Masthead header

gun-yuregime-dogduNihat Aydın’ın şiir kitabı “Gün Yüreğime DoğduMylos Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Hatırlanmayı hak eden insanlara ithaf edilen “Gün Yüreğime Doğdu” şair Nihat Aydın’ın kaleminden dökülen şiirlerin toplanmasıyla oluşturuldu. Geçtiğimiz yıl vefat eden şair şiirlerinin kitap haline getirildiğini göremese de mısralarıyla nefes alıp veriyor hâlâ. Doğaya, insana, yaşama sevdalı bir  adamın parmakları kimi zaman  bir kadının saçında kimi zaman  bir kedinin tüyünde dolaşıyor. Memleketin çiğdemlerinin kokusu da kanalizasyon kokusu da mısralardan burnumuza süzülüyor. Derdi olan, derdine derman arayan herkes gibi Nihat Aydın… Sızının sebebini, aşkın yolunu, kavganın raconunu sorguluyor. Bulunamayan renklerin peşinde koşup, zamanın içine sıkışmış yürekleri dışarıya çıkmaya davet ediyor.

İsyanın ve sevginin kardeşliği ekmek ve gül gibi kokuyor. Gülü gülle tartacakların dünyasına Nihat Aydın zenginlik katıyor.

Aynı zamanda öğretmen olan Nihat Aydın ayaklarını bu topraklara dikmiş bir ağaç gibi kök salıyor, şiirleriyle çocuklara muzipçe gülümsüyor.

“Gün Yüreğime Doğdu” ülkenin keşmekeşinde sevginin iktidarını kuran bir kitap.

edebiyathaber.net (24 Mayıs 2016)

mehmet fotoİzmirli üç kitap dedim çünkü bu üç kitabın yazarları da, basanları da, yayınlayanları da İzmirli.

İlk kitap Ahmet Günbaş’ın kaleminden “Kütüphaneden Kaçan Kitap”. Ahmet Günbaş şair kimliği ile tanınır. Sıkı bir şiir eleştirmenidir aynı zamanda. Çocuklara yönelik ilk kitabı (Mustafa Kemaller Erken Büyür) 2000 yılında yayımlansa da uzun yıllar onlar için yazmadı. Yazsa da yayınlatmadı. “Şiir Cebi” adlı kitap on yıl sonra çıkageldi. Sonra da Aykırı Çocuk ve Balkonumdaki Kuşlar çocuklar için kaleme aldığı kitaplar oldu. İşte şimdi de yeni kitap “Kütüphaneden Kaçan Kitap” çocuklarla buluştu. Arka kapağında soruları sıralamış yazar. “Bir kitabın canı mı sıkılmış, birilerine mi kırılmış; ne olmuş da kütüphaneden kaçmayı koymuş kafasına? Kaçmış mı, kaçmamış mı? Kaçmışsa nerelere gitmiş? Başına neler gelmiş, kimlerle düşüp kalkmış? Evine dönmüş mü? Yoksa… Biliyorum yığınla soru gelecek aklınıza. Yağma yok! Her bir sorunun yanıtı için “Kütüphaneden Kaçan Kitap’ı soluk soluğa izlemeniz gerekecek.” Yazarı böyle demiş, kitaba davet etmiş. Yanıtlarını benim burada vermem doğru olmaz. O zaman buyursun çocuklar Ahmet Günbaş’ın incelikli anlatımı ve itinalı Türkçesiyle sunduğu “Kütüphaneden Kaçan Kitap”ına. Keyifli bir serüven onları bekliyor. Kütüphaneden kaçanını bilmiyorum fakat Günbaş’ın kitabı Top Yayıncılık etiketini taşıyor.

Top Yayıncılık’tan bir başka kitap da “Afra ile Tafra/Fırtına”. Nursel Çetin ve Eşref Karadağ’ın birlikte yazdığı kitabın çizeri Duygu Cigal. İki yazarlı bir roman oluşturmak kolay değildir. Fakat Nursel Çetin ve Eşref Karadağ bu işi iyi beceriyorlar. Birlikte yazdıkları başka kitaplar da var. Ve uyum öylesine iyi ki kim, kitabın neresini yazdı, diğeri neresinde devraldı, nereye kadar yazdı hiçbir farklılık hissedilmiyor. Anlatım biçimi bile en ufak bir ayrım göstermiyor. Tabi bütün bunları parça parça yazdıklarını düşünerek söylüyorum. Zaten başka türlü nasıl yazılabilir ki? Gelelim kitaba. Garip bir rastlantı olsa gerek bu kitapta da kaçaklar var. Fakat bu kitaptaki kaçaklar birer insan. Yani Afra ile Tafra gerçek adlarıyla Ayla ile Kenan. İkiz kardeştirler ve yurttan kaçtıklarında başlarına geleceklerden habersizdirler. Bir kar fırtınasının ortasında kalıp da pansiyona sığındıklarında serüvenleri de başlar. Gizemli, garip insanlar vardır bu pansiyonda. Her birinin bir hikayesi… Ve yaşanan enteresan olaylar. Güzel bir bahar gününde okuyacağınız bu karlı serüvenler içinizi de üşütebilir. Peki, nedir olay diye sorarsanız? Bir banka soygunu. Ve meraklı, meraklı oldukları kadar da cesur ve zeki olan ikizler bu hırsızlık olayını çözmenin peşindedirler. Çocuklar soluksuz okuyacaklar Afra ile Tafra’nın başından geçenleri. Aman fırtınaya kapılmasın kimse!

Gelelim İzmirli üçüncü kitabımıza. Üçüncü ve son kitabımız da Gönül Çatalcalı’nın yazdığı “Ömer FM“. Bu kitabın çizeri yok çünkü kitapta resim yok. Bir çocuk kitabında resim olmaz mı? Olur, olmalı! Kitabın hemen göze görünen eksiğidir resimsiz olması. Fakat bu başka bir yazının konusu olsun. Şimdi gelelim Ömer’e. Ömer 10 yaşında ve ilkokul dördüncü sınıfa gidiyor. Radyo tutkunu bir çocuk. İnternet üzerinden yayın yapan bir radyo kanalında Ömer FM adını verdiği bir programı var. Bu programda yaşadığı evi, ailesini, mahallesini, okulunu, arkadaşlarını anlatıyor. Ömer’e göre bu anlattıkları çok komik. Dinleyenler gerçekten böyle düşünüyorlar mı bilemiyorum. Kitabın sunuş yazısında, yazar üzerine yazılan metinde de kitap için şu ifadeler kullanılmış: “Ömer FM, o yaramaz ve komik çocuğun yazdırdıklarıdır. Bu nedenle yazar, gülmekten karnınızın ağrıması durumunda, sorumluluk kabul etmiyor.” Yazar rahat olabilir çünkü hiçbir çocuğun bu kitabı okurken karnı ağrımayacaktır. Sözü edilen komiklikler yok çünkü. Belki yazar öyle yazmayı istemiş, planlamış olabilir fakat bu kitap komik bir kitap değil.

Ve yayınevine de bir çağrım olsun, çocuk kitaplarında mutlaka resimlere yer versinler. Aksi takdirde çocuğun karşısında teknolojik ürünlerle rekabet halinde olan kitaplar bu savaşımı kaybedeceklerdir.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (23 Mayıs 2016)

adabimuaseretin zararlariHagop Baronyan’ın “Adabımuaşeretin Zararları” adlı kitabı, Ararat Şekeryan – Nıvart Taşçı çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Güzel bir ismi kendisine siper edinmiş bir zorba var. İrademizin bize sunduğu, yasalarınsa herhangi bir şekilde engel koymadığı o ayrıcalıklı durumlarda bile bizi esir alan bir zorba… Bu zorba, tabiata da karşı çıkar ve onun insanoğlunu özgürce şekillendirmesine izin vermez. Bu zorba adabımuaşeretten başkası değildir. Bu zorbaya kafa tutanlarsa haksız biçimde terbiyesiz yaftası yerler.”

Adabımuaşeret nedir? Adabımuaşeret kuralları ihtiyaç mıdır yoksa hepimizin günlük  hayatında türlü engeller yaratan, karşı duramadığımız  ve asla sorgulayamadığımız büyük bir engel mi?

Hagop Baronyan, hiciv yüklü keskin kalemini, derin gözlemciliğinin alaycılığıyla birleştiriyor. İstanbul’da, 19. yüzyıl sonu Ermeni toplumunun sosyal hayatı, neredeyse tüm katmanları ve dokularıyla kendi “doğal” dekorları içinde görünüyor.

Adabımuaşeret kuralları Baronyan’ın ince mizahı barındıran kaleminde  yeniden şekilleniyor ve bir yandan okuru gülümsetirken, bir yandan da üzerinde fazla düşünmediğimiz toplumsal kural ve adetler hakkında zihin açıcı bir sorgulama başlatıyor.

Adabımuaşeretin Zararları, gündelik hayatımızda uymamız gereken  görgü ve yordama dair keyifli bir okuma vaat ediyor.

HAGOP BARONYAN

1842’de Edirne’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ermeni okullarında tamamladı. 1864’te İstanbul’a yerleşti. Mütevazı yaşamında kalemi ve sanatıyla toplumsal sorunlara ve edebiyat hayatına hükmetti. Tüm eserleri, derin toplumsal sorunlar etrafında mizahi dille yazılmış, her düzeydeki okura, hayata dair gerçek resimlerdir. Keskin

gözlemleri ve ince mizahıyla istisnasız, toplumun her kesimini eleştirir. Gerçek kimlikler ve mütevazı örneklerle Ermeni toplum hayatının derinliklerini ortaya çıkarmıştır. 1865’te Arevelyan Adamnapuj (Şark Dişçisi) isimli ilk tiyatro denemesiyle tanınmıştır. Poğ Aravodyan (Sabah Borusu), Yeprad (Fırat) ve Meğu (Arı) mecmualarında başyazarlık yapmıştır. Ermenice ve Osmanlıca yayımlanan Tadron (Tiyatro), daha sonra Luys (Işık), Dzidzağ (Tebessüm), Khigar (Bilgiç) dergilerini yayımlamıştır.

Önemli eserleri: Azkayin Çoçer (Milli Ağalar), Mezdsabadiv Muratsganner

(Haşmetlû Dilenciler), Bağdasar Ağpar, Kağakavarutyan Vnasnerı (Adabımuaşeretin

Zararları), Adamnapuyjn Arevelyan (Şark Dişçisi).

Hagop Baronyan 1891’de İstanbul’da tüberkülozdan öldü.

edebiyathaber.net (23 Mayıs 2016)

gunun-birinde-kitabi-yavuz-ekinci-Front-1Zamanlar başka zamanlara evrilirken yaşamda, bellek topladığı anların bazılarını kaybetmeye başlar. Sevinçler, dik bir çizginin bir nokta üzerine basmaya çalıştığı boşlukta belirir ve silinir.  Üst üste binen kaygılarımız ve üzüntülerimiz ise dik çizginin yükselebildiği kadar yükselir.  Noktalar ise çıkış yollarının üzerine birer hüzünler serpmesi olarak düşerler. Her noktadan sonra yeni arayışların peşini insan yine de bırakmaz.  Masal düşsel bir arayıştır. Aradaki boşluğun içine sıçrayıp soluklanma anıdır. Bu nedenle bellek aşınsa bile, simgelerin dilsel gücüyle verilenleri unutmaz, kayıt altında tutar. Bir mum alevi gibi her defasında canlanıp parıldamaya devam eder. 

Masallar, genellikle toplumların içinde bulunduğu durum ve şartlara göre biçimlenir. Toplumu hizaya getirmek ve ehlileştirmek için güç kurucular tarafından sıkça başvurulan, en etkili yoldur. Simgesel dilin gücüyle anlatılanlar, insanın duygu ve düşüncelerini şekillendirerek sessizce ele geçirirler.  Güç tarafından kurgulanan masallarda, zalim ile mazlum yer değiştirir. Kızılderililer masalında dünyaya yansıtılan simgesel görüntüler de böyledir. İşgalci kovboyları alkışlarız, cani gösterilen yerli halkın öldürülmesini heyecanla bekleriz.

Gerçeğin üzerini kapatan masallar, zihinlere yerleştirilen simgelerin etkisiyle sorgulamanın önünü tıkar. Cajamarca Çatışması’yla ilgili soruların, yüzyıllar sonra sorulmasının nedeni budur. İnkalıların ilk defa karşılaştığı teknolojiyi tanrı sanıp şaşkınca durmasından yararlanan, 168 İspanyol askeri tarafından yedi bin kişinin hunharca öldürülmeleri bir kahramanlık masalıdır, İspanyolların zihninde. Vali Pizzaro’nun hazinesini doldurana kadar, esir aldığı Güneş Tanrısı Atahualpa’yı öldüreceğini gizlemesi de.  Simgeleşen; sayıca az olan askerin cesareti ve refahı sağlayacak olan hazinedir.

Yavuz Ekinci, “Günün Birinde” romanında, sorgulanmamış bir gerçeği, masalın simgesel diliyle anlatır, okurlarına. İnsanlar ve hayvanlar doğanın içinde olağan yaşamlarını sürdürürler. Güçlü olan avının peşinde, karnının doyacağı kadarını alma gayretindedir. Ancak, doymak bilmez bir güç, yaşamın akışını bozmak için kanatlarını açar. Cevizler Vadisi’nin, At Kafası Kayalığını’nın eteğindeki gür meşe ağaçlarında, yaşamını sürdüren hayvanların, korkulu düşü, Kartal’dır.

“Meşe ağaçlarının birinde iki sincap oynuyordu. Sırtı kırmızımsı olan sincap kuyruğunu havaya kaldırıp etrafı kolaçan etti. Ağacın dalları üstünde süzülen kartalın gölgesini görünce paniğe kapıldı, kaydı. Düşmemek için ağacın gövdesine sımsıkı sarıldı. Ardından başka bir meşe ağacının gövdesine fırlayıp derin bir kovuğa saklandı.” (s. 17)

Cevizler Vadisi’nde geçimlerini tarım ve hayvancılıkla sağlayan köylüler, normal yaşamlarını sürdürürken, Amar Dağı’ndan koşarak bir adam gelir. Köyün üstüne kaygı ve korku o an düşmeye başlar. İnkalıların şaşkınlığını yaşarlar. Vadinin içinde sıkışmışlık hissi yoğunlaşır. Romanı okurken Paul Eluard’ın, “Karartma,” şiirini hissedersiniz.

Kapılar tutulmuş neylersin /  Neylersin içerde kalmışız/…

Roman çocuk gelinleri de yatırır okurun zihnine. Yaşlı yatalak Eyüp’ün ölümünü bekleyenleri de. Peki, Eyüp ölmek ister mi? Bir hastanın, yatağında neler düşündüğünü, yatalak bile olsa yaşamı sürdürme hevesinin olup olmadığını da psikolojik olarak mercek altına alır, yazar. İnsanın, vicdanıyla çatıştığı durumları öne çıkarır, Eyüp’ün iç sesleri.

Ekinci’nin romanı, 80’li ve 90’lı yıllar ile bugün dozu artan Güneydoğu’da yaşanan katliamları çağrıştırmaz sadece. Aynı acıların içinden geçmiş toplumların ortak dertlerini tokuşturur. Güç kurucunun, haklılık maskesi altında anlattığı masallar ile köyde yaşanan masal birbirini tutmaz. Yoksul köylülerin, güce karşı kendilerini savunabilecekleri hiçbir silahı yoktur. Kaçmak için gidecekleri herhangi bir yerleri de. Köylerinin yakılarak yerle bir edileceği hakkında bir fikirleri de… Aynı coğrafyada, birçok köyün içindekilerle birlikte yıkılıp yakıldığı fısıltısı yayılmıştır, kulaktan kulağa.

Ölüm çok yakındır, ancak felaket karşısında yapılacak bir şey de yoktur. Umut, çocukların oyun arkadaşıdır. Çocuklar, alkışladıkları kovboy filmlerini izlemek için televizyonu saklamak isterler. Tek eğlenceleri olan televizyonu bu kıyımdan kurtarabilecekler mi? Ya kendi canlarını? İnsan belleğine yerleştirilen simgelerin gücü iyice belirginleşir böylesi bölümlerde.

Ekinci’nin çok katmanlı ve alt metni çözümlemeye açık, derinlikli romanında kullandığı simgeler arasında kartal ve at öne çıkar. At, özgürlüğü, kartal da gücü elinde tutan zalimi simgeler. Ya aşk? Bir anlık soluklanma ya da hüzünler serpmesi mi?

Romanda kullanılan teknik oldukça farklıdır. Gerçekle başlar, masalla devam eder, sonunda her bir karakterin ayrı ayrı verilen iç seslerinin olduğu bölümler öyküye evrilir. İç sesler felaketin köye dayandığı ve bekleme halinin, anlık psikolojisini yansıtır.  Üç ayrı anlatım tekniği içinde ilerleyen romanın parçaları birbirinden kopuk değil, bütünü tamamlar. Ayrıca her bölümün öykü gibi bağımsız olarak okunabilmesi de mümkün kılınmıştır.  Roman tekniğindeki bu deneysellik,  geçişleri hızlandırırken, bırakılan boşluklarla okuru da hikâyenin içine katabilen bir canlıkla ilerler. Çoklu anlam ve düşünme imkânı bulunan Ekici’nin romanı, öyle sanıyorum ki yazında, yaratıcılığı tetikleyen yeni bir yoldur.   

“Günün Birinde,” masalında okur, gökten düşecek üç elmayı beklemesin. Çünkü elmalar daha gökteyken keskin nişancı kartal tarafından parçalanmıştır.

Tekgül Arı – edebiyathaber.net (23 Mayıs 2016)

yayincilikTürkiye Yayıncılar Birliği’nin İstanbul Bilgi Üniversitesi işbirliğiyle düzenlediği “7. Türkiye Yayıncılık Kurultayı” 12-13 Mayıs tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampüsü’nde yapıldı.

Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Doç. Dr. Hüseyin Yayman, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celâl Zeynioğlu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Ege Yazgan, Uluslararası Çoğaltım Hakları Kuruluşları Federasyonu   (IFRRO) Genel Sekreteri Olav Stokkmo ve Avrupa Yayıncılar Federasyonu (FEP) Direktörü Anne Bergman-Tahon’un açılış konuşmalarıyla başlayan ve ilgilenen herkese açık olan kurultayda, “Dijital Yayıncılık, Yeni İş Modelleri ve Telif Hakları”, “Eğitim Yayıncılığında Zenginleştirilmiş İçerik”, “Öğrenci Kitapla Nasıl Buluşur?”, “Anadilde Yayıncılık”, “Akademik Yayıncılıkta Yeni Gelişmeler: Fırsatlar, Dezavantajlar” ve “Kitap Eklerinin 25 Yılı” konulu oturumlar gerçekleşti. Konuşmacı olarak katılan Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri, akademisyenler, hukukçular, yayıncılar ve eğitimciler iki gün boyunca yayıncılığın sorunlarını tartıştılar.

7. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Sonuç Bildirgesi şöyle:

Fikir ve Sanat Eserleri Kanun Taslağı hazırlanırken yayıncılık endüstrisinin gelişimi ve dijital dünyada yeni iş modelleri göz ardı edilmemelidir
Fiili korsan, dijital korsan, fotokopiden ve ayrıca lisanslamanın olmayışından kaynaklanan yıllık kaybımız 300 Milyon $’dır. Dijital yayıncılığın dijital korsandan kaybı %80 oranındadır. Gelişen ve değişen iş modelleriyle birlikte ilim ve edebiyat eserlerinde tek parça satın alma, kiralama, abonelik, doğrudan lisans alma, istek üzerine gibi yeni lisans türleri ortaya çıkmıştır. Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun dijital alanda doğan kayıpları engelleyecek ve oluşan yeni iş modelleri ile telif haklarını, hak yönetimi aracılığıyla koruyacak ve kayıpları engelleyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

Sürdürülebilir yayıncılık için zenginleştirilmiş içerikte telif haklarının korunması ve hak takibinin gerçekleşmesi esastır
Mobil öğrenme ortamları, veriye erişim, akıllı telefon, tablet gibi cihazların kullanımı eğitim yayıncılığı sektörünü önemli biçimde etkilemiştir. İdeal olan, e-içeriğin ve basılı içeriğin içiçe geçeceği, karma modeldir. Eğitim yayıncılarını rakip olarak gören, içeriğe önem vermeyen yaklaşımların eğitimde başarısız oldukları bir gerçektir. Aksine eğitim yayıncılarını iş ortağı olarak gören ülkelerin eğitim sistemlerinin de başarılı olduğu görülmektedir. Çünkü kaliteli içerik ancak rekabetten ve çeşitlilikten çıkar. Milli Eğitim Bakanlığı kendi platformlarında öğrencilere ücretsiz materyal sunabilir, ancak öğrencinin kendi olanakları ve tercihiyle eğitim yayınlarına erişimine de olanak sağlanmalıdır.

Zenginleştirilmiş içerik ve öğretim materyalleri, öğrenme ihtiyaçlarına göre şekillenmeli ve düzenlenmelidir
Türkiye’de mobil cihazların toplam kullanım oranı %94’lere, internet erişiminde mobil cihaz kullanımı %40’lara ulaşmıştır. Dünyada mobil eğitim uygulamalarında 2018’e kadar %28 büyüme gerçekleşmesi beklenmektedir. Z kuşağının, ilgi ve meraklarının hızlı değişmesi, girişimci-sorgulayıcı olmaları, aynı anda pek çok işi yapabilme becerileri gibi temel özellikleri ve bu yönlerdeki ihtiyaçları göz ardı edilmemelidir. Uygulamaların bu kitleye uygun, iyi tasarlanmış, görsel olarak çekici ve kullanıcı dostu olmalarına özen gösterilmelidir. Hem içeriğin hem de içerik platformunun sürekli değişen bir yapıda olması esastır. Dolayısıyla, özellikle ders kitabı yayıncılığında iyi içerik üretmenin yolları aranmalı ve bakanlıkça desteklenmelidir. Basılı kitaptaki içerik ne kadar iyi olursa, dijital içerik de o kadar iyi olur.

Sağlıklı bir eğitim yayıncılığı, demokratik toplumların ve bilgiye, rekabete dayalı ekonomilerin temel öğesidir.
Eğitim yayıncılığının varlığını sürdürebilmesi için yayıncıların açık pazar politikasına teşvik edilmeleri şarttır. Dünyada en iyi örnekler, yayıncıları daha iyi ürünlere teşvik eden, lokal ihtiyaçlara çözüm üreten, lokal değerlere önem veren politikalardır. Kaliteli kaynak ve destek, çeşitliliği de getirecektir. Milli Eğitim Bakanlığı yayıncılık yapmaktansa, bu kaynakları sektörün gelişimine harcamalıdır. Öğretmenlere etkin ve kaliteli bir eğitim için en doğru materyalleri seçme inisiyatifi tanınmalıdır. Bu şekilde yayıncılar, yazarlar ve editörler bakanlıkla ve öğretmenlerle etkileşim halinde daha kaliteli yayınlar üretebilirler. Kaliteli yayıncılık için materyal planlaması yaparken ve iş modeli geliştirilirken telif haklarına önem verilmesi beklenmektedir.

Öğrencileri kitapla buluşturmanın yolu, mekanlardan bağımsız olarak işleyen yöntemlerdir
Nitelik ve içeriğin kalitesi, kitabı öğrenciye sevdirmek, kitap okuma isteğini sağlamakta önemlidir. Çocuk yayıncılığı, nicelik ve nitelik anlamında yükseliştedir. Özellikle çocuk ve ilk gençlik edebiyatını geliştirecek kanalların açılması, öğrencinin kitapla, yazarla buluşmasını, kitaba dokunmasını sağlayacak projelerin desteklenmesi gereklidir. Kitabın not korkusuyla okunmasından ziyade kazanımların okuma heyecanı ile elde edilmesi esas olmalı, kitabın ders materyaline dönüşmesinin önüne geçilmeli, okuma kültürünü geliştirmeye yönelik projeler, etkinlikler bu esas üzerinde geliştirilmelidir.

Anadilde okumak, yazmak ve yayıncılık yapmak bir haktır. Çeşitliliği korumanın yolu özgürlükçü kültür politikalarından geçer
Anadilde okumak, yazmak ve yayıncılık yapmak suç olmaktan çıkartılmalı, desteklenmelidir. Anadilde yaratıcı üretimin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Anadilde eğitimin yetersizliği ya da yasak oluşu, resmi makamlarca kimi Anadolu dillerinin varlığının bile kabul edilmemesi, bu dillerde kitaplar yazılıp yayımlanması bir yana, bu dillerin kaybolmalarına neden olacaktır. Anadilde yayımlanan kitapların temel sorunu, okur, yazar ve çevirmen yokluğu ya da azlığıdır. Okur, yazar ve çevirmen yetişmesi de ancak üniversitelerde bu dillerin eğitiminin verilmesi ile mümkündür. Satış, dağıtım problemleri nedeniyle bu yayınlar sınırlı sayıda okura ulaşabilmektedir. Bu dillerde yazılmış eserlerin yabancı dillere çevirisinde TEDA Projesi desteği sağlanmalı, Türkçe’den Anadolu dillerine yapılacak çeviriler için de bir destek sistemi oluşturulmalıdır.

Korsan yayınla mücadele akademik yayıncılığı ve bilimsel araştırmayı geliştirecek en önemli dinamiktir
Akademik yayıncılıkta korsan yayının oranı %90’lara varmıştır. Bu alanda, fotokopi ve dijital ortamda korsan yayıncılık ciddi sorunlardır. Yeni FSEK Tasarısı ile getirileceğini beklediğimiz lisanslama hakkı ve copyright levy’nin hak sahiplerine dağıtılmasının sağlanması ile bu gelir kaybı önlenip, korsan yayıncılığı önemli oranda engelleyebilir. Üniversiteler dijital dönüşümün içine ders kitabını da entegre etmelidir. Ayrıca ders kitabı yazımının, kitapların eğitimde kullanımının yeni nesile hitap edecek düzeyde, zamandan ve mekandan bağımsız uygulamalar içerecek şekilde organize edilmesi gerekmektedir. Akademik yayıncılığın desteğe ihtiyacı vardır. Akademik yayıncılığın gelişmesi Türkiye’de bilimsel araştırmanın da gelişmesi demektir.

edebiyathaber.net (23 Mayıs 2016)

paris-oykuleriMavis Gallant’ın “Paris Öyküleri” adlı kitabı, Türkçede ilk kez, Özden Arıkan çevirisiyle Yüz Kitap tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Diğer bütün sanat biçimleri gibi, edebiyat da bir ölüm-kalım meselesidir, ne bir eksik ne bir fazla.”

-Mavis Gallant

Kanadalı olmasına rağmen hayatının büyük bir kısmını Paris’te geçirmiş olan yazar öykülerinde bize yirminci yüzyıl Avrupasının bir yeraltı haritasını çizer. Gallant’ın Avrupası “gemi enkazlarıyla dolu” bir yerdir. Karakterleri karmaşık ve çeşit çeşittir; mülteciler, savaştan dönen tutsaklar, figüran aktörler, çekirdek aileden veya düzenden kaçanlar geri dönebilmek için çırpınıp durur, ama bunu yapacak silahları yoktur. Kozmopolit bir dünya tasvir eden Gallant, dramatik açıdan aşikâr olana hiç yeltenmez ama bizi şaşırtmayı daima başarır. Michael Ondaatje Paris Öyküleri’yle Gallant’ın yüzü aşkın öyküsü arasından seçtiği bir derleme sunuyor okurlara.

“Yazını, enerjisini genellikle birbirine zıt niteliklerinden alır: titizlikle gözlemlenmiş fakat aynı zamanda gerilimlidir, gerçekçidir fakat aynı zamanda gerçekten uzaktır, röportaja benzer ama aynı zamanda hayal ürünüdür. Öyküleri açık fikirlidir ve insanı gerçekliğine inandırır… gazetelerde okumuş ya da kendi gözlerinizle görmüş gibi güvenirsiniz gerçekliklerine. Gallant nadide bir yeteneğe sahipti; sağlam bir hayal gücüne.”

The New Yorker

MAVIS GALLANT

1922’de Kanada, Montreal’de doğdu. Genç yaşta ölen babası Kanadalı bir mobilya satıcısı ve ressamdı. Çocukluğu ve ilk gençliği sırasında Amerika ve Kanada’da 17 okul değiştirdi. 1942’de müzisyen John Gallant ile evlendi, çift 1947’de boşandı. Yirmili yaşlarında kısa bir süre için National Film Board’da çalıştı, 1944-1950 arasında Montreal Standard için röportajlar yaptı. 1950’de gazeteciliği bırakıp kendini tamamen yazarlığa adadı. Avrupa’ya taşındı, Paris’ten önce bir süre İspanya’da yaşadı. Uluslararası alanda ses getiren ilk öyküsü “Madeline’in Doğumgünü” 1951’de The New Yorker’da yayınlandı. Kariyeri boyunca 116 öyküsünü yayınlayan The New Yorker yazarın adının John Cheever ve John Updike gibi yazarlarla birlikte anılmasına vesile oldu. Öyküleri dışında Green Water, Green Sky (1959) ve A Fairly Good Time (1970) isimli iki romanı ve What Is It to Be Done? (1984) isimli bir oyunu, Paris Notebooks (1986) adı altında toplanan deneme ve inceleme yazıları bulunmaktadır. Yazar 2014 yılında, 91 yaşında hayata veda etti.

edebiyathaber.net (23 Mayıs 2016)

hic-aklimda-yokkenAyça Erkol’un ilk öykü kitabı “Hiç Aklımda YokkenAlakarga Sanat Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Öykülerini 2009 yılından beri çeşitli dergilerde okuduğumuz yazarın, hem toplumsal hem bireysel meselelere odaklanan öykülerinde alttan alta süren ince bir mizahi damar zaman zaman bizi gülümsetiyor. Ayça Erkol bizi apartman katlarında, bahçelerde, kadınların, erkeklerin ve çocukların dünyalarında gezdirirken, bu öyküleriyle edebiyat dünyamıza sağlam bir giriş yapıyor.

edebiyathaber.net (23 Mayıs 2016)

35x50_AYFERTUNC-MURATGULSOY_AFISOrhan Kemal’in yazın hayatında farklı bir noktada duran Tersine Dünya, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un 23 Mayıs Salı 19.00’da Akkılıç Kütüphanesi’nde bir araya geleceği söyleşide derinlemesine inceleniyor.

Kadının ve erkeğin toplumsal rollerinin eser üzerinden gündeme taşınacağı söyleşi, Nilüfer Belediyesi Kütüphanelerinin yürüttüğü “Yılın Yazarı Orhan Kemal” etkinlikleri kapsamında düzenleniyor.

Bilgi için: (224) 441 0142-Akkılıç Kütüphanesi

Ataevler Mah. Yılmaz Akkılıç Cad. Basın Kültür Sarayı Kat: 2 Nilüfer/Bursa

edebiyathaber.net (18 Mayıs 2017)

YEDİYETMİSYediYetmiş Dergi 1 Haziran’da çıkacak ilk sayısıyla yayın yaşamına başlıyor.

Tanıtım bülteninden

Edebiyat dergileri geleneğinin çocuklar için de çekici olacak bir versiyonu olarak hazırlanan YediYetmiş Dergi 1 Haziran’da okurlarıyla buluşuyor.

“7’den 70’e edebiyat, kültür” sloganıyla yola çıkan derginin amacı, çocukların uygar, sanata ve edebiyata meraklı, doğaya, farklı olana saygılı bir yaşam sürmesine katkıda bulunmak. Çocuk eserleri vermiş ya da vermek isteyen edebiyatçılarla, yazarlarla birlikte oluşturulan dergide 10’a yakın farklı sanatçıdan desenler bulunacak, çocukların sıkılmaması için bilmeceler, oyunlar da olacak.

Ana gövde edebiyat

Derginin ana gövdesi edebiyat olurken, aralarda çocukların sıkılmamaları için çeşitli dikkat toplayıcı enstrümanlar, popüler şarkıcı/oyuncu söyleşilerinin de yer alacağı öğrenildi. Dergi, temel gayelerini “Çocuklara edebiyatçılarımızı tanıtmak, onları sıkmadan okumaya alıştırmak, ailelerin çocuklarıyla birlikte okumaktan keyif duyacakları nitelikli eserleri yayımlamak, masal okumak isteyen ailelere uygar masallar vermek, Otizm gibi, doğanın korunması gibi konularda farkındalık yaratmak” olarak açıklıyor. Barış İnce’nin hazırladığı dergide çok önemli edebiyatçı yer alıyor. Önceden çocuk eseri vermiş olan Ahmet Ümit, Can Dündar, Necati Tosuner, Canan Tan gibi isimler ve halen bu üretimin içerisinde olan İpek Ongun, Yalvaç Ural, Sevin Okyay, Ragıp Duran, Müge İplikçi, Fadime Uslu, Tolga Gümüşay gibi yazarlarla 30’a yakın eser yayımlanacak. Ahmet Büke, Meltem Gürle, Enver Aysever gibi yazarlar da çocuk eserleri vererek katkıda bulunacak. Haydar Ergülen de hem şiirleriyle, hem de edebiyat danışmanlığı görevi ile yer almış. Derginin popüler röportajlar bölümünde ise çocukların ve gençlerin sevdiği müzik grupları ve dizi oyuncuları yer alacak. Böylece YediYetmiş, ailelerin de çocukların da birlikte vakit geçirebilecekleri bir dergi yaratmayı hedefliyor.

İki ayda bir çıkacak

İki ayda bir, tamamen renkli olarak çıkacak YediYetmiş Dergi, ilk sayı 50 bin adetle raflardaki yerini almaya hazırlanıyor. Yay Sat ile dağıtılarak tüm D&R’larda, Migros’larda Carrefour mağazalarında ve gazete bayilerinde bulunabilecek olan YediYetmiş, sosyal medyada etkin olarak yer alacak. 64 sayfalık Yediden Yetmişe Edebiyat&Kültür dergisi YediYetmiş Dergi’nin çıkış fiyatı ise 8 TL.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

sonkibritleri cok seven kizKanadalı yazar Gaétan Soucy’ninKibritleri Çok Seven Küçük Kız” adlı romanı, Aysel Bora çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Kardeşimle ben kâinatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti. (…) Kardeşimle bana parçalanıp dağılmamamız için emirler gerekliydi, bu bizim yapı harcımızdı. Baba olmadan hiçbir şey yapmasını bilmiyorduk. Kendi kendimize yapabildiklerimiz tereddüt etmekten, var olmaktan, korkmaktan, acı çekmekten ibaretti.”

Daha önce iki kitabı yayımlanan Kanadalı yazar Gaétan Soucy’nin Kibritleri Çok Seven Küçük Kız  romanı 1998 yılında dünya edebiyat sahnesinde büyük bir heyecan ve beğeni uyandırdı. Bir tiran olan babalarının ölümünün ardından, dış dünyayla hiç ilişki kurmadan yaşadıkları malikânenin dışındaki hayatla ve nasıl kullanacaklarını bilemedikleri özgürlükleriyle başa çıkmayı öğrenmeye çalışan iki çocuğun şaşırtıcı ve sarsıcı hikâyesinin anlatıldığı roman istisnai ve olağandışı yazar Soucy’nin edebî dehasının en çarpıcı örneği.

GAÉTAN SOUCY

1958’de Québec, Montreal’de doğdu. Montreal Üniversitesi’nde gördüğü fizik eğitiminin ardından felsefe yüksek lisansı yaptı. İlk romanı L’Immaculée conception 1994’te yayımlandı. 1997’de basılan ikinci romanı Kefaret, Grand Prix du livre de Montreal Ödülü’nü aldı. Bir sonraki yıl yayımlanan üçüncü romanı Kibritleri Çok Seven Küçük Kız Prix Ringuet de l’Académie des lettres du Québec ve Prix du grand public la presse / Salon du livre de Montreal ödüllerinin yanı sıra eleştirmenlerden büyük övgüler aldı ve birçok dile çevrildi. 2002’de yayımlanan romanı Müzikhol, uluslararası birçok ödülün yanı sıra Prix des libraires du Québec ve Prix France-Québec’e layık görüldü. Gaétan Soucy, 2013’te Montreal’de evinde kalp krizi geçirerek öldü.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

bir-kis-gecesiItalo Calvino’nun yeni romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanını okumaya başlamak üzeresin. Gevşe. Dikkatini topla. Bütün öteki düşünceleri sav kafandan. Çevredeki dünya bırak silinsin. En iyisi kapıyı kapatmak; yan odadaki TV hep açık. Hemen ötekilere söyle, “Hayır, ben televizyon izlemek istemiyorum.” Sesini yükselt –yoksa seni duymazlar- “Okuyorum! Rahatsız edilmek istemiyorum.!” Belki duymadılar, onca gürültünün arasında; daha yüksek sesle söyle, bağır: “Italo Calvino’nun yeni romanını okumaya başlıyorum!” Ya da istersen hiçbir şey söyleme; belki seni rahat bırakırlar.” (s. 11) 

Calvino’nun romanı bu cümlelerle başlıyor. İlk cümleyi okumaya başladıktan sonra henüz bitirmeden ara verdim. Çünkü romanın başlayacağını düşünüyordum, şimdi ise sanki önsöz okuyorum hissine kapıldım. Kontrol ettim, hayır, bu cümleler romanın ilk cümleleri. Artık romanın başladığından eminim. Bu cümleler ve devamında gelen paragraflarla çok farklı bir tarzda yazılmış bir eser ile karşı karşıya olduğumu anlıyorum.

Kitabın ilk sayfalarından Calvino ve eserleri ile ilgili verilen kısa bilgide Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, “okurun anlatı sanatıyla ilişkisini ele alan roman” olarak tanıtılmış. Umberto Eco da anlatı sanatını ele aldığı “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti” kitabını Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” kitabındaki “anlatıda okurun varlığı” konusuna ayırdığını ve eserin en güzel kitaplarından biri olduğunu ifade ediyor.

Roman anlatıcının okur ile sohbet etmesi şeklinde başlıyor. Bir dizi tavsiyede bulunuyor. Okuma pozisyonu, okumayı bölmemesi için bazı tedbirleri almasını öğütlüyor. Hangi okura? Kitabı okuyan bana mı, yoksa kitabın içinde seslendiği okura mı? Bu ikisi aynı kişi mi, yoksa farklı? Bunun cevabını ilerleyen sayfalarda Calvino (ya da anlatıcı, çünkü her zaman yazarla anlatıcı aynı kişiler olmayabilir) kendisi veriyor. Şimdi ise okura verilen tavsiyelerden ilginç birkaçına göz atalım.

“Işığı ayarla ki gözlerin zorlanmasın. Bunu şimdi hemen yap yoksa bir kez okumaya daldın mı hiçbir şey seni yerinden kımıldatamayacak. Aman sakın sayfa loşlukta kalıp da, gri bir fon üzerinde fare ordusu gibi, hepsi aynı biçimde kara harflerden oluşan bir pıhtıya dönüşmesin; ama dikkat, sayfanın üzerine düşen ışık çok güçlü de olmamalı, kâğıdın acımasız beyazı üzerinde parlayıp, güney öğlelerinde olduğu gibi, harflerin gölgelerini kemirmesin. Okumanı nelerin yarıda kesebileceğini önceden düşünmeye çalış. Sigara şuracıkta olmalı, içiyorsan, kül tablası da. Başka? Çişin var mı? Peki, kendin bilirsin.” (s. 12)

Calvino kitapta kurmaca ve anlatı sanatı ile birlikte aynı zamanda okuma eylemi üzerinde de duruyor. İlerleyen sayfalarda yazarın okuru, okuma eylemini çok iyi tahlil ettiğini ve romanında bunları yansıttığını görüyoruz. “Evet, artık odandasın, sakin; kitabın birinci sayfasını açıyorsun, hayır, son sayfasını, ilkin ne uzunlukta olduğunu görmek istiyorsun. Çok uzun değil, allahtan.” (s. 16) Her okurun bir kitaba başlamadan önce mutlaka sayfa sayısına  baktığından eminim. Çoğu zaman bilinçsizce yapılan bir eylemdir belki, ancak ilk defa bu küçük ve önemsiz görünen olaya bir kitapta değinildiğini görüyorum.

Okumaya devam ettikçe ise sanki roman okurla birlikte yazılıyor hissine kapılıyorsunuz. Romanın konusu şöyle: Bir okur Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanını alır ve okumaya başlar. Birinci bölüm bitince kitapta basım hatası olduğunu ve devamının bulunmadığını görür. Kitapçıya gider ve yayınevinin hatası olduğunu ve ayrıca okuduğunun aslında başka bir yazarın kitabı olduğunu öğrenir. Bu sefer öyküyü beğendiği için bu kitabı alır, ancak daha önce okuduğu ile ilgisinin olmadığını anlar. Böylece her defasında okuduğu romanın devamını ararken, farklı bir roman okur ve hepsi de yarım kalır. Romanda her bölümde birer roman başlangıcı okuyoruz ya da kısa öykü. Çoğunun sonu yok. Ya da bilerek ve devamını okurun hayal etmesi, tasarlaması isteniyor.

50 sayfadan sonra okurun kitabı yeniden ne zaman okumaya başlayacağını beklemeye başlıyorsun. Halbuki gerçek okur sensin (istediğin zaman başlama ve durma özgürlüğün olmalı, özgürlüğün elinden mi alınmış?). Gerçek yazar yerine şimdi farklı yazar isimleri konuşuluyor. Ancak hepsini yazan Calvino.

Kitapta öyküler (ya da eserdeki ifadeyle roman başlangıçları) haricinde anlatıcı direkt okura konuşuyor, sen diye hitap ediyor; buluşacaksın, yapacaksın, anlıyorsun, geçiyorsun.

ITALO-CALVINORomanda anlatıcının sen diye hitap ettiği Okur’un bir ismi yok. Ancak diğer karakterlerin var. Bir önemli karakter ise Okur’un kitapçıda karşılaştığı ve araştırmalarının bir kısmını da beraber yapacağı ve Öteki Okur olarak adlandırılan Ludmilla (bir kadının olmadığı öykü pek ilgi çekmezdi değil mi? Calvino da aynı görüşte ve buna daha sonra değiniyor). Sayfa 57’ye geldiğimde artık romanın ana konusunun Öteki Okur Ludmilla olduğunu düşünüyorum. Tam doğru olmasa da önemli yeri olan bir karakter.

Sayfa 60: Üçüncü öyküyü (ya da üçüncü roman başlangıcını) okuyorum. Romanın bu özellikleri bana Cervantes’in Don Quijote’unu hatırlatıyor. Roman içindeki kısa öyküleri. Tek fark bunlar kısa öykü değil, yarım kalmış kısa öyküler ya da sonu gelmeyen roman başlangıçları.

Sayfa 82: Şimdi ne zaman sonunu öğreneceğim bir roman okuyacağımı merak ediyorum (çünkü hâlen asıl okurun ben, gerçek romanın da Okur ile Öteki Okur’un yer aldığı roman olduğunu unutuyorum. Kafam çok karışıyor).

Okur, romanların devamını kovalarken her şey çok karışıyor:

“Bir kahvede bir masaya oturup durumu özetliyorsunuz, Ludmilla ile ikiniz. “Yeniden özetlersek: Rüzgârdan ya da Baş Dönmesinden Korkmaksızın’ın Sarp Yamaçtan Aşağı Eğilir ile bir ilgisi yok, onun Malbork Kasabasından Irakta ile ilgisi yok, onun da Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu ile. Yapılacak tek şey bütün bu karışıklıkların kaynağına gitmek.” (s. 98)

Kitapta bir kaç sayfada bu sefer anlatıcı “sen” diye Ludmilla’ya hitap etmeye başlıyor. Bu sefer Okur üçüncü şahıs oluyor. Bunu yaparken de Calvino isim verilmiş ve verilmemiş okurun farkını gösteriyor ve açıklıyor. Bu durum bir kaç sayfa sonra değişecek, yine eski halini alacak.

“Bu kitap şimdiye kadar okuyan Okur’a, kendisini okunan Okur ile özdeşleştirme olanağını açık tutmuştur: İşte bu yüzden ona bir ad verilmedi, böyle bir şey onu hemen bir Üçüncü Şahıs, bir roman kişisi yapardı (oysa Üçüncü Şahıs olarak sana bir ad verilmesi gerekiyordu, Ludmilla), bu yüzden bir zamir olarak tutuldu, zamirlerin her nitelik ve eyleme uygun soyutlukları içinde. Dur bakalım, Öteki Okur, acaba kitap senin doğru bir portreni yapmayı başarabiliyor mu, çerçeveden başlayıp seni dört yandan kuşatarak biçiminin ana çizgilerini çizebiliyor mu?” (s. 147–148)

Calvino bir yandan bize bir roman sunarken, bir yandan da romanda satır aralarında ne yapmaya çalıştığını, ne yaptığını anlatıyor. Anlatıcının “sen” diye hitap ettiği ifadelerin bir kısmı Okur’a aitse de bir kısmı da gerçek okura hitaben yazıldığı kesindir. Bunu yukarıdaki alıntıdan açık bir şekilde anlıyoruz.

Romanda bir de bu aralar bir şeyler yazamayan bir yazar var. Okur kitapların devamını ararken onunla da karşılaşır. Bunu bir bölümde yazarın günlüklerini okurken öğreniyoruz. Yazar ayrıca bir roman fikrini de yazıyor günlüğüne. Bu da aslında Calvino’nun yazdığı romandır. Bu kısımda romanın çok kısa bir özetini okuyoruz yazarın günlüğünden.

“Roman başlangıçlarından oluşan bir roman yazma düşüncesine kapıldım son zamanlarda. Kahramanı da okuması sürekli yarıda kesilen bir Okur olabilir. Okur, Z. adlı yazarın A adlı yeni romanını satın alır. Ama kusurlu bir kopyadır, başlangıcından öteye gidemez… Kitabı değiştirmek için kitapçıya döner…

Bütün romanı ikinci şahısla yazabilirim: Sen, Okur… genç bir bayan da sokabilirim araya, Öteki Okur, bir de düzenbaz bir çevirmen ile benimki gibi bir günlük tutan yaşlı bir yazar…

Ama kalpazanın elinden kaçan genç bayan Okur’un, sonunda kendisini Okur’un kollarında bulmasını istemiyorum. Okur’un, çok uzak bir ülkede saklanan kalpazanı bulmak için yollara düşmesi ve yazarın genç bayan Öteki Okur ile başbaşa kalması için bir şeyler yapacağım.

Elbette bir dişi olmayınca Okur’un yolculuğu heyecanını yitirecek: Yolda bir başka kadına rastlaması gerek. Belki de Öteki Okur’un bir kız kardeşi vardır…

Gerçekten de Okur gitmek üzereymiş gibi görünüyor. Yolda okumak için yanına Takakumi İkoka’nın Ayın Aydınlattığı Yapraklardan Bir Halının Üzerinde’sini alacak.” (s. 203–204)

Romandaki yazarın bahsettiği (yazarlar, okurlar hepsinin bir birine karışması an meselesidir eğer dikkat etmezsem) Takakumi İkoka’nın Ayın Aydınlattığı Yapraklardan Bir Halının Üzerinde kitabı da Okur’un başlangıcını okuyacağı başka bir romandır, elinden alınmadan önce. Peki bütün bu karışıklıklar nasıl yaşandı. Bu durum sahtekâr bir çevirmen ile açıklanıyor. Okur da onun peşine düşüyor ve her şeyin sahteci olduğu bir ülkede buluyor kendini.

“Sahtecilik süreci bir kez başladı mı durmaz. Sahtesi yapılacak her şeyin sahtesinin yapıldığı bir ülkede yaşıyoruz: Müzelerdeki tabloların, külçe altının, otobüs biletlerinin. Karşıdevrim ile devrim sahtecilik salvolarına karşı savaşıyorlar. Sonuç şu: Hiç kimse neyin sahte neyin sahici olduğunu söyleyemiyor, siyasi polis gizlice devrimci eylemler düzenliyor, devrimciler polis kılığına giriyor.” (s. 218)

Artık belli bir süre sonra asıl romanın benim elimde olan ve okuduğum kitap değil, kitapta yarım kalmış ve devamı kovalanan romanlar olduğu hissi iyice pekişiyor. Elimdekinin, benim okuduğumun, asıl roman olduğunu unutuyorum. Tabii anlatıcı sonunda müjdeyi veriyor.

“Fırtınayla oradan oraya savrulan teknenin bir limana varmasının zamanı geldi, Okur. Hangi liman büyük bir kitaplıktan daha güvenli olabilir? Kuşkusuz kentte bir kitaplık var, o kitaplıktan yola çıkmıştın, kitaptan kitaba atlayıp bütün dünyayı dolaştıktan sonra gene o kitaplığa döndün. Bir tek umudun kaldı, o da , okumaya başladığın an buharlaşıp elinden uçan o on romanı bu kitaplıkta bulabilmek.” (s. 260)

Peki bu sefer Okur kütüphanede sadece başlangıçlarını okuduğu ve merakını uyandıran o romanların devamını bulabilecek mi? Onu da artık bulmak sana kalıyor.

Son olarak anlatıcının/yazarın kitap okuma eylemi ile ilgili bir görüşünü alıntı yapmak istiyorum romandan. Benim de bazen başıma gelen bir durum.

“Bir kitap gerçekten ilgimi çekiyorsa daha birkaç satır okumadan zihnim, metnin esindirdiği bir düşünceye ya da duyguya, bir soru ya da imgeye takılıp atlamaya, bir düşünceden ötesine, bir imgeden ötekine geçmeye başlıyor, ta sonuna kadar izlemeden edemeyeceğim bir uslamlama ve fantezi yolculuğuna çıkarak kitaptan uzaklaşıp onu gözden yitiriyorum.” (s. 261)

Kaynakça:

Italo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Özgün adı: Se una d’inverno un viaggiatore, Çev: Ülker İnce, 3. Basım, Can Yayınları, İstanbul, 2000.

Dr. Javanshir Gadimov – edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

harapÖdüllü şair Cenk Gündoğdu’nun “Harap” adlı şiir kitabı Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

İlk şiir kitabı Issız ile 2013 yılı Metin Altıok ve Arkadaş Z. Özger şiir ödüllerini kazanan Cenk Gündoğdu’nun Harap’ta ilk şiir kitabının izinden gidiyor. Şair, kendine özgü sivri dilini devam ettirerek, son derece yaratıcı imgelerini modern bir üslupla birleştirmeyi yine başarıyor. Toplumsal sorunların kıstırdığı bireyin açmazlarını, çıkışsızlık gibi görünen bir durumda aranan kurtuluş ışığını, umut ve umutsuzluğun, eylemliliğin ve pasifliğin çatıştığı anları yansıttığı dizelerinde, ülkemizin son döneminin capcanlı bir panoramasını sunuyor.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

bobbo_nereye_gidiyorsun_kapak.inddRoberto Piumini’nin kaleme aldığı Ayıcık Bobbo serisinin ilk kitabı “Bobbo, Nereye Gidiyorsun?” okumayı yeni öğrenmiş çocuklar için Can Çocuk Yayınları’nın “İlk Okuma Kitapları” dizisinden yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bobbo bakmayı, dinlemeyi, anlamayı ve öğrenmeyi çok seven meraklı bir ayıcık. Ne zaman ormanda gezintiye çıksa kendisiyle ve hayatla ilgili yeni şeyler öğreniyor. Kimi zaman gölgesi, kimi zaman ormandaki sincaplar, bazen sudaki yansıması ona dünyayı keşfetmenin heyecanını yaşatıyor. Bobbo’nun ailesi Anne Ayı ve Baba Ayı da meraklı yolculuğunda onu yalnız bırakmıyor. Ormanda öğrenecek çok şey var! Bobbo ile tanışıp onunla keşfe çıkmaya ne dersiniz?

Çağdaş İtalyan çocuk ve gençlik edebiyatının önde gelen isimlerinden yazar Roberto Piumini’nin, Can Çocuk’tan çıkan Yeşil Aslan adlı kitabından sonra Ayıcık Bobbo serisi de Türkiyeli okurla buluşuyor. Serinin ilk kitabı Bobbo, Nereye Gidiyorsun?’dan sonra serinin üç kitabı daha okurla buluşacak.

Yazarlığa geçmeden önce birkaç yıl öğretmenlik, tiyatro ve kukla sanatçılığı yapan Roberto Piumini, roman ve öyküleri dışında pek çok yazın türünde daha eser vermiştir; tiyatro oyunları, şiirler, fabl, masal ve balladlar, senaryolar, radyo ve televizyon metinleri, şarkı sözleri ve opera metinleri kaleme alan yazar çok yönlü sanat üretimini çocuk kitaplarına da yansıtıyor.

“O harfiyle biter adı,

Ne tiyatro ne lavabo,

Ne vazo ne piyano.

Bil bakalım nedir o?

Kimdir o, ah bir bilsen,

Onun adı Ayıcık Bobbo.

Çok severim onu ben.

 

Ormanda yaşar,

Düşünür ve akıl yorar.

Kürkü vardır kıvırcık,

Meraklıdır da azıcık.

Onun adı Bobbo,

Çok sevdiğimiz bir ayıcık!

Roberto Piumini

Roberto Piumini 1947’de İtalya’da, Brescia yakınlarında Edolo’da doğdu. İtalya’da çocuk ve gençlik edebiyatının en önemli temsilcilerindendir. Pedagoji öğrenimi gören Piumini yazarlığa geçiş yapmadan önce bir kaç yıl öğretmenlik yaptı, tiyatro ve kukla sanatçısı olarak çalıştı. Ülkesinde yayımlanmış çocuklar, gençler ve yetişkinler için yazılmış çok sayıda romanı, tiyatro oyunları, şiirleri, fabl, masal ve balladları, senaryoları, radyo ve televizyon için yazılmış metinleri, şarkı sözleri ve opera metinleri bulunmaktadır. Yeşil Aslan ve Ayıcık Bobbo – Bobbo, Nereye Gidiyorsun? adlı kitapları Can Çocuk Yayınları’ndan çıktı.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

dünyalilarÖdüllü bilimkurgu öyküleri seçkisi “Dünyalılar“, İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Gezegeninize geldiğim on yedi yıldan beri büyük bir metropol yerine küçük bir Anadolu kasabasında yaşamam, fiziksel farklılığımı saklamama yardım etti. Esnafın, ahalinin benim hakkımda kendince teorileri var. Cin çarpması, akraba evliliği, küçükken geçirilen havale gibi. Bunların hepsi “uzaylı” olmaktan daha sıradan şeyler olduğu için hiçbirini yalanlamadım. Kendimi öyle veya böyle kabul ettirdim sayılır. Galaksiler, androidler, eşçipler, virüsler, bitimsiz kıyametler, helijetler, neon pigmentler, tekno operalar, kronal giyotinler, çıtırdayan moleküller ve tabii ki muammalı uzaylılar… Ve karşılarında endişeli, öfkeli ve rekabetçi türdeşlerimiz… Sonra insanlığa mesajı olan çirkin bir karpuz şarkı söylemeye başlıyor. Sonra Akbil basıp Laleli tramvayına binerek ışınlanıyorlar…

Biraz insan biraz robot, biraz dünyalı biraz uzaylı, biraz hologram biraz gerçek…

Dünyalılar, TBD Bilimkurgu Yarışması’nda 2011-2015 yılları arasında derece alan öykülerden yapılmış hararetli bir seçki.

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

Haw_173958_1Kemal Varol’un 1990’lar Türkiye’sinin siyasi ortamını bir köpeğin gözünden anlattığı romanı “Haw”, Fransızcaya çevriliyor.

Fransa’nın büyük yayınevlerinden Galaade Editions tarafından yayımlanacak roman ilk kez yabancı bir dile çevriliyor. Romanın 2017 yılı içinde Fransız okurlarıyla buluşması bekleniyor. Kitabın telif haklarını elinde bulunduran edebiyat ajanı Barbaros Altuğ, haberi instagram hesabından duyurdu.

Altuğ, ‘son yıllarda yazılmış en güçlü romanlardan’ biri olarak nitelediği Haw’ın ilk çevrileceği dilin Fransızca olduğunu belirtti.

Kemal Varol, 2014 yılında yayımlanan ikinci romanı Haw ile Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

  • birisi - 20/05/2016 - 12:56

    Keşke bu haberi aldığınız kaynağı da yazsaydınız. Haw’ın Farnsızcaya çevrileceği haberi dün sadece Yarına Bakış ve Yeni Hayat gazetelerinin kültür-sanat sitelerinde vardı. Sizin buraya aldığınız metin de o gazetelerde yayınlanan metnin birebir aynısı, takla attırmakla yeni bir ‘haber’ vermiş olmuyorsunuz. Emeğe saygı göstermenizi dilerim…cevaplakapat

Parende KapakParende dergisinin 14. sayısı yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Ölüm” temasının hakim olduğu bu sayıda genç yaşta kaybettiğimiz şairlerimizden Arkadaş Zekai Özger’i kapakta görüyoruz. Erman Gülgeç, geçtiğimiz sayılarda olduğu gibi bu defa İlhan Berk’i konu aldığı karikatür-hikayesiyle bizi 1. sayfada karşılıyor. Azimet Avcu’nun biyografi yazısı ve Selim Yücel’in Arkadaş Zekai için kaleme aldığı “Arkadaş’ça” şiiriyle devam ediyoruz sayfaları çevirmeye. Bekir Dadır “Otuz Üç” adlı şiiriyle Suruç’u yadediyor ve Fatma Nur Kaptanoğlu “Solo Ölümler” ile tabiri caizse büyük patlamanın haberini veriyor. Ardından evvel.org’un kurucusu Zafer Yalçınpınar ile yapılan röportaj, bize “efemeratik edebiyat”ın ülkemiz edebiyatı adına ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Ve yine Zafer Yalçınpınar’ın “Tarihsancısı Söyledi(II)” şiiri yer alıyor. Sonrasında

Aydan Bayar’ın Charles Baudelaire çevirisi, Mürüvvet Sena Eliküçük’ün “Anlatıcı Bakış Açısı: Ölüm” ve Mehmed Önder Karakaş’ın “Şiir ve Ölüm Terennümü” düşünce yazısını görüyoruz.

Dergi, verdikleri cevaplarla adeta bir manifesto havasında geçen Mosmodern röportajı ile modern şiiri merak edenlere göz kırpıyor. Azimet Avcu’nun “Beş Şehir” ve Ahmet Keskinkılıç’ın Ben O Muhteşem Gözlüklerle şiirleriyle iyice derinleşiyor. Dosya olarak yer alan eserlerden biri de Özge Topcu’nun “Felsefe ve Şiir” yazısı derginin tam orta sayfasında yer alıyor. Hemen arkasından Kadir Yıldız “Referans Noktamı Ararken” ve Mikail Burak Özkar III.sünü yayımladığı Üşüdüysen Kendimi Yakayım Müzeyyen’i bizlere sunuyor. Galip Bilge Kaşifoğlu “İsmet Özel Sözlüğü” ile dergiye katkıda bulunan isimlerden. Elif Öztürk bir gözün kapanıp açıldığı bir anı “Son-du Bu Bahar” adlı eserinde bizlere sunuyor. Mualla Kübra Kara “Nazım Bey’e” adlı şiiriyle yeniden aramıza katılıyor.

Derginin son sayfalarına geldiğimizde İsmail Topçu “Makas” adlı eseriyle ağlayabildiğimizi bizlere kanıtlıyor. Yine Kadir Yıldız Dedalus Yayınevi’nden çeviri olarak çıkan “Mark Twain – İnsan Nedir?” incelemesini bizlerle buluşturuyor. Başlığından da anlaşılacağı üzere Özge Özdamar “İki Farklı Anlayışta İki Farklı Enstrümanın Benzer Rol ve Anlamları” adlı eseriyle Mesnevi’de bir sembol olarak neyi ve Şamanizm’de davulu inceliyor. Şerif Temurtaş’ın “Kırlangıçlar Giderken”, İsmail Can Karakuş’un “Ölüm” ve dergide misafir olarak yer alan Doğukan Batuhan Kurtçu’nun “Sen ve Deniz” adlı şiirleri de dikkat çeken eserler arasında.

Ahmet Kaya, gerçekleştirdiği Yekta Kopan röportajı ile dergiye yeni katılan isimlerden. Son olarak Esra Karagöz “Çocukları Masallarda Saklasınlar” adlı deneme yazısı ile uzun zamandır yayınladığı denemeleri giderek üstüne koyarak ilerlediğini bir kez daha bizlere kanıtlıyor.

İllüstrasyonda ise kapak çalışmasını Ahmet Uzun, arka kapakta Sibel Büyük, iç kısımda Atilla Ofluoğlu ve Miraç Selcen Özkal’ın çizimleri yer alıyor.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

Cim0EukWUAAoJ-lUluslararası Man Booker Ödülü’nün bu yılki kazananı The Vegetarian adlı romanıyla Han Kang oldu.

Adayları arasında gizli kimliği nedeniyle sıkça konuşulan Elena Ferrante ve Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk‘un da bulunduğu Uluslararası Man Booker ödülü bu yıl Koreli yazar Hang Kang’ın oldu. Roman yeni yayın sezonunda April Yayıncılık tarafından yayımlanacak.

Ödülün 2016 yılındaki jüri başkanı Boyd Tonkin’e göre, “Bu yoğun, zarif ve rahatsız edici  kitap, okurunun zihnini, ve hatta belki rüyalarını uzun süre meşgul edecek.”

Daha önce sadece İngilizce yazılmış ve İngiltere’de yayımlanmış edebiyat eserlerine verilen Man Booker Ödülü, geçtiğimiz yıl The Independent’ın Yabancı Kurgu Ödülü’yle birleşince çeviri eserlere de verilmeye başlandı. 50 bin sterlinlik ödül tek bir kitaba veriliyor ve ödül kitabın yazarı ile çevirmeni arasında eşit bölüştürülüyor.

Yazar ve Çevirmen Hakkında

Yonsei Üniversitesi’nde Kore Edebiyatı eğitimi alan Han Kang, Yi Sang Edebiyat Ödülü, Today’s Young Artist Award ve Kore Edebiyatı Roman Ödülü’nün de sahibi. “Artık insan ırkına ait olmak istemeyen bir kadın” fikrinden yola çıkarak yazdığı romanını, “Şiddeti reddeden bir kadının tasviri,” şeklinde aktarıyor Kang. Yazar, Uluslararası Man Booker Ödülü’nü İngilizceye çevrilen ilk yapıtıyla alarak da bir başarıya imza attı. Kang, insan şiddetini keşfetmek ve insan onuruyla ilgili sorular ortaya atmak istediğini belirtmekte.

Romanı Koreceden İngilizceye çeviren Deborah Smith, İngilizce-Korece çevirmen azlığından rahatsızlık duyup Koreceyi kendi öğrenmeye karar vermiş. Smith’e göre, “The Vegetarian’ı çevirmek, dağa tırmanmak gibi bir deneyimdi.”

edebiyathaber.net (18 Mayıs 2016)

arkhe-logosArkhe-Logos felsefe dergisi Bahar sayısıyla yayın hayatına başladı.

Tanıtım bülteninden

Aristoteles’in Metafizik’i şu cümle ile başlar: “Bütün insanlar, doğaları gereği bilmek isterler.” ‘Bilmek’in Grekçe karşılığı ise eidenai dir ki onun ‘görerek bilmeyi’ ifade ettiğini söylemek yanlış olamayacaktır. Çünkü Aristoteles, Metafizik’in 98oa 21-7 satırları arasında, duyularımızdan nasıl zevk aldığımızı; onların, bize sağladıkları faydanın dışında bile, bizzat kendilerinden dolayı nasıl sevildiğini anlatır. Görmeye de özel bir önem yükleyerek, onun şeyleri bilmemizi ve şeyleri bilmemizi ve şeyler arasındaki birçok farklılığı görmemize yardımcı olduğunu belirtir.

Aristoteles bize öyle bir arzu atfeder ki o bizi, bilgiye doğru ‘sürükler’. Ancak bu yalnızca ‘doğal bir arzudur’ ve bazıları için pek de önemli olmayabilir ve hatta bazıları bu doğal bilme arzusunu izlemez bile. Buna karşın, bazılarımız için bilme arzusu ve bu arzuyu izleme hayatımızda büyük bir öneme sahiptir. İşte bu bilme arzusudur ki bugün ve burada Arkhe-Logos’un varlık sebebini de oluşturur. Ve dileriz ki; sizlerin de Arkhe-Logos’a katılma, yazma ve okuma arzunuz, ‘insanın doğası gereği, doğal olarak bilme isteğiyle’ birleşerek, insanı ve evreni anlamada, bilmede ışık olur.

edebiyathaber.net (18 Mayıs 2016)

cinDr. Rıza Kadılar‘ın “Çin” adlı kitabı, Destek Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Çin dünya ekonomisinin öylesine önemli bir oyuncusu ki, Çin’i anlamak, Çin hakkında bir fikir sahibi olmak artık vazgeçilmez olmaya başladı. Günümüzde dünyanın her ekonomisi ve her sektörü Çin’in etkisi altında. Oysaki en büyük ticaret ortağımız olmasına rağmen Çin’in bu büyük etkisini ülkemizde biz maalesef pek hissetmeden yaşıyoruz.

Çin para birimi dünyada en çok kullanılan ilk sekiz para biriminden biri oldu, Çin kredi kartı sistemleri dünyanın bütün önemli merkezlerinde alışveriş yaparken kullanılıyor ancak maalesef ülkemizde hâlâ bunun izine pek rastlayamıyoruz. Ortadoğu’dan Batı dünyasına bütün ülkeler Çin’e ihracat yapmanın ve Çin’den gelecek direkt yatırım fonlarının peşindeyken bizim hem ihracatımız bir türlü gelişmiyor hem de bir iki istisna yatırım dışında Çin sermayesini hâlâ ülkemize çekmekten çok uzağız. Bu kadar büyük bir ülke, dünya genelinde en büyük iki ekonomik güçten biri ve binlerce yıllık zengin kültür birikimine rağmen Çin ile aramızda bu doğal ilişkiyi gerçekleştirecek platformlara sahip değiliz.

İki ülke arasında bu yakınlaşmayı sağlayacak girişimlere büyük ihtiyaç duyulduğu bir zamanda kaleme alınan bu kitapta oldukça teknik bilgilerle donatılmış bir içerikle Çin iş dünyasına, Çin’de iş yapmanın hukuki ve ekonomik çerçevesine, çok öz ve kısa bir şekilde Çin kültürüne ve yakın tarihine tanıklık ederken, uzaktan bakınca içinden çıkılması mümkün gibi görünmeyen Çinceyi öğrenmek için de yepyeni bir metodu öğreneceksiniz.

edebiyathaber.net (18 Mayıs 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z