi yazabilmeyi ancak, hayal edebilirim.

Geleceği kurguladılar, dediniz… Sanırım onların yazdıklarının birçoğu da gerçekleşti. Bu kategoriye Jules Vern’i de katmamız gerekiyor.

Bilimkurgunun ‘baba’ları arasında Jules Verne apayrı bir yerdedir. Eserlerinde ayrıntılarıyla anlattığı buluşlar ve makineler, o yüzyılın Avrupa sanayisi ve teknolojisine ilham kaynağı olmuştur. Özellikle uzay, hava taşıtları ve denizaltılar alanında… Bu örnekleri çoğaltmak mümkün… Örneğin Jonathan Swift’in yarattığı Gulliver… Kesinlikle bir bilimkurgudur. Lemuel Gulliver adındaki genç doktorun çıktığı gezilerde sıradışı, olağanüstü öykülerini anlatır.

Siz de geleceği kurgulamayı seviyorsunuz. Ambrosia Laneti’nde bunu açıkça görebiliyoruz. Biraz da sizin romanınızın kurgusundan söz edelim…

Geleceği kurgulamak hoşlandığım bir durum aslında… İçinde yaşadığımız yüzyılda hayat ve gündem öylesine hızlı değişiyor ki! Yazar olarak insanlığı nasıl bir geleceğin beklediği konusunda endişelerim var. Çok umutlu muyum, değilim…

Öyleyse Camus’a katılıyorsunuz?

Evet… Camus’un kapakta yer alan -“Bir olay karşısında umutsuzluğa kapılan korkaktır; ama insanlığın gidişinden umutlu olan aptaldır…”- cümlesine-düşüncesine katılıyorum. Roman da bu anlamda umutlu bir dünya yaratmıyor ancak çok da umutsuz bir sonla bittiğini söylemeyiz. Ana temayı genetik teknolojisi oluşturuyor.

Romanımız 2028 yılında başlıyor. Başkahramanız bir Türk bilim adamı olan Can Umar. Farklı milletleri bir araya toplayan Universum’da bir Türk bilim adamı ve ekibinin son derece önemli bir buluşa imza atması kurgunun ütopyasında önemli bir nokta…

Can, roman içinde çok önemli bir karakter… Yine de ilk başta kurguladığım karakterden bir parça farklılaştığını söylemeliyim. Bilgisayar ekranının başına oturduğunuzda defterinize aldığınız notlar pek de işe yaramıyor. Ekrana taşıdığınız satırlar bir anda sizi başka bir yöne doğru kaydırabiliyor ya da tasarladığınız karakter bambaşka bir kişiliğe bürünebiliyor. Yazmak büyülü bir eylem! Bu büyüye kapıldığınızda her şey her an değişebiliyor. Bir süre sonra yazdıklarınız sizi kontrol etmeye başlıyor. Örneğin Can, az önce de dediğim gibi… Bu kadar hırslı bir karakter olarak düşünmemiştim.

Türkiye’de fantastik ya da bilimkurgu türünde eser veren romancıların sayısı neden bu kadar az? Batıdaki örnekleriyle karşılaştırılınca bu türlerin bizde yaygın olmadığını söyleyebilir miyiz?

Diğer türlerle ya da batıdaki örnekleriyle karşılaştırdığınızda fantastik veya bilimkurgu türünde eser veren yerli yazarların sayısı çok az diyebiliriz. Barış Müstecaplıoğlu, Orhan Duru, Müfit Özdeş, Zühtü Bayar, Orkun Uçar, Özlem Alpin, Akın Başal aklıma ilk gelen isimler… Bu türlerin yaygınlaşması için gayret gösteren yayınevleri ve bazı oluşumlar var. Türk Fantazya Topluluğu bu türün yaygınlaşması için uğraşıyor mesela. Sonra Türk Bilişim Derneği her yıl bilimkurgu öykü yarışması düzenliyor… Benim yayıncımla birlikte birkaç yayınevi daha bu türde romanlar basıyorlar. Aslında genel okur oranı içinde bu türün azımsanamayacak kadar çok fanatikleri var; ancak daha çok çeviri eserleri okumayı tercih ediyorlar. Zaman içinde bu türde daha çok roman yazılacağını umut ediyorum.

Ambrosia, Yunan mitolojisinde geçer… Tanrıların yiyeceği, kimi zaman da içeceğidir. Homeros’un anlatılarında da “nektar” olarak tasvir edilen Ambrosia’nın hoş kokulu olduğu söylenir. Bununla birlikte “sonsuz hayat”ın kaynağıdır da… Her ne kadar romanın sonunu söylemek istemesem de Can Umar ve ekibinin buluşu tam olarak bu: Sonsuz hayat!

Sonsuz Hayat! Bu iki sözcük romana dair çok şey anlatıyor. Buna bir ekleme yapmak istemem.

Ambrosia Laneti: Yüzyılımızın tanıklığında geleceğe yapılan kurgu

Romanın kahramanı Can Umar, dünyanın en başarılı bilim adamlarının araştırmalar yaptığı önemli bir bilim merkezi olan Bilim Kent’te çalışmaktadır. Geçen on beş yılda dünya düzeni köklü değişimler yaşamıştır. İki bin on sekizde peş peşe yaşanan ölümcül doğa felaketleri sonrasında dünyaya hükmetmeyi aklına koyan güçler tarafından önemli bir çağrı yapılmıştır; ‘Yeni Oluşum Çağrısı’. Çağrıyı yapanlar, her tür sınırın kaldırılarak ülkelerin tek bir devlet çatısı altında toplanmasını dünyanın esenliğine hizmet edecek bir formül olarak görmektedir. Dünya ülke temsilcilerinin pek çok kez yaptığı uzun toplantılar sonucunda bir karara varılmış ve birtakım devletler kendi aralarında birleşmiştir. Bu yeni devletin ismi ‘Universum’dur.

Can Umar’ın Bilim Kent’te bir grup bilim adamı ile birlikte işe başlamasının ardından hayatı da değişir. Birkaç tartışmanın ardından yüzyılın hastalığı TBID’e çare bulmak için bir tür sürüngen olan ‘dişlekler’ üzerindeki araştırmalarına yoğunlaşır. Üzerinde çalıştığı mutasyon geçiren dişlekler, TBID hastalığının tedavisi için umut vaat etmektedir. Can, kendi grubu ile adına ‘Özel Tim’ dedikleri bir enzim bulmayı başarır. Ancak, Can’ın pisişik güçlere sahip karısı Dorotha’nın kehanetleri gerçekleşmek üzeredir.

Söyleşi: Şebnem Atılgan – kayiprihtim.org (15 Şubat 2012)

Peri masalları korkutuyor

Masalların fazla korkutucu olduğunu düşünen ebeveynler, modern çocuk kitaplarını tercih ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yaklaşık 2 bin kişinin katılımıyla yapılan bir anket, her beş ebeveynden birinin "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler", "Rapunzel" gibi peri masalları yerine modern çocuk kitaplarını tercih ettiğini gösterdi.

Anketi yanıtlayan her üç ebeveynden biri, "Kırmızı Başlıklı Kız" masalında kurt tarafından yenen büyükanne ve karnı yarılan kurt, "Kurabiye Adam" öyküsünde ise tilkinin kaçmaya çalışan kurabiyeyi yemesi gibi ayrıntıları duyan çocuklarının gözyaşlarına boğulduğunu söyledi.

Ebeveynlerin yarısı ise, çocuk kaçıran "Rumplestiltskin"in öyküsünü ve ormanda kaybolan iki kardeşin çocuk yiyen bir cadının eline düştüğü "Hansel ve Gretel" masalını çocuklarına kesinlikle okumadıklarını kaydetti.

Katılımcıların yarısından fazlası, üvey annesi ve üvey kız kardeşlerinin tacizine maruz kalan "Külkedisi"nin de çocuklar için iyi bir örnek olmadığını ileri sürdü.

Uyku öncesi okunan öykülerin çocukları sakinleştirmesi gerektiğine işaret eden ebeveynler, klasik masalların ise çocukları uyardığını, kabus görmelerine neden olduğunu ve dehşet verici ayrıntılarıyla ilgili sorular sormalarına yol açtığını söyledi.

Anket sonuçlarını değerlendiren uzmanlar ise, yetişkinlerin masallardaki masumiyet ve gerçek dışılığın farkında olduğunu, ancak uçsuz bucaksız hayal güçleriyle çocukların öykülerdeki ayrıntıları daha da abartarak gerçekmiş gibi düşündüğünü belirtti.

Öte yandan ebeveynlerin yarısı, klasik öykülerdeki ahlaki mesajların modern çocuk kitaplarında olmadığının da altını çizdi.

Kaynak: Cumhuriyet  (15 Şubat 2012)

Ressam Avni’nin Son Yılı

Bir roman ya da iki ilginç otobiyografi. Turhan Kayaoğlu'nun kaleminden, iki olgun erkeğin derin ilişkisi…

Yurt dışında uzun yıllar yaşamış ünlü ressam Avni ile yazar,  Türkiye'ye dönmüş ve bir kıyı ilçesine yerleşmişlerdir. İki olgun erkeğin yaşamlarını biçimlendiren yurt dışı ülkelerdeki yaşamları ve kişiliklerinde yakaladıkları ortak yanlar, ilişkilerinde giderek derin bir dostluğa doğru evrilir.

Uzun yıllar yabancı ülkelerde yaşamanın getirdiği, ülkelerinin insanlarının, onların yurt dışında olduğu yıllarda giderek hoyratlaşan yaşam ilişkilerine ve davranışlarına yabancılık çekme duygusu da bu dostluğun bir unsurunu oluşturacaktır. Her ikisi de aslında ne orada ne buradadırlar.

Benzer yaşamların örsünde dövülmüş yaşamlarını paylaşırken, artık kendi ülkelerindeki kişilerin arasında fazlaca kalmayan derin bağlar oluşturur ve yaşamı deneyimlerinin prizmasından yeniden gözden geçirerek tartışırlar.

İdeolojiler, yaşam felsefeleri, yaşam boyu yapılan hatalar, eleştiriler ve öz eleştiriler, kadınlar, aşklar, kendi kızları ile kurdukları ya da kuramadıkları insani ilişkiler, yaşama ilişkin kaygılar, resim nedir ve ne değildir tartışmaları..

İki olgun adam arasındaki bu derin ilişkinin bağlarını sıkılaştıran çok ince ve özel duyguları tartışmaya açmalarına imkan tanıyan bir olay de, ünlü ressamın giderek başka bir boyuta doğru yolculuğa çıktığını arka planda sürekli hissettiren onulmaz hastalığıdır…

Resmim  başka bir gerçekliktir

Ressam, hemen her konuda yazar ile konuşur da, resmi hakkında konuşmak pek zor gelir ressama. O resmi yapan kişidir, söyleyeceğini tuvale dökmüştür bir de anlatmaktan hiç mi hiç hoşlanmaz.

Yazarın zorlama taktikleri ile ressamın,  kendi  resmi hakkında ağzından alabildikleri şunlardır:

"Ben bir şeyi gördüğüm gibi değil, düşündüğüm ve düşlediğim gibi resmediyorum. Karşımdaki doğayı ve içindeki  insanı gördüğüm biçimiyle değil, onu algıladığım, görmek istediğim gibi resimlerim.  Baktığım nesneyi önce görürüm, sonra parçalarına ayırırım,  eleyip ayıklarım,  birleştiririm ve sonunda bir resim olarak yeniden yaratırım. Orada artık o bildiğin doğayı göremezsin,  Bir atı nasıl görmüşsem ve algılamışsam, o at içimde hangi duygu ve düşünceleri yaratmışsa öyle yansıtırım onu. O çıplak gözün gördüğü at değildir artık, başka bir gerçekliğe bürünmüştür.  Resme bakan kişi bunu görmelidir. Böylece doğanın zenginliğini değil, sanatın zenginliğini algılamaya başlar ve ressam ile arasında bir diyalog gelişir."

Kadınlar beni seçti

Peki iki olgun erkek kadınlara, aşka ilişkin neler konuşurlar? Ressam Avni bu konuda şakacıdır. Pek sevdiği ilk karısını kızının doğumunda yitirdikten sonra , yaşamına  pek çok kadın girmiştir ama nasıl?

"Kadınlar konusunda çok şanslıydım.  Ben hayatımda bir tek kadını seçtim o da ilk karımdı.  Sonraki bütün kadınlar beni seçti.."

Ressam Avni'nin hastalığı gün geçtikçe ilerlemektedir. Bedenine zarar veren hastalığı yenme konusunda kararlı görünse de içten içe ölümün yaklaştığını da sezinlemektedir.

Yazar,  ressamın yaşadıklarını ve yaşamının son evrelerinde yaşama ve insanlara yaklaşımını anlatırken insanlığın en derin merak konusunun da giderek önemini yitirişini betimliyor:

"Artık bazı şeylere zamanı yetmeyeceği için hayıflanmıyordu. İsteklerin sonu yoktu ve hayat  sonluydu.  Hayatın anlamını çözmeye çalışmıyordu artık. Ondan alçakgönüllü olmayı öğrenmişti o kadar.

Ama bedeli büyük düş kırıklıkları olsa da insanları tanımış, anlamıştı. Şimdi bir şeyi daha görüyordu. İnsan bütün hayatı boyunca, kendi varlığıyla, kendisi olduğunu sandığı varlık arasındaki mesafeyi azaltmaya çalışıyordu.

Hayata karşı bu tavır alış, elbette kendi varlığını bilinçli olarak kavrama endişesi taşıyanlar için geçerliydi. Avni, kendisine olan mesafeyi en aza indirmeyi başarmıştı."

Marx'ın dediği gibi

Yaşamları Foça'da kesişen ressam Avni ile yazarın, bu kesişmeye kadar  olan yaşam  yolculukları ve ideolojileri de kitabın konuları ve tartışmaları arasında.

Yazar zorunlu bir göçmen olarak yaşadığı İsveç'te,  ülkesinden ayrılmadan önce kurulan 'yoldaşlık' ilişkilerinin çözülüşünü ve kendini birey olarak buluşunu anlatıyor.

Ressam Avni'nin de Paris'te acılar, yoksulluk ve özlem içinde geçen yıllarını betimlediği romanında, içinde yaşadığımız toplumun Marx'ın sözünden yola çıkarak hızlı bir tanımına da yer veriyor:

"Marx'ın 'alt yapı üst yapıyı belirler' kuramının doğruluğu bundan daha iyi görülemez herhalde. Son yirmi yılda herkes ahlaksızca para kazanmanın çok normal bir şey olduğuna inandırıldı bu ülkede. Serbest piyasa ekonomisinden anlaşılan buydu işte..

Birdenbire ortalık, yarı karanlık yarı yasadışı yollardan para kazanmaya yatkın olan gözüpek insanlarla doldu.  Öte yandan büyük şehirlere göçen insanlar,açlık ve yoksullukla boğuşurlarken, TV filmlerindeki zenginliği, lüksü ve 'cinsel özgürlük' adına, her türlü bayağılığı yansıtan yepyeni bir dünyanın içine çekildiler.

Bilgi ve görgü edinme hakları ellerinden alınmış olan bu basit ve yoksul insanlar, hayata sağlamca basacak hiçbir zemin bulamayarak umutsuzluğa düştü.

Umarsızlık içinde ruhsal dengelerini yitirdi ve saldırganlaştı. Sonunda giderek yasadışı işlere yöneldiler.  Böylece hem işini bilen hem de bilmeyenlerde oluşan bir maganda toplumuna döndü bu ülke..

Şehirlileşme bir yana büyük kentler taşralılaştı. Beni şaşırtan toplumun 20 yıl gibi kısa bir sürede nasıl bu kadar tanınamaz hale gelişi. Bu üst yapısal dönüşümün bu kadar hızlı gerçekleşmesi."

Evet 20 – 30 yıl gibi uzunca bir süreyi yurt dışında geçirmiş iki olgun erkeğin tahlilleri, yorumları, yaşam öyküleri ile sıcacık bir roman ya da bir bakıma iki ayrı otobiyografi bu kitap.

"Ressam Avni'nin Son Yılı", ünlü bir ressamımız ile yaşamı derinden kavrayan bir yazarın roman örgüsü içinde sunulan gerçeğe çok yakın yaşam yolculuklarının öz suyu..

* Ressam Avni'nin Son Yılı / Turhan Kayaoğlu / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2011,  320 s.

Yazan Füsun Özbilgen – bianet.org (15 Şubat 2012)

Minik filozoflar için

 

"Çocuklarla Felsefe" kitabıyla küçükler hayatı sorgulayacak.

Türkiye Felsefe Kurumu Çocuklar İçin Felsefe Birimi Başkanı Nuran Direk, “Çocuklarla Felsefe” adlı bir kitap yazdı. Kitapta çocuklara eleştirel düşünmenin olanaklarını sunan Direk, çocukları düşünmeye ve felsefe yapmaya çağırıyor.

“Akıl ve Düşünme”, “Gerekçeli Düşünme ve Akıl Yürütme”, “Eleştirel Düşünme”, “Bilgi ve İnanç”, “Felsefe ve Filozoflar”, “Doğruluk ve Gerçeklik”, “İnsanın Değerleri”, “İnsan İlişkileri”, “Özgürlük”, “Ölçülülük”, “Özseverlik-İnsanseverlik”, “Tokgözlülük”, “İyilik ve Kötülük”, “Sorumluluk”, “Dostluk”, “Güzel ve Çirkin” başlıklı bölümlerden oluşan kitapta, metinler ve “görsel okuma”lar üzerine sorular yer alıyor.

Kitaptan

Her zaman mutlu olabilirsin

Dünyada olup biten şeylerin bir bölümü elimizde. Bir bölümü de elimizde değildir. Elimizde olanlar düşüncelerimiz, yaşayışımız, isteklerimiz, eğilimlerimiz, bir kelimeyle bütün davranışlarımız. Elimizde olmayanlar; mal, şöhret, yüksek görev gibi şeyler. Hayatında olup biten şeylerin, dilediğin şekilde olmasını isteme. Nasıl oluyorlarsa öyle olmasını iste. Böylece her zaman mutlu olursun.

Epiktetos

İnsan ve Hayvan

İnsan mükemmel olduğu zaman hayvanların en iyisidir; ama yasadan ve adaletten ayrıldığı zaman hepsinin en kötüsüdür. Aristoteles
 

Figen Atalay (Cumhuriyet-18 Şubat 2012)

Antalya Kitap Fuarı için son iki gün

Antalya Kitap Fuarı 16 Şubat Perşembe günü Cam Piramit’te kapılarını açıyor. İlk kez düzenlenecek fuara 75 yayınevi katılıyor. Fuarda söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 20 etkinlik ve imza günlerinde 200 yazar okurlarla buluşacak.

Antalya Kitap Fuarı dört gün sürecek. “Okur ve Yazar Buluşmaları” kapsamında Doğan Hızlan, İlber Ortaylı, Murathan Mungan, Ayşe Kulin, Aydın Boysan, Gülten Dayıoğlu, Şükrü Erbaş, Muzaffer İzgü, Deniz Kavukçuoğlu, Zeynep Oral, Mine Söğüt, Hakan Günday, Bejan Matur, Nihat Genç, Mine Kırıkkanat, İsmet Bertan, Cüneyt Ülsever, Sevgi Özel, Mavisel Yener, Uykusuz Dergisi Çizerleri ve Penguen Dergisi Çizerleri kitapseverlerle biraraya gelecek.

Antalya Kitap Fuarı 16-18 Şubat tarihleri arasında 10.00-20.30, son gün 19 Şubat 2012 Pazar ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Giriş ücretsiz.

İstanbul’dan Anadolu’ya

Geçtiğimiz kasım ayında 30. yılını kutlayan TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı, Adana, Bursa, İzmir ve Diyarbakır’da kitap fuarları gerçekleştiriyor. TÜYAP kitap fuarları İzmir’de 17, Bursa’da 10, Adana’da 5 ve Diyarbakır’da üç yıldır düzenleniyor. TÜYAP kitap fuarları, 2011'de 1 milyon 232 bin kitapsevere ulaştı; bünyesinde düzenlenen yüzlerce söyleşi, etkinlik ve imza günleriyle farklı yaş gruplarından okurları yazarlarla ve kitaplarla buluşturdu.

Antalya Kitap Fuarı’nda TÜYAP’ın yıl içinde düzenlediği kitap fuarları ve İstanbul Kitap Fuarı’nın 30 yıllık yolculuğuna dair bir de sergi gerçekleştirilecek. Sadık Karamustafa'nn düzenlediği "TÜYAP Kitap Fuarlarının Otuz Yılı" başlıklı sergi, fuar süresince açık kalacak.

edebiyathaber.net (14 Şubat 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z