Masthead header

Trend Yayınevi birinci yaşını, “24 Saat Açık Kitapçının Sırrı” kitabıyla kutladı.

27 Eylül cuma günü, Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nde düzenlenen kokteyle yayın dünyasından pek çok davetli katıldı. Kutlamada; Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı, Eski Kültür Bakanı, çevirmen ve yazar Talât Sait Halman; çevirmen Yrd. Doç. Dr. Ayşe Şirin Okyayuz ve yayınevinin Genel Yayın Yönetmeni Celâl Demirel konuştu.

Talât Sait Halman, esprileriyle davetlileri güldürürken yayınevinin başarısını kutladı. “Olasılıksız” romanının çevirmeni Ayşe Şirin Okyayuz da yayınevinin çeviriye verdiği önemden bahsetti.

Yayınevinin Genel Yayın Yönetmeni Celâl Demirel, bir yaşlarını çok satanlar arasında yer alan “24 Saat Açık Kitapçının Sırrı” romanıyla kutlamaktan mutlu olduklarını belirtti.

18 ülkede 15 dile çevrilen kitabı, Türkçeye Zeynep Yedierler kazandırdı. Kutlamada görüştüğümüz Yedierler, kitabı keyifle çevirdiğini belirtti.

“Bu raflarda aradığınızı bulmanıza nasıl yardımcı olabilirim?” Ekonomik kriz yüzünden işinden olan Clay Jannon için her şey bu soruyla başlıyor. Kendini bir anda Bay Penumbra’nın 24 Saat Açık Kitapçısı’nda tezgâhtarlık yaparken bulan Clay, kısa sürede bu dükkânda bir gariplik olduğunu keşfeder. Zaten “24 Saat Açık Kitapçı” ne demek ki? Gecenin bir yarısı garip kitaplara “ihtiyaç” duyan müşterileriyle bu müşterilerin kaydını en küçük ayrıntısına kadar tutan Penumbra bir şeyler saklıyor olmalı. Tüm bu sorulara cevap arayan Clay (birazcık da arkadaşlarının yardımıyla) hayatını değiştirecek bir serüvene atılıyor. Tozlu kitaplarla son teknolojiyi bir araya getiren, bambaşka insanların yollarını kesiştiren bu serüven sonunda herkesi Penumbra’nın kitapçısından çok daha uzaklara götürüyor.

edebiyathaber.net (30 Eylül 2013)

“Macaristan’ın Proust’u” olarak nitelenen Gyula Krúdy’nin “Günebakan” adlı romanı, Sevgi Demir’in çevirisiyle Aylak Adam Yayınları‘nca yayımlandı.

Gyula Krúdy, modern edebiyatın mihenk taşları arasına girebilmiş Günebakan’da, bizi Budapeşte sokaklarında, kırsallarında ve tavernalarında dolaştırır. Zarif bir yaşam sürdürme arzusunun insanı deliliğe ve tutkunun derinliklerine nasıl sürüklediğini anlatırken; genç Eveline’in şehir yaşamını terk edip umutsuz aşkı Kálmán’dan uzaklaşmak için taşraya yerleşmesini, Eveline’in aşkıyla yanıp tutuşan Hayalperest Álmos’un melankolisini ve sıradışı bir kadın olan Bayan Maszkerádi’nin ziyaretlerini çarpıcı bir biçem ve kurgu ile gözler önüne serer.

Krúdy, imge-yoğun ve gizli anlamlarla örülü bir dile; arzunun değişken doğasını ve renklerini olağanüstü bir şekilde yansıtabilen ender yazarlardandır. Günebakan, Krúdy’nin dünyasına mükemmel bir örnek teşkil ederken; Robert Walser, Bruno Schulz, Joseph Roth, Marcel Proust ve James Joyce gibi dâhilerin arasında gösterilir.

edebiyathaber.net (30 Eylül 2013)

Nobelli yazar V.S. Naipaul’un yeni romanı “Gelişin Bilmecesi“, Suat Ertüzün’ün çevirisiyle Can Yayınları’nca yayımlandı.

Sürrealist ressam Giorgio de Chirico’nun Gelişin Bilmecesi adlı dizi tablosundan esinlenen kitap, İmparatorluk sonrası dönemde Karayipler’den İngiltere’ye gelen genç bir Hintlinin öyküsünü anlatıyor. Naipaul’un en önemli otobiyografik eserlerinden biri olarak, bir diyardan bambaşka bir diyara gitmenin, bir ruh halinden başka bir ruh haline geçmenin hikayesi üzerinden, en geniş anlamda “yolculuk” temasını işliyor. Ancak yazar, yaratıcılık ve gözlemle birleştirdiği sıradışı bir ağ ile örüyor romanı. İngiliz dünyasının, sömürgeciliğinin sona ermesiyle başlayan küçülme ve eski görkemini yitirme sürecini, bir malikanenin geçirdiği değişim aşamalarıyla simgeliyor.

Bir komşunun ölümü, malikanenin bahçıvanının işten çıkarılması gibi, gündelik hayatın içindeki sıradan anlarda bile bir derinlik ve dokunaklılık bulan Naipaul, ayrıntılardan geniş manzaralara uzanıyor; ‘ilerleme’ fikrinin engellenemez yükselişiyle yitip giden eski dünyayı, İngiliz coğrafyasında yavaş yavaş meydana gelen kalıcı değişimleri gözler önüne seriyor. 

V.S. Naipaul, 1932 yılında, Trinidad-Tobago’da doğdu. Hint-Çin melezi yazar V.S. Naipaul, 1950 yılında geldiği İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nden mezun oldu. 1954 yılında ilk kitabını yazan ve geçimini yazarlıktan sağlayacağı iddiasıyla başka hiçbir işte çalışmayan yazar, 1960 yılından itibaren Britanya dışına yolculuklar yapmaya ve gezi yazıları yazmaya başladı. Bu dönemde yazdığı ‘Middle Passage’ adlı kitabında batı Hint adaları ve Güney Amerika’daki sömürgeci ve işbirlikçileri anlatan yazar, 1964 yılında, yazdığı yarı otobiyografik romanı ‘Karanlık Bölge-An Area Of Darknes’ adlı kitabında da Hindistan’da geçirdiği bir yılda edindiği izlenimleri aktardı. 1972 yılında seçilmiş makalelerinden oluşan ‘The Overcrowded Barracoon’u piyasaya çıkan yazar, 1977’de de Hindistan hakkında analitik bir çalışmayı konu alan ‘A Wounded Civilization’u yayınladı. Yazar, 1980’de yayınlanan ‘The Return Of Eva Peron’ ve ‘Killings in Trinidad’ adlı eserlerinde de Arjantin’deki gerilla faaliyetleri sırasındaki olaylar ile Mobutu’nun Kongo’su ve Michael X ‘Black Pover’ hareketini konu aldı. 1984 yılında yayınlanan ‘Finding The Center’ adlı kitabında iki farklı anlatım biçimiyle yazma ve okuyucuyu bu sürece ortak etme gayretini anlatan yazar, Güney Afrika’nın derinliklerine yaptığı yolculuğu ise ‘A Turn in The South’ kitabıyla ölümsüzleştirdi. Modern Hindistan’daki toplumsal huzursuzlukları ‘İndia: A Million Mutinies Now’ adlı kitabında işleyen yazar, 1993 yılında, Britanyalı yazarların yaşam boyu çalışmalarına verilen David Cohen ödülünün sahibi oldu. ‘The Mystical Masseur’ adlı kitabıyla 1957 yılında John Lewellyn ödülünü, Türkçe’ye ‘Taklitçiler’ adıyla çevrilen ‘The Mimic Men’ adlı kitabıyla 1967 yılında W. H. Smith Ödülünü kazandı. Naipaul, 2001 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

edebiyathaber.net (30 Eylül 2013)

Alfabe fanzin derginin dördüncü sayısı çıktı.

Fırat Akova’nın yazısıyla başlıyor başlangıç sayfası: “Bir pervane anıları çevi­riyordu,” diyor Akova, bu düzyazı çalışmasında. Öykülerin başında “Yarın Yok Ki…” başlığıyla Berceste Sanem İl, samimi anlatımıyla bir ‘baba’ portresi çiziyor okuyucuya: Tam tamına bir yaşam… Yepyeni bir kalem: Burak Aslan, “Oyunbozan” ile ilginç bir çıkarımın ardından ‘sistem’ kavramını bir olay çerçevesinde konu ediyor. Yeni biri daha: Yahya Macaroğlu, “Konsol” ile nesne-eylem ilişkisini özgün bir solukla anlatıyor. Her zamanki üslubunu koruyan Canset Er, “Homeopati” ile bizleri mutluluk arayışı­na dâhil ediyor: “Mutluyum, çok mutluyum. Tek derdim bu hatta, tek yapabildiğim…” Eyüp Tekin, “Sesini Duyuramayan Kadınların Direnişi” adlı öyküsünde yeterince açık ve gerçekçi bir anlatımla kadın hak(sızlık)larını anlatıyor. Minimal öyküsü “Kutsal ve Santa Clara” ile Ömer Faruk Güler, ‘markalaşan insanı’ konu ediyor. “Kaç!” adlı öyküsü ile her zamanki konularından farklı bir konu seçerek Samet Yangın, bir cinayet anının heyecanını paylaşıyor. Hilal Yıldırım, “Ben, Nasılım?” adlı öyküsünde şiirsel bir anlatım ile dağınık ruh hallerinin kırıntılarını sezdiriyor: “Ben, yamalı bir hayal’mişim; çorap söküğü gibi kopup gidiyorum hayat’lardan…” Ve son öykü: “Kibrit Kutusu Büyüklüğün­de Seviyorum Seni”. Umut Tugay Temel, bir Adam ile bir Kadın’ın merak uyandıran bağlılığının gizemini bu sayıda saklıyor; devamı gelecek sayıda.

Alfabe’ye her sayıda bir şiiriyle katkı sunan yazarlardan Burak Çıkı­rıkçı “Karınca ve Göl’gesi” ile ‘karıncanın hikâyesi’ne yer veriyor. Hemen ardından Mert Öztürk, “Geceyi Öldürdüm, Pişmanım” diyor. “Kırık Kemer Kokusu” ile Emre Gürkan Kanmaz, “Sesinde Yaşamak” ile Umut Tugay Temel, “Yaşlandık” ile Samet Yangın, şiir için ayrılan sayfaları dolduruyor.

Her zamanki kitap ve film tanıtımı yine var: “Az” ve “Tutunamayanlar” adlı romanları karşılaştırmalı olarak inceleyen Hilal Yıldırım, her iki kitaba dair izlenim­lerine yer veriyor. Ömer Faruk Güler ise “The Broken Circle Breakdown” adlı filmin detaylı tanıtımını yapıyor.

Alfabe’ye İstanbul (Mephisto) ve Ankara (Dost, İmge) başta olmak üzere diğer bazı şehirlerde yer alan kitabevleri ve kafelerden rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Bu adreslerden de fanzin ile yakından iletişim sağlayabilirsiniz: alfabefanzin@gmail.com / twitter.com/alfabefanzin

edebiyathaber.net (30 Eylül 2013)

SETEM Akademi, 30 Eylül – 4 Ekim 2013 tarihleri arasında “Venezuela Film Haftası” düzenliyor.

SETEM (Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği) Başkanı Mehmet Güleryüz; “SETEM Akademi’de İstanbul Kalkınma Ajansı desteği ile sinema ve televizyon alanında nitelikli eleman yetiştirme programı “Ekip” projesini gerçekleştiriyoruz. Aynı zamanda oluşturduğumuz mekânda film gösterimleri, film analizleri ve sözlü sinema tarihi sohbetleri düzenliyoruz. Özellikle bilinmeyen ülke sinemalarını izleyiciyle buluşturmak istiyoruz. SETEM Akademi öğrencilerimizin ilk seçtiği ülke Venezuela oldu. 5 filmlik gösterim gerçekleştireceğiz. Önümüzdeki günlerde değişik ülke sinemalarıyla izleyici buluşturmayı hedefliyoruz dedi.”

Şişli Belediyesi ve Venezuela Bolivar Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu’nun katkıları ile gerçekleşecek etkinlik programı:

30 Eylül 2013

Saat  18:00   : Açılış Kokteyli

Saat  19:00   : Açılış Filmi “Patas Arriba” gösterimi (İspanyolca-Türkçe altyazılı)

1 Ekim 2013

Saat 19:00    : “Días de Poder” film gösterimi (İspanyolca-İngilizce altyazılı)

2 Ekim 2013

Saat 19:00    : “Hermano” film gösterimi (İspanyolca-İngilizce altyazılı)

3 Ekim 2013

Saat 19:00    : “Postales de Leningrado” film gösterimi (İspanyolca-İngilizce altyazılı)

4 Ekim 2013

Saat 19:00    : “Reverón” film gösterimi (İspanyolca-İngilizce altyazılı)

edebiyathaber.net (30 Eylül 2013)

 

Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği, 18 Eylül 2013 tarihinde kuruldu. Dernek, Ankara Kızılay’da bulunan kendi yerinde faaliyetlerini sürdürecek.

Genel başkanlığını Özcan Karabulut’un üstlendiği derneğin genel başkan yardımcılıklarını Aysu Erden ve Halil Genç, genel sekreterliğini İnci Gürbüzatik, genel sekreter yardımcılıklarını Ali Turan Görgü ve Melike Uzun, genel saymanlığını Sevil Kesimal yürütecek.

Yönetim Kurulu’nun yaptığı açıklamaya göre, Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği;

– Edebiyat alanında yazarların, eleştirmenlerin, yayıncıların, yayın yönetmenlerinin okurlarla buluşarak yapıt ve düşüncelerini özgürce ifade edip tartışabilmelerini sağlayan bir forum oluşturabilmek,

– Kültürlerarası iletişimin ve etkileşimin sağlanmasına katkıda bulunmak,

– Gençleri edebiyata teşvik eden kültürel, sosyal ve bilimsel faaliyetlerde bulunmak,

– İnsan hakları ve ifade özgürlüğü konularında kültürel, sosyal ve bilimsel faaliyetlerde bulunmak,

– Yerli ve yabancı edebiyatların tanınmasında kültür köprüsü olmak,

– Süreli ve süresiz yayın yapmak,

– Sivil toplum faaliyetlerinin etkinleştirilmesi ve geliştirilmesini sağlamak ve bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek,

– Faaliyet alanıyla ilgili konularda ulusal, bölgesel ve uluslararası fon kaynaklarıyla projeler yapmak, projelere ortak ya da iştirakçi olmak amacı ile kuruldu.

Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nin faaliyetleri arasında;

1. Yayıncılık

• Öykü-Roman ve Eleştiri Dergisi (yakında…)

• Kitap

• Öykü Yıllığı 

2. Etkinlikler

• 14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri

• 14 Şubat Dünya Öykü Günü

• Söyleşiler

• Öykü’Forum

3. Atölyeler

• CerModern

• Ankara Üniversitesi

• Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği

• GalaPera

• Kadıköy (yakında…) 

4. Öykü Ödülü

• Öykü-Roman ve Eleştiri Dergisi Ödülü 

5. AB Projeleri, yer alıyor.

Etkinlik alanları içinde yer alan 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün 14 Şubat 2014 tarihinde

Ankara Üniversitesi ile Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği tarafından DTCF Farabi salonunda, 14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nin 14–18 Mayıs 2014 günlerinde yine Ankara Üniversitesi ile Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği tarafından birlikte gerçekleştirilecek.

edebiyathaber.net (27 Eylül 2013)

12 kültür enstitüsü ve konsolosluk, 28 Eylül Cumartesi günü İstanbul’da 2013 Avrupa Dilleri Günü’nü kutlayacak.

“Hiçbir zaman yeni bir dil öğrenemeyecek ve dil öğrenmenin getireceği avantajlardan faydalanamayacak kadar yaşlı değilsinizdir” sloganıyla düzenlenen etkinlik; katılımcı enstitülerin kendi dillerinde yapacakları “tadımlık dil kursları”, eğlenceli dil oyunları ve aktiviteleri, tarihi Pera bölgesinde “hazine avı” oyunu, geleneksel dans kursları (Yunan hasapiko dansından, Arjantin tangosu, Slovak polkası ve Avusturya valsine kadar), interaktif özel performansı ile vücüt perküsyon grubu KeKeÇa, ve çocuklar ve yetişkinler için de bir sürü süpriz içerecek.

Bu senenin katılımcıları arasında; Avusturya Kültür Ofisi, Yunanistan Başkonsolosluğu, Slovakya Başkonsolosluğu, İsveç Başkonsolosluğu, Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu, Dimitrie Cantemir Romanya Kültür Enstitüsü, Goethe Enstitüsü, Fransız Kültür Merkezi, Cervantes Enstitüsü, İtalyan Kültür Merkezi, İsviçre Başkonsolosluğu ve Yabancılara Türkçe öğreten Concept Languages bulunmaktadır.

Yer: Sismanoglio Megaro, Yunanistan Başkonsolsoluğu, İstiklal Cad. No. 60, Beyoğlu

Tarih & Saat: 28 Eylül 2013, 12.00–18.00

Bilgilendirme: Avrupa Dilleri günü; Strasbourg’da bulunan Avrupa Konseyi girişimiyle, 2001 yılından beri her sene 26 Eylül’de kutlanmaktadır. Avrupa genelinde, 800 milyon Avrupalı, Avrupa konseyinde temsil edilmektedir ve 47 üye ülke, her yaşta, okul içi veya okuldışında daha çok lisan öğrenmeye teşvik edilmektedir. Bugün vesilesiyle, Avrupa genelinde çoçuklar için ve çocuklarla, televizyon ve radyo programları, dil kursları ve konferansları gibi bir dizi etkinlik organize edilmektedir.

Neden Avrupa Dilleri günü? Hiç bir zaman farklı bir Avrupa ülkesinde çalışmak veya okumak için daha fazla olanak olmamıştır, fakat dil eksikliği insanları bu olanakları kullanmayı önlemektedir.

Globalizasyon ve iş dünyası modelleri, vatandaşların kendi ülkelerinde daha etkili ve verimli bir şekilde çalışabilmeleri için yabancı dil bilgisi gerektirmektedir. Avrupa kıtası dil konusunda çok zengindir. Avrupa’da 200’ü aşkın dil konuşulmaktadır ve aileleri başka kıtalardan gelen vatandaşlarıyla beraber bu sayı daha da artmaktadır. Bu; tanınması, kullanılması ve değer verilmesi gereken önemli bir kaynaktır. Başka insanların dillerini öğrenmek; birbirimizi daha iyi anlamak ve kültürel farklılıklarımızın getirdiği zorlukları aşmak için çok iyi bir yoldur.

İstanbul’da, Avrupa Dil Günü dolayısıyla her sene düzenlenen etkinlikler Yunanistan Başkonsolosluğu’nun Sismanoglio Megaro merkezinde EUNIC topluluğu Türkiye, (Avrupa Birliği Ulusal Kültür Enstitüleri) himayesinde bu sene 4. kez düzenlenecektir.

edebiyathaber.net (27 Eylül 2013)

Fernando Pessoa’nın felsefi yazılarından oluşan Felsefi Denemeler adlı kitap, Ümit Şenesen’in çevirisiyle Aylak Adam Yayınları’nca yayımlandı.

 Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim” der Pessoa. Felsefi Denemeler Pessoa’nın –çoğu henüz hiç bilinmeyen– İngilizce kaleme aldığı felsefi yazılarını en kapsamlı ve aslına sadık kalınarak bir araya getirmekle kalmıyor, felsefi tasarılarının ortaya koyduğu düşünce çizgisini de takip ediyor.

Bu edisyonda Pessoa en çok Aquinolu Tommaso, Kant, Schopenhauer, Hegel, Platon, Leibniz, Herakleitos, Pascal üzerinden özgür irade, yanılgı, duyum ve özgürlük meselelerini sorguluyor.

Pessoa Arşivi’ndeki 1478 sayfalık felsefe yazılarından hareketle hazırlanan Felsefi Denemeler’inde de, birçok başka eserinde olduğu gibi, iki farklı dışkimliğe rastlanır: Charles Robert Anon ve Alexander Search. Bu kitapta kendini Ömer Hayyam’la karşılaştırarak dışkimlik meselesine şöyle açıklık getiriyor:

Ömer’in tek kişiliği vardı; benim ise, neyse ki ya da ne yazık ki hiç yok. Şimdi böyleyim, bir saat sonra başka. Bir gün nasıl olduğumu ertesi gün unutmuş oluyorum. Ömer neyse o, tek bir dünyada, dış dünyada yaşıyor; bense neysem o değilim, sadece dış dünyada değil, hem ardışık hem de dağınık iç dünyada yaşıyorum. Onun felsefesi, Ömer’inki gibi olmasını istese de hiçbir zaman aynısı olamaz. Bu sayede rızam olmadan, eleştirdiğim felsefeler taşıyorum içimde ruh gibi dolaşan; Ömer onların hepsini reddederdi, çünkü hepsi ona dışsaldı; ben onları yadsıyamam, çünkü onlar bizzat ben’im.

Editör Nuno Ribeiro’nun özenli çalışması sayesinde ortaya çıkan, çağımızın en önemli dehalarından Pessoa’nın felsefi çalışmaları, Türkçede ilk kez okuyucuyla buluşuyor.

edebiyathaber.net (27 Eylül 2013)

8. sınıf öğrencilerinin matematik kitaplarında yer alan ve “izdivaç programları”ndan esinlenerek hazırlanan soru dikkat çekti.

Esen Yayınları tarafından çıkarılan ve Talim Terbiye Kurulu tarafından öğrencilere tavsiye edilen kitapta Temel Dede’nin evlenmeyi planladığı “gelin adayları”nın yaşı soruluyor. Soruyla öğrencilerin “karekök” hesaplamalarındaki bilgi düzeyi test ediliyor.

Ders kitabında örnek olarak hazırlanan soruda şu ifadeler kullanılıyor: “Evlenme programına katılan Temel Dede kendisine talip olan dört bayan arasından bir tanesini seçiyor. Seçtiği bayanın elindeki kâğıtta yazan sayı ile Temel Dede’nin elinde tuttuğu kâğıtta yazan sayılar eşittir. Buna göre Temel Dede’nin evlenmek için seçtiği bayan kimdir?”

Kaynak: Vatan (27 Eylül 2013)

İthaki Yayınları, gazeteci ve yazar Suat Derviş’in tüm yapıtlarını yayımlayacak, ilk kitap olan Fosforlu Cevriye raflarda.

Sayısız kez filmlere ve müzikallere konu olan edebiyatımızın aylak kadınlarından Fosforlu Cevriye, uzun bir aradan sonra tekrar okuyucuları ile buluşuyor. Atilla Dorsay’ın önsözü ile katkıda bulunduğu Fosforlu Cevriye, pek çok ilke imza atan gazeteci ve yazar Suat Derviş’in en önemli yapıtı sayılıyor.

İlk kez 1968 yılında yayınlanan ve yayınlandığı dönem hem edebiyatseverlerin hem de film yapımcılarının hızla dikkatini çeken Fosforlu Cevriye, güzelliği kadar ismi de, doğup büyüdüğü yer olan sokaklarda meşhur Cevriye’nin dramatik hikâyesini konu ediniyor. Hiç kimseyi ve hiçbir şeyi umursamayan bu saf sokak kızının tüm hayatı adını asla öğrenemediği gizemli bir adama âşık olmasıyla değişir. Bu yabancıyı tanımasıyla birlikte Cevriye daha önce hiç hissetmediği, hiç bilmediği duyguları tadacak ve sevmeyi, tutsaklığı öğrenecektir. Suat Derviş, toplumun farklı sınıflarından karakterlere yer verdiği, sade bir dille yazdığı ve insan sevgisini temel aldığı bu romanıyla, toplumda var olan ikiyüzlülüğe de ironik bir yaklaşımla dikkat çekiyor.

Nazım Hikmet ile yakınlığı bilinen Suat Derviş, Fosforlu Cevriye yayımlandıktan sonra pek çok tartışmaya neden olmuştur. Kitapta Cevriye’nin âşık olduğu, sürekli saklanmak zorunda kalan ancak adının ve suçunun ne olduğu tüm eser boyunca açıklanmayan gizemli karakterin Nâzım Hikmet olduğu iddia edilmiştir.

Suat Derviş, 1905 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk şiiri 13 yaşındayken kendisinden habersiz Nazım Hikmet tarafından yayımlanan Suat Derviş, ilk romanı “Kara Kitap” basıldığında 16 yaşındaydı. Suat Derviş’e büyük bir hayranlık besleyen Nâzım Hikmet’in “Gölgesi” şiirini onun için yazdığı söylenir. İlk romanı olan Kara Kitap 1920 yılında basılır. Yazdığı eserlerin büyük bir bölümü tefrikalar halinde çeşitli gazetelerde yayımlanır. Latin alfabesi ile yazdığı ilk eser Emine (1931), en bilinen eseri ise Fosforlu Cevriye’dir.  Yaşadığı dönem pek çok ilke imza atmıştır. Suat Derviş Avrupa’ya muhabir olarak giden ilk kadın gazetecidir. 1922’de Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İstanbul’a gelen Refet Bele’yle ilk röportajı Alemdar gazetesi için kendisi yapar. Bir günlük gazetede (İkdam, 1926) ilk kez kadın sayfası hazırlayan ilk gazetecidir.  23 Temmuz 1972 Pazar günü tedavi gördüğü Kasımpaşa Hastanesi’nde ölür. Arkadaşlarının çoğu cenazesine gelemez, ya hapistedirler ya da gitmeye korkuyorlardır. Cumhuriyet ve Milliyet gazetesindeki küçük ölüm ilanı dışında ölüm haberi duyulmaz.

edebiyathaber.net (27 Eylül 2013)

Judith Kerr’in ünlü yapıtı “Hitler Oyuncağımı Çaldı”, Berfu Durukan’ın çevirisiyle 12 ve üzeri yaş grubu için Tudem Yayınları’nca yayımlandı.

Doğduğunuz, büyüdüğünüz, anavatanınız olarak gördüğünüz topraklardan apar topar uzaklaşmak zorunda kalsanız neler hissederdiniz? Hele bir de bu zorunlu göç, yaklaşmakta olan bir dünya savaşının ve bunu takiben yaşanacak acımasız bir soykırımın arifesinde olursa…

Almanya doğumlu İngiliz yazar ve çizer Judith Kerr’in ilk basımı 1971 yılında yapılan, Alman Gençlik Edebiyatı Ödüllü otobiyografik başyapıtı Hitler Oyuncağımı Çaldı’yı, yeniden okurlarla buluşuyor.

Başta Almanya ve İngiltere olmak üzere, Avrupa’nın pek çok ülkesinde çocukların mutlaka okuması gereken kitaplar listesinde yer alan Hitler Oyuncağımı Çaldı ile Judith Kerr, duygu sömürüsünden uzak, gerçeklerle örülü, umut dolu, naif bir savaş öncesi tablosu resmediyor okurlarının belleğinde.

Nazi propagandasının artması ve Hitler’in iktidara yaklaşması sebebiyle kaotik bir dönemece giren Almanya’da, Anna’nın gazeteci, yazar babası için tek kurtuluş yolu Almanya’yı terk etmektir. Hayatta kalabilmek için sahip oldukları her şeyi bir çırpıda geride bırakmak zorunda kalan Anna ve ailesi için mücadele zamanıdır. 30’lu yılların Avrupa’sına ve sivrilmekte olan Hitler Almanyası’na, Anna adındaki 9 yaşında Yahudi bir kız çocuğunun gözlerinden bakan roman, mülteci olarak yaşamanın kâh hüzünlü kâh gülümseten yanlarına vurgu yaparken, savaşın ve mülteciliğin korkunç yüzüne değil, Anna’nın çocuk ruhuyla çevresinde gelişen olaylara ve kendi hislerine odaklanıyor.

Judith Kerr’in gerçek yaşamöyküsüne dayanan bu romanı okurken, oradan oraya savrulan hayatların ve ne pahasına olursa olsun ayakta kalmaya çalışan umut dolu ürkek insanların verdiği yaşam mücadelesi dünyaya bakış açınızı değiştirecek.

edebiyathaber.net (27 Eylül 2013)

Söyleşi: Gaye Dinçel

Edebiyatımızın usta ismi Cemil Kavukçu‘nun yazdığı ilk gençlik romanı Yolun Başındakiler, Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar koleksiyonunu oluşturan on beş kitaptan biri olarak yayımlandı.

“Gençlere” yazma fikri nasıl doğdu?

Aslında böyle bir düşüncem, önceden planladığım bir çıkış noktam yoktu. Çocuk edebiyatına girişim de böyle olmuştu. Damla kendini tamamlayınca damlarmış ya, öyle bir şey işte. Yol haritam, yazmaya başladıktan sonra ortaya çıktı.

“Köprü Kitaplar” dizisi için yazmak sizi heyecanlandırdı mı?

“Yolun Başındakiler”i “Köprü Kitaplar” için yazmak üzere yola çıkmadım. Beni kışkırtan, “yaz bizi, yaz bizi” diye göz kırpan bir temanın peşine takıldığımda bunun nereye varacağını, nasıl sonuçlanacağını bilmiyordum. Ortaya bir gençlik romanı çıktı. “Köprü Kitaplar” ile buluşmamız da bu nedenle oldu.

“Yolun Başındakiler”i yazarken nereden yola çıktınız?

Kendi deneyimlerimden yola çıktım. Sonuçta ne anı ne de bir yaşam tutanağı bu roman. Üzerinden onca zaman geçse de her şey çok canlı bir biçimde gözümün önündeydi.

Romanın kahramanı İsmet’in sizde var olma sürecini anlatır mısınız?

Roman kahramanları ya da öykü kişileri önce davranış biçimleriyle belirir bende. Sonra onlara uygun yüzler düşünürüm. “Yolun Başındakiler”i yazarken İsmet’in yerine koydum kendimi. Ben İsmet değildim ama İsmet’in yaşadıklarının büyük bir bölümü benim yaşadıklarımdı. Öyle bir ortaokulda okumuştum, romanda geçenler tanıdığım, korktuğum öğretmenlerdi.

Romandaki “İbretlikler” grubu neyi temsil ediyor?

Onlar, okulun getirdiği her türlü baskıya başkaldıran bir grup. Yaptıkları bilinçli bir başkaldırı değil sonuçta. Okul idaresinin koyduğu, onların da yaşam biçimlerine müdahale olarak gördükleri için takmadıkları bir disiplin. “İbretlikler” dayatılan her şeye karşı duruşu temsil ediyor. Baskı varsa tepki de vardır sonuçta.

Kitapta vurguladığınız gibi eğitim belli bir otoriteyi, disiplin olgusunu, dolayısıyla “sertliği” hep barındırdı. Bugün buna, öğrenciler/ebeveynler arası bir başarı rekabeti boyutu eklendi. Yaşadığınızdan gözlemlediğinize, eğitim sisteminin dostluklara olan yapıcı/yıkıcı etkisini nasıl değerlendirirsiniz?

Eğitim sistemimizde bugün, romanda dile getirdiğim biçimiyle bir “sertlik” yok belki ama sizin de belirttiğiniz gibi başarı rekabetine dayalı çok daha trajik bir durum yaşanıyor. Ben eğitimci değilim. Her yıl eğitim sisteminde yapılan değişiklikleri izleyemez hale geldim. Bu beceriksizliğin karşılığı sadece “rezalet” sözcüğüdür. Gözlemlediğim kadarıyla şunu söyleyebilirim, gençler öğretmenlerinin (sistemle bütünleşmiş büyük bir kesimin) çok ötesindeler ve onlarla dalga geçiyorlar.

Dönüşen kent ve değişen mahalle yaşamı, çocukların iletişimini de dönüştürüyor diyebilir miyiz?

Dönüştürüyor tabii. Çocukları bir araya getiren, arkadaşlığı pekiştiren oyun alanları, bahçeler, sokaklar ve parklardır. Bunlar birer birer ellerinden alındı. Kendi oyuncaklarını üretmeleri, hayal kurmaları engellenip onlara hazır hayaller verildi. Bunun bilinçli yapıldığını da sanmıyorum. Yeni yaşam biçimlerinin dayatmalarıydı hepsi. Ama sonuç ortada.  Arkadaş ilişkileri sınırlandırılıp her biri bilgisayar ekranına ve oyunlara yönlendirildi. Bütün bunlara karşın baskıya ve tepeden inme buyurganlığa, yaşam biçimlerine karışılmasına tahammüllerinin olmadığını gördük.

Yazdığınız kitlenin genç ya da yetişkin olması sizin yaratım sürecinize etki ediyor mu?

Hayır, etkilemiyor. Çünkü her şeyden önce kendime karşı sorumluyum.

Başka “genç” kitaplar da yazacak mısınız?

Bilmiyorum.

edebiyathaber.net (26 Eylül 2013)

Bilgi Yayınevi’nce yayımlanan Kilimanjaro’nun Karları, Ernest Hemingway’in çok beğenilen yapıtlarından seçilmiş on kısa öyküden oluşuyor.

Öyküler, Kazanan Hiçbir Şey Almaz, Kadınsız Erkekler, Beşinci Kolon ve İlk Kırk Dokuz Öykü isimli yapıtları arasından seçilmiştir. Ayrıca, Hemingway’in yetişkinler için yazdığı öyküler arasında bir Amerikan dergisinde yer almaya değer bulunan ilk eseri Katiller ve babasının intiharına ilk kez gönderme yapan otobiyografi tadındaki Babalar ve Oğullar da yer almaktadır.

Hemingway’in biyografisini yazan Carlos Baker, Francis Macomber’in Kısa ve Mutlu Yaşamı adlı kısa öyküsünü, “öz-gözlemin, kulaktan dolma bilgilerin ve uydurmaların harika birleşimi” olarak nitelendirmiştir.

Hemingway’in “Bütün gerçekleri burada anlattım” diyerek pek övündüğü, kitaba ismini veren kısa öyküyse, içinde, üstüne romanlar yazılacak kadar çok malzeme barındırmaktadır. Sadeliklerinin güzelleştirdiği, yaratıcılıklarıyla heyecan veren, özenle işlenmiş her kelimesiyle türünün en iyi örneklerinden olan bu kısa öyküler, Amerikalı usta yazarı daha da yüceltiyor.

edebiyathaber.net (26 Eylül 2013)

İstanbul Film Akademi tarafından düzenlenen, Psikolog Şule Öncü’nün yürüttüğü Filmlerle Psikoloji Sinematerapi Atölyesi’nde bugün (19.30-22.00) Bağlanma teması üzerinde durulacak.

Her perşembe farklı bir temanın ele alındığı atölyede bu hafta “bağlanma” temalı filmlerden sahneler izlenecek. Film kahramanlarının karakterler analizi, film ve sahne çözümlemeleri yapılarak bu soruların cevapları aranacak:

Bağlanma nedir, ne değildir? Hayatımızı nasıl etkiler? Bağlanma sorunları nasıl çözülür?

Katılım ücreti: Tek katılım 70 TL / Aylık katılım 240 TL

Katılmak için: bilgi@istanbulfilmakademi.com

0530 252 95 75 / 0212 224 37 62

İstanbul Film Akademi: Valikonağı Cd. Şair Nigar Sk. No:8 K:2 Nişantaşı / Şişli

edebiyathaber.net (26 Eylül 2013)

Tiyatro Tatavla, perdelerini 1 Ekim Salı akşamı 20:30’da Tiyatro Karnaval Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Sahnesi’nde “Aktör Kean” oyunuyla açıyor.

Eraslan Sağlam’ın rol aldığı “Aktör Kean”, ekim boyunca her salı akşamı Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Sahnesi’nde, her perşembe ise Kadıköy Emek Sahnesi’nde sergilenecek.

Raymund Fitz Simons’ın ünlü oyunu “Aktör Kean” ile perdelerini açmaya hazırlanan Tiyatro Tatavla’nın sahneye koyacağı bu ilk oyunun yönetmenliğini oyuncu, yönetmen ve seslendirme sanatçısı Tolga Yeter üstleniyor.

Ödüllü çevirmen Sevgi Sanlı’nın Türkçeleştirdiği tek kişilik oyunda; daha önce Cihan Ünal’ın canlandırdığı Edmund Kean’i, 2007 Sadri Alışık Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü sahibi Eraslan Sağlam oynuyor.

“Aktör Kean”, İngiliz sahnesinin hükümdarı haline gelen, taşkınlıkları İngiltere’de olduğu kadar Amerika’da da dillere destan olan, büyük romantik oyuncuların birincisi, Shakespeare’in eşsiz yorumcusu Edmund Kean’in yaşamını anlatıyor.

Londra’da ilk kez 1814 yılında Drury Lane Tiyatrosu’nda sahneye çıkan ve oyunculuğundaki yalın gerçek, tutku ve ateşle eleştirmenleri şaşkına çeviren Edmund Kean, ilk yıllarda çektiği yoksulluk kendisine sanatında belli bir disiplin sağlasa da, üne kavuşur kavuşmaz, hızla baş aşağı gitmeye başladı.

Büyüklük hastalığı sınır tanımayan, perde aralarında soyunma odasına gelen fahişeler işini bitirmeden, perdenin açılmasına izin vermeyen Kean, sahnelerin tek egemeni olarak kalmaya kararlıydı. Ancak durumunu koruyabilmek için kusursuz oynamaya, kendini aşmaya gücü kalmayan Edmund Kean, Drury Lane’de bir korku ve dehşet dönemi başlattı; yanında alkış alan oyuncu hemen kovuluyordu, eksen karakteri Kean olmayan hiçbir yeni tragedyanın oynanma şansı yoktu.

Çok fazla yükseldiği için düşmesi de baş döndürücü olan Edmund Kean 45 yaşında öldüğünde, bela okuyanı, tiksineni çoktu fakat ondaki ölümsüzlük havasını sezenler, böyle bir sanatçıyı görecek kadar yaşadıklarına şükredenler de vardı.

edebiyathaber.net (26 Eylül 2013)

Everest Yayınları İlk Roman Yarışması’nda, Arzu Arınel’in “41.Oda: Mardinkapı” adlı romanı ödüle değer bulundu.

Everest Yayınları’nın “gizli romancılara” şans tanımak ve Türk edebiyatına yeni isimler kazandırmak amacıyla bu yıl dokuzuncusu düzenlendiği Everest Yayınları İlk Roman Yarışması’nın Cemil Kavukçu, Semih Gümüş, Müge İplikçi, Erendiz Atasü ve İnci Aral’dan oluşan seçici kurulu, Arzu Arınel’in “41.Oda: Mardinkapı” adlı romanını ödüle değer buldu.

Kitap, Kasım ayında Everest Yayınları tarafından yayımlanacak. Arzu Arınel’e ödülü, 2 Kasım’da İstanbul Kitap Fuarı’nda törenle verilecek.

Arzu Arınel, 1959 yılında Bursa’da doğdu. Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’ni bitiren Arınel, çeşitli gazete, radyo ve yapım şirketlerinde muhabir, köşe yazarı ve editör olarak çalıştı. Son olarak, Medyapım bünyesinde, Teketek, Başka Yerde Yok, Guinness Rekorları, Şaka Gibi, Kim 500 Milyar İster gibi programların editörlüğü ve yabancı formatlı program çevirmenliği görevlerinde bulundu.

Arınel, 1991-1993 yılları arasında Çağdaş Gazeteciler Güney Marmara Şube Başkanlığı yaptı. İstanbul’da yaşayan Arzu Arınel halen Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne devam ediyor.

26 Eylül 2013

Aylık Düşünce ve Edebiyat Dergisi Zula’nın 2. sayısı çıktı.

Derginin ana dosyası DirenİST. Resim, Müzik, ustalardan gibi bölümlerin yer aldığı dergide çok sayıda fotoğraf da var.

Dergiyi bulabileceğiniz yerler:

– Beyoğlu – Robinson Crusoe
– İstiklal Mephisto
– Danişment Geçidi – Scala Kitap ve Sahaf Amca
– Mis Sokak – Semerkant Kitabevi
– Beyoğlu – Martı Sahaf
– Anabala Pasajı – 40 Ambar Sahaf
– Kadıköy Mephisto
– Kadıköy İmge Kitabevi

ve www.nadirkitap.com

Ayrıca Beyoğlu Robinson Crusoe’dan alışveriş yapan herkese Zula’nın 1.sayısı hediye.

edebiyathaber.net (26 Eylül 2013)

 

  • SELAHATTİN ALTUNOVA - 27/09/2013 - 10:17

    Teşekkürler,

    İyi haber, dergiyi inceliyeceğim, Ahmet Arif iyi bir referans olmuş,

    Teşekkürler.cevaplakapat

7. Beyoğlu Sahaf Festivali 30 Eylül-19 Ekim 2013 tarihleri arasında yine Tepebaşı’nda gerçekleştirilecek. 

Festival boyunca, kitapların yanı sıra tarihe tanıklık eden dergiler, eskiye ait yazılar, eski fotoğraflar, film, tiyatro afişleri, nadide levhalar, mektuplar, kartpostallar ve özel koleksiyonlar da stantlarda meraklıların ilgisine sunulacak.

Festival her gün 11:00-22:00 saatleri arasında açık kalacak.

edebiyathaber.net (25 Eylül 2013)

 

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin 53. (Eylül-Ekim) sayısı “Edebiyatta Kalıcılık / Madame Bovary” dosyasıyla çıktı.

Bu sayıda yer alanlar:

SÖYLEŞİ / “Eren Aysan” / Ayşegül Tercan                                                            

H. Tuğrul Atasoy / Deneme / Güzel Bir Gizem Üzerine: Neden Sanat Yaparız?

SÖYLEŞİ / “Mürselin Kurt” / Sofya Kurban-Fulya Bayraktar                                       

ESKİLERDEN / “Hikâye Yazmak” / Flannery O’Connor                                         

William Carlos Williams / Çeviri Öykü / Sabah 6 da Sesli/Siz Bir Konuşma

Mehmet Önder / Öykü / Yapılacak Hizmet Aranıyor

Aysel Ekiz / Öykü / Arka Balkonlarını Temizlemeli Evin

Alper Keçelioğlu / Öykü / Sıcak Kızıl Göl

Tevfik Uyar / Öykü / Hâd

DOSYA / “Edebiyatta Kalıcılık / Madame Bovary”                                                  

Gülnihal Gülmez / Feyziye Alper / Bedriye Korkankorkmaz / Hasan Saraç

Mizyal Çakmak / Yıldırım B. Doğan

Kemal Urgenç / Karikatür

DÜNYA EDEBİYATI / “Allen Ginsberg” / Aydın Meriç                                          

Kemal Gündüzalp / Eleştiri / İç ve Dış Gerçeklik Açısından  LE

Zeynep Ünal / İnceleme / Devlet Yapımı Bir Bekçi: “Murtaza”

Güneş Demirkürek Yıldırım / Öykü / Niye Uymuştum ki Zümrüt’e

Fatma Tuğcu / Öykü / Şık Bir Özgür Arayışı

Mehmet Fırat Pürselim / Öykü / Eski Günlerdeki Gibi…

Arzu Kaya / Deneme / Kültürsüz Dil, Dilsiz Kültür

M. Utku Şentürk / Deneme / Sinemaya Politik Bir Bakış; Frankfurt Okulu ve Sinema

Ali Günay / Tanıtı / Mercan Öyküleri: Hem Yaşamdan, Hem Yürekten

Abuzer Gülpınar / Tanıtı / Metin Cengiz’den 40. Kitap: Şiir Nasıl Yazılır

Hande Baba / Derleme / Paylaşmak İstediklerimiz

 ŞİİRLER 

Eren Aysan • Küçük İskender • Anıl Cihan • Onurcan Çakır

Taner Cindoruk • Mehmet Rayman • Burak Akın • Atila Er

Mehmet Emin Kurnaz • Arif Madanoğlu • Haşim Hüsrevşahi

Onur Albayrak • Gürsel Bektaş • Hasan Ildız • Fatih Evcenah

Emre Küçükoğlu • Erhan Mındız •  Necati Albayrak • Elif Karık

edebiyathaber.net (25 Eylül 2013)

Jacques Danos ve Marcel Gibelin’in yazdığı, Ahmet Arslan’ın çevirdiği İşçi Sınıfı Araf’ta: Devrimin Kıyısında Fransa H2o Kitap tarafından yayımlandı.

“(…) bu eylemlerde söz konusu olan şu ya da bu talep değil hareketin bizzat kendisinin çok önemli olmasıydı. (…) Sessizce her şeye katlanıldığı, her şeyin sineye çekildiği yılların ardından sonunda ayağa kalkma cesaretidir söz konusu olan. Ayağa kalkmak. Kendi adına konuşmak. Birkaç gün boyunca, insan olduğunu hissetmek…”

Bu satırlar Gezi Parkı eylemleri için yazılmadı; Haziran 1936’da, faşizmin kasıp kavurduğu Avrupa’nın ortasında, Fransa’da işçi sınıfının muazzam kalkışması, genel grevi ve fabrika işgalleri dönemini tasvir için kaleme alındı. Bir başka ülke ve geçmişte bir başka an… Ayağa kalkmanın, ayaklanmanın tarihin dışında bir buluşmayı mümkün kılan aynı adımı.

Haziran 36 Fransa’sında evde zoraki tutulan bir yüzde 50 yoktu. İşçi sınıfı bugünün palalıları, satırlıları, baltacıları olan faşistleri meydanlardan atmış ve sindirmişti; mücadelesinin haklılığıyla kolluk güçlerini tarafsızlaştırmış, radikallerinin hükümetini devirip Halk cephesi hükümetini inşa etmişti; metal işçilerinden esnafa, temizlik işçilerinden mühendislere, inşaat işçilerinden muhasebecilere kadar tüm işçileri, emekçileri, köylüleri, hasılı tüm halkı kendi geleceklerine kendilerinin karar vermesi için seferber etmişti. Fransa ekonomisine ve siyasetine hükmeden 200 patron ailesinin değil nüfusun geri kalan %99’unun toplumsal kararları aldığı bir dönem yaşanmıştı.

Nasıl ki Gezi’den sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, Haziran 36’dan sonra da öyle oldu: Bugün sahip olduğumuz ücretli yıllık izin hakkını işçi sınıfının Fransa bölüğünün o günkü mücadelesine borçluyuz. O günden önce Tatil yoktu.

Haftalık çalışma süresi tam sekiz saat, yani tam bir gün kısaltılarak 40 saate indirildi –üstelik ücretlerde herhangi bir düşüş olmaksızın, hatta zam alınarak.

Kentin ortasında bir parkın işgali değildi söz konusu olan, tüm işletmelerde, hatta 10’dan az işçi çalıştıranlar da dahi fabrika işgalleri yaşandı. Patronlar işletmelere sokulmayarak fabrikalardan mal ve üretim aracı çıkarmaları engellendi.

Bu durumun doğal sonucu patronların üretim için gereksiz olduğunun kavranmasıydı. Öyle ki işçiler patronlar ve yöneticiler olmadan fabrikaları işletebileceklerini ve üretimi gerçekleştirebileceklerini göstermeye dahi kalkıştılar.

İşte bu noktada devrimin kıyısından dönüldü. Çünkü işçi sınıfı liderleri sınıfın kendisi kadar cesur değildi ve bu yüzden sorunun bir parçası oldular. Oysa daha 20 yıl kadar önce yürekli bir kadın şöyle haykırmıştı: “Gelecek her yerde ‘Cesaret ettim!’ diyenlerin olacaktır!”

edebiyathaber.net (25 Eylül 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z