Masthead header

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından Halkbank’ın ana sponsorluğunda bu yıl 24. kez düzenlenecek olan Ankara Uluslararası Film Festivali, 14-24 Mart 2013 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşuyor.

Bu yılki ana temasını Doğu İmgeleri olarak belirleyen festivalin Ulusal Uzun Film Yarışması, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışması ve bu sene ilk kez verilecek olan Akademia Ödülü jüri üyeleri şu isimlerden oluşuyor:

Toplam 8 filmin 13 dalda ödül için yarışacağı Ulusal Uzun Film Yarışması’nın jürisi; yapımcı ve yönetmen Tomris Giritlioğlu, oyuncu Şenay Gürler, yazar ve oyuncu Ercan Kesal, yazar Cemil Kavukçu ve yönetmen Ezel Akay’dan oluşuyor.

Toplam 9 filmin 6 dalda ödül için yarışacağı Ulusal Belgesel Film Yarışması’nın jürisi; belgesel yapımcısı Coşkun Aral, yönetmen Bingöl Elmas, yapımcı ve yönetmen Mehmet Eryılmaz, yazar Berrin Karakaş ve akademisyen Serdar Öztürk.

Toplam 10 kurmaca’nın 9, 7 deneysel filminse 7 dalda ödül için yarışacağı Ulusal Kısa Film Yarışması’nın jürisi; yazar Hakan Bıçakçı, yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun, oyuncu Yiğit Özşener, sanat yönetmeni Elif Tasçıoğlu, akademisyen Özgür Yaren’den oluşuyor.

Festival, bu sene ilk kez tamamı akademisyenlerden oluşan “Akademia Jürisi” ile Ulusal Uzun Film Yarışması’ndaki bir filme ödül veriyor. Akademia jürisi; Agnieszka Ayşen Kaim, Tanıl Bora ve Sevilay Çelenk’ten oluşuyor.

Festival, bu yıl kısa film ve belgesel yarışmasında yeni ödüller de veriyor. Önceki yıllarda sadece en iyi film ödüllerinin verildiği festivalde bu yıl şu kategorilerde ödüller verilecek:

 

Belgesel Film Ödülleri

En İyi Film

En İyi Yönetmen

En İyi Konsept/Senaryo

En İyi Kurgu

En İyi Görüntü

En İyi Özgün Müzik

 

Kısa Film Ödülleri

En İyi Kurmaca Film

En İyi Deneysel Film

En İyi Canlandırma

En İyi Senaryo

En İyi Görüntü

En İyi Kurgu

En İyi Müzik

En İyi Kadın Oyuncu

En İyi Erkek Oyuncu

 

Jürinin değerlendirmesi sonucunda Ulusal Uzun Film Yarışması’nda dağıtılacak ödüller ise şunlar:

En İyi Film

Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü

En İyi Yönetmen

En İyi Kadın Oyuncu

En İyi Erkek Oyuncu

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Onat Kutlar En İyi Senaryo Ödülü

En İyi Görüntü Yönetmeni

En İyi Sanat Yönetmeni

En İyi Özgün Müzik

En İyi Kurgu

Akademia Ödülü (Sadece Ulusal Uzun Yarışma Filmleri değerlendirmeye tabidir.)

Ankara Film Festivali’ni sosyal medyada takip etmek için;

facebook.com/AUFFestivali

twitter.com/AnkaraFF

edebiyathaber.net (25 Şubat 2013)

Schmitt, Mattha’da geçen “Düşmanlarınızı sevin” cümlesinin ne anlama geldiği ve kesinlikle ne anlama gelmediği üzerine kafa yorar…

159 cm boyunda zayıf, ufak tefek bir adam. Yoksul doğup, zekâsı olsun hırsı olsun yol kat edip, burjuva hayatına adım atanlardan.

Akşamüstleri piyano başına oturup Mozart’tan, Beethoven’dan, Weber’den parçalar çalmaktan hoşlanırdı. Avrupa hukukundan Dada hareketine ve dönemin entelektüelleriyle mektuplaşmaya kadar geniş bir ilgi alanına sahipti. Kötü bir şöhreti vardı. Özel hayatındaki çılgınlıklardan ya da tacizden, tecavüzden, dikkatleri üzerine çekecek kadar saçmalamaktan, ona buna sataşmaktan ya da ne bileyim acayip alışkanlıklarından dolayı değildi kötü şöhreti. Bugüne bugün adamımız faşistlerin piri, düşünürlerin miri. Faşistliğinin eni boyu ne kadardı diye sorarsanız, Nazi iktidarının baş hukukçusu mertebesine yükselecek kadardı.

Atsan atılmaz değerde. Satsan, alıcısı kıskanılası… Robert Musil, Balibar, Habermas, Negri, Brecht, Derrida, Agamben, Nancy, Badio, Ranciere ve daha aklıma gelmeyen birçok isim, Schmitt’in söylediklerinin etrafında şahin bakışlarla pike uçuşu yaparlarken boy boy kuramlar, fikirler, yorumlar üretirler. Hoş düşün dünyası, birinin, başkasının söyledikleri üzerine, başka birinin de onun söyledikleri üzerine düşünüp, düşünce katmasıyla oluşan zincirden başka bir şey değildir.

Schmitt ne sövdürür kendini ne övdürür. Şunun şurasında, “Benden söylemesi, insanın hasebinden anca bu kadar çıkar” değil de elimizde avucumuzda olup da hiç görmek, anmak dahi istemediğimiz gerçeklerle konuşur:

“Halkların birbirlerini hâlâ dost ve düşman diye ayırmalarının reddedilesi, barbarlıktan kalma ilkel bir kalıntı olduğunun düşünülmesi ya da bu ayrımın bir gün yeryüzünde ortadan kalkacağının umulması; eğitsel saiklerle, hiç düşman yokmuş gibi davranmanın iyi ya da kötü olup olmadığı bu yazıda dikkate alınmayacaktır. […] Bugün halkların hâlâ dost ve düşman ekseninde gruplandırıldığını, bu karşıtlığın siyasal açıdan var olan tüm halklar için gerçek bir olasılık olarak varlığını sürdürdüğünü mantıken yalanlamak mümkün değildir.”

O yüzden dedikleri tasarruflu kullanılır. Nasılsa bir tespiti on kahredici sonuca götürür. Georges Sorel’in Şiddet Üzerine Düşünceler kitabının hem Mussolini’nin hem de A. Gramsci’nin başucu kitabı olduğu söylenir. Hatta yakıştırılan fıkraya göre, Sorel’in Fransa hükümeti tarafından ortada bırakılan cenazesinin kaldırılması için SSCB ile faşist İtalya yönetimi yarışa tutuşmuştur. Schmitt’in tavrı nettir, tarafına karşı aldığı sorumluluk kıyım kıyım değildir. “İn misin, cin misin?” sorusunun yanıtı düpedüz “faşistim”dir.

Bunların dışında tabii olarak disiplinli adamdır Schmitt. Arşivinin seksen metre uzunluğunda, beş yüz büyük kartondan oluştuğu söylenir. Düzenli günlük tutar. Schmitt’in günlüklerini ve mektuplarını bugün artık kullanılmayan hatta o dönem bile nadir kullanılan eski bir stenografiyle steno bir daktiloda yazmış olmasından dolayı metinleri çözülememiş ve bundan dolayı da geç çevrilebilmiştir.

Fransızca, Eski Yunanca, Latince, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca ve Almanca olmak üzere yedi dil bilen Schmitt için şunlar aktarılır:

“Weimar Almanyası’nın son yıllarıyla Nazi Almanyası’nın yükseliş yıllarını kapsayan 1930-34 arası günlüklerde, Schmitt’in özel hayatı, monden zevkleri, Berlin’deki günlük hayata dair ilginç tespitleri hakkında, giderek artan Yahudi düşmanlığı konusunda, her modern muhafazakârı derinden sarsan, geleneğin bütünselliğiyle bireysel varoluşu sarmalayan, haz, suçluluk duygusu arasındaki kapatılamaz açıklığı ortaya koyan, buna eşlik eden çaresizlik ve depresif tepkiselliği ifade eden son derece ilginç gözlem, tespit ve itiraflar bulunuyor.”

Bu yazılanlar üzerine Schmitt’in son anlarında “Hayır yapmayın!” kâbuslarıyla kıvranarak öldüğünü söylersek durumunun vahametini ortaya koyabiliriz sanırım.

Kalıtçıları kendi aralarında Schmitt’i bölüşürler. Kim ne yorumundan nasıl faydalanmak işine gelirse… Schmitt’in öğrencisi Armin Mohler da en akademiğinden Schmitt’in kalıtçılarını dörde ayırır:

  • Grup: Muhafazakâr Schmittciler
  • Grup: Schmitt’in soldaki yorumcuları
  • Grup: Establishment (düzen) Schmittcileri.

Ben iki ve üç arasında bir yerlerde, duruma göre liberal endişelerle zigzaklar çiziyorum. Schmitt’in anarşizm teorilerini hiç ciddiye almamasından mütevellit o konuda yorum yapmaktan çekiniyorum.

Herkes ona bakar o kime bakar derseniz birkaç isim; Macchiavelli, Hobbes, Fichte ve birçok konuda ortaklaştığı Hegel’dir. Kitabın sunuş yazısını yazan Aykut Çelebi, Hegel ve Schmitt’in benzer fikirlere sahip olduğu birkaç konu örneğini şöyle ifade eder: “Örneğin, bir kişinin bir başkasıyla ilişkisi dolayısıyla bireyselliğini kazanması, bir devletin başka devletlerle ilişkisi çerçevesinde tanınması ve devlet niteliğini kazanmasında olduğu gibi.”

“Hobbes’ta insana dair ‘kötümser’ kavrayış; gerçeğe, iyiye ve haklıya dair her iki taraftaki mevcut kanaatlerin en kötü düşmanlıklara neden olduğu yönündeki isabetli fikir ve son olarak herkesin herkese karşı ‘bellum’u (savaşı): Bu fikirler ne korkunç ve hasta bir fantezinin ürünü ama ne de sadece kendisini ‘serbest’ rekabet üzerine kuran bir burjuva toplumunun felsefesi (Tönnies) addedilmelidir. Çünkü Hobbes’un söyledikleri özgül bir siyasal düşünce sisteminin asli önkoşullarıdır.”

Schmitt, Metis Yayınları’ndan çıkan Siyasal Kavramı çalışmasında “siyasal” kavramı ile birlikte dost-düşman ayrımı üzerinde durur. Ona göre “Siyasal kavramı, devlet kavramından önce gelir.” Genellikle “siyasal” kavramının “devlete ilişkin olan”la eşdeğer tutulması, ilişkilendirilmesi üzerine şu iğneleyici yorumu yapar:

“Eğer devlet teorisi, hukuk bilimi ve egemen söylem, ‘siyasal=devlete ilişkin’ denkliğinde ısrar ederse, bunu takiben (mantıksal bakımdan imkânsız, ama görünüşe bakılırsa kaçınılmaz olan) şu sonuç ortaya çıkmaktadır. Devlete ilişkin olmayan her şey, yani tüm ‘toplumsal’ şeyler, apolitiktir! Bu sonuç kısmen de olsa naif bir hatadır.”

“Huzur, güvenlik ve düzen” kavramları ile kendini tanımlayan kolluk güçleri, devletin bir ya da birkaç “politika”sının olmasından çok “polis gücü” olduğunu gösterir. Schmitt’in burada dikkat çektiği husus, “politika” ve “polis” sözcüklerinin aynı Yunanca sözcükten (polis) türetilmiş olmasıdır.

Siyasal kavramının “özerkliği”, varoluşsal objektifliğinden, kendisini dost-düşman gibi özgül bir ayrımla farklılaştırmasından mürekkeptir.

Ahlaki alandaki iyi-kötü, estetikte güzel-çirkin, ekonomide kâr  getiren-kâr  getirmeyen gibi nihai ayrımlara dikkat çeken Schmitt, yasal eylem ve saikleri açıklamakta kullanılabilecek özgül siyasal ayrımın dost-düşman ayrımı olduğunu söyler:

“Siyasal düşmanın ahlaki açıdan kötü, estetik açıdan çirkin ya da ekonomik anlamda rakip olması gerekmez hatta siyasal düşmanla iş yapmak avantajlı bile gözükebilir. […] O halde düşman, rakibimiz ya da genel anlamda hasmımız değildir. Düşman, antipatik duygularla nefret ettiğimiz kişisel hasmımız da değildir. Düşman sadece, gerçek bir olasılık olarak, insanlardan oluşan bir bütün karşısında mücadele eden benzer bir bütündür.”

Dayatılan savaş biçimi, düşmanını bir an önce bulmanı yoksa ayakta kalamayacağını söyler. Schmitt’in garanti verdiği şey düşmanın da bir statüsünün var olacağı, bir haydut olmayacağıdır.  Hatta düşmanlar, uluslararası hukukun tedbirleri aracılığıyla hukuksal bir mecraya sokulacaktır.

Dost-düşman ayrımında karşılıklı bir muhtaçlık vardır. Dostun dosta düşkünlüğü, düşmanın ne kadar diş bileyip, kan döktüğüyle ilgilidir. Dostları dost yapan düşmandır. Dostlar arasındaki birlik düzeninin sağlanması düşmanın düşmanlık görevlerini ne kadar yerine getirdiğiyle ilgilidir. Buradan hareketle Schmitt, Mattha’da geçen “Düşmanlarınızı sevin” cümlesinin ne anlama geldiği ve kesinlikle ne anlama gelmediği üzerine kafa yorar:

“Siyasal anlamda düşmandan bireysel düzlemde nefret etmeniz gerekmez ve ancak özel alanda ‘düşman’ını, yani hasmını sevmek bir anlam kazanır.  İncil’deki bu alıntı, iyi ve kötü ya da güzel ve çirkin arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmak istediği için siyasal karşıtlıkla alakalı değildir. Cümlenin kesinlikle ifade etmediği diğer şey de halkının düşmanlarını sevmek ve kendi halkına karşı düşmanlarını desteklemek gerektiğidir.”

Ve son olarak dost-düşman ayrımı ortadan kalkarsa, siyasal yaşamın da ortadan kalkacağını söyleyen Schmitt’in tezine karşılık;

“Bir halkın kendi kaderini tayin edecek olan dost-düşman seçme hakkından feragat etme olasılığının” da olduğunu hatırlatabiliriz. Ama Schmitt bu olasılığı da sökün eder:  

“Siyaseten var olan hiçbir halk, bu türden yemin dolu beyanlarla kaderini tayin eden dost-düşman ayrımından kaçınamaz. Eğer halkın bir kısmı artık hiçbir düşman tanımadığını ilan ederse, duruma göre, bu halk kesimi düşman safhına geçmiş ve ona yardım ediyor demektir.”

Frans de Waal, İçimizdeki Maymun’da “İyi de insanlar kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmüyorsa neden bir günlük bebek bir başka bebeğin ağladığını işittiğinde ağlamaya başlar?” diye sorar. Tantanalı hiçbir cümleye gerek yok. Büyüdük o kadar. Yarattığımız koşul, koşullarına uyduğumuz ortam. Carl Schmitt de en basitinden büyüyen insanların gerçekliklerinden yola çıkarak acı acı hatırlatmalar yapar. Keza acıtarak da yaşamıştır zaten.

* Kitabın sunuş yazısını yazan Aykut Çelebi’nin bir kenara bırakılması gerektiğini söylediği soru.

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (24 Şubat 2013)

Kitap-lık dergisinin 165. (Şubat-Mart) sayısı  “Vergilius’un Ölümü: Bir roman, bir çevirmen” dosyasıyla çıktı.

Dosyada yer alan yazılar:

Ahmet Cemal – Vergilius’un Ölümü’nden Bende Kalanlar Üzerine…
Ahmet Cemal – Vergilius’un Ölümü’nün Bittiği An
Ahmet Cemal – Bir Çevirinin Hikâyesi
Hale Işık – Bir Ressamın Gözüyle Vergilius’un Ölümü ve Çevirmeninin Dünyası…
Hermann Broch – Ölüm üzerine anlatı: Vergilius’un Ölümü
Hermann Broch – Vergilius’un Dönüşü

Dergideki diğer başlık ve yazılar da şöyle:

ŞİİR
Lâle Müldür – Goya’nın Bir Resmi İçin
Mehmet Yaşın – Kamaşma, Sevkeş, Spinoza Üzerine On İkinci Dersten Önce
küçük İskender – Aşk Türkçede Ayrılık Demektir
Ali Asker Barut – Eyvah Zaman Ey
Cevdet Karal – “Cesedi Nereye Gömelim”den Şiirler

ŞİİRSEL
Efe Murad – Çeviri Metne Muhtaç mı?

ÖYKÜ
Tuncer Erdem – Bak, o resim
Yalçın Tosun – Yaralı Bir Kaplan
B. Nihan Eren – Kaçak Çay
Türker Ayyıldız – Aynanın Buğusu
Serhat Çelikel – Uzak
Abdullah Mollaoğlu – Büvet
Ülkem Özdenak – Kendine Gitmek ve Kendinden Gelmek
Michèle Gazier – Pembeli Kırmızılı Kadın Portresi

OTURUM
Bugünün Gözüyle Ahmet Midhat – Yöneten: Handan İnci, Konuşmacılar: Jale Parla, Nüket Esen, Murat Gülsoy

DENEME
Sema Rifat – Bir Yazarın Çalışma Pratiği -Roland Barthes-
Uğur Kökden – Suç ve Ceza: Elli Altı Yıl Sonra
Emre Aracı – Illiers-Combray’de Proust’un İzinde…

BABİL KULESİ
Ahmet Güntan – Sami, güzel melek,
Necmi Sönmez – Sami Baydar’ın Ressam Olarak Portresi “Ah tatlı gençlik ölümün ergenliğindeydim.”
Veysi Erdoğan – Korkuyu İnlerken
Ahmet Sait Akçay – Müge İplikçi ve Kurmacanın Kırılganlığı
Sefa Kaplan – Mavi Defter Üzerine Lacivert Satırlar
Hasan Türksel – Şehirler & Kitaplar – Son sayfa var mıdır?

GÜZEL SAYFA
Mehmet Can Doğan – Cemal Süreya’nın Eşten, Dosttan Edindiği Takma Adları

edebiyathaber.net (24 Şubat 2013)

Kitabın kendi müstakil serüveni Perec külliyatındaki serüvenlerden, iç içe geçmiş ve birbiriyle çakışan, birbirini örten ve saklayan, birbirini açan ve yayan karmaşık kurgudan hiç de farklı değil. Bir “ilk roman”ın böyle bir serencamı olunca, insan ister istemez kitabın kendini gerçekleştiren bir kehanetten farksız olduğunu düşünüyor.

Non frustra vixi! 1975 tarihli devasa kitap Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun tek cümlelik özeti, romanda geçen bu cümlededir belki de: “Ben boş yere yaşamadım!” Ama sıkı bir Perec okuruysanız, bu cümlenin aslında tüm Perec külliyatının damarlarında gezinen kan olduğunu bilirsiniz. Perec’in olgunluk döneminden gençlik hatta toyluk dönemine döndüğümüzde de aynı kanla karşı karşıyayızdır. Paralı Asker, mezkûr kanı ilk pompalayan atardamardır.

1957 ile 1960 yılları arasında, Perec’in henüz 20’li yaşlarının başlarındayken kaleme aldığı Paralı Asker çok uzun bir macera geçirdi. Kitap önce La nuit (Gece), akabinde Gaspard ve Gaspard pas mort (Gaspard Ölmedi) versiyonlarından sonra nihayet Le Condottière (Paralı Asker) başlığıyla mevcut biçimini aldı. Ama Perec’in yaşadığı dönem boyunca asla basılmadı. İki yayınevi tarafından çeşitli defalarca reddedilen bu kitap, yazarın yapıtlarındaki oyunlu hikâyeleri hatırlatacak bir şekilde, ölümünden 30 yıl sonra basılabildi ancak.

1965’te Şeyler’in yayınlanıp Renaudot Ödülü’nü almasından bir yıl sonra Perec başka bir eve taşınır. Taşınırken de evindeki elyazmalarını iki bavula ayırır: Birinde müsveddelerden oluşan bir yığın ki bu atılacaktır, diğerinde taslak hâlinde bulunan veya yayınlanmamış diğer çalışmalar ki bu saklanacaktır. Kör talih! Atılması gereken bavul saklanmış, saklanması gereken bavulsa çöpe gitmiştir  Paralı Asker’i de peşinde götürerek.

Bundan yıllar sonra, Perec’in kitaplarını İngilizceye çeviren ve yazar hakkında bir biyografi hazırlayan David Bellos, Perec’in eski bir arkadaşı olan gazeteci Alain Guérin’in evinde, yığılmış kağıtların arasında, Paralı Asker’in bir kopyasını bulur. Kitabı vaktiyle reddetmiş olan Seuil Yayınevi de, diğer Perec kitapları gibi, bir bakıma her şeyi başlatan bu ilk romanı, Perec’in ölümünden 30 yıl sonra yayımlar.

Görüldüğü gibi, kitabın kendi müstakil serüveni, Perec külliyatındaki serüvenlerden, iç içe geçmiş ve birbiriyle çakışan, birbirini örten ve saklayan, birbirini açan ve yayan karmaşık kurgudan hiç de farklı değil. Bir “ilk roman”ın böyle bir serencamı olunca, insan ister istemez kitabın kendini gerçekleştiren bir kehanetten farksız olduğunu düşünüyor.

Kitaptaki hikâye de, benzer şekilde, Perec’in yazarlık macerası hakkında bir kehanetten başka bir şey değil. Sonraları W ya da Bir Çocukluk Hatırası’nda ve Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda karşılaşacağımız Gaspard Winckler, İtalyan Rönesans ressamı Antonello da Messina’nın Condottiero tablosunun sahtesini yapmak üzere, Anatole Madera tarafından istihdam edilir. Sahte tablonun yapımı sürecinde bunalan ve artık bir “kaçış” arayan Gaspard, ona sahte tablo yapması için para veren ve teşvik eden Madera’yı öldürür. Bu romanda, uzunca bir “kaçış” serüveni yaşayan ve sahteyle hakikat arasındaki netameli bağ üzerinde mekik dokuyan Gaspard’ın toyluk dönemine geri dönüyoruz ki kendisini en son Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda, Simon-Crubellier Sokağı’ndaki 11 numaralı apartmanda bırakmıştık. Bir bakıma, Perec’in “son büyük” eserinde, yani Perec’i bıraktığımız yerde.

Şimdi de Gaspard’ın ilk ortaya çıktığı yeri keşfediyoruz. Ve Perec’in sonraki külliyatı hakkında kehanette bulunan, kayboldu sanılan (Kayboluş) ve hortlak gibi tekrar ortaya çıkan Paralı Asker’e (Les Revenentes).

Sahteci Gaspard’ın, Perec’in ta kendisi değilse de, en azından alt benliklerinden biri olduğundan kim şüphe edebilir ki?

Cihan Özpınar – edebiyathaber.net (22 Şubat 2013)

İstanbul Modern Sinema, Avusturyalı yönetmenin tüm filmografisini sunuyor

İstanbul Modern Sinema28 Şubat – 14 Mart 2013 tarihleri arasında Avrupa sinemasının en büyük çağdaş yönetmenlerinden Michael Haneke’nin tüm filmografisini sunuyor. Goethe Enstitüsü, Avusturya Kültür Ofisi ve Fransız Kültür işbirliğiyle gerçekleşen “Haneke Hakkında Her Şey” başlıklı programda, Michael Haneke’nin 2012 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen ve “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Film” de dahil beş dalda Oscar adaylığı bulunan  Aşk filminin de aralarında bulunduğu ödüllü sinema filmleri ve televizyon filmleriyle birlikte  21 çalışması gösterilecek. Film gösterimlerinin yanı sıra 28 Şubat Perşembe günü, “A Companion to Michael Haneke” kitabının yazarı Roy Grundmann ile bu yıl Altın Portakal’da “En İyi Film” seçilen Güzelliğin On Par’ Etmez filminin yönetmeni, aynı zamanda Haneke’nin öğrencisi olan Hüseyin Tabak’ın katılacağı bir söyleşi gerçekleşecek.

Avusturyalı yönetmen, 1973 yılında yaptığı ilk filmi Liverpool’dan Sonra ile başlayan televizyon kariyerinde 11 uzun metraj çekti. 1989’daki ilk sinema filmi olan ve sonraki filmlerinin de şablonu hale gelen Yedinci Kıta’da susturulmuş duyguların katı şiddetle sonuçlandığı rahatsız edici bir aile portresi çizdi. Bu orta sınıf mutlu aileyi daha sonra çok daha büyük bir işkenceye maruz bıraktı ve sinemanın şiddetini 1997 yılında Ölümcül Oyunlar ile perçinledi.

Michael Haneke Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann’ın aynı adlı öyküsünden uyarlanan Göle Giden Üç Yolfilminde 1950 kuşağının kaybolmuş ideallerini sorguluyor. Son filmi Aşk’tan 36 yıl önce çektiği Çöp Yığını’nda yine 80’lerinde çifti ve çocuklarını konu alıyor.

Haneke’nin gençlik yıllarını geçirdiği Viyana-Neustadt’ta geçen Kemirgenler, 1. Bölüm: Pasajlar’da İkinci Dünya Savaşı sonrası Avusturya’daki “kayıp gençlik” üzerinde duruyor. Kemirgenler’in ilk bölümünde gösterilen ailelerin günahları, filmin ikinci bölümü olan Kemirgenler, 2. Bölüm: Yaralar’da çocuklarına geçiyor. Bu çocuklar yetişkin olduklarında sevgisiz aileler kuruyor ve istenmeyen çocuklar dünyaya getiriyorlar.

Varyasyon Veya Ütopyalar Olduğunu Ben de Biliyorum, bir öğretmen ile bir gazeteci arasındaki yasak aşkı konu alıyor. Film, çiftler arasında zor kurulan denge ve ilişki dinamiklerine değiniyor. Peter Rosei‘nin postmodern gerilim romanı ile aynı adı taşıyan ve 1985 yılında televizyona uyarlanan Edgar Allan Kimdi?filminde, yönetmenin daha sonraki yıllarda da üzerinde duracağı medya, görünmezlik, denetim ve burjuva aileler gibi temalar öne çıkıyor. Haneke, 1950’lerde geçen Fraulein: Bir Alman Melodramı’nda acı bir savaş sonrası Almanya portresi çiziyor.

Haneke’nin “Toplumsal Buzlanma”  üçlemesinin ilk filmi olan Yedinci Kıta, gerçek bir hikayeyi konu alıyor. Film, akşamları yemek masasında hiç konuşmadan sessizce toplanan, televizyona anlamsızca bakan, ufak rekabetlerle uğraşan orta sınıf bir aile olan Schoberleri konu alıyor. Üçlemenin ikinci filmi olan Benny’nin Videosu, televizyonun gençler üzerinde oluşturduğu travmayı ve medyatik gerçekliğin yarattığı belirsizliği gözler önüne seriyor. Üçlemenin ilk iki filmi gibi, üçüncü film Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası da gerekçesiz şiddete odaklanıyor.

İsyan’da, Andreas Pum karakteri üzerinden modern bireyin bürokratik düzen içerisinde yaşadığı sancıları anlatılıyor. Ucu açık hikaye tarzıyla izleyiciye sonsuz uyarlama olanağı sunan Haneke, Şato’da Franz Kafka’nın tasvir ettiği memur zihniyetli, geleneklere körü körüne bağlı ve endişeli toplum yapısını başarılı bir şekilde aktarıyor. Yönetmenin seyirciyi en çok rahatsız eden ve dehşete düşüren filmlerinden biriolan Ölümcül Oyunlar’da ise
göl kenarındaki tatil evine gelen aile, iki davetsiz gencin gelişiyle gerilim dolu saatler yaşıyor.

Juliette Binoche’un başrolünü üstlendiği, işaret dili de dahil olmak üzere farklı dillerde konuşan çok etnikli oyuncu kadrosu, sarsıcı gerçekçiliğin usta anlatımı, ekran dışında kalan bölümün ve sesin radikal kullanımıylaBilinmeyen Kod insanları hızla içine çeken 21. yüzyılın modernleşmesini anlatıyor.

2001 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Erkek Oyuncu” ve “Jüri Özel Ödülü” alanPiyanist’te Isabelle Huppert, gündüzleri soğuk ve acımasız bir piyano öğretmeni geceleri ise annesinin baskısı altında yaşayan röntgenci ve sapkın bir karakter olan Erika Kohut’u canlandırıyor.

Kıyamet gününün resmini çizen Kurdun Günü, bir ailenin hikayesi olarak başlıyor ve bir dizi kolektif trajediye dönüşerek, bir efsanenin yazılmasına da ön ayak oluyor. Daniel Auteuil ve Juliette Binoche’un oynadığı, 2005 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü alan Saklı’da, Haneke izleyiciyi her an tetikte tutarak, bir bulmacanın içine sürüklüyor.

1997’de çektiği Ölümcül Oyunlar’ın orijinal versiyonundan 10 yıl sonra, 2007 yılında kendi filmini yeniden yorumlayan Haneke, Naomi Watts,Tim Roth ve  Michael Pitt rol aldıkları Ölümcül Oyunlar ABD’de ile burjuvaziye olan kızgınlığının şiddet yoluyla dışa vurumunu yansıtıyor.

Prömiyerini 62. Cannes Film Festivali’nde yapan, 2009 Altın Palmiye ödüllü Beyaz Bant, Birinci Dünya Savaşı öncesi bir Alman köyünde yaşananları anlatıyor.  Michael Haneke’nin son filmi, Jean-Louis Trintignantve Emmanuelle Riva’nın oynadığı Aşk, kısmen otobiyografik öğeler içeriyor.

 

Michael Haneke Filmleri

Liverpool’dan Sonra (Und Was Kommt Danach?), 1974

Batı Almanya, DVD, Renkli, 89’

Oyuncular:Hildegard Schmahl, Dieter Kirchlechner

Dil:Almanca

Gösterim: 6 Mart Çarşamba saat 15.00

Orijinali James Saunders tarafından radyo oyunu formatında yazılmış olan Liverpool’dan Sonra, Haneke’nin ilk filmi. Birbirine tamamen yabancı olan kişilerin tanışması, aşık olması, kavgaları, anlaşmanın zorluğunu fark etmeleri, muhtemelen kavga etmeleri ve ayrılmaları ile sonuçlanan ilişkilerinin soyut bir yansıması. Filmde çiftler arasında iletişimsizlikten doğabilecek tüm sorunlar işleniyor. Liverpool’dan Sonra, oyuncuların ve sinematografinin gerçekliği ile kameranın yarattığı dramatik üslubun başarılı sunumu ile öne çıkıyor.

Gösterim izni için SWR‘e (Südwestrundfunk) teşekkür ederiz.

 

Göle Giden Üç Yol (Drei Wege Zum See), 1976

Batı Almanya- Avusturya, DVD, Renkli, 97’

Oyuncular: Ursula Schult, Guido Wieland, Walter Schmidinger, Udo Vioff, Bernhard Wicki

Dil: Almanca

Gösterim: 8 Mart Cuma saat 13.00, 10 Mart Pazar saat 15.00

Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann’ın aynı adlı öyküsünden uyarlanan Göle Giden Üç Yol filminde başarılı bir savaş fotoğrafçısı, babasının evini ziyarete gitmesi ile hayatına ve yaşadığı aşklara dönüp geçmişini ve karakterini irdelemeye başlar. Sosyal kimliğini sorguladıkça kendini ahlaki bir bunalımın ve krizin eşiğinde bulur. Michael Haneke bu filminde 1950 kuşağının kaybolmuş ideallerini sorguluyor.

Gösterim izni için SWR‘e (Südwestrundfunk) teşekkür ederiz.

 

Çöp Yığını (Sperrmüll) 1976

Batı Almanya, DVD, Renkli, 80’

Oyuncular: Ernst Fritz Fürbringer, Tilli Breidenbach, Karlheinz Fiege, Suzanne Geyer

Dil: Almanca

Gösterim: 1 Mart Cuma saat 17.00, 3 Mart Pazar saat 13.00

Haneke son filmi Aşk’tan 36 yıl önce, yine 80’lerinde çifti ve çocuklarını konu alıyor. Yaşlı bir çift, sağlık sorunları yüzünden yıllardır oturdukları evlerini bırakıp yeni bir eve taşınmak ister. Ancak bu taşınma uzun ve sancılı bir sürece dönüşür. TV için çekilmiş, Haneke usulü bir aile dramı.

Gösterim izni için ZDF‘e (Zweites Deutsches Fernsehen) teşekkür ederiz.

 

Kemirgenler, 1. Bölüm: Pasajlar(Lemminge,Teil 1: Arkadien), 1979

Batı Almanya, Avusturya, DVD, Renkli, 113’

Oyuncular: Regina Sattler, Christian Ingomar, Eva Linder, Paulus Manker, Bernhard Wicki

Dil: Almanca

Gösterim: 5 Mart Salı saat 13.00, 14 Mart Perşembe saat 13.00

Gençlik yıllarını geçirdiği Viyana-Neustadt’ta geçen filmin ilk bölümünde yönetmen İkinci Dünya Savaşı sonrası Avusturya’daki “kayıp gençlik” üzerinde duruyor. Burjuva aileleri tarafından bastırılmış ve baskılanmış gençler, savaşla ilgili konuşmaların yasaklandığı, ailelerine ve tanrıya sorgusuzca bağlandıkları, hoşgörünün zayıflık olarak algılandığı ve cinselliklerinden utanmaları gerektiği bir dünyada yaşıyorlar. Ailelerinin ikiyüzlülüğü ve zayıflıklarının zehirlediği bu  gençlerin hem etraflarına hem de kendilerine zarar veren isyanlarına odaklanıyor. Haneke’nin ilk çalışmaları içinde oldukça önemli bir yere sahip olan Kemirgenler, daha sonraki yıllarda geliştireceği pek çok konuya işaret etmesiyle dikkat çekiyor.

 

Kemirgenler, 2. Bölüm: Yaralar (Lemminge,Teil 2: Verletzungen), 1979

Batı Almanya, Avusturya, DVD, Renkli, 107’

Oyuncular: Monica Bleibtreu, Elfriede Irrall, Rüdiger Hacker, Wolfgang Hübsch
Dil: Almanca

Gösterim: 5 Mart Salı saat 15.00, 14 Mart Perşembe saat 15.00

Kemirgenler’in ilk bölümünde gösterilen ailelerin günahları, filmin ikinci bölümü olan Yaralar’da çocuklarına geçiyor. Bu çocuklar yetişkin olduklarında sevgisiz aileler kuruyor ve istenmeyen çocuklar dünyaya getiriyorlar. Umutsuzluk ve arzunun içi boş nezaket kavramı ile kesiştiği dünyalarını dualarda kısa süreli rahatlamalar, ilaçlar, alkol, gayrimeşru ilişkiler ve televizyon oluşturuyor. Öfkelerini yanlış yerden çıkartmaya çalışan bu yetişkinler, yaşamlarını yeni yaralar açarak devam ettiriyorlar.

 

Varyasyon Veya Ütopyalar Olduğunu Ben de Biliyorum (Variation – oder Daß es Utopien gibt, weiß ich selber!), 1983

Batı Almanya, DVD, Renkli,  98’

Oyuncular: Elfriede Irrall, Suzanne Geyer, Hilmar Thate, Monica Bleibtreu, Eva Linder

Dil: Almanca

Gösterim: 2 Mart Cumartesi saat 15.00, 6 Mart Çarşamba saat 17.00

Varyasyon Veya Ütopyalar Olduğunu Ben de Biliyorum,bir öğretmen ile bir gazeteci arasındaki yasak aşkı konu alıyor. Film, çiftler arasında zor kurulan denge ve ilişki dinamiklerine değiniyor. Birbirini çok seven insanların aynı zamanda birbirlerine verdikleri zararlara dikkat çeken Haneke, karakterlerin duygusal yaşamlarındaki karmaşık gelgitlere değinerek, sonunda biten bir aşktan geriye kalanları izleyiciye sunuyor.

Gösterim izni için rbb- Rundfunk Berlin-Brandenburg’a teşekkür ederiz.

 

Edgar Allan Kimdi? (Wer war Edgar Allan?), 1984

Batı Almanya-Avusturya, DVD, Renkli, 83’

Oyuncular: Paulus Manker, Rolf Hoppe, Guido Wieland, Renzo Martini, Walter Garadi

Dil: Almanca

Gösterim: 7 Mart Perşembe saat 13.00, 8 Mart Cuma saat 17.00

Peter Rosei’nin postmodern gerilim romanı ile aynı adı taşıyan ve 1985 yılında televizyona uyarlanan filmde, babasının isteğine karşı gelip Venedik’te okumaya giden bir öğrenci, Edgar Allan adlı gizemli bir adamla tanışır. Temel öğeleri arasında esrarengiz ölümlerin, tuhaf yanlış anlaşılmaların ve sıra dışı bir baba figürünün olduğu bu televizyon filminde yönetmenin daha sonraki yıllarda da üzerinde duracağı medya, görünmezlik, denetim ve burjuva aileler gibi temalar öne çıkıyor.

 

Fraulein: Bir Alman Melodramı (Fraulein: A German Melodrama), 1985

Batı Almanya, DVD, Siyah-Beyaz,108’

Oyuncular: Angelica Domröse, Péter Franke, Lou Castel, Heinz-Werner Kraehkamp

Dil: Almanca

Gösterim: 28 Şubat Perşembe saat 13.00, 8 Mart Cuma saat 15.00

10 yılını Rus savaş kampında esir olarak geçirmiş Alman asker, eve döndüğünde hayatında birçok şeyin değişmiş olduğunu fark eder. Karısının eski savaş esiri bir Fransız ile ilişkisi vardır, kızı bir Amerikalı askerden hamiledir, asi oğlu kendini rock’n’roll akımına kaptırmıştır ve maddiyatçı kardeşi babalarının saygın inşaat firmasını satmıştır. Haneke, 1950’lerde geçen bu melodramda acı bir savaş sonrası Almanya portresi çiziyor.

Yapımcı: Saarländischer Rundfunk

 

Yedinci Kıta (Der Siebente Kontinent), 1989

Avusturya, 35mm, Renkli, 104’

Oyuncular: Birgit Doll, Dieter Berner, Leni Tanzer

Dil: Almanca

Gösterim: 5 Mart Salı saat 17.00

Günümüzde insanlar, bilgi ve sorumluluklar altında boğuluyor ve her gün daha mükemmel olmak için çalışıyorlar. Bireyler arası iletişim azalıyor ve sonunda kişi, yaşadığını hissetmek için kendini bir takım kararlar almaya zorunlu hissediyor. Haneke’nin “Toplumsal Buzlanma”  üçlemesinin ilk filmi olan Yedinci Kıta, gerçek bir hikayeyi konu alıyor. Film, akşamları yemek masasında hiç konuşmadan sessizce toplanan, televizyona anlamsızca bakan, ufak rekabetlerle uğraşan orta sınıf bir aile olan Schoberlere odaklanıyor.

 

Benny’nin Videosu (Benny’s Video ), 1992

Avusturya-İsviçre, 35mm, Renkli, 105’

Oyuncular: Arno Frisch, Angela Winkler, Ulrich Mühe

Dil: Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca

Gösterim: 7 Mart Perşembe saat 15.00

Hollywood filmlerindeki vahşet sahnelerinin ketçap ve plastikten ibaret olduğunu düşünen 14 yaşındaki Benny, hayatı keşfetmek için aksiyon filmlerini ve odasında bulunan gözetleme kameralarını tercih eder. Gördüklerinin doğruluğunu test etmek  için, eve çağırdığı kız arkadaşını soğukkanlılıkla vurup videoya kaydeder. Cinayeti öğrenen ailesine verdiği cevap ise oldukça basittir: “Nasıl olduğunu merak etmiştim.” Haneke’nin “Toplumsal Buzlanma”  üçlemesinin ikinci filmi olan Benny’nin Videosu, televizyonun gençler üzerinde oluşturduğu travmayı ve medyatik gerçekliğin yarattığı belirsizliği gözler önüne seriyor.

 

İsyan (Die Rebellion), 1993

Avusturya,DVD, Renkli, 105’

Oyuncular: Branko Samarovski, Judith Pogány, Thierry van Werveke,Deborah Wisniewski

Dil: Almanca

Gösterim:1 Mart Cuma saat 13.00, 6 Mart Çarşamba saat 13.00

Andreas Pum, ülkesi uğruna bir bacağını kaybetmiş emekli bir askerdir. Ordudan ayrıldıktan sonra onur madalyası alır. Bir gün, iyi giyimli bir adamla kavgaya tutuşup, kamu düzenini bozmakla suçlanarak hapse girince madalyasını kaybeder. Hapishaneden çıktıktan sonra hayatının geri kalanını Halali adlı bir kafede tuvalet temizleyicisi olarak geçirir. Ancak sona yaklaşırken gereksiz kibarlığının ve kurallara bağlılığının tüm hayatını heba ettiğini anlar. Haneke,  Andreas Pum karakteri üzerinden modern bireyin bürokratik düzen içinde yaşadığı sancıları anlatıyor.

 

Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası (71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls), 1994

Avusturya-Almanya, 35mm, Renkli, 96’

Oyuncular: Gabriel Cosmin Urdes, Lukas Miko, Otto Grünmandl, Anne Bennent

Dil: Rumence, Almanca, İngilizce

Gösterim: 14 Mart Perşembe saat 17.00

Michael Haneke’nin “Toplumsal Buzlanma” üçlemesinin ilk iki filmi Yedinci Kıta ve Benny’nin Videosu gibi,Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası da gerekçesiz şiddete odaklanır.  1993 Noel gecesinde, 19 yaşındaki üniversite öğrencisi bir bankaya girerek ve silahı kendi kafasına dayamadan önce üç kişiyi öldürdü. Peki, bu bizi niye ilgilendirsin ki? Haneke,  birbirini tanımayan insanların rastlantısal olarak aynı bankada toplanmasını, çözümü olmayan gizemli ve rahatsız edici bir bilmeceye dönüştürüyor.

 

Şato (Das Schloss), 1997

Almanya-Avusturya, DVD, Renkli, 123’

Oyuncular: Ulrich Mühe, Susanne Lothar, Frank Giering, Felix Eitner

Dil: Almanca

Gösterim: 7 Mart Perşembe saat 19.30, 10 Mart Pazar saat 13.00

Ucu açık hikaye tarzı ile izleyiciye sonsuz uyarlama imkanı sunan Haneke’nin, Franz Kafka’nın tamamlanmamış baş yapıtı olan Şato’yu seçmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Kaleye ulaşmaya çalışan K isimli mimar, ufak tefek fakat bitmek bilmeyen bürokratik entrikalarla karşı karşıya kalır. K’nin uğraşmak zorunda kaldığı şüpheli ve meraklı köy halkı, içinden çıkamadığı karmaşık bir coğrafya ve esrarengiz bir kadın vardır. Haneke, Kafka’nın tasvir ettiği memur zihniyetli, geleneklere körü körüne bağlı ve endişeli toplum yapısını başarılı bir şekilde izleyiciye sunuyor.

 

Ölümcül Oyunlar (Funny Games)

Avusturya, 1997, 35mm, Renkli, 108’

Oyuncular: Susanne Lothar, Ulrich Mühe and Arno Frisch

Dil: Almanca

Gösterim: 28 Şubat Perşembe saat 15.00

1997 yapımı Ölümcül Oyunlar, kuşkusuz Haneke’nin seyirciyi en çok rahatsız eden ve dehşete düşüren filmlerinden biridir. Göl kenarındaki yazlık evlerine gelen orta sınıf bir ailenin rahatı, iki gencin çıkagelmesi ile bozulur. Bu iki genç, aileye psikolojik ve fiziksel şiddet uygulayarak onları sadistçe bir oyunun içine sürükler. Evde terör yaratan bu gençler film boyunca kameraya yönelerek izleyiciyi de bu sadist oyunun içine çekmeye çalışır. Amaç, izleyicinin de bu oyundan zevk almasını sağlamaktır.

 

Bilinmeyen Kod: Birkaç Yolculuğun Bitmemiş Hikayesi (Code Inconnu: Recit incomplet divers voyages), 2000

Fransa, Romanya, Almanya, DVD, Renkli, 117’

Oyuncular: Juliette Binoche, Luminiţa Gheorghiu, Thierry Neuvic, Ona Lu Yenke

Dil: Fransızca, Arapça, İngilizce, Fransız İşaret Dili, Malinka, Rumence

Gösterim: 3 Mart Pazar saat 15.00

Paris sokaklarında, rastgele yapılmış acımasız bir davranış farklı etnik kökenlerden gelen insanların karşılaşmalarına neden oluyor.  İşaret dili de dahil olmak üzere farklı dillerde konuşan çok etnikli oyuncu kadrosu, sarsıcı gerçekçiliğin usta anlatımı, ekran dışında kalan bölümün ve sesin radikal kullanımıyla Bilinmeyen Kodinsanları hızla içine çeken 21. yüzyılın modernleşmesini anlatıyor.

 

Piyanist (La Pianiste), 2001

Avusturya-Fransa-Almanya, 35mm, Renkli, 129’

Oyuncular: Isabelle Huppert, Annie Girardot, Benoît Magimel, Anna Sigalevitch

Dil: Fransızca, Almanca

Gösterim: 3 Mart Pazar saat 17.00

2001 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Erkek Oyuncu” ve “Jüri Özel Ödülü” alan bu filmde Isabelle Huppert, gündüzleri soğuk ve acımasız bir piyanist geceleri ise annesinin baskısı altında yaşayan röntgenci ve sapkın bir karakter olan Erika Kohut’u canlandırıyor. Kendisinden 20 yaş küçük öğrencisinin onu baştan çıkarmasıyla Erika’nın klostrofobik dünyasında ördüğü duvarlar sarsılır. Erica, daha önce dışa vurmadığı, kontrol edemediği en uç cinsel arzuları ile yüzleşmek zorunda kalır.

 

Kurdun Günü (Le Temps du Loup),2003

Avusturya, Almanya, Fransa, 35mm, Renkli,  113’

Oyuncular: Isabelle Huppert, Anaïs Demoustier, Lucas Biscombe, Hakim Taleb, Béatrice Dalle

Dil: Fransızca

Gösterim:1 Mart Cuma saat 15.00

Haneke bu en karanlık öyküsünde, bir kıyamet gününün resmini çiziyor. Felaketten kaçan Anna ve ailesi yazlık evlerine geldiklerinde, evlerinin başkaları tarafından işgal edilmiş olduğunu görürler. Bu gerçekle yüzleşmek, acı verici deneyimlere dönüşür. Hiçbir şey eskisi gibi değildir. Yalnızca bir ailenin hikayesi olarak başlayan filmin ilerleyen dakikaları bir dizi kolektif trajediye dönüşür. Fakat yaşanan bu trajediler, bir efsanenin yazılmasına da ön ayak olur. Bir azizin fedakarlık hikayesi Kurdun Günü ile karşımıza çıkıyor.

 

Saklı (Caché), 2005

Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya,A.B.D., 35mm, Renkli,  117’

Oyuncular: Daniel Auteuil, Juliette Binoche, Maurice Bénichou, Lester Makedonsky

Dil: Fransızca

Gösterim: 2 Mart Cumartesi saat 13.00

2005 Cannes Film Festivalinde “En İyi Yönetmen” ödülünü alan filmde, ünlü talk şovcu Georges, bir tacizcinin hedefi olur. Tacizci, George’un evininin içini çektiği videoları kendisine göndermeye başlar.  Gönderilen bu videoların mesajı oldukça açıktır: “Takip ediliyorsun”. George’un bir yayınevinde çalışan karısı Anne’in endişeleri arttıkça aile içindeki dram derinleşir. Aile bireylerinin suçluluk hissi, videoları kimin yolladığı sorusunun ikinci planda kalmasına sebep olur. Haneke bu filminde izleyiciyi her an tetikte tutarak, bir bulmacanın içine sürüklüyor.

 

Ölümcül Oyunlar ABD (Funny Games US), 2007

Fransa, A.B.D., İngiltere, Avusturya, Almanya, İtalya, 35mm, Renkli, 111’

Oyuncular: Naomi Watts, Tim Roth, Michael Pitt, Brady Corbet, Devon Gearhart

Dil: İngilizce

Gösterim: 2 Mart Cumartesi saat 17.00

Haneke, 1997’de çektiği Ölümcül Oyunlar’ın orijinal versiyonundan sonra, 2007 yılında Amerikan versiyonu “Ölümcül Oyunlar ABD” ile filmini yeniden yorumladı. Ölümcül Oyunlar, yönetmenin burjuvaziye olan kızgınlığının şiddet yoluyla dışa vurumu işleniyor. Ann, George ve oğulları Georgie kısa bir tatil için göl kenarındaki yazlık evlerine giderler. Vardıklarında komşuları Fred ve Eva’da bir tuhaflık sezerler. Onların misafiri olarak tanıştıkları genç ve kibar görünümlü Peter, Ann’i şüphelendirir.

 

Beyaz Bant (Das Weisse Band: Eine Deutsche Kindergeschichte), 2009

Almanya-Avusturya-Fransa-İtalya, 35mm, Siyah-Beyaz, 144’

Oyuncular: Christian Friedel, Susanne Lothar, Burghart Klaußner, Ulrich Tukur

Dil: Almanca, İtalyanca, Lehçe, Latince

Gösterim: 7 Mart Perşembe saat 17.00, 10 Mart Pazar saat 17.00

Prömiyerini 62. Cannes Film Festivali’nde yapan, 2009 Altın Palmiye ödüllü Beyaz Bant, Birinci Dünya Savaşı öncesi bir Alman köyünde yaşananları anlatıyor. Çıkar ilişkileriyle örülmüş , ahlaki bir çöküş yaşayan köyde çocuklara masumiyet öğretilir. Bunun için kola takılan beyaz bir bandın işe yarayacağından emindirler.

 

Aşk (Amour), 2012

Avusturya, Fransa, Almanya, 35mm, Renkli,127’

Oyuncular: Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva, Isabelle Huppert, Alexandre Tharaud

Dil:Fransızca, İngilizce

Gösterim: 28 Şubat Perşembe saat 17.00, 14 Mart Perşembe saat 19.00

80’lerinde emekli müzik öğretmenleri Georges ve Anne, ilerlemiş yaşlarına rağmen geride kalan ömürlerini huzur ve mutluluk içinde geçirmekte olan bir çifttir. Kendileri gibi müzisyen olan kızları Eva, Avrupa’da onlardan uzakta yaşamaktadır. Yaşlı çiftin sakin hayatı bir gün Anne’in boyundan aşağısının felç olmasıyla altüst olur. Georges sevgili karısına elinden geldiğince iyi bakar ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Şimdi onca yıldır süregelen evlilikleri, bir daha bağlılık sınavı verecektir. Usta yönetmen Michael Haneke’nin son filmi kısmen otobiyografik öğeler içeriyor. 2012 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen filmin, “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Film” de dahil beş Oscar adaylığı bulunuyor.

22 Şubat 2013

THY, Buket Uzuner’in açtığı sansür davasını kaybetti. Mahkeme edebiyatçının yazısının içkiyle alakalı bölümünü makaslayan havayolu şirketinin dergisi Skylife’ın o sayısının imha edilmesine karar verdi. Kararı Yargıtay da onadı.

THY’nin uçaklarda dağıttığı dergisi Skylife’ın Haziran 2009 sayısı için ‘Anadolu Yakasında Bir İstanbul Klasiği: Moda’ başlık bir yazı hazırlayan Buket Uzuner, dergiyi eline alındığında İBB’nin Moda iskelesindeki kafeye alkol yasağı koymasını eleştirdiği bölümünün yayımlanmadığını görerek dergiye e-posta attı ve “Neden yazımı sansürlediniz” sorusuna “Alkolle ilgili” yanıtını aldı. Bunun üzerine Buket Uzuner mahkemeye başvurdu.

THY avukatları, 1983’ten beri yayımlanan Skylife’ın politik tartışmalara girmediği, makalenin çıkartılan bölümünün ülke imajına zarar verebileceği iddiasıyla davanın reddini istedi. Eski Rum meyhanesi Koço restoranla ilgili bölümün de reklam gerekçesiyle çıkartıldığı savunuldu.

Mahkeme “FSEK uyarınca edebi eser mahiyetinde olduğu konusunda bir şüphe bulunmamaktadır” tespiti yaptı. Eser üzerinde her türlü tasarrufun yazara ait olduğunu ve izin alınması gerektiğini vurgulayan mahkeme davayı kabul etti. Kararda, “Davalı tarafın, davacıya ait eserden doğan manevi hakkının ihlaline yönelik tecavüzünün menine” denildi.

Sansürlü yazının bulunduğu Haziran 2009 sayısının toplatılarak imhasına, THY internet sitesinden çıkartılmasına, 2 bin lira manevi tazminat ile 3 bin lira avukatlık ücretinin tahsiline, yazının tamamının karar kesinleştikten sonraki 3 ay içinde Skylife’ta yayımlanmasına karar verdi. THY’nin temyiz istemi ve karar düzeltme başvurusu Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından reddedildi ve karar kesinleşti. Yazının tamamı icra yoluyla dergide yayımlanacak.

Sansürlenen bölüm:

“Bir Modalı olarak, İstanbul’un daima gurur duyduğum binlerce yıllık hoşgörü iklimine hiç ama hiç yakışmayacak biçimde, bu muhteşem iskeledeki kafede İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir yıldır alkollü içki yasağı uyguladığını üzülerek belirtmek isterim. Yemek içmekten söz edilince, Moda’yla adı özdeşleşen Koço Restoran’ı mutlaka anmak gerekir. Çünkü Koço’suz Moda eksik kalır…”

22 Şubat 2013

  • TUNCER GÜLENSOY - 23/02/2013 - 18:03

    Ben Amerika yollarında uçarken, “viski”den başka bir şey içmeyen pek çok Arap, Fars ve Türk gördüm. İçkiyi semmem, fakat kırk yılda bir dostlarla beraber bir bardak da içerim. Bana ve ötekilere karışmak kimin haddine. Tanrı, Cennetinde “Kevser” adlı şaraptan bahsettiğine göre, Kur’an’ı yalanlamak Müslümanlık değil, Tanrı’ya şirk koşmaktır.cevaplakapat

  • emin dinçer - 17/03/2013 - 11:43

    içki yasağı uygulayan bir zihniyetle hiç bir yere varılmaz
    uluslararaı bir kurum ama muhafazakar bir tutum çok yanlış
    arap ülkeleri istedi diye içki yasağı uygulamak yanlış
    sanki o yasak koyuduğunuz ülkelerin insanları alkol tüketmiyormu
    alasını içiyorlar yasaklarla biryere varamayız
    bu zihniyetteki yönetici ve idareciler biryerlerden emir almadan işlerini yapsalar çok iyi olur
    meydanlarda din tacirliği yapanlarada yasak gelsin
    adam gibi yiyip içenlere değilcevaplakapat

Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk, İtalya’nın yüksek tirajlı gazetesi ”La Repubblica”da, “Ailenin idiotuydum, ama sonra Nobel’i kazandım” başlığıyla yayımlanan röportajında, mühendislerle dolu bir aileden geldiğini, dolayısıyla ağabeyi ve kendisi için de yüksek beklentilerin var olduğunu, ancak kendisinin hocalardan çekindiği için o alanda ilerlemediğini anlattı.

Ailesinin klasik Türk ataerkil aile yapısında olduğunu ve ağabeyi ile kendisinin üçüncü dünya tarzında bir eğitimden geçtiğini aktaran Pamuk, kardeşlerden birinin mutlaka mühendislik okuması gerektiğini, ağabeyinin Yale Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği okuyarak bunu yaptığını, kendisinin ise tipik bir şekilde ailenin ikinci çocuğu olduğundan söz etti.

Röportajı yapan gazeteci Piergiorgio Odifreddi’nin “Fransız yazar-düşünür Jean Paul Sartre’ın ‘Ailenin İdiotu’ gibi mi” sorusuna Nobel ödüllü yazar, “Evet. Hatta daha fazlası. İkinci doğanlara bariz bir örneğim. Aile her zaman ilk çocuğun eğitimine daha odaklanmış oluyor. O da hep daha fazla sorumluluk sahibi olmak zorunda hissediyor. Bir yere gittiğimizde o, caddeleri ararken, ben havaya, vitrinlere bakıyor, hayaller kuruyordum. İkinci doğan olmanın avantajları var, dezavantajları var. İkinci doğanlar daha geç olgunlaşıyor” yanıtını verdi.

Bazı arkadaşlarının halen kendisini küçük bir çocuk gibi gördüğünü dile getiren Orhan Pamuk, “Bu, hayal gücünü harekete geçirir ancak sosyal bir birey olmaya yardımcı olmaz. Bazı şeyler 6 yılda öğrenilir, ama ben artık 60 yaşındayım ve bu artık benim karakterim. Ağabeyim sosyal biri, ben ise asosyal kaldım” dedi.

Siyasi baskılar müzeyi geciktirdi
‘Masumiyet Müzesi’ isimli kitabıyla aynı adı taşıyan müzesinin daha sonra açılmış olması hatırlatılan Pamuk, “Doğrusunu söylemek gerekirse, kitabın çıktığı gün müzenin de açılışını yapmak isterdim. Fakat o dönemin siyasi baskıları bunu imkansız hale getirdi” ifadelerini kullandı.

Okurlarının hac görevini yerine getiren inananlar misali müzeyi ziyaret ediyor olmasını nasıl yorumladığı sualini de Pamuk, “Tolstoy’un, Anna Karenina romanından etkilenip, Saint Petersburg’a gidip Anna Karenina’nın izini arayanlar gibi mi Bu beni rahatsız etmiyor. Zaten ziyaret edilsin diye bu müzeyi kurdum” şeklinde yanıtladı.

Müzeye gelenlerin 4’te 3’ünün kitabı okumadığına dikkati çeken Pamuk, “Hatta belki de hiç okumayacaklar. Kitabı okuyanlarla yaptığım görüşmelerde ise kitapta geçen bazı nesnelerin hatırlanmadığını, unutulduğunu gördüm. Bir nesne ile duygusal bir bağ varsa aranızda hatırlıyorsunuz. Bu nedenle pek çok ziyaretçi, bundan etkileniyor” dedi.

Yeni roman yolda
Pamuk, şu anda ne yaptığı sorusuna da, “Müzeyle ilgili çalışmalarımı bitirdikten sonra yazarlık hayatıma geri döndüm. Şimdi yeni romanın ortalarındayım. Artık 60 yaşındayım, ömür kısalmakta. Nobel ödülü dolayısıyla hırslarımı kaybetmedim, tam tersine sıkı çalışmaya devam ediyorum. Yaşamak için az bir zaman var, ancak halen yazacak çok şey var” yanıtını vererek, yeni bir roman hazırlığında olduğunu da müjdeledi.

AA (22 Şubat 2013)

Bir zamanların popüler fotoğrafçısı Rob Fossick, hayattan elini eteğini çekmiş, apartman dairesinin karanlığına sığınmıştır. Annesinin beklenmeyen ölümünün ardından ortaya çıkan ve Bay Satoshi isimli birine iletilmesi gereken gizemli bir paket onu anılarla kuşatılmış bir inzivadan, Tokyo’ya; insanı bir girdap gibi içine çeken şehir hayatının ortasına fırlatır.

Rob, bu yabancı şehirde, birbirinden eksantrik yeni arkadaşlarının da yardımıyla, Bay Satoshi’nin gizli kimliğinin peşine düşer. Bu yol, şimdiye kadar yüzleşmeye çekindiği hayatın ve varlığından bile haberdar olmadığı gerçeklerin hazırladığı sürprizlerle doludur.

Everest Yayınları‘ndan çıkan Bay Satoshi de Kim? adlı romandan bir bölümü aşağıda okuyabilirsiniz:

Kadın, “Sen Robert’sin herhalde,” dedi. “Alice’in oğlu.”
“Rob,” dedim. “Veya Foss diye çağırırlar beni.” Kadının fazla zamanım ve enerjim olmadığını anlamasını ümit ederek bakışlarımı yere çevirdim.

Birkaç saniye sonratekrar yukarı baktığımda, kadın ağırlığını büyük ölçüde ince tahta bastonuna vermiş, hâlâ karşımda duruyor, bastonun ucundaki lastik halka betonda pek de yassılmış gibi görünmüyordu. Yüzü bana annemi hatırlatıyordu; sarkık derisi öyle soluk bir renkti ki, yeşile çalıyordu. Seksenlerinde asılı kalmış gibiydi.

“Size nasıl yardım edebilirim?” diye sordum.
“Gerek yok. Yardım istemiyorum.”

Sesinde, Londra’nın güney ve güneydoğu komşusu şehirlere özgü bir tını vardı. Dili, her “o” harfini gitarın tellerine vurulan mızrap gibi çınlatıyordu.

“Cenazeye katıldınız mı?” diye sordum.
“Ah, evet evet, cenazedeydim ya. Çok güzel bir törendi. Sence de öyle değil mi?”
“Güzeldi, evet.”
“Ben annenin bir arkadaşıyım. Adım Freddie.”
“Merhaba Freddie.”

Eli kuru ve kabaydı.

“Sen de Finegold’da mı yaşıyorsun Freddie?”
“Ah, evet evet, orada yaşıyorum. Hem de aklımın başımda olmasına rağmen. Anneni uzun süredir tanırdım. Belki benden bahsetmiştir. Hoş, bunu yaptığını pek sanmam ya. Neyse, onun dairesinin yakınında, koridorun ilerisinde yaşıyorum ben. Daire hâlâ sendedir herhalde, ha? Yani kirayı iptal etmemişsindir daha?”
“Yok, etmedim.”
“Annenin eşyalarını da temizlemedin?”
“Şey… Hayır. Annemi kaybedeli çok olmadı daha.”
“Yakında yapacaksındır ama?”
“Çok yakında. Yalnız bu aralar işim başımdan aşkın.”
“Ne gibi?”
“Bilirsiniz işte. Şu, bu. Daireyi mümkün olan en kısa sürede boşaltacağım.”
“Anladım.”

Kadının gözlerinin altındaki pembe torbaları inceledim. “Aklına takılan bir şey var gibi.”

“Annen öldüğünden beri sürekli düşünüp durduğum bir mesele var da. Bana söylemiş olduğu bir şey. Bir çeşit rica. Birlikte Mews’a gitsek de bu konuyu orada konuşsak? Olur mu?”
“Ne yazık ki eve dönmem gerekiyor. Londra’da yaşıyorum.”
“Tabii, çekmen gereken fotoğraflar vardır.”
“Gerçekten de var.”
“Eskiden ben de fotoğraf çekerdim. Niye vazgeçtim, bilmem. Herhalde artık fotoğrafını çekecek bir şey bulamadığım için.”
“Freddie, gerçekten dönüş yoluna koyulmam gerekiyor artık.”
“Tamam, anlıyorum, ama bu mesele de önemli.”
“Nasıl?”
“Şey,” dedi Freddie, bastonuna iyice dayanarak öne doğru uzanıp komplocu bir tavırla sağına soluna bakarak. “Bir ayakkabı kutusu var.”
“Ayakkabı kutusu mu?”

Seyrek saç buklelerinin arasından kafa derisini görebiliyordum. Ay yüzeyine benzeyen bir grilikteki bu deri, küçücük gümüşi ve pembe çillerle doluydu.

Freddie, “Bir ayakkabı kutusunun içinde, annenin Bay Satoshi’ye verilmesini istediği bazı şeyler varmış,” dedi.

Bu ismi duyunca o hatıra damarlarımda elektrikli bir kıvılcım olarak dolaşmaya başladı.

“Bay Satoshi’nin kim olduğunu biliyor musun?”

edebiyathaber.net (22 Şubat 2013)

Ocak ayında ilk kez düzenlenen ve büyük bir ilgi gören ücretsiz etkinlik dizisi Aydın Büke ile Müzikli Söyleşiler, ikinci buluşmada Schumann’lar ve Brahms’ın çarpıcı ilişkisini ve etkileyici bestelerini sunmaya hazırlanıyor.

1853 yılının Eylül ayında Düsseldorf’ta ilk kez karşılaştıklarında Johannes Brahms henüz yirmi yaşındaydı. Yapıtlarına hayran olduğu dönemin tanınmış besteci Robert Schumann delikanlıyı içtenlikle karşılamış, onu sanatsal yönden tam anlamıyla kanatlarının altına almıştı. Çağın en tanınmış piyanistleri arasında gösterilen Clara Schumann ise genç Brahms’ın hayranlık duyduğu bir sanatçıydı. Ancak bu buluşma her üçünün yaşamını ve müzik tarihinin akışını derinden etkileyecek ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Can Yayınları ve Borusan Müzik Evi’nin, “Aydın Büke ile Müzikli Söyleşiler” adı altında başlattığı ücretsiz etkinlik dizisi bu kez “Romantizmin Işığı Clara” ile devam ediyor. Kaleme aldığı biyografileriyle müzik tarihinde iz bırakan bestecilerin yaşamlarını ve dönemlerini okura tanıtmayı amaçlayan Aydın Büke, 27 Şubat 2013 Çarşamba akşamı saat 20.00’de Borusan Müzik Evi’nde Clara Schumann, Robert Schumann ve Johannes Brahms’ın iç içe örülmüş yaşamöykülerinden kesitler aktaracak. Söyleşi boyunca Pelin Halkacı Akın (Keman), Şebnem Ağrıdağ Usanmaz (Soprano) ve İris Şentürker (Piyano), üç sanatçının yapıtlarından örnekler seslendirecekler.

edebiyathaber.net (22 Şubat 2013)

Sel Yayıncılık cüretkâr bir işe girişmiş yine ve Jeanette Winterson’un Bedende Yazılı adlı verimini dilimize kazandırmış. Dolu dolu aşk anlatılıyor romanda ama öyle ağdalı cümlelerle, beylik sözlerle değil. Ulu orta, açık saçık, kuralları tersine çevirerek ve samimi…

Bir ilişki ister istemez bitince, şöyle cümlenin sonu gibi bir bitiş olmaz. Bir ilişki bitince, yani sen ve o arasında yaşananlar, bunun bir adı da ölümdür. Sevdiğin ölmez, sen de ölmezsin, hiç kimsenin de acıdan ölmediğini öğretiyor hayat. Ama sen ve o arasındakiler bitince ilişkin ölmüş demektir. Sevdiğin insanın ardından ağıtlar yakman bundandır ve aylarca yas tutman da. “Bir gün bu da geçer… Asıl sorun yaratan klişelerdir. Sevdiğin birini kaybetmek hayatının sonsuza kadar değişmesi demek. Bir gün geçmiyor bu, çünkü ‘bu’ sevdiğin insan. Acı geçiyor, yeni insanlar giriyor hayatına, ama o boşluk asla dolmuyor.”

Kendini bir daha tazelersin sonra. Aşkın hayatının hiçbir yerinde olmayacağını tekrarlarsın kendine ama o, birkaç yağmurdan sonra tekrar kafasını gömdüğü kumdan çıkarıverir. Ve sen bir kez daha aşkın kekremsi tadına varmak için balıklama atlarsın sulara. Sonra yine aynılıklar… Başlangıçlar ve sonlar… Bir ilişkinin harabeleri altında kalınca yeniden, bu kez eskileri de hatırlayarak tutarsın yasını. Ağzında hepsinin bir parça tuzlu ve acı tadı… Ne zaman sonlanır bu durum bilinmez. Gerçek aşkı bulana kadar mı, ölene kadar mı, boyun eğene ya da kaderine razı gelene kadar mı? Bedende Yazılı kitabının isimsiz, cinsiyetsiz karakteri de bilmiyor bunu bana kalırsa.

Tatlı tuzlu aşklar yaşamış belli ki. Ölen bir ilişkinin ardından önce eskileri hatırlayarak varıyor yeni acısının tadına. Yenisi, en fazla canını acıtanı şimdi. Gönüllü terk edişinin pişmanlığıyla kavruluyor içi. Karşısındaki insana fikrini sormadan, “onun iyiliği” için aldığı kararların altında eziliyor. “Onun iyiliği”ni tek başına belirleyemeyeceğini neden öngöremedi ki?

Oysa ceketinin astarında saklıyordu sevdiği kadının söylediği kelimeleri. Hiç unutmamak üzere zihnine kazımıştı. Kadının sözlerinin ne kadarını dinleyip ne kadarını yaşadığını ancak onu kaybettiğinde anladı, her kaybeden âşık gibi. “Neden aşkın ölçüsü yitip gidendir?”

Yitip giden bir sevginin ardından bile bakamadı. Önce o izini kaybettirdi, sonra da sevdiği kadın yaptı aynı şeyi. Aşk ne menem bir duygudur ki insanı böyle çocuk aklıyla yapılmayacak çözümsüzlüklere sürükler? Pişmanlık! Hiç bitmeyen karın ağrısı, kramp…

Pişmanlıkların bir benzerini daha önce de yapmıştı isimsiz kahraman. Seviştiğini, hem de tutkuyla seviştiğini açık saçık kelimelerle ifade ederken, cinselliğin gizli kapaklı haritasından değil de öyle ulu orta söylenilegelenden yola çıkarak anlattı. Sebep? Sebebi yok, bu da bir tercihti onun için. Evli kadınlara âşık olurken tuhaf bir alışkanlıkla, sonunun ondan yana bitmeyeceğini o da biliyordu. Ama sorsak isimsize, “neden olası bir ilişki değil de olmayacak limana doğruydu gemisi” bence bilmiyordu.

“Bir gün herkes gider”

Koca koca sözler verirken, tutamayacağını bilerek, bir gün sıkılacağını, yelkenini başka bir limana doğru savurmak isteyeceği günün eninde sonunda geleceğini bilerek sevişti onlarla. Aşktı bu, yaşanmalı, neyse ceremesi çekilmeliydi. Sebebi ne olursa olsun, sevdiğin insanı gönülsüz bırakmak zor. Sebebi ne olursa olsun, sevdiğin insanı dımdızlak, öylece sevdasıyla yapayalnız bırakmak daha da zor. Terk eden de, terk edilen de bir başka acıyı yaşatıyor içinde, o his küllenene ve bir yenisi alevlenene değin. “Heyecan neden geçip gider? Seni solduran zaman beni de solduracak.”

Sel Yayıncılık, yine yürekli bir kitabın daha basımını üstlenmiş. Jeanette Winterson, Bedende Yazılı romanıyla ezberleri bozan, açık saçık, ağzı bozuk bir üslupla ama bir o kadar da aşk kokan satırlarıyla işliyor okuyucunun içine. Aşkı tepeden değil, tam da hayatın içinden yorumluyor. Kabul etmeye yanaşmadığımız tutkularımızı, gem vurmaya çalıştığımız, kimi zaman engel olamadığımız arzularımızı dillendiriyor karakteri aracılığıyla. Karşılıksız sevdanın da karşılıklı bir aşkın da tadını almış bir karakterin hisler yumağında sarmalıyor bizi. İnceli kalınlı ipler boğazımıza dolanıyor. Karakterin her hatasında kendi hatalarımızla benzeşen yanlarını bulmaya çalışıyoruz eski öldürdüklerimizin. O kaçtığında ardımızda bıraktıklarımızı biz de teker teker hatırlamaya çabalıyoruz. Eşeleyip duruyoruz geçmişi. Bugünkü bizin geçmişten var olduğunu ve geleceği onun şekillendireceğini biliyoruz. “Onları bahçeye götürüp birer birer yaktım ve geçmişi kül etmenin ne kadar kolay, unutmanın ne kadar zor olduğunu düşündüm.”

Winterson’un kimliksiz ve cinsiyetsiz bıraktığı karakter bana bir kadın izlenimi verdi ama bu zamana kadar bana öğretilenler de bende onun bir kadın olduğu izlenimini yaratmış olabilir. Yalnızca böyle düşününce bile karaktere daha bir yakınlaştırıyor okuyucuyu Winterson. Özdeşleşemediğimiz ama açık saçık yanlarımızı da açığa çıkaran bir anlatıcı var karşımızda. Kimselere söyleyemediğimiz sırlarımız ifşa oluyor sanki.

Aşkın üstüne tonlarca laf edebiliriz. Dünyanın ahkâmını kesip beylik laflar edebiliriz. “Bunu asla yapmam, şu kesinlikle olmaz” diyebiliriz. Ama aşkın ta kendisi başa geldiğinde, söylenecek sözlerin yerini sadece duygular alıyor. Üzüleceğimizi, utanacağımızı, rezil kepaze olacağımızı bile bile, “kesin ayrılıkla bitecek” de deseler, “ölüm ayırana kadar” da deseler hiç fark etmiyor. Aşk, bir kere kapıyı çaldı mı sadece onu yaşaması ve öldüyse şayet geriye yasını tutması kalıyor. Yine Jeanette Winterson’un sözüyle bitirelim cümlelerimizi: “Aşk her şeye değdi. Aşk her şeye değer.”

Serap Çakır – edebiyathaber.net (21 Şubat 2013)

Tüm Yazıları>>>

Hollanda’da bulunan Delft Teknoloji Üniversitesi, yangında kaybettikleri kütüphaneleri yerine 1997 yılında bu yeraltı kütüphanesini yapmış.

Büyük bir çim alanın altında bulunan kütüphanenin girişinde yangından kalan kitaplarla oluşturulmuş bir masa ziyaretçileri karşılıyor.

Kütüphanenin ortasında koni şeklinde ışık giren bir alan tasarlanmış ve bu sayede kütüphane yeraltında olmasına rağmen hayli aydınlık bir görünüme sahip.


21 Şubat 2013

Gurur ve Önyargı‘nın 200. yıldönümü için Royal Stamp, 6 pul tasarladı.  Pulların yanında aynı temada başka ürünleri de satışa çıkaran Royal Mail, açıklamasında “İngiltereli yazarlar içinde jane Austen ilk akla gelen isimlerden, onun romanları 200 yıldır İngiliz kültürüne ölçülemeyecek katkılarda bulunmuştur” dedi.

The Guardian (21 Şubat 2013)

Ayşe Sarısayın, kedisi Çamur’la geçirdiği yılları anlattığı romanı “Kedimin Adı Çamur”dan sonra bu sefer hayvansever bir okurunun köpeğiyle olan hikâyesini “Köpeğimin Adı Erik”te anlatıyor.

Ayşe Sarısayın, yeni kitabında, katıldığı bir kitap fuarında tanıştığı okuru Hasan Gider’in köpeği Erik’in hikâyesini anlatıyor. “Kedici” olduğunu söyleyen Sarısayın’ın, hikâyesini anlatmasını isteyen okurunu kırmayarak başladığı roman; zaman zaman Erik’in, zaman zaman Hasan Bey’in, zaman zaman da Ayşe Sarısayın’ın hayatına odaklanıyor.

“Köpeğimin Adı Erik”; Hasan Bey’in, kızının ısrarına dayanamayıp ailesine dâhil ettiği ve sonrasında ortak bir yaşam sürdüğü köpeğiyle olan büyük dostluğunu anlatıyor.

İstanbul’da doğan ve her yanı kitaplarla dolu bir evde büyüyen Ayşe Sarısayın, önceleri sadece yetişkinler için yazarken artık çocuklar için de yazıyor. Kedisi Çamur’un hikâyesini anlattığı Kedimin Adı Çamur’la başladığı yolculuğa, Köpeğimin Adı Erik’le devam ediyor.

“Günlerce bana uygun bir isim arayıp durdu iki kardeş. Tüylerimin rengine bakıp Altıntop, Köpük, Şampanya, Krema, Karamel; boyuma posuma bakıp Minik, Mindilik, Çıtırcık, Pıtırcık, Misket dediler. Daha neler neler… “

8 ve üzeri yaş grubuna yönelik kitabı Yasemin Ezberci resimledi.

edebiyathaber.net (21 Şubat 2013)

TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Bursa 11. Kitap Fuarı, 9-17 Mart 2013 tarihleri arasında Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde kapılarını okurlara açmaya hazırlanıyor.

Bursa’da “Kitap Baharı”nı estirecek olan fuara bu yıl 240 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılırken imza günleri ve etkinliklerde 500 yazar okurlarıyla buluşacak. Dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletisi, okuma saatleri ve çocuk etkinlikleri gibi 70 kültür etkinliği gerçekleştirilecek.

Bursa 11. Kitap Fuarı, 9-16 Mart 2013 tarihleri arasında 10.00-19.30, kapanış günü olan 17 Mart 2013 tarihinde ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Fuara giriş ücretsiz.

edebiyathaber.net (21 Şubat 2013)

Ocak ayında kaybettiğimiz yazar Metin Kaçan’ın son yazısını yeni edebiyat dergisi OT için yazdığı ortaya çıktı.

Metin Kaçan’ın yazdığı son yazı:

İyi bir şey olsaydı ölüm
Önce Tanrılar ölmezdi

Çocukluğumdan beri, ne zaman şiddetli bir rüzgâr esse, kalbim deli gibi çarpar, bir köşede gözlerimi kapatır geçmesini beklerim.

Çok uzun zaman önce olmalı… Çıplak ayaklarımla yürüdüğüm karanlık yolda, daha önce hiç bilmediğim bir yere gidiyordum. Derin bir nefesle denizin, yağmurun, etrafta uçuşan kumaşların, sanırım rüzgârın getirdiği her şeyin kokusunu ayrı ayrı aldım. Etrafta kendimi görebileceğim hiçbir şey yoktu. Bu yüzden uzun süre varlığımdan emin olamadan yürüdüm. Ara sıra ellerime ve çıplak ayaklarıma takıldı gözlerim. Yol boyunca ezdiğim taşların gürültüsünden başka tek bir ses duymadım.

Bu yürüyüş ne kadar sürdü hatırlayamıyorum ama nefes nefeseydim. Dar bir koridordan geçiyordum. Artık bir şeylere yaklaştığımı biliyordum. Karanlıkta saçları altın gibi parlayan bir kadın bana yaklaşmaya başladı. Korktuğumu anımsıyorum. Duraksadım. Yavaş hareketlerle nazikçe ellerimi tuttu. Ona güvenebileceğimi hissettim, birlikte yürüyorduk artık. Bir ara bana dönüp “İnanıyor musun?” diye sordu. “Kaybolduğumu, neye inanmam gerektiğini artık bilmediğimi,” söyledim. Gülümsedi. “Tanrılar,” dedi “Eğer inanmazsak ölürler. Ölüm kötü bir şey…”.

Neden bilmiyorum, onları tanıdığını düşündüm. Bazen efsaneler zaman içinde o kadar geniş topluluklara ulaşırlar, o kadar uzak coğrafyalara sürüklenirler ki sonunda dağılıp kaybolurlar. Bir daha asla tam anlamıyla bir araya gelemezler. Benim, inanmak istediklerimin başına gelenler gibi tıpkı. Efsanelerim öyle uzaklara gitmiş, o kadar çok unutulmuştu ki sonunda ben bile onlara inancımı kaybetmiştim. Belki haklıdır diye düşündüm. Artık inanmadığım, artık inanmadıkları için yok oldu efsanelerim.

Belki de tanrılar gibi öldüler. Ve sanırım bize sadece unutmayı öğretiyorlar uzunca zamandır. Evet evet, bu olmalı beni düşündüren şey. Saatlerdir nerede yürüdüğümü, nereye gittiğimi bile bilmememin nedeni bu. Niçin yağmur altında, bu sütunlu uzun yollarda yürüdüğümü hatırlamamı istemiyorlar. Hatırlamalıyım…

Tüm bu düşünceler zihnimi terk ederken, “İşte geldik,” dedi. “Alkyone seni bekliyor,”. Merdivenlerden tek başıma çıkmaya başladım. Korkunç, tarifsiz rüzgârlar esmeye başladı. Neredeyse ayakta zor duruyordum, zirveye doğru dizlerimin üzerinde taşlara tutunarak çıktım. Orada beyaz bir elbise içindeydi. Benim aksime o rüzgârla dans ediyordu. İnanılmazdı. Etrafra rüzgâr sesinden başka ses yoktu ama Alkyone havada savrulurken harika melodiler duyduğuma yemin edebilirim. “Kimsin?” diyebildim sadece.

“Ben Rüzgâr Tanrıçasıyım” dedi. Birden anladım neden orda olduğumu. En çok korktuğum şeylerden biri rüzgârdır.

Çocukluğumdan beri, ne zaman şiddetli bir rüzgâr esse, kalbim deli gibi çarpar, bir köşede gözlerimi kapatır geçmesini beklerim. Hatırladım. Ama neden bana bu korkumu hatırlatmak istemişti. “Hatırlamanı istedim çünkü benden tekrar korkmalıydın. Eğer korkmazsan ben sonsuza kadar yok olurum, bana inanmazsan rüzgârlarım beni öyle uzaklara savurur ki bir daha yolumu bulamam.” Dedi ve kayboldu… Açıkçası onun için üzülmüştüm. O unutulup ölmekten korkuyordu, bense hatırlayıp korkmaktan…

Merdivenlerden indiğimde tek başımaydım yine. Kılavuzum beni korkumun sahibesinin yanına, rüzgârların tam ortasına getirip bırakmıştı. Ne tuhaf, korkumun bana ihtiyacı olduğunu öğrendim. Kendini bana yine hatırlattı. Fırtınalarda kaçacak delik arıyorum eskiden olduğu gibi. Ama bu defa farklı. Bu yolculuk bana bir şey öğretti. “Contraria contraiis curantur! – Zıtlar zıtlara iyi gelir.”

20 Şubat 2013

Polonyalı yönetmen Piotr Dumala, Suç ve Ceza‘nın animasyon filmini son derece kişisel bir üretim olarak niteliyor. 2007 yılında yaptığı bir söyleşide “Birinin Suç ve Ceza‘yı okuduktan sonra bir rüya gördüğünü düşünün, bu film benim rüyam” diyor. Dumala’nın filminde diyalog bulunmuyor ve tüm film gece saatlerinde geçiyor.

edebiyathaber.net (20 Şubat 2013)

  • Emre Yılmaz - 08/09/2013 - 16:08

    Suç ve cezanın karamsar,soğuk,kirli sayfalarını animasyona dökebilmiş.Harika olmuş.Animasyonun müzikleride insanın ruhuna ince ince işliyor içinizde bir raskolnikov var ise uyarılıyorsunuz tekrardan:)

    *Müzikler kime ait biiliyor musunuz?cevaplakapat

  • Hande - 14/09/2014 - 14:08

    Güzel olmuş. Ben de özellikle müzikleri beğendim. Başlarken “Muzyka- Janusz Hajdun” yazıyordu merak edenler için söylemek istedim.cevaplakapat

Sontag, oğlu David ile

Susan Sontag‘ın günlüklerinin ilk cildi yayına hazırlanıyor. Agora Kitaplığı‘nca yayınlanacak olan günlüklerden okumalık bir parçayı aşağıda bulabilirsiniz.

Daha önce çevirisini yatığımız Susan Sontag’ın bir günü ve Susan Sontag ile edebiyat ve fotoğraf üzerine bir söyleşi de okuma önerilerimiz arasında.

25 Aralık 1947

“Aklımı yitirmeme az kaldı. Bazen – düşünüyorum da – (bu sözcükleri nasıl da kasten yazıyorum) – bugün Noel olduğunu nasıl kesinlikle biliyorsam umutsuz ve sınırsız bir uçurumun kıyısında sendelediğimi de aynı biçimde duyumsadığım belli uçucu ânlar var (ah, öyle çabuk geçiyorlar ki) –

“Soruyorum, nedir beni düzensizliğe sürükleyen? Kendime nasıl teşhis koyabilirim? En acil duyduğum, en ıstıraplı birfiziksel aşk ve düşünsel dostluk ihtiyacı – henüz çok gencim ve cinsel tutkularımın huzursuzluk verici yanlarını yaşım ilerledikçe aşarım – açıkçası, umurumda değil aslında[SS sayfanın kenarına 31 Mayıs 1949 tarihini atıp şu sözcükleri eklemiş: “Zaten umursamamalısın.”] İhtiyacım o kadar kuvvetli ki ve zaman, benim saplantıma göre, öyle kısa ki –
“Büyük ihtimalle ileride dönüp baktığım zaman kahkahalarla güleceğim şeyler bunlar. Eskiden nasıl da dehşetli, nevrotik bir dindardım, ileride Katolik olacağımı düşünürdüm, işte şimdi de lezbiyen eğilimlerim olduğunu hissediyorum (bunu nasıl gönülsüzce yazıyorum) –”

(…)

23 Mayıs 1949

Artık kendi yeterliliğim hakkında biraz bir şey öğrendim… Hayatta ne yapmak istediğimi biliyorum, aslında öyle basit ki, gerçi eskiden anlamam zordu. Bir sürü insanla sevişmek istiyorum – Yaşamak istiyorum ve ölmekten nefret ediyorum – Öğretmenlik falan yapmayacağım, lisans diplomamı aldıktan sonra yüksek öğrenime devam da etmeyeceğim… Aklımın bana hükmetmesine izin vermek gibi bir niyetim yok, hem şu hayatta yapmak istediğim son şey bilgiye ya da bilgili insanlara tapınmak! Talep ettiğim temel duyarlılığın yansımasını taşımadığı sürece kimsenin bilgi birikimi umurumda değil… Her şeyi yapmayı amaçlıyorum ben… deneyimi tek bir yöntemle değerlendireceğim – bana haz mı veriyor acı mı? Acı vereni reddetme konusunda aşırı temkinli davranacağım. Her yerde hazzı arayacağım ve bulacağım, çünkü o her yerde! Kendimi bütünüyle adayacağım şeyse… her şeyin önemi var! Yalnızca vazgeçme, geri çekilme gücümden vazgeçiyorum: aynılığın ve aklın onaylanışından feragat ediyorum. Yaşıyorum… Güzelim… başka ne isterim?

(…)

11 Haziran 1949

“Ben sınırlayıcı insanlara aşık olmak istemiyorum.”

(…)

13 Haziran 1949

“Ânlarımı eksik yaşamak yerine şiddet ve aşırılık konusunda hata yapmak isterim…”

*Köşeli parantez içindeki notlar, günlükleri ve defterleri yayına hazırlayan, oğlu David Rieff’indir.

20 Şubat 2013              

Çocukların hayatı öğrenirken sorduğu basit (!) sorulara cevap veremediğiniz oldu mu hiç? Yanıtlar içine sinene kadar sorgulamayı bırakmayan “küçük filozoflar” için harika bir seri!

Küçük Filo’nun kafasında bir sürü soru var. Ama büyükler sorularına yanıt vermediği için çareyi sevimli oyuncağı Zof’u da yanına alarak yollara düşmekte arıyor. Filo’nun soruları aynı, ama aldığı yanıtlar hep farklı. Acaba salıncak, merdiven, ağaçlar, kuşlar ve diğerleri Filo’nun sorularına yanıt bulabilecekler mi dersiniz?

Dünya çocuklarına felsefeyi sevdiren dokuz kitaplık Filozof Çocuk serisinin yazarı Fransız filozof Oscar Brenifier’den, küçük çocukların düşünme eğitimi için sıradışı bir başvuru dizisi: Küçük Filozof.  Küçük Filozof kitapları, Filo ve Zof karakterlerinin yardımıyla, 3-6 yaş arasındaki çocukların kafalarını kurcalayan ilk büyük sorular üzerine yoğunlaşarak minik okurlarını bu soruların peşinde masalsı bir gezintiye çıkarıyor…

Oscar Brenifier, okul öncesi çocukları için özel olarak hazırladığı bu dizide özgürlük, varoluş, okul ve sevgi gibi çocukların yaşamına dair kavramlarla ilgili “can alıcı” soruları, Filozof Çocuk kitaplarındaki gibi yine açık uçlu sorular eşliğinde gündeme taşıyor. Çocukların zihnini karıştıran ve hayata bakış açılarına yön veren bu sorular, çocukların eleştirel düşünme becerisi geliştirmelerine de katkı sağlıyor.

Çocukların, “Neden istediğimi yapamıyorum?”, “Söyle anne, ben neden varım?”, “Neden okula gitmek zorundayım?” veya “Söyle baba beni neden seviyorsun?” gibi sürpriz sorularıyla karşı karşıya kalan ebeveynler için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olan Küçük Filozof serisi, çocuklarla yetişkinler arasındaki sözel ve davranışsal ilişkiyi geliştiren yapıcı paylaşımlar sunmayı da ihmal etmiyor.

Didaktik olmaktan uzak, düşünmeyi ve farklı bakış açılarını keşfetmeyi sevdiren Filo ile Zof’un eğlenceli dünyası meraklı minikleri bekliyor…

edebiyathaber.net (20 Şubat 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z