Masthead header

kitapciKitapçılar kitaplarını tavsiye ediyor” sloganıyla yola çıkan Kitapçı dergisi, yeni çıkan 11. sayısıyla 2. yılını doldurdu. Dergide, Türkiye’nin farklı illerinden birçok kitabevi çalışanı kitap eleştirileri yazıyor.

Soma faciasını kapağına taşıyan derginin bu sayısında; Hakan Bıçakçı’nın Doğa Tarihi, Cees Nooteboom’un Mokuseı, Joseph Roth’un Radetzky Marşı, Jacques Derrida’nın Platon’un Eczanesi kitapları, kitabevi çalışanlarının incelediği kitaplardan bazıları.

Kitapçı’nın 11. sayısı, söyleşilerle de oldukça zengin bir panorama sunuyor. Emre Gürcan, Ercüment Cengiz ile Gırnatacı’yı konuştu. İlk kitabını yayımlayan Tuğba Doğan’la Uğur İzzet Karakoç kapsamlı bir söyleşi yaptı.

Her sayıda emektar bir kitabevi sahibiyle de söyleşi yapan derginin bu sayıdaki durağı ülkenin en eski kitabevi olan 101 yıllık Yavuz kitabevi oldu. Erdal Gürsoy, kitabevinin 58 yıllık emektarı Birgül Kitapçı ile görüştü.

Bu sayıda çok sayıda makale de var; Şirin Gürkan, bağımsız kitabevlerinin ayakta kalma macerasını anlatırken Emre Gürcan da Türkiye’de kütüphane politikalarını masaya yatırdı. Zeynep Ünal, İngiliz yazar Sue Towsend’ın Türkiye’de neden tanınmadığını yazdı. Can Topçuyan ise ‘Proust’un Zaman Kumbarası’ başlıklı bir yazıyı kaleme aldı.

Çocuk bölümünde; 11 yaşındaki Ömer’in, “Orkun’un Hayali” adlı bir öyküsü var. 11 yaşında olan diğer çocuk yazarımızı Elif, Kapiland’ın Kobayları’nı, 12 yaşındaki Selma ise Kardeşim Benim adlı kitabı tanıttı.

Derginin bu sayısında sinema bölümü de oldukça zengin. Merve Korukçu, İspanyol yönetmen Almadovar’ın sinema dünyasını yazdı. Sinema Yazarı Rıza Oylum, Kore sineması tarihine uzanırken ayrıca İranlı yönetmen Muhammed Resulof’un El Yazmaları Yanmaz filminin eleştirisini yazdı. Hong Konglu yönetmen Johnnie To da bu sayıda masaya yatırılan yönetmenlerden biri.

152 sayfalık dergide; çok sayıda şiir ve öykü de var.

Kitabevi çalışanlarının çıkardığı tek dergi olan Kitapçı dergisini kitabevlerinde bulabilirsiniz.

edebiyathaber.net (1 Ağustos 2014)

ağustoskapakPeyniraltı Edebiyatı dergisi, 16. sayısını Boris Vian’a ithaf ediyor.

Çokyönlü bir sanat anlayışına sahip olan Boris Vian’ın müzisyen ve edebiyatçı kişiliğine yönelen dergi, Ferhan Şensoy’un Vian için yazmış olduğu şiirle açılıyor.

Boris Vian dosyasında Sevin Okyay, yazarın doğumundan ölümüne kadar yaşadıklarını ve sinemayla ilişkisini anlatırken Hakan Cezayirli; Boris Vian’ın müzikle, daha doğrusu caz’la olan derin ilişkisini anlatıyor. Selim Bektaş’ın Günlerin Köpüğü ve Patafizik üzerine bir yazısının dışında Onsraman’ın Mezarlarınıza Tüküreceğim incelemesi de dosyada yer alıyor. Dosyanın son parçası ise Boris Vian’ın “Geberip gitmek istemem” şiiri, Gamze Yeşildağ çevirisiyle yer alıyor.

Peyniraltı Edebiyatı’nın bu sayısında Alain de Botton’la yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Selim Bektaş ve Gamze Yeşildağ’ın yaptığı söyleşide Alain de Botton’la kitapları, edebiyat, Boris Vian ve Hayat Okulu üzerine konuşuluyor.

Dergide öykü, şiir, deneme ve illustrasyonlarıyla yer alan isimler ise şöyle: Ferhan Şensoy, Sevin Okyay, Gamze Yeşildağ, Selim Bektaş, Hakan Cezayirli, Üstüngel Arı, Alp Yenibalcı, Berker Berki, Polat Özlüoğlu, Umut Durmuşoğlu, Taha Sertaç Gezer, Erman Akçay, Pınar Gürgenli, Arif Erguvan, Berryysh, Dilan Özdemir, Nafizcan Önder, Koray Koral, Kerem Görkem, Semih Bozkurt, Baran Can Sayın, Özcan Doğan, Semih Engin, Fatih Akça, Murat Can Kaleli, Mert Yılmaz Güler, Erik Svetoft, Uğur Uçkıran, Sonat Yurtçu, Kader Büyükbingöl, Pelin Çevik, Yixiao Chan.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2014)

GiZLi-oZNE_103319_1“- Bundan önceki anılarımı tümüyle yok sayma kararıyla geldim buraya. Daha öncesindense… bir kutu var sadece. Mavi ciltli bir defter, mavi bir pelerin, kırık bir mavi fincan, birkaç parça daha anlamsız eşya var içinde. Kimden, nasıl, neden kalmış; hâlâ bilmiyorum. Pek de ilgilenmedim açıkçası.” (Nihan Kaya – “Gizli Özne”, Dergâh Yayınları, sayfa 33) 

Hemen herkesin hayatında manevi değeri bulunan küçük küçük objeler vardır. Bu objeler, pek çoklarınca anlamsız eşya kalabalığı olsa da bizim için değer taşır ve mezarımıza değin bizimle birlikte hayatı solur; aslında cansızdırlar ama biz onları anlamlarıyla canlandırmışızdır. Hatıralarıyla duygusal bir bağı çoktan kurmuşuzdur. Ömrün içinde koştururken bir an gelip de daraldığımızda yeri doldurulamaz boşluklar yaratarak nefeslenmemize vesile olurlar. Kitabın ana kahramanı Revnâ da geçmişten şimdiye doğru sürüklediği kutusunun içindeki hatıralarla, imgelerle birlikte romana katılır.

Ölen nişanlısı Reha’nın ailesiyle ‘ilk defa’ tanışmak üzere onların evine gittiğinde roman olağan hali ile başlamış bulunur. “Gizli Özne”, iki ana kahraman ve bu iki kahramanın yollarının bir şekilde kesişmesinin romanıdır: Revnâ ve Bihter. Nihan Kaya, Revnâ karakteriyle; hayat koşullarının kendisini zorladığı ve ayakta kalmak için daha fazla mücadele etmek durumunda olan bir karakterin resmini çizer. Bu tutunmak zorunda oluş hali Revnâ’yı Cemre ile buluşturur; Revnâ, lisede eğitimini aldığı hemşirelik sıfatıyla Yanık Köşk’te Cemre için çalışmaya başlar. Onun aslında psikolojik olan sorunlarını çözmeye uğraşır; aşırı ilgisizlikten kendini hayata karşı soyutlamış bir karakterdir Cemre. Bu onun bir çeşit kafa tutuş biçimidir. Ailesindeki esrarengizlikler Revnâ’yı şaşırtır. Geçmişin hatıralarıyla dolu olan ve şimdiki zamanın unutulduğu bir köşktür çalıştığı yer. Revnâ, ressam olma tutkusuyladır; geçimini sağlamak için de paraya ihtiyacı vardır; tek başına olmanın zorluğunu iliklerine kadar hissederek romanın içinde ilerler. Düzenli yaşayışlarıyla iş dönüşlerinde gidebilecekleri bir eve sahip insanların hayatlarına karşı hayranlık ve özlem duymaktadır. Rehâ ile kurmayı planladığı böyle bir hayatın düşü Rehâ’nın trafik kazasında ölmesi ile son bulur. Rehâ onu ailesi ile tanıştırmak istese de Revnâ, kendi ailesinin olmayışını omuzlarına binen ağır yüküyle sorun edip her keresinde tanışmayı reddeder. En sonunda kendi aralarında nişanlanırlar. Revnâ’nın Rehâ ile tanışmasına Cemre’nin ruhsal rahatsızlığı vesiledir. Cemre’yi tedavi etmek üzere romana dâhil olan Rehâ, orada Revnâ ile tanışır. Okulunda Revnâ ile bağlantı kuracak olan Seray vardır. Seray, derme çatma bir kulübede kardeşleriyle yaşayan ve evin bütün yükünü kendisinin yüklendiği; şartlarının zorluğuna rağmen mutlu, umutlu, dirençli duran güçlü bir karakterdir. Kitabın sonlarına doğru ise Cemre’nin de bir hayal ürünü olduğu gerçeği ile okuyucu ürperir. Okunurken hafızaya çizilen pek çok resmin aslında Revnâ’nın şizofrenik sanrıları olması ile şaşakalınır. 

Kahve kokusu imgelemiyle başlayan roman yine kahve kokusu ile son bulur.

Bihter’se daha çok bastırılmış bir karakteri imler. Onunla ilk tanışıklıkta okuyucuya güvensiz, sessiz, toplumdan ayrıksı duran, nevi şahsına münhasır ürkek bir kızla tanıştığı izlenimi verilir. Bihter’in ‘böyle’ oluşunun özünde çevrenin kendisine olan bakışı vardır. Gerçek insanlardan uzaklaşmış, hayali arkadaşlarıyla bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamıştır. Ona beceriksizliği, zekâsının kıtlığı aşılandığı için o kendisini çevrenin algılama biçimi kadar tanıyabilmiştir. -Öyle ki ilkokula başladığında annesinden ilk defa ayrıldığında bile annesinden ayrıldığını değil de başarısız olacağını düşünerek çok kere ağlar.- Kıvrak zekâlı abisinin zıttı konumunda olması ve bunun suçluluğunu çocuk kalbinde günden güne yeşertmesi onu kendi içinde yaşamaya itmiş, içinde hayali bir dünyayı yaratmıştır. Lise sınavları için seçtikleri özel öğretmenin Bihter’deki azmi ve başarıyı fark etmesiyle Bihter’in kaderi döner ve zekâsının eksik olduğu yaftası üzerinden kalkar. Nitekim lise sınavlarında oldukça yüksek bir başarı gösterir. Ancak peşini bırakmayan ‘o’ vardır içinde. ‘O’nun ne olduğunu kendisi de bilmiyordur ama ‘o’ geldiğinde sürekli koşma isteği, duvarlara parmaklarını sürtme dürtüsü içinde doğuvermekte ve bu hali çok kere başını derde sokmaktadır. Yine geçirdiği nöbetlerden birinde okul kütüphanesinde Kemal ile karşılaşır. Kemal daha sonra kocası olacaktır.  İlk başlarda Kemal, Bihter’in bu nöbetlerini sevimli bulur; daha sonraları tahammül edemez hale gelir. Hamile kalır; çocuğu daha doğmadan ölür. Bihter, ruhunun bütün noktalarında acı çeken bir halle kuşanır. Roman boyunca acısı dinmez.

Nihan Kaya, karakterinin ağzından ‘o’ için şöyle der: “Bir de, çok nadir olarak, kimsenin isim veremedikleri vardır. Bildikleri hiçbir şeye benzetemezler “o”nu. Bir isim koyamazlar. Halbuki isim koymak, insanoğlunun ilk alışkanlıklarındandır. Bu benzetemeyiş bu yüzden can sıkar. “O”nu ya bir yolunu bulup yadsır, ya benzetebildikleri en yakın şeyle isimlendirme sevdasına tutulur, ya da, kolayını bulup kötüler, “o”nun bir hastalık, bir tür delilik olduğunu söyleyip geçerler. Sizi anlamıyorlarsa “deli” olmak, aslında, kimseye benzememek demektir.” (sayfa 221)

Revnâ’nın hayranı olduğu hayat biçimi Bihter’dedir. İkisi de hayatlarından memnun olmayan karakterlerdir. Revnâ,  “onlar” adı ile nitelediği birtakım ayrıcalıklı gruba karışmaya isteklidir. Bihter ise “onlar”ın içinde yaşayan ve içinde nefes alıp verdiği bu gruptan boğulan ve kaçmak isteyen insanı anlatır. Yaşadıkları ruhsal çalkantılar, savaşlar Revnâ ve Bihter’in ortak özelliklerindendir.

Henüz yirmi dört yaşındayken yazılan bu psikolojik roman, -aldığı psikoloji eğitiminin de hakkını verdiğini düşündürten- Nihan Kaya’nın ilk romanı olma özelliğinde. Bir insanın karmaşık ruh dünyası gibi iç içe katmanlardan, sarmallardan oluşuyor Gizli Özne. Eserin biçimsel özelliklerinde ilk dikkati çeken nokta dilindeki duruluk ve anlatımındaki yoğunluk. Dil hâkimiyetiyle her cümlesinin özenli yazıldığı aşikâr olan roman, daima canlı tutulması gereken bir dikkatle okunmayı gerektiriyor. Bihter ve Revnâ’nın hayatı olmak üzere iki ayrı dünyayı anlatıyor gibi görünmesine rağmen esasen ortak bir derdi paylaşıyor: Toplumun dışına itilen insanın kendi içine kapanması sürecinde ruhunda meydana gelen çatlaklar, kanamalar, ağrılar… Gizli Özne ile ruhunun penceresinden yağmakta olan yağmuru izleyen ezilmiş insanın kendi içinde kopan fırtınalarına, dramlarına şahit olunuyor. Roman, içinde bir yerlerde yağmurdan sonra çıkması ümit edilen güneş sıcaklığını barındırıyor. Tahterevallinin bir ucundaki ruhları acı dolu karakterler ile diğer ucundaki daha ‘normal’ karakterlerle romanda dengelenme sağlanmış. -Böylece tam ortada konumlanmakla birlikte uçlara da değinen ama neticede dengede kalmayı başaran özellikli bir romanı sunar Gizli Özne.- Bilinçaltının dar odalarında gezinerek ruhundaki boğmacaya bir çıkar yol bulmaya çalışan insanı da tanıtıyor, bencilliği ile dünyaya bakışı körelen insanı da anlatıyor. Kurgusundaki düğümlerin hemen çözülemeyişi ve hepsinin birbiri içine geçmiş olması romanı oldukça zorlaştırmış. Zaman akışının düzenli olmayışı; -Bihter’in babaannesinin ölümü sonrasında sanki babaanne ölmemişçesine onun romanda yürümeye devam etmesi-, kitap yazıldıktan sonra bölümlerin sırasında değişiklikler yapıldığı izlenimi uyandırıyor. Bu durum eserin karmaşıklaşmasına sebep olurken onu farklılaştırmış. Nihan Kaya eserinin başında kahramanlarının neler yaptığını anlatmış ve sonra en başta anlatılandan yola çıkarak okuyucusunun zihnine yeni yeni soru işaretleri bırakmış. Gitgide ve iç içe açılarak ilerleyen bir roman. Rehâ’nın ve Revnâ’nın nişanlanmış olduğu kitabın en başında anlatılmış ve bu nişanla ilgili bilgiler kitabın sonuna doğru verilmiş. Bu da romanı sürükleyici kılan sebeplerden bir tanesidir. Diğer yandan Revnâ’nın daha önce hiç gitmediği Rehâ’nın evine olan ziyareti askıda bırakılan bir soru işareti olarak eserde kalmış.

“İşte Rehâ, senin doğduğun an, artık Bihter’in ölüp, benim doğduğum andı. Bihter ömrü boyunca bana hamile kaldı. Doğmak içinse seni beklemişim meğer. Sen, Rehâ, benim zaferimsin. Bebeğini “koş”arken kaybetmeye yazgılı Bihter’in, doğurduğu çocuksun. Benim oğlumsun.” (sayfa 226) cümlesiyle tüm anlatılanların Revnâ’nın bir sanrısı olduğu kanısına varılıyor. Ve askıda kalan soru –Revnâ’nın Rehâ’nın evine gitmesi- açıklık kazanıyor.

Gizli Özne, kurgusuyla okuyucuyu zaman zaman zorlayıp roman içinde geri dönüşlere mecbur kılsa bile dili kullanmadaki başarısı ile göze çarpıyor. 

Revnâ’nın gerçekle hayal arasında kurduğu ağ, Nihan Kaya’nın duru dili ve üslubundaki akıcılığı ile okuyucusunu Gizli Özne’ye davet eden çağrışımları besliyor.

“Anladım; gerçeğe dair tüm düşüncelerimiz birer kuruntudan ibaretmiş. Meğer hayat “ansızın”la eş anlamlıymış. Boynunda fular, başında şapka, ağzında piposu olan ressamlar, eskimiş dantel yakalar, ipek çarşaflar; hepsi aslında yalanmış. Tek gerçek varmış; o da “şu an”mış.” (sayfa 227-228)

Mavi Tuğba Ateş – edebiyathaber.net (31 Temmuz 2014)

25366818Bir televizyon klasiğine dönüşen Game of Thrones, 5. sezonunda 9 yeni karakterle seyircisiyle buluşacak.

ABD’de düzenlenen Comic Con fuarına katılan Game of Thrones kitap serinin yazarı George RR Martin ve dizi ekibi, dizinin 5. sezonu hakkında ipuçları verdi.

Karayip Korsanları filmiyle tanınan Jonathan Pryce, diziye yeni katılan oyuncular arasında en dikkat çeken isim oldu. Pryce’ın yanı sıra Keisha Castle Hughes, Alexander Siddig ve Toby Sebastian diziye yeni katılan isimlerden oldu.

5. sezonuyla 2015 yılında seyirciyle buluşacak diziye yeni katılan karakterlerin çoğu Dorne Krallığı’na mensup olacak ve akrabaları Oberyn Martell’in intikamını almak için çaba sarf edecek.

31 Temmuz 2014

bubuCemre Soysal’ın ilk kitabı olan Bubu’nun Çemberi”, Gözde Bitir’in çizimleriyle Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlandı.

Ağaçları kesip yerine kendi saraylarını dikmek isteyen insan Krallar! Bu kitapta onlara dur demeye kararlı bir orman halkı var. Herkesin kendi rengiyle bir parçası olduğu bu direniş öyküsü, dev ağaç Bubu’nun yalnızca bir ağaç olmadığını gösteriyor.

Tüm hayvanların mutlulukla ve huzurla bir arada oldukları bir orman… Ve bu ormanın tam ortasında onları birleştiren dev bir ağaç… Bubu adındaki bu ağacın etrafında toplanan orman halkının herkese yetecek kadar yeri ve halkın tümünü doyuracak kadar yiyeceği var.  Bir de çok sevdikleri bir aslan kralları… Paylaşarak var ettikleri bu bolluk içinde neşeyle sürdürdükleri hayatlarının ünü öyle büyür ki ormanın bulunduğu ülkenin kralı bile bunu merak eder ve askerlerini göndererek bu mutluluğun sırrını çözmeye karar verir. Bubu’nın birleştirici gücünden çok etkilenen insanların kralı kendi halkını da aynı şekilde etrafında toplayabilmek için Bubu’yu kesip yerine kendine kocaman bir saray yaptırmak ister. Ve bu haberi alan orman halkı buna dur demek için harekete geçer. Hayvanlar kimin ne hüneri varsa ortaya koyar ve canla başla mücadele ederek Bubu’ya ulaşmalarını engelleyecek devasa bir koruma çemberi hazırlarlar. Bir gecede yükselttikleri bu çemberi hazırlarken fillerin gücünden, zürafaların uzun boynundan, maymunların daldan dala atlayışından faydalanırlar.  Yılanlar sürüklerken kanaryalar uçurur ve askerlerin Bubu’yu göremeyecekleri kadar büyük bir çember oluştururlar.

Acaba bu çember Bubu’yu korumaya yetecek mi dersiniz?

Bu direniş öyküsü Bubu’nun bir ağaçtan çok daha fazlası olduğunu gözler önüne seriyor, yerine kondurulmak istenen “saray”lara inat…

Hepsi neler yapabileceğini düşünmeye başladı bir anda. Sabaha kadar var güçleriyle çalışacaklardı. Hepsinin ayrı meziyeti vardı. Birlikte olurlarsa ne asker girebilirdi ormana ne de kral! İşte şimdi Zubur’un gücüne, Topi’nin daldan dala atlayabilişine, Boyes’in uzun boynuna ayrı ayrı ihtiyaçları olacaktı. Şimdi rengârenk bir tablonun birbirinden farklı ve güzel renkleri olduklarını göstermenin vaktiydi.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2014)

DUNYA SAVASI KAPAK (2)Ian Thornton’un “I.Dünya Savaşı’nı Çıkaran Adam: Johan Thomas’un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi” adlı romanı tekin Yayınevi tarafından yayımlandı.

Ian Thornton’un bu romanı girift metinler, tarihe ama özellikle bu yüzyıla damgasını vurmuş yazar, müzisyen, politikacı ve düşünürlerden yaptığı alıntılar ve onlara yaptığı göndermeler, mektuplar ve hatta satranç hamlelerinden oluşuyor.

Kahramanımız Johan Thoms’un tek başına koskoca yirminci yüzyılı nasıl yaktığını, toplamda Hitler ve Stalin’inkinden çok daha fazla ölüme kazara nasıl sebep olduğunu, I. Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümünde, gülünç tesadüfler silsilesiyle takip ediyoruz.

Johan Thoms 1894, Saraybosna doğumlu;  eğitimli ve gelecek vadeden parlak bir genç ve güzel Lorelei Ribeiro’ya aşık. Satranç ustalarını yeniyor, Kama Sutra’ya göndermeler yapıyor, kontlarla takılıyor…  Ama Franz Ferdinand’ın binmiş olduğu arabayı geri geri sürmeyi beceremiyor. Yanlış bir dönüşle tarihin akışını sonsuza kadar değiştirmiş oluyor.

28 Haziran 1914’te Avusturya Arşidükü, Avusturya Macaristan varisi ve Avrupa’nın en güçlü ailelerinden birinin başı Franz Ferdinand ve hamile eşi Sophie Saraybosna ziyaretleri esnasında öldürülüyor. Johan Thoms, o gün Franz Ferdinand’ın şoförü olmakla görevli. Arabayı yanlışlıkla çıkmaz yola sokup geri geri çıkamadığı için, dikkatsizlik sonucu bir dizi olayın gerçekleşmesine neden oluyor: Franz Ferdinand, Sırplı bir milliyetçi tarafından öldürülüyor, sonucunda I. Dünya Savaşı ve sonrasında da II. Dünya Savaşı patlak veriyor. Thoms, yaptığı küçük bir hatayı zincirleme takip eden her beladan kendini sorumlu tutuyor. Utancından, sevdiği her şeyi bırakıp Avrupa’nın çeşitli yerlerini geziyor. Korkuyla I. Dünya Savaşı’nın yayılmasını izliyor. Portekiz, İspanya ve İngiltere’ye yaptığı gezilerde farklı faklı arkadaşlar ediniyor. Dorothy Parker, Ernest Hemingway ve George Orwell gibi ünlüler ara ara hikâyeye giriyorlar. Kendini herkesin ölümünden sorumlu tutan kahraman kendi sürgününü yaratıyor. Geçmiş hayatını arkada bıraksa da her geçen yıl sırtına başka başka suçluluk yükü ekliyor.

Johan Thoms’un Muhteşem ve Felaket Dolu Hikâyesi, tarihsel gerçeklikleri birebir aktaran bir kitap değil ama bu olguların çarpıtıldığı bir kitap da değil. 100 yıl sonra, I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki süreçte gerçekleşen irili ufaklı olayları absürd ile harmanlayarak ele alan eğlenceli, şaşırtıcı ve kışkırtıcı ama felsefi muammalarıyla bir o kadar karanlık bir kitap.

Ian Thornton, bizi ustalıkla Johan Thoms’un işkence çeken zihnine sokmayı beceriyor. Johan’ın suikastten önceki entelektüel merakı ile sonraki acı dolu varlığı arasındaki çelişki aslında o dönemin tarihsel gerçeğini de gözler önüne seriyor: Avrupa iyimserliğinin doruklara çıkarıldığı, Belle Epoque adı verilen 1871-1914 arası dönem ile hemen ardından çıkagelen iki dünya savaşı…

“Johan Thoms, Bosna’nın Argona kasabasında dünyaya gelen, zeki ve terbiyeli bir genç. Bir insanın hayatında olmasını isteyebileceği her şeye sahip: Onu çok seven bir aile, samimi dostlar, nüfuzlu tanıdıklar, iyi bir eğitim; daha üniversite öğrencisiyken başladığı o döneme göre yüksek maaşlı bir iş. Ama bu iş, hem onun hem de milyonların hayatını değiştirecektir.

Johan, Saraybosna’da Arşidük Franz Ferdinand’ın şoförlüğünü yapmaya başladığı ilk gün, yanlış bir yere saparak felaketlere neden olacak; 20. yüzyıl tarihinin gidişatını değiştirecek ve tek gerçek aşkı Lorelei’dan ayrı kalacaktır.

Zamanda yolculuk mümkün olsaydı eğer çoğu insan yaşadığı mutlu anlara dönmek isterdi. I. Dünya Savaşı öncesi başlayıp yakın zamana kadar kasıp kavurarak süren ve alevleri hiç sönmeyen bir aşkın kahramanı Johan Thoms, Ian Thorton’un gerçekçi ve güçlü anlatımıyla bizi zamanda yolculuğa çıkarırken, dönemin tarihsel gerçeklerini de hatırlatıyor.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2014)

  • Hasan G. - 15/08/2014 - 15:49

    Ian Thornton’un “I.Dünya Savaşı’nı Çıkaran Adam: Johan Thomas’un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi” adlı romanı tekin Yayınevi tarafından yayımlandı.

    Tekin Yayınevi yanlış yazılmış.cevaplakapat

feridun andac 10.tif“Çünkü kendimi var ettiğim dil Türkçe. Gerçek vatanım

olarak ben Türkçeyi görüyorum. Bu bir aidiyettir.”

(Mario Levi) 

Mario Levi’yi okumak Türkçe düşünmek, Türkçe hissetmektir; yaşadığın ülkeyi sevmektir, bağlanmanın dilini öğrenmektir, aidiyetin ne olduğunu görmektir.

Onun yazdıklarını okuyamayan/okumayan bir güruhun çığırtkanlığıyla yıllar önce gene karşılaşmıştım, üstelik bir toplantı da. 1492’nin 500. yıl esintisiydi. Dayanamayıp araya girmiş, “Mario, 500 yıldır bu kentli, buralı, peki siz/ben nereliyiz, ne kadar buralısınız/buralıyız,” diyerek tepkimi göstermiştim.

Evet, biz bu kentin yabancısıyız, Mario yerlisi. Biz bir dilin aidiyetinde bir araya gelip yaşadığımız ülkenin insanını/gerçeğini anlatmak için yola çıktık. Ve o yolculuktur bize buluşturan, tanıştırıp etle tırnak olduğumuzu öğreten.

Mario benim hem kalemdaşım, hem de kardeşim; karşılaştığım her yerde açtığım kucak, sığındığım omuz…Espri yaptığım dil, öğrendiğim bakıştır. Orda onun varlığını hissetmenin güvenidir, Mario. Aşktır, sevgidir, bilgidir, aidiyettir, yaşama sevincidir, taşma ve taşınmadır.

Yazdığı öyküler, romanlar, kurduğu dilin aidiyetiyle getirdiği kültürel ve yaşamsal birikimle  edebiyatımızın vazgeçilmez renkleri arasında yerini almıştır.

Bir Yalnız Adam: Jacques Brel (1986) kitabının bende apayrı bir yeri vardır.
Dönmeyebilir (1991) geldi. En Güzel Aşk Hikâyemiz (1992) onun yazıda tutunduğunun bir göstergesiydi artık.
İstanbul Bir Masaldı (1999) ona Yunus Nadi Roman Ödülü’nü getirdi. Lunapark Kapandı (2005), Karanlık Çökerken Neredeydiniz? (2009) romanları bir dilin/bir kültürün, yaşadığımız coğrafyanın tüm renklerini, ruhunu yansıtan benzersiz romanlar olarak çağdaş edebiyatımızın alınlığında yerlerini aldılar.
Bir Yaz Yağmuruydu (2005),  İçimdeki İstanbul Fotoğrafları (2010),  Size Pandispanya Yaptım (2013) bir yazarınmariolevivaroluşunun/aidiyetinin arka planını, dille/kültürle/hayatla yolculuğunun, diller/kültürler arası alışverişinin birikimini taşıdı bize.

Mario, bir dildir, kültürdür, bellek ve aidiyettir. Onu bu ülkenin değerlerinden biri sayarım. Ona dil uzatanlar bilmeli ki, bu ülkenin kültür damarlarını kesmeye güçleri hiçbir zaman yetmeyecektir.

Mario, bu ülkenin dilidir/kültürüdür/aidiyetidir. Bunu anlamak için herhangi bir  kitabına ulaşmak yeterlidir. Küresel savaşın çığırtkanları nereden/nasıl beslenirler bilemem; ama biz bir dille beslenir, bir kültürle yoğruluruz Anadolu’nun kadim topraklarında. Binlerce yıl bu böyle olmuştur, bundan böyle de öyle olacaktır. Şarlatanlara, yeşil sermayenin tetikçilerine pabuç bırakmayız, bu bilene. Susuyorsak, bir merminin fişeğinde sustuğu gibiyizdir.

Haddini bilmeli herkes, bu ülke sonradan görmüşlerin, dinle Tanrı’yı bile kandıranların bedevi çadırı değil.

Bu ayrımcılık, bu ötekileştirme yaşadığımız toprakların iklimi olamaz. Bırakın insanlar inançları, dilleri, dinleri, kimlikleriyle kendilerini nasıl hissediyorlarsa öyle yaşasınlar. Siz kimsenin inanç bekçiliğini yapamazsınız, kimseyi var olduğu aidiyeti için sorgulayamazsınız. Kendinize “yeni tanrı” sıfatını yakıştırmayın boşuna. Bir arada yaşamanın ne anlama geldiğini öğrenmezseniz de bir gün bunu size öğretenler çıkacaktır elbette. Bırakın bu yaban dili, bu hain bakışı.

Mario Levi bir var oluş simgesidir, ne ona ne de kitaplarına dokunamazsınız; buna gücünüz de yetmez. Bu böyle biline.

Bir tarihi, bir kaderi, bir zamanı paylaşıyoruz biz onunla. Vicdan duygusuyla yazan, yaşayan, konuşan bir yazarı susturmaya çalışmak bu ülkenin renklerini soldurma vandalizmidir.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (29 Temmuz 2014)

cinCumhuriyet’ten Aslı Uluşahin’in haberine göre, dün, 21. Pekin Uluslararası Kitap Fuarı’yla birlikte Türkiye’nin ulusal standı da açıldı. Türkiye’ye ayrılan üç alanın ana bölümünde yapılan açılışa Türkiye’den Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Abdurrahman Arıcı başkanlığındaki heyetle Çin Halk Cumhuriyeti’nden Medya Bakanı WuShangli katıldı.

İki yetkili, açılıştaki konuşmalarında da İpek Yolu’nun ülkeleri birleştirdiğine ve kültürler arasındaki tarihsel ortaklıklara vurgu yaptılar.

Ayrıca WuShangli, 90 kadar Türkçe kitabın Çinceye kazandırıldığını hatırlattı ve bunlar arasında Orhan Kemal’in “Baba Evi” ile Orhan Pamuk’un “Kar” romanlarını saydı; bu kitapların Türkiye’nin zengin kültürünü ülkelerinde tanıttığını söyledi. Törende hediyeler de sunuldu. Arıcı, Çinli bakana Hikmet Bulutçugil imzalı ebru tablosu ile Topkapı Sarayı’ndaki sultanların silahları üzerine bir kitap hediye etti.

WuShangli ise geçen yıl Çin’in onur konuğu olduğu İstanbul Kitap Fuarı’nda çekilen fotoğraflardan oluşan albüm armağanıyla jest yaptı. Açılışın yapıldığı alanın iki tarafında “yöresel lezzetler” sıralanmıştı: Kebap çeşitleri, pide, baklava, revani, haydari, ezme, patlıcan salatası… Ayranla sunulan yemekler, halka açık fuarda oldukça ilgi gördü! Türk kahvesi verilen platformun önünde ise uzun bir kuyruk oluştu. Türkiye’nin ana standı, üzeri minare âlemli, yan yana yerleştirilmiş otağlar biçimindeydi. Burada Türk Edebiyatının Dışa Açılımı (TEDA) projesiyle başka dillere çevrilen kitaplar sergilendi. Ayrıca düzenlenen atölyede ebru sanatı Çinlilere tanıtıldı.

Geçen yıl İstanbul’daki fuarda Çin’in şık tasarımlı standı düşünüldüğünde, Türkiye’nin “deplasmanda” bir bakıma sönük kaldığını söylemek yanlış olmaz. Çin geçen yıl, 6 binden fazla çeşit kitap, 10 binden fazla yayınla gelmişti. Biz ise onlara ana stantta 3 bin kitap sunabiliyoruz. Öte yandan, Çin 100’e yakın yayıneviyle temsil edilmişti. Türkiye ise başka bir standa konuşlanmış, aralarında Yapı Kredi, Günışığı Kitaplığı, Kuraldışı, Literatür, Profil, Kaknüs, Erkam, Timaş, İnsan, Büyükdoğu gibi markaların olduğu, 20 yayıneviyle fuara katılıyor. Çinli bir yetkiliye, Türkiye’nin programını ve organizasyonunu nasıl bulduğunu sorduğumda “Güzel, ama…” diyerek cümleye başladı. “Ama”nın arkasından neler geldiğini aktarmayı önümüzdeki günlere bırakalım…

28 Ağustos 2014

serbasMelisa Ceren Hasmaden

İnsanın Acısını İnsan Alır, daha adından okuru saran, sarsan bir kitap. Usta şair Şükrü Erbaş’ın kaleminden çıkma, insana dair sorunlardan insanın var ettiği topluma, toplumsal meselelere uzanan bir yepazeye yayılan  düzyazıların ilk cildi. Düzyazı diyip geçersek, kitaba haksızlık olacak. Şükrü Erbaş’ın şiirindeki ustalığın gölgesi elbetteki bu metinlere de düşmüş. Yer yer şiire düzyazıdan daha çok yaklaşan denemeler, öyküye kayan şiirler ve Şükrü Erbaş’ın her zamanki samimi, içten üslubuyla, dupduru Türkçesiyle, bir şiir kitabı olmasa da tam bir Şükrü Erbaş kitabı İnsanın Acısını İnsan Alır.

Daha önce başka bir yayınevi tarafından basılan, ancak uzun zamandır aranıp da bulunamayanlar listesinde yer alan   İnsanın Acısını İnsan Alır’ın okurla yeninden buluşması vesilesiyle Şükrü Erbaş’la, ya da okurlarının imza günlerinde, söyleşilerinde ona hitap ettiği şekliyle, Şükrü abiyle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bağbozumu Şarkıları‘nda yer yer neredeyse düzyazıya kayan şiirlerinizle karşılaşmıştık. Düzyazılarınızın bir araya getirildiği İnsanın Acısını İnsan Alır’da ise şiirsel denemeleriniz var. Acaba Şükrü Erbaş yazını için yeni bir biçem arayışı/biçem yaratma denemelerinden söz edilebilir mi?

Biçem arayışı, evet, ancak biçem yaratma çok iddialı olur. Dünya edebiyatında da, bizim edebiyatımızda da benden önce yazılmış çok başarılı örnekleri var bu “tür”ün… Ne yazarsam yazayım, güncel siyasal bir konu da olsa, çaresiz bir şekilde dilim, şiirin dilinden kopmadı, kopamadı. Bu iyi mi, kötü mü, hâlâ bilmiyorum! Şiir için bazen yük olan öykülemeyi, bir başka ifadeyle minimal öykünün olanaklarını; öykü için bazen son derece sıkıcı olan düz anlatımın yavanlığını şiir dilinin dolayımlı çağrışım olanağıyla harmanlayarak; bunları denemenin alçakgönüllü bilgeliğiyle buluşturarak, yoğunlaştırılmış metinler yazdım. Bir süre sonra bundan hoşlandım. Cümleler/dizeler arasında boşluk olmayan bir örgüyle, okurun giderek tembelleşen şiir ve yazı okuma macerasına azıcık müdahale etmeye; metnin onlara, onların metne hücrelerine kadar işleyeceği bir okumaya sessizce davet etmeye çalıştım. Azıcık “kibirli” bir cümle kuracak olursam, bu denemelere yöneltilen en büyük eleştiri, bunların şiir olduğu yönünde oldu.

tmpimage_1405520751.1821_1Düzyazı ve şiir: Yazma deneyimi ve olanakları açısında nasıl bir farklılıkları var sizce? İnsanın Acısını İnsan Alır‘daki metinlerin şiir değil düzyazı formunda yazılmasının bir nedeni olsa gerek…

Bu sorunun bir bölümünün yanıtını önceki soruda verdiğimi düşünüyorum. Bu biçimin nedeni üzerine birkaç söz etmeye gelince… daha önce benzer bir soruya verdiğim yanıtın bir bölümünü paylaşırsam, umarım sizin için bir sıkıntı olmaz… Halk şiirimizin, divan şiirimizin o bildik, geleneksel kalıpları, aynı zamanda bu şiirlerin hapishanesi olmuştur. Bu hapishaneyi yıkmış görünen modern şiir, şairlere sınırsız bir özgürlük alanı açmıştır ama bu da şairi zamanla bir kolaycılığa götürmüştür. Özle biçimi iki ayrı kategori gibi gören bu kolay algı, dille bir mimari yapı kurmak yerine, şiiri, yerli yersiz dize kırmaya, sözcük oyununa, zekâ sergilemeye hapsetmiştir. Görece özgür bir biçim içerisinde, akla gelen her şeyin söylendiği, kişisel narsizmin özgünlük sanıldığı, bin bir kuşatmayla parçalanmış duyguyu aklın önüne koyan, dünyayı şair için safra sayan bir başka hapishaneye vardırılmıştır yazmak… “Saf şiir” adına gerçeklik küçümsenmiştir. Bu algı ve bakış, şairi seyrek dokulu bir şiire götürmüştür; anlatımcı şiirden uzaklaştırmıştır; dramatik bir yapı kurmanın olanaklarını elinden almıştır. Biraz da buna bir tepki olarak yöneldiğimi söylemek yanlış olmasa gerek.

Edebiyatın diğer alanlarıyla, sanatın diğer dallarıyla ilişkiniz nasıl? Türkülere olan merakınız ünlüdür mesela. Şükrü Erbaş’ın edebiyatı buralarda hangi damarlardan beslenir?

Türküleri çok severim. Şairden çok türkücü sayılacak kadar çok severim. Bildik bir söz olacak ama müziğin her türünü çok severim. Özellikle etno-müziği. Şiirsel imge adına, hiçbir kaygıya kapılmadan bireysel-toplumsal bir derdi söylemek adına, çığlığını dünyaya salmadaki cesaret adına, sözün gündelik dildeki kalıplarının aynı sözlerle nasıl kırılabileceği adına, içtenliğin nasıl bir yaratıcılığa dönüştüğü adına… daha pek çok şey sayabilirim, türkülerden öğrendiğim çok şey oldu. Yaşım itibariyle, hücrelerim onların yarattığı duyarlılıkla yoğruldu. Ancak, onları tekrar etmedim. Edemem. Edilemez zaten. Onlardan, çağdaş şiire nasıl katkılar sağlayabilirim, geleneği yeni hayatları dillendirmede nasıl kullanabilirim, bunları becerebildiğim kadar yapmaya çalıştım.

Resim, tiyatro, heykel… İlişkim sınırlıdır ne yazık ki… Beni haklı çıkaracak epeyce bir neden sıralayabilirim ama hiçbirinin de hükmü olmaz…

Geçtiğimiz günlerde yıl dönümü olan Sivas Katliamı’nda siz de dostlarınızı kaybettiniz. “İnsan bağışlayarak yener yanlışı” diyorsunuz İnsanın Acısını İnsan Alır‘da. Siz bağışlayabildiniz mi? Eğer bağışlayabildiyseniz bunda yazının bir payı/rolü var mıdır?

Hayır… Sıvas, Gezi’deki çocuklar, Roboski… Bizim yaralı tarihimiz böyle binlerce kıyımla dolu… Son zamanların çok sevdiğim bir sözü var: Unutursak kalbimiz kurusun. Ben, ancak kendi kişisel acılarımın sebeplerini bağışlayabilirim. Ve bu bağışlamada elbette yazının büyük katkısı vardır. Babamın bana çocukken vermediği sevgiyi, ölümünden yıllar sonra yaza yaza ondan almaya çalıştım, aldım. Ama kocaman bir toplumsal acıyı bağışlamak ne mümkün… Sonra bu bana düşer mi hiç? Ben Tanrı değilim. İyi ki de değilim.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

İlginiz için ben teşekkür ederim…

Melisa Ceren Hasmaden – edebiyathaber.net (26 Temmuz 2014)

mario levi fotoKültür Bakanı Çelik, sosyal medyada nefret söylemine maruz kalan yazar Levi’ye destek olarak “Türkçe’nin güzel yazarlarından Mario Levi’ye dönük provakatif tepkiler büyük yanlıştır. Bu nefret suçudur” dedi. PEN Türkiye ise “Bu insanlık dışı faşist yaklaşımı” kınadıklarını açıkladı. 

Türkiyeli yazar Mario Levi’nin sosyal medyada “boykot edilecek İsrail ürünleri” listesinde yer almasına Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik  ve Dünya Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye tepki gösterdi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik Twitter hesabından “Türkçenin güzel yazarlarından Mario Levi’ye dönük provokatif tepkiler büyük yanlıştır. Bu nefret suçudur. Musevi vatandaşlarımız, kültürleri ve sinagogları, bu memleketin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi.

Bakan Çelik Twitter hesabından şunları paylaştı:

“Gazze’deki mazlumları katledenlere duyulan tepki her bakımdan haktır. İnsanlık gereğidir. Vicdan ve namus gereğidir. Zalime karşıdır.

“Bu haklı tepkiyi, genelde Musevilere, özelde ise Musevi vatandaşlarımıza ve sinagoglara tepki haline getirmeye çalışanların yaptıkları ise asla hak değildir. Hiçbir şekilde kabul edilemez. Her bakımdan reddedilmelidir.. İnsanlık adına yanlıştır…

“Bu bağlamda Türkçe’nin güzel yazarlarından Mario Levi’ye dönük provakatif tepkiler büyük yanlıştır. Bu nefret suçudur.

“Musevi vatandaşlarımız, kültürleri ve sinagogları bu memleketin ayrılmaz bir parçasıdır. Hep öyle kalacaktır…

“Onlar bu topraklarda “misafir” değildir. Hep beraber kendi memleketimizdeyiz, hepimiz ev sahibiyiz…”

PEN: Utanç verici bir ayıptır

PEN Türkiye ise mesajında “Usta yazarımız Mario Levi’nin eserleri Türkiye’den dünyaya birer armağandır. İsrail hükümetini protesto edenlerden bazılarının onun romanlarını hedef alması iğrenç bir ırkçılık ve kendini bilmezlik örneğidir, utanç verici bir ayıptır” ifadelerini kullandı.

Levi kendi hesabından isminin sosyal medyada paylaşılan “boykot edilecek İsrail ürünleri” arasında yer aldığını belirterek şu tweet’i atmıştı.

“Kimilerinin gözünde boykot edilmesi gereken “Yahudi ürünleri” arasında benim kitaplarım da varmış. Canım ve güzel ülkemde bunu da yaşadım.”

Bunun ardından pek çok Twitter kullanıcısı Levi’ye destek vermiş, #MarioLeviTürkiyedir hashtagi başlatmıştı.

Mario Levi kimdir?

Mario Levi, 1957 yılında İstanbul’da doğdu.

1975 yılında Saint Michel Fransız Lisesi’nden, 1980 yılında İstanbul Üniversitesi Fransız ve Roman Filolojisi’nden mezun oldu. İlk öyküsünü 1975 yılında yazdı. 1984 yılından sonra, Hokka dergisi, Şalom, Cumhuriyet Gazetesi, Cumhuriyet Dergi, Stüdyo İmge, Gösteri, Milliyet Sanat ve Argos gibi birçok yayın organında yazılar yazdı.

İlk kitabı Jacques Brel: Bir Yalnız Adam 1986 yılında yayınlandı. Bu kitap üniversiteyi bitirme tezinin romanlaştırılmış şeklidir.

1990 yılında yayınlanan ilk öykü kitabı Bir Şehre Gidememek otobiyografik özellikler taşır ve yazarın hem aşkları, hem de çocukluk ve ilk gençlik yıllarıyla hesaplaşması gibidir. Kitap o yılın Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı.

1991 yılında ikinci kitabı Madam Floridis Dönmeyebilir İstanbul’un azınlık çevrelerine ve topluma uyum sağlamakta zorlanan insanlarına yer verir.

1992 yılında daha çok bir “anlatı” olarak görmeyi yeğlediği ilk romanı En Güzel Aşk Hikayemiz’i yazdı.

1993’te başladığı İstanbul Bir Masaldı adlı kitabını altı yılda bitirerek 1999 yılında yayınladı. Bu kitap da yirmili yıllar ile seksenli yıllar arasında İstanbul’da yaşamış bir Yahudi ailesinin hikâyesidir. Şehrin öteki azınlıklarından kahramanlar bu hikâyede de görünür. Bu eseriyle 2000′de Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Lunapark Kapandı 2005 yılında yayımlandı.

Son kitabı, Size Pandispanya Yaptım 2013 yılında yayımlandı.

Mario Levi, yazarlığın yanı sıra, Fransızca öğretmenliği, ithalatçılık, gazetecilik, radyo programcılığı, reklam yazarlığı gibi işler de yapmıştır. Ayrıca yazı atölyelerinde, bu yola gönül vermiş insanlara Yazı Yaratımı dersleri de vermektedir.

Kaynak: imctv.com.tr (25 Temmuz 2014)

BASKAKENTcilt4SON(2).inddMurat Belge’nin, Başka Kentler, Başka Denizler serisinin dördüncü cildi İletişim Yayınları’ndan çıktı.

Yazar,  Latin Amerika’ya, Brezilya’ya götürüyor okuyucularını, bin bir çeşitlilikle göz kamaştıran doğa, insan ve ruh iklimini aktarıyor; politik tarihin girintili çıkıntılı patikalarını takip ediyor. 
 Okurları Murat Belge’nin gözüyle dünyayı dolaşmaya devam ediyor. Belge bu kez,

Afrika’ya Tanzanya ve Sudan’a uzanıyor… Bu iki ülkenin merceğinden, Afrika’nın kaderinin nasıl çizildiğini, bu kaderin bugün nelerle cebelleşmek zorunda olduğunu anlatıyor. Sonra seyahatte keskin bir manevrayla yeniden Avrupa’nın kuzeyine yöneliyor. Önce eski kıtada soluklanıp, tafsilatlı bir Fransa turuna çıkarıyor okurlarını: Yemesiyle, gezmesiyle, tarihi ve siyasetiyle, şairleri, yazarları ve ressamlarıyla uzun bir rota takip ediyor; bu rota elbette Paris’e götürüyor seyyahımızı…

Fransa’dan biraz daha kuzeye yönelerek 5. cildin onur konuğu olacak İngiltere’ye kısa ama “teşrifatlı” bir Londra         seyahatiyle girizgâh yapıyor. Bu kısa ziyaretin ardından İtalya’ya yollanan Belge, Siena, Roma ve Cenova’da       konaklıyor. Sonra yeniden doğuya yönelerek Ljubljana-Slovenya ve Polonya’ya uğruyor.

Seyahat yeniden Akdeniz kıyısına uzanıyor. Yunanistan’da kıyı kıyı gezerek adalarda konaklayıp, Selanik’te bir             süre geçirdikten sonra Mezopotamya üzerinden dönüş yoluna düşen seyyahımız, Erbil’e de uğrayıp             seyahatnamenin bu faslını tamamlıyor.

edebiyathaber.net (25 temmuz 2014)

stanley-kubrick-filmloverssGeçtiğimiz ay sosyal medya, Stanley Kubrick’in 85. yaş gününü kutlarken Twitter’da yazılanlar, onun Dr. StrangeloveThe Shining, ve 2001: A Space Odyssey gibi filmlerinin sinema tarihinin yanı sıra popüler kültüre neler kattığını oldukça güzel özetliyordu aslında. İngiliz Film Enstitüsü, usta yönetmenin 1962 yılında yayın hayatına başlayıp 1976′da kapatılan Amerikan dergisi Cinema’ya 1963 yılında verdiği bir listeyi yayınladı. Liste, Kubrick gibi bir sinemacının gözünden sinema tarihinin en özel ve güzel filmlerini sıralıyordu:

1. I Vitelloni (Fellini, 1953)
2. Wild Strawberries (Bergman, 1957)
3. Citizen Kane (Welles, 1941)
4. The Treasure of the Sierra Madre (Huston, 1948)
5. City Lights (Chaplin, 1931)
6. Henry V (Olivier, 1944)
7. La notte (Antonioni, 1961)
8. The Bank Dick (Fields, 1940)
9. Roxie Hart (Wellman, 1942)
10. Hell’s Angels (Hughes, 1930)

Kubrick’in bu listeyi yayınlamasının ardından 36 sene daha yaşadığı düşünüldüğünde son sözü söylemediğini iddia etmek olası duruyor. Jan Harlan bir keresinde liste için “Stanley bu listeyi 63′ten sonra değiştirmeyi çok istedi fakat Wild Strawberries, Citizen Kane ve City Lights gibi filmleri listeden çıkarmama konusunda kararlıydı. Fakat Kenneth Branagh’nın Henry V’ını, eski moda Olivier versiyonuna göre çok daha iyi bulmuştu.” açıklamasında bulundu. Ayrıca Harlan, Kubrick’e göre Max Ophüls’ün gelmiş geçmiş en iyi yönetmen olduğunu ve yönetmenin Elia Kazan için ise Amerika’dan çıkan en iyi yönetmen dediğini; ayrıca David Lean, Vittorio de Sica ve François Truffaut’ya da büyük övgüler yağdırdığını belirtmişti. Tüm bunların gerçek sinefillerin yalnızca taptıkları yönetmenlere değil, o yönetmenlerin de taptığı yönetmenlere yönelmesi için oldukça pratik kaçması açısından da kıymete biniyor.

Kaynak: sinematopya.com (25 Temmuz 2014)

paoloStefano Bordiglioni’nin yazdığı Paolo’nun Düşproblemleri, Tolga Darcan’ın resimleriyle  9 ve üstü yaş grubu için Can Çocuk Yayınları’ndan çıktı.

Sürekli su sızdıran ama kimsenin tamir etmediği musluklar, azıcık parayla alışverişe çıkan anneler, ya o hiç dolmayan havuzlar… Paolo’nun dayanamayıp düşleriyle yeniden yazmaya karar verdiği problemler kırmızı kapaklı bir defterde bir araya geliyor;  adını “Düşmantıklı Problemler” koyduğu bir defterde…

Yıllardır süregelmiş bir düzenin değişmez “problem”i, bu yaratıcılıktan uzak sayılabilecek didaktik problemler değil midir aslında? Henüz yolun başındayken çocukları sorgulamaktan, eleştirmekten korkmaya iten ve ileride hayat boyu onlara eşlik edecek bu “sistem”le tanışırlar ister istemez.

Kahramanımız Paolo’nun işte bu problemlerle, bir problemi vardır. Her gün matematik öğrenmek için önlerine konan bu soruların mantığını sorgulamaktan kendini alamaz. Acayip şekillerde tarlalar süren çiftçiler, kimsenin tamir etmediği musluklar, nerede satıldığı belirsiz ucuz dondurmalar… Sonunda Paolo’nun canına tak eder: Problemler bu kadar sıkıcı, hayal gücünden yoksun ve anlaşılmaz olacaklarsa neden problemlerimi kendim tasarlamıyorum diyerek önüne kırmızı kapaklı defterini koyar ve başlar yazmaya. İçine biraz düş gücü katmayı da ihmal etmez elbette. Ve yaratıcılığı daha ilk soruda kendini gösterir: Bir uzay gemisinde geçen, içinde uzaylılar, gezegenler, böcek figürinleri ve papatya çayı içen öfkeli bir pilot barındıran ilk probleminin soruları da kendisi kadar sıra dışıdır: Pilotun adı nedir? Böcek figürinleri piyasada ne kadar eder? Papatya çayı sever misin?

Üstelik kırmızı kaplı bu defter yalnızca Paolo’nun düşproblemlerini değil, sınıf arkadaşlarının da düşlerini barındıran demokratik bir defterdir. Sınıfta elden ele dolaşarak bir sürü istek problemle dolar ve Paolo bütün arkadaşlarının önerilerini dikkate alarak futbollu, bisikletli, bilyeli, salamlı, değirmenli, dondurmalı ve hatta fosilli problemler yazar. Bunları sorarken tarih öncesindeki hayat, tarlalarda yetişen sebzeler, uzak ülkeler, deniz tuttuğunda yapılacaklar, problemlerdeki dibi delik kovaların neden tamir edilmediği, kızların futbol oynayıp oynamaması gibi konuları da sorgular.

Derken bir gün defter ortadan kaybolur. Ya sonra, neler mi olur?

Roma’da yaşayan ve bir ilkokulda öğretmenlik yapan yazar Stefano Bordiglioni, bugüne dek çocuklar için yazdığı elliden fazla kitabıyla yalnızca kendi öğrencilerine değil, tüm çocuklara yaratıcılık cesareti aşılıyor.

Tuhaf Hayvan Problemi

Bir köknar ağacı üzerinde yaşayan bir tembel hayvan, her gün 2 cm hızla aşağı doğru inmektedir. Köknarın altında ise 3 itbarak pusu kurmuş, tembel hayvanı yemek için onun yere inmesini beklemektedir. İtbaraklardan biri 12 cm uzunluğunda dişlere sahipken, diğerinin dişleri bunun 17/20 ‘si kadardır. Üçüncü itbarak dişsizdir çünkü bir dağ goriliyle tartışıp suratına bir yumruk yemiştir.

Sorular:

1) Tembel hayvan iki ay içinde ağaçtan inmeyi başarabilir mi?

2) Tembel hayvan ağaçtan inmiş olduğunda itbaraklar onu hâlâ bekliyor olacak mı, yoksa o zamana kadar sıkılıp gidecekler mi?

3) İtbaraklar kaç ayağa sahiptir? Hatta ne tip hayvanlardır ki?

4) Üçüncü itbarak ile dağ gorili neden dolayı tartışmış olabilir?

5) Evinde evcil bir itbarak beslemek ister miydin?

edebiyathaber.net (25 Temmuz 2014)

Edebiyat Haber, Türkiye’nin önde gelen ve gelecek vadeden edebiyatçılarıyla birlikte 4 Ağustos Pazartesi günü önemli bir çalışma başlatacak.

edebiyatçılar öneriyor1

Yurtdışında başarılı örneklerini gördüğümüz ve bunları Türkçeleştirerek okurların beğenisine sunduğumuz çalışma “Edebiyatçılar öneriyor!” üst başlığını taşıyor.

Şu bağlantıları izleyerek yurtdışındaki çalışmalarla ilgili birkaç örnek bulmanız olası:

http://www.edebiyathaber.net/hemingwayden-yazmak-uzerine-8-oneri/

http://www.edebiyathaber.net/zadie-smithten-yazmanin-10-kurali/

http://www.edebiyathaber.net/william-faulknerin-kurmaca-yazmak-isteyenlere-7-tavsiye/

Edebiyat Haber olarak, hemen her şeyi belirli bir sınıra mahkum eden “top 10” mantığına karşıyız; dolayısıyla bu çalışmanın belirli bir esneklik içinde yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Özetle çalışmamız şöyle olacak: “X’e göre yazmanın 6-11 kuralı!”

İki yıla yayılması planlanan projede, farklı edebiyatçılardan gelecek -yazmaya ilişkin- öneriler pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere, haftada iki kez Edebiyat Haber’de yayımlanacak.

edebiyathaber.net (15 Temmuz 2014)

  • yasar furkan - 18/07/2014 - 05:36

    X’e göre yazmanın 6-11 kuralı! Çok havalısınız. Aman yesinler sizi…cevaplakapat

  • neme lazım - 24/07/2014 - 14:06

    Laurence Sterne okumuş olsaydınız bilirdiniz, yazmak – okumakla, yaşamakla, biriktirmekle vs. alakalı değildir. yazmak bir ıslık çalmak gibidir, doğru havayı tutturursanız devamı gelir.

    anlaşılmayan kısım ?cevaplakapat

  • Kime ne - 26/07/2014 - 10:06

    Kitabın adı nedir ? Neme lazım ?cevaplakapat

gönül kıvılcım“Bu gece yeryüzü üstünde benden daha dertli, daha yalnız bir insan olamazdı.”  

Oktay Akbal‘ın “Haliç İskelesi” adlı öyküsünde anlatıcının Galata Köprüsü’ne bağlı bir yan köprüden geçerek ulaştığı ve yalnızlığın metaforu olarak kullandığı iskeleyi gözümün önüne getiremiyorum. Karaköy’e defalarca inmiş, Haliç kıyılarından günün farklı saatlerinde suların kımıltısını seyretmiş, semtin gelişmesini, tarihi hanlarla bakışan yeni çay bahçelerini, Bankalar Caddesi ve civarındaki binaların yenilenmesini, Karaköy’ün yavaş yavaş Beyoğlu’na alternatif bir eğlence mekânına dönüştürülmesini izlemiş biri olsam da Haliç hattı kullandığım bir hat değil. O iskeleyi, yalnızlığın iskelesini merak ediyorum.

Şehirli insanın etrafında giderek büyüyen bu yalnızlık çemberi çok tanıdık çünkü. Vapurlarda, sokaklarda karşılaştığımız içlerinde neler gizlediklerini bilmediğimiz yüzlerce insan… Yazarın anlattığından da beter köpeksi bir yalnızlık. Yine de her birimizin kuyruğu dik tutma çabası.

Bir kabuktur insan, saklanır o kabuğun içinde. Mış gibi yapar, mutluymuş gibi, rahatı yerindeymiş gibi, sıkılmıyormuş gibi, özgürmüş gibi. Sonra bir gün basınç dayanılmaz raddelere geldiğinde kabuk çatlar, o yorgun yüz ve beden tası tarağı toplar, yalnızlığını da beraberine alarak Ege’ye, Datça’ya, uzak bir sahil kasabasına taşınır. Orada huzuru, hasretini çektiği farklı bir iklimi, şehirde yitirdiği özgürlüğü, insan kalbinin sıcaklığını bulacağını umar.

Vapurlar, suyun yumuşaklığından nasibini aldığı için belki, toplu taşıma araçlarından en sempatik, en sıcak olanıdır. Püfür püfür eser, alan özgürlüğünüz daha fazladır, bir de çay ocağı varsa İstanbul gülümser yüzünüze, siz de İstanbul’a. İçsel dünyanızı paylaşabileceğiniz birilerine rastlamanın güçlüğünü, rastlasanız da onun yalnızlığını kendi yalnızlığınıza katmaktan ölesiye korktuğunuz için mükemmel olabilecek bir beraberliği muhtemelen ıskalayacağınız gerçeğini düşünmezsiniz bir süre. Su taşır dertlerinizi, ta ki karaya yanaşıncaya kadar.

HaliçfotoBir “geçiş şehri” olma özelliğini her zaman korumuş hüzünlerin başkenti İstanbul’a ziyarete gelen ya da evini satıp işini devredip buradan kaçan ama her iki koşulda da sahip olduklarından farklı bir hayat kurgulamayı deneyen arkadaşlarımla paylaşıyorum son günlerde Refik Durbaş’ın derlediği “Öykülerde İstanbul” adlı kitabı. Tesadüfen, kütüphanemin raflarında tozlanmış kitapları evirir devirir, okumadıklarımı ayıklarken buldum bu eski kitabı. Sait Faik’in, Demir Özlü’nün, tanınmış pek çok yazarın öykülerinin yanında yer alan “Haliç İskelesi”, vapurlara inen binenleri, iskelede bekleyen bir genç kızla yakınlık kurma çabası içindeki adamı, velhasıl büyük şehrin kalabalıklarına tezat o bitmeyen yalnızlığı insanın içini hafiften burkan cümlelerle tarif ediyordu.

Uzun bir süredir İstanbul’a taşınma hayali kuran Ankaralı arkadaşım, Karaköy’de batan iskelenin yanındaki taburelerde çay keyfi yaptığımız sıcak bir temmuz gününde “Yalnızlık zengin insanların lüksü” dedi çıktı işin içinden. Sulara gömülmüş iskeleyi, İstanbul’un hallerini, şehrin onun gözünde hiç eksilmeyen büyüsünü konuşmaya devam ettik bir süre daha. Düşüncesine tam olarak katılmasam da anlıyordum onu. Sonra kalktık, uçurumlar şehri İstanbul’un vazgeçilmezlerine, Beyoğlu’na, Tünel’e, Asmalımescit’e çevirdik  rotayı. Birileri akordiyon çalarak, birileri “Yol param kalmadı, eve dönemiyorum” diyerek, başka ülkelerden gelmiş birileri yerlerde dilenerek bu para mevzuunu sürekli hatırlatıyordu bize. Ve insan olma kavgasının yanı sıra devam eden diğer büyük kavgayı sınıf kavgasını.

Söz döndü dolaştı hiç bitmeyen para derdinin yakıcı bir sahneyle anlatıldığı Nuri Bilge’nin son filmine “Kış Uykusu”na geldi. Filmde beni en çok çarpan o unutulmaz sahneyi taşıdım muhabbetin ortasına. Nejat İşler’in kırılan gururunu onarmak için bir deste parayı ateşe attığı sahneyi filmi seyredenler hatırlayacaktır. Bir Ercan Kesal ve Nuri Bilge hayranı olan arkadaşım “Zaten o filmi yanlış yerden tartışıyorlar. Filmin ahlak dersleri değil önemli olan, barındırdığı sınıf çelişkisi,” diye vurguladı.

Haliç İskelesi en azından eski haliyle, Tütün Fabrikası ve diğer fabrikalar yerinde dururken, şehrin sınıf çelişkisine durak durak uğrayan hatlardan birinde yer alıyor. Cibali’ye gidip gelenlerin çoğunu işçiler oluşturuyormuş zamanında, işçi iskelesi olarak anılıyor bu iskele. Sınıflar arasındaki farklar bugün de eksilmeden mevcut aslında, hatta giderek büyüyor ama bir işçi iskelesi yok artık İstanbul’un. Cibali iskelesi kapalı, Haliç hattındaki on dört duraktan sekizi kullanılabiliyor.  Defterdar, Halıcıoğlu ve Kağıthane kapatılan ve kullanılmayan iskelelerden bazıları. Aynı şekilde Eyüp İskelesi, dibe çökenler 1991’de vapurların hareket edemeyeceği kadar yükseldiğinde geçici olarak iptal edilmiş. Temizlik çalışmaları ile suyun kalitesinin değişmesi ve derinleşen su sayesinde 1998’de yeniden açılmış iskele. Haliç hattının son durağı Eyüp.

Bugün daha ziyade turistler kullanıyor Üsküdar’da başlayıp Eyüp’te sona eren bu nostaljik hattı. İstanbulluların çoğu sevimli küçük bir ahşap iskele olan Haliç İskelesi’nin yerini bile bilmiyor. Eminönü’nde, köprünün sağ tarafında Ticaret Üniversitesi binasının yanında kalan Haliç İskelesi’ni ben de bir turist kafilesinin arkasına takılarak buluyorum.

Kendi gerçekliklerinden kaçarak bir süre buranın gerçekliğinde oyalanacak yabancı turistler. İstanbul’un arsız martıları, her zaman yoğun, hatta bazen çıldırtan trafiği, Asya ile Avrupa arasında gidip gelen ve dillerinin dönmediği adlar taşıyan iskelelere uğrayan vapurları, müzeler oyalayacak onları. Sınıf kavgaları, daha derin sorunlar ilk etapta sınırlı ve değerli vaktini ayırıp uzun planlamalardan sonra tamamen yabancı bir yerde kendini bulan turisti ilgilendirmeyecek. Ancak medyada büyük yer bulan Gezi Direnişi gibi süreçler popüler bir dille anlatıldığında belki.

Aslına bakılırsa böyle yüklü meseleler pahalı bir kafede buz gibi birasını içen İstanbullunun da kaçtığı konular. Arkadaşlarıyla demlendiği meyhanede etrafında pervane olan garsonun, çift kaşarlı tostunu ısmarladığı büfedeki çırağın, birasını dolduran yirmili yaşlardaki barmenin parayla imtihanını kim bilmek istiyor ki?

Ama iyi edebiyat sinema buradan besleniyor, bu çelişkilerden.

İranlı turistler Haliç vapurunda kendi dillerinde şarkılar söyleyerek eğleniyorlar. Benim ülkemdeki ezgileri andırıyor şarkıların müziği. Haliç İskelesi’nde yazar öyküyü bitirirken “Gerçek hayat bu gördüğümüz değil” diyor Rimbaud’dan bir dizeyi alıntılayarak. Nerede peki gerçek hayat? Murathan Mungan’ın “Şarinin Romanı”nda ifade ettiği gibi, “Bir insan en çok kendi hayatını bilir… Ne öğrenirse öğrensin, en çok kendi hayatını.”

Yazmaya başlamadan, bu şehirden kaçmadan, başka bir yerde yeni bir başlangıcı denemeden önce kendi imtihanlarımızı bir gözden geçirmenin vaktidir o zaman.

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (24 Temmuz 2014)

woody-allen_1491641cAnnie Hall, Crimes and Micdemeanors, Midnight in Paris gibi onlarca başarılı filmin yönetmeni Allen’ın Sight & Sound’a gönderdiği en iyiler listesi şu şekilde:

  • The 400 Blows (François Truffaut, 1959)
  • 8½ (Federico Fellini, 1963)
  • Amarcord (Federico Fellini, 1972)
  • The Bicycle Thieves (Vittorio de Sica, 1948)
  • Citizen Kane (Orson Welles, 1941)
  • The Discreet Charm of the Bourgeoisie (Luis Buñuel, 1972)
  • Grand Illusion (Jean Renoir, 1937)
  • Paths of Glory (Stanley Kubrick, 1957)
  • Rashomon (Akira Kurosawa, 1950)
  • The Seventh Seal (Ingmar Bergman, 1957)

Kaynak: sinematopya.com (24 Temmuz 2014)

mariolevi“İstanbul Bir Masaldı”, “Karanlık Çökerken Neredeydiniz”, “Bir Şehre Gidememek” gibi yapıtların yazarı Mario Levi nefret söylemlerinin hedefi oldu.

Cumhuriyet gazetesinden Aslı Uluşahin’e açıklamalarda bulunan Levi, sosyal medyada kimilerinin “boykot edilecek İsrail ürünleri” arasında kitaplarını da gösterdiğini belirterek, “İliklerime kadar sevdiğim ülkemde bunları yaşamak da varmış” dedi.
cats
Yapıtlarındaki hümanist söylemle tanınan Mario Levi, duyduğu üzüntüyü, “Gazze”deki bu acıklı savaşın ve masum çocukların ölümünün içimi nasıl dağladığını anlatmaya kelimeler yetmiyor. Bu ölümlerin ‘edebiyatı” yok” diyerek dile getirdi.

Levi, “Hangi dine mensup olursa olsun, vicdan sahibi hiçbir insan, yaşanan ölümler karşısında kayıtsız kalamaz. Ancak sabırlı, itidalli olmalıyız ve şunu bilmeliyiz ki herkes bizim dostumuz değil, ama herkes düşmanımız da değil” diye konuştu.

Görsel medyanın Gazze konusunda tek taraflı yayın yapmasını da eleştiren usta yazar, bu yaklaşımın insanları yanlışa sürükleyeceğini vurguladı.

“Önce dünya vatandaşı, sonra Türkiyeli bir yazar, son olarak da bir Yahudi” olarak konuştuğunu vurgulayan Levi, “Şimdi yaşananlara vicdani açıdan yaklaşmak kaçınılmaz. Ne var ki daha hoşgörülü ve itidalli olabildiğimizde tartışabileceğimiz çok şey var” yorumunda bulundu.

24 Temmuz 2014

hollandada_e_kitap_satislari_yukseldi_h31050Sonhaber.nl sitesine göre, Hollanda’da e-kitap satışları artıyor.

Hollanda’nın en büyük kitap dağıtıcısı CB, pazartesi günü son üç aylık rakamları yayımladı. Geçtiğimiz çeyrekte satılan e-kitap sayısı geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde on dört oranında arttı. Okuyucular o dönemde 468 binden fazla e-kitap satın aldı.

“Biz her alanda büyüme görmeye devam ediyoruz,” diyen CB sözcüsü, satılan kitapların yüzde 4,7’sini e-kitapların oluşturduğunu söyledi. Satışların nispeten düşük olmasını mevcut satılık kitapların yarısının e-kitap olarak uygun hale getirilememiş olmasıyla açıklanabileceğini kaydetti.

Hollanda’nın en büyük kitap dağıtıcısı CB’ye göre, piyasada 1,2 milyon e-okuyucu bulunuyor.

24 Temmuz 2014

The-Hours-the-hours-8411446-1016-546kadrajsinema.com adlı siteye göre, yazarak nefes alan insanların hikâyelerinin anlatıldığı, yazmayı hayatın en temel şeyi olarak görenlerin hayatlarının anlatıldığı farklı konulardaki filmler bizi bir şeyler karalamaya itebilir ya da okumaya daha fazla heves ettirebilir.

İşte yazmak konulu 16 film:

1-Quills/Düşlerin Efendisi – 2000

Başrollerini Kate Winslet, Michael Caine ve Geoffrey Rush’ın paylaştığı film, Marquis De Sade’nin son yıllarını anlatır. Filmde ahlakın ne denli göreceli bir kavram olduğu ve ikiyüzlülüğün inkar edilen bir insan doğası olduğu anlatılır.

2-Stranger Than Fiction/Lütfen Beni Öldürme – 2006

Hayatının başka bir kişi tarafından yönetildiğini fark eden Harold Crick’in hayatını değiştirmek için girdiği çabanın hikayesini anlatan film fantastik komedi türündedir.

3-Adaptation/Tersyüz – 2002

Film, filmin kendisinin yazılma sürecini anlatmaktadır. Senaryosunun Charlie Kaufman yazdığı filmin başrollerinde Nicoles Cage ve Meryl Streep bulunmakta.

4-Anonymous/Anonim – 2011

William Shakespeare’ın sandığınız Shakespeare olduğuna emin misiniz?

5-Dans La Maison/Evde – 2012

Arkadaşının ailesine dahil olmaya çalışan genç bir çocuğun yarattığı dünya ile öğretmeninin de bu dünyaya dahil olmasıyla sürekli değişen bir hikayenin yazılışı anlatılmaktadır.

6-Midnight In Paris/Paris’te Gece Yarısı – 2011

Her insan kendinden önce yaşanmış zamanlara dönmek ister. Bir yazarın Paris sokaklarındaki düşleri ile Woody Allen’in romantik dilinin birleşimi.

7-Ruby Sparks/Hayalimdeki Aşk – 2012

Genç ve ödüllü yazar Calvin Weir-Fields’in yeni kitabını yazarken yarattığı genç kadın Ruby, hiç beklenmedik bir şekilde yazarın hayatına dahil olur.

8-The Hours/Saatler – 2002

Saatler’de bir yazar, bir okuyucu, bir karakter üzerine kurulu bir kitabın, filme dengeli biçimde aktarımını izliyoruz. Başrollerinde Nicole Kidman, Merly Streep ve Julianne Moore bulunmaktadır.

9-The Ghost Writer/Hayalet Yazar – 2010

Film, Roman Polanski‘nin yönettiği 2010 yapımı politik gerilim türündedir. The Ghost Writer, Robert Harris‘in The Ghost isimli romanından Polanski ve Harris ile birlikte senaryoya uyarlanmıştır.

10-Deconstructing Harry/Yaramaz Harry – 1997

Woody Allen’ın yazıp yönettiğ film, New York’lu bir yazar olan Harry’in bir sonraki kitabına başlamak için ilham duyamayışının ve içinde çektiği sıkıntıların hikayesi anlatılır.

11-Sylvia – 2003

Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath’ın hayatının anlatıldığı film dram türündedir ve filmde S. Plath’ı Gwyneth Paltrow canlandırmaktadır.

12-Barton Fink – 1991

Barton Fink, Coen Kardeşler‘in yazdığı, yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği 1991 ABD yapımı film. 1941 yılında geçen filmin başrollerinde, Hollywood‘taki bir film stüdyosu için senaryo yazmak üzere işe alınan New York’lu oyun yazarını canlandıran John Turturro ile yazarın kalmakta olduğu harap durumdaki Hotel Earle’de yan komşusu olan sigorta satıcısını canlandıran John Goodman yer alır.

13-The Words/Çalıntı Hayat – 2012

Rory Jansen yayınlanan ilk kitabıyla dünyaca ünlü başarılı bir yazar konumundadır. Her şey yolundayken yıllar sonra hayatına gizemli bir adam girer ve sebebi çok şaşırtıcıdır.

14-Misery/Ölüm Kitabı – 1990

Arabası ile kaza yapan bir yazarın, bir hemşire tarafından bulunup yardım için evine götürülmesi sonucu aralarında hiç beklenmedik sohbetlerin gelişiminin konu alındığı film Stephen King’in gerilim türündeki kitabının uyarlamasıdır.

15-Chinese Coffee/Çin Kahvesi – 2000

Harry mücadeleci bir yazardır ve yaşamını kovulmadan önce kapıcı olarak sürdürmektedir. Zar zor yazmakta ve maddi açıdan çok umutsuz olan Harry, bir gün eski arkadaşının yanına borcunu geri almak için ziyarete gider.

16-Secret Window/Gizli Pencere – 2004

Acı verici bir boşanmanın ortasında olan Morty Rainey’nin tüm enerjisini bu durum yok etmiştir. Yaratıcılığını kaybeden Morty tek satır bile yazamaz hale gelmiştir. Kendisini çok kötü hisseden Morty, bir gün hayal gücünü etkileyecek bir olayla karşı karşıya gelir.

23 Temmuz 2014

  • Mühim Değil - 24/07/2014 - 13:54

    Kafka – Jeremy Irons
    Yolda (on The Road) – Jack Kerouac’ın kitabından
    Sıradan Delilik Öyükleri (Storie Di Ordinaria Follia)- Bukowski
    Yumurta – Süt – Bal serisinin özellikle Süt filminde yazmak ön planda.cevaplakapat

  • Cafer Uluç - 29/07/2014 - 12:18

    Muhteşem bir derleme. Bu listeye “Ölü Ozanlar Derneği”ni de eklemek güzel olur.cevaplakapat

  • İnayet OTLU - 03/08/2014 - 13:20

    Güzel sitenize tebrikler… :)cevaplakapat

  • Fatih han - 06/12/2014 - 21:22

    Findin Forester’ın olmadığı saçma liste…cevaplakapat

  • as - 23/06/2015 - 19:17

    finding forester kesinlikle en etkileyici,jane austen’s book club’ı tavsiye ederim paralel aşk gidiyor,shakesphere in filmi güzeldi,ghost writer ve adaptation bence berbat,shakespeher,sparks iyiydi,diğerlerini izledikçe yazarım,aslında sinemacılar türk yazarların hayatlarını filmleştirmemekle çok para kaybediyorlar..cevaplakapat

Burhan-Dogancay-serigrafiBilindiği gibi alışverişin trendleri her geçen gün yenileniyor. Son yıllarda orta sınıfın çağdaş sanata olan ilgisi yadsınamaz bir şekilde artıyor. İKSV, İstanbul Modern, Pera Müzesi gibi önemli kurumların bitmek bilmeyen uğraşları artık meyvelerini veriyor. Yeni, eğitimli, sanatsever bir orta sınıftan bugün bahsedebiliyoruz. İnternetten alışveriş de bu gelişmeden nasibini aldı. 

Sergileri takip eden, etkinlikleri kaçırmayan, sanatsever yeni beyaz yakalılarımız, internetten alışverişe de yön veriyor. 

sanathareketi.com editörü, sanat tarihçisi Delal Kerra Tut, durumu şöyle özetliyor. “Artık eğitimli bir kısım, yeni bir alışveriş trendi yaratıyor, sanat alışverişi… İnsanlar, artık evlerinin duvarlarına film afişi asmaktan daha fazlasını istiyor. Küçük çaplı sanat koleksiyonerleri, zevk sahibi beyaz yakalılar, sanatın sadece küçük bir sınıfın takibinde olmasına izin vermeyeceğe benziyor. Yeni nesil beyaz yakanın kafasında şu soru belirginleşti: “En fazla ne kadar pahalı bir ayakkabı satın alabilirsin?” Evet çok pahalı bir ayakkabı alabilirsiniz, ama benzer bütçelerle evinize, işyerinize sanat eserleri de doldurabilirsiniz. 

Erişilebilir sanat eserleri üzerine uzmanlaşan sanathareketi.com da Picasso’nun Picador isimli 1953 tarihli eseri 36.000 TL, Burhan Doğançay serigrafileri 1.180 TL, Bedri Rahmi Eyüboğlu yazmaları ise 89 TL’den başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor.

Ayrıca internette Devrim Erbil’in serigrafilerinden tutun, Metin Özlen’in karagözlerine, Başak Kızıltoprak’ın modern ebrularından büyük Makedon ressam Bedi İbrahim’in karışık teknik işlerine ne ararsanız bulmak mümkün. Sanat artık gerçekten çok yakın…

edebiyathaber.net (23 Temmuz 2014)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z