Masthead header

13may13 Mayıs 2015 Çarşamba saat 11:00’de MSGSÜ Fındıklı Kampüsü / Video Konferans Salonu’nda yapılacak dönemin son Çarşamba Seminerleri’ne #doktora teması kapsamında Demet Şahende Dinler konuk oluyor.

“Hurda Depolarından Küresel Borsaya: Saha İşçiliği Üstüne Düşünceler” başlıklı sunuşunun tanıtım metninden:

“Kentin çeperlerinde yapılan eleştirel ve angaje etnografi çabasının, araştırmacı ve örgütleyici kimlikleri arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir sahaya çıkmanın iki önemli anı var: Birincisi pek bakılmamış mekanların, sokakların, insanların büyüsüne kapıldığımız, zihnimizde kabul görmüş varsayımların hala tam yerinden oynamadığı, her bir olgudan büyük anlamlar çıkartıp hiç keşfedilmemiş olana yakınlaştığımızı sandığımız an. Olguları abartır, sözcüklere büyük anlamlar atfeder, kolay genellemeler yapar, bir fethetme edasıyla elimizdeki kuramlara nesneyi boyunduruğu altına alma emrini veririz. İkincisi, karmaşık olduğunu düşündüğümüz meselelerin daha yalın, basit sandığımız olguların daha katmanlı olduğunu farkettiğimiz, kibirle ele geçirdiğimizi sandığımız nesneyi bu sefer tarihselliği ve maddi özgüllüğüyle bir kez daha tanıdığımız, topladığımız bulgulara serinkanlı ve olgun bir şekilde, evirip çevirerek, farklı açılardan, başka bulgular eşliğinde yeniden baktığımız, sorularımızı yeniden formüle ettiğimiz, kuramı nesneye hükmetmek yerine onu belirgin kılmak için yardıma çağırmayı, hatta nesnenin de gerektiğinde dönüp kuramla konuşabildiğini öğrendiğimiz an. Hakikati daha fazla kuşatacak bilgiyi üretmek için onun çelişkili, sert ve karmaşık doğası tarafından sınanıp terbiye edilmemiz gerektiğini anlarız.

Bu seminerde Ankara’daki sokaklardan, mahallelerden başlayıp, hurda depolarında, geridönüşüm fabrikalarında devam eden ve yerel hurda metal fiyatlarını doğrudan etkileyen Londra Metal Borsası’nda son bulan bir geridönüşüm piyasası etnografisi eşliğinde sözettiğim bu iki anın öğrettiklerine bakmaya çalışıyorum. Etnografik hikayeler, verimli yanlışlar ve yöntemsel bulmacalar aracılığıyla saha işçiliği yapmanın anlamı üstüne düşünüyorum. İşçiler, kolektif eylem ve sermayeyle ilgili bildiklerimin sarsıldığı, angaje olmakla mesafe almak, hakikati anlama arzusuyla değiştirme çabası arasındaki gerilimleri deneyimlediğim, hem kendi içimdeki hem de sahadaki çatışmalı ve çoğul seslere araştırma ve örgütlenme pratiğinde yer açmayı öğrendiğim bir serüven bu.”

edebiyathaber.net (11 Mayıs 2015)

istanbul-istanbul-Front-1Burhan Sönmez’in üçüncü romanı “İstanbul İstanbul” geçtiğimiz ay İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Romanda yazar, gözle görünür olan, ihtişamlı İstanbul yerine yeraltındaki İstanbul’u kaleme alıyor ve hapishanede, ölümü bekleyen dört kişinin hayallerini, acılarını, aşklarını, keder ve kaderlerini, en önemlisi de bitmeyen umutlarını İstanbul üzerinden okurlarına aktarıyor.

Hem siyasi bir roman, hem aşk hem de yeni bir tabir olarak kabul edilirse “sömürülmemiş bir acı” romanı olarak okuyucunun karşısına çıkan “İstanbul İstanbul”, bir hücrede, yani yeraltında geçen hayatları anlatıyor gibi görünse de aynı zamanda yerüstünde parıltısıyla herkesin merakını cezbeden İstanbul’u da, yeraltının acı, tatlı hikâyeleriyle birlikte ele alıyor.

Başkarakterin, ilk bakışta dört kişiden oluştuğu izlenimi verilen romanda, sayfalar ilerledikçe, yalnızca ve en etkileyici haliyle İstanbul’un, hatta ve hatta yeraltındaki İstanbul’un bu rolü üstlendiği görülüyor. Her biri farklı hikâyelerle hücreye konulmuş olan Doktor, Berber Kamo, Küheylan Dayı ve Öğrenci Demirtay, adeta yardımcı karakterler olarak okuyucuya İstanbul’u baştan tanıtıyor. Hayallerin yaşatıldığı ve kaderlerin sorgulandığı romanda, bütün karakterlerin yolu, sonu bir şekilde İstanbul’da birleşiyor. Her birinin İstanbul’u farklı olsa da, bu şehre yükledikleri anlamın ve bu şehrin onlara yaşattığı acıların aynılığı, okuyucuya başkarakterin tekliğini ispatlıyor.

Giovanni Boccacio’nun “Decameron” isimli eserine atıfta bulunan romanda, tıpkı bu eserde olduğu gibi on günlük bir hikâyeden yola çıkılıyor. Kurgu içinde, acılarını bir an olsun dindirebilmek, hücrelerinin kasvetli ortamından, pisliğinden ve dayanılmazlığından kurtulabilmek için karakterlerin birbirlerine anlattıkları hikâyeler, kitabı sade bir roman olmaktan çıkartıp “öykülerle süslenmiş bir roman” havasına sokuyor. Bu hikâyelerin her biri yine İstanbul’da kesişiyor. Ayrıca anlatılan öyküler, karakterlerin duymak, yaşamak istedikleri biçimde hayalleriyle şekillendiriliyor. Ancak Decameron’dan farklı olarak, yalnızca hücrede geçirilen on gün ile sınırlı kalınmayıp her bir karakterin acılı, korkulu, yitmeye yüz tutmuş hayatlarından büyük kesitlere yer veriliyor. Kurgu içinde yer alan kısa öyküler, okuyucunun işkencelerden, acılardan ağırlaşmış yüreğini, biraz olsun hafifletiyor, hatta kimi zaman tebessüm etmesine olanak veriyor. Bu da demek oluyor ki, yazar karakterlerinin acılarını sömürmeden okuyucuya aktarmayı başarıyor.

Karakterlerin hücrede başkarakter İstanbul’u konuk ettikleri hikâyeleri, kimi zaman okuyucuya yerüstündeki İstanbul’u betimliyor, sanki büyük bir tuvale İstanbul’un resmini çiziyor. Okuyucu güzeller güzeli, çekici İstanbul’u tıpkı karakterler gibi hayalinde canlandırmaya başladığında, yazar bu güzelliğin giderek yitmekte olduğunu, günümüzdeki yerüstü İstanbul’unun aslında yeraltındakinden pek farkının kalmadığını, yaşamın sıradanlığı içinde yanındakinin acısını umursamadan kendini düşünen, bireyselleşmeye başlamış topluma dikkat çekerek işliyor. Yazarın deyimiyle “acının sınırında beklemek”, her iki İstanbul’da da var olduğundan, “bu kentte hazzın fazla, korkunun sürekli” olduğu, kurgunun içinde İstanbul’un karakteri bakımından en çarpıcı tespitler olarak okuyucunun karşısına çıkıyor.

Doktorun umutlarının hiç tükenmemesi, onun aksine Berber Kamo’nun vazgeçmişliği, KüheylanBURHAN SONMEZ, YAZARKAAN SAGANAK17/6/2011Dayı’nın uçsuz bucaksız hayalleri, Demirtay’ın kimi zaman ümit dolu ancak çoğu zaman karamsar duruşu, okuyucunun kurgu boyunca “insan” kavramını sorgulamasını sağlıyor. Bu sorgu öylesine derinleşiyor ki, Berber Kamo’ya göre, mahkûmları sırası geldikçe sorguya çeken işkencecilerin aslında gerçek insanın ta kendisi olduğuna kadar uzanıp gidiyor. Dolayısıyla okuyucu romanla birlikte felsefi bir yolculuğa da adım atmış oluyor.

Romanın dikkat çeken özelliklerinden birisi, hayallerin aslında gerçek olarak yansıtılmış olması. Öyle ki, karakterlerin hücrelerinde ruhen ve bedenen çektikleri acıları biraz olsun azaltabilmek için hayallerine inanarak yaşamaya başlamaları, okuyucunun bir an karakterlerin gerçekte hücrede değil de yerüstü İstanbul’da bir
araya gelmiş kişiler olduğu hissine kapılmasını sağlıyor. Olmayan sigaralarını tüttürmeleri, olmayan rakılarını yudumlayarak keyfe gelmeleri ya da olmayan balıklarını iştahla yemek için hazırlık yapmaları hayallerin nasıl umutlara dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Sonunda bu romanın adeta ölümlü insanların ölmeyecek hayallerinin romanı olduğu duygusu uyandırılıyor.

Romanın sürükleyiciliğini sağlayan en önemli özelliklerinden biri ise, dört karakterin hücreye düşme sebeplerini anlatırken hayatlarının yine İstanbul’da bir yerlerde kesişmiş olması ve okuyucunun bunu ilerleyen sayfalarda, olaylar içerisinde karakterlerin ağzından okumayıp, kendisinin fark etmesi. İlginç tesadüflerle karakterlerin birbirlerinin kaderleri içinde yer alması, kitabın aynı zamanda adım adım ilerleyen bir macera romanı sıfatını kazanmasını da sağlıyor.

Romanda dört karakterin karşı hücresinde bulunan Zine Sevda’nın tek kadın karakter olarak var oluşu ve onun neredeyse hiç konuşmadan da romana etki edebilmesi, kadının bir simge olarak özellikle vurgulandığını gösteriyor. Zine Sevda’nın işkencelere dayanma kapasitesinin anlatılış biçimi, kimi zaman erkek karakterlere göre çok daha dik ve güçlü duruşu, bir konuşmasıyla okuyucuyu heyecan içine sürükleyişi dikkat çekiyor ve kadının, kadın olmanın, kadınların varlığının, acılarının, toplumdaki duruşlarının Zine Sevda üzerinden işlendiği gözlerden kaçmıyor.

Okuyucunun kendisini bulabileceği pek çok söz dizileri içeren ve yazarın deyimiyle “İstanbul içinde küçük İstanbullar” etrafında gezinen bu roman, okuyucunun, insanın en çok acı çektiği anda aslında o anın “en çok” olmadığının ayrımına varmasını sağlıyor. Hayallerin insanı ayakta tutan gerçeklerin ta kendisi olduğunu hissettiriyor. Bir nevi İstanbul’dan yola çıkılarak insan, insandan yola çıkılarak İstanbul anlatılıyor ve sınıra geldiğine inananların aslında umutlarıyla devam edebildiklerini gösteriyor. Aşkın gücü ve bu gücün insan bünyesindeki etkisinin dayanılmazlığını da es geçmeden, her hikâyenin bir yerine mutlaka aşkın dokunduğunu hatırlatıyor. Okuyucuya, zaman kavramının insanlar tarafından yaratılan bir baskı unsuru olup olmadığını düşündürürken, yeraltındaki İstanbulluların acılarıyla yerüstündeki İstanbulluların acıları arasında aslında hiçbir farkın olmadığını da gözler önüne seriyor.

Gamze Erkmen – edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

kız kulesiGalapera, bahar dönemine özgü, “Şehirde edebiyat yolculuğu” temalı, 25 Nisan’da başlayacak yeni bir atölye açıyor.

8 hafta süre ile her cumartesi saat 13.30-15.30 arası, İstanbul’un  büyüleyici   tarihi bir mekanında katılımcılar   şehrin farklı  renkleriyle ve öykülerle  bir edebiyat yolculuğuna  çıkacaklar.  Öykü yazma tekniklerinin, öyküde kurgu ve karakter  yaratmanın  öğrenileceği  atölye, hem İstanbul’u tanıtan bir tarih gezisi hem de yazı atölyesi niteliğinde. Atölye  bitiminde  yazılan öykülere yayınlanma  olanağı sağlanacak.

Atölye çalışması, tarihi Boğaz Vapuru, Aynalıkavak Kasrı, Binbirdirek Sarnıcı, Cafer Ağa Medresesi, Fener Patrikhanesi-Vodina Kültürevi, Zeyrekhane, Kız Kulesi’nde yapılacak.

İletişim: laloze68@gmail.com | 05356175071

edebiyathaber.net (30 Mart 2015)

  • leyla karadamar - 04/04/2015 - 20:22

    Etkinlik ücretli micevaplakapat

istanbulbTMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi ile MSGSÜ, YTÜ ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümlerinin 10.’sunu “İstanbul’u Paylaşmak” teması ile düzenlediği İstanbul Buluşmaları etkinliği 13 Nisan’da MSGSÜ’de düzenleniyor.

Etkinliğin tanıtım metninden:

“2007 yılından itibaren her yıl belirli temalar çerçevesinde İstanbul gündemini takip etmeyi hedefleyen İstanbul Buluşmaları etkinliğinin 10.su bu yıl “İstanbul’u Paylaşmak” başlığıyla 13 Nisan 2016 tarihinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü ev sahipliğinde Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda gerçekleşecektir.

Son yıllarda yükselen bir ivmeyle İstanbul’a dayatılan mekânsal kararlar, özellikle Gezi’den sonra daha yoğun hissedilen bir toplumsal duyarlılıkla karşılaşıyor. “Bizim İstanbul” ve “2000’li Yıllarda İstanbul’da Birlikte Yaşam” temaları çerçevesinde geçtiğimiz iki yıl irdelediğimiz ‘kent hakkı’ odaklı mücadele biçimleri ile 2000’li yıllarda en çok zarar gören değerlerimizden biri olan birlikte yaşam kültürü, mekânın ve mekânsal adaletin de farklı perspektiflerden tartışılması ihtiyacına işaret etmektedir. Bu bağlamda etkinliğin bu yılki gündemi, “İstanbul’u Paylaşmak” olarak belirlenmiştir.

Paylaşmak çoğul bir eylemdir. Bir haberi, bir duyguyu, bir hâli, bir alanı, bir yaşamı, herhangi bir “şeyi” paylaşabilmek için birden fazla kişi gerekir. İstanbul ise, onu paylaşan milyonlar için, bunların hepsi ve daha fazlasıdır. İstanbullu olmak, İstanbul’da olmak, İstanbul’da almak-satmak, eylemek, söylemek, dinlemek; sonu gelmeyen bir paylaşımın farklı hâlleridir. Sadece kent sakinleri değil, gelip geçenler, gelip geri dönemeyenler, hatta hiç gel(e)meyenler, İstanbul’u uzaktan izleyenler ve İstanbul’dan durmaksızın bir şeyler götürenler, paylaşarak ya da pay ederek; İstanbul’u üretir veya tüketir.

İstanbul’da paylaşmak birleştirici olduğu kadar ayrıştırıcı bir eylemdir de. Toprağı, doğayı, müşterekleri, ortak geçmişi, hafızayı, aklı, kültürü paylaşmak birleştirir; arsayı, araziyi, rantı, sermayeyi pay etmek ayrıştırır. Yoksullar yoksulluğunu, varsıllar varsıllığını, sakinler yaşam alanlarını, söyleyenler sözlerini, eyleyenler deneyimlerini paylaştığında İstanbul’u çoğaltmak mümkün olduğu kadar, pay ederek tüketmek de mümkün hâle gelir.

İstanbul’u paylaşmak, mekânı paylaşmak anlamına geldiği gibi, bir yanıyla da yaşam alanını ve yaşamı paylaşmak anlamını da içermektedir. Yaşam alanı perspektifinden okunduğunda, İstanbul’da mekân kullanımında ve mekândan yararlanmada ortaya çıkan eşitsizlik, bizleri mekânın adaletli kullanımı sorunsalı ile karşı karşıya bırakmaktadır. Mekânsal adalet(sizlik) bir metropoliten kent sorunu olarak okunabileceği gibi, aynı zamanda bir fırsat eşitsizliği olarak da tanımlanabilir. Bireyselliğin kamusallığın önüne geçtiği, kimliklerin mekânı ayrıştırdığı, kamusal hizmetlere erişebilirliğin kısıtlandığı bir ortamda, her kesime aynı oranda şans tanınmamaktadır.

İşte tam da bu noktada, paylaşmak ile paylaşamamak; sahip olmak ile sahip çıkmak arasındaki gerilimin ülke ve dünya gündeminin merkezini işgal ettiği bir dönemde, paylaşma sorumluluğunu üstlenmek çok önem kazanıyor. Çünkü, paylaşılamayan İstanbul; tüm yaşam alanları, ormanları, parkları, evsizleri, yurtsuzları, savaştan kaçanları, talanı, rantı, tepkisi, dayanışması, biz ve ötekisi ile aslında hepimizin hikâyesini anlatıyor.

Bu anlamda “İstanbul’u Paylaşmak” temasının bize sunduğu fırsat, mekânsal adalet kavramını masaya yatırarak mekânın paylaşılma biçimlerini, paylaşımda etkili olan sosyal, mekânsal ve mesleki dinamikleri ve bu ikircikli “paylaşım” teması üzerinden paylaşıma aracı olan planlama/yönetim sorunlarını ve olanaklarını tartışmak olacaktır.”

edebiyathaber.net (11 Nisan 2016)

YeryüzüAfişGezi direnişini anlatan ve 51. Antalya Film Festivali’nde, festival komitesinin sansürlediği “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” belgeseli, 12 Nisan 2015’te Paris İnsan Hakları Film Festivali’nde izleyiciyle buluşuyor.

2010 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ”Ofsayt” adlı belgeseli ile ”En İyi İlk Belgesel” ödülünü alan Reyan Tuvi’nin yönetmenliğini yaptığı ve ilk gösterimi geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde yapılan belgesel, ön jüri tarafından seçilmesine rağmen, festival komitesi tarafından sansürlenmiş, belgesel yarışmasından ve festivalden çıkarılarak, sinema sektöründe büyük tartışmalara neden olmuştu.

12 Nisan’da Cinema Luminor’de gösterilecek “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” belgeselinin ardından, yönetmen Reyan Tuvi izleyicilerin sorularını cevaplayacak. Belgesel 13 Nisan’da ise Paris Türkiye Filmleri Festivali kapsamında Cinéma Le Brady’de tekrar izleyiciyle buluşacak.

Bu toprakların mozaiğini oluşturan ve Gezi’de yerini alan farklı yaşam tarzlarına ve ideolojilere sahip karakterlerin, kaderlerini değiştirme içgüdüsüyle, yeryüzünü nasıl hayal ediyorlarsa Gezi’de de öyle bir dünya kurmak için verdikleri mücadeleyi anlatan “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” belgeseli, bugüne dek Adana’dan Batman’a, birçok festivalde izleyiciyle buluştu.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

28708705Amerikalı çizer Johanna Basford’un hazırladığı büyükler için boyama kitabı “Esrarengiz Bahçe“, Amazon’da en çok satan kitaplar listesine girdi.

Orijinal adı “Secret Garden” olan ‘büyükler için boyama kitabı’, İngiltere ve Amerika’da ‘en çok satanlar’ listesine girdi.  Basford, “2012 yılında yayınevinin editörüne böyle bir kitap yazmak istediğimi söylediğimde uzun bir sessizlik olmuştu. Amacım sevebileceğim bir kitap yapmaktı. Benim gibi olan birkaç insanın da sevebileceğini ve satın alabileceğimi düşünmüştüm. Dünyanın birçok yerinde kitabımın satıldığını gördüğümde inanamadım.” dedi.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

1Söyleşi: Zümrüt Muştalı

Emirhan Dağkan G.’nin İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı Ruhaltı Çocukları babasız büyüyen insanları oldukça içeriden ve samimi bir dille anlatıyor. Yazar bu ilk kitabında zor bir hayattan geçmiş iki insanı bir noktada buluşturuyor ve onların geçmişlerini deşerek, kimseye anlatamadıkları hikâyelerini bir bir gün yüzüne çıkarıyor. Genç yazarla babasız yaşamayı, edebiyatı, yarına kalmayı, mutluluğun ve hüznün bir aradalığını konuştuk.

İki ana karakteriniz İhsan ve Kenan, birbirlerini tanımayan baba ve oğul. Kan bağı dışında, bir bağları veya benzerlikleri var mı karakterlerinizin?

İkisi de aynı yolu izliyor, derdinden kurtulabilmek için. Hayalperestlik ve kendi içinde kaybolma mevzusunda aynı kanallardan ilerleyen aynı insanlar olduklarını söyleyebilirim. Ama Kenan, yapısı gereği babası kadar rahat değil ve kendine dahi itiraf edemediği bir baba sılası yaşadığından, bunu çok daha farklı bir şekilde dışa vuruyor.

Sanki baba ve oğul yer değiştirmiş gibi. İhsan aklını kaybetmiş ve Kenan tarafından yönlendiriliyor. Ne dersiniz?

Aslında sadece İhsan değil, metindeki bütün karakterler ve metin boyunca gelişen tüm olaylar dolaylı olarak Kenan tarafından yönlendiriliyor. Çünkü hayatı boyunca babasını hiç tanımamış ve tanıyamayacak olduğundan, uç uca eklediği ihtimallerinden bir dünya yaratmaya çalışıyor. Ve bunu yaparken de aklında tek bir şey var; beni ancak böyle bir baba terk etmiş olabilir. Kendine yakıştırdığı baba karakterini yarattıktan sonra da aynı mantığı sürdürüyor ve “Böyle bir babanın, ancak böyle bir geçmişi ve böyle bir çevresi olabilir,” diye devamını getiriyor.

Çocukluk üzerine yoğunlaşmışsınız. İhsan çocukluğunu tam yaşayamamış gibi. Üstelik yaşlılığında tekrar çocuklaşmış ama bu ikinci çocukluğu daha beter geçiyor. İhsan’ın bu iki çocukluğu arasında bir fark var mı?

Çocukluk kavramını yaş bazlı değil de müfredat odaklı deşersek, İhsan sadece bir kez yaşayabiliyor çocukluğunu. Dört, beş, altı… yaşlarını yalnızca küçük bir insan olarak geçiriyor. Haliyle ortada, aralarında fark aranabilecek farklı “çocukluk” dilimleri yok sanırım. Bunun dışında, büyükken yaşadığı çocukluğunun içindeki dertler, küçük yaşta başına gelenden daha ağır değil bence.

Baştan attığınız düğümleri, geriye dönüşlerle tek tek çözmeye çalışıyorsunuz. Geçmişe büyük bir önem veriyorsunuz. Kitabınızdaki geçmişi bu kadar önemli kılan ne?

Sebep-sonuç ilişkilerinde, ilkinin ikincisinden daha önemli olduğunu düşünüyorum. On insan, ilk seferde, aynı sonuca, aynı yoldan ulaşır. Çünkü “akla ilk gelen” diye bir şey var. Misal; “Büyük bir insan, küçük bir çocuğa simidinin yarısını neden verir?” diye sorsak, aşağı yukarı herkes aynı cevabı verir. Ama aynı insanlardan ikinci birruhalti-cocuklari-Front-1çıkış yolu türetmelerini istediğinizde sonsuz olasılık peyda olur bu kez. İkincinin içi, hepsi için, ayrı ayrı, çok farklı kılıflar, nedenler ve bahanelerle doludur ve bunlardan da öte, yorum yapılan, kafa yorulan ve üzerine daha fazla düşünülen kısımdır. Ben de yazdığım olay ve karakterler için, ikincinin içinden bir “geçmiş” seçtim kendime ve kitapta sonuçtan sebebe doğru bir anlatım tarzı seçtiğimden, ister istemez bütün düğümleri çözmek zorunda kaldım.

Kurgu, edebiyatınızın en değerli parçası gibi. Bölümler titizlikle yerlerine oturtulup büyük yapıyı meydana getirmiş. Bu bağlamda, edebiyat anlayışınız için neler söylersiniz?

Kurgunun en değerli parça olduğunu bu kitap için söylemek doğru ama eğer oluşturabilirsem “edebiyatımın” en değerli parçası olduğunu söylemek için henüz çok erken. Bundan sonra da yine kurgusuna çok fazla önem verdiğim hikâyeler, romanlar yazabilirim belki ama asıl istediğim yarına kalacak eserler yazabilmek. Tabii yarından kastım şu; elli yıl sonra kitabı okumamış bir insan, eline geçerse şayet elbette alıp okuyabilir bunu. Fakat zaten okumuş bir insanın, bir yıl sonra, iki yıl sonra bir kez daha okumak isteyeceği bir eser ortaya koymak için; kurguyu olmasa bile, olay ağırlığını biraz arka planda bırakmak gerekiyor. Üslubun, durumun ve yorumun en değerli parçam olacağı bir edebiyatı, ilkine yeğlerim. Sonuçta, “Adam şuraya gidiyor ve sonra şu oluyor ve nihayette meğerse o adam şuymuş,” mantığıyla, salt okuru şaşırtmak için yazılmış bir eseri kaç kez okuyabilir ve o olaya kaç kez şaşırabilirsiniz ki?

Roman boyunca bazı yan anlatılar da var. Mesela, Erol’un hikâyesi bunlardan en dikkat çekeni. Metnin gidişatında bu bölümler nasıl bir rol oynuyor?

Yan anlatıya, evet, gerçekten önem verdim bu romanda. Zira yaşadığımız hayatta da içinde olduğumuz hikâyenin ya temelinde ya sağında ya da solunda, asıl olayı etkileyen, oluşturan, geliştiren ve perçinleyen başka bir hikâye mutlaka oluyor. Ben de işime yaradığı kadarıyla bu ayrıntıyı kullanmaya çalıştım. Yaratacağım öyküye göre de, bundan sonra da kullanabilirim.

Son olarak, kullandığınız dil üzerine biraz konuşabiliriz. Acıklı şeyler anlatıyorsunuz; fakat diliniz oldukça mizahi. Niçin bu tezatlık?

Anlattığım şey ne kadar acıklı olursa olsun, önünde yahut arkasında gülen ve eğlenen insanlar bundan sonra da var olacaklar ve ben de bu mizahi dili elimden geldiğince kullanmaya devam edeceğim. Çünkü “dışın” basitliği ile “için” karmaşıklığı aynı mekânda var olabiliyorlar. Siz gülmeseniz bile, yan masadaki insan bütün rahatlığıyla gülüyor. Hatta siz o an için gülmeseniz bile, öncesinde mutlaka gülmüştünüz veya sonrasında illa ki güleceksiniz. Sürekli mutlu ya da sürekli hüzünlü olmak mümkün değil. İnsan, ruh haline göre gün aşırı tezat yaşayan bir varlık zaten. Ben de bunu hem karakterlere hem de dilime yansıtmaya çalıştım ilk aşamada. Tezatlık konusunda ikinci bir sebebim daha var, o da şu; okuru şaşırtmak ve heyecanlandırmak için yazılan bir romanda, ilk sayfadan itibaren aynı üslubu kullanarak anlatı yaratmak, arzu edilen etkiyi azaltacaktır. Bu biraz, bir insanın birinci kattan ve beşinci kattan atlamasına benziyor. Öykünüzü paylaştığınız insanları üst katlara çıkarıp, oradan atlatmak için de mizah iyi bir araç diye düşünüyorum. Annenizi kaybettiğiniz günden bir gün sonra babanızı da kaybetmeniz ile evlendiğiniz gün babanızı kaybetmeniz arasında duygu yoğunluğu ve düşüşü olarak bayağı fark var.

Söyleşi: Zümrüt Muştalı – edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

542073_415226431834395_2140147051_nŞiirimizde önemli bir yer tutan ve kendinden sonra gelen şairleri derinden etkileyen “İkinci Yeni”ciler; yani Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Ülkü Tamer, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Metin Eloğlu seçkisi edebiyatseverlerin ilgisini çekecektir diye düşünüyoruz.

Babil‘den Gözde Pehlivantürk bu önemli seçkiyi edebiyatseverlerin sanal ortam üzerinden rahatça temin edebilmeleri için tek tek sıraladı:

İşte, “İkinci Yeni” şairlerinin unutulmaz 23 kitabı!

edebiyathaber.net

karantina4İki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi olan Karantina, Haydar Ergülen röportajı ile okuyucuyla buluştu.

Haydar Ergülen röportajı ve kadının edebiyat-sinema-müzik ile olan ilişkisine değinilen sayıda Tomris Uyar, Müzeyyen Senar ve Adile Naşit dosyası ile beraber öykü, deneme, şiir; müzik ve film önermeleri; Türk ve Dünya sineması üzerine incelemeler de dergi bünyesinde yer alıyor. Ayrıca çıkan sayı aylarında doğan ve yaşamını yitiren O Güzel İnsanlar özel sayfası da bulunuyor.

Bu sayıda kimler var?

Büşra Öklük, Cafer Uluç, Çiğdem Özay, Damla Okay, Ece Kılıçkaplan, Elif Ata, Elif Kübra Ongun, Elif Şen, Eren Algül, Furkan Yücel, Gözde Yaprak, Güven Akgün, Halil İbrahim Kaplan, İlay Özer, Nugül Tunç, Onur Budak, Osman Palabıyık, Özgür Gümüşsoy, Refika Çelik, Samet Şahin, Selçuk Oda, Valerii Ege Deshevykh

Edinmek için:

İstanbul

Taksim: Mephisto ve Aziz Kedi
Şirinevler ATS
Kadıköy: Mephisto, İmge Kitabevi, İkinci Yeni Kafe

Eskişehir
İnsancıl Kitabevi

Gaziantep
Don Kişot Kitabevi

Malatya
Fidan Kitabevi

Samsun
Deniz Kültür Merkezi

Ulaşılmasını istediğiniz şehirler için: iletisim@karantinadergisi.com

edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

ermErmenistan Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği törenle 2014 yıllında yayımlanan Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Huzur isimli romanı,  Yılın En İyi Kapağı kategorisinde birincilik ödülünü aldı. 

2012 yılı Everest İlk Roman Ödülü’nü kazanan Ercüment Cengiz‘in “Gırnatacı” romanı da Ermeniceye çevrildi. Yazar bu romanında aşkı, kardeşliği, vefayı, vefasızlığı ve savrulan hayatları anlatıyor. 1890’lardan 1955’e uzanan, İstanbul ile Chicago arasında gidip gelen romana, “sol gırnata”nın hüzünlü sesi eşlik ediyor.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

kagittanİranlı çizer Nazli Tahvili’nin “Kâğıttan Şehir” adlı kitabı 5 yaş ve üzeri çocuklar için Redhouse Kidz etiketiyle yayımlandı.

İranlı çizer Nazli Tahvili’nin ‘sessizce’ anlattığı bu hikâye ile sizleri sessiz kitapların büyülü dünyasına davet ediyoruz. Sessiz kitaplar, hikâyenin temel olarak resimlerle anlatıldığı, tamamen metinsiz veya çok az metinle hazırlanan kitaplardır.

Yazar, Kâğıttan Şehir’de bizlere kendi hayal dünyasında yaşayan bir kızın macerasını anlatıyor. Binaları, gemileri ve arkadaşlarını bile kâğıttan var eden bu kız, bir gün odasında capcanlı bir kuş görür ve bir anda bütün dünyası değişiverir. Bu kitapta metin yönlendirmesi olmadığı için her okur hayal gücünü harekete geçirerek bambaşka hikâyeler ortaya çıkarabilir. Böylece sözlü öykü anlatımını da güçlendirebilir.

Kitaplarıyla birçok ödül almış olan Nazli Tahvili, İran Çocuk Kitapları Konseyi tarafından da ödüllendirilmiştir. Çizerin bu özel kitabı ilk kez Türkiye’de okurlarla buluşuyor.

edebiyathaber.net (10 Nisan 2015)

lenindenÜnlü Çinli yazar Yan Lianke’nin başyapıtı sayılan “Lenin’den Öpücükler” Final Kültür Sanat Yayınları tarafından yayımlandı.

Balou dağlarının eteklerindeki gözlerden uzak bir köyde kendi hallerinde yaşayıp giden Çinli köylülerin tüm geçim kaynakları yaz mevsimi ortasında patlak veren yedi günlük bir kar fırtınası yüzünden mahvolur. Bunun üzerine Komünist Parti’nin atadığı yöneticilerden biri, çaresiz kalan köylülere para, kendisine ise makam kazandıracak kazançlı bir planla çıkagelir. Nüfusunun büyük bölümü engellilerden oluşan bu köyün sakinleri arasından, bir yaprağın düştüğü yeri çıkardığı sesten anlayabilen kör kız veya ayağını şişeye sokup yürüyebilen felçli çocuk gibi özel yeteneklere sahip olanlarla bir gösteri topluluğu kurulmasını öngören planın asıl hedefi ise Rusya’nın satılığa çıkardığı Lenin’in mumyalanmış naaşını getirtip turistik bir anıtmezarda sergileyebilmektir. Gelgelelim, kapitalizm ile komünizm arasında tuhaf bir nikâh kıymaya çalışan bu özel yetenekler topluluğunun elde ettiği başarının çok ağır bir bedeli olacaktır.

Yeni nesil Çinli yazarlar arasında sivri dilliliğiyle ön plana çıkan ödüllü yazar Yan Lianke’nin başyapıtı Lenin’den Öpücükler, toplumsal eleştiri ile hicvi üstün bir edebi dilin içinde eritiyor.

Yan Lianke

1958 yılında Çin’in Henan eyaletinde dünyaya geldi. Ailesinin de teşvikiyle üniversiteye gitmek yerine orduya katıldı. İlk dönem yazılarında orduda geçirdiği askeri hayatın izleri görülmekle birlikte, sivil hayata döndükten sonra yazdığı romanların ve kısa öykülerin odağına kırsal hayatı ve köylüleri aldı.
Çin devleti ve toplumsal yapısına yönelik sivri dilli eleştirileri nedeniyle Lianke’nin yazdığı iki roman Çin hükümeti tarafından yasaklandı, pasaportuna el konularak üç yıl boyunca yurtdışına çıkmasına izin verilmedi. Fakat Lianke karşılaştığı tüm baskılara rağmen hükümetin sansür uygulamalarıyla yazarlar üzerinde bıraktığı etkiyi cesurca eleştirmekte asla vazgeçmedi.

2014 yılında Kafka Ödülü’ne layık görülen Lianke, halen Pekin’de yaşamaktadır. Lenin’den Öpücükler, romanları çeşitli dillere çevrilen yazarın Türkçedeki ilk kitabıdır.

edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

Kapak - SocratesCan Yayınları’nın “Düşünen Spor Dergisi” sloganıyla çıkardığı “Socrates”in ilk sayısı yayımlandı.

Caner Eler’in yayın yönetmenliğini, Onur Erdem’in yazı işleri müdürlüğünü üstlendiği derginin ilk sayısında Uğur Yücel, Mehmet Demirkol, Kaan Kural, Nejat İşler, Harun Tekin, Bağış Erten, Attila Gökçe, Mert Aydın, Tanıl Bora, Banu Yelkovan, İbrahim Altınsay, Uğur Vardan ve Doğu Yücel gibi isimler yazılarıyla yer alıyor.

“Kahramanlar” dosyası ile yayın hayatına başlayan dergide ayrıca, Nobel ödüllü Gabriel García Márquez’in 1955 yılında kaleme aldığı Kolombiya Bisiklet Turu yazısı ile birlikte Fernando Muslera, Aydın Örs ve Svetislav Pesic’in söyleşileri bulunuyor.

Aynı zamanda tıp doktoru olan ve felsefe doktarası da yapan Brezilyalı eski futbolcu Socrates, 1970’li yılların sonundan 1980’li yıllara kadar hem Brezilya hem de dünya futboluna damga vuran isimlerden biri oldu. Estetik futbolu, oyunu okuması ve ara paslarıyla hafızalara kazınan Socrates muhalif kimliği ve ülkesi Brezilya’daki sol akımlara verdiği destekle de hatırlanır. 2011 yılında hayatını kaybeden Socrates’in bir aforizması ise hiç akıllardan çıkmadı: Düşünen futbolcu koşmaz, koşan futbolcu düşünmez…

edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

modernizm afişBakırköy Belediyesi’nin öncülüğünde MonoKL (Mono Kurgusuz Labirent) Yayınları tarafından 18-19 Nisan tarihlerinde düzenlenecek Filozoflarla İstanbul’da: Modernizm konferansına hukuk ve siyaset teorisi alanındaki yapıtları dünyada büyük yankı uyandıran ünlü İtalyan filozof Giorgio Agamben, yeni mekan ve melez gerçeklikler anlayışı ile ün yapan Alman filozof Peter Sloterdijk, teknik ve farmakoloji alanındaki yapıtlarıyla tanınan Fransız filozof Bernard Stiegler ve Hermeneutik Komünizm projesinin sahiplerinden İtalyan filozof Gianni Vattimo katılacak.

Katılımın ücretsiz olduğu ve Bakırköy Belediyesi Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek etkinlik süresince simültane tercüme de yapılacak. Konferansa ayrıca Volkan Çelebi ve Ahmet Soysal konuşmacı ve moderatör olarak katılacak.

Etkinlikte 18 Nisan Cumartesi “Modernizm ve Nihilizm”, 19 Nisan Pazar günü de “Modernizm ve Devlet Sorusu” konulu iki açık oturum düzenlenecek.

Modernizm konferansında modernizm, nihilizm, devlet ve iktidar sorusu, modernizme inancın krizi, modernizmin krizi çağında teknobilimsel evrim, metafiziğin son dönemi olarak nihilizm konuları soruşturulacak. 2015’te modernizmi bahis konusu yapan felsefi, teknobilimsel ve hukuksal boyutlar filozofların sunumları ve açık oturumlarda ele alınacak.

Konferansın programı, katılımcıların özgeçmiş bilgileri ve konferans için her iki gün gidiş ve dönüş olmak üzere [sabah-akşam] Beşiktaş, Kadıköy ve Bakırköy’den kaldırılacak servisler ve konferans merkezine ulaşım güzergahları için modernizm.monokl.net adresine bakılabilir ya da remirosmanoglu@monokl.net adresi ile temasa geçilebilir.

Servisleri kullanmak için gün ve güzergah bilgileriyle rezervasyon yapılması gerekmektedir.

Servis ve afiş için iletişim: remirosmanoglu@monokl.net | modernizm.monokl.net

Etkinlik yeri: Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi

Etkinlik başlangıç ve bitiş saatleri: 14.30 – 20.30

edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

kalan-1Leylâ Erbil, kızı ‘Fatoş’a atfettiği “Kalan” adlı romanında, ‘her şeyden ve hiçbir şeyden kalan’ anılarını kendine has kurgu ve biçemiyle kaleme alır. Bir roman değil, politik bir şiirdir “Kalan”. İstanbul’un çokkültürlü yıllarından, zihninde beliren imgeleri yazıya döken Erbil, kitabın ana karakterine Lahzen adını koysa da bu anılar aslında kendisinin zihnine açılan küçük pencerelerdir.

İki bölümden oluşan kitabın ilk kısmında Erbil, gayrimüslim tebaanın İstanbullulara değen ve dokunan hayatlarını, politik enstantanelerle okuyucuya aktarır. Arka planına “1874’te ohing adlı bir ermeni tarafından italyan mimar pulgher’e yaptırılan … pera’da neo-rönesans üslubunda”ki Avrupa Pasajı ve kumaşçı Lion Mağazası’nı alan bu kısım, geçmiş dönemleri refere eden nokta atışlarıyla ilerler. Bugün tamamen turistik amaçlı hizmet veren pasajın, 1955’te gerçekleşen 6-7 Eylül Olayları’ndan önceki betimlemeleri ne yazık ki Pera’daki sosyal yaşamın süreç boyunca ne derece değişim geçirdiğine şahitlik etmemizi sağlar. Bu olaylar, Leylâ Erbil’in isimlerini kitabında ölümsüzleştirdiği Beyoğlu esnafının İstanbul’dan sürülmesine sebebiyet veren, hazin bir infialdir.

Lahzen; farandola sevdalısı annesi Şehnaz Hanım’la birlikte “fener’dekinden daha yüksek olan yaşamın kokusunu” içlerine çekmeye ve kendi evlerine “benzemeyen şık apartımanları, şatafatlı vitrinleri seyretmeye” çıktıkları ilk gençlik yıllarının Beyoğlu’sundan kesitler sunar. Beyoğlu esnafının ağırlıklı olarak Avrupai giyim-kuşam modasına göre şekillendirdiği vitrinler, orta-alt sınıfı o zamanlar da hayran hayran kendine baktırmaktadır. O dönem öyle bir dönemdir ki, 6-7 Eylül Olayları Pera’daki çokkültürlülüğün izlerini ve zarafetini henüz silmemiştir. Fakat kitabın işaret ettiğine göre Levanten kültürün silinmesine beş kala zamanlardan derlenmiş anılardır bunlar. Erbil’in çoklu anımsamalarıyla izini sürdüğümüz bu Pera ayrıntıları, öyle ansızın ve beklenmedik hızla silinmiş yahut zamana yenik düşmüştür ki şimdilerde farkında olmadan yitip gidenleri aratır insana.

Lahzen ilkin Şehnaz Hanım’la, “saint antoine kilisesi’nin karşısına düşen lyon mağazası’na” girer. Şimdi kilisenin karşısına sıralanmış ATM’ler ve tozlu boş dükkânların yerine, bir zamanlar “tavanlara kadar sıralanmış rengarenk kumaş rafları”yla arz-ı endam eden bu kumaş dükkânı, Şehnaz Hanım’ın, kızlarına bir örnek dikeceği elbiseler için kumaş aldıkları dükkândır.

Ardından sıra, kumaşa uygun parçaları bir bir toplamaya gelir ve “düğmeciler, iplikçiler, karşılıklı ibrişim büken kızlarla dolu” olan Aynalı Pasaj’a girerler. Şimdilerde ‘İbrişim de ne?’ sorusu belirebilir akıllarda. Klasik edebiyatta zenginliğe işaret eden bir ipek örgü iplik olan ibrişim, bugünlerde hazır konfeksiyon ürünlerinde ender karşılaşılacak kalitede dokuma kumaşları yaratmak için kullanılır. “18 numaralı bogos’un dükkânı”dır ilk durak. Fakat önce İplikçi Siranuş Sarıcıyan’la muhabbete girmeleri gerekir. Avrupa Pasajı’ndaki dükkânların sahiplerinden “garbis’in elinden çıkan düğmeler birer mücevherdir.” “kehribar üzerine kökboyasıyla, kemik boyayla çalışırmış garbis usta; ünlüymüş kırlangıç düğmeleri peralılarca…” Ki biri anlatı ânında Lahzen’in kot ceketinin yakasındadır.

avrupa-pasajiTerzilik zanaatının ustalarının toplandığı Avrupa –namıdiğer Aynalı– Pasajı, dönemin kadınlarının rağbet gösterdiği bir manifaturacılar çarşısıdır. Pasajın sakinleri terzilik zanaatında ustalaşmış gayrimüslim esnaftan oluşur 6-7 Eylül Olayları arifesinde. 1 numarada Koço Dimitri’nin dükkânı, 10’da Rafael Lami, 11 numarada Aris Usta, 12’de Sarkis Usta ile oğlu Fransua, 13’te annesinin dayılarına ropdöşambr aldığı Mozi Piante, 16’da pliseci Hristoc vardır. Onlar her kesimden kadının estetik zevkine yön veren isimlerdir. Leyla Erbil, 16 numaralı dükkândaki Hristo’nun “vitrinine marilyn’in ‘yaz bekârı’nda giyeceği pliseli beyaz eteği ne amaçla” koyduğunu bilmese de pasaja giren tüm kadınların Marilyn’den ilhamla neler diktirdikleri, okuyucunun sürükleneceği çağrışımlara gebedir.

Şimdilerde tamamı turistik eşya satan dükkânlardan ibaret pasajın hâlâ kendine has bir albenisi olduğu söylenebilir fakat her dükkânın birbirinin aynı olduğu gerçeği, şimdinin Beyoğlu’sundaki ticari hareketliliğe yön veren ivmeler hakkında düşündürebilir. Ucuz yastık kılıfları, her dükkânda bulunabilecek mozaik camdan avizeler ve otantik hediyelikler, pasajın başından sonuna dek vitrinleri ele geçirmiş halde. Bu pasajdan Lahzen’in aldığı keyfi bugünlerde tadabilmek için ancak turist olmak gerek. “Üst kat nişlerinde[ki] kadın heykelleri” pasaja yeniden iade edilmişse de, kimsenin çevresindeki ucuz hediyelik cümbüşünden başını kaldırıp baktığı yok. “kancıklık tanrıçası benli nahide”, “ahiret tanrıçası çakma züleyha”, “musiki tanrıçası zilli terfiye”, “aşk tanrıçası köpüklü mefkûre… “nişlere dizili yirmi iki tanrıça” da bir daha kimsenin metaforik anlatımına nail olamayacak kadar ıssız, bekliyor. Bir zamanlar ikinci kattaki “bereket tanrıçasıyla bilgi tanrıçası arasındaki odada” ikâmet eden pasaj bekçisi Kör Şerif’in istirahatgahını atölyeye dönüştüren, Erbil’in “Kalan”da da değindiği, sanatçı Komet’in yeri ise, artık en üst katta faaliyet gösteren Bağlam Yayıncılık’a ait. Leylâ Erbil de üst kata çıkıp seyretmiş midir son kez Aynalı’nın o günlerdeki halini? 6-7 Eylül’deki yağmayı canlandırmış mıdır tekrar tekrar gözünde? Öyle olmalı ki pasajın bugünkü akıbetini hazırlayan hazin olayları şu satırlarla özetlemekte:

“… altını üstüne getirdiler aynalı pasaj’ın. sokaklara daldılar,,, ipekli, yünlü, fransız keteni, gabardin serj ve şayaki istiklal caddesi’nde sürüklendiler,,, iç çamaşırları, çamura bulanmış pijamalar, parça parça züccaciye, bakaralar, bakmaya kıyamazsın,,, el yapımı,,, akciğer kanlı, üfürükle şişirilmiş şişeler ve ayakkabılar ve koyu kahverengi billur pırıltılar saçan kastor bir kürke sarılı şalvarlı bir adam koltuğunun altına sıkıştırdığı yeşil plastik kovalarla kaçmakta,,, pastaları lebon’un,,, ve eş dosttan olmayanların tartaklanması dövülmesi istiklal caddesi’nde,,, sünnet edilmiş papazlar ekmek bıçağıyla,,, taaa ki yerlerini yurtlarını yok pahasına satıp bizimkilere, dünyanın orasına burasına dağıtasıya onları neler yapmışız…”

* Tırnak içerisinde belirtilen alıntılarda Leylâ Erbil’in özgün imlâsı korunmuştur.

Mısra Gökyıldız – edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

Article.aspxEdebiyat Haber’in de medya destekçilerinden olduğu, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin yürüttüğü “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda Projesi” kapsamında Diyarbakır’da bölge toplantısı düzenlendi.  Toplantıya aralarında Aram Yayınevi, Kurdi-Der, Nibuhar’ın olduğu çok sayıda yayınevi, gazeteci ve yazar da katıldı.

Toplantının açılış konuşmasını Yayınlama Özgürlüğü Projesi koordinatörü Metin Celal Zeynioğlu yaptı. Toplantıda Şair Ahmet Telli,  yayıncı Tuğrul Paşaoğlu ve Avukat Tora Pekin yayın özgürlüğü konusunda yaşanan sorunları aktaran birer konuşma yaptılar.

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal, Yayınlama Özgürlüğü Projesi’ni, yaşanan gelişmeleri bizzat yaşayanların ağzından duymak amacıyla gerçekleştirdiklerini belirtti.  Zeynioğlu, Türkiye’de yıllarca basılan kitapların toplandığını ve devamında yayıncılara dava açıldığını hatırlatarak “Ama son üç dört yıldır değişen bir durum var. Türkiye genelinde duyulmayan yasaklama, engelleme ve sansürler var. O anlamda da bu bölge toplantılarını yapmayı amaçladık” dedi. Diyarbakır’ın yayıncılığın merkezlerinden olduğunu anlatan Zeynioğlu, burada yaşanan sorunların pek gündeme gelmediğine dikkat çekti.

Diyarbakır; kendi dilini yazması yasaklanan şehir

Cumhuriyet gazetesinin avukatlığını yapan Avukat Tora Pekin konuşmasında Diyarbakır’ı kendi ana dilini konuşması, yazması yasaklanan bir şehir olarak nitelendirdi.  “Diyarbakır hala çocukların anadilde eğitim görmesi engellenen bir şehir” diyen Pekin, bu yasaklara karşı Diyarbakır’ın büyük mücadele verdiğini söyledi. İfade özgürlüğünün Türkiye’de sorunların başında geldiğini anlatan Pekin, Cumhuriyet Gazetesi’nin Charlie Hebdo saldırısı sonrası, dayanışma amacıyla karikatürleri yayınladığını hatırlattı. Karikatürlerin yayınlanmasından sonra fırtınaların koptuğunu anlatan Pekin, “İki hafta boyunca gazete kuşatıldı. Başbakan, Cumhurbaşkanı çok ağır açıklamalar yaptı. Savcılık soruşturma açtı.” dedi.

Sansür günlük hayatımızın parçası haline geldi

Penguen dergisi dahil bir çok yayın organına dava açılarak hüküm verildiğini anlatan Pekin, en son Youtube, Twitter ve Facebook’a erişimin engellenmesi ile sosyal medyanın tümüyle sıfırlandığını hatırlattı. Başbakan’ın, katledilen savcının cenaze törenine gazetecilerin alınmasını engelleyerek yeni bir sansür yöntemini uyguladığını belirten Pekin, sansürün, engellemenin günlük hayatımızın parçası haline gelip sıradanlaştığına dikkat çekti.

Toplumun belleğinden 17-25 aralık silinmek isteniyor

Şu anda yaşanan sorunun, 17-25 Aralık soruşturmalarının başlaması ile ivme kazandığını ifade eden Pekin, “İktidar öyle şiddetli müdahale etti ki önce yasaları değiştirdi. Savcıları görevden aldı. Adalet düzeninde işleri bambaşka bir hale getirdi. Sulh Ceza mahkemelerine kendi hakimlerini atadı.  İktidara dair eleştirilerde yayın yasakları çıkıyor. İnternete erişim kararları çıkıyor. 17-25 Aralık aktörleri, bununla da yetinmiyor. Yüksek meblağlı tazminat davaları açılıyor. Özellikle internette erişim yasaklarına baktığınız zaman, 17-25 Aralık’a yönelik bütün haberler internetten silinecek, öyle gözüküyor. Bundan 5-10 sene sonra bu konu konuşulduğunda, sadece paralelciler varmış, o paralelciler bir darbe girişimi yapmış. 17-25 Aralık denildiğinde, insanların aklına sadece bu gelecek.” dedi.

Nefret söylemi maddesi çoğunluğu korumak için

Pekin, yasal düzenleme ile yeniden yasakların geliştirildiğini söyledi. İktidarın sözde azınlıkları korumak adı altında, TCK’nın 216. Maddesini getirdiğini hatırlatan Pekin, bu maddenin, azınlıkları korumak yerine, Türkiye’deki çoğunluğu korumak için konulduğunu söyledi. 216. Maddenin Türkiye’deki İslam eleştirisi anlamına gelebilecek her türlü yayın faaliyetine karşı kullanılabilecek gibi göründüğünü anlatan Pekin, “Nefret söylemi ile ilgili çıkan madde, aslında Türklük ve Müslüman çoğunluğu korumak için açılmış bir madde gibi uygulanıyor. İlerde bunun daha çok yaygın bir şekilde uygulanacağı görülüyor. İslamofobi diyerek Türkiye’deki İslam eleştirisi anlamına gelebilecek her türlü karşı yayında kullanabilecekler gibi görünüyor” diye konuştu.

Telli: Kürt ve Kürtçe yasak

Yazar ve Şair Ahmet Telli, geçmişte yazarların kitap yazarken 141 ve 142. Maddelerle karşılaşmamak için, otosansür uyguladığını anlattı. Amacının otosansürle yayınlama yapanları suçlamak olmadığını belirten Telli, geçmişte yaşadığı sorunları şu şekilde anlattı: “Otuzlu yaşlarımda, ‘Devrimci Kürt şairi Cigerhun ve Lenin Şafağı’ başlıklı yazımdan dolayı 142’den yargılandım ve hüküm giydim. Bana Lenin veya Marksizim sorulmadı, ‘Cegerxvini tanıyor musun’ diye sordular. Yazıda ‘Kürt’ veya Kürtlüğe dair ne olursa olsun, ceza gerekçesi yapılabiliyordu. Bu günden düne baktığımızda çok yol kat edildi. Bu gün Kürtçe yayın yapılabiliyorsa, yönetenlerin egemenlerin lütfu değil, bu mücadele ile kazanılmış bir hak da değil, gerekliliktir.”

İletişim Yayınları yayın yönetmeni Yayıncı – Yazar Tuğrul Paşaoğlu, kendisinin de dergi dağıtımcılığı yaptığı için yargılandığını söyledi. İletişim Yayınevi olarak Kürt meselesi, Alevilik, mezhep ve kışkırtma davaları, Ermeni soykırımı ve din istismarından yargılandıklarını belirten Paşaoğlu, davaların  devletin neyi tehlikeli gördüğü, neyi durdurmak ve susturmak istediği konuları ile alakalı olduğuna dikkat çekti.

Kürtçe kitapları birçok yayınevi satmıyor

Toplantıda Diyarbakır’daki yayıncı, gazeteci ve yazarlar yaşadıkları sorunları anlattı. Kürt yazarlar kitaplarından dolayı çok sayıda suçtan yargılandıklarını, birçoğunun hapis ve para cezalarına çarptırıldıklarını belirtti. Kürt yazarların kitaplarının birkaç yayınevi ve kitabevi dışında sergilenmediği ve yayınlanmadığını belirten katılımcılar, Batı illerinde yaşayan Kürtlerin bundan mahrum bırakıldığını söyledi.

edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

COCUKLAR_ICIN_SANATOnKapak_CoverSüreyyya Evren‘in “Çocuklar İçin Sanat” adlı kitabı Pan Yayıncılık etiketiyle yayımlandı.

Kitapta yer alanlar şöyle:

  • En güncel sanatçılarımızdan 20. yüzyılın kritik sanat akımlarına geniş çerçeve
  • Başyapıtlar, deneysel eserler, yenilikler
  • Kübizm, dadaizm, soyut dışavurumculuk, kavramsal sanat, ilişkisel sanat, genç Britanyalı sanatçılar ve diğerleri
  • Galeriler nedir, müzayedede ne olur, müzi nasıl gezilir, bienallerin özelliği nedir?
  • Resim, heykel, fotoğraf, video art, yerleştirme, performans ve diğerleri
  • Çocukları sanata yakınlaştırmak için özel tasarlanmış onlarca etkinlik

Kitaptan

“Bu kitabı nasıl kullanmalı merak mı ediyorsunuz? Basit. Tepe tepe kullanmalı!

Peki, o zaman bir başka soru: Bir kitap nasıl tepe tepe kullanılır?

Şıkları veriyorum:

Rahat olursun. Arkana yaslanırsın. Kitabı eline alır, okumadan sayfaları çevirir, resimlerine bakarsın…

‘Bu kitap sanatın dünyasına bir yolculuk, bir serüven,’ diyen babana bakarsın ve ‘madem sanat başka bir dünyada o zaman neden uzay gemisi ile gitmiyoruz?’ diye sorarsın. Astronot kıyafetini giymeye başlarsın…

Kitabı tepe tepe kullanabilmek için gördüğün yerde tepeler, durmadan tekme atarsın! ‘Sanatıma gelene bir tekme,’ diye de şarkısını söylersin. Ayağın vurmaktan acıyınca durup kitabı eline alırsın. Kültür zamanı!..

Kitabı sert bir zemin olarak yereserip üzerine koyduğun beyaz kağıda resim yaparsın.

Baştan başlayıp sona kadar gidersin. Sondan başlayıp başa dönersin. Ortadan başlayıp kenarlara doğru okursun. Alttan başlayıp yukarı doğru okur ve gökyüzüne yükselirsin. Dikkat, Örümcek Adam’a çarpma!

Dünyanın farklı yerlerinde sanatçılar yepyeni olasılıklar keşfedip duruyorlar. Sanat akla hayale gelmeyecek olanın akla hayale gelmesi olmayı sürdürüyor. Osman Hamdi Bey’den Picasso’ya Çocuklar İçin Sanat meraklı bir kitap. Sanatçıların yapıp ettikleriyle ilgileniyor, yaşamı seviyor ve acaba başka neler yapabiliriz diye sormaktan da hoşlanıyor. Tek vaadi, bir gezinti!

Sanat dünyasında oksijen maskesini çıkarıp dolaşmak isteyenler için yazıldı. Ne dersiniz, belki de sanat dünyasında hayat vardır?”

edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

Yılmaz Odabaşı, İran-kitap (2)Geçtiğimiz yıllarda İran’da çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan çeviri şiirleri ilgiyle karşılanan Yılmaz Odabaşı’nın, İngilizceye çevrilen “Evereything But You” ”adlı kitabından sonra, bu ay İran’da bir şiir kitabı yayımlandı.

Daha önce Nâzım Hikmet, Attilâ İlhan, Ahmed Arif ve Orhan Veli şiirlerinden oluşan şiir kitaplar yayımlayan Tahran Riva Yayınları, bu ay Yılmaz Odabaşı şiirlerinden oluşan bir çeviri kitabı İran’da şiir okurlarının beğenisine sundu.

Mostafa Sheikhpour’un çevirdiği, 73 sayfadan oluşan ve Türkçe adı “Bileklerimde Bayat Bir İntihar” olan kitapta Yılmaz Odabaşı’nın yirmi üç şiiri yer alıyor.

edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

2133 OLDURENSEHIR.inddÖmer Ayhan‘ın ilk romanı “Öldüren Şehir” İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Öldüren Şehir, şimdiki zamanın amorf güzelliklerini, nostaljik hezeyanları, kaosu ve sıkıntıyı, benzerlerini arayan yalnızları resmediyor.

Öldüren Şehir, tuhaf ve ateşler içindeki yeni İstanbul’un romanı.

Ömer Ayhan

1967 Almanya doğumlu. Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı Nefesli Çalgılar Bölümü’nde klasik Batı müziği, İngiltere’de elektronik müzik eğitimi aldı. Bugüne kadar yayımlanan kitapları: Siyah Beyaz Bir Öykü, Suspiria, Öldüren Şehir (2008, Notos), Bir Karış İstanbul ve Şehrazat.

edebiyathaber.net (9 Nisan 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z