Masthead header

Yordam 21Yordam dergisinin 21. sayısı yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

Bu sayının kapağına karikatürist Asaf Koçak’ın Uğur Kaynar çizimi ve Uğur Kaynar’ın Müsvedde Aşklar şiirinden alınan bir bölüm can veriyor:

“ah benim yaka cebim

yaka cebimde kaybettiklerim

şiir müsveddeleri

müsvedde aşklar

ve köstekli bir saatin kurma kollarına mecbur edilen

zamanın arşı endam yüzü.”

Dergi Uğur Kaynar’ın ‘Uğurlama’ şiiri ile okuyucuya kapılarını açıyor.

Bu sayıda:

Bahadır Ozan Yaşar ‘Demokrasi Kavgacısı ve Şiir İşçisi Bir Adam: Uğur Kaynar’ yazısı ile Uğur Kaynar’ın hayatını,

Soner Kaynar ‘Bu Dünyadan Uğur Kaynar da Geçti’ yazısı ile ağabeyini,

Zerrin Taşpınar ‘Ölümde Yengi Arayan Şair: Uğur Kaynar’ yazısı ile Uğur Kaynar ile tanışıklığını, şiirini ve Madımak’ta dostunun son anlarını,

Hasan Uysal ‘Uğur Kaynar Üzerine’ yazısı ile Uğur Kaynar’dan hatırında kalanları,

Attila Aşut ‘Uğur Kaynar: Doğduğu Yerdeydi Öldüğünde’ yazısı ile edebiyatımızın portresi olan Merdivende Üç Şairi-Uğur Kaynar’ı,

Murtaza Demir ‘Sivas Katliamı/Otelde Son Saatler’ yazısı ile Madımak Oteli’nde yaşadıklarını,

Demet Aykut ‘Derler Ki: Hala Asaf’ın Mızıkasından Çıkan Tınılar Duyulurmuş Madımak’ta’ yazısı ile sönmeyecek acısını yazıyor.

Özgür Özdemir’in hazırladığı soruları cevaplandıran Aziz Aydın Doğan Uğur Kaynar’ı anlatıyor ‘Şiirle Dünyasını Kuran Dostum’ başlıklı söyleşide.

Uğur Kaynar’ın şiirlerinden küçük bölümlere yer veriliyor. Aziz Aydın Doğan Yaba Dergisi arşivini açıp Uğur Kaynar’ın eski sayılardaki ‘Dilbaz’ ve ‘Tiyo’ şiirlerini Yordam ile paylaşıyor.

Soner Kaynar ‘Kardeşime Türkü’ şiiri ile ‘hoşça kal şair dostum/insan kardeşim’ diye sesleniyor.

Derginin arka kapağında Ercan Kesal’ın ‘Ölümüne Seversen Ölürsün’ yazısından alınan ‘Arkadaşım Uğur’ bölümünde:

‘İnsan olmaktan başka bir şey bilmiyor ve elinden başka bir şey gelmiyordu işte.’ cümlesi ile tamamlanıyor dergi.

YORDAM:

Fatih Ağaç Kitabevi

Fatih İnkılab Kitabevi,

Vefa Bilim ve Sanat Vakfı Kitap Satış Reyonu,

Üsküdar İskele Gazete Bayii,

Taksim Mephisto

Kadıköy Mephisto’da.

edebiyathaber.net (31 Aralık 2015)

omer-turan1971’de Trabzon’da doğdu. İlk şiiri Hayal dergisinde yayımlandı (2006). Yazı, şiir ve söyleşileri sırasıyla Mortaka, Kıyı Kültür Sanat, Maviada, Çalı, Cümle, Kedi Şiir Seçkisi, Ada, Bireylikler, Alaz, Eylül, Melantis, Deliler Teknesi, Her Şeye Karşın, Kurşun Kalem, Mühür, Evrensel Kültür, Patika, Sincan İstasyonu, Kasabadan Esinti, Patika, Edebiyat Nöbeti, Çevrimdışı İstanbul, Edebiyatist, Yeni E, Aydınlık Kitap ve BirGün Kitap’ta yayımlandı. Bir dönem soL Portal’da kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. Edebiyat Haber’de de yazı ve söyleşilerine devam etmektedir. Ayrıca Belçika’da yayın hayatına başlayan Akrostiş adlı Türkçe-Felemenkçe kültür-sanat dergisinin Türkçe bölümünün editörlüğünü yapmaktadır.

Kitapları:

Üryan ve İsyan (şiir)

Kıyı Dergisi Yayınları, Şubat 2008 (1.Basım)

Artshop Yayıncılık, Mart 2010 (2.Basım)

Kedi Güzü (şiir)

Kanguru Yayınları, Ocak 2011

Dünyanın İlk Sabahı (Şiir)

Yitik Ülke Yayınları, Kasım 2015

Ödül:

2016 Ömer Asım Aksoy Şiir Ödülü (Dünyanın İlk Sabahı)

Sadeleştirerek Yayına Hazırladıkları: 

Araba Sevdası / Recaizade Mahmut Ekrem / Mühür Yayınları

Aşka Dair / Halid Ziya Uşaklıgil / Mühür Yayınları

Bir Ölünün Defteri / Halid Ziya Uşaklıgil / Mühür Yayınları

Editörlüğünü Yaptığı Kitaplar: 

Asası Havada Evek-Çeviri Şiir/Özcan Davaz, YAKIN KİTABEVİ

Güz Solosu-Şiir/Aslı Aydın, NEZİH-ER YAYINCILIK

Hayatı Çöpe Sıyırma-Öykü/Gülgün Terzioğlu, POSTİGA YAYINLARI

İlişkiler Okulu-Kişisel Gelişim/Bilge Öztoplu, İLKİM OZAN YAYINLARI

İntihar Tiyatrosu-Roman/Uygur Kıran, NOKTÜRN KİTAPLARI

Laleş’e Yolculuk-Roman/Bozan Aksoy, SİYAH BEYAZ YAYINLARI

Mutluluk Bilgeliği-Kişisel Gelişim/Bilge Öztoplu, ULAK YAYINCILIK

Ölüler Fuarı-Öykü/Ruhi Türkyılmaz, İLKİM OZAN YAYINCILIK

Sanattan Hayata Söyleşiler-Söyleşi/Nuray Salman, YAZILIKÂĞIT YAYINLARI

Yalı Çetesi-Roman/Şükrü Üçüncü, İLKİM OZAN YAYINLARI

edebiyathaber.net

adnan-alginİstanbul’da doğdu. Şiirleri Sincan İstasyonu, Akatalpa, Mor Taka, Hayâl, Sözcüklerle Dansedenler’de; yazıları Sincan İstasyonu, Akatalpa, Yeni Yazı, Ara Sıra, Kırmızı, Sözcüklerle Dansedenler, Futuristika’da yayımlandı.

Tam hizmet bir reklam ajansında redaktör olarak çalışmakta olup RYD (Reklam Yaratıcıları Derneği) Türkçe Çalışma Kurulu Üyesidir.

Kitap: 

Fax, Taxi & Sex – Espassız Sayıklamalar

RYD-Bamm Yayınları, 2009 

Redaktörlüğünü Yaptığı Kitaplar:

22/11/63-Roman/Stephen King, ALTIN KİTAPLAR

Ay’ın Gözü-Roman/Anonim, ALTIN KİTAPLAR

Geçmiş Zaman Bahçesi-Öykü/Zerrin Dağcı Sakarya, KAPİTAL YAYINLARI

Kâfir-Roman/Carlo A. Martigli, PEGASUS

Koleksiyoncu-Roman/Paul Cleave, PEGASUS

Köpek Adamlar-Roman/Emrah Polat, İLETİŞİM YAYINCILIK

Nişan Yüzüğü-Roman/J. Courtney Sullivan, DOĞAN KİTAP

Sadece Sevmek Yetmez-Kişisel Gelişim/Mustafa Topkara, KARMA KİTAPLAR

Sarı Dünya-Otobiyografi/Albert Espinosa, PEGASUS

Son Gardiyan-Roman/Carlo A. Martigli, PEGASUS

Sözcüklerle Dansedenler-Derleme, Oğuzhan Akay-Sina Akyol/MEDİACAT YAYINLARI

Tek Kurşun-Roman/Lee Child, ARTEMİS

Yolun Sonundaki Okyanus-Roman/Neil Gaiman, İTHAKİ YAYINLARI

edebiyathaber.net

221B Dergi Kapak Görseli2 aylık polisiye dergi 221B; polisiyede evrensel olanla yerli olanı bir araya getirmek, memlekette polisiyenin merkez üssü olmak amacıyla 7 Ocak’ta çıkıyor. 

Polisiyeye hem akademik temaslar, hem edebi ürünlerle değinecek olan dergi, 7 Ocak’ta dergi satan bayilerde, kitap mağazalarında ve online satışta yer alacak.

221B’nin ilk sayısı, polisiyenin en büyük ve güncel sorularından birini dosya konusu yapıyor: “Dedektif Hikayeciliğinde Altın Çağ, Kara Roman’a Yenildi mi?: Altın Çağ vs. Kara Roman”

İlk sayısının kapak tasarımında Mazhar Bilgiç imzasını taşıyan 221B Dergi yayın kurulunda Ahmet Ümit, Algan Sezgintüredi, Ece Özbaş, Erol Üyepazarcı, Hüseyin Çukur, Özlem Özdemir, Sevin Okyay gibi, Türkiye’de polisiyenin en ünlü isimleri yer alırken dergi sayfalarında Celil Oker, Ceyhan Usanmaz, Derviş Şentekin, Elçin Poyrazlar, Esra Ertan, Fulya Turhan, Levent Cantek, Murat Başol, Oğuz Eren, Özgür Şen, Seda Çıngay, Seval Şahin, Suat Duman, Suphi Varım, Umut Göksal, Yankı Enki gibi kalemler de yer alacak.

Keşfedilmemiş Conan Doyle’lar, polisiyeye gönül vermiş genç Agatha Christie’ler, polisiye ürünlerini bilgi@221bdergi.com adresine gönderebilirler.

İletişim
facebook.com/221bdergi
twitter.com/221b_dergi
instagram.com/221bdergi

edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

chuck.son_.gorsel-600x387Listelist.com’dan Dilek Üğüden’e göre, yeraltı edebiyatının önemli ismi Chuck Palahniuk’un “Tıkanma”sından 12 ezber bozan alıntı:

“Ben ihtiyaç duyulmak istiyorum. Benim birisinin hayatında vazgeçilmez olmaya ihtiyacım var. Bütün boş vaktimi, egomu ve dikkatimi yiyip bitiricek birine ihtiyacım var. Bana bağımlı biri. Karşılıklı bağımlılık.”

“Ben bağımlıları takdir ederim. Herkesin kör bir kaza kurşununa veya ani bir hastalığa kurban gitmeyi beklediği dünyada, bağımlıların yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini bilmek gibi bir lüksü vardır.”

“…Nihai kaderin kontrolünü birazda olsun eline almıştır ve bağımlılığı sayesinde ölüm sebebi büsbütün sürpriz olmaktan çıkmıştır.”

“Gerçek dışı şeyler gerçeklerden daha güçlüdür. Çünkü hiçbir şey sizin hayalinizdeki kadar mükemmel olamaz.”

“Dünyayı parçalara böldük, ama parçaları ne yapacağımızı bilemiyoruz.”

“Zayıfmış gibi yaparak güç kazanırsınız. Kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlayabilirsiniz. İnsanların sizi kurtarmalarına izin vererek siz onları kurtarırsınız.”

“Bütün bunları öğrendim ve artık geri dönüşü yok. Cahillik bir zamanlar sonsuz mutluluktu.”

“Uğruna savaşacak bir şeyler bulana kadar, bir şeylere karşı savaşmayı seçersin.”

“İnsanın elde ettiği kadını asla düşünmemesi komiktir aslında. Unutamadığın kişi her zaman senden uzakta olandır.”

“Mesela, ömrünün geri kalanını düşündüğünde, asla önündeki bir iki yıldan ötesini kestiremezsin. Otuz yaşına geldiğinde görürsün ki, en büyük düşmanın senden başkası değildir.”

“Vaktimizin çoğunu başkalarının yarattığı şeyleri yargılayarak geçirdiğimizden, kendimiz hiçbir şey yaratamadık.”

“Umudun insanın büyüdükçe terkettiği bir başka evre olduğunu bilemeyecek kadar aptal yetiştirilmiş birini gözünüzün önüne getirin. Kim herhangi bir şeyi sonsuza dek sürdürebileceğini düşünür ki?”

“Sahip olacağın her şey, bir gün kaybedeceğin şeylerden sadece birisidir.”

edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

abbas_kiarostamiDünyaca ünlü İranlı sanatçı Abbas Kiarostami’nin fotoğrafları 9 Ocak -10 Nisan tarihlerinde CerModern’de sergilenecek.

Abbas Kiarostami, Canon sponsorluğunda Türkiye’deki en kapsamlı sergisini açıyor. Abbas Kiarostami’nin Canon EOS 5D Mark III ile çektiği 43 fotoğraf, Canon iPF 9100’de sanatseverlerle buluşuyor.

İran sinemasının popülerliğini en çok borçlu olduğu yönetmen olan Abbas Kiarostami, özellikle Köker Üçlemesi, Kirazın Tadı ve Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmleriyle dikkat çekiyor. İran yeni akım sinemasının öncüsü olarak kabul edilen Kiarostami, çoğunlukla senarist, kurgu sorumlusu ve yönetmen olarak bilinse de şair, fotoğrafçı ve ressam kimliğiyle de önemli başarılara imza atmış bir ad. Kiarostami fotoğrafın önemini, “Tek bir fotoğraf bir filmin sebebi olabilir. Sinemanın başladığı yer işte tam orasıdır, tek bir fotoğraf” sözüyle vurguluyor.

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ve Akira Kurosawa Ödülü gibi birçok ödül alan Kiarostami, sanatını şiir, set tasarımı, resim ya da fotoğraf ile ifade eden sayılı yeteneklerden biri olarak biliniyor. Kiarostami’nin sergisi, kar manzaraları, yol ve ağaç fotoğraflarıyla otomobilden çekilen görüntülerden oluşuyor.

CerModern’de sergilenecek büyük ölçekli 43 fotoğraf çalışmasının yanı sıra, sergi alanı içerisinde oluşturulan sinema salonunda sanatçının video işleri de izlenebilecek.

edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

emek-erezGittikçe cümle kurmanın zorlaştığı bir dünyada ve coğrafyada yaşıyoruz. Ne yazsan bir şey olmayacak duygusu ister istemez dünyayla derdi olan, insandan çoğu zaman umudu kesmiş düşünürleri hatırlatıyor. İnsanların yıkım dönemlerinde bu tarz yazarları hatırlamasının nedeni sanırım biraz da yalnız olmadığını bilmek ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu anımsamak. Elbette bu yazıda bahsetmeye çalışacağım yazarlar benim kişisel okuma deneyimim sonucu yukarıda bahsettiğim sonuca varmamı sağlayanlar.

Liste genişleyebilir ya da daralabilir. Bana göre, dünyanın zaten acılı bir yer olduğunu dayanmak için umut etmenin yersiz olduğunu kabul ettiren yazarlardan bazıları şöyle: E. M. Cioran, Arthur Schopenhauer, Franz Kafka, Friedrich Nietzsche ve Søren Kierkegaard. Bu düşünürlerde gördüğüm dünyada kalma ve dayanma çabasının belirleyeni çoğu zaman vaz geçmişlik, acının varlığını özümsemişlik ve kaçınılmaz olan dünya acısıyla başa çıkmayı bilgece kabullenmişlik.

Cioran ile başlayalım şöyle soruyor kendisi; “insan hayata indirdiği ölümcül darbeyi hiç atlatamayacak mı?” Maalesef bu sorunun cevabı belli gibi görünüyor. Yaşama dair, yaşamlarımıza dair yaraları hep insandan alıyoruz ve bu ölümcül olan ama öldürmeyen darbeyle, hiç geçmeyen bir kırıklıkla devam ediyoruz. Ve elbette aldığımız darbelerin izi bizimle birlikte devam ediyor yaşama. Cioran, o kadar umutsuzdur ki insandan şöyle devam eder; “İnsana duyduğum nefretin azaldığına, dehşete düşmüş bir halde şahit oluyorum; beni onlarla birleştiren son bağın gevşemesi ne!” Cioran için insana kendisini bağlayan son bağ ne bilmiyorum ama türünün mensubu olmaktan çoğu zaman utandığımız “büyük insanlıkla” bağımız sanırım hȃlȃ umut edebilen ve bu yolda direnenlerin varlığı. O bağ sayesinde varlığımızı devam ettirip, kötü gelen günlere karşı durabiliyoruz.

kierkegaardKierkegaard ise Ferguson’un deyimiyle: “Umutsuzluk karşısında öyle coşkuludur ki bizi sersemletebilir.” Çünkü ona göre: “Kimse ölümden dönmez, kimse dünyaya ağlamadan gelmez. Kimse dünyaya ne zaman gelmek istediğini sormaz… Ne boş ve anlamsızdır hayat. Bir insanı gömeriz; mezara kadar peşinden gider, üzerine üç kürek toprak atarız.” Öyledir sahiden doğarken bile ağlayan bir varlıktır insan, sanki o ilk çığlık dünyanın ne olduğunu gelir gelmez anlamamıza delildir. Doğum: huzurlu bir yuvadan bir uçuruma atılışımızdır. Ve dünya bir bakıma fikir alınmaksızın, sürgün edildiğimiz, bilinmezliktir. Yaşam ise üzerimize atılan üç kürek toprağın karşılığıdır.

Kafka da acıdan ve yalnızlıktan güç aldığını söyleyen bir yazardır. Kolay bir yaşamı olmamıştır. Yakınlarını ve akrabalarını kamplarda kaybetmiş, ölümü ve acıyı derinden hissetmiştir. Belki de bu nedenle şöyle söyler ölüme dair: “Öte tarafa göçenlerden birçoğunun gölgesi, ölüm ırmağının sularını durmaksızın yalar; çünkü o kaynağını bizden alır ve hȃlȃ bizim denizlerimizin tuzlu tadını taşır. Bu, ırmağın tiksintiyle kabarmasına, hȃttȃ gerisin geriye dönmesine, ölülerin yaşama sürüklenmesine yol açar.” Durmadan ölümden söz ettiğimiz bugünlerde Kafka’da haklıdır söylediklerinde. Ölülerin gölgesi yaşamımıza siner, ölüm belki giden için yok oluştur ve belki dünyayı düşündüğümüzde kurtuluş bile olabilir. Ancak gidenler geride kalanların yaşamında kalmaya devam ederler. Çünkü insan belleği ölülerle yaşamaya müsaittir. O nedenle bugünlerde görüp geçtiğimizi sandığımız, kıyılara vuran, evinde, sokağında katledilen ölü bedenlerin bizimle birlikte biz de ölene kadar yaşayacağını aklımızdan çıkarmamalıyız. İşte bu nedenle de varlığımızı bir şekilde devam ettirsek bile bu varlık artık yaralıdır ve bu yaranın bir tedavisi de yok bilmeliyiz.

1 Nietzsche, Friedrich - Portrait, 1860Nietzsche de bize yaşamla yüzleşmek için ders veren düşünürlerdendir. Bir atın kırbaçlanmasına dayanamayıp acıdan yataklara düşecek kadar da vicdanlı olduğu söylenir. Bu nedenle yaşamın ne olduğu ve acılarına dair onun fikirleri de güçlendiricidir. Yine son günlerde üzerinde çok durduğumuz bir kavram olan vicdana dair şöyle söylüyor kendisi; “Vicdan sızlaması, en vicdanlılarda bile duyguyla karşılaştırıldığında zayıf kalır. ‘Bu ve şu toplumun törelerine aykırıdır.’ Onlar için ya da onlarla eğitildiği insanların yüzlerindeki bir soğuk bakış, bir alaycı gülüş, en güçlü insanları bile korkutur. Gerçekten neden korkmaktadır o? Yalnızlaşmadan.” Vicdanı bile özgür değil insanın diyor belki de Nietzsche, onu bile belirleyen toplumsal yasalar var ve insan yalnızlaşmaktan korktuğu için yine onun deyimiyle “sürü dürtüsüne” uyuyor. Çoğu insan gerçekten de yalnızlaşmaktan, çoğunluk tarafından kabul görmemekten korktuğu için duygularını ve vicdanını özgür kılamaz. İçinden asıl geçenleri söylemektense çoğunluğu mutlu edecek şekilde kurar cümlelerini. Bugün baktığımızda da belki birçok “vicdansızlığın” sebebi budur. İnsan genellikle güce tapan bir varlıktır ve bu nedenle de zayıfın yanında olup kalbinden asıl geçene değil, doğru olmadığını bilse bile güçlünün söylemine taraf olur. Çünkü genelin gözünde “iyi” olmayı görev edinir oysa özelin, azınlık olanın ve egemenlerin gözünde “kötü” olanın yanında olmak bizi özgür vicdanlılığa götürür.

Schopenhauer düşüncesine gelirsek ona göre zaten dünya, devamlı nerede olduğumuzu hatırlamamız gereken yerdir. İnsanın doğumu zaten ona verilmiş bir cezadır. Bir anlamda dünya bir ıstırap çekme yeridir. Şöyle ifade eder durumu: “Doğrusu dünyanın ve dolayısıyla insanın da gerçekte hiç olmaması gereken bir şey olduğu kanaati birbirimize karşı tahammüle sevk etmeyi amaçlar; çünkü böylesine berbat ve müşkül durumda bulunan varlıklardan ne bekleyebiliriz ki?” Birbirimize tahammül ederiz ona göre; çünkü zaten hem dünyanın hem de insanın içinde bulunduğu durum çıkmaz bir sokakta dolanıp duran çaresiz bir hayvana, gökyüzünü kaybetmiş bir kuşa ya da bir daha meyve veremeyecek kadar yaşlanmış ağaca benzer. Böyle çaresizlik içinde kıvranan varlıklardan da Schopenhauer’in düşündüğü gibi, bekleyecek pek bir şey yoktur belki de.

Dünyaya, insana, yaşama, ahlȃka, inanca farklı bakmamızı sağlayan düşünürler dersek, yanlış söylemiş olmayız sanırım bahsettiğimiz fikir insanları hakkında. Bize dünyanın ve insan türünün zaten çok da iyi olmadığını hatırlatan belki bu durumla yaşamayı öğrenirsek daha az umutlu ama daha sağlam oluruz dedirten düşünceleriyle, başucumuzda bir yerde duruyorlar. İnsan türü bu aymazlıkla, bu savaş sevicilikle, bu tüketme hırsıyla, bu “vicdansızlıkla” daha ne kadar yeryüzünde varlığını devam ettirir bilemiyoruz; ama varolduğumuz müddetçe yaşamda kalmak istiyorsak arada onlara bakıp yaşamsal öğütler almamız gerekiyor. Tüm bu söylediklerimizin özeti şöyle bir şiir dizesi de olabilir sanıyorum: “Burası dünya yahu burası bu kadar işte.”

Kaynaklar

Cioran, E., M., (2011), “Burukluk”, (Çev. Haldun Bayrı), s. 85, İstanbul: Metis.

Ferguson, R., (2015), “Kierkegaard’dan Hayat Dersleri”, (Çev. Elif Ersavcı), s. 89-90, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Kafka, F., (2010), “Aforizmalar”, (Çev. Osman Çakmakçı), s. 4, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Nietzsche, F., (2011), “Şen Bilim”, (Çev. Ahmet İnam), s. 60, İstanbul: Say Yayıncılık.

Schopenhauer, A. (2013), “Hayatın Anlamı”, (Çev. Ahmet Aydoğan), s. 38, İstanbul: Say Yayıncılık.

Emek Erez – edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

568140ce18c7762924883a55Hürriyet gazetesinin haberine göre, Nâzım Hikmet’in 1951’de yazdığı ancak sonradan kaybolduğu için Türkçesi basılamayan ve kitaplarında bulunmayan “Nâzım’ın Oğlu Memed’in Fransa’ya Mektubudur” adlı şiiri, Rusça ve Fransızcadan çevrilerek Türkçe yayımlandı.

Şair Turgay Fişekçi‘nin çıkardığı “Sözcükler” dergisinin Ocak-Şubat sayısında yayımlanan şiiri, Rusçadan Melih Güneş çevirdi.

İşte Güneş’in çevirisiyle Nâzım Hikmet’in yazdığı o dizeler:

Nâzım’ın Oğlu Memed’in Fransa’ya Mektubudur
İyi niyetli Fransızlar,
ben üç aylık bir bebeğim
mavi gözlü bir oğlan çocuğu,
henüz yürümeyi beceremiyorum
hatta emziğimi tutmayı bile,
ama öğrendim gülümsemesini
kuru kundağa, güneşli aydınlığa
ve anne sütünün kokusuna.
Yaşamayı seviyorum,
Hayatı sevmek uzun sürmüyor ve kolay

İyi niyetli Fransızlar,
şehirlerinizden uzakta doğdum
ama bana yakın
kahraman bilgelerin yattığı topraklarınız
bıçaklanan Marat
kurşuna dizilen Peri…
Onlar
ömürlerini verdi, ölüm yok olsun diye
Yaşamak önemli şey, gerekli şey yaşamak
Hayatı sevmek uzun sürmüyor ve kolay.

İyi niyetli Fransızlar,
henüz öğrenmedim ana dilimi,
lakin vakit geldiğinde öğreneceğim dilinizi de
sizi bana anlatabilsinler diye
Diderot, Balzac, Picasso, Eluard,
Barbusse, Zola, Daumier ve Aragon,
Flaubert, Joliot-Curie, Pasteur ve Renoir.
Onlar anlatacak bana şanlı zaferlerinizi,
şehirlerinizi, köylerinizi, sevdalarınızı,
nehirlerinizi, ağaçlarınızı sizin,
eserlerinizin mükemmelliğini,
düşüncenizin gücünü,
ve günlerinizi
geçmiş ve gelecek olan…
İyi niyetli Fransızlar,
ben üç aylık bir bebeğim
ve yalnız değilim size seslenen
benim gibiler dünyada çok, pek çok.
Biz savaş istemeyenleriz,
biz ölüm istemeyenleriz.
Hayatı sevmek öyle basit, öyle kolay ki.

İyi niyetli Fransızlar,
barıştan yana olanlarla birlikte olun
Fransa yaşasın diye,
biz yaşayalım diye.
Memed, Nâzım Hikmet’in oğlu.

Orijinali Fransızca
Sözcükler dergisine konuşan Melih Güneş, çevirdiği şiirle ilgili şu notu düşüyor.

“Vera Tulyakova Hikmet’in özenle düzenleyip koruduğu dosyaların içinde, Nâzım Hikmet’in müsveddeleri arasında otobiyografik anlatım taşıyan bir yazı taslağı bulmuştum. Yazının bir yerinde şair şöyle diyordu: ‘951. Oğlum üç aylık. Fransa’da seçimler yapılıyor parlamentoya. Benim oğlanın ağzından bir mektup yolluyorum Fransızlara.’ Bu şiirle daha sonra ilkin Vera Tulyakova Hikmet’in kesip dosyaladığı gazete kupürleri arasında karşılaştım. Ogonyök dergisinin 1951 yılındaki 47. sayısının 16. sayfasında ‘Kerem Gibi’ ve “Sıradaki” şiirleriyle birlikte yayımlanmış. Kupürdeki notta şiirin Fransızca yazıldığı belirtilmiş. Böyle olunca şiirin Fransızcasının peşine düştüm ve haftalık Les Lettres Françaises gazetesinin 14 Haziran 1950 tarihli 367. sayısında, ilk sayfasında buldum. 1946-1954 yıllarında Fransa-Vietnam arasındaki Birinci Hindiçin Savaşı üzerine yazılmış olmalıdır. ‘Nâzım’ın Oğlu Memed’in Fransa’ya Mektubudur’, Nâzım Hikmet’in 1957 yılındaSSCB’de iki cilt halinde yayımlanan kitabında da bulunmaktadır. Fransızca ve Rusça çevirileri karşılaştırıldığında, şiirin anlamını değiştirmeyen bazı farklar bulunmaktadır.”

“Nâzım’ın Oğlu Memed’in Fransa’ya Mektubudur” şiirinin Fransızcadan çevirisini, Sözcükler dergisinin son sayısında okuyabilirsiniz.

edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

kedilerCharles Bukowski’nin kediler hakkında yazdığı yazılar, öyküler, şiirlerin derlendiği “Kediler” Parantez Yayınları etiketiyle yayımlandı.                                                            

Kediler’de Charles Bukowski’nin kediler hakkında yazdığı yazılar, öyküler, şiirler yer alıyor. Bu eserlerin çoğu çeşitli yeraltı dergilerinde yayınlanmış ve ilk defa bir kitapta derleniyor.

Yeraltı edebiyatının kült yazarı Bukowski daha çok kadınlar, alkol ve yaşadığı sefalet ve yoksulluk hakkında yazdıkları bilinir. Kediler’de Charles Bukowski’nin bambaşka bir yönü ortaya çıkıyor. Bukowski kendi deneyimlerinden yola çıkarak insan–kedi ilişkisi hakkında sevecen ve ironik dille yazıyor.

Yakında yeni baskısı Parantez Yayınları’ndan çıkacak olan “Çılgın Bir Yaşamın Kollarında Bukowski” adlı Bukowski biyografisinin yazarı Howard Sounes Kediler’le ilgili olarak Independent Gazetesi’ne verdiği demeçte, Hemen her zaman en az bir kedisi olan Bukowski’nin yaşlandıkça kedilere karşı duygusal bağının arttığını söylüyor. Sounes, Bukowski’nin az para kazandığı dönemde bile karısı Linda Lee ile varoşlarda, çok sayıda kediyle birlikte yaşadıklarını belirtiyor.

Kediler’de Charles Bukowski ve karısı Linda Lee’nin kedileri ile birlikte birçok fotoğrafı da yer alıyor.

“Kediniz var mı? Ya da kedileriniz? Uyurlar, yavrum. Günde 20 saat uyuyup yine de çok güzel görünebilirler. Heyecanlanmak için bir neden olmadığını bilirler. Bir sonraki öğün. Ve arada sırada öldürecek bir şeyler. Güçler tarafından yırtılmakta olduğumu hissettiğimde bir ya da birkaç kedimi seyrederim. 9 kedim var. Uyuyan ya da uyuklamakta olan birine bakarım ve gevşerim. Yazmak da kedilerimden biridir. Yazmak yüzleşmemi sağlar. Beni gevşetir. Bir süre için en azından. Sonra devrelerim karışır ve baştan başlamak zorunda kalırım. Yazarların yazmayı nasıl bıraktıklarını hiçbir zaman anlayamadım. Nasıl gevşerler?”

edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

pulbiberPulbiber Kültür Sanat Hayat Dergisi’nin 4. sayısı yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

Pulbiber, bu sayısında kapak konusu olarak “Moda ve Beden Algısı”nı anlatıyor.

Kapak çizimi, “Kahlo’lası Frida”nın çizeri Esin Özbek’ten, yeni sayı teaser’ı ise Krokodil Yapım’dan geliyor.

Bu sayıda Pulbiber okuyucusuyla ilk kez buluşan isimler arasında Anıl Nişancalı, Gülbike Berkkam, Gökben Derviş, Heja Bozyel, İç Mihrak, Natasha Thretewy, Yasemin Şefik ve Yeşim Ağaoğlu’nu görmekten mutluluk duyuyoruz.

“Ne Umdum Ne Buldum” başlıklı arka kapağın konuğu canımız Nazlı Eray oluyor bu sayıda, ne mutlu!
4.sayı dosya konusu olan “Moda ve Beden Algısı” üzerine kalem oynatan isimler arasında Gonca Özmen, Gülbike Berkkam, Gamze Erzin, Kamucan Yalçın, Janset Karavin, Zeynep Aksoy ve Yasemin Şefik yer alıyor.

Merve Çay, “Kokular Kitabı”nın yazarı Türk Parfümör Vedat Ozan ile koku, parfümün endüstrileşmesi ve moda ile ilgisini konuştu.

Burcu Karakaş, moda endüstrisinin kadın bedenine bakışını ve deneyimlerini Didem Soydan ile konuştu.
Moda ile kadın algısının ve özgürlüklerin ilişkisini konuşmak için Heja Bozyel sordu, Deniz Berdan cevapladı.
Türk sinemasının ezber bozan isimlerinden Lale Belkıs, Deniz Durukan’ın röportaj konuğu oldu.
Almodovar Teoremi, Enigma, Son Devrimin Güncesi ve Medusa kitaplarının yazarı Antoni Casas Ros, Onur Köybaşı’nın röportaj konuğu oldu.

26 yaşındaki trans erkek Serkan Yornuk, LGBTi hakları mücadelesindeki deneyimlerini ve fikirlerini Deniz Durukan’a anlattı.

15 yazarın despotluk ve diktatörlük hikayelerinin toplandığı “Güçoburlar” kitabında yer alan yazarlardan Doğu Yücel, Hakan Bıçakcı ve Tuna Kiremitçi, neden kadın diktatör olmadığını konuştular.

Oyuncu Öykü Karayel; okuduğu son 3 romanı ve en sevdiği 3 roman karakterini Pulbiber okuyucusuyla paylaşıyor.

Pulitzer ödüllü şair Natasha Thretewey’in bir şiirini Gökçenur Ç.’nin çevirisiyle bu sayıda okuyabileceğiz.
“Erkek Şey’si” sayfasında bu ay Ertuğrul Mavioğlu yer alıyor.

Bay Perşembe, görsel sanatçı Filiz İzem Yaşın ile sanatını ve üretimlerini konuşuyor.

Fotoroman kültürünü dergiciliğin arşivlerinden yeniden çıkarmaya devam ediyoruz. Altay Öktem’in yazıp Pınar Tuncer’in fotoğrafladığı “Ayrı Dünyaların İnsanı” isimli fotoromanda Tuğba Özcan, Anıl Nişancalı, Melis Gülseven, Ceyhan Özkırım, Ayfer Özkırım, Muhammet Sandalcılar, Berkay Öktem ve Eren Okur rol aldılar.

Pulbiber’in önceki sayılarında da çeşitli türlerdeki eserleri ve işleriyle bize omuz veren; Akasya Asıltürkmen, Anıl Mert Özsoy, Ayça Ünüvar, Ayşen Gruda, Arzu Taşçıoğlu, Aslı Tohumcu, Ayta Sözeri, Ayşe Özlem İnci, Bay Perşembe, Berna Yangın, Burcu Karakaş, Cenk Taner, Çiğdem Zeytin, Çiğdem Boztaş, Elif Benan Tüfekçi, Elif Savaş, Gamze Erzin, Gülce Başer, Güner Kuban, Janset Karavin, Kamucan Yalçın, Kübra Demir, Melike İnci, Meltem Yılmazkaya, Mine Söğüt, Nermin Yıldırım, Rabia Kip, Rafet Arslan, Sevin Okyay, Siminya, Yalçın Tosun, Zeki Çelik ve Zeynep Aksoy gibi isimler bu sayıda da arz-ı endam ediyorlar.

Pulbiber; gazete ve dergi satan tüm bayilerde, kitap mağazalarında ve online satışta…

edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

karsambacAsena Fettah Metinol’un yazdığı, Elif Fettah Kılıç’ın resimlediğiKarsambaç: Yarıyıl Tatil Kitabım” Sentez Yayıncılık etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

Çocuğunuz eğitim hayatının ilk dönemini tamamladı. Haklı bir gurur ve mutlulukla yarıyıl tatiline başlarken onun gelişimi için hayati bir öneme sahip olan okul öncesi eğitiminin kesintiye uğramaması için bu tatil kitabını hazırladık. Dileğimiz yarıyıl tatil kitabını bir görev olarak değil birlikte zaman geçirme fırsatı olarak görmeniz. Çünkü çocuğunuz için siz de, sizinle geçireceği zaman da çok değerli.

Bu kitapta yer alan etkinliklerin üstlerinde hangi kavramın desteklenmesinin amaçlandığı yazılmıştır. Biliyoruz ki çocuğunuzla birlikte çalıştığınız veya çalışacağınız bir kavramı hayatınıza katmak çocuğunuz için daha eğlenceli ve etkili olacaktır.

edebiyathaber.net (30 Aralık 2015)

meselekapak109-hdMesele kitap dergisinin Ocak sayısı “Ekonomik ve siyasi kaostan çıkış” dosyasıyla yayımlandı.

Mesele kitap dergisi 109. sayısında kapağına Türkiye ve Ortadoğu’daki siyasi kaosu, ekonomik istikrarsızlığı ve çıkış yollarını taşıdı. Dosya konusu için, Haluk Yurtsever, yıkım çağında komünizm olasılığını tartıştı: “Kaosta komünist ufuk.” Özlem Çelik’in moderatörlüğündeki yuvarlak masada Ali Rıza Güngen, Elif Ka­raçimen ve Ümit Akçay istikrarsızlığı konuştu. Gencer Çakır, Fuat Ercan’la Türkiye’de kapitalizmi ve devleti konuştu: “Türkiye’de devlet ve sermaye ilişkilerinin dünü bugünü.” Nazlıcan Bayraktar, Erdem Demirtaş’ın Ordatoğu’da Devlet ve İktidar kitabını değerlendirdi. Mehmet Akkaya, Fikret Başkaya’yla Ortadoğu’yu ve Kürt mücadelesini konuştu: “Rojava’daki oluşuma bütün sömürgeci güçler karşı.”

Kapak konusunun yanı sıra kitap değerlendirmeleri, kültür-sanat yazıları, sinema ve müzik yazıları, röportajlar ve güncel konulara dair yazılar Mesele’nin 109. sayısında:

Şöhret Baltaş, Reddi Nisyan’da yazdı: “Gerçek kazanacak: Özgür Gündem

Bilmemkim, Fransa’da aşırı sağın yükselişini yazdı: “Fransa seçimleri: Ulusal Cephenin tırmanışı…

Feyzi Çelik, Robert O. Paxton’ın Faşizmin Anatomisi kitabını değerlendirdi: “Erdoğan’ın fiili başkanlığını tanımak

Gün Zileli, Doğan Özgüden’in Vatansız Gazeteci kitabını değerlendirdi: “Doğan Özgüden’in anılarının gösterdikleri

Hülya Osmanağaoğlu, İbrahim Kaypakkaya Kitabı’nı değerlendirdi: “Kaypakkaya’yı okumak: Kızıl siyasi iktidar için ölümüne direnmek…

Can Semercioğlu, Esra Arsan’la günümüzde gazeteciliği konuştu: “Gazetecilik ıslah ediliyor

Çağrı Uluğer, Osman Çakmakçı’yla kitabı Konuşmanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog’u konuştu: “Kişinin başkasıyla konuşabilmesi için egosunu yerle bir etmesi gerekir

Emek Erez, Peter Mendelsund’un Okurken Ne Görürüz kitabını değerlendirdi: “Okumak: hayal, bellek, geçmiş, deneyim

Mehtap Doğan, Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’le sakin şehri konuştu: “Sakin şehir sakinliğini koruyabilecek mi?

Mahmut Şenol, Barlas Özarıkça’nın Ters Adam kitabını değerlendirdi: “Ters Adam’ın romanı da zor okunur…

Haydar Ali Albayrak, Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmini değerlendirdi: “Sarmaşığın başladığı ve bitmediği yerde otoritenin sorgulanışı

Bahar Çubuk, Melisa Kesmez’in Bazen Bahar kitabını değerlendirdi: “Lütfen biraz bahar!

Nil Ormanlı, Süreyyya Evren’in Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması kitabını değerlendirdi: “Kanonun dışına çıkan öyküler

Barış Yıldırım, Adele’in Ahmet Kaya’dan müzik intihali yaptığı tartışmasını yazdı: “Bir müzik intihali tartışması: Adele ve Ahmet Kaya

Ali Mert, özgür caz ateşinden günümüz indie müziğine uzanan yolu yazdı: “1960’larda yakılan özgür caz ateşinden bugünlere: Ateş, ateş, ateş…”

edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

huzunlu-kadinlari-sevinizİlk kitabı Solgun Orospu Kırmızısı‘nı okuduğumda ilk aklıma gelen, “Bir gün ben de böyle öyküler yazabilir miyim?” sorusu olmuştu. Cesur, samimi, içimizden ve anlatılmayanı anlatan öykülerdi. Sonrasında Direniş Öyküleri, Kadınların Ruh Acıları, Yüzyıllık Perde ve Ankara Öyküleri, Yola Çıkan Öyküler; Kars seçkilerinde öykü ve yazılarını okuduk Ayşe Akaltun’un.

Yazarların erkekliğe dair cümlelerini toparlayarak oluşturduğu “Erkekler” isimli başarılı seçkiden sonra “Hüzünlü Kadınları Seviniz” geldi.

Kitap, kapağı ve adıyla sonuna kadar uyum içinde.

Hüznünü bir mücevher gibi taşıyan kadınlara, anneme… cümlesiyle başlıyor.

Çiğdem Sezer’in dizeleriyle devam ediyor,

“Burası dünya, tekin bir yer değildir

Çekip gitmekle gitmemek arası”

Kapak ve giriş bize öykülerin neler anlatacağı konusunda göz kırpıyor, vaatlerde bulunuyor. Okuduğumuzda anlıyoruz ki, vaat ettiğinden çok daha fazlasını anlatıyor.

Kitabı bitirdiğinizde size kalan, türlü düşünceler arasında uçuşan minik bir kelebek oluyor.

Hareketlerinde kelebekler kadar özgür, ruhen kelebekler kadar narin, sevdiğinde kelebekler kadar rengârenk, kırıldığında kelebekler kadar dirençsiz, bitirmesi gerektiği vakit “kelebek ömrü” gibi noktayı koyuveren kadınları anlatan, kelebekler kadar hüzünle uçuşan öyküler bunlar.

Akaltun’un kahramanları seviyor, düşünüyor, aşkını yaşıyor, bitmemesi için çareler arıyor. Bittiğindeyse hüznünü kimselere yedirmeden yanına alıp gitmesini de, kendi yoluna devam etmesini de biliyor.

Çaresizlikler içinde yeni çareler, çıkışsız gibi görünen yollarda yeni ışıklar buluyor. Siz hüznün en derinlerinde gezinirken o hüznünü kanatlarına alıp geride minik kelebek tozları bırakarak minicik bir ışık huzmesinden çıkıveriyor yenidünyalara, başka mevsimlere.

Duygularımızdan soyunduktan sonra neye yarar üstümüze geçirdiğimiz kıyafetler…

Küçükken çocuk saflığıyla ay küreyi bile kendine âşık zanneden kız çocuklarının, büyüdüklerinde katlanılmaz dünya karşısında sığındıkları limanlarda aldıkları darbelerle yaralanan bedenlerini ve ruhlarını yine kendi içsesleriyle tedavi etmeye çalışıyor Akaltun’un kadınları. Bu kadınlar kendilerini içseslere gömen, içindeki sesin şiddetiyle kalbini parçalayan ama yine de çocukluğuyla arasındaki bağı koparmayan kadınlar.

Kan görünce bayılan kadınları anlamam ben. Çocukluktan başlayarak kanarız oysa biz, kadınlığımız, anneliğimiz, insanlığımız kanar hep. Benim çocukluğumda kanardı biliyor musun?

Kitapta kahramanı erkek olan öyküler de olmasına rağmen, ben Hüzünlü Kadınları Seviniz’i tamamı kadın öyküleri olan bir kitap olarak okudum. Çünkü erkekleri anlatan öykülerin gerisinde bile hep acı çeken, sorgulayan ama güçlü kadınlar olduğunu gördüm.

Cesurca yazmış. Birçok kadın yazarın aksine kelimelerini sakınmadan kadına ve kadınlığa özgü gizleri ve eril dil kullanmadan eril şiddeti anlatmayı başarmış.

Hayattaki iktidarını cinsellikteki başarısına bağlayan erkeklerin, kendi iç dünyalarındaki yenilgilerini, kadınlara uyguladıkları kaba kuvvet ve hatta kadına tecavüzle tatmin etmelerini ve buna maruz kalan kadınların yaşadığı acıya, çaresizliğe tercüman olmayı başarmış.

Acı bacaklarımın arasından mideme, midemden ciğerlerime doğru yayılıp nefesimi kesiyor. Nefes almadıkça, şakaklarımda zonklayıp bir kine dönüşüyor geçen zaman. Ağır çekim bir video gibi saniyelerin geçişini hissediyorum.

Anneleri anlatmış. Dört duvar arasına sıkışmış, bir türlü görünür olmayı başaramamış annelerimizi.

Sanırım hepimiz unutmuştuk annemi. Bizim içini gözünü kırpmadan vazgeçmişti güzelliğinden, kadınlığından, kendinden. Gözümüzün önünde bir saksı çiçeği gibi solmuş, kurumuştu.

Hüznü kadına yakıştıran öyküler bunlar. Kadınlığın tüm hallerini ustaca işleyen öyküler. Kukla olmak istemeyen kadınlar, beyaz kuğuların içindeki siyah kuğu olduğunun farkında olan kadınlar. Gerektiğinde kendine dolanan, kendiyle hesaplaşan, kendini gözetleyip, kendine çelme takan, düşmesini de kalkmasını da bilen, iplerini kendi tutan, kesmesi gerektiğinde kendi ipini kesen…

Düşüncelerin ipleri yok biliyor musun?

Soran, sorgulayan, terk edilen, terk eden, kayıplarla ve acılarla boğuşan ve yaşamın getirdiklerinin hüznünü cesurca taşıyıp, çözümleri yüreğindeki minik kelebeğin kanat çırpışlarından alan kadınların öykülerini okumaktan hoşlanırsanız bu kitap tam size göre.

Ayrıca hem kapak ressamı olan hem de öykü aralarındaki başarılı çizimleriyle kitapta yer alan Selma Akaltun’u da güzel kadınları için kutlamak istiyorum.

Bir mevsimin bir adamı sevmeye nasıl yetmeyeceğini ama bir adamın bir şehri nasıl sevdirebileceğini merak ediyorsanız Hüzünlü Kadınları Seviniz’i okumalısınız.

Ayşegül Kocabıçak – edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

  • ATIF CEYLAN - 30/12/2015 - 00:08

    … KİTAP OKUMAK AYRI Bİ DÜNYA YETİŞMEK İMKANSIZcevaplakapat

ahmet resim

SanatMahal ve Gümüşlük Akademisi işbirliğiyle Gümüşlük Akademisi’nin geliştirdiği atölyeler her ay düzenli olarak SanatMahal çatısı altında Bursa’da yapılacak. Psikiyatrist Ahmet Balad Coşkun ile Psikanalitik Edebiyat Kuramı Atölyesi 10 Ocak Pazar günü başlıyor.

Ocak ayı boyunca her pazar günü SanatMahal Atölye’de olacak çalışmalar 13:00-16:00 saatleri arasında yapılacak. Kavramlar, kuramlar, psikanaliz ve mitoloji, psikanalitik edebiyat eleştirisi başlıkları her hafta ele anılacak.

30-31 Ocak 2016 ve 6-7 Şubat 2016 tarihlerinde Cumartesi-Pazar iki hafta ikişer gün 14:00-17:00 saatleri arasında Yönetmen Ümit Ünal ile Senaryo Nasıl Yazılır atölyesi yapılacak. Atölye içerisinde hikayeyi senaryoya dönüştürmek, sinema dilinin özellikleri ve unsurları, örnek uzun metraj ve dizi senaryoları üzerinden, senaryo yazımının teknik ayrıntılarına girilecek.

Bu atölyelerin dışında SanatMahal kurucu ekibinden eğitimcilerinde katılacağı Oyunculuğa Merhaba Atölyesi ve Judith Liberman’ın eğitmenliğinde başlayacak olan Masal Okulu’nun ilk dersleri başlayacak.

SanatMahal atölyelerine başvurmak için atolye@sanatmahal.com.tr‘ye mail atabilir ya da SanatMahal gişesine uğrayarak ön kayıt başvurunuzu yaptırabilirsiniz.

İletişim

0530 972 36 12
www.sanatmahal.com.tr

edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

feridun-andacMarlon Brando’yu anlatan belgeseli (“Listen to Me Marlon!”/ Yönetmen: Stevan Riley) izlediğimde sarsıldığımı söyleyebilirim!

Brando’nun ömrü; yaşadıkları, tanıklıkları, başından geçenler her ânıyla öğretici, düşündürücü, sorgulayıcı…

Riley’in bu belgeseli bizi ömrün bilinmedik labirentlerine döndürürken, her karesinde, bir portre belgeselinin nasıl olabileceğini de gösteriyor üstelik.

Özenle, bilgiyle, sezgi ve araştırmayla; hatta tutkuyla örülen bir iş çıkarmış ortaya.

Bizi, sinemada bazen izleyip geçtiğimiz, bazen durup durup baktığımız bir aktörün görünen yüzünün/davranışlarının ötesine geçirmesi önemliydi.

Belgeseli izlerken on beş sayfa not tutmuş olmayı kendime başka türlü izah edemiyordum.

Brando/Riley bizleri yaşam ve sanat dersi yolculuğuna çıkarıyordu.

Bir hayat, bir sanat yapıtı öyledir. Eğer bize sözü yoksa, bizleri beslemiyorsa; yaralarımızı sarmıyorsa neden orada/onda olalım?!

Brando’nun öfkesi kadar kırılganlığını da, daha iyi anlıyordunuz belgeseli izlerken. Al Pacino’nun; “eğer o olmasaydı, ben olmazdım” demesini de kavrıyordum işte şimdi.

Onun yaşama dönemeçlerine tanıklığı içeren “Annemin Öğrettiği Şarkılar” özyaşam öyküsü başlı başına bir öğreti/tanıklık kitabıdır. O, öyküsünü anlatırken yaşadıklarından çıkarsadıklarını da dillendirir. Öyle ki, siz, orada, bir Marlon Brando’nun olma/oluşma serüveni kadar sanata yönelik çabasını da gözlersiniz.

“Geçmişi olmayan herhangi bir şeyi bugüne taşımayın,” diyor Brando. Ruhunu katarak oynadığı filmlerdeki karakterleri hatırlayınca, bir işe/uğraşa bağlanmanın, bunu gerçekleştirmenin yolu/yordamını da öğreniyorsunuz. Dedim ya, Marlon Brando’nun ömrü öğretici bir ömürdür; sanat yolculuğu da bir o kadar yönlendirici…

Gelin görün ki onun yaralanmış bir hayatı, hasar görmüş bir ruhu var. Sevgi arayışının biriktirdiği öfke, yeniyetme çağında, cezalandırılırcasına askeri okula gönderilmesi; baba ile anne figürünün yıkıcı yanları belki de bu iki olgunun asıl kaynağıdır.

Acı, yaratıcıdır.

annemin-ogrettigi-sarkilarBrando, her ne kadar kendini sinemaya çok ait hissetmezse de; sinema onu taçlandırmıştır her zaman.

Öfkelidir, çünkü onun gözünde yaşadığı ülke cahil ve bilgisizdir. Adaletsizlik duygusunun kendisini motive ettiğini söyleyen Brando; yaşam sorgusunu da elinden bırakmaz. Şöyle der: “Kimdim ben? Kendi hayatın nerede bitiyor, başkalarının hayatı tam olarak nerede başlıyor? Sorun buydu işte!” ve şunları da ekler: “Beyazlara bilmediklerini anlatmaya şu andan itibaren başlayacağım. Beyaz adam öfkeli, çünkü anlamıyor, anlamak istemiyor.”

Onun hatırladıkları, yaşadıklarından çıkardıklarının bize yansısı şaşırtıcı biçimde öğreticidir. Yer yer onun zamanın yası içindeki duruşu/durumu dış dünyaya bir biçimde yansısa da; anlatılanların onu tanımlayamadığını bu belgesel bize gösteriyor. Öncesindeki kendi anlatıcılığı ortaya benzersiz bir özyaşamöyküsünü çıkarmıştı. Ama şimdi o hayat üzerine kurulan bu belgeseli izlerken kendi anlattıklarıyla örtüşenleri/ayrışanları daha iyi gözlüyorsunuz.

Ondaki arayış, benlik sanrısının da ötesinde; yaşadığı zamanın derdini dert edinme düşüncesinden de kaynaklanır bence. Oscar Ödülü’nü almama gerekçesi salt bir protest bakışın yansısı değildir. Bir insanın/sanatçının hayata karşı duruşunun simgesi sözler etmesinden ne demek istediğini, insanlığa nasıl bir ileti sunduğunu anlarsınız: “Bu ülkenin kuruluşunda özgürlük, adalet, hakkaniyet olduğunu düşünmek istiyoruz.”

Evet, Amerikan yerlilerine yapılanları protesto eder. Ama yeryüzündeki bütün haksızlıkları dönüktür bakışı; zorbalıklara, saldırganlıklara geçit vermemeyi hatırlatır insanlığa. Kendimizle yüzleşmek için belleğimize bir çentik atar Brando. İnsanlığa karşı işlenen suçlar onu incitir, sesini bu yüzden yükseltir. Şunları söyler:

“Kendimi ortaya koydum, ve öğrenmek için elimden geleni yapmak zorundayım.”

Brando’yu yaşama kırgınlığına sürükleyen olaylar ardını bırakmaz. Gene de o, acıyla başa çıkmak için ayakta durur. Der ki: “İçimize bakamazsak, dışarıyı net olarak göremeyiz.”

Ve şunu da ekler o yaralı hayatının gölgesinde olup bitenleri düşünürken:

“Zenginliğim aşağılayan bakışları önleyemediğinde sürgünüme gözyaşı döken tek kişi ben olacağım. Sağır cennetim beni duymadığında kaderime lanet okuyacağım.”

Bir yaşam nerede başlar, nasıl sürer, nerelere nasıl ulaşır… Ve daha çok nasıl baş edilir onca şeyle… Hele bir de “yıldız” olma yolundaysanız, dünyanın dilindeyse adınız… Acıyla baş edebilmeniz zor… Okuyun Brando’yu, izleyin ona dair yapılan belgeseli; siz de dönüp kendi yolculuğunuza çıkın, hayatın neden yalnızca bir gölgeden ibaret olduğunu görün derim sevgili okuyucu…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

feyzaFeyza Hepçilingirler‘in Keçi edebiyat dergisinde yayımlanan “Bizi kurtaracak olan edebiyattır!” başlıklı yazısına dergide şöyle yer veriliyor:

Feyza Hepçilingirler

Yarım asırlık edebiyat yolculuğunun her adımında, Türkçe’nin niteliklerini öven, dilin eksilmesine, yanlış kullanımlarına direnen “dil gönüllüsü” Feyza Hepçilingirler, her yaştan okura dokunan verimiyle hem eğitimci hem yazar dünyasındaki engin deneyimlerini paylaştı.

Bizi kurtaracak olan edebiyattır!

35 yıldır etkin bir biçimde yazıyorum. İlk şiirim 1966’da yayımlandı. 15-16 yaşlarındaydım ve büyük bir hevesle bir yerlere göndermiştim. Ama ben hiçbir zaman onu başlangıç olarak saymıyorum. O ilk şiirden diğer eserlerime kadar uzun bir aralık var.

Benim eserlerim, dil ve edebiyat olmak üzere iki koldan gidiyor. Her ikisini de birbirine karıştırmamaya çalışıyorum, ama bir biçimde karışıyorlar. Son zamanlarda biraz daha dile ağırlık verdim. Yayıncılık

ve eğitim dünyamız, Türkçe’nin ne halde olduğunu biliyor zaten. Dilimizde, İngilizce’den gelen sözcükler, kalıplar ve hatta cümlelerle durmaksızın süren bir etkilenme var.

Bir dil nasıl sağlıklı kalır, nasıl hasta hale gelir, nasıl gücünü yitirir ? Bunun telaşındayım ben. O nedenle de, ağırlığımı dile verdim. Haliyle, edebiyat kısmı mahzun kaldı bu durumda.

 “Senin yazarlığın kaç yazar?”

 Geçtiğimiz aylarda kaybettiğim eski kocam –hoş yenisi de yok– karizmatik bir adamdı. Beraber bir yere gittiğimizde, benim yanımda ona, “Yazar mısınız?” diye sorarlardı. O da, “Yok, eşim yazardır,”

derdi. Onlar da bana şaşırarak bakarlardı; çünkü hiç kimse benim yazar olduğuma ihtimal vermiyordu. Üstelik, yazar olduğumu belirtmemin gerekli olduğu zamanlarda da ödüm kopuyor! Çünkü adımı ve soyadımı söylediğimde, gelecek cevabı biliyorum: “Hiç duymadım!” Bu şu demek: Ben bile duymadıysam, sen ne yazıyorsun? Senin yazarlığın kaç yazar?

Bazıları da bu gibi durumlarda ayıp olmasın diye, “Ne yazıyorsunuz?” sorusunu soruyorlar. Bu da yanıtlaması zor bir soru. “Ne yazmıyorsun?” diye sorsalar, hemen cevaplarım: Şiir yazmıyorum. Ama, “Ne yazıyorsun?” diye sorduklarında; öykü, roman, deneme, anı, eleştiri, inceleme yazdığımı söylemem gerek. Hatta 11-12 tane de çocuk kitabım var. “Ne yazıyorsun?” diye sorduklarında kilitlenip kalıyorum ve, “Her işi yaparım abi,” gibi bir tepkim oluyor.

Geride kalan yıllara baktığımda, öğretmenliğim galiba biraz daha ağır bastı. 41 yıl öğretmenlik yaptım, yeni ayrıldım. Ben hep öğretmenliğimi yazarlığımdan, yazarlığımı öğretmenliğimden korumaya çalıştım. En çok da öğretmenliğimi yazarlığımdan korumaya çalıştım.

Yazının devamı için>>>

edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

FARUK DUMAN (10)Urla Belediyesi ve Cumalı-Seferis Gökyüzü Kültür ve Sanat Derneği’nin işbirliğiyle düzenlenen Necati Cumalı Edebiyat Ödülü’nün sonucu belli oldu. “Roman” dalında düzenlenen bu yılki ödüle “Köpekler için Gece Müziği” adlı romanıyla Faruk Duman layık görüldü.

54 yazarın başvurduğu yarışmanın seçici kurulunu ise Feyza Hepçilingirler, Nilüfer Kuyaş, Ömer Türkeş, Hayri K.Yetik ve İsmail Mert Başat oluşturdu. Haber kaynaklarından edindiğimiz bilgiye göre; karar, uzun tartışmalar sonunda güçlükle verildi.

12 Ocak 2016’da Urla’da yapılacak törenle, 10.000 TL tutarındaki ödül Duman’a takdim edilecek. Ödül töreninde ayrıca Kalliopi Vetta ve Serap Tamay’ın “Seferis Şarkıları/ Smyrneiko’lar” konserleri de gerçekleşecek. 

edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

  • Kamil Özdalğa - 29/12/2015 - 18:21

    CAN GİBİ BİR YAYINEVİMDE EDİTÖR OLMASA, BIRAKIN ÖDÜL ALMAYI, KİTABINI BİLE BASTIRAMAZ FARUK DUMAN.cevaplakapat

  • Cihan Uyar - 29/12/2015 - 18:30

    Yakından tanısaydınız, böyle konuşmazdınız. Ne naif, ne efendi biridir bir bilseniz!cevaplakapat

  • Asipena - 04/01/2016 - 13:05

    Can yayınlarından çıkmış ve yazarı daha önce bir çok ödül almış esere ödül vermek zor olmasa gerek. Lakin bu tip yarışmalar genç yazarları teşfik etmek için yapılıyor sözde ama ödüller genelde popüler yayınevlerinin yazarlarına veriliyor. Bu sene ödül alan Faruk Duman zaten Can yayınlarında editör ve kitabını Can yayınlarından çıkarmakta bir zorluk çekmiyor olsa gerek. Asıl önemli olan kitabını dahi yayınlatmakta zorlanan genç yazara verilecek destek olmalı. Bu abimiz çok iyi bir yazar olabilir ve dahi yarışmaya katılan diğer eserlerden iyi bir eser de vermiş olabilir lakin yarışma amacına ulaşmamıştır. En azından 1. 2. ve 3. seçilmeli ve ödül paylaştırılmalı. Onu da yapmıyorsan bari kayda değer diğer eserleri de yarışma komitesi olarak açıkla. Yani uzun tartışmalar sonucu verildi deniyor da tartışmanın diğer tarafı nerede? Hangi yazar hangi eseriyle tartışıldı. Yoksa diğer kitaplar hiç okunmadan ödül bu bol ödüllü zatı muhtereme mi verildi? Profesyonel değiller…cevaplakapat

    • Filiz Sarıoğlu - 04/01/2016 - 18:01

      Aynen katılıyorum. Ya Yarışmanın duyurulan koşuluna uyulmalı ya da değiştirilmeli.cevaplakapat

      • Asipena - 05/01/2016 - 13:30

        Genç yazarlar(isimsiz yazar) her koşulda dışlanıyor ve görmezden geliniyor. Bunu bu tip organizasyonlar yapmayacaksa kim,hangi kurum yapacak. Türk edebiyat dünyası 10-15 yazarın elinde maskara olmuş durumda. Bu kişilerin ilk baskıları yüzbinler satıyor ve okuyucuya başka bir seçenek sunulmuyor. Popüler kültür ve onun destekçileri ne yazıkki genç yazarın yaratıcı gücünü bitiriyor içinde kalan motivasyon ve heyecanını da elinden alıyor. Sonra bu topraklarda neden yeni ve nitelikli isim, eser çıkmıyor diye hayıflanıyoruz. Genç yazar için kendini orada ödülü almaza bile ‘kayda değer’ eserler arasında görmesi büyük motivasyon ve belki de bir sonra ki eseri için bir başlangıç adımıdır. Ama nerde bunu düşünen jüri ve edebiyat dünyası…cevaplakapat

peyniraltiPeyniraltı Edebiyatı Ocak sayısı Jack Kerouac dosyasıyla 4 Ocak’ta çıkacak.

Tanıtım bülteninden:

Peyniraltı Edebiyatı olarak 2016’ya Beat Kuşağı’nın ve Amerikan Edebiyatı’nın temel taşlarından Jack Kerouac’ı arşivlik bir dosya ile kapağa taşıyarak merhaba diyoruz.

Dosyada Ece Şimşek’in çevirdiği Dan Kaplan’nın Jack Kerouac ve Beat Kültürü adlı yazısı Kerouac ve arkadaşlarının Beat etrafında şekillenen edebiyatları ve yaşamları konusunda şimdiye kadar bildiklerimizden çok daha fazlasını vadediyor.

Müzisyen ve şair Can Bonomo, bu sayıda Jack Kerouac ve Yolda’nın kendi için ne anlama geldiğini yazdı. Can Bonomo bundan sonraki sayılarda da şiirleriyle aramızda olacak.

Jack Kerouac’ın ülkemizdeki yayıncısı Siren Yayınları’nın genel yayın yönetmeni Sanem Sirer, Kerouac’ın paltosunun ceplerini yokluyor ve yazarın hayatına farklı bir yönden bakıyor.

Türkçeye ilk kez kazandırdığımız Jack Kerouac metinlerinden biri Emre Kundakçı’nın çevirdiği “Tanrı” şiiri, diğeri ise Taylan Taftaf çevirisi ile “Legend of Duluoz” kitabından harika bir pasaj. Bu iki metine de Ocak 2016 sayısında gururla yer veriyoruz.

Dosyanın bir başka özel metni Allen Ginsberg röportajı. Beat Kuşağı’nın bir başka efsane ismiyle Jack Kerouac üzerine yapılmış bu röportajı Gamze Yeşildağ çevirdi.

Dosyada son olarak, Elif Benan Tüfekçi, Beat Kuşağı’nın kutsal kitabı Yolda’ya tiyatro üzerinden bakıyor ve Beat-Tiyatro ilişkisini yazıyor.

Ocak sayısında eserleriyle yer alanlar ise şöyle; Önder Şit, Alp Yenibalcı, Tan Babür, Mehmet Tutlu, Taha Sertaç Gezer, Emre Varışlı, Nafizcan Önder, Meriç Tuna, Tunç Kurt, Serpil Yıldız, Sipan Dündar, Uğur Demirkol, Emre Gürkan Kanmaz, İsmail Sertaç Yılmaz, Berker Berki, Cahit Kaya, Mahmut Semih Irmak, Mustafa Uysal, Mehmet Öztürk, Sonat Yurtçu, Cansu Taştan, Yağız Yılmaz.

edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

lodos-carpmasiTuğba Gürbüz’ün ilk öykü kitabı “Lodos ÇarpmasıNotabene Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

Sıcaklığı, harareti yükselten, serinleteceğine bunaltan, nefes darlığına, halsizliğe yol açan bir lodos rüzgârı estiriyor Tuğba Gürbüz öykülerinde.

Hayatlarımızın tortularını kurcalıyor kalemi. Küçük şeylerin yıllarca birike birike bunaltıya, sıkıntıya, taşa dönüşmesine, özlemin kırılgan dünyasına, kalmanın ağırlığına, kadınlara, açık denizlere ve açık denizlerden gelenlere uzanıyor sözcükleri. Lodos bazen sevenleri kavuşturuyor, çoğu zaman da çarpıyor gerçeklikle düş arasında bir tercih yapmak gerektiğinde.

Lodos Çarpması düşlerini ufkundan yitirmemiş olanlara bir güzelleme.

Kitaptan:

“O kötü anılarını silmiş besbelli, sadece iyileri hatırlıyor.

Ya ben? Yok işte, olmuyor, zihnim bütün güzel anıları öğütüyor, geçmiş benim için sayısız kötü hatıradan ibaret. O yüzden sevmiyorum geriye dönmeyi. Neden geldim sanki? Açık havadayız ama nefessiz kaldım. Derin derin soluyorum iyot kokulu havayı.

Rahatlatmıyor. Oysa Ankara’ya taşındığımdan beri yeniden denizi görmek, martıların sesini duymak, iyot kokusunu içime çekmek, vapur düdüklerinin sesini dinlemek, mutlu olmama yeterdi.

Geçmişin kalın duvarına tosladım yine, aşamıyorum.”

edebiyathaber.net (29 Aralık 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z