Masthead header

cat_kapi_kapak-1Ödüllü yapıtlarıyla tanınan Alman yazar Andreas Steinhöfel’in “Çat Kapı” adlı ilkgençlik romanı, Ziba Akkerman çevirisiyle Tudem Yayınları tarafından yayımlandı.

“Burada herkesin Schröder’lerden korkmasının nedenini biliyor musun? Onlar bize, bakarsak korkudan öleceğimiz için hiç bakmadığımız bir aynayı tutuyorlar.”

Kendi halinde insanların “sıradan” bir yaşam sürdükleri Kayın Sokağı’na yeni bir aile taşındığından bu yana mahallenin tadı tuzu kaçmıştır. Dört çocuklu yalnız bir kadının, gecenin kör karanlığında sessiz sedasız yeni evlerine yerleşmesi mahalle sakinlerinde büyük huzursuzluk yaratmıştır. Kısa sürede civardaki ev hanımlarının düzenlediği gün buluşmalarının en önemli dedikodu mevzusuna dönüşen bu alışılmadık aile, yani Schröderler, sayısız şüpheli durumu da beraberinde getirmiştir.

Yeşil gözlü güzel Delphine, boynundaki piton yılanıyla cüce bir profesörü andıran bilgiç Erasmus, yetenekli albino Dandelion, gelecekle geçmişi bir arada görebilen uyurgezer Sabrina ve esrarengiz anneleri… Adeta hayalet bir yaşam sürdüren böylesine sessiz bir aile nasıl olur da mahalleliyi tedirgin etmeyi ve kendilerine karşı alarma geçirmeyi başarmış olabilir?..

Yeni sakinleri yüzünden Kayın Sokağı’nda her geçen gün kıyamet üstüne kıyamet koparken, bu gizemli aileye sadece on dört yaşındaki Paul kol kanat geriyor. Güzel gözlü Delphin’e ilk görüşte vurulan kahramanımız, hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığı gerçeğini savunarak çıktığı doğruluk yolunda, okurları, önyargılarından kurtulmaya ve bakmaya ölümüne korktukları “o” ayna ile yüzleşmeye davet ediyor..

Alman Gençlik Edebiyatı ve Erich Kästner ödülleri sahibi Andreas Steinhöfel, küçük kasabalar ya da mahallelerdeki şefkat yoksunu ortamı inandırıcı karakterler üzerinden işlediği bu sıra dışı ilkgençlik romanında, kitapseverleri, heyecan dolu bir maceraya sürüklerken “öteki” hakkında düşünmemize ve gerçeklere daha yakından bakmamıza olanak sağlıyor.

edebiyathaber.net (28 Ekim 2015)

RonesansveOsmanliKoç Üniversitesi Yayınları (KÜY), Anna Contadini ve Claire Norton tarafından derlenen ve Ebru Kılıç’ın Türkçeye çevirdiği Rönesans ve Osmanlı Dünyası adlı kitabı yayımladı.

Rönesans ve Osmanlı Dünyası Batı Avrupa ile Ortadoğu, özellikle de Rönesans döneminde Osmanlı İmparatorluğu arasındaki kültürel, entelektüel ve ticari etkileşimleri konu alan en son araştırmaları bir araya getiriyor.

Kitapta yer alan 13 makale, Batı Avrupa ve Ortadoğu, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu arasındaki temas ve değişim unsurlarını araştırarak, Osmanlı İmparatorluğu’nu, içinde Rönesans’ın evrildiği jeopolitik ve kültürel sürekliliğin ayrılmaz bir parçası olarak görmek gerektiğine vurgu yapıyor.

Kitaba makaleleri ile katkıda bulunan akademisyenlerin tartıştığı konular arasında ticari temaslar; bilgi alışverişi; İslami Doğu Akdeniz kültürünün Batı Avrupa’ya aktarılmasında Venedik’in rolü; İtalyan ve Osmanlı mimarisinin ortak esin kaynakları; müzikal etkileşim; Batı’daki akademik çalışmalarda Doğu Akdeniz kaynaklarının ve Osmanlı’daki akademik çalışmalarda Avrupa kaynaklarının kullanılması yer alıyor.

Kitap, modern öncesi ve erken modern Akdeniz dünyasında sanatsal, entelektüel ve siyasi etkileşimlere farklı bir bakış açısı ile yaklaşarak, Rönesans’ın niteliğiyle ilgili tartışmaları ilerletmeyi amaçlıyor.

Anna Contadini Londra Üniversitesi, SOAS, Sanat ve Arkeoloji Bölümü’nde İslam Sanatı profesörü, Claire Norton ise Twickenham’da St. Mary’s Üniversitesi College Tarih Bölümü’nde öğretim görevlisidir.

edebiyathaber.net (28 Ekim 2015)

beckett_afis_bAnkara’da bulunan Tiyatro Tempo kasım ayı oyun programını açıkladı.

6 Kasım 2015 Cuma Saat 20.00 “BİR BECKETT OYNAMAK” (16+ yaş)

8 Kasım 2015 Pazar Saat 13.00 ” HOKUS POKUS BİR ÖYKÜ ” (3+ yaş)

15 Kasım 2015 Pazar Saat 13.00 ”MASKELİ BALO ” (3+ yaş)

22 Kasım 2015 Pazar Saat 13. 00 ” GELINCIK ÇIÇEĞI VE BİR KAHVALTI ÖYKÜSÜ ” (3+ yaş)

29 Kasım 2015 Pazar Saat 13. 00 ”İYİ Kİ DOĞDUN KARAGÖZ ” (4+ yaş)

29 Kasım 2015 Pazar Saat 16.00 ”TOZLU KİTAPLAR ” (7+ yaş)

Biletler Mybilet ve Tiyatro Tempo gişesinden alınabilir.

edebiyathaber.net (28 Ekim 2015)

minörGillesDeleuze ve FélixGuattari’nin yazdıkları “Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin” revize edilmiş çevirisiyle Dedalus Kitap tarafından yeniden yayımlandı.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kendilerine özgü fikirleriyle öne çıkan iki filozof: GillesDeleuze ve FélixGuattari. Çek asıllı büyük yazar: Franz Kafka. Felsefe tarihinde önde gelen bu iki ismin, edebiyat tarihine mektupları, öyküleri ve romanlarıyla damgasını vuran bu yazar ve onun ortaya koyduğu minör edebiyatı hakkında kaleme aldıkları eser: “Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin”.

Çek asıllı bir Yahudi bir yazar olan Kafka, kendi yersiz yurtsuzlaşması içinde yazmaya çabalar. Fakat kullandığı dil, Çekçe veya Yidiş dili değildir; majör bir dil olan Almancadır. Deleuze ve Guattari’nin de dediği gibi, ama “Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç, ister belirsiz olsun ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer.” O yüzden Kafka, bu yabancı dil içerisinde kendi yersiz yurtsuzlaştırıcı dilini oluşturarak yaratır eserlerini, kendi yazı makinesini kullanır. Minör bir edebiyat üzerinden, kendini dilsel, politik ve kolektif olarak tanımlandırır. Bütün metaforları, simgeciliği ve adlandırmayı öldürür. Gerçek veya mecazi anlam diye bir şey kalmaz, sadece sözcükler üzerinde hâllerin dağılışı ortaya çıkar.

edebiyathaber.net (28 Ekim 2015)

tarik-dursunBazı söyleşiler, soru sormadan başlar. Karşı karşıya oturursunuz, söyleşi konuğunuz gözlerinize bakar; zihninize yüklediğiniz onca yükü almaya başlar.

Bazı kişiler, yaşamınıza apansız girer. Daha ilk sohbette anlarsınız, o sizin ayrılmaz parçanız olacaktır. Hele ki o kişi yazar, siz de okursanız, kendisinin bunu bilmesine gerek bile yoktur.

11 Ağustos’ta kaybettiğimiz yazar, gazeteci ve sinemacı Tarık Dursun K., onunla tanışmayı aklımdan bile geçirmediğim bir zamanda girdi yaşamıma.

2001 yılının Aralık ayıydı. Çalıştığım dergi (İzmir Life) için Karşıyaka Çarşısı üzerine bir röportaj hazırlıyordum. Karşıyaka Belediyesi Basın Danışmanı Sedat Sözer’e uğramıştım. Sedat’ın dediğine göre tam zamanında gelmiştik. Çünkü Tarık Dursun K., belediyenin bir çalışması için oradaydı. Sedat, toplantı sonrasında bizi görüştürebilirdi. İstersek çarşı üzerine bir yazı bile yazardı. Biz istemesine isterdik de memleketin duayen edebiyatçılarından biri, öyle “Ha” deyince yazı verir miydi insana!

Belediyenin eski binasındaki o odadan hatırladığım ilk manzara, ağız dolusu gülen bir Tarık Dursun K. idi. Çocukluğunun bir bölümünün geçtiği Karşıyaka’nın çarşısı üzerine seve seve yazardı. “Bir hafta sonra arayın, yazı hazır olur. Telefon numaram şu…” dedi. O günden sonra ben, Tarık Dursun K.’dan sorumlu muhabir oldum. Bundan da hep mutluluk duydum. “Tarık Bey” zamanla “Tarık Ağabey”e dönüştü. Daktiloda yazdığı, sonra üzerinde kalemle düzeltmeler yaptığı yazılarını ya faksla gönderirdi ya da faks makinesinin bulunmadığı bir yerde (Foça’da) ise Kemeraltı’ndaki arkadaşı Foto Balım’dan almamı isterdi. Okuyamadığım kimi yerler olduğunda, “Sana teslim ediyorum, düzeltiver” derdi. Henüz otuzlu yaşlarının başında bir gazeteci olarak yüklendiğim ne büyük bir sorumluluktu… Hele onunla İzmir’in aynı semtleri üzerine kalem oynatmak, benim için ne büyük onur kaynağıydı! Karşıyaka yalısındaki evine, geçerken uğramak ise kısa pazar gezintilerinin en mutlu molaları…

Her ay yazı isteme bahanesiyle telefonda sohbeti ilerlettikçe, röportajlar yaptıkça, kitaplarını okudukça daha çok tanıdım, sevdim Tarık Ağabey’i. Ona eskinin İzmir’ini; gereksiz ayrıntıları ayıklanmış, geride kıssası kalmış bir belgesel film gibi anlattıran neydi? Günlük yaşamın, sıradan gibi görünenin, “Anlatmaya değmez” denenin içindeki şiiri, insanı şaşkınlığa uğratacak derecede sade ve vurucu bir tarzda söyleme ustalığı neredendi? Haydi, Tomris Uyar gibi soralım: “Senin hikâyelerinde kanayan, hüzünlü bir şey var. O nedir yahu?”

Usta’nın kendisi de, bu soruya verdiği, “Kendiliğinden oluyor” yanıtı kadar sade, dolaysız ve mütevazıydı işte. Gazeteciliği esas meslek belleyişi, senaryo yazarlığı ve yönetmenliği; seyyar köftecilikten otobüs biletçiliğine dek yüzden fazla işe girip çıkmışlığı da etkiliydi bunda. Pamuklara sarmalanmadan, kendi tırnaklarıyla hayata tutunuşu da…

Sait Faik, Memduh Şevket, Halikarnas Balıkçısı, Orhan Kemal, Kemal Tahir halen sağ iken bu devlerin arasında kendine yer bulabilmiş olması, veriyordu tüm yanıtları.

O, Orhan Kemal‘in öğrencisiydi. “Ustam” dediği Orhan Kemal’in İkbal Kıraathanesi’nin patırtısı, gürültüsü içinde dahi yazmasını düstur edinmişti. Öldüğü gün -tam da o saatlerde- Alsancak’ta yürüyordum. Yalnızdım, yapacak işim yoktu. Yakın Kitabevi’ne gidip yarım kalan öyküm (hadi Usta’nın istediği şekilde söyleyeyim; hikâyem) üzerine çalışmaya niyetliydim. Giderken de kendi kendime, Tarık Dursun K.’nın Orhan Kemal’den öğrendiği bu düsturu hatırlatıyor, kalabalıklar içinde hikâye yazabilme meziyetinin hoşluğunu düşünüyordum. Kitabevinin kafeteryasına oturdum, dosyamı açmadan internete bir bakayım dediğimde gördüğüm ilk haberdi: “Tarık Dursun K. vefat etti.” Demek Usta ile farkında olmadan vedalaşmıştım… Ona verdiğim sözü tutmak için 11 Ağustos’un o hüzünlü akşamüstü saatlerinde hikâyeme devam ettim.

Tarık Dursun K.’nın bende emanet duran kelimeleri vardı; onları okurlar ile paylaşmalıydım. Yaşamıma apansız sızan Usta ile Ağustos 2003’te yani ölümünden tamı tamına on iki yıl önce yaptığım söyleşi, aşağıdaki gibiydi. Ben sormadan o başlamıştı anlatmaya… Ne de olsa hayatlarımızın başına da sonuna da başkaları tanıktı, değil mi?

“Hemen ünlenmek için şiir yazdım”

“En sevmediğim şiir, şair olduğumu zannettiğim yıllarda yazdığım bir şiir… O kadar sevmiyorum ki bu sevmezlik, nefret boyutlarına kadar ulaşabiliyor zaman zaman. “İhtiyar Balıkçı” mıdır, “Balıkçının bilmem nesi” midir nedir? Adını da hatırlayamıyorum.

Ağımı seher vakti engin denize attım

…. dolu boşluğa hisli gözlerle baktım

Serin sabah rüzgârı saadetle sarhoştu

Şarkılar söyleyerek meçhul canana koştum

Bu şiiri yazdığımda yaşım 16 civarı falan… Ama 16 yaşında şiir yazmaya heves etmiş biri için bugün bile bilinmesi zor kelimeler var.”

Şiir yazıyorsunuz, sevmiyorsunuz, hikâyeleriniz değil ama şiirleriniz yayımlanıyor…

Dergicilikte düzyazıları sayfalara yerleştiriyorlar. Yazılardan arta kalan boşluklar için şiir lazım. Gerekli gereksiz birtakım adamların şiirleri çıkıyor… Edebiyata başlayan herkesin ülküsüdür, bir an evvel üne kavuşmak. Edebiyata başladığımız dönemlerde bu çok kolay değildi. Şiir yazıyorsunuz; önünüzde en azından beş kuşak var, hepsi de iyi şairler kuşağı. Hikâye yazıyorsunuz; Sait Faik sağ, Memduh Şevket sağ, Halikarnas Balıkçısı, Orhan Kemal, Kemal Tahir… Bunların arasında yer bulmak mümkün değil. Ya da bana öyle geldi.

Şiiri üne hemen kavuşmak için mi seçtiniz?

Evet. Ve hakikaten, şimdi niçin ve nasıl yayımlandı, ne demelerle beğenildi diye kuşkuya düştüğüm, dergilerde yayımlanmış şiirlerim var. Gerçi reddediyorum ama… Altında imzam olduğuna göre bana ait şiirler. Kendimi fazla suçlu gibi görüyorum ama neyse, önemli değil. Bunları yayımlayanlar arasında Yaşar Nabi de vardı.

Hikâyelerinizi yayımlamıyor ama şiirlerinizi yayımlıyor.

Evet. Hâlbuki ben Yaşar Nabi’ye kendi adımı hatırlatmak için şiir yolluyordum.

“İlk telifim doyurdu, eğlendirdi, ısıttı”

Kaç yaşlarında başlıyor edebiyatla ilişkiniz?

Ankara’da ortaokul birinci sınıf öğretmenim Rüştü Şardağ idi. Bir ev ödevi verilmişti. Biz tahrir diyoruz, şimdi kompozisyon diyorlar. Ödevleri topladıktan sonra benim yazımı çekiyor. “Kim yazdı?” dedi. “Ben yazdım” dedim. “Gel, bunu oku” dedi. Tahtaya kaldırdı. Okudum. “Sen mi yazdın?” dedi; “Ben yazdım” dedim. “Sen yazmadın” dedi; “Ben yazdım” dedim. Zil çaldıktan sonra dışarı çıkarken beni çevirdi; “Sen yazar olacaksın” dedi. İnsanın öğretmeni öngörülü olabilir ama buna rağmen her “Yazar olacaksın” denen, yazar olmuyor. Keşke “Marangoz olacaksın” deseydi. Hep içimde ukdedir; marangoz olamadım, rende tutmayı beceremedim, çekiç, keser kullanamadım.

O yaşlarda başlıyor yani?

Ortaokul birinci sınıfta başlıyor. Orta bir deyip geçmeyin; o yıl benim matbu olarak adım çıktı. “T. Dursun Kakınç.” Çocuklar için çıkan, çok kaliteli bir dergi vardı; “Bin Bir Roman”. Onun özel sayısında yayımlandı, resimli. Aşağı yukarı sekiz sayfaydı. “Kanlı Tehdit”ti adı. İlk hikâyemden de ilk telif hakkımı aldım. Her yerde övünerek söylüyorum. On lira geldi, İstanbul’dan. O sırada Ankara’da oturuyoruz. Ağabeyimle Samanpazarı Postanesi’ne gittik. Ağabeyim dedi ki, “Parayı düşürürsün sen, iki buçuk lirasını bana ver.” İki buçuk liraya da “Cezayir Sevdaları” filmine gittik, gazoz içtik, pasta, pastiç yedik falan, geriye kalan 5 lirayı da annem aldı. O dönemde kapı önünden eşek yüklü kömür satıcıları geçerdi. Hiç unutmuyorum, bir çuval kömür aldık. Telif hakkı hem yedirdi içirdi hem eğlendirdi bizi hem de ısıttı.

Şiirden hikâyeye nasıl geçtiniz?

Başlangıçta hikâye yazmaya kararlıydım. Çünkü garip bir şey var toplumumuzda. Biz bir şey anlatmaya çok meraklıyız. Sabahleyin yolda gelirken Ali Rıza Bey’i görürsün. “Merhaba, nasılsın?” derken, “Ya, dün akşam ne oldu biliyor musun?” diye başlar. Türkiye’deki kadar birbirine hikâye anlatan ve bunu seven toplum yoktur. Farklılık yapayım; ben de yazan hikâyeci olayım dedim.

“İnsan, ayrıntılar toplamıdır”

Öykülerinizde hafızanız o kadar öne çıkıyor ki en derindeki anılarınıza iniyorsunuz. Çok güzel biriktirmişsiniz. Zor olmadı mı?

Zor değil. Bu kendiliğinden biriken bir sermaye… Ben o sermayeyi kullandım. Yalnız sermayeyi kullanmakla olmuyor, kuru kuru… Edebiyat aracılığıyla anlatılan, çok daha farklı… İşte orada ayrıntılara giriliyor. Bana sorarsanız zaten insan bir ayrıntılar toplamı. Önemli olan bakmak… Yalnız bakmak değil ama… Bakmak ve görmek. Gazetecilik mesleği, size baktırır ama baktığınızı görmenizi sağlar. Ben gazetecilikte hem içeride hem dışarıda hem mutfakta çalıştım. Teknik sekreterlik dâhil, yazı işleri, istihbarat şefliği… Hep birinci mesleğim oldu. “Hikâyeyi, romanı ne zaman yazıyorsun?” denirse, “Birinci mesleğin dışında kalan zamanda…” Ben buna hırsız zaman diyorum; zamandan çalıp yazıyorsunuz. Yirmi altı ay süren otobüs biletçiliğinde de çok iyi gözlemlerim oldu. Yetenek denen şeyin içinde galiba gözlemleme gücü de oluyor. Bellek bir gün size yardım ediyor.

Buna, özellikle hikâye kitabınız “Bahriyeli Çocuk”ta tanık oldum. İlişkilerden damıttığınız çok güzel, ince ayrıntılar var.

Bellek çok hain ve insanın beyninde çok bağımsız bir yapı… Bazı şeyler var, bellek kabul etmiyor. “Kimdi bu adam?” diye kendi kendinize soruyorsunuz. Bellek karar vermiştir; “Bu yaramaz, gereği yok bunun” diye. Ama bazıları var; çift saban sürer gibi, derin açılmış, unutamıyorsunuz. Onlar zaman zaman, Sait Faik’in meşhur hikâyesinde dediği gibi; “Yazmasaydım çıldıracaktım”. Size kendisini duyurup yazdırıyorlar.

La Fontaine hikâyesini biliyorsunuz, değil mi? Yanlış o! Kırk gün yaşıyor, ağustos böceği. Nerede kışa kalacak da, kar yağacak da, gidecek kapıyı çalacak, “Abi bana yiyecek”… Bir de onun devamı vardır. Kış kıyamet, lapa lapa, yollar kapalı, kapısı çalınmış karıncanın. Bir bakmış, kürkler içerisinde ağustos böceği. “Komşu”, demiş, “ben Paris’e gidiyorum da, bir isteğin var mı?” Karınca, “Orada” demiş, “bir La Fontaine var, o pezevengi görürsen…”

Çok farklı yaşamlara girip çıkmışlığınız var. Edebiyatınızda bunların da çok etkisi bulunuyor mutlaka. Ama bu işleri yapmak da yetmez; etkilenmek, o kişinin nitelikleriyle de ilgili değil mi? Bakıp görmek gibi…

Gözlem zenginliği gibi… Yüz küsur işe girdim çıktım. Ne yerinilecek, ne övünülecek şeyler. Seyyar köftecilikten tutun da devlet memurluğuna varıncaya kadar. Konak’ta altı ay bir arkadaşımızla bir iş yaptık. Jilet satıyordu arkadaş, ben de giyinmiş kuşanmış geliyordum; “Ver on tane bakayım, kardeş!” diye… Tüm bunların kendine özgü birikimleri oluştu, gözlemler aracılığıyla. Bu birikimleri her yerde kullandım. Bir kısmını hovardaca, bir kısmını tutumlu. Acaba hâlâ var mı, diye düşünüyorum. Hâlâ malzeme var.

“İzmirlilik, biraz da göçebe ruh demek”

Gazetecilik nasıl başladı?

Askerlikten önce 1949’da, Anadolu gazetesinde başladı. İzmir’in yetiştirdiği en iyi mizahçılardan ve hikâyecilerden Besim Akımsar, gazetenin yazı işleri müdürüydü. Sonra Milliyet’te beraber çalıştığımız Nevzat Kızılcan, istihbarat şefiydi. Beni polis – adliye muhabiri yaptılar. Otobüs biletçiliğini yirmi altı ay yapmıştım. Gazetecilik iyi bir meslek diye göründü bana. Anadolu başlangıç oldu ama üç büyük şehirdeki bütün gazetelerde -sağda olanların dışında- çalıştım. Ankara’da Ulus’ta çalıştım; Pazar Postası, Son Havadis. İstanbul’da Yeni İstanbul, Vatan, Son Posta ve Milliyet. En uzun gazetecilik çalışmam Vatan ve Milliyet’te… Milliyet’e üç defa girdim, çıktım. İki defa Milliyet Yayınları’nı kurdum ve yönettim. Şimdi söylediğimizde insana mizah gibi geliyor; sekiz büyük, sekiz küçük sayfa yapıyoruz. Geçen gün yüz kırk sayfa çıktı Hürriyet. Korkunç bir şey… Beni de Ali Gevgilili aracılığıyla Vatan’dan Milliyet’e transfer ettiler. 212 sayılı kanun vardı, onun en fazla sefasını ben sürdüm diyebilirim. İstifa ettim, para aldım; istifa ettim, para aldım. İki evi de iki istifayla aldım, tazminatlarla. Egelilik ya da İzmirlilik, biraz da eşittir maymun iştahlılık… Bir yerde sebat etmemek ve hep bir göçebe ruh içinde yaşamak anlamına geliyor. Milliyet’e üç defa girdim çıktım, iki defasında yayınlarının yöneticiliğini yaptım. Nasreddin Hoca’nın ünlü fıkrasındaki gibi. Eski Ay’ı ne yaparlar, kırpıp kırpıp yıldız yaparlar. Eski gazetecileri yıldız yapmıyorlar da köşe yazarı yapıyorlar. Uzun süre Dünya’da köşe yazarlığı yaptım, Milliyet’te yeni yayınlar köşe yazarlığı yaptım. Bunca işin arasında en sevdiğim iştir. Mesleğim dediğim iş… “Acaba Foça’da bir yerel gazete mi çıkarsam?” diye düşünüyorum.

Polis – adliye muhabirliği ilginç bir deneyim olmuştur.

Aaa, müthiş bir şeydi, malzeme toplamak için! Hangi mahkeme salonunun kapısından başınızı uzatsanız olağanüstü bir konu… Bir de Bekir Sıtkı Kunt, Ümran Nazif Yiğiter, Necati Cumalı, hep avukatlıktan gelmedir. Necati’nin en iyi hikâyesi sayılan “Susuz Yaz”, “Ay Büyürken Uyuyamam”, hep dava dosyalarından alıntı.

Gazetecilik çok dışa dönük bir iş, yazarlık ise içe dönük. Yazarken bireyselsiniz. Bunun dengesini nasıl kurdunuz?

Bu denge ya bilinçli ama pek farkına varmadan sizin tarafınızdan kurduruluyor ya da koşullar bizi öyle bir şeye yönlendiriyor.

Hikâyelerinizde hep parantezler var, konuşurken de bazı yerlere parantezler açıyorsunuz. Bu nedenle konuşurken de hikâyeleriniz devam ediyor sanki. O parantezler size özel galiba.

Benim keşfim olduğuma ihtimal vermiyorum. Güçlendirmek için mi, altını çizmek için mi, vurgulamak için mi… Demek ki okur olarak memnuniyet var.

(Son romanda bu çok açık ve seçik: Bir Marquez’de, bir Cemal Süreya’da, bir de bende var; sigarayı kim bırakırsa sigara sayıklıyor. Cigara içen de ölüyor, içmeyen de…)

Parantezler belki sizin sinemacılık yönünüzle de bağlantılı. Parantezler eşittir flash back’ler…

Göndermeler. Zannediyorum anlatılanı daha yoğunlaştırıyor, güçlendiriyor. Ama şimdi okura çok ilginç hatta şaşırtmacalı gibi gelen olgular vardır ki yazar onları bilerek yapmaz. Tabii garip bir şey. Yazar, Dr. Jeykll, Mr. Hyde gibi ikili. Yazar olan kişi başka, gerçek hayatta başka. Ama yazar kısmı her zaman baskındır. Ben üstelik ikizler burcundanım. Aziz Nesin ile beni yan yana oturtun. Bir olay olsun, Aziz Nesin yazsın, bir de ben yazayım. Nesin’inki mizah olur. Benimki olmuyor. Mizaha zorlasam da olmuyor. Siz baktığınız zaman mizahı görüyorsunuz ama mizahla uzak yakın ilişkiniz yoksa mizah kendini gizliyor.

Tomris Uyar: “Hikâyelerinde hüzünlü bir şey var”

Hikâyelerinizde daha çok hüzün var.

Onu, “Sağ olsun” diyeceğim geldi ama bu da bir mizah galiba; nur içinde yatsın, Tomris Uyar söyledi. “Senin hikâyelerinde kanayan, hüzünlü bir şey var. O nedir yahu?” dedi. “Niye bu kadar üstüne gidiyorsun?” Gitmiyorum tabii. Kendiliğinden oluşuyor zannediyorum.

Hikâyecinin dile çok önem vermesi gerektiği üzerinde duruyorsunuz. “Kelime ekonomisi” diyorsunuz…

O da var. Şairlerin dili bozma hakları, yanlış kullanma hakları var. Ama düzyazı yazarlarının, özellikle hikâyecilerin buna hakları yok. Sizin mutlaka bir kuyumcu gibi kelimeleri yan yana getirmeniz gerek.

Hikâyede de şiir gibi “fazlalık götürmez” yerler var mı?

Şiirsellik var anlatı biçimimde. O hâlâ şiiri bırakmadığımın kanıtı gibi gösterilebilir. Ama tabii kapalı bir şekilde… Aslında şiir yazmak güzel, keşke becerebilseydim, şair olsaydım.

Hikayede konuya önem vermiyorum, diyorsunuz.

Öncelikli değil. Şundan dolayı değil: An hikâyecisiyim. Öyle bir hikaye türü var mı? Var. En azından ben varım. Bir de geleneksel hikâye türü var. Ben o tür hikâye yazmadım desem yeridir. Ben bir de hikâyede şundan nefret ediyorum; “Aradan iki hafta geçmişti. İki yıl sonra Necati…” Bunlar bana göre kötü şeyler. İnsanın iyi yakaladığı zaman, içinde bulunduğu an çok önemli. Depremin en büyük özelliği, bütün vücudunuzu ve içinizdeki organları sarsar. Bir travma olur, bir şey çarpar size ama depreminki öyle değil. An hikâyesi de öyle.

Orhan Kemal ile iletişiminizin hikâyesi ne?

Ustamdı. Ben önce taşra hikâyeci adaylığı yaptım İzmir’de. Sonra baktım ki İzmir’de insan hiçbir şey olmaz. Çok kısır, bereketsiz bir toprak… İzmirlinin de edebiyata karşı ilgisi çok az. İlk gençlik yıllarımızda burada Yüksek Ticaret* vardı yalnız. Zannediyorduk; bir gün İzmir’de fakülteler, üniversiteler açılacak, aydın, okuyan, yazan, çizen insanlar yetişecek. İçinde yeteneği olan bir insanın bu taşra zavallılığından kurtulması lazım. Çetin Altan’ın dediği gibi; İstanbul’a gideceksin. Yayınevleri, gazeteler, yazarlar orada.

Orhan Kemal’i çok merak ediyordum ve çok sevdiğim bir yazardı. İşin ilginç tarafı ben Orhan Kemal Roman Ödülü Seçici Kurul Başkanıyım. Her seferinde diyorum ki, “Biz bir yanlış yapıyoruz çünkü Orhan Kemal, romancı olmadan çok önce bir hikâyeci…” Artık gelenekselleşen, ailenin yönlendirdiği bir şey…

İkbal Kıraathanesi’ne gittim, buldum. Garsona sordum, “Orada oturuyor” dedi. Baktım, bir şeyler yazıyor ama düşünebiliyor musunuz; İkbal, büyük bir kıraathane. Çay, kahve içiliyor, domino, kâğıt oynanıyor. O patırtı gürültü içinde adam bir şeyler yazıyor. Gittim, kendimi tanıttım. Onun için herhangi bir şey değilim. “Otur”, dedi. Sıcak, içtenlikle davrandı. Ben dayanamadım dedim ki, “Üstat, bu patırtı, gürültü içinde nasıl yazıyorsunuz?” (Ne yazdığını sordum, “Hikâye” dedi bana.) Söylediği cevabı hiç unutmayacağım: “Ben yazarım” dedi, “her yerde yazarım”. O bana bir çeşit düstur, yol, yöntem oldu. Ben de her yerde yazarım. Otobüste, uçakta, evde, yolda, otelde yazarım. Tabii burada şuna denk geliyoruz: Sizin yazar olarak yazacak ve söyleyecek bir şeyiniz varsa, onu her yerde yaparsınız.

“Romanımı Orhan Kemal tanıttı ama basmadılar”

Orhan Kemal’le bağlantınız sürdü mü?

Bazı yazarların birinci kitapları yapışmıştır kendisine. Yaşar Kemal dediğinizde karşınızdaki adam gülümser ve “İnce Memed, değil mi abi?” der. Benim o kadar yaygın bir ünüm yok ama Tarık Dursun K. dediğiniz zaman, “Denizin Kanı” derler. Önce senaryoydu. Bodrum’a gittim, sünger avcılarıyla konuştum, malzeme topladım, geldim, yazdım. Sansür reddetti. Romanını yazdım, Orhan Kemal’e verdim. “Gel” dedi. Remzi Kitabevi’ne gittik, bir iki yayınevini dolaştık. Hep beni öven sözlerle tanıttı. Hiçbir yayınevi de “Denizin Kanı”nı basmadı. Beş altı dile çevrildi. Borç harç kendi hesabıma bastırmayı düşündüm. O sırada Oğuz Akkan, Cem Yayınevi, “Ne demek ya, ben basarım senin kitabını” dedi.

Anadolu gazetesinde sinema eleştirmenliği de yapıyordum, ek para alayım diye. Eleştirmeciliği uzun süre sürdürdüm. İzmir, ilk gençlik yıllarımın geçtiği dönemlerde tipik taşra… Tiyatro yok, bir şey yok. Tek eğlence yeri barlar ve sinemalar. Kaç sinema varsa hepsine giderdim. Çocukluk yıllarımda sevmediğim sinemalar vardı. Onlar, o dönemin deyimiyle “aşki filmler” oynatıyorlardı. Genelde western filmlerine gidiyordum. Sinemada insanı ister istemez içine alan, etkileyen, yoğuran ve başka bir yapıya dönüştüren bir his var. Sinemadan şu alanda yararlandım: Sinemanın beklemeye tahammülü yok. Romanda da bunu denedim, zannediyorum oldu da.

Filme çekilen eserleriniz için nasıl çalıştınız?

TRT ile çok iyi çalıştık. TRT’nin öbür kanallara benzemeyen dürüst yanı vardır. Telifiyle anlaştığınız zaman paranız anında gelir. “E, para bu kadar önemli mi?” E, emek harcıyorsunuz ve karşılığını almak zorundasınız. TRT’de benimle, sağda olan insanlar da çalıştı ama hiçbir zaman etik dışına çıkmadık. Benim bulduğum rejisörlerden biri Yücel Çakmaklı. “Denizin Kanı”nı düşünebiliyor musunuz? MHP’li, TKP’li, CHP’li vardı, Yugoslavya Komünist Partisi üyesi vardı. Pek de güzel bir dizi oldu. Yücel, bir de “Bağrı Yanık Ömer’le Güzel Zeynep”i çekti. Ahmet Mekin çok eski arkadaşım, olağanüstü oynadı. Onun da devamını yazdım; “Ona Sevdiğimi Söyle”. Almanya’da yaşayan Türkleri ve namus konusundaki tutumlarını inceledim. O yedi yıl içinde ahlak anlayışı değişmiş, batı yontmuş, törpülemiş. Memduh Ün çekti, Özcan Deniz’in de ilk filmi.

Hem yönetmenlik hem senaryo yazarlığı yaptınız. Yönetmenliğe, yoğruldunuz da mı geldiniz?

A tabii… Osman Seden dâhil birçok yönetmene asistanlık yaptım. Ahmet Mekin, “Ben sana peştamal kuşandıracağım” derdi. Kalfalıktan sonra ustalığa peştamal kuşanmak var ya geleneksel olarak… Yani rejisör yapacak. Dediğini de yerine getirdi. Parayı batırmamak için (çünkü borç harç yapacağız filmi) sağlam konu arıyoruz. “Mike Hammer çekelim” dedik, bütün “Mike Hammer”ları ya çevirmiş ya yazmış Kemal Tahir. Kemal Tahir’e gittik. “Abi paramız yok ama bunu yapmak istiyoruz” dedik. “Yap yeğenim” dedi, “para mara istemez”. Mike Hammer filmi yaptık, para kazandık bayağı. Sonra vurdulu kırdılı film isteği geldi. Ben hep vurdulu kırdılı filmler yaptım.

“Abdi İpekçi’nin siparişiyle çocuk yazarı oldum”

Çok yönlülüğünüz içinde bir de çocuk yazarlığınız var.

Torunlarım için yazdığımdan çok öncesine dayanıyor bu. Milliyet Yayınları’nı kurduk. Başına geçip yönetmeye başladığımızda Abdi İpekçi dedi ki; “Ya çocuklar için de bir şeyler yap Tarık!”

Sipariş üzerine mi gelişti?

Evet. Sipariş dediniz ama kaliteden ödün vermeyen, siparişi dört dörtlük yerine getiren bir adamımız vardı: Fazıl Hüsnü Dağlarca. Ben ona dedim ki, “Çocuklar için şiirler yazar mısın?” “Ne olacak?” dedi. “Kitap yapacağım” dedim. İki ay sonra çağırdı, gittim; harika çocuk şiirleri… Bir yazar arkadaşımıza masal sipariş ettim. Gitti gelmez, oldu almaz. Programa da almışız. Ben oturup yazdım. “Deve Tellal, Pire Berber İken”, aşağı yukarı 36 baskı yaptı. Hâlâ yapıyor. Yani benim çocuk yazarlığım hasbelkader.

Her yazarın baskın olduğu türler vardır ya, sizin için hikâyecilik…

Çocuk yazarlığı, göz ardı edilmemesi gereken bir edebiyat türü. Hiçbirimiz, ben de dâhil, anlı şanlı çocuk edebiyatının ünlü imzaları, hiçbirimiz çocuk edebiyatının ne olduğunu bilmiyoruz. Kahramanı çocuk da… Başından birtakım şeyler geçerse zannediyoruz ki çocuk romanı yazdık. Bence değil. En fazla titizlenilmesi gereken dal. Çocuğun belli bir kelime dağarcığı var. Ondan dışarı çıkarsanız itici geliyor, anlattığınız her şey.

Sizin eserlerinizde İzmir sanki bir kahraman, başkahraman gibi…

Ne güzel kahraman ama! Kahramanın kanlı canlı tutulmasının bir tek nedeni var; eski İzmir hâlâ sağ. Ama eski Karşıyaka, Bayraklı, Bornova yok. Kimliği ve kişiliği son derece belirgin ve güçlü bir kent, İzmir. Lahmacunun en az olduğu kenttir. Kendine özgü yiyecek kültürü var. Ama biraz tembeldir, biraz uzaktan bakar. Annemin deyimiyle söyleyeyim; biraz güredir. Ama buna rağmen Eşrefpaşa yokuşundan sağa sola; Topaltı’na, Namazgah’a, Tilkilik’e, Agora’nın olduğu yerlere gittiğinizde görürsünüz; eski İzmir hâlâ yaşıyor. O kent ayakta duruyorsa anılar da ayakta duruyor. Her gelişimde eski mahalleme giderim, Alireis Mahallesi’ne. Aval aval da bakarım. Oradan bir profesör çıktı. Sinema tarihinin ilk profesörü, Alim Şerif Onaran. Ağabeyim şair A. Faruk Kakınç. Hadi ben de çıktım, diyelim. Şair Mustafa Şerif Onaran… İsmet Pirinççi belediye başkan yardımcısıydı. Bir de anıt bir adamımız vardı, Şerif kardeşlerin babası, kunduracı Şerif Usta. Evler, sokaklar kalmış, her şeye rağmen. İnsanlar gitmiş. Daha doğrusu insanlar yer değiştirmişler. Doğulular gelmişler ve zapt etmişler.

Eski İzmir’in bütün gelenekleri yaşıyor. Kapı önünde oturuyorlar. Güneydoğu’dan ve Doğu’dan gelmiş olmalarına rağmen. Şehir o kadar kişilikli ki sizin kültürünüzü reddederken kendi kültürünü empoze edebiliyor.

Son zamanlarda neyle meşgulsünüz? Yeni bir kitap var mı?

Elimde iki düzyazı kitabı var. Biri, “Dünya Düzdür”. Öbürü de, “Atım Kaçtı, Ben Vuruldum”. Kitap Fuarı’na yetiştiriyorlar. Bir ekimde var Dolmabahçe’deki fuar, bir de ünlü TÜYAP Fuarı var.

*Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu

Duygu Özsüphandağ Yaymanedebiyathaber.net (27 Ekim 2015)

  • salim çetin - 07/11/2015 - 12:19

    Çok hoş. Edebiyatı buradan takip etmek gerekir…cevaplakapat

feridun-andacYaşama kavşağı demeli gelip durduğumuz bu yere. Şimdi, yaşadığımız şu âna bakarken gördüklerimiz tedirgin bir yalnızlığa sürüklüyor her birimizi. Susan, içe çekilen, umursamaz görünen, alışkanlıklarını sürdüren herkes kaygılı sorularla/bakışlarla yol alıyor.

Tam bu dönemeçte, daha o kavşağa varmadan; karşıma çıkıyor “Küçük <g> Adında Biri” anlatısıyla Güney Dal. Giderek kabuk bağlayan, olup bitenler karşısında sinip kalan insanın “ne olduğu”na dair bir anlatı aslında bu.

Dal, yayımlamam için dosyayı önüme koyduğunda (ki, 2003’te Dünya Kitapları’nda yayımlandı bu roman), nasıl bir anlatıyla karşılaşacağımı merak ediyordum. Ondan en son okuduğum kitap “Kılları Yolunmuş Maymun” (1988) başlı başına bir ironiydi yaşadığımız çağa dair. İnsanın hiçlenme serüvenini bu denli sarsıcı anlatan bir romanımız daha yok. Özellikle de kurgusuyla okuru/nu şaşırtan bir anlatıcı, Dal. Anlatısında Batı ve Doğu arasında sıkışıp kalmışlığın sızısı/eleştirisi, olamama halinin yansılarıyla iç içi verilir. Anlatıcı, bir iç sesle de romanını yazmaya çalışır o dar zamanında. Gördüğü ve ötelediği anın hem içindedir hem de dışında. Yaşamdaki ikilemler, insanı dönüştüren yerin/mekânın belirleyiciliği yer yer romana da yansır.

Güney Dal, burada, romana/roman yazmaya, romancıya dair ettiği sözlerle o hiçlenmenin ötedeki boyutunu da anlatır bize. Bir bakıma da, uzunca süredir pusulasını yitirmiş bir anlatı türünün günümüzde nasıl bir ırmakta aktığını, akması gerektiğini de hatırlatır:

Gueney_Dal2“-Roman yazarı, dün olduğu gibi bugün de kendi ‘benmerkezi’nden yola çıkarak roman yazmayı sürdürmekti. Bu temel taşta değişiklik olmuş değil. Yalnızca, dış dünyanın ‘gerçeği’ romanın ‘gerçeği’ arasındaki sınır eski kalın kaba çizgisini iyice yitirdi. Günümüzde artık gitgide daha ince çizgilerle belirtilmeye çalışılmakta bu sınır. Öyle ki, ille de sınırı bulmak gerekiyorsa, kodexlere başvurmak zorunluluğu bile duyuluyor. Kendi içinde kendi yasaları olan dünyalar şimdiki bazı romanlar…Okuyucu bu romanları okurken, bu dünyalara girerken belirli anahtarları, belirli kodları kullanmasını, çözmesini bilmesi gerekiyor. İşte bu yüzden de dil, giderek araç olmaktan çıktı bazı romanlarda anaç haline dönüştü… ‘Dil kendi içinde bir gerçekliktir. Onu anlattığı, tanımladığı nesnelerle sınamaya sokmak doğru değildir’ deniliyor. Bu yüzden de, kendi içinde bir gerçeklik olan dil, kendi içinde bir gerçekliğin savını sürdüren romanın uyruğuna kolay kolay girmek istemiyor artık…”

Edebiyatta bir “ben” bakışı/ “benlik” yorumu egemenken, pusulası olmayan bir anlatıcının nerelere/nasıl sürüklenebileceğini de hatırlatıyordu bize Güney Dal bu romanıyla.

Onun anlatıcılığını bilen, izleyen biri olarak; daha o gün, bu anlatısının izini sürmeye başlamıştım.

İçinden geçtiğimiz zamana, insanın giderek nasıl hiçleştiğine dönük ironik bakışı sarsalayıcıydı.

Güney Dal, görünmeyen/kendini göstermeyen bir yazardır. Onun “İş Sürgünleri”yle başlayan (1976) yazı serüveni “Küçük <g> Adında Biri”yle benzersiz bir kıyıya varıyor.

güney dalÖyle ki; Dal, bu kez toplumsal yarılma/ çözülme öyküsünü hiçleşen bireyin, “küçük g”nin üzerinden anlatıyordu. Sürüklenen bir toplum, sürüleşen bir hayat; yaşanan değişimin izlerini onun anlatısına taşıyordu.

“Acı alay”ve ironi vardır Güney Dal’ın anlatısında.

Aradan geçen şunca zaman sonra dönüp okuduğumda; Dal’ın, 2015 Türkiyesi’ni daha o günlerden anlatmaya başladığını hissettim demeliyim.

“Ukalalar için”

Tam da o günlerde, Berlin’den, Güney Dal’dan bir mektup almıştım. Mektubun yanında Almanca bir kitap (“Synchronopse der Weltliteratur”) ve sözünü ettiği başka bir kitaptan da (“Latein für Angeber”, Gerald Drews) örnekleyici/bilgilendirici kısa bir çeviri vardı.

Hatırlarım, ara ara, onunla konuşmalarımızda pusulasını yitiren edebiyatın açmazlarından söz ederdik. Dal’ın, “Ukalalar İçin” adını vererek yaptığı bu örnek çeviriye göz atınca; tam da günümüzün kültür/yaşama ortamına dönük sözlerle/aforizmalarla bezeli bir kitapla karşı karşıya olduğumu gözledim. On bir bölümlük kitap aşk, hayat/yaşama tarzı, lezzet, yükselmek, öğrenmek, para kazanmak, insanlık, siyaset, dindarlık, yanılgılarımız, inandırıcılık…gibi konuları içeriyor. Önce Latincesi, sonra da sözün özcesi:

“Dou quum faciunt idem, non est idem”

-İki kişi aynı şeyi yapıyorlarsa, yapılan aynı değildir./ Bakın bir de siz kontrol edin. Hak vereceksiniz.” (Güney Dal, söyleyişiyle)

Dal, mektubunda şunları yazmıştı:

“…Sözünü ettiğim ‘paralel zamanlı dünya edebiyatı’ dile çevrilebilecek, ‘Synchronopse’yi gönderiyorum.

Benim 15 yıla yakındır elimin altında bir nevi ‘edebiyat pusulası’ gibi tuttuğum kitabın yarar ve güzelliğini anlatmama gerek yok sanırım. Ne yazık ki 1980 yılından, yani birinci baskısından sonra yeniden basılıp tazelenmemiş kitap. Yine de parlaklığında, özgünlüğünden bir şey yitirmiş değil! Bu mantıkla hazırlanmış ‘İkinci Dünya Savaşı’, ‘Tekniğin Tarihi’ gibi örnekleri de varmış kitabın, ben görmedim. Çevirisi ve yayını türkçemiz için büyük, sağlıklı, sevimli bir katkı olur sanırım.”

Sanırım pusulasız edebiyatın nereye vardığını görmek için önce bu tarz kitapları okumak, sonra da yazmak gerekecek!

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (27 Ekim 2015)

1445845074_K__rk_Mantolu_Madonna_Mert_F__rat_____n_Sesiyle_Seslenen_Kitap___taSabahattin Ali’nin efsane yapıtı “Kürk Mantolu Madonna”, ünlü oyuncu Mert Fırat’ın seslendirmesiyle Seslenen Kitap’ta yerini aldı.

Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali, düzenin yok ettiği kişilikler, yaşamın geçiciliği ve aşkın olanaksızlıklarına dair yanıtlanması zor sorular soruyor.

Kitabı seslendirmekten dolayı oldukça mutlu olduğunu söyleyen Mert Fırat, defalarca okuduğu, üzerinde çalıştığı ve film hazırlığı aşamasında olduğu bu eseri seslendirme sürecinde, her karakterle yeniden yakınlaşma fırsatı bulduğunu belirterek kendisi için çok değerli ve verimli bir çalışma olduğunu belirtti.

Mert Fırat’ın seslendirdiği Kürk Mantolu Madonna’ya Seslenen Kitap’ın web sitesinden, iOS, Android ve Windows telefon mobil ve masa üstü uygulamaları üzerinden ulaşabilirsiniz.

edebiyathaber.net (27 Ekim 2015)

cevdet-kudretCevdet Kudret Edebiyat Ödülü, B. Nihan Eren‘in “Kör Pencerede Uyuyan” adlı kitabına verildi.

Ferit Edgü, Nursel Duruel, İbrahim Yıldırım, Handan İnci ve Faruk Duman’dan oluşan seçici kurul, B. Nihan Eren’in “Kör Pencerede Uyuyan”  adlı öykü kitabını “Öyküyü oluşturan konuyu çok değişik açılardan geliştirmiş olduğu ve işlenmiş bir dille öykü diline katkıda bulunduğu” gerekçesiyle ödüle değer buldu.

Ödül töreni 14 Kasım’da İstanbul Kitap Fuarı’nda yapılacak.

edebiyathaber.net (27 Ekim 2015)

2219 BIZIMCETE.inddFrancesca Simon’un çocuklar için yazdığı “Bizim Çete” Bahar Siber çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

Buffin Sokağı’nda yaşayan Boncuk, Atom, Hırçın, Fıldır, Kırpık ve Çomar’ın hikayeleri…

Buffin Sokağı’nda yaşayan Boncuk, Atom, Hırçın, Fıldır, Kırpık ve Çomar, aralarına yavru bir köpeğin katılacağını haber alırlar. Sokağa yeni taşınan Ballı nasıl biridir acaba?

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (27 Ekim 2015)

1445602316_tahrir_defterleriOsmanlı Tahrir Defterleri gün yüzüne çıkarılıyor. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan bilim kurulu tarafından yürütülecek çalışma ile 247 adet tahrir defteri, incelemeden geçirilerek basımı yapılacak.

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Osmanlı Devleti’nin askeri, idari, mali, arazi ve nüfusla ilgili kayıtlarının yer aldığı tahrir defterlerinin gelecek nesillere aktarılması adına önemli bir proje başlattı. Bu proje ile bu defterler üzerinde bilimsel çalışmalar rahatlıkla yapılabilecek.

Osmanlı Arşivleri’nin en önemli belgelerinden olan Tapu Tahrir Defterleri, bugüne kadar çok az sayıda bastırılabilmiş. Proje kapsamında incelemesi tamamlan 247 Tahrir Defteri’nden 1000’er adet bastıracak.

edebiyathaber.net (27 Ekim 2015)

cimengÇimen Günay-Erkol’la “Türk Edebiyatında Erkeklikler” atölyesi 14 Kasım’da Gümüşlük Akademi’de başlıyor.

Gündelik deneyimlerimizin cinsiyetli edimler olarak düşünülmesine alışkınız; feminizm bize bu farkındalığı sağladı. Erkeklik çalışmaları, feminizmin açtığı yoldan ilerleyerek, erkeklerin toplumsal cinsiyetlendirilmiş kimliklerinin inşasına daha yakından bakmayı amaçlar. Bu atölyede, erkeklerin erkekliklerini “tescilleyen” halleri (korumacı, esirgeyen, buyurgan vb) ve bu hallerden hareketle tanımlanan öndelik, askerlik, abilik, babalık gibi roller bağlamında eleştirel olarak incelenmelerinin yolunu açan, “hegemonik erkeklik” kavramından hareketle Türk edebiyatına bakılacak.

1.Hafta: (14 Kasım Cumartesi) 

Osmanlı-Türk Edebiyatına Toplumsal Cinsiyetli Bakış

Pre-modern dönemlerde toplumsal cinsiyet, alışkın olduğumuz “modern” zamanlardan farklı olarak, bir kimliğe değil, eylemlere vurgu yapar. Bu derste, Osmanlı-Türk edebiyatının Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemlerinden hareketle erkekliğin aldığı çeşitli biçimleri değerlendireceğiz. Tanzimat romanlarının efemine “dandy” tipinin doğru Batılılaşmış Osmanlı beyefendisi karşısındaki durumunu tartışacağız. Ele alacağımız yazarlar arasında Ahmet Midhat Efendi, Namık Kemal, Mehmet Rauf, Halit Ziya vb. olacak.

2.Hafta: (21 Kasım Cumartesi)  

Cumhuriyet Edebiyatında Askerler, Öğretmenler, Önderler

Cumhuriyet edebiyatında daha önceki romanlarda çok sık görmediğimiz önderlik roller ile bezenmiş erkek karakterler (asker, öğretmen vb.) boy gösterir. Bu derste, ulus-devletin inşasında erkekliğin nasıl dönüştüğünü ve bu dönüşümün edebiyata nasıl yansıdığını değerlendireceğiz. Ele alacağımız yazarlar arasında Orhan Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik vb. olacak.

3.Hafta: (28 Kasım Cumartesi) 

Modern İmkansızlık Olarak Erkeklik

Çok partili hayata geçişle birlikte, Türkiye’de farklı bir düşünce ortamı oluşur. 1960 sonrası edebiyatımızı değerlendireceğimiz bu son derste, askeri darbeler, işçi-öğrenci hareketleri ve politik oluşumlar, modernizmin çıkışsızlıkları ile çerçevelenen dönemlerde erkekliğin edebiyata nasıl yansıdığını tartışacağız. Ele alacağımız yazarlar arasında Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Murat Uyurkulak, Akif Kurtuluş vb. olacak

Ücret: 3 hafta, 9 saat, 300 TL + KDV
Adres: Beyazgül Cad. Kireçhane gediği sok.
Numara: 6 / Beşiktaş-Arnavutköy

Ayrıntılı bilgi, kayıt ve iletişim için:
info@gumuslukakademisi.org
www.gumuslukakademisi.org
0554 345 2991 (10.00 – 19.00 saatleri arası…)

edebiyathaber.net (26 Ekim 2015)

mehmet-ozcataogluSerin ve gri bir sabahtayım. Başımı çalışma odamın sokağa bakan camına yaslamışım, gözlerim buğulu, gelip geçenleri takip ediyorum. Sanki her şey biraz daha yavaş bu sabah. Ya da ben böyle görmek istediğimden yavaş ilerliyor zaman ve her şey…

Yaşadığımız bu hayat bir hikâye mi diye soruyorum kendime. Öyle ya herkes kendi hikâyesini yaşıyor ne de olsa. An itibariyle başka başka akıyor zaman herkes için. Kim bilir belki ölüsünün başında ağıt yakıyor kimisi. Belki de hastane koridorlarında çare arıyor derdine bir o yana bir bu yana koşuşturarak. Kimisi uykuda, kimisi aldığı sevinçli haberin coşkusuyla en yakınındakine sarılmakta. İşte ben de camın arkasından sokağı izliyorum en durağan duygularımla. Keşke kendi hikâyemizi kendimiz yazabilsek değil mi? Acının, kederin, kötünün barınamadığı hikâyeler yazabilsek. Olmayan, beğenmediğimiz yerlerini silip tekrar yazabilsek. Keşke mümkün olabilse…

Sonra düşünüyorum kişisel hikâyemin hangi kısmını silip yeniden yazmak isterim diye. Yok, kıyamıyorum hiçbir anına. Sahip olduklarımdan vazgeçmek istemiyorum. Ama yine de güzel olurdu değil mi kendi hikâyemizi yazabilmek.

Tudem Yayınları tarafından yayımlanan “Benim Hikâyem” adlı kitap masamın üzerinde. Bunun da etkisiyle geçiyor bütün bunlar aklımdan. Güzel bir gelecek vaat ettiğimiz çocuklarımız için hazırlanmış bir kitap bu. Henüz farkında değiller kendi hikâyelerini yazamayacak olduklarının fakat yine de hayallerini yazabilirler sanırım güzel gözlü çocuklar. Simon Cheshire tarafından yazılan, Kate Pankhurst tarafından resimlenenBenim Hikâyemkitap Damla Işık tarafından Türkçeleştirilmiş.

“Muhteşem bir sanat olan hikâye anlatımında ustalaşmayı” çocuklara hedef koyarak başlıyor kitap. Sonrasında da bu yolda gereken ve yardımcı olacak ipuçlarını sıralıyor. İlk olarak gerekli olan tabi ki hayal gücü. Bu her alanda böyledir zaten. “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” diye boşuna dememişler değil mi? Hayal etmeden de yazılamaz! Sonrasında da hangi materyali kullanacağını soruyor çocuklara. Her yazarın farklı alışkanlığı vardır ne de olsa. Ve yazan kişinin bu konuda rahat olması önemlidir. Ben kâğıt ve kalemden vazgeçemeyenlerdenim. Hatta çevreye katkı olsun diye özel defterler de tutmam. Atık kâğıtların arkalarına yazarak üretirim. Sonrasında elektronik ortamda kayıt altına alıyoruz ne de olsa.

Zengin bir hayal gücü, yazmak için materyaller de hazır olduktan sonra sıra gelir hikâyeyi tasarlamaya. Kitap da bu yönde akıyor zaten. Planlı yapılan hangi iş başarısız olur ki? Tasarı kısmını alt başlıklarla destekleyerek anlatıyor kitap çocuklara. “Görülmemiş girişler, görkemli gelişmeler ve süper sonlar”, “Karakterler”, “Kim ne diyor?”, “Yazdığın hikâyenin türü ne?”, “Yer ve Zaman”, “Hikâye dağları” bu alt başlıklar. Ve dilbilgisi. Yazmak isteyen kişinin diline de hâkim olması önemli. Yazar bunun bilincinde olarak “Kelimeler” başlığı ile tümcenin öğelerini de anlatmış çocuklara. Sonrasında da sormuş. Düzgün paragraflar, uygun noktalama işaretleri, doğru kurulmuş cümleler gerçekten önemli midir, diye. Yanıtını da “elbette öyle” diye vererek bu konuda gerekli açıklamaları yapmış. Yazıya ve yazmaya dair daha birçok ipucu da kitapta yer alıyor. Ve çocukların işine yarayacaktır bütün bunlar. Kitabın sonunda “başarılı yazarların alışkanlıkları” başlığı altında çocukların severek okudukları, öykündükleri yazarların isimleri ve yazma alışkanlıkları da verilmiş. Yazarların yerli olması tabi ki yazarın seçimi olamaz. O zaman bu konuda editör Ayşegül Utku Günaydın’ı da kutlamak gerekir. Sayfalar arasında çocukların alıştırma yapmaları için gerekli düzenlemeler yapılmış, boşluklar bırakılmış. Bu da yararlı bir düzenleme olmuş diye düşünüyorum.

Hikâye yazmak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen çocuklar bu kitaptan mutlaka yararlanacaktır. Fakat bu işle ilgisi olmayan çocuğu da teşvik edemeyecektir kitap. Bunu da şunun için söylüyorum ki “şu kitabı alalım belki yazmaya heves eder” diye düşünen ebeveynler sonrasında hayal kırıklığı yaşamasın. “Benim Hikâyem” çocuklara göre düzenlenmiş, yazı ve yazma üzerine teknik bir kitap.

Yazmak için okumanın gerekli olduğu hem de çok okumanın gerekli olduğu çocuklara anlatılmalı, öğretilmeli, benimsetilmeli. Bir de yaşamın çok çetrefilli olduğu, sürprizlerle dolu olduğu ve ne kadar istense de kendi yazdığı hikâyeyi yaşayamayacakları mutlaka anlatılmalı. Şimdiden bilsinler ki hayal kırıklıkları can kırıklarına dönmesin. Ama yine de mutlu olmayı bilsinler!

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (26 Ekim 2015)

  • C.S. - 26/10/2015 - 16:37

    Pazartesi günlerini iple çeker oldum.Hangi kitap,hangi duygularla karşıma çıkacak ve ben nasıl bir dünyaya adım atacağım diye heyecanla bekler oldum.
    Nasıl ince bir zekanın ürünüdür bu böyle çocuklar kendi hikayelerini yazabilsinler diye bir kitap yazılmış bu aklı tebrik ediyorum.Bunu ele aldığınız için ayrıca sizi de kutluyorum.Eminim sizin yazma tutkunuz bu kitabı seçmenizde etken olmuştur.Temennim bu dalda yetenekli bir çok çocuğa rehber olur,bu yolda onlara ışık tutar.
    Yazmada ustalaşmanın hedef olarak konması mükemmel.Her alanda çocukların mutlaka bir hedefi olmalı,yazmak için kullanılan her unsurun önemine değinmesi, net olarak anlatılması,kelimeler,paragraflar,cümleler,noktalamalar ve dilbilgisi hiçbiri atlanmadan bilgi ölçüsünde aktarılmış..bunlar tek başına hiçbir işe yaramaz.Tüm kurallara uyarak yazın hiç bir imla hatası olmasın duygularınızı katamazsanız okuyucuya bunu hissettiremezseniz sadece cümleler topluluğundan ileri gidemez.
    Yazmak bilek değil yürek işi bence…Elbette çok okuyan daha iyi yazar,elbette yetenek de gerekir,yaşanmışlıklar,umutlar,hayallerimiz,aşklarımız,unuttuklarımız,unutmadıklarımız hepsi hikayemizi anlatmaz mı bize?
    Okurken kendi hikayemi düşündüm…Böyle mi yazardım,neresini silerdim, ömrümün yaşlarında gezindim…Sizin gibi bende kıyamadım sonuçta hepsi benim tercihlerimdi.
    Hayat her zaman güllük gülistanlık değil tabi,hayal kırıklıkları,yolunda gitmeyen işler,gözyaşları mutlaka olacak ama içten bir tebessümle hepsi dağılacak ve yeni umutlar kapısını ardına kadar açarak yine hayal kurmamızı sağlayacak.
    Çocuklarımızı buna alıştırarak büyütmeli,her yokuşun bir inişi,her gecenin bir sabahı olduğu gerçeğini aşılayarak beslemeliyiz çok da karamsar olmadan.Bu ülkede yetişen çocuklarımızın ne kadar aydınlık düşüneceğini kestirmek zor tabi ki..Bir damla göz yaşına kıyamadığımız çocuklarımızın hiç bir zaman umutlarını kaybetmemeleri için çaba sarfetmeliyiz.Çünkü umutlar tükenirse hayallerde tükenir.
    UMUTLARIN KADERİ,BİRİ YOK OLDUĞUNDA DİĞERİNİN ORTAYA ÇIKMASIDIR..işte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdir.
    Çocuklarımız yazsın,belki kendi hikayelerini yazamayacaklar ama özlemini duyduğumuz barış ve sevgi dolu günleri yazarlar,kardeşçe yaşanacak bir dünyayı anlatırlar.
    Kaleminize,yüreğinize sağlık,mükemmel bir yazı sayenizde yine bambaşka dünyaya açıldı kapılarım.Hayal kırıklıklarımı,umutlarımı,sevgilerimi,nefretlerimi,kızgınlıklarımı,kırgınlıklarımı hepsini düşündüm…vazgeçemedim çünkü benim hikayemdi…
    Güneşli ama serin,üşüten bir günde yazıyorum,zaman akıp gitmekte yeni umutlara…Yüreğim sımsıcak…Çocuklarımızın da hikayelerinin okunduğunda sıcacık yüreklerle buluşması umuduyla..
    Hoşçakalın.cevaplakapat

1448461785_HAYALLERLE_DOLU_BEBEK_EVLER__Rahmi M. Koç Müzesi, İstanbul Oyuncak Müzesi ve Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde 28 Kasım Cumartesi günü yapılacak Faber-Castell Yaratıcılık Atölyeleri’nde çocuklar farklı sanat çalışmaları gerçekleştirecek.

Rahmi M. Koç Müzesi

Etkinlik: ‘Tasarım Atölyesi; Hayallerle Dolu Küçük Evler’

Yer: Fenerbahçe Vapuru

Tarih: 28 Kasım Cumartesi

Saat: 11.00 – 13.00

Yaş: 8 – 12 Yaş Arası

Etkinlik detayı: Çocuklar, müzede süreli olarak kurulan ‘’Hayallerle Dolu Küçük Evler’’ sergisini gezdikten sonra edindikleri bilgileri sanatla birleştirerek kendi bebek evlerini tasarlayacak, böylece küçücük evlere büyük hayallerini sığdıracaklar. Faber-Castell Yaratıcılık Atölyesi kapsamında gerçekleşen etkinliğe katılım için biletler www.biletix.com üzerinden temin edilebilir. Atölye için kişi başı katılım ücreti 50 TL.

İstanbul Oyuncak Müzesi

Etkinlik: ‘Faber-Castell Yaratıcılık Atölyeleri”

Yer: İstanbul Oyuncak Müzesi

Tarih: 28 Kasım Cumartesi

Saat: 11.00 – 13.00

Yaş: 4 – 6 Yaş Arası (Aile İle), 7 – 12 Yaş Arası (Bireysel)

Etkinlik detayı: Bu ay “hayal” konusunun işlendiği Yaratıcılık Atölyeleri çerçevesinde Cumartesi günü gerçekleşecek etkinlikte, çocuklar kendileri için birer maske hayal edecekler. Şekilleri, renkleri düşleyerek ve parmaklarını harekete geçirip, birbirinden renkli maskeler tasarlayacaklar. Etkinlik müze ziyaretçilerine ücretsiz olarak gerçekleştirilmektedir. Faber-Castell ile Yaratıcılık Atölyeleri’ne katılım için kayıt yaptırılması gerekmektedir. Müze giriş ücreti indirimli 9 TL, tam 12 TL’dir.

Ankara Rahmi M. Koç Müzesi

Etkinlik: ‘Eğlenceli Prizmalar; Geometri Atölyesi’

Yer: Ankara Rahmi M. Koç Müzesi

Tarih: 28 Kasım Cumartesi

Saat: 11.00 – 12.30

Yaş: 7 – 10 Yaş Arası

Etkinlik detayı: Faber-Castell Yaratıcılık Atölyesi kapsamında düzenlenen atölyede, çocuklar geometri ile eğlenceyi birleştirecek. Atölye için kişi başı katılım bedeli 25 TL’dir. Katılım için rezervasyon yapılması gerekmektedir. 0 312 309 68 00 no’lu telefondan rezervasyon yapılabilir.

edebiyathaber.net (27 Kasım 2015)

  • Semra topuzlar - 21/04/2016 - 09:05

    Faaliyet takviminizi ve yerlerinizi Nasıl öğrenebilirimcevaplakapat

can-oktemerErcan Kesal, son dönem Türkiye sinemasının en gözde oyuncularından. Esas mesleği hekimlik olsa da Nuri Bilge Ceylan‘ın Üç Maymun filmiyle adım attığı sinema macerasına son sürat hızla devam ediyor. Özellikle bağımsız Türkiye sineması denilince akla ilk onun adı geliyor son yıllarda. Sinema macerasını sadece oyunculuk alanında da icra etmiyor, aynı zamanda oynadığı kimi filmlerin de senaryolarında imzası bulunuyor. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu filminde hikayenin ana çatısı kendisinin Keskin’de hekimlik yaptığı yıllardan kalma hatırlardan oluşuyordu örneğin. Bununla beraber Ercan Kesal, uzunca bir zamandır edebiyatla da uğraşmakta hatta bu yönünün oyunculuktan da eski olduğunu söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yıllarda ağırlık olarak çocukluk ve doktorluk hatıralarından oluşan ilk öykü kitabı ‘Peri Gazozu’ ile çıka gelmişti. Kesal, arayı çok açmadan bu sefer, İstanbul’da hekimlik yapan bir doktorun başından geçen belediye başkanlığı aday adaylık sürecini konu alan ‘Nasipse Adayız‘ isimli romanı ile okuyucusunun karşına çıktı.

Nasipse Adayız’da kahramanımızın hem doktor hem de hastane sahibi olması, aynı zamanda Ercan Kesal’ın de vakti zamanında başından geçmiş olduğu aday adaylık sürecinden dolayı bütün işaretlerin bu karakterin Kesal’ın kendisi olabileceğine dair şüphe uyandırsa da, yazar daha kitabın başında okuyucuya şu uyarıyı yapıyor: “Bu kitapta anlatılan tüm olaylar ve kişiler kurmacadır… Hayatımız Gibi”.

Siyasette kirli ilişkiler, kirli oyunlar

Nasipse Adayız’da hikayesine tanık olduğumuz kahramanımızın ismi, Kemal Güner. Kendisi hastane sahibi bir pratisyen hekim. Eşinden boşanmış, bunun pişmanlığını taşıyor kalbinde ve bu kalp sızısını tamir etmeye çalışıyor. Hastanesinin bulunduğu yerde sevilen, saygı gören birisi. Doktorun bulunduğu bu iyi pozisyon nedeniyle, kendisini politik olarak merkez sağ çizgide konumlandıran bir partinin radarına giriyor ve yaklaşan belediye seçimlerinde bulunduğu bölgenin aday adayı olması isteniyor. Doktor, bu teklif karşısında ilk başta tereddütleri olsa da zamanla adaylık fikri hoşuna gidiyor ve hiç bilmediği siyaset meydanına adımını atıyor. Doktor bu işi çok ciddiye alıyor. Gençlik yıllarında solculukla da haşır neşir olduğundan, aday adayı olduğu parti her ne kadar kendi ideolojisine ters düşse de topluma hizmet etmek için, yaşadığı yeri daha iyi bir yer haline getirmek için kolları sıvıyor. Hemen kendisine bir ekip kuruluyor, imaj çalışmalarına hız veriliyor. Hedefler çok büyük olduğu için “ABD Başkanı Obama’dan ne eksiğimiz var” denilerek web sitesini Obama’nın sitesiyle birebirnasipse-adayizaynı yapılıyor. “Halkın içinden geliyorum” imajı önemli, bembeyaz gömleğiyle, elinde karanfilleri halka dağıtırken ki halleri fotoğraflanıyor. Son yıllarda siyasetin olmazsa olmazı haline gelen, muhtarlarla görüşmeyi de es geçmiyor. Bekar siyasetçi de olmaz, seçmende olumsuz intibah yaratır denilerek, eski karısıyla yemeklerde partililere gözükmeye çalışıyor. Aday adayı olmak kolay değil, pamuk eller cebe gidecek elbet. Doktor da bu konuda parayı hiç esirgemiyor. Dernek toplantıları, hemşerilik geceleri için alabildiği kadar davetiye alıyor, sünnet düğünlerinde takı çuvalının içini altınla doldurmayı da ihmal etmiyor. Anketsiz de olmaz herhalde, partinin içerisinden birisinin yeğenine manipülatif bir anket sonucu da ayarlanıyor. Siyasetin karmaşık ve kirli yapısı zamanla Doktor’u da kirletiyor, amiyane tabirle onu yoldan çıkartıyor. Naif duygularla başladığı siyasete, bambaşka biri haline geliyor. Doktor siyasette kazanılacak zaferin ilk esasının kirlenmek olduğunun farkına varıyor ve o da büyük siyasi zafer için küçük oyunlara başvuruyor. Onun bu halleri Çetin Altan’ın şu sözlerini akıllara getiriyor: “Politika demek, kazığı atarken söylediğin nutukları, kazığı yiyenlere alkışlatmak demektir. Sonuç olarak, toy bir siyasetçi olarak oturduğu kurtlar sofrasında kuzu oluyor ve geriye büyük hayal kırıklıkları kalıyor.

Memleketten seçim manzaraları

Ercan Kesal, Nasipse Adayız’da hikayesini sade, minimalist bir anlatımla aktarıyor okuyucuya. Yazar, kitapta Peri Gazozu’nun aksine Aziz Nesin öykülerini anımsatan neşeli, sarkastik bir dil kullanmayı tercih etmiş ve bundan da gayet başarılı olmuş kanımca. Özellikle kitap boyunca doktorun yaşadığı trajikomik anlara verdiği komik iç sesleri, homurdanmaları hikayenin içerisinde oldukça hoş durmuş. Karakterin geçirdiği değişime ve yaşadığı hayal kırıklarını daha hakiki kılmış.

Nasipse Adayız, neredeyse iki ayda bir seçime girdiğimiz şu dönemde memleketten siyaset manzaraları sunuyor. Türkiye’de ki siyasetin tamamen ranta döndüğü hatta bir meslek haline geldiğini, insanlara, yaşadığı yere hizmet etmek isteyenlerin bu arenada nasıl kenara itildiklerini, ülke sorunlarından uzak bencil, üç kağıtçı politikacıları gösteriyor bizlere. Bununla beraber özellikle İstanbul’un iç göçle karma karmaşık hale gelen nüfus demografisini, nasıl çarpık kentleştiğini, insan ilişkilerinin de buna bağlı olarak nasıl yürüdüğünü daha da önemlisi bu yerlerdeki yoksulluk hallerini gösteriyor. Siyasetçilerin yıllarca bu yoksulluğa, sefalete çözüm üretmeden, o insanların kapılarını sadece oy zamanı çaldığını anlatıyor.

Ercan Kesal özetle, memleket siyaset iklimine dair bildiğimiz, tanık olduğumuz, yaşadığımız durumları resmediyor. Yazar, tıpkı taşraya olduğu gibi bu mevzuya da içeriden oldukça sahici bir bakış atıyor. Kitabın hakikiliği de buradan geliyor kanımca. Bitirirken; Emma Goldman “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanır” demişti. Bunca sandık deneyimden sonra ortaya çıkan tabloya bakarsak Emma Goldman’ın haklı olduğunu düşünebiliriz. Lakin Çetin Altan’ın dediği gibi “enseyi karartmamak lazım”, belki bugünlerde inadına barışı, inadına düzgün siyaseti savunan birileri vardır, kulak vermek lazım.

Can Öktemer – edebiyathaber.net (26 Ekim 2015)

  • EDA - 26/10/2015 - 18:02

    Ercan Kesal yazılarını zevkle takip ediyorum.Kitabı da çok keyifli.
    Siz de çok iyi aktarmışsınız konuyu,okumadan kitabı anlaşılır halde sunmuşsunuz.Ayrıca Ercan Kesal hakkında bilmediğim şeylerin olduğunu gördüm.Böyle insanlar lazım bize inadına gülecek,inadına umut aşılayacak ve inadına okunacak…
    Sağolun varolun,takipteyim,,cevaplakapat

Senem-TimurogluSenem Timuroğlu‘yla “1970’lerde Edebiyatta Feminist Duruş” atölyesi 14 Kasım’da Gümüşlük Akademi’de başlıyor.

Eleştiri, Ödül, Yüceltilen yapıtlarıyla Erkeklerin iktidarı altına aldıkları, sınırlarını belirledikleri, denetim altında tuttukları dil ve imgelemlerden örülen edebiyatın mekanizmalarını geçmişten bu yana dinamitleyen kadın yazarlar olmuştur.

Bu yazarlar, soluk aldırmaz sistemi bazen tam ortasından, bazen kıyısından, ama her zaman aşındırmayı,  sömürgeleştirilen sesler ve bedenlere kendilerini özgürce keşfedebilecekleri kapılar açmayı başarmışlardır.

Edebiyatın hegemonik erkekliklerden başkasına söz hakkı tanımayan, tahakkümcü yapısına karşı, “ötekilerin”, kadınların, yoksulların, LGBTİ bireylerin, sakatların, hayvanların, doğanın, korkulan ve fethedilerek evcilleştirilmek istenen tüm “ Vahşi Kara Kıtanın”, “Kara Damarını” oluşturmuşlardır.

Atölyede dünyada Özgürlük ve Barışın sesini en gür duyurduğu zamanlarda, 1970’lerde, Türk edebiyatına en güçlü müdahaleleri yapmış, Leyla Erbil, Sevgi Soysal ve Tezer Özlü’nün sesine kulak verilecek.

Program

1.Hafta (14 Kasım Cumartesi)

Dünyada ve Türkiye’de Kadınların örgütlenme, özgürlük ve hak mücadelesi tarihi

Politik bir okuma biçimi olarak Feminist edebiyat eleştirisi yöntemleri
Edebiyatın 68’i
Leyla Erbil ile 1970’lerde Edebiyatta Feminist Duruş
Leyla Erbil: “Yazın adamı değil, kadınıyım ben! Anlayacaksın tümünü okuduğunda!”

2.Hafta (21 Kasım Cumartesi)

Sevgi Soysal: “Tante Rosa, Tante Rosa, I Love You”

3.Hafta (28 Kasım Cumartesi)

Tezer Özlü: “Ölüyorum, devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün”

Ücret: 3 hafta, 9 saat, 300 TL + KDV
Adres: Beyazgül Cad. Kireçhane gediği sok.
Numara: 6 / Beşiktaş-Arnavutköy

Ayrıntılı bilgi, kayıt ve iletişim için:
info@gumuslukakademisi.org
www.gumuslukakademisi.org
0554 345 2991 (10.00 – 19.00 saatleri arası)

edebiyathaber.net (26 Ekim 2015)

88Devrek’te 11 yıldır yayınlanan Şehir Edebiyat Dergisi’nin 88. sayısı yayımlandı.

Dergide yer alanlar şöyle:

Öner Yağcı: Sennur Sezer, Mücadeleci Bir Kadın Şairdi

Şehir: Yılmak Yok Mücadeleye Devam

Ahmet Köklügiller: Türk Edebiyatının Önemli İsmi: Ahmet Muhip Dıranas

Asım Öztürk: Acının Dili Yok

Ahmet Günbaş: Cinoz’a Ağıt

Döndü Açıkgöz: Ah

Hüseyin Alemdar: ‘Benim Şeker Yavrum’un Başına Gelenler

Oğuz Tümbaş: Yazın ve Sanat Dünyamızın Yüzünü Ağartan Yüz Yaş’lılar

Hıdır Işık: Her Savaş Bir Yaradır

Fahrettin Koyuncu: Zamanın Eleğinden

A.Uğur Olgar: Cezayir Menekşesi

Mehmet Özçataloğlu: “Gezemeyenlere Gezi Kitabı”

Abdullah Şanal: İşte Hayat

Ö.Faruk Batman: Gülüşünün Vesayeti

Taner Cindoruk: Dokunan

Fevzi Günenç: Suya Damlalar / İmdat Boğuluyoruz

Engin Hamamcı: Gönül Dağını Titreten Ozan: Neşet Ertaş

Müslüm Kabadayı: Açık Mektup-6

Ali Acartürk: Bağ Bozumu

Ayşe Kaygusuz: Düş/Görüş

Şen Çakır: E.L.T

Turgut Tan: Beyaz Leblebi

F. Kadri Gül: Şiir yazmak

M. Güner Demiray: Dalida

Mustafa Kaya: Arkhe

Utku Kaygusuz: Nisan

Hasan Ildız: Olağan Şeyler

Seval Arslan: Bir Işık…Bir Çıngı…

Farhad Gülsün: Hepimiz Karda Ölü

S.Ahmet Yıldız: İç Ten

İletişim

Derginin Yazışma adresi şöyle: Bölge Haber Gazetesi, 67800 Devrek-Zonguldak,

Tel-faks: 0.372.5568362 e-posta: ibrahimtig@gmail.com

edebiyathaber.net (26 Ekim 2015)

3844-12-geleneksel-resim-hikaye-ve-siir-yarismalar20150918-143014-umraniye-haberler_296x180 (1)Ümraniye Belediyesi, Geleneksel Resim, Hikâye ve Şiir Yarışmaları’nın 12.sini başlattı. Yarışmalarda dereceye girenler, her yıl olduğu gibi para ödülünün ve çeşitli hediyelerin sahibi olacaklar.

“Göç” Temalı Resim Yarışması

Ümraniye Belediyesi tarafından bu yıl 12.si düzenlenen Geleneksel Resim Yarışması’nda; birinciliği elde eden esere 12 bin, ikinciye 10 bin, üçüncüye 7 bin 500 ve mansiyonların her birine 2 bin 500 TL olmak üzere toplam 50 bin TL’nin üzerinde para ödülü verilecek. Teması “Göç” olarak belirlenen yarışmada dereceye giren yarışmacılara ödülleri düzenlenecek bir törenle verilecek. Tema kapsamında; Balkan Göçleri, Mülteci Göçleri (Suriyeliler) gibi somut göç olgularının yanında, insanın varlık alemindeki yolculuğu, hüzün ve yalnızlık gibi soyut temalar da resimleştirilebilecektir.

Öte yandan ödül alan eserler ve sergiye değer görülen eserler, Ümraniye Belediye Başkanlığı tarafından yurt içi ve yurt dışında sergilenecek. Yarışma için son başvuru tarihi ise 19 Şubat 2016 Cuma.

“Serbest” Temalı Hikâye Yarışması

Hikâye alanında önemli bir hale gelen ‘Geleneksel Hikâye Yarışması’ bu yıl 12. kez yeni yeteneklere kapı aralayacak. Yurt içi ve yurt dışından önemli oranda katılımın gerçekleştiği hikâye yarışması bu yıl yine “serbest” temalı olacak. Hikâye yarışmasında birinciye 10 bin, ikinciye 7,5 bin, üçüncüye 5 bin ve mansiyonların her birine 2 bin TL olmak üzere, toplam 40 bin TL’nin üzerinde para ödülü verilecek. Ayrıca dereceye giren eserler Ümraniye Belediyesi tarafından kitaplaştırılarak edebiyat dünyasına kazandırılacak. Hikâye yarışması için son başvuru tarihi 25 Aralık 2015 Cuma.

“Kardeşlik ve Yardımlaşma, Birlikte Daima” Temalı Şiir Yarışması

Ümraniye Belediyesi’nin bu yıl 12. kez düzenleyeceği diğer bir yarışma ise ‘Geleneksel Şiir Yarışması’ olacak. Teması “Kardeşlik ve Yardımlaşma, Birlikte Daima” olarak belirlenen şiir yarışmasında, birinciliği elde eden şiire 8 bin, ikinci şiire 6 bin, üçüncüye 4 bin ve mansiyonların her birine 1,5 bin TL olmak üzere toplam 20 bin TL’nin üzerinde para ödülü verilecek. Şiir yarışmalarında dereceye giren eserler, önceki yıllarda olduğu gibi kitaplaştırılacak.
2016 yılı Unesco tarafından Uluslararası Küresel Anlayış Yılı olarak ilan edildi.

Başvuru ve daha fazla bilgi için>>>

edebiyathaber.net (26 Ekim 2015)

markarisHeybeliada Halk Kütüphanesini Koruma Derneği, 28 Kasım 13.00-16.00 arası Halki Palas’ta, Atina’da yaşayan ünlü polisiye yazarı ve bir Heybeliadalı olan Petros Markaris‘i konuk ediyor.

Polisiye tarihçisi Erol Üyepazarcı ve polisiye yazarı Esmahan Aykol’un katılımıyla gerçekleşecek söyleşide, günümüz polisiye romanlarının daha toplumsal bir karakter taşımaya başlamasının sebepleri masaya yatırılacak.

Markaris kimdir?

1937 yılında Heybeliada’da doğan Petros Markaris, 1964’te Yunanistan’a yerleşene kadar Heybeli’de yaşadı. Yazdığı 11 kitaplık Kostas Haritos polisiye dizisiyle uluslararası ün kazanan yazarın kitapları Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Türkçeye çevrildi. Haritos dizisinden Gece Bülteni 1998’de, Alan Savunması 2007’de başarılı televizyon dizilerine dönüştü.
Markaris aynı zamanda Angelopoulos’un yönettiği birçok ödüllü filmin de senaristi: Sonsuzluk ve Bir Gün, Ulysses’in Bakışı, Ağlayan Çayır, Leyleğin Geciken Adımı, Kythara’ya Yolculuk…

edebiyathaber.net (25 Kasım 2015)

hizmetcilerBakırköy Belediye Tiyatrolarının sahnelediği Jean Genet‘nin ünlü  yapıtı “Hizmetçiler” 24-25 Kasım 20.30’da seyirciyle buluşuyor. 

Yönetmeninin sahneleme üslubuyla metni yeniden oluşturduğu oyun, hanımlarına nefret ve arzu ikileminde tekinsiz bir tutkuyla bağlı olan iki hizmetçi kızkardeşin gerçek ve fantazi ile iç içe geçmiş öyküsünü anlatıyor.

Jean Genet’nin, 1933’de Fransada gerçekleşen ve büyük çalkantıya neden olan Papin Kardeşler cinayetini referans alarak yazdığı Hizmetçiler bir düş içinde düşü
-bir karabasan içinde karabasını- , Genet’nin tüm eserlerinde olduğu gibi “çarpık bir aynadan yansıyan görüntümüzü” yüzümüze tutuyor.

Geçtiğimiz sezonlarda Sidikli Kasabası Müzikali ve Örümcek Kadının Öpücüğü’nü sahneleyen Oğuz Utku Güneş’in yönettiği Hizmetçiler’de Elif Ürse, Yelda Baskın ve Nazan Koçak rol alıyorlar.

edebiyathaber.net (24 Kasım 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z