Masthead header

2010 ESASDURUS.inddGazeteci İsmail Saymaz‘ın yeni kitabı “Esas Duruşta Cinayet” bu cuma İletişim Yayınları etiketiyle raflarda.

İsmail Saymaz Esas Duruşta Cinayet’te, çeşitli örnekleriyle asker ölümlerini mercek altına alıyor. Tahkir, kötü muamele, dayak, eziyet, intihar ve cinayet sebebiyle hayatlarını kaybeden askerlerin başlarına gerçekte ne geldiğini araştırıyor, ölümlerin gerçek sebeplerini ve bunların üzerinin nasıl örtüldüğünü ortaya koyuyor. Başka canların sorumsuzca feda edilmesine göz yumulmasın diye…

Baba Kenan Polat: “Asker ölüsü, tavuk ölüsü gibi… Hani bir asker ölmüş, onların umurunda mı ki? Onların çocukları askerde yok ki, ölsün. Çocukları dünyanın dolarlarını götürdü, hiçbir şey yok…

Anne Ani Balıkçı:O gün o bir kurşun hayatımızı bir saniyede değiştirdi. Derler ya, bir ölenin arkasından kırk gün mum yanarmış, her gün biri sönermiş. Bizde hiçbiri sönmedi daha. İki buçuk yıl oldu. Kırkı da yanıyor.

Baba Yaşar Özel: “TSK, yavrumun hayati sorumluluğunu üstlenmeyecekse neden yavrumuzu bizden zorla koparıp aldınız? Niye yavrumuzu o kışladaki canavarlara teslim ederken, ‘Bu çocuklar ana kuzusudur, sakın ha incitmeyin bunları’ demediniz?

Anne Zekine Taştan: “Vatan sağ olsun demem. Benim evladım yok ki, benim Tolgam yok. Vatan sağ olsa ne olur ki, vatanı batsın. Bana ne vatandan! Demem, asla demem! Hiçbir zaman dedirtemezler!

Zorunlu askerlik hizmeti altında her yıl pek çok asker hayatını kaybediyor. Baştan savma soruşturmalar aracılığıyla, ölümlerde sorumluluğu olanların aklanmasına ya da suçun hafifletilmesine yönelik bir davranış kalıbı devreye giriyor. Ölen öldüğüyle kalıyor ama devlet kendi güvencesi altındaki -üstelik vatan borcu için silah altına aldığı- vatandaşlarının hayatlarını korumuyor!

Kaynak: Cihan – 3 Haziran 2014

10325222_701182553279741_6077542093583110616_nUçarı’nın altıncı sayısı İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir, Şırnak,  Muğla, Denizli, Giresun, Konya, Antalya ve Zonguldak’a dağıtıldı.

Uçarı’yı temin edebileceğiniz noktalar:

İstanbul – Taksim – Mephisto Kitabevi
İstanbul – Beşiktaş – Alkım Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – Mephisto Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – İmge Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – 26A Sahaf

İzmir – Bornova – Palme Kitabevi

Ankara – Kızılay – İmge Kitabevi

Eskişehir – Merkez – Adımlar Kitabevi

Denizli – Merkez – Halikarnas Kitabevi

Muğla – Merkez – Anatolia Kitabevi

Giresun – Merkez – Sahafzade Kitabevi

Konya – Selçuklu – Yakamoz Kitabevi

Zonguldak – Merkez – Tahir Karauğuz Gazete Satış Noktası

Diyarbakır – Merkez – Mona Kafe

Haziran ayı sayısını internetten temin edebileceğiniz adres için>>> 

Uçarı İçerik:

2- Eline Ekmeği, Helal Parası, Alnı Ak – Burak Eroloğlu – Şiir
3- Bir Gün – Tahsim Behrem – Öykü
4- Poesie Nina – Serhan Yılmaz – Şiir
5- Kömürün Acısı – Lale Alizade- Deneme
6- Kadın – Azimet Avcu – Şiir
7- Dünüyle, Bugünüyle Kömür Karası – Figen Orman – Deneme
8- Dokunulmuş Çiçeklerin Şiiri – Serhan Yılmaz – Şiir
9- Beklediğim Adam – Berre Tekeoğlu – Deneme
10- Madenci Çocuğu – İsmail Can Karakuş – Şiir
11- Günün Diriliğine – Burak Eroloğlu – Deneme

12- Atları Çok Seven Bir Çocuğa Ağıt – Hafize Çıvkın – Şiir

13-14- Curnata – Serhat Yılmaz – Şiir
15- Kelebeklerim Ölürken – Damla Okay – Deneme
16- Tanıdık Bir Akşam – Emre Sami Topçu – Şiir
17- Sen Güzel Şarkılar Söylerken – Ceren Öztürk – Deneme
18- Sızlayan Sancılar – Hüsnü Bala – Şiir

19- Mart veya Nisan – Şahin Akar – Şiir
20- K(ömür) – Engin Türkoğlu – Şiir

edebiyathaber.net (3 Haziran 2014)

 

10348782_10152430634986250_5761070997872734634_o43. Orhan Kemal Roman Armağanı, “Çıplak ve Yalnız” romanının yazarı Hamdi Koç’a verildi.
Yazar Orhan Kemal, doğumunun 100. ve ölümünün 44. yılında, İstanbul Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi’nde Orhan Kemal Kültür Merkezince düzenlenen törenle anıldı.

Orhan Kemal‘in bazı şiirlerinin okunmasıyla başlayan törende, yazar Işık Öğütçü “Doğumunun 100. yılında Orhan Kemal”, Turhan Günay “Orhan Kemal Roman Armağanı”, Handan İnci “Edebiyatımızda Orhan Kemal”, Adil İzci “100. yaşında Orhan Kemal’in düşündürdükleri”, Etem Çalışkan “Tanıdığım Orhan Kemal”, Bengisu Rona “Orhan Kemal’i çevirmek” ve Doğan Hızlan “Orhan Kemal’den Hamdi Koç’a” başlıklı konuşma yaptı.
Konuşmalardan sonra yazar Hamdi Koç ödülünü Nazım Kemal Öğütçü‘nün elinden aldı.
“43. Orhan Kemal Roman Armağanı”nı alan “Çıplak ve Yalnız” romanının yazarı Koç, burada yaptığı konuşmada, “Bundan sonra daha iyi romanlar yazmak zorundayım. Umarım yazabilirim. Ben de, bugün bana olduğu gibi bundan sonra gelecek yazarlara kendilerini değerli hissettirecek romanlar yazabilirim” dedi.
3 Haziran 2014

yeni_tyb_logoTürkiye Yayıncılar Birliği, gelenekselleşen Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri’nin 20. Yılını kutladığı 2014’te, Türkiye’de Yayınlama Özgürlüğü Mücadelesinin 20 Yılı Paneli ile ifade özgürlüğünün geçirdiği süreci ve yayıncılığa yansımalarını değerlendiriyor.

1994’ten 2014’e kadar geçirdiğimiz 20 yılda, ülkemizde farklı görüşleri özgürce ifade edebilmek için verilen mücadeleler yayıncılığımıza neler kazandırdı? Tüm çabalarımıza rağmen kaldıramadığımız engeller, yöntemlerimize dair özeleştirilerimiz, bundan sonra yapılması gerekenler neler? Bu panel Türkiye’deki yayınlama özgürlüğü mücadelesinin son 20 yılını tarihsel ve eleştirel bir bakışla gözden geçirmeyi amaçlıyor.

Tarih: 4 Haziran 2014 Çarşamba

Saat: 17.00

Yer: Point Hotel Taksim, İstanbul 

Adres: Point Hotel Taksim, Topçu Caddesi No.2 Taksim – Beyoğlu / İstanbul
Panel ve tören: Giza Salonu (-1. Kat), kokteyl: View Point Restaurant (9. Kat)

İletişim: Yonca Cingöz; ycingoz@turkyaybir.org.tr; Tel: +90 212 512 56 02

 

Program

17.00 Panel: 1994’ten 2014’e ‘Yazı’nın Direnişi: Türkiye’de Yayınlama Özgürlüğü Mücadelesinin 20 Yılı
Yönetici: Turgay Olcayto
Konuşmacılar:
Sedat Ergin / “Anaakım Medyanın Yayınlama Özgürlüğüne Değişen Bakışı”
Fikret İlkiz / “Yayınlama Özgürlüğü ve Hukuk”
Nadire Mater / “Dünden Bugüne Yayınlama Özgürlüğü: BIA Medya Gözlem Raporları”
Şanar Yurdatapan / “Düşünce Suçuna Karşı Girişim Takipte: Yayınlama Özgürlüğü Nereye?”
Düzenleyen:  Türkiye Yayıncılar Birliği / Friedrich-Ebert-Stiftung-Derneği Türkiye Temsilciliği

18.30 Ara

18.45 “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri ve Yayınlama Özgürlüğü Raporları 1994-2014” sunumu

19.00 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri 2014 Ödül Töreni ve kokteyl

edebiyathaber.net (3 Haziran 2014)

Suç ve cezayı Rusya’da Dostoyevski temalı bir otelde okumak ister misiniz? Jules Verne gibi maceraya atılıp, Alice’in odasında kalmak? Dünya çapında ünlü kitaplardan ya da yazarlardan ilham alınarak yapılan, birçok farklı ülkede bulunan edebiyat temalı oteller, kitapseverlerden büyük ilgi görüyor. Edebiyat turizmini ön plana çıkaran bu oteller, harika tasarımları ve içinde bulunan kitaplar ile dikkat çekiyor. Bunlar arasında bir tane de Türkiye’de var. 

1. HOTEL DE GLACE – QUEBECK, KANADA
Jules Verne’ni yolculuğa iten neydi? Ne keşfetmeyi planlıyordu? Bu soruları merak eden Hotel De Glace 2013 senesini Jules Verne yılı olarak düzenledi. Bu sene Jules Verne’den ilham alınarak tasarlanan otelin en büyük özelliği, buz ve kardan yapılarak her sene tekrar inşa edilmesi. 44 odası bulunan otel, ‘kışın merkezine yolculuk’ teması ile üşümek isteyenleri ve macera sevenleri bekliyor.
HOTEL DE GLACE
2. INN BOONSBORO HOTEL – MARYLAND, ABD
Edebi çiftlerden ilham alınarak tasarlanan odalara sahip Inn BoonsBoro Hotel, edebiyatın içinden can bularak gerçek mutlu çiftleri ağırlamak isteği ile 2009 yılında açıldı. Bu otelin en önemli özelliği odalarının isimlerini edebiyatın en ünlü çiflerinden almış olması. Jane and Rochester, Elizabeth and Darcy, Titania and Oberon gibi Charlotte Bronte, Jane Austen ve William Shakespeare’in yarattığı unlu âşıkların isimleri odalara verilmiş.
INN BOONSBORO HOTEL
3. LE PAVILLON DES LETTRES – PARIS, FRANSA
26 tane oda, harfler, yazarlar ve kitaplar… Fransız edebiyatının en önemli yazarlarının isimlerinin odalara verildiği, Le Pavillon Des Lettres, Paris’e farklı bir siluet kazandırıyor. 26 odası bulunan otelde her harf bir odaya verilmiş. Örneğin A odası, Hans Christian Andersen, Z odası, Emile Zola’dan esinlenilerek odalara konulmuş. Yazarların kitaplarından bazı paragraflar odanın duvarında size eşlik ederken, yatağınızın başucunda ise bir ipad, size yazarın kitaplarına ulaşmanıza yardımcı oluyor.
LE PAVILLON DES LETTRES
4. MAISON MOSCHINO – MILONA, ITALYA
Tavşanı kovalarken bir delikten düştünüz. Beklenmedik bir yolculuk sizi bekliyor. Maison Maschino macerayı daha derinden hissetmeniz için odalarını Lewis Carroll’in yazdığı Alice Harikalar Diyarından ilham alarak tasarlamış. 65 odası bulunan ve çok renkli bir şekilde tasarlanan otelde Alice’in odası en çok ilgi gören odaların başında geliyor. Masal sevenlerin gidip kalması gereken bu otelde, tekrar çocukluğunuza dönmeniz an meselesi.
MAISON MOSCHINO
5. MİNİ FUAR OTEL – İZMİR, TÜRKİYE
Mini Fuar Otel, farklı tarzı ve fuara yakınlığı ile dikkat çekiyor. Odaların her birisi bir yazara göre dizayn edilmiş olup, içerisinde yazarın kitaplarından alıntılar ve kitapları ile ilgili posterler bulunuyor. Odalara ismini veren yazarların kitaplarını da odalarda bulmanın mümkün olduğu otelde, edebiyatsever konuklar ağırlanıyor.
mini_fuar_hotel
6. RADISSON SONYA HOTEL – ST. PETERSBURG, RUSYA
Radisson Sonya Hotel’in iç mekânları Dostoyevski’nin efsanevi romanı Suç ve Ceza’dan esinlenerek yapılmış. 173 odası bulunan otelin her yerinde Dostoyevski’yi hissetmek mümkün. Dostoyevski’nin masasından esinlenerek yapılmış masalarda yazı yazmak, yine romanlarında çokça geçen Rafael’in Sistine Madonna’sını görmek ve Rusya dokusunu hissetmek isteyenler burada konaklıyorlar.
RADISSON SONYA HOTEL
7. SYLVIA BEACH HOTEL – OREGON, ABD
Gerçek kitapseverlerin mutlaka gitmesi gereken bir otel olarak tasarlanan Sylvia Beach, farklı kuralları ile dikkat çekiyor. Otelin tamamı okumak isteyenler için düzenlenmiş olup televizyon, radyo, telefon ve internet bulunmuyor. Büyük bir kütüphane bulunan otelde edebiyatseverler bu imkândan yararlanıyor.
Muhteşem bir deniz manzarasına sahip odalar, klasikler; Agatha Christie, Colette ve Mark Twain, Çok satanlar; Scott Fitzgerald, JK Rowling, Hemingway, Shakespeare, Jane Austen ve Romanlar; Oscar Wilde, Tolkien basta olmak üzere 3 gruba ayrılmış bulunuyor. Yazarların ve kitapların isimlerinin verildiği odaların her biri, o kitaba özgü bir tema ile hazırlanmış.
SYLVIA BEACH HOTEL
8. THE HOBBIT MOTEL – WOODLYN PARK WAITOMO, YENI ZELANDA
Tolkien’in kitaplarında uzun uzun anlatılan Hobbit evlerini Yeni Zelanda’ya giderek tecrübe edebilirsiniz. Tolkien’in kitaplarından ilham alınarak yapılan otelde Frodo ve Bilbo gibi kalabilir ve onlar gibi maceralara atılabilirsiniz.
THE HOBBIT MOTEL
9. LIBRARY HOTEL – NEWYORK, ABD

Adından da anlaşılacağı gibi bu otel bir kitaptan esinlenilmemiş. Tamamı bir kütüphane olarak dizayn edilen bu otelde 6.000 adet kitap konuklarına eşlik ediyor. Okuma odalarının ve şiir bahçelerinin olduğu otelde katların adları felsefe, tarih ve edebiyata göre tasarlanmış.
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
10. THE BOAT ROI DES BELGES – LONDRA, INGILTERE
Londra’da bir oda konseptiyle yola çıkan Roi Des Belges, Joseph Conrad’in ‘karanlığın yüreği’ romanından esinlenerek yapılmış. İki kişinin konaklayabildiği, bir çatının üzerine inşa edilen otel, Conrad’in Kongo’da kullandığı buharlı gemiden ilham almıştır. Londra’ya farklı bir noktadan bakmak isteyenler için ilginç bir konaklama imkânı sunmaktadır.
THE BOAT ROI DES BELGES
Kaynak: DipnotTv – 2 Haziran 2014

Merhaba-Asker_172742_1Murathan Mungan çok çalışkan bir yazar/şair/oyun yazarı. Mungan’ın daha pek çok maharetinin olduğunu hepimiz biliyoruz. Mungan isminin yanına ne koyarsanız koyun fazla olmaz. Söyleşiler yapar, derlemeler, seçkiler hazırlar sinema üzerine yazılar v.s.

Metis yayınlarından Merhaba Asker öykü seçkisiyle birlikte Kadınlar Arasında öykü seçkisi kitapları aynı anda yayımlandı. İki kitabı da Mungan hazırlamış. Merhaba asker’deki öyküler başka bir yerde yayınlanmayan, tamamen bu kitabın konseptine, ruhuna uygun bir bütünlük oluşturacak şekilde yazılmış öykülerden oluşuyor. Kitaptaki bütün öyküler askerle, askerlikle ilgili. Her yazar başka yerden bakmış. Çoğu içerden-birinci tekil ağızdan-kimi de dışarıdan bir gözlemcinin, anlatıcının gözünde (ağzından) anlatılmış. Kimi bizzat askerin kendisi olmuş, kimi de acılı annenin, sevgilinin, arkadaşın yanında olmuş. Mungan’ın Şüpheli asker ölümleri giriş yazısı kitaba başlarken okuyucuyu nelerin beklediğini haber verir nitelikte.

Birçok tanıdık yazar var kitapta. Niyazi Zorlu (Kahraman), Sibel K.Türker (Kâhin), Müge İplikçi (Süha), Behçet Çelik (Estağfurullah Asker), Toprak Işık (Nöbete benim yanımdan gitti), Neslihan Önderoğlu (Ammo’ya bir tabut), Türker Armaner (Tel örgü), Haydar Karataş (İki siyah erkek donu), Hakkı İnanç (Bir iki üçler, yaşasın Türkler), Seray Şahiner (Kişer Pari Mama), Sema Kaygusuz (Anı), Jaklin Çelik (Askerin arkadaşı), Bora Abdo (Kir’le başlayıp Kor’la biten) Aslı Tohumcu (Sana şafak yok) Murat Özyaşar (Altıotuzbeş) Şule Gürbüz (Sağol sağol). Bütün öyküler ülkemizin askerlikle ilgili gerçekliğini bir yerinden kavrıyor. Kimi çok karamsar hikâyeler diyebilir ama ve lakin neredeyse her ailede askerlikle ilgili kötü bir anı anlatılır, anlatılmıştır. Burası ana kucağı değil asker ocağı diye azar işiten, küfür yiyen asker kendisini neyin beklediğini az çok tahmin eder, etmiştir. Bu öykülerin bir kaçı buradan bir kaçı öteki dediğimiz dışlanmışlardan, bir kaçı da erkeklik ispatından, sapıklıktan, bastırılmış cinsellikten. Kısacası her gün gazetelerden okuduğumuz asker haberlerinden hiç de farklı değiller, tek farkları edebi dil ve kurgu. Böyle olunca da nefis bir kitap çıkmış ortaya.

Bizde askerlik deyince argo gelir akla, küfür gelir, hakaret gelir, sürünme, yüz şınav çekme gelir. Kitapta gerçekliği yakalamayan öykü yok gibi. Argoyla başlayan tek öykü neredeyse sadece Aslı Tohumcuya ait. Tohumcu, şehitlik mertebesini ve doymayan toprağın açgözlülüğünü ironiyle sanata çevirmiş. Kısaca birkaç öyküden bahsedecek olursak;

Türker Armaner’in Tel örgü öyküsü için ilk etapta savaş karşıtı bir öykü diyebiliriz. Öykü, vurulduğunu söyleyerek başlıyor. Sonuna kadar kimin vurulduğunu öğrenemeyecek kadar ustalıkla örülmüş bir öykü.  İsminden dolayı sivil hayattaki zorluklarını, ismini nasıl sakladığını ya da söylememeyi tercih eden birinin bütün bu kaçmalarına rağmen belanın nasıl gelip kendisiniMurathanMunganMardinbulduğunu anlatıyor. Aslında bela dediğimiz şey ırkçılığın ta kendisi.  Gayri Müslimlerin, Kürtlerin, Çingenelerin, eşcinsellerin kısacası ötekileştirilmişlerin toplumdaki sıkıntıların nasılda kesintiye uğramadan gelip kendilerini bulduklarını, kaçamadıkları “kaderlerini” anlatıyor.

Sibel K.Türker’in Kâhin öyküsü çocuğunu askere gönderdikten sonra böyle “sosyal” bir devlette ve askerliğin zorunlu olduğu bir ülkede çocuğunun başına nelerin gelebileceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok demeye getiriyorsa da aslı başka. Asker cenazesinin daha on gün önce çıkmış bir eve geleceği rüyalar aracılığıyla gören birinin başka bir haber vermeye gittikten sonra gördükleri karşısındaki şaşkınlığını, ev ahalinin yeni bir cenaze haberini kaldıramayacağını anlamasıyla sürüyor.

Haydar Karataş, askerlikteyken “özelinin” olamayacağını her şeyin özensizce ve saygısızca didik didik edilişini iki siyah erkek donu öyküsüyle mektubun içinde çıkan bir fotoğrafın Yüzbaşı tarafından yanlış anlaşılmasının ağır sonuçlarını yüreğimizi burkarak anlatıyor. Önyargı zehrinin şuursuzluğunu hatırlatıyor.

Seray Şahiner, Ermeni bir annenin ağzından sıradan, gelenekselleşen paskalya çörek hamurunun inceliklerini anlatıyor. Bunu yaparken annenin istemeyerek askere gönderdiği oğluna dair kaygılarını, endişelerini Kişer pari mama’da okuyoruz. Türküm, doğruyum, çalışkanımla büyüyen, büyütülen benliğine işlenen Türklük’le şekillenen çocuğunun tezgâhın üzerindeki mayalanmış çörek hamuruyla insan hamurunun nasıl şekillendiğini; bu topraklarda iki şey değişmez; bir, müfredat; iki, mukadderat diyerek özetlemiş öyküsünü.

Sema Kaygusuz, Anı’da okuyucuyu ters köşeye yatırıyor. Hastane koridorlarında endişeli, kaygılı bir kıdemli albayın ruh haliyle açılıyor öykü. Otopsi bölümündeki askerinin “derdine” düşen kıdemli albayın korkuları şefkatli yaklaşımları, acımaları bizim olayın ne şekilde olduğuna dair merakımızı kamçılamayı çok iyi başarıyor.

Murat Özyaşar, dumanlı bir kafanın inceliklerini altıotuzbeş öyküsüyle anlatırken karşımıza bambaşka bir kıskançlık hikâyesi çıkarıyor. Abisinin gölgesinden kaçan, kaçarken hep toslayan, mutsuz olan kısa boylu olmasından mütevellit altıotuzbeş lakabını alan bir askerin ot çekme maceraları oldukça renkli ve eğlenceli olduğu kadar da trajik…

Merhaba Asker seçkisi iyi derlenmiş, ülkemizin kronikleşmiş “eğitim zayiatı” klişesine göndermeleri olan işinin ehli yazarlardan oluşan bir an önce okunması gereken kitaplardan biri.

Hüseyin Bul – edebiyathaber.net (2 Haziran 2014)

Edebiyat Haber’in odağında, dünyanın ikinci önemli ticari kitap fuarı olan New York Kitap Fuarı ya da resmi adıyla BookExpo Amerika vardı. Türkiye’den yalnızca Edebiyat Haber’in izlediği fuar, 28-31 Mayıs tarihleri arasında düzenlendi. Önümüzdeki yılın yayıncılık eğilimlerinin aşağı yukarı belirlendiği fuarı sizin için Heyzen Ateş izledi ve birbirinden önemli beş yazı kaleme aldı. Aşağıda, yazıları topluca bulabilirsiniz.

New York City Sky Line

Bu kitaba kariyerim feda: 2014’ün en iddialı kitapları! 

Book Expo’da Türkçe bir Türkiye!

Japon gençliğine Dostoyevski’yi nasıl okuttuk?

John Grisham ve Carl Hiassen’in yazarlar için ufuk açıcı sohbetinden notlar

Stan Lee: “Biz bu işe başladığımızda çizgi roman küçümsenirdi!” 

edebiyathaber.net (2 Haziran 2014) 

imagesÇoğu zaman bizim için, bizden önce çizilen sınırlar içinde kalırız. Ama…larımızı, birilerinin; Olmaz! Senin işin mi o! Sen de herkes gibi… Boyuna posuna bakmadan… çığlıkları karşılar. Kimi zaman da aklımızı bir yerlerde bırakır düşeriz gönlümüzün ardına… bir kez olsun denemenin o inanılmaz çekiciliği uğruna nelere katlanılmaz, neler göze alınmaz ki! diyor Eşref Karadağ, en yeni kitaplarından “Uçuk Midilli’nin arka kapağında. Bir nevi özgürlük çağrısı yapıyor yine çocuklara.

Özgürlük, bu günlerde en çok gereksinim duyduğumuz kavramlardan biri sanırım. Kim bilir, bu kavramı, bu kavramın anlamını özümsetebilselerdi zamanında Soma’da yaşadığımız facia belki de yaşanmayacaktı. İsyan kültürü oluşabilseydi, sistemin dişlileri arasında sıkışıp kalmayacaklardı maden emekçileri, aramızda olacaklardı şimdi. Ama keşkelerin kimseye bir faydası yok artık. Yitirdiklerimizin acısıyla oturuyoruz işte bir köşede…

Uçuk Midilli, bir at çiftliğinde geçiyor. Kabına sığmayan Kahverengi Cüce, düşlerinde hep dış dünyayı yaşıyor. Çitlerin dışındaki dünyanın hayali, başka bir dünyanın var olduğu düşüncesi içini yakıp kavuruyor. Bir de yarış atlarının alaysı bakışları, tavırları iyice kamçılıyor bu sevimli Midilli’yi. Dedesi Karayele’nin açık bulduğu kapıyı fırsat bilerek, İngiltere yollarına düşmesi de artık dizginlenemez bir istek uyandırdı içinde. Hem doktorların bir daha yürüme şansı vermediği tekerlekli sandalyeye bağımlı İlker’in kendisine olan sevgisi sayesinde yürüme yolunda gösterdiği gelişim de rahatlatmıştı Kahverengi Cüce’yi. Büyük yarışın yapıldığı esnada nereden çıktığı anlaşılamadan piste daldı midilli. Rüzgâr gibi gidiyordu. Öyle ki safkan İngiliz Rüzgârgülü’nün de önünde birinciliğe koşuyordu ki, son etapta Rüzgârgülü yarış atı olmasının avantajıyla atak yaptı ve yarışı birinci bitirdi. Herkes bu midilliyi konuşuyordu. Nereden çıkmıştı, nasıl böyle koşuyordu. Kahverengi Cüce’nin talipleri çıkmıştı. Satıldı ve İngiltere’ye götürüldü. Sonunda düşlerini gerçekleştirmişti Kahverengi Cüce, İngiltere’deydi işte. Fakat ardında kalanlar için yaşam bu kadar keyifli değildi. İlker, yaşama küsmüş ve tedavinin tüm olumlu gelişmeleri silinmişti. Kahverengi Cüce arandı, bulundu, satın alındı ve tekrar çiftliğe getirildi. Hem de İlker’in doğum gününde, doğum günü hediyesi olarak! İlker’i gördüğünde midilli de o kadar çok sevindi ki “Gerçek İngiltere burası” diyerek şaha kalktı.

Eşref Karadağ, özgürlük temasını çok nitelikli şekilde işliyor kitaplarında. Daha önce “Özgürlük mü O da Ne?” adlı kitabında da farelerin özgürlük mücadelesini anlatmış, bir su gibi okutmuştu çocuklara. “Uçuk Midilli” de o kitap kadar keyifli ve bir çırpıda okunuyor. Yazarın dile olan hâkimiyeti, dili kullanma konusundaki özeni göze çarpıyor. Uçuk Midilli, keyifle okunacak, özgürlük kavramından uzaklaşmış toplumun çocuklarını özgürlüğe teşvik edecek bir kitap. La Fontaine’in, Ezop’un keyifle okuduğumuz fabllarını da anımsatıyor. Fakat anlatılan bir öykü değil, uzunca bir roman.

“Çocuklar düşlerse her şey olur, her şey” dediği kitabı “Yedinci Düş” ve suçluların peşinde soluksuz bir serüven “Alsancak Dedektifleri” de yazarın en yeni diğer kitapları.

*Uçuk Midilli, Eşref Karadağ, Top Yayıncılık, Nisan 2014.

 Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (2 Haziran 2014)

  • yunus bekir yurdakul - 09/07/2014 - 17:33

    Sevgili Çataloğlu,
    Kitaplar(ımız) için çaban, bu sitedeki öteki dostların çabaları övgüye değer doğrusu… emeğiniz var olsun…cevaplakapat

#1212. sayısıyla birlikte bir yılı geride bırakan Alfabe fanzin’in sayı içeriği şöyle:

Önsöz
İşte, Her Şey Senin… / Ömer Kaçar

Öykü
Sıradan Biri / Canset Er
Şantaj Tavşanı Yahut Tav/şan-taj / Önder Şit
Bir Gore Vidal Anlatısı (Ya Da Kargı) / Yahya Macaroğlu
Kösele Humpty Dumpty / Ece Çavuşlu
Akşamüstü / Samet Yangın

Düzyazı
Ahlakdışı Stratejiler II: Düş / Ömer Kaçar

Şiir
Toprağın Altındakiler’e / Serkan Dinç
Üzerimde İstanbul II / Burak Çıkırıkçı
Gepetto Ustanın Diğer Kuklalarına / Gönülnur Demet
Pergel / Aytaç Ars
Yüz Karası / Barış Keskin
Bir Gök / Sergen Yücel
Hazirandı / Tan Doğan
Kaside / Baran Can Sayın
Şairin Beyanı Esastır / Uğur Ufuk Çalışkan
Adı Ağıttır. / Berk Çetin
Mila / Barış Türk
Kara Gün / Cafer Uluç

Alfabe’nin basılı hâlini aşağıdaki mekânlardan edinebilirsiniz. 

İstanbul (Taksim): Mephisto Kitabevi, Aziz Kedi Kitabevi, Ana Kitabevi, Nazım Hikmet Sahaf

İstanbul (Kadıköy): Mephisto Kitabevi, İmge Kitabevi, 26A Sahaf, Akademi Kitabevi Kafe

Ankara: Dost Kitabevi, Ankara Kültür Kafe, Kitap Kurdu, Tayfa Kitap Kafe, Piraye Kafe, Ardıç Kafe, Kitapça Kafe

İzmir: Yakın Kitabevi

Kocaeli: Fırat Kitabevi, Kafe Kedi

Antalya: Kelepir Kitabevi

Trabzon: Ra Kitabevi

Zonguldak: Karaelmas Yayınevi 

Web: www.alfabefanzin.com

Takip et: twitter.com/alfabefanzin

Beğen: facebook.com/alfabefanzin

Yazı-çizi gönderimi: alfabefanzin@gmail.com

edebiyathaber.net (2 Haziran 2014)

10001308_10152245722021543_14076369_nHeyzen Ateş, New York Kitap Fuarı 2014’te Çizgi Roman ile ilgili önemli gördüğümüz bir etkinliği de izledi. İşte, ünlü çizgi roman yazarı Stan Lee‘nin keyifli söyleşisinden notlar:

*Kendimi bildim bileli Comic-Con’lara giderim. Eskiden de sıradışıydı ama artık bana bile garip gelen şeyler oluyor. Örneğin son iki üç yıldır birileri gelip adımı vücutlarına yazmamı istiyorlar, sonra da gidip onu dövmeye çevirtiyorlar.

*Ailem beni okula erken yolladı, sınıfımın en küçüğü bendim. Orduda en küçük bendim. 1915’te Marvel’e girdiğimde, adı başka bir şeydi o zaman, yine en gençtim. Editör olduğumda en gençtim. Hayat bir garip, eminim şu anda bu odadaki en yaşlı kişi benimdir… Artık hep öyle.

*Marvel’deki ilk haftam –adı o zaman Marvel değildi- “muhteşemdi.” Çizgi roman departmanı olan bir yayıncılık şirketiydi.  Farklı dergiler de basıyor ve onlarla, örneğin spor dergisiyle çizgi romanlardan çok daha fazla ilgileniyordu. O zamanlar çizdiniz mi düzeltme yapmak zordu. Silemezdiniz. O nedenle önce kurşun kalemle çalışılırdı. “İnker” denen mürekkepçiler vardı. Kurşun kalemle yapılan çizimi alır, mürekkeple üstünden geçerlerdi. Hep kurşun kalem izleri kalırdı sayfalarda.  Muhteşem dediğim ilk işim sayfalarda kalan kurşun kalem izlerini silmekti işte. Dört ay o işi yaptım.

Adımı bile bilmezlerdi. Editör istifa ettiğinde patron ofise geldi. Bir tek ben vardım. ‘Hey ufaklık, ben bir yetişkini işe alana dek dergiye bakabilir misin?” dedi. On yedi yaşındaydım. Ne bilirdim ki. İnsan o yaşta daha cesur oluyor. “Tabii” dedim. Sanırım çizgi roman onun için o kadar önemsizdi ki sonra işi bana bıraktığını unuttu gitti. Yeni bir editör hiç gelmedi.

Soru neydi? Ben neden bahsediyordum?

*Dünya yorucu bir yer… Eskiden yazar olmaktan utanırdım. “İnsanlar köprü yapıyor, ben bu aptal şeyleri yazıyorum” derdim. Sonra hayran mektupları gelmeye başladı. O zaman yaptığım işin önemini anladım. Eğlence sektörü önemlidir. Zordur. Acılarını unutturmaya, insanları mutlu etmeye çalışırsınız.

Yine soru neydi unuttum ama önemli değil; hayat bana şunu öğretti: Her şey bağlantılıdır.

*Oynamadığım X-men’i soruyorlar hep.  “Meşhur” sahnem öyle tasarlanmıştı.  Seyircilerin arasındasınız. Film bitiyor. “İyi ama Stan’i kaçırdım” diyorsunuz. Gerçek bir hayransanız gidip ikinci kez bilet alıyorsunuz. İşte o nedenle yoktum. Stan, bunda olma, daha çok para kazanalım dediler. Peki dedim, ne yapayım. (Gülüyor.)

*İşinde iyi olan herkesten etkilenirim. Ama tanıştığım onca kişi arasında beni en çok çarpan Ronald Reagan oldu. Bir yardım gecesinde aynı masaya düştük. Ekmeğine yağ sürerken ABD eski başkanına ne denir ki? Dünyanın yükü omuzlarınızda olmadığı için seviniyorsunuzdur, dedim. (Boy you must be glad that the worries of the world are off yor shoulder.   He said: No, I love being president.) Hayır, başkan olmaya bayılıyorum dedi. Niye öyle dedi bilmiyorum. (Yine gülüyor, Alzheimer’a gönderme.)

Bush da “medal of the arts” diye bir madalya verdi bana. Benden önce madalya alan hoş bir kızdı.  Bush’u yanağından öptü. Sıra bana gelince dayanamadım, “ben de sizi öpmek zorunda kalmayacağım değil mi?” dedim. Bush gülmeye başladı. Bana da bulaştı. İkimiz de kahkahadan öldük. O anın fotoğrafı duvarımda asılı.

Bir yardım derneğinin yemeğinde Clinton ile tanışmıştım. Etrafımızda o kadar çok silahlı adam vardı ki. Neredeyse tüm ordu. Onca silahlı askeri görünce bizi korumaya mı öldürmeye mi geldiler, merak ediyor insan bir an için.

Seyirci bağırıyor: Ya Obama?

Obama’nın kitabını yaptık. Obama ve Örümcek Adam. Beni Beyaz Saray’a davet etmedi.  Bakın, biz bu işe başladığımızda çizgi roman küçümsenen bir sektördü. Biri ne iş yaptığımı sorduğunda “yazar” deyip bu kadarıyla yetinmesini umardım. Yanlarından uzaklaşmayı denerdim. Peşimi bırakmazlardı. “Ne yazıyorsunuz? Nerede yazıyorsunuz?” Çizgi roman deyince hemen giderlerdi.

Şimdi durum çok farklı. Aynı yerde olsak, Sayın Obama, bakın Stan Lee geçiyor derler. (Gülüyor.)

En son ne okudunuz sorusuna yanıtı

*Artık kitap okuyamıyorum. Biliyorum, bana bakınca taş gibi adam diyorsunuz…  Öleyim de. Ama gözlerim bozuldu. Duyamıyorum da. Sadece kitap değil gazete de okuyamıyorum. Ama o kadar çok kitap okudum ki… Bu saatten sonra nasıl olduğunu unutacak değilim.

*Favori kitabım? Poe, Shakespeare. Shakespeare’i gençken pek anlamıyordum sanırım ama “Anlat Horatio!” tipi nutuklara bayılırdım.

*Favori günüm? Bugün tabii. Ama ilk Marvel filminin çıktığı günü unutmayacağım. Bütün film endüstrisini ele geçireceği kimin aklına gelirdi.

*’Karaktere Örümcek Adam adı verilmez ki… İnsanlar örümcekleri sevmez’ demişti patron. Oğlunu başımıza genel yayın yönetmeni yapan biriydi. Başka şirket, bizimkini alınca oğlunu kovup beni genel yayın yönetmeni yaptılar. O da güzel bir gündü.

*Yeni kitabım Zodyak, Disney’den çıkacak. Bize Atlas Comics diyorlardı. Popüler olunca anlamlı bir isim seçmeye karar verdik. Marvel dedim. Marvel –mucize- çok güzeldi. Rakip şirket de duru mu, biz de isim değiştireceğiz dediler. Özel birini tutmuşlar. O zaman bu işle uğraşan insanlar vardı. Hangi ismi buldu dersiniz? DC.  Yani, biz iyiydik demiyorum da belki geri kalanlar bizden kötüydü. (Gülüyor.) Espri tabii, diye bitiriyor anekdotunu.

Heyzen Ateş – edebiyathaber.net (1 Haziran 2014)

Heyzen Ateş’in fuarla ilgili tüm yazıları için>>>

  • Serdar Erken - 28/06/2014 - 00:09

    “1915’te Marvel’e girdiğimde, adı başka bir şeydi o zaman, yine en gençtim .”
    “1915” olmamalı bu sanki ama kaç olmalı onu bilmiyorum.cevaplakapat

  • zeynep heyzen - 15/08/2014 - 00:02

    cok guzel yakalaşmışsınız. ben onun söylediklarini not alıyordum yani benim el hatam kadar onun kafasıyla ilgili bir dil/tarih sürçmesi olabilir. herhalde 48-52 sureci kasıt. internetim kesik kesik bakamıyorum. Ama eleştiriyi (düzeltmeyi) okumak nasıl keyif verdi .
    sevgiler.cevaplakapat

Heyzen Ateş, Edebiyat Haber okurları için Book Expo New York 2014’ü izlemeyi sürdürüyor. Sırada iki ünlü romancı var: John Grisham  ve Carl Hiassen. Aşağıda, yazarların çeşitli konulardaki ufuk açıcı görüşlerini bulabilirsiniz.

10403949_10152407813001187_7951967102786652691_o

Roman karakterlerine isim bulmak üzerine:

Hiassen: Ölüm ilanları isim bulmak için iyidir ama soyadı olmaz. Dava açılmasını istemiyorsanız tabii.

Grisham: Ben liste yaparım. Ne zaman aklıma iyi bir isim gelse veya iyi bir isim duysam bir kenara not alırım. İsmin karaktere yakışması gerekir. Okuyucunun romanın ortasına gelip “bu adam da kimdi” demesini istemezsiniz.

Hiassen: İnsanlar romanında olmak istediklerini söyler ama olduklarında nefret ederler. Aman aman.

Grisham: Belli başlı karakterlerden biri olmasalar bile, örneğin jest olsun diye her sabah kahvenizi getiren garsonu aynı şekilde romana katarsanız, dava açıp para isteyebiliyorlar.

Hiassen: Ben zengin biriyle daha komiğini yaşadım. Roman karakterlerinden birinin adını açık arttırmaya çıkardık. Bir kadın kazandı, karaktere onun adı verilecek. Tanışmak için restoranda buluşuyoruz. Gelip “demek hakkımda kitap yazacak kişi sensin” dedi… Önce anlamadım. “Hakkımda roman yazmayacak mısın, açık arttırmayı ben kazandım” dedi. Ayıkla pirincin taşını.

Hedefe ulaşmak…

Hiassen: Hedef hep  aklımdadır. Adımlar hesaplıdır, bu gözle baktığında evet, a noktasından b noktasına gitmek isterim ama iyi bir cümleden vazgeçmek de istemem. Romanı bitirme hedefi dersen, 1500 kelime yazdığım gün iyi çalışılmış bir gündür.

Grisham: Ben kelime saymam. Ama bilgisayar sayıyor tabii. Eskiden düşünürdüm, ve’leri de’leri saymamalı. Ama niceliğe odaklanmaktansa belli saatten belli saate kadar çalışmak daha doğru geliyor.

Karakterlerin ses rengi…

Hiassen: Her karakteri konuşturmak kolay değil. Sen güneyli bir yargıcı bile harika konuşturmuştun. Yazarların mükemmel cümleler kurmasından, öyle konuşamayacak bir karaktere İngiltere kraliçesine layık cümleler kurdurmalarından nefret ediyorum. Bir romanın sesi, kulağa nasıl geldiği önemlidir. Bazen geceleri uykum kaçıyor, niye o sıfatı kullandım diye kan ter içinde uyanıyorum. Böyle böyle yirmiye yakın taslak çıkıyor.

Grisham: Yazarların bu tür konuları danışmak için iyi editörlere ihtiyacı vardır.

Hiassen: Bir keresinde romanı bitirdiğimi sanmıştım ama editörüm ‘bak şu harika bir karakter ama bu romana uymamış’ dedi. Baktım haklı. Elbette o karakteri fırlatıp atmadım, iyi kurgulanmış bir karakterdi ama yeri yanlıştı. Ameliyat eder gibi o romandan çıkardım, şimdi başka bir romanda kullanıyorum.

Grisham: Benimki bir kitabımın taslağını okuduğunda  “bu karakterlerin hepsinden nefret ettim” demişti. Kızıp başka bir editöre götürdüm. “Renee bunları sevdi mi?.. Çünkü ben hepsinden nefret ettim” dedi o da. Yani egoyu bir tarafa bırakıp insanların işlerini bildiklerine güvenmek önemli.

Romanın adını bulmak…

Grisham:  Roman bitmek üzere ama hala adını bilmiyorum.

Hiassen: Ben sana bir başlık buldum: “Kararsızlık”

Grisham: Time To Kill’in devamını yazdığımda ikinciyi “Time To Steal” mi yapsak? dediler. Çağrışım için. Yapmadık tabii. Başka bir romanım için idam mahkumlarıyla görüştüm. Her gün, ‘bugün harika bir cümle duyacağım, güzel bir başlık olacak’ diyordum. Duymadım. Son güne kadar elimde hiçbir şey yoktu. Sonunda romanın adını  “The Innocent Man” –‘Masum’ koyduk. Basitti ama çok tuttu.

Kalem mi bilgisayar mı…

Grisham: Üçüncü şık. Normalde el yazısıyla yazarım. Time To Kill’in büyük bölümü öyle yazıldı. Şimdilerde kelime işlemcisi ve dikte programları kullanıyorum. Ama roman yazmanın en zor bir kısmı detayların gerçeğe uygunluğunu kontrol etmek. Bunların çoğunu kendim yapıyorum çünkü öğrendiklerim romanı etkiliyor.

Belki de Google’a fazla güveniyorum. Araştırma yapıyorsanız her zaman en doğru yanıtı almıyorsunuz. Bir keresinde x otelin 7. katında geçen bir sahne yazmıştım. Meğer otel 6 katlıymış.

Heyzen Ateş - edebiyathaber.net (1 Haziran 2014)

Heyzen Ateş’in fuarla ilgili tüm yazıları için>>>

Lets-write-something-writing-4545938-1024-768-620x330Kültür ve Turizm Bakanlığınca, edebiyatımızın geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanan ve Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik” kapsamında, Türkçe edebiyatı alanında özgün eserlerin üretilmesini ve yayımlanmasını özendirmek ve geliştirmek amacıyla yazarlara projeleri karşılığında 2014 yılından itibaren Bakanlık bütçesinden maddi destek verilecek.

Başvurular 22 Mayıs 2014 – 20 Haziran 2014 tarihleri arasında yapılacaktır.

Başvuru formu ve ekinde istenilen belgelerin en geç 20 Haziran 2014 tarihine kadar Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’ne ulaştırılması gerekmekte. Bu tarihten sonra yapılan başvurular geçersiz sayılacak.

Ayrıntılı bilgi ve gerekli formlar için>>>

edebiyathaber.net (30 Mayıs 2014)

Book Expo’nun bu yılki ana başlıklarından biri de “Çeviriler”. İki de alt başlık var: İngilizceye çevrilen kitaplar ve diğer dillere çevrilen kitaplar.

New York City Sky Line

ABD’de çeviriler, satılan kitapların %3’ünü oluşturuyor. Amerikalı okuyucu için çeviri kitap, bir bakıma “Avrupa filmi” izlemek gibi. Bu bir klişe, ama gerçeğe öylesine yapışmış ki yalnızca özel, “entelektüel” bir grup çeviri kitapları okumaya “cesaret” ediyor. Çünkü burada “edebi” edebiyat eseri okumak “zor iş” ve bu aslında dille veya çeviri kalitesiyle de ilgili değil çünkü Yeni Zelanda eserleri İngilizce olsalar da “yabancı” olduklarından çevirilerin kaderini paylaşabiliyorlar. Yani yanılsama, gerçeğin önüne geçiyor.

28 Mayıs’ta bu kapsamda güncel sorunlara değinen uluslararası bir panel vardı. “İngilizceye Çeviride Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar” başlıklı panelin katılımcıları Yale’den Tina Weiner, çeviri bürosu ve telif ajansı 2 Seas’ın sahibi Marleen Seegers, German Book Office’ten Riky Stocs ve Ahmed Al Amri’ydi.

Birleşik Arap Emirlikleri –Sharjah Uluslararası Kitap Fuarının yöneticilerinden Ahmed Al Amri’nin kitapların çevrilmesi için ayrılan devlet ödeneği, karşılaştıkları sorunlar, yabancı dillerde iyi çevirmen ve editörleri bulmanın güçlüğüyle ilgili sözlerini dinlerken Türkiye’yi dinliyormuş gibi hissettim. Sürekli geçiş dili olarak İngilizceyi kullanmak zorunda kaldıklarından, bunun da yapıtı eksilttiğinden dem vurdu Al Amri:Şahımızın en büyük arzularından biri de Arap klasiklerinin dünyaya tanıtılması ve bu yönde güçlü bir bütçeyle harekete geçildi. Ama, örneğin Tayland’da yayınlanması planlanan bir yapıtı çevirtirken yaşadıklarımız durumu çok güzel özetliyor. Ne tay diline çeviri yapabilecek iyi bir çevirmen bulabildik, ne editör.  Yapıt önce İngilizceye çevrildi. Editöre gitti. Sonra düzeltilmiş İngilizce baskı üzerinden Tay diline çevirisi yapıldı.

Eskiden popüler dili çevirilerin merkezine koymak ve geçiş bölgesi olarak kullanmak olağandı. 18. yüzyılda yapıtlar Fransızcadan çevrilirdi, şimdilerde en kolayı İngilizceyi ara durak olarak kullanıp bir taşla iki kuş vurmak. Ne yazık ki bu gibi durumlarda taşın izi kalıyor. Yapıta kaç kişi dokunmuşsa hepsi bir şeyler bırakıyor geride ve bazen yapıtın çevirileri arasındaki fark iyice açılabiliyor.

Süs olsun diye değilse: Raf ömrü

Bütün katılımcıların ortak sorunu –geçen yıla dek- çevirileri piyasa sürmekti. Bu açıdan şanslıyım sanırım, dijital sonrasına denk geldim ve içinde yer aldığım projelerde Türkçeden İngilizceye çevirilerde dağıtımda dijital çözümlerden yararlandık ve çoğunlukla Amazon sayesinde kitabın okuyucuya ulaşması sorununu çözdük. Panele katılanların deneyimleri de benimkine yakındı; hemen herkes küreselleşen aracı kurumların (Amazon, Kobo, Overdrive vb.) işleri ne kadar kolaylaştırdığından dem vurdu. Böylece artık kitabı çevirtmek sembolik bir eylem olmaktan çıkmış, kitap baskı sayısıyla sınırlı kalmaktan kurtulmuş, aynı anda pek çok ülkede satışa çıkabilmiş ve (neredeyse) sonsuz bir sanal raf ömrüne kavuşmuştu.Üstelik iyi bir sanal medyacınız varsa tanıtım bütçesini de sosyal medya sayesinde eskisinin onda birine çekebiliyordunuz.

IDF05 (1)

Yale Üniversitesi çeviri programının da sorumlularından olan Weiner bir detayı daha hatırlattı: Okuyucuya ulaşan kitapta baştan savma iş zordur. Ona göre kitabın çok sayıda okuyucuyla buluşmasının bir diğer etkisi, çevirilerin kalitesinin yükselmesiydi; çünkü önceden iki üç kişinin sözüne güvenilirken artık her kitap görücüye çıkıyor, yorumlara da doğrudan ulaşılabiliyordu. Unutulmamalı, okuyucular çok zalim olabilir. Bu bağlamda bir gün Amazon’un pek çok yapıtın dünyaya açılmasını sağlayan ve çeviri yapıtların ekonomik değerini arttıran Cross-border projesinden de bahsetmek gerekiyor elbette.

Ama beni asıl düşündüren Seegers’ın sözleriydi: Yayınlanış şekli, yapıtın içeriğini etkiler mi, etkilemeli mi… 29 Mayıs’taki pek çok panelde de bu soruna değinildiğini gördüm.  Anladığım kadarıyla “The media is the message” (kullandığınız mecra mesajınızı etkiler) diye özetlenebilecek taze bir bakış açısı gittikçe yaygınlaşıyor. Çok tartışmalı bir konu, ama “pürist” yani edebiyat ahlakının getirdiği kurallara bağlı, aşırı katı bir tutum sergilemek de hayatın gerçekleri karşısında ne kadar işlevsel bilmiyorum. Seegers’ın örneğiyle açıklayacağım: Dostoyevski bu yıla dek Japonya’da çok okunan bir yazar değilmiş. Derken yeni çevirileri yok satmaya başlamış. Bir yayıncılık fenomeni olarak herkesin ilgisini çekmiş bu durum ve e-kitap satışlarının toplam satışların neredeyse %80’ini oluşturduğunu keşfetmişler. Çevirilerin özelliğiyle kısa cümlelerin ve kısa paragraf düzenlemelerinin tercih edilmesiymiş.

Dostoyevski’yi Japon gençlere sevdirmenin sırrı  şuymuş: Yayınevi, okuyucuların kitapları en çok telefonlarından okuduklarını tespit edip metni, telefon ekranından rahat okunabilecek şekilde yeniden çevirtmiş. (Yani içerikle olmasa da biçimle oynamışlar ve yukarıda bahsettiğim “pürist” grup için bu, düşünülemez bir şey. Neden- çünkü biçimle oynamak içerikle oynamaktır. Pekala, ama hiç okunmayan bir Dostoyevski mi yoksa bu şekliyle okunan bir Dostoyevski mi? Yanıtı size bırakıyorum.)

İngilizce çevirilerden sorumlu bir editör neleri iyi bilmeli:

-Kitap seçimi: Çevrilecek kitabı neye göre seçiyorsunuz? Kriterleri belirlemeli, hedeflediğiniz pazara uygun olup olmadığını araştırmalısınız. Dünyanın en iyi çevirisi bile olsa, okunmadıktan sonra bir manası yok. Bir dizi kitap yayınlayacaksanız, hangi sırayla çıktıkları bile satışı etkileyecektir.

-Bütçe: Çeviri projesinin bütçesi doğru hesaplanmalı.

-Kitap çevrildi mi iş bitmez: Kitabın düzgün çevrilmesi/ana dili hedef dil olan bir editörün elinden geçmesi/satışa sunulması/tanıtım/satış takibinin yapılması/belli bir süre sonra tümden gelimle projeyi masaya yatırıp hatalar ve aksaklıklar varsa gözden geçirilmeli.

-Ortak çalışılacak kurumları iyi seçmek: Eskiden bir kitabı başka bir ülkede piyasaya sürebilmek için uzun pazarlıklar edilirmiş. Artık zaten küreselleşmiş platformları kullanarak bu işi çözmek kolay. Ama seçenekler bir değil, beş değil. Hedeflediğiniz ülkeye göre karar vermelisiniz. Amazon, ABD için iyi bir seçim olabilecekken Kobo, Mondadori tarafından desteklendiği İtalya’da daha doğru bir alternatif olabilir. 

Heyzen Ateş – edebiyathaber.net (30 Mayıs 2014)

Heyzen Ateş’in fuarla ilgili tüm yazıları için>>>

Bu sene altıncısı düzenlenen Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü, Fransız Sarayı’nda gerçekleşen törenle yazar Atiq Rahimi’ye teslim edildi.

Prix littéraire 073 copie

İstanbul Notre Dame De Sion Fransız Lisesi’nin kurumsal unsurlarından biri olan edebiyat ödülü, dönüşümlü olarak bir yıl Türkçe yazan Türk yazara diğer yılsa Fransızca yazıp eseri dilimize kazandırılmış Türk ya da yabancı bir yazara veriliyor. 2014 NDS Edebiyat Ödülü’nü “Kahrolsun Dostoyevski” adlı eseriyle kazanan Atiq Rahimi, ödülü kitabın çevirmeni Ebru Erbaş’la birlikte aldı.

NDS Edebiyat Ödülü Jüri Başkanı Tomris Alpay, eserin ödüle değer bulunmasındaki gerekçeleri açıklayan konuşmasında, eserin çarpıcı noktalarına değindi: Atiq Rahimi, Kahrolsun  Dostoyevski’de yeni bir  roman dili yaratmış; adalet, ölüm, suç ve ihanet kavramlarını, diğer bir deyimle Suç ve Ceza romanını yeni bir deltada canlandırmış ve sorgulamıştır. Mistisizm ile yoğrulmuş bir kent, Kâbil. Rusya’nın işgali sona ermiş, geçiş dönemi ve iç savaş yaşanıyor. Atiq Rahimi, şaşırtıcı  kahramanı Resul -ki orijinal eserde Raskolnikov- aracılığıyla  bizleri çok az bilgi sahibi olduğumuz Afganistan  toplumunun içine davet ediyor: “İhanet suçtan beterdir, cinayeti ihanete tercih ederim.” sözleriyle savaşta ölümün normal karşılanmasını, cinayet suçunu hafifletirken, ihaneti öne çıkarıyor. Atiq Rahimi, cesedi bir türlü bulunamayan Alya Ana’nın öldürülmesiyle  başlayıp, roket saldırıylarıyla süregelen vahşi, kaotik bazan güldürücü olaylar dizisi yardımıyla, kanun ve kanunsuzluk, intikam ve fedakârlık üzerine derin  derin düşündürmeyi  yeğliyor. Yazar “Kahrolsun Savaş” diyor.”

Edebiyat ve kültür-sanat dünyasının ünlü isimlerini bir araya getiren tören yazar Atiq Rahimi’in konuşmasıyla eşine az rastlanır bir atmosferle sonlandı. Atiq Rahimi, tören için hazırladığı kısa bir öyküyle Afganistan’dan kaçışını anlatması geceye damgasını vurdu. İşte Rahimi’nin “ikinci kez hayata gelişi”ni konu eden öyküsü ve konuşması:

Dokuzuncu Gece 

Geceydi. Dokuzuncu gece. En ağırı, en sessizi. Karların beyazlığının altında, zamanların karanlığının içinde, toprak sınırlarını kaybetmişti. 

Geceydi. Dokuzuncu gece.

İnsan kaçakçısı şöyle demişti :

–          Dokuzuncu gece, hududu aşacağız.

Gizlice, sessizce, hududa yaklaşıyorduk.  Hepimiz, kendi toprağını terk eden kaçaklardık. Her birimiz, bir varlık, bir şey, bir sözcük yüzünden…

Geceydi. Dokuzuncu gece.

Bir geçide geldik. İnsan kaçakçısı bağırdı :

–          Bir dakika durun ! Arkanıza bakın !

Herkes durdu. Herkes arkaya baktı.

–          Burası toprağınıza son bakıştır.

Karların beyazlığının altında, zamanların karanlığının içinde, görünmez olmuştu.

Sadece adımlarımızın izi.

Herkes ağladı. Sonra hududa koştuk.

Aramızdan biri yavaşlamıştı. Durdu. Kısa boylu bir adamdı, bagajı yoktu ve hep diğerlerinden daha yavaş, daha zor yürümüştü. Adam bir kayanın dibine oturdu. Ben onun yanına gittim, ayağa kalkmasına ve diğerleriyle birlikte hududa koşmasına yardım etmek için. Soğuk bir sesle şöyle dedi:

–          Nereye gitmek için ?

–          Hududun öbür tarafına !

–          Ne yapmaya ?

–          O zaman bu kadar yolu kat etmek niye ?

–          Sözcükler yüzünden. Kaçarken yanıma, hududun öbür tarafına götürmek için tüm sözcüklerimi almıştım.

Sözcükler mi ? Hangi sözcükler ? Diyordum kendi kendime ki, adam benim   şaşkınlığıma yanıt verdi :

–          Terör ve baskının faydasız kıldığı o koca şiiri gözlerimin içine gizlemiştim. Demin, insan kaçakçısı bize arkaya bakmamızı söylediğinde – ki baktık ve ağladık –  sözcükler gözyaşlarıyla birlikte gitti. Yere kaydılar. Karda yok oldular. Onlar olmazsa, nereye gitsem bir yabancı olacağım, yabancılardan daha yabancı olacağım !

Adamın ağladığı yere döndüm. Gözyaşları karda erimiş ve toprağı çamur haline getirmişti. Elime bir avuç çamur aldım ve bana acı bir şekilde gülümseyen adamın yanına döndüm. Bana şöyle dedi :

- Artık sözcükleri topraktan ayırmak mümkün değil !

Kayaya yaslandı ve bana yalnız kalmak istediğini gösterdi. Ancak ben, taş kesilmiş bir hâlde, karşısında durakalmıştım. Adam hâlâ gülümsüyordu. O gülümsemesi beni kemiriyordu. Tam hududa koşmaya başlayacaktım, ki bana :

- Adım Atik, dedi

-  Atik ?! Sen benim adaşım mısın, yoksa ikizim mi ?

- Ne o, ne de diğeri. Sen sadece benim adımsın.

Korktum. Onu orada bırakıp koşmaya başladım.

Hududun öbür tarafında, karla kaplı bir beyazlık gördüm, bir kağıt sayfası gibi beyaz.

Tek bir iz bile yoktu.

Tek bir sözcük dahi.

Zamanların karanlığında kaybolmuş çizgiler vardı.

 

Bu öyküyü yaşayalı aşağı yukarı otuz yıl oldu. Sürgün o doldurulması gereken beyaz sayfa olarak kaldı ve kalacak. Yarattığım her şey, bu yazıdan başka bir şey değil. Ve, hani o  “İnsan ne düşünürse, o olur” diyen Hint atasözünü kendime uyarlamam gerekirse, ben yazdığım oldum. 

Ben bu beyaz sürgün sayfasına yazmaya başladığımda, bir gün bir edebiyat ödülü almak üzere İstanbul’a gelmek fikri benden çok uzaktı.  Zaten bazı kötü niyetli insanlar bana Goncourt Ödülünden sonra bir süre beklemek gerekeceğini ve başka bir ödül alana kadar bir kaç kitap daha yazmamın iyi olacağını söylüyordu ! 

Fransa’nın dışında verilmiş olsa da, beni vatandaşlığa kabul eden ve yaşadığım ülke olan Fransa, doğduğum ülke Afganistan ve Fransız filozof Gilles Deleuze’ün deyimiyle “göçebebilim” ülkem olan Türkiye arasında harika bir kültür bağı oluşturacak olan Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü, benim için her türlü siyasî ve ekonomik ayrıcalığın dışında, çok büyük bir değer ifade etmektedir. 

Yazarla birlikte ödül alan çevirmen Ebru Erbaş, çevirmenlere olan desteklerinden ötürü Notre Dame de Sion Lisesi’ne teşekkür ederek sözlerini şöyle noktaladı:  Bu ödülü Türkiye’de ve pek çok yerde hayatta kalma mücadelesi veren Afganlı mültecilere ve bu yeni dünya düzensizliğinin kurbanları olan tüm dillere ve kültürlere ithaf etmek isterim.”

edebiyathaber.net (30 Mayıs 2014)

New York Book Expo bu yıl da “meşhur” isimlerle donatılmış ama bu isimlerin çoğu yazar değil. How I Met Your Mother (Annenizle Nasıl Tanıştım) dizisinin oyuncuları, Anjelica Huston, Alan Cummings… Her yerdeler. Biri paneldeyse, diğeri kitabını imzalıyor, bir diğeri kahvaltı masası sohbetlerine katılıyor. Ve bunları yaparken hayatı hepimize zehir ediyorlar. Bizzat kendileri olmasa da öncelikle güvenlik görevlileri, sonra asistanları, editörleri ve arkadaşları.

New York City Sky Line

Öncelikle her biri yanında koruma ordusuyla dolaşıyor –kitap fuarında ne olacağından korkuyorlarsa. Ama Neil Patrick Harris dışında imzaya gittiklerinde önlerinde sıraya giren bile yok. Bu arada stantlar arasındaki koridorlar tıkanıyor, mesleği yazarlık olanlar veya okuyucuların ilgilendiği yazarlar ikinci plana atılıyor. Örneğin Anjelica ve ekibi geliyor; onun yanındaki masada imza verme “cezasına mahkum edilmiş” zavallı Matthew Thomas –kitabı 2015’in en çok konuşulan kitaplarından olacak- ve onunla tanışmak isteyen okuyucular resmen tartaklanıyorlar. Bir de “haydi bitirin gidin mekan bize kalsın” havası, haklılığı… Yazık. Bu, kitap fuarı. Yazarı burada da el üstünde tutmayacaksak nerede tutacağız.

Basın da payını alıyor tabii seçkin ziyaretçilerin yol açtığı çileden. Fotoğraf çekileceği zaman illa bir güvenlik görevlisi gazetecilerin karşısına dikiliyor, “çekin ve gidin, çekin ve gidin; yolu tıkamayın” diye ve iri cüssesiyle orada dikilmese yolun tıkanmayacağının katiyen bilincinde olmayarak bağırıyor. Gazetecinin ne yapmasını bekliyorsun be adam demek geçiyor her seferinde içimden. Elbette fotoğraf çekecekler. Okuyucular da elbette fotoğraf çektirmek isteyecek. Tam bir komedi.

Diğer taraftan bu gün yine James Patterson ile karşılaştım. Hayatımda bu kadar kibar bir yazar görmedim ve bu fuarın benim için en büyük karı onunla tanışmaktır. (ABD’nin en çok satan yazarı olacaksınız da güvenlik görevlisiyle dolaşmayacaksınız… Editörler araya girip kurtarmasa o bile itilip kakılacak kraldan çok kralcı güvenlikçiler tarafından.) Patterson ise yaşlı hanımlar gelirken önlerinden çekilip yol veriyor mesela! Çok devrimci bir tavır. Umarım yakında popüler olur.

Dedikodular:

Biraz garip… Her yerde, özellikle Basın Odasında Frankfurt Kitap Fuarının reklamı var. Rivayete gör bu yılki başvurularda kuzey Amerikalı yayıncıların sayısı eskiye nazaran çok azmış. Bir de kişi başı 700 avroya üye olabileceğiniz “business club”ın ve Frankfurt Kitap Fuarı biletlerinin tanıtımını yapıp duruyorlar.

Türkiye, Çin’deki kitap fuarının onur konuğuymuş. New York Book Expo dergisinde reklamını gördüm. Kaç tane Çinceye çevrilmiş Türk yapıtı var, bilen söylesin lütfen.

Amazon, Hachette kavgasının bitmesinin beklenmemesi gerektiğinin sinyallerini veriyor. Bu iş ne kadar uzayabilir? Penguin Random House  gibi bir dev Barnes&Noble ile işbirliği yapacağını açıklar ve rekabet ortamı yaratırsa belki Amazon’un gücü biraz kırılır ama bugünkü şekliyle kağıt baskı satışının %41’i ve e-kitap endüstrisinin %65’i demek olan satış platformuna kafa tutmak güç. Apple ise sadece elektronik kitap endüstrisinde ona rakip olabilecek pozisyonda.

Heyzen Ateş - edebiyathaber.net (30 Mayıs 2014)

Heyzen Ateş’in fuarla ilgili tüm yazıları için>>>

 

???????????????Sezar’ın hakkı Sezar’a, o logoya helal olsun. Fuarlarda Türkiye’yi bulmak, görmek çok kolaylaştı ve çok da şık duruyor. Çin, Suudi Arabistan darken ana dili İngilizce olmayan ülkelerin stantlarının arasından geçerek Türkiye’nin stantına ulaşıyorum. Zarif, her zamanki tasarım kullanılmış, kenarda kısa bloklara dizilen kitaplar ve ortada masalar. Ve Türkiye… bomboş. Ne kitaplara bakan var, ne ortadaki koca alanı kullanan.

Öğleden sonra olmasına verip kitapları inceliyorum biraz. Yekta Kopan, Murat Uyurkulak… Şaşırıyorum. Yanlış yere mi geldim? Seviniyorum ama sevincim kursağımda kalıyor.

Kitaplar Türkçe. “Türkiye” bu nedenle bomboş. Amerikalı okuyucular haliyle Türkçe kitapları incelemekle ilgilenmiyor.

Daha yakından baktığımda Türkçe kitapların yabancı dildeki çevirilerine ayrılmış bir bölüm olduğunu görüyorum. Ama çevirilerin neredeyse yarısı İngilizce değil. Demet Altınyeleklioğlu’nun bir Rusça çevirisi var. Fuardan fuara taşınıyor herhalde dediğim üç beş eski çeviri var. Ahmet Ümit’in  İngilizceye yeni çevrilen kitabı var mı diye bakıyorum. Göremiyorum.

Galiba uluslararası fuar olayını yanlış anlamışlar diye düşünüyorum, ilk kez olmayarak. Kimsenin ilgilenmediği bir ürün sergilemek, o ürünü sergilemek için buraya para yatırmak manalı değil. Boş, işlevsiz bir tanıtım, prestij kazandırmıyor, götürüyor. (Amazon Crossings’deki kızlar dalga geçiyorlardı yanlarına gittiğimde, oradan biliyorum. Yalanım yok. İngilizce kitabın yoksa veya Türkçe edebiyatı bir şekilde İngilizce çevirileriyle tanıtmayacaksan burada işin ne? Bir kenarda da Pekin Uluslararası Kitap Fuarında konuk ülke olacağımızı gösteren afiş. O afiş de güzel tasarım ama…

Çinceye çevrilmiş kaç yapıtımız var diye sorasım geliyor. Varsa listesi nerede?

Malı üretmeden reklamını yapıyoruz.

Satabileceğimiz ürünü kar etmeyen, masraf listesine yazdığımız bir şeye dönüştürüyoruz. Görüntüde varız ama içimiz boş. Standın hali de bunu çok güzel yansıtıyor.

Ama olmuyor. Bence.

Heyzen Ateş – edebiyathaber.net (30 Mayıs 2014)

Heyzen Ateş’in fuarla ilgili tüm yazıları için>>>

SanatinMitolojisi_KKBir yazarın kitabını okunur kılmasının yanında yaşanır kılması ne kadar mümkündür? Roman ve öykü yazarlarının ve elbette şairlerin bunu başarması daha kolaydır; kimi zaman bir roman kahramanı ile aramızda derin bir bağ kurarız, kimi zaman da bir şairin acı çektiği yerde onunla acı çeker onunla ağlarız. Bazen bir roman kahramanına, bazen de bir şairin aşkına vuruluruz. Kitabı yaşarken, metnin içine sızıp satır aralarında uyur çoğu zaman bir paragrafa yaslanıp göğe bakarken buluruz kendimizi.

İsmail Gezgin, bir düşünce kitabı olan ‘Sanatın Mitolojisi’ni yaşanır kılmayı başarmış bir yazar. Her ne kadar bunun sebebi kitabında konu ettiği mitolojik öykülerin yaşayan varlığı ve sanatın verimli topraklarının canlılığı olsa da İsmail Gezgin’in başarısı; özgün yorumları ile sanat ve mitoloji arasında yeni bir açılım sunma, verdiği örnekleri yorumlayıp okuruna yepyeni bir pencere açabilme becerisidir; zira salt sanat ya da mitolojiyi konu alan birçok düşünce kitabının, konunun uzmanları ya da bu konuda bilgiye ihtiyaç duyan okurlar dışında gerekli ilgiyi görmediği aşikâr. Teorik/ düşünsel metinleri okumak isteyen ama metnin içine sızamadığı için elinden bırakan bir okuru ne kadar suçlayabiliriz? Bu bağlamda, ‘Sanatın Mitolojisi’, sanat ve mitoloji okumalarına yeni başlamış bir okurun rahatlıkla girebileceği bir giriş kapısı, aynı zamanda sanat ve mitolojiyle hemhal olan bir okur için de derin bir kaynak olma özelliğini bünyesinde barındıran bir kitap. Kültür ve dinler tarihini sanat ve mitoloji ışığında değerlendiren yapısının yanı sıra, kültür ve sanatta feminist bir bakış açısı sunmasıyla da çok katmanlı bir kaynak olma başarısını sağlamış görünüyor.

Elbette kitabı çok katmanlı kılan durumların biri konunun sanat ve mitoloji olması. Sanatın derinlere doğru kazmayı gerektiren topraklarında İsmail Gezgin, mitoloji ve sanattan sunduğu örneklere özgün yorumlar getirip bu çok katmanlı konuyu sarmal bir yapı içinde geri dönüşlerle kazmayı başarmış, okurunu sanat ve mitolojinin verimli topraklarında muhteşem bir gezintiye çıkarmıştır.

Fotoğraf2558

Resim: Nazê Nejla Yerlikaya

İsmail Gezgin, kitabın önsözünde de belirttiği gibi; kimi zaman sanattan hareketle mitosa, kimi zaman ise mitostan hareketle sanata yolculuk yapıyor. Bazen bir resme anlam yüklüyor, bazen de bir anlamı resmetmeye çalışıyor. Tüm bunları yaparken akıcı ve sade diliyle okurunu sürekli kitabın içinde tutmayı başarıyor. “Kitabın içinde tutmak” diyerek şunu kastediyorum:  Yazar, sanat ve mitoloji arasındaki bu yolculukta okurunu yarı yolda bırakmıyor, kitabın dışına çıkıp başka bir kaynaktan destek alma ihtiyacı duymadan okurunu dert ettiği konu çerçevesinde tutmayı başarıyor.  Örnekler, açıklamalar ve yorumlarıyla okuruna, bir kitaba sığdırdığı büyülü ve kocaman bir dünya sunuyor.

İsmail Gezgin’in kurduğu bu kocaman büyülü dünyaya getirdiği özgün yorumlarını, yazılı ve yazısız mitos örnekleri ve sanat eserleriyle resmetmeye çalıştığı anlamı, sözcüklerle anlatmaya çalışmak benim için beyhude bir çaba olacak. Çünkü ‘Sanatın Mitolojisi’  zihnimde efsunlanmış bir ip yumağına döndü. Bu yumağı açıp sözcüklerle dillendirirsem büyünün bozulacağına inanıyorum.  İsmail Gezgin’in sanat ve mitoloji arasında yaptığı bu yolculukta özgün yorumlarıyla okuruna olan borcunu ödediğini ve bir okuru olarak bu büyük emeğe karşı benim de kendimi borçlu hissettiğimi belirtmek isterim. Bu gönül borcunu da bir sanat dalıyla, resim sanatıyla dillendirerek kitabın yazarına ödeyebileceğimi düşünmekten başka çarem olmadığı için ‘Sanatın Mitolojisi’ kitabının zihnimde beliren yansımalarını resmettim. 

Ve son söz olarak: Mağaradaki yalnızlığından, doğa karşısındaki acziyetinden kurtulmak isteyen insanın, zihninin derinliklerinde tanımlayamadığı karanlığı renkli figürlerle doldurarak mağara duvarlarına yansıttığı resimlerin birer mitos olduğunu, mitosların antik çağların psikolojilerini nasıl yansıtıyorsa sanatın da psikolojik bir ihtiyaçtan kaynaklandığını, bu anlamda mitoslarla sanatın aynı kaynaktan çıktığını ileri süren İsmail Gezgin’in bu yolculuğunu yaşamak isteyen herkes, modası geçmeyen düşünce, ölümsüz dünya isteğinin sebep ve sonuçlarına sanat ve mitoloji bağlamında bu kitapla tanık olacaktır.

Nazê Nejla Yerlikaya – edebiyathaber.net (29 Mayıs 2014)

NOTOS 46 kapak2Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, bugüne dek pek alışılmamış bir tasarıyı gerçekleştirdi ve bu sayının tamamının hazırlanmasını bir yazara, Ahmet Ümit’e önerdi.

Ahmet Ümit’e bu düşünce iletildiğinde, kapaktan içine, ne isterse yapabileceği söylendi. Özetle, bu sayıyı yalnızca kendisi hazırlasın istendi. O da öneriye sıcak baktı ve doğal olarak bu sayının konusunu “Polisiye Edebiyat” olarak belirledi.

Notos artık bu uygulamayı her yıl bir yazarla sürdürecek.

Polisiye Edebiyat okumalarına katkıda bulunmak için hazırlanan dosyada Ahmet Ümit, Seval Şahin, Erol Üyepazarcı, G.K. Chesterton, Tzvetan Todorov, Selim İleri, Çağatay Yaşmut, Esmahan Aykol, Çağlayan Çevik, Rıza Kıraç, Murat Yetkin ve Armağan Tunaboylu’nun yazıları, Celil Oker’in de bir Remzi Ünal hikâyesi yer alıyor. Dosya Seda Mit’in resimleri ve Erol Üyepazarcı’nın değerli arşivinden çıkan kitap kapaklarıyla bir arşiv niteliğinde tamamlanıyor.

Notos’un bu sayısında Slavoj Žižek ile yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Slavoj Žižek zamanımızın entelektüellerinden. Entelektüelin görevi kriz çıkarmaktır önermesinin karşılıklarından. Kışkırtıcı. Özgün. Önemli bir söyleşi.

Bir Yazarın Seçtikleri bölümünde Burcu Aktaş okurların ve yeni yazarların okumasını zorunlu gördüğü kitapları; Figen Şakacı de en çok etkilendiği yazarı nedenleriyle birlikte Notos’a anlatıyor.

Mehmet Anıl, Derviş Şentekin ve Özlem Akıncı kısa sorulara kısa yanıtlarla kendi yazarlık serüvenlerini ve yayımlanan son kitaplarını anlatıyor.

edebiyathaber.net (29 Mayıs 2014)

MISC01Maya Angelou’nun zamansız ölümüyle biraz hüzünlü başlayan New York Kitap Fuarının ilk günü Dijital Yayıncılık, Bağımsız Kitapçıların Geleceği, Edebiyatta Çeviri Sorunsalı ve editörlerin 2014-2015 sezonu için seçtikleri, daha doğrusu kariyerlerini de ortaya koyarak “herkes bu kitabı konuşacak” dedikleri kitapları tanıttıkları panele ayrılmıştı.

Hepsini tek tek yazmaya çalışacağım ama hazır kitaplar elimde, konuştuklarımız aklımdayken; Türk yayıncılara da bir yararım dokunur belki diyerek panelden başlamaya karar verdim. Aşağıda adlarını okuyacağınız kitaplar yeni veya adı pek duyulmamış yazarların yapıtları, editörlerin, “işte bu kitap” diyerek kariyerlerini de (kimi zaman) riske attıkları örnekler.

Station Eleven (Emily st. John Mandel) – Knopf’un editörlerinden Jennifer Jackson’ın tabiriyle “evdeyken evi özleten” bir yapıt. On Bir Numaralı Durak distopik bir gelecekte geçiyor. Okudukça “yediğiniz yemeğin bile kıymetini anlamanızı sağlayan” bir gücü ve “sahip olduklarınızın değerini kavratan” bir anlatımı var. “Cloud Atlas gibi bir örnek belki…”

We are not ourselves (Matthew Thomas) –Simon and Schuster’ın genel yayın yönetmeni Marysue Rucci’nin “yıllardır böyle bir kitap okumamıştım” diyerek sunduğu yapıt. Diğer editörlerin başlarını sallayışlarından anladığım kadarıyla onlar da Kendimizde Değiliz’i okumuşlar ve Rucci, “bu kitabı okurken gönül rahatlığıyla ağlayabilirsiniz, herkes ağlıyor” dediğinde, sözlerinin doğru olduğunu panele katılanların suratlarından anlıyorsunuz. “Beklediğimiz yapıt, o yeni, Amerikan başyapıtı bu” diyecek kadar da iddialı Rucci. Oğlan ve babası balığa gitmişler. Oğlan bir kurbağayı tutup meraktan karnına oltanın ucundaki kancayı saplıyor. Kurbağanın bağırsakları dışarı sarkarken suçluluk duyuyor birden. Babasına kurbağadan yem olur mu diye soruyor en masumane sesiyle. Babası oğluna bakıyor, gözlerinde şimşekler çakıyor. Kafasına solucan dolu tenekeyi fırlatıyor. Solucanlar dökülürken ‘şeytani bir şeydi yaptığın’ diyor çocuğa, ‘yaşın, zalimliğinin bahanesi olamaz.’ Kurbağa için bir mezar kazdırıyor ve yeniden konuştuğunda oğlan, biliyor aralarındaki bağın artık koptuğunu.

The Miniaturist (Jessie Burton) –Harper Collins’e bağlı Ecco Yayınlarından çıkan Minyatürcü, listedeki en ilginç kitap. Şimdiden 30 ülkede hakları satılmış. (Türkiye dahil mi bilmiyorum.) Nella Oortman adlı kadının garip bir aileye gelin gitmesiyle başlayan bir öykü. Ama bu, bir kadının en acıklı hikayesi kesinlikle değil. İlk 3 sayfayı okudum,  açıkçası tek istediğim yazıyı bitirip kitaba devam etmek. Beni şu sahnede tavladı: Cenazedeler. Kilise kapısı kapanınca küçük bir kuş içerde hapis kalıyor. Cenaze bittiğinde dışarı çıkmaya hazırlanıyor kadın. Bir süre kuş da çıkabilsin diye kapıyı açık tutuyor ama ürküyor küçük kuş. Kilisenin iyice içlerine sığınıyor. Kadın kapıyı kapıyor, güneşin altında duruyor. Sevgili serçe, diye düşünüyor, orayıMAUREEN05daha güvenli sanıyorsan, seni özgür bırakacak kişi ben değilim.

On Immunity (Eula Biss) –Bağışıklık Üzerine. Graywolf’tan Jeffrey Shotts’ın tanıttığı kitap Sontag’ın Metafor Olarak Hastalık yapıtını hatırlattı bana. Listedeki roman olmayan ender kitaplardan. Hastalık, hijyen, antibakteriyel sabunlar, aşılar zararlı mı kavgası, bir annenin paniği, dile bile sızan sembolizm –“ona hastayım” –Biss’in deyişiyle: “bu kitap sembolik hastalıklar dışında hiçbir şeyin aşısı değildir.”

Neverhome (Laird Hunt) –İç savaşta geçen ama iç savaştan fazlasını anlatan bir roman. Little Brown’dan Rowling’in editörü olarak tanıdığımız Josh Kendall’ın “bir solukta okudum” dediği kitap karakterleriyle öne çıkıyor(muş).

The Short and Tragic Life of Robert Peace (Jeff Hobbs) –Scribner’ın kitabını bilerek sona bıraktım çünkü gerçekten hüzünlü bir biyografi ve bir kere duydunuz mu aklınıza takılıyor bir süre. Colin Harrison, “yunan tragedyaları gibi” dedi, bence daha çok Shakespeare havası var. Robert Peace gettodan çıkan, yokluk içinde büyüyen bir genç. Siyah. Öylesine zeki ki kendisiyle tanışan herkesi etkiliyor ve Yale’de tam burslu olarak Moleküler Biofizik ve Biokimya okumaya hak kazanıyor. Mezun olunca öğretmenlik yapıyor bir süre. Sonra uyuşturucu ticaretine bulaşıyor ve 30 yaşında vahşice öldürülüyor. Nasıl olur diye sormadan edemiyor insan. Dünyanın en prestijli üniversitelerinden birine kadar dişini tırnağına takıp çalışıyorsun, başarıyorsun… Düşüyorsun. Robert Peace’in Kısa ve Trajik Hayatı Türkçeye hiç çevrilecek mi bilmiyorum ama içimden bir his bu kitaptan öğrenilecek şeyler olduğunu söylüyor. Yazar,  Peace’in Yale’deki oda arkadaşı.

Heyzen Ateş - edebiyathaber.net (29 Mayıs 2014)

bocek_orkestrasinin_muhtesem_sinifi_2_kapak.inddBen bir müzisyenim. Çocukken daktilom ve viyolam en iyi arkadaşlarımdı.” diyor Göknil Genç ve çocuklar için müzikle edebiyatı birbirini besleyen iki nehir gibi birleştirip akıtıyor kitaplarının sıcak sularına.

“Küçük bir böcekken müziğin içinde olabilmeyi hep çok istedim. Sizler gibi çalgıları bu kadar küçük yaşta tek tek tanıyabilme şansım olmadı. Ama size tanıtma şansını kendime, ben yarattım. Siz belki müziği meslek olarak seçmeyebilirsiniz ama müziği hayatınızda tutmaya bakın. Onsuz geçmesin hiçbir gününüz. Çünkü müzik size, sımsıcak bir yaz günü özlediğiniz yağmuru yağdırabilir. Çayırın bir köşesinde dururken yeryüzünün taaa diğer ucundaki bir nehrin sesini duyurabilir. Özlediğiniz büyükannenizin kanat sesini getirir size. Bir dostun şarkısını mırıldanır belki de. Müzik gereklidir. Müzik bunu yapabilir. Sizin için resim de olur, şiir de.”

Böcek Orkestrasının Muhteşem Sınıfı dizisinin bu ikinci kitabında Böcekistan’ın müziğe ve öğrenmeye doyamayan yavru böcekleri her derste farklı bir enstrüman tanımaya devam ediyor. Bu kez de programlarında üflemeli ve vurmalı çalgılar var.

Üstelik yazar meraklı okurlar için her şeyi düşünmüş: kitabın sonunda onları bekleyen bir müzik sözlüğü ve dinleme önerileri bulacaklar.

Göknil Genç’in kendi dilinden…

Müzik ve edebiyat dolu bir evin içine doğmak ise en büyük şansım. Çocukken en büyük hayalim, kedilerle konuşabilmekti. Bir de uçan süpürgemle dünyayı gezmek. İlk yazdığım masalları anneannemin menekşeleri dinledi. Büyüdüğümde ise yazarlık serüvenim Sihirli Mozart’la başladı. Ardından çocuklar için bir tiyatro oyunu ve Emekli Vagon geldi. Şimdi yazılmayı bekleyen pek çok hikâyem var. Artık okuyucularım yalnızca menekşeler değil. Uçan süpürgem yok ama söylediklerimi anlayan, benimle konuşan, yazdığım sayfaların üzerine serilip yatan Simit isminde kocaman bir kedim var.

edebiyathaber.net (29 Mayıs 2014)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z