Masthead header

hdfjfhjnh-6DED-7FFC-1DEDİstanbul Bilgi Üniversitesi ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin birlikte düzenledikleri, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Dr. Abdurrahman Arıcı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Remzi Sanver ve Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal Zeynioğlu’nun açılış konuşmasını yapacakları “6. Türkiye Yayıncılık Kurultayı” 08-09 Mayıs 2014 Perşembe ve Cuma günleri İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampüsü’nde (Eski Silahtarağa Elektrik Santralı, Kazım Karabekir Caddesi No:1 Eyüp / İstanbul) yapılacak.

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin basın açıklamasına göre, “Yayıncılık dünyasında gelenekselleşen ve iki yılda bir yapılan Türkiye Yayıncılık Kurultayı’nda alınan kararların büyük bir bölümü uygulamada da işlevini yerine getirdi, Türkiye’de yayıncılık sektörünün temel sorunlarının çözülmesi ve sektörün dikkat çekici bir gelişme çizgisi göstermesinde önemli bir etkiye sahip oldu.”

İlgilenen herkese açık olan ve iki gün sürecek kurultayda, “Kitapta Sansür, Otosansür/Fiili Sansür”, “Eğitim Yayıncılığının Geleceği”, “Kitap Tasarımı: Kapak ve Ötesi”, “Akademik Yayıncılıkta Usulsüz Alıntı ve İntihaller”, “Yayıncılığa Devletin Desteği, “Kitap Tanıtımı: Reklam mı, İlan mı, Kampanya mı?” başlıklı altı ayrı oturumda konuşmacı olarak katılacak Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri, akademisyenler, hukukçular, yayıncılar, eğitimciler, reklamcılar yayıncılığın sorunlarını tartışacaklar.

Basın iletişim için: Merve Okçuoğlu

0212 512 56 02 merve@turkyaybir.org.tr

6. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Programı  

Yer: 08-09 Mayıs 2014 Perşembe ve Cuma günleri İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampüsü 

8 Mayıs 2014 Perşembe

10.30     Açılış
Dr. Abdurrahman Arıcı (Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı)

Prof. Dr. M. Remzi Sanver (İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü)
Metin Celâl Zeynioğlu (Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı)

10.45     1. Oturum: “Kitapta Sansür, Otosansür/Fiili Sansür”
Yönetici: Mine Soysal (Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni)
Konuşmacılar: Can Öz (Can Yayınları, ÇGYD Başkanı), Sabri Gürses (Çevirmen), Müge Gürsoy Sökmen (Metis Yayıncılık), Sibel Oral (Gazeteci)

13.00     Öğle yemeği

14.00     2. Oturum: “Eğitim Yayıncılığının Geleceği”
Yönetici: Mustafa Nemutlu (Teknolist A.Ş. Yöneticisi)
Konuşmacılar: Dinçer Ateş (MEB Eğitim Yayınları ve İçerik Yönetimi Daire Başkanı), Celal Musaoğlu (Eğitim Yayıncıları Meslek Birliği Başkanı), Üner Karabıyık (DEKMEB Yönetim Kurulu Üyesi)

16.00     Çay/kahve molası

16.30     3. Oturum: “Kitap Tasarımı: Kapak ve Ötesi”
Yönetici: Fahri Aral (Türkiye Yayıncılar Birliği 2. Başkanı)
Konuşmacılar: Enis Batur (Yazar), Mehmet Ulusel (Grafik Tasarımcı), Semih Sökmen (Metis Yayıncılık), Utku Lomlu (Grafik Tasarımcı)

19.30     Boğaz Turu ve Kokteyl

9 Mayıs 2014 Cuma

10.30     4. Oturum: “Akademik Yayıncılıkta Usulsüz Alıntı ve İntihaller”
Yönetici: Koray Seçkin (Seçkin Yayınları)
Konuşmacılar: Erkin Yılmaz (Telif Hakları Genel Müdürü), Altan Gürsel (Techknowledge/Ülke Yöneticisi), Engin Erdil (FSEK Uzmanı-Hukukçu-Bilirkişi), Hakan Erdem (Tarihçi)

12.30     Öğle yemeği

13.30     5. Oturum: Yayıncılığa Devletin Desteği
Yönetici: Kenan Kocatürk (Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri)
Konuşmacılar: Hamdi Turşucu (Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü)

Eryaşar  Eyupoğlu (Yeminli Mali Müşavir), Dr. Adem Tuncer (KOSGEB İstanbul Haliç Hizmet Merkezi Müdürü), Kenan Barut (Oxford University Press) 

15.30     Çay/kahve molası

16.00     6. Oturum: “Kitap Tanıtımı: Reklam mı, İlan mı, Kampanya mı?”
Yönetici: Tuğrul Paşaoğlu (YAYBİR Başkanı)

Konuşmacılar: Yiğit Kalafatoğlu (Utopic Farm Ajans Başkanı ve Reklamcı), Uğurcan Ataoğlu (Alametifarika Reklam Ajansı), Vedat Bayrak (Alfa Yayınları), Özgür Akın (Yapı Kredi Yayınları) 

18.00     Kapanış

edebiyathaber.net (5 Mayıs 2014)

BmfYO9aIgAE17KbUçarı’nın beşinci sayısı Türkiye’nin İstanbul, İzmir, Ankara, Diyarbakır, Muğla, Denizli, Giresun, Konya, Antalya ve Zonguldak gibi illere dağıtıldı.

İçerik:

2- Kemal’e Ağıt – Burak Eroloğlu – Şiir
3-4- Mısra Büyüsü – Burak Eroloğlu – Deneme
5-6- Sayın Tanrı’ya Bir Kadının Son Gecesi – Serhat Yılmaz – Şiir
7- Şiir Sokakta Akımı – Nuhat Elçeoğlu – Deneme
8- Metro – Sara Durmuş – Şiir
9- Sarı Limon – Lale Alizade- Deneme
10- 50 – David İgnatow – Çeviri Şiir(Çeviren: Ümit Şener Ta)
11- Günün Diriliğine – Burak Eroloğlu – Deneme
12-13- Yalınayak – Serhan Yılmaz – Şiir
14- Süleymaniye’de Huzur – Tuğba Şahin – Şiir
15- Turgut Uyar Şiiri Üzerine – Figen Orman – Deneme
16- Gökyüzü Alfabesi – Tanıtım
17- Kaç Ay – Emre Sami Topçu – Şiir
18- Yaşanmışlıkların Pişmanlıkları – Aylin Tunca – Şiir
19- O Zaman Anlat Ona – Berre Tekeoğlu – Deneme
20- Siyah – Engin Türkoğlu – Şiir

Uçarı’yı temin edebileceğiniz noktalar:

İstanbul – Taksim – Mephisto Kitabevi
İstanbul – Beşiktaş – Alkım Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – Mephisto Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – İmge Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – 26A Sahaf

İzmir – Bornova – Palme Kitabevi

Ankara – Kızılay – Tayfa Kitap Kafe

Eskişehir – Merkez – Adımlar Kitabevi

Denizli – Merkez – Halikarnas Kitabevi

Muğla – Merkez – Anatolia Kitabevi

Giresun – Merkez – Sahafzade Kitabevi

Diyarbakır – Merkez – Mona Kafe

Mayıs ayı sayısını internetten temin edebileceğiniz adres için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (5 Mayıs 2014)

ölümsüz öyküler yarışma görseliÖlümsüz Öyküler genç yazarları yazmaya teşvik etmek ve fantastik edebiyatımıza yeni kalemler kazandırmak amacıyla düzenleniyor.

Katılım koşulları

– Öykü fantastik, bilimkurgu, polisiye, gerilim ve korku türlerinde olabilir. Bu türler dışında gönderilen eserler yarışmaya kabul edilmeyecektir.

– Öykünün yazı tipi özellikleri Times New Roman, 12 punto, 1,5 satır aralığı şeklinde olmalıdır.

– Öykü 2500 kelimeyi geçmemelidir.

– Katılımcılar yarışmaya sadece 1 öykü gönderebilirler.

– Öykünün daha önce hiçbir yerde basılı olarak yayımlanmamış olması gerekmektedir. Sanal ortamda yayınlanan öyküler yarışmaya gönderilebilir.

Dosyaların gönderilmesi

– Öykü dosyaları 1 Mayıs – 1 Temmuz 2014 tarihleri arasında e-posta ile yarisma@olumsuzoykuler.com adresine gönderilecektir.

– Katılımcılar eserlerini Word dosyası formatında gönderecektir.

– Öykünün yer aldığı dosyada katılımcıya ait herhangi bir bilgi bulunmayacaktır ve bu dosyanın adı öykünün adıyla aynı olacaktır. Katılımcının kendi adını vereceği diğer dosyada ise katılımcının kısa özgeçmişi, adresi, telefon numarası ve e-posta adresi yer alacaktır.

– Yukarıdaki şartlara uymayan katılımcıların dosyaları kabul edilmeyecektir.

Değerlendirme

– Belirtilen tarihler arası gönderilen dosyalar değerlendirmeleri için jüri üyelerine ulaştırılacaktır.

– Yarışma sonunda sadece üç öykü ödül almaya hak kazanacaktır.

– Jüri üyeleri dosyaları 1 Ağustos 2014 tarihine kadar değerlendirecektir. Ödül töreniyle ilgili detaylar, değerlendirme süreci sona erene kadar, Ölümsüz Öyküler’in internet sitesinden (www.olumsuzoykuler.com) duyurulacaktır.

Jüri

Funda Özlem Şeran (Yazar)

Haktan Kaan İçel (Yönetmen, Yazar)

Kadim Gültekin (Yazar)

Mehmet Berk Yaltırık (Yazar)

Ozancan Demirışık (Editör, Çevirmen)

Seran Demiral (Yazar)

Serdar Yıldız (Yazar)

Yunus Emre Altanay (Yazar) 

Ödüller

Birincilik Ödülü

NOOK Simple Touch e-Kitap okuyucu

İkincilik Ödülü

Yarışma için geçerli türlerde katkıda bulunmuş Türkiyeli yazarların eserlerinden 10 kitaplık set.

Üçüncülük Ödülü

Yarışma için geçerli türlerden derlenmiş 5 kitaplık set.

edebiyathaber.net (5 Mayıs 2014)

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin (İTEF) altıncısı Vehbi Koç Vakfı’nın ana sponsorluğunda 5-11 Mayıs 2014 tarihleri arasında, ‘Şehir ve Yolculuk’ temasıyla gerçekleşecek.

itef2014-2

Okurlar 5-8 Mayıs tarihleri arasında söyleşiler, atölye çalışmaları, çocuk etkinlikleriyle dopdolu bir festival programını takip etme imkanı bulacaklar. Festival aynı zamanda bu yıl bünyesine iki yeni programı da katarak 9-11 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek olan İTEF-Mutfakta Edebiyat ve İTEF-Çocuk etkinliklerini başlatıyor.

Etkinlikler için>>>

Yazarlar için>>>

edebiyathaber.net (5 Mayıs 2014)

katip bartleby-kapakKafka’dan Albert Camus’ye kadar önemli yazarlara esin kaynağı olan  ‘Kâtip Bartleby’, İlknur Özdemir’in yeni çevirisiyle yayımlandı.

Kâtip Bartleby, absürd edebiyatın öncülerinden ve Amerikan edebiyatının kült yapıtlarından. Onu özetleyen en iyi cümle belki de, “Yapmamayı tercih ederim!” cümlesi.

Kâtip Bartleby, kendisine verilen görevleri yapmamayı tercih ettiğini söyleyerek çalışmanın sınırlarını pasif direnişle çizen bir öncü. Kâtibinin inadıyla başa çıkamayan avukat, kapitalizmin kalesinde, devasa binaların duvarlarına bakan masasında, sadece çalışmayı değil yaşamayı da durduran, hiçbir işe yaramayan bu adamdan kurtulmak ister, sonunda akıl ve mantık dışı bir çözüme yönelir.

Bartleby’nin hikâyesi, bireyin toplum kurallarına karşı tavrını yansıttığı kadar özgür irade ve determinizm konularına da bir pencere açıyor.

edebiyathaber.net (2 Mayıs 2014)

 

250px-SaitfaikEserlerinin telif  haklarını Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlayan yazar Sait Faik Abasıyanık’ın anısına her yıl Darüşşafaka Cemiyeti ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle düzenlenen Sait Faik Hikâye Armağanı,  10 Mayıs Cumartesi günü saat 14:00’da Burgazada Sait Faik Müzesi’nde düzenlenecek törenle sahibini bulacak.

Program:

12:30               Medarı Maişet Motoru ile Kabataş’tan kalkış

13:30               Kadıköy kalkış

14.15-15.00    Sait Faik Müzesi’nde Ödül Töreni

15:00               Müze gezisi

Kabataş kalkış: Turizm Tekneleri İskelesi (Bezmiâlem Valide Sultan Camii yanı)

Kadıköy kalkış: Şehir Hatları Beşiktaş İskelesi

LCV: Meltem Aydın (0212) 252 04 60

edebiyathaber.net (2 Mayıs 2014)

  • Gürhan Adana - 07/05/2014 - 16:57

    “Hikaye” değil, “Hikâye”cevaplakapat

Sevdali-Bulut-Masali_174013_1Çocuk ölümlerini olağanlaştırdığımız bir coğrafyaya döndü ülkemiz farkında mısınız? Hemen her gün haber bültenleri kayıp çocuklar ya da kayıpların ölüsünün bulunduğu haberleriyle başlıyor. “Son dakika” haberlerine de sık sık konu oluyorlar doğal olarak.

Çocuk gerçekliğinin ölümle anıldığı bu coğrafyada sihirli diyarlara yelken açmaya başladım sık sık. İyilerin kazandığı kötülerin yenildiği ve bu kuralın hiç değişmediği dünyalara gidiyorum. Masallarla örüyorum çevremi. Dünya edebiyatının büyük ozanı Nazım Hikmet’in “Sevdalı Bulut Masalı” da bunlardan biri…

Nazım’ın, Masallar, Hikâyeler- 3 ve Sevdalı Bulut adlı kitaplarında yer alan bu masal, bu defa tek başına bir kitap olarak karşımızda. Yine Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan kitap, Can Göknil’in bir masala yakışan şık ve göz alıcı şekilde renklendirilmiş resimleriyle ete kemiğe bürünmüş. Ayşe kızın Kara Seyfi’ye karşı olan mücadelesinde bulutun Ayşe Kız’a yardımını anlatır bu masal. Kara Seyfi, Ney ülkesinin sahibi. Ama gözü doymaz bir aksi. Ayşe kızın tarlasında gözü. Çiçeklerle, renklerle bezeli bahçeyi satın almak istese de, Ayşe kıza elinden kötülüğü yapmak istese de masal bu ya, başaramaz.

“Ayşe kızın ela gözleri gün ışığıyla doluydu. Sırma saçları pırıl pırıldı. Bir eliyle, sağındaki tavşanın uzun kulaklarını çekiştiriyor, öbür eliyle sol omzundaki güvercini okşuyordu. İşte bulut tam bu sırada bahçenin üstünde belirdi. Bahçeye bir gölge düştü, ama çok durmadı, ortalık yine ışıklandı. Derken bahçeye, demin soldan sağa düşen gölge bu sefer sağdan sola düştü. Sizin anlayacağınız, bulut yukarda soldan sağa bahçenin üstünden geçmiş, sonra arkasına bakıp bahçede Ayşe kızı görünce gerisin geri yine bahçenin üstüne gelmişti. Ayşe kız da bulutu gördü. Tavşan da gördü bulutu, tanıdı da. Güvercin de gördü bulutu, kendini kurtaran bulut olduğunu anladı, kanatlarını çırptı hafiften.”

Masal böyle de ya dünyamızın gerçekleri. Söz konusu verimli bir topraksa ya da kentsel dönüşüm çetelerinin rant alanlarının orta yerinde kalmış küçücük bir bahçe/arsa/kulübeyse…

İşte bu yüzden seviyorum masalları. Çocuklarımıza veremediğimiz ama vermeyi çok istediğimiz dünyaları anlatırlar bize. Yok dünyalarda mutlu bir şekilde gezdirirler. Aslında başka bir dünyanın da olabileceğini fısıldarlar minik yüreklere.

Nazım Usta’nın dili üzerine söylenecek bir söz yok. O yüzden varın bu masalı nasıl anlattığını siz düşünün. Sevdalı Bulut Masalı, sevdanın, dostluğun, bağlılığın ve iyiliğin kazandığı bir dünya resmi. Evinizin duvarına da kalbinizin duvarına da…

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (2 Mayıs 2014)

firtinaDuygu Asena’nın anısına saygı duruşu olarak düzenlenen Duygu Asena “Kadının Hâlâ Adı Yok” Roman Ödülü sonuçları açıklandı. Seçici kurul, ödülün Fırtına Takvimi adlı romanıyla Jale Sancak’a verilmesini oybirliğiyle kabul etti.

Vuslat Doğan Sabancı (Onursal Jüri Başkanı), Doğan Hızlan, Filiz Aygündüz, Buket Aşçı, Turhan Günay, İhsan Yılmaz, Cem Erciyes ve İnci Asena’dan oluşan Seçici Kurul, 29 Nisan Salı günü yaptığı toplantıda Duygu Asena “Kadının Hâlâ Adı Yok” roman ödülünün Fırtına Takvimi  ile Jale Sancak‘a verilmesini oybirliğiyle kabul etti.

Jale Sancak, bu ilk romanında öykü ile romanın birbirini çağrıştıran özgün birlikteliğini sergilemesi,  Anadolu’daki kuşatılmış kadın kimliğini ifade etme biçimiyle ödüle layık görüldü.

Seçici kurul ayrıca Mavi Neşe‘nin  özgün bir dil kuran, psikolojik derinliğiyle dikkat çeken Soğuk Ses adlı romanını da övgüye değer buldu.

 edebiyathaber.net (1 Mayıs 2014)

TAsRAYA-BAKMAK_57216_1İletişim yayınlarının “Memleket Kitapları” serisinin 10. Kitabı olarak raflara çıkan “Taşraya Bakmak”, (İlk basım, 2005) Tanıl Bora’nın editörlüğünde, kendisinin de dâhil olduğu on üç yazarın sayfalarına taşıdığı taşra sesleri ve Nuri Bilge Ceylan’ın o siyah beyaz (ya da gri mi demeli?) sinematografik taşra-taşralı geçidi sayesinde ilgiyle okunabilecek bir kitap haline gelmiş, hatta bendeniz içine düştüm desem yeridir.

“Taşraya Bakmak”, yırtına yırtına büyüyen “otokrasinin”  tırnaklarını, yetmezmiş gibi sanki daha da bir sivrilsin diye törpülediğini düşündüğümüz taşraya, tabiidir ki bu kez küçümsenen, paylanan taşralılığa, kimisince anlaşılması boşa vakit kaybı taşralılara, yaşana gelen kritik siyasi vakıaların bir yerde mutlak onaycısı görülen taşraya, bu kez hem dışardan ve hem içerden notlarla ses veren, taşralılık gerçeğinden öte “mefhumuna” yönelen bir çalışma. Her yerde görünürken, Tanıl Bora’nın deyimiyle adeta “görünmezleşen”, yiten, dönüşen taşraya dair kıymetli bir derleme.

Elbette Türkçe’ de İstanbul dışı külliyen taşradır” diyor Melih Pekdemir ve “bu tespite katılmayıp da ‘Ankara dâhil ama belki Levanten İzmir hariçtir’ şeklinde pekâlâ şerh düşülebilir” diye de ekliyor.

Oysa tarih içinde izlek bir ifadeyle, A. Turan Alkan’a göre; taşra, bir Tanzimat icadıdır. Kendi sözleri ile daha net izahlandıracak olursak, “batılı tarzda tasavvur edilen vatan kavramının ücra köşelerini en azından Üsküdar’ın fukara semtlerinden biri gibi görmeyi tahayyül ederken bambaşka bir âleme düşen bürokrat takımının, hayal kırıklığı ile tasvir ettiği, bir türlü içine sindiremediği modern vakıadır.” taşra denilen.

Tanzimat dönemi ile “ite kaka” başlayan bu merkez eksenli modern cereyan, Cumhuriyet Türkiye’sinde artık müşterek bir dava için her bir karışı birbirinden kıymetli, sathı da hattı da kanla çizilmiş kutsî vatan toprağında, topyekûn bir seferberlik mecrasına dönüşüverirken, köylere, kasabalara marşlarla taşınan idealist öğretmeni, mülkiyelisi, doktoru artık sürgünde değildir. Bu defa meseleyi kıymetli bir vatan vazifesi addedip yollara düşeceklerdir.

Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu”nu anımsayın, öğretmen olmak uğruna geride bıraktığı sancılı aşk macerasını bile hiçe sayma lüksü ile orta yerde göz kamaştıran o pek cesur genç kadını, bu özellikleri ile özendirici bir Cumhuriyet kahramanı olarak çizilmiyor muydu? Öte yandan taşra karikatürize ediliyor, bir başka yer alıyordu aynı sayfalarda; öğretmenlik macerası sırasında her gittiği yerde güzelliği ile taşra ahalisi içinde huzursuzluk konusu olan bu “kendi başına kadını”, yine kendisine yabancı gelen ölçüler karşısında, tuhaf, belki de kabul edilemez bulan bir taşralı simâsı, o sayede çarçabuk silikleşiveriyordu. Bu haliyle tıpkı döneminde yayınlanmış diğer İstanbul menşeili yazın mesaileri gibi “Çalıkuşu” da “merkez” bakış açısı ile yazılan bir romandan

Süt adlı filmden bir kare

‘Süt’ adlı filmden bir kare

öte durmadığı gibi, kahramanlarına aynı oranda bir hakikilik de taksim etmiyordu. Edebiyatın, taşranın hakikatlerine eğilmesi ise hayli zaman alacaktı. (Kitabın çeşitli bölümlerinde edebiyatın ve sinemanın taşra ile ilişkisine olabildiğince, etraflıca yer ayrılmış.)

Belki de, Tuncay Birkan’ın edindiği, edinilmesi gereken derde benzer bir dert içinde olmak gerekiyordu; tüm bunları hakkıyla anlamlandırmak, memlekette edebiyat, sanat, siyaset vb. beşeri ve toplumsal uğraşlar içinde olurken de;

Şehirli ‘bireyleri’ anlamak için edebiyatla psikanalizin betimlemelerinden yardım almanın elzem olduğunu düşünürken, ‘taşralı’ insanı salt sosyolojisiyle ve çeşni kabilinden ‘sıkıntı’, ‘kasvet’, ‘mahrumiyet’ gibi sade suya tirit iri psikolojik laflarla kavranabilecek bir ‘tip’ derekesine indiren kibirli tavrı aşındırmak

Ömer Laçiner’e göre ise,” Türkiye’de taşra, “vurgulu bir hiyerarşiyi”, “gerilim yüklü bir ilişkiyi” anlatır.

——

Kısa Bir Bakış; Cumhuriyetin ilk yıllarında Doğu taşrasında gelişen “Sünni-Kürt ayaklanmaları” öte yandan sekülerleşme dürtüsü ile gelişen modernizasyon çabaları bu kez Orta Anadolu’da kapsamını giderek arttıran muhafazakâr tepkilere neden olmuştu. Laçiner, çok partili döneme geçme arayışlarını zorlayan merkez -taşra geriliminin giderek arttığı bu dönemin en önemli siyasi neticesi olarak gördüğü, Orta ve Doğu Anadolu “taşra muhalefetinin” bu ve benzer nedenlerden ötürü sahiplendiği Serbest Fıkra hareketini, “Doğu ve Batı taşralarının ilk ortak muhalefet potası” olarak tanımlar.
 
1940’larda Köy enstitüleri, toprak reformu tasarıları, “pratik, seküler zihniyetli bir köylü önderler kadrosu” ile oluşturulması planlanan yeni üretici örgütlenmeler,  “küçük kent ve kasaba tüccarını” tedirgin ederken, işin içinde solcuların olması “antikomünist” büyük toprak sahiplerinin (ağalarının) giderek DP muhalefetine kaymasına neden olurken, böylelikle DP ve onun siyasi haleflerininin bugüne dek iktidarı büyük oranda “yüksek destekle” sürdürebilme tirajına bir nevi zemin oluşturmuştur. Laçiner’e göre “iki kutuplu” o dünyada “Otantik katkılı/içerikli taşra antikomünizmi 70’lere kadar iktidarı belirleyen en önemli etken” olmuştur.
 
Bir Zamanlar Anadolu

Bir Zamanlar Anadolu’da adlı filmden bir kare

Kürt/Doğu taşrasında ise, kahir ekseriyetle aşiret yapılarının gözettiği ölçülerle ile sürekli yer değiştiren siyasi tercihler, giderek 80’ler ve 90’larda görünür hale gelecek olan, merkezden uzak, büyük ölçüde kendi iç taşrasından gelen sinyallerin hazırladığı, özerk bir tavırla siyaset yapma hevesini pekiştirmesine yol açar. Yani Kürt taşrası merkeze göre biçimlenen siyasi iklimini, çeşitli ontolojik taleplerin de yoğunlaşması eşliğinde artık “kendilik” süreciyle bir yaratım peşinde koşmaya başlamış olur. (Bugün geldiğimiz noktada, bilhassa 30 Mart 2014 belediye seçimlerinde bölge halkının bu oluşuma teveccühü ortadır.)

Öte yandan muhafazakâr taşraya dönecek olursak, Laçiner’e göre, ‘69 yılında siyaset arenasında görünmeye başlayan Necmettin Erbakan’ın siyasi manevrasında şekillenecek olan, “ağır sanayi hamlesi” ve laiklik sorgulamaları ile çizdiği “milli” siyasal çizgiyi sahiplenen taşralı muhafazakâr sermaye,  80’li yılların ihracat seferberliğinde konjonktüre en fazla uyum sağlayan kesimler arasında kendisini gösterirken, 90’lı yılların başında büyük oy oranı ile birinci parti olmayı başarabilmişti. “Muhafazakâr taşra” merkez gerilimine nispi bir zenginleşme hırsı ve dahi “iş bitiriciliği” ile Orta ve Güney Anadolu’nun önemli şehirlerini ticaret merkezleri haline – belki bir İstanbul alternatifi olarak-  getirmeyi sağlamıştır. (bkz. Yeşil sermaye, Anadolu Kaplanları)

——

 

Merkez ile taşra arasındaki ilişki hakikatte de hafife alınmayacak bir gerilim yaratıyordu. Tanıl Bora’ya göre; İstanbul başından beri “solipsist (tekbenci)” bir havaya sokuluyor; öte yanda “rütbesi taşralı, kendisi şehirli” şehirimsiler yaratılarak taşra gerilimi tuhaf bir biçimsizlikle sarpa sarıyordu. “Şok edici şehirleşme tecrübesi için ise artık büyük şehre gitmek şart değil, şehir şoku gezici bir kumpanya gibi taşrayı zaten ziyaret ediyor”du. Yani bir nevî;

Mayıs Sıkıntısı adlı filmden bir kare

Mayıs Sıkıntısı adlı filmden bir kare

Neticede, benzeştirici, aynılaştırıcı, bir süreçle karşı karşıyayız. Sanki her yer şehir ve her yer taşra veya hiçbir yer…di.

Merkezi iktidara yararlılık içindeki yandaşların her birinin ağzından adeta fragmanlaşarak çıkıp atmosfere üflenen, şu, “ben lafa değil icraate bakarım” lakırdısı, Tanıl Bora’nın bir başka yerinde ifadesiyle “Ne işe yaradığından, uygun çözüm olup olmadığından bağımsız olarak her inşaata yatırım ve “hizmet” nişanı takılması…” gibi bir oldu-bitti zannı ile açıklanabilirdi ancak. Bir Ankara sâkini olarak Bora, Ankara’yı 20 yıldır kesintisiz dönüştürmeye devam eden malum şahıs için,  “Melih Gökçek, (…) “çevre”nin “merkez”e meydan okumasının ya da ondan intikamını alışının pornografisini sahneliyor.” derken, bu bile tek başına taşra-merkez gerilimini açıklayan en somut ve popüler görünürlüklerden birini işaret etmiyor muydu?

Ve şu meşhur “double yollar” için en kestirme yorum ve tespit, yine Bora’nın, “Kentin sindire sindire değil sıçrayıp dağılarak büyümesinde otomobil-merkezli şehir planlama ideolojisinin rolü ihmal edilmemeli” ifadesinde daha bir beliriyor, hesap kitap akla yatıyordu, sanki.

Tabii bir de kuvvetli bir taşra öfkesi vardı ki, o ise meş’um gerilimin atlaya zıplaya ortalık yerde kendini yerlere vurarak belli edebilen birer hali gibiydi. Tanıl Bora’ya göre bu öfke, kimi zaman, bir futbol müsabakasında “Anadolucu tepki ile İstanbul’u ana-avrat taciz eden delişmen tezahüratlarda, kimi zaman beldenin birine “we want to be a city” afişi astıran kıvranışta, kimi kez de devletin “bölücülüğe karşı teyakkuza” giriştiği Kürt memleketlerinden -yoksunlukta- aşağı kalır yanı olmadığını dillendiren, Ankara’nın dibini bulmuş, unutulmuş yoksul mahallerinden çıkan “bizde mi dağa çıkalım” tepkisine dönüşebiliyordu pekâlâ. Bu tablo etnik-dini kimlik meselelerinden âzâde, aslında kesif bir taşralılık meselesinin hâkim olduğunun da altını çiziyor gibidir.

Bilhassa, malum öfkenin arkasında yatan, kitapta da değinilen, “taşra özü” olarak ifade bulan şey; değerlerin tahribatına, ‘elleşmeye’ karşı gecikmeden geliştirilebilen muhafazakâr/milliyetçi reaksiyondan çok da başka bir şey değildi. Bu öz,  başı çeken bir “linç güruhu” sayesinde, Bora’nın anımsattığı ’93 Sivas kıyımını ‘kıyâm’ olarak kutlayıp, her fecaati ‘milli refleks’ gerekliliğinin neticesi olarak görenlerin zihni temayülüydü.

tumblr_lholxjbvnp1qzexguMerkez ile arası giderek kapanır göründüğü halde taşranın bile taşralıktan uzaklaşıp “fotokopileştiği” sırada, ne hikmet artık umumi bir taşralılığın çepeçevre sardığı, kimi yerlerde kurtarılmış bölgeler, ihtiyatlı, sosyo-ekonomik tıpatıplıklarına yapışmış halis muhlis şehirli komünler, onların bir teyakkuzun resmigeçidi gibi taşralılık zulmüne, gerilimine, sıkıntısına gözdağı verecek gözü kara hallerinden ortalık geçilmiyordu.

Taşra bir yer değil artık bir kavram belki Arzu Çur’un da dediği gibi. Silik köylerin etrafında kümelenmiş iddialı taşralar vardır artık! Birbirinin taşrası haline gelen yaşamların sardığı bu paradoks, belki de tüm dünya için geçerli bir mesele iken, İstanbul’da bir yerin, bir yerlerin taşrası olabiliyordu pekâlâ.

Taşrayı yitirmemek ve aslında o sarih yapay taşralıktan kurtulmak için bir şeyler yapmak icâb edecekti. Bora’ya göre bu ve dahası için en uygun iklimlerden biri; “Şehir-taşra ekseninde üretken bir gerilime dönüştürmenin yolu ekonomik ve siyasal çevrimleri/sistemleri bölgesel ölçeklerde ‘kılcallaştırmaktan’ geçiyor. Bölgesel ara kimlikler, milliyetçilik hamaseti ve milli devletin otoriter bir örnekliği ile taşra bağnazlığı arasındaki dar kafalılık ittifakını aşmak veya zayıflatmak için bir yol da olabilir.

Bu belki, yine Bora’nın daha en başında “Memleket Kitapları” biriktirme hikâyesine yaslanan o hassasiyet üzerinden ettiği şu pek naif ikilem, belki de arzu ile kesişiveriyordu:

Memleket hassasiyeti; bir uçta taşra bağnazlığı, mutaassıp yerlicilik ve milliyetçilik, diğer uçta elitist ve ‘ruhsuz’ bir kozmopolitizim arasında yumuşatıcı, dengeleyici bir bakış ve oluş hali için tutamak sağlayabilir mi?” (temennim!)

Merkezin artık pis işlerini taşraya yıkmaktan vazgeçmesi, Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” filminden kısa bir örnek vererek kitapta aktardığı üzere, Şükrü Argın’ın şu ifadeleriyle; “ayak işlerini her zaman taşralılara yıkan şehirli kibir ve bencilliğinin de ötesinde, şehirlinin ‘medeni vahşeti’ ile taşralının ‘vahşi vicdanı’ arasındaki karşılaşmayı, yüzleşmeyi” idrak ederek işe başlanabilirdi. Eninde sonunda Melih Pekdemir’in “dürüstlük” namına mâlumu ilân ettiği o iki çift lafı da bu idrak dairesinin bir köşesine yerleştirmeliydi: Taşralılık, bir “pejoratif”* anlamlar dizesi ile yüklenmiştir adeta.

indir

Uzak adlı filmden bir kare

Meydanlarda yüksek sesten, karnı doyurulup pişpişlenen, sokak aralarına tıpışlanan taşra radikalizmi, nihayet ve tek kerede sanki bir tek sandığın diliyle deşifre edilebilecek, meselesinden hayli uzaklaşmış “demokratik” tercihleri okuma yamukluğu, sonunda bizlere, içimizdeki içre (taşra) ile adamakıllı muhabbetimizin de olmadığını gösteriyor gibiydi; arayı fazla mı açtık ne?

Nuri Bilge’nin kadrajına sığdırdığı o kapak fotoğrafında, tren raylarının üstünde durup size bakan, belli ki şaşkınlıkla açılan gözlerine gülümseyişten çok heyecanını katarak poz verebilmiş küçük kız ile ve galiba peşine düşerken, aynı kareye bu halini çaresiz teslim eden yaramaz köpeği, yani hepsini izlerken, memleketi tıpkı bir tren yolcusu gibi seyrettiğim aklıma geldi. O pek konforsuz koltuklarına şöyle rahatıyla kurulmadan,  pencere düşünden, geride bırakırken, son bir gayret tutuna tutuna, üstü başı eprimiş, yavrusundan ayrı düşmüş ana misali biçareye bakar varsayıp, gözyaşım için için ve acılı döküp, daha önümden geçip gideceklerin merakına da kalakalmışken… Eh işte, o arada kurumuşum, ıslanıp kurumaya alışmışım ‘sanki’ derim. Sonunda asıl o trendir memleket, seyrin kendisi, geride bıraktığın, önü sıra geçip gideceğin vuslat ve gurbet, hepsi ne ise, bir tren yolculuğundan daha konsantre hiç bir şey anlatamazdı bu ikisini ve bir çoğunu peş peşe. İşte tüm bunlar memleketin ‘gibi hali’dir. Onlardan biridir. Yani öyle gibidir, memleket!

Nihayet, içinizde bir yerde taşıdığınız o taşra sıkıntısına, kim bilir belki bir öcü gibi kaçıp uzaklaştığınız şeye yakın gelmek, anlamak, hatırlamak, farketmek için nazik bir fırsat olabilir “Taşraya Bakmak”. 

İyi seyirler!

* TDK ’ya göre, pejoratif: “Küçümseyici, aşağılayıcı, kötüleyici, yerici, yermeli” anlamlarına gelir.

Arzu Lermioğlu – edebiyathaber.net (30 Nisan 2014)

Atticus_and_Tom_Robinson_in_courtDünyada giderek yaygınlaşan e-kitabın gücü karşısında 88 yaşındaki ünlü yazar Harper Lee de dayanamadı.

İlk baskısı 1960’ta yapılan Bülbülü Öldürmek (To Kill A Mockingbird) romanının yazarı Lee, 88. yaş gününde eserinin e-kitap olarak yayımlanacağını duyurdu.

Harper Lee, Bülbülü Öldürmek kitabının e-kitap ve dijital ses kaydı olarak yayınlanmasına izin vererek, uzun yıllar direndiği elektronik kitap piyasası karşısında teslim bayrağını çekmiş oldu. E-kitap okurları açısından ise bu alandaki büyük bir açık kapatıldı. Kitabın yayıncısı HarperCollins’in yaptığı açıklamada yazar, “Hâlâ geri kafalıyım. Tozlu ve eski kitapları, kütüphaneleri severim. Bülbülü Öldürmek’in bu kadar uzun süre ayakta kalmasından çok etkilendim. Bu da yeni nesil Bülbülü Öldürmek olacak.” dedi.

Açıklama, yazarın eski edebiyat ajanı Samuel Pinkus’a yayın haklarını geri almak için dava açmasından yaklaşık bir yıl sonra geldi. Lee, imzaladığı telif anlaşmasında kandırıldığını açıklamıştı. Eylül ayında açılan davada Lee’nin avukatı Gloria Phares, davanın yazarı memnun edecek şekilde, “telif haklarının iadesi” ile kapandığını açıklamıştı. Pulitzer Ödüllü roman Bülbülü Öldürmek’in dijital versiyonu 8 Haziran’da yayımlanacak.

Yazar Harper Lee’nin gençliğinde yaşadığı bir olayı anlatan roman, haksızlığa uğrayan siyahi bir genci savunan avukat Atticus Finch’in yaşadığı kasabada dışlanmasını konu alıyor. Lee’nin yayımlanmış tek romanı olan Bülbülü Öldürmek, 1962’de aynı adla sinemaya uyarlanmış ve üç Oscar ödülü kazanmıştı.

30 Nisan 2014

photo114. Uluslararası Ankara Öykü Günleri, Ankara Üniversitesi-Çankaya Belediyesi-Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği ortaklığında, 7–11 Mayıs’ta Ankara’da Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü Rektörlük Yüzüncü Yıl Toplantı Salonu ve ATAUM Salonu, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği olmak üzere dört ayrı mekânda gerçekleştirilecek.

14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nin onur ödülü Necati Tosuner’e sunulacak. Onur konukları arasında Füruzan, Anar, Hamlet İsahanlı, Beatrix M. Kramlovsky, Bruno Cany, Billy O’Callaghan, Carles Alvarez Garriga ve Nenad Joldeski bulunmaktadır.

2013 yılında hayallerin ve umudun hiçbir zaman tükenmeyeceğini bize anımsatan Hugo Chavez anısına düzenlenen Uluslararası Ankara Öykü Günleri bu yıl sarı güller ve kâğıt kelebeklerle uğurladığımız Gabriel Garcia Marquez’in anısına gerçekleştiriliyor. 

Öykü günlerinde, Azerbaycan, Avusturya, Kıbrıs, Makedonya, İrlanda, İspanya’dan gelecek konuk yazarlarla Türkiyeli okur ve yazarlar buluşma fırsatı bulacak.

14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri Programı

Uluslararası Ankara Öykü Günleri, dünyanın  halen devam eden en eski öykü festivali olma özelliğini taşıyor.

14. Uluslararası Ankara Öykü Günleri Açılış Töreni 7 Mayıs’ta Ankara Üniversitesi Rektörlük Yüzüncü Yıl Toplantı Salonu’nda Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği Genel Başkanı Özcan Karabulut, Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş’in konuşmalarıyla gerçekleştirilecek. 

Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nde öykü günleri boyunca her gün saat 11’de başlayacak öykü saatlerinde öyküler okunacak, öykü üzerine kısa konuşmalar ve paneller gerçekleştirilecektir. 14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlamalarıyla ilgili deneyim paylaşımını içeren, Anadolu’da edebiyat yapmak ve Edebiyat atölyesinde olmak konulu paneller de gerçekleştirilecek.

8 Mayıs’ta Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Füruzan, Necati Tosuner, İbrahim Karaoğlu, Habip Aydoğdu, Hanefi Yeter ve Prof. Dr. Devrim Erbil’in katılımıyla Sözler ve Renkler Gravür Sergisinin Serüveni konulu panelle birlikte Sözler ve Renkler Baskıresim ve Ressam Hanefi Yeter Yazı-Çizi Buluşması sergilerinin açılışı gerçekleştirilecek.

Öykü günleri boyunca, Öyküde Ankara/Ankara’da Öykü, Azerbaycan’da Öykü Edebiyatı, Hamlet Üzerine Yaklaşımlar, Fantastik Edebiyat, Cezaevi Edebiyatı, Kıskanılan Bir Yazar: Cortazar, 100. Doğum Yılında Orhan Kemal, Genç Öykücüler Konuşuyor, Çağdaş Avusturya Öyküsü, Füruzan: Parasız Yatılı’nın 43., Kırkyedililer’in 40. Yılı, Edebiyatımızda Necati Tosuner, 90 Sonrası Kürtçe Öykü, İrlanda Öykücülüğü, Son Dönem Romancılığımız, Bilim Kurgu Edebiyatı ve Direniş Edebiyatı / Edebiyat Siyaset İlişkisi konulu paneller gerçekleştirilecek. Ayrıca Nursel Duruel’le söyleşi de programda yer alacak. 

edebiyathaber.net (30 Nisan 2014)

  • isyankar - 08/06/2014 - 23:16

    ÖYKÜ GÜNLERİ KADAR SIKICI BAŞKA ETKİNLİK BİLMİYORUMcevaplakapat

turler1‘Kutluhan Kutlu ile Sinemada Türler Atölyesi’ 4 Mayıs – 8 Haziran arası, her Pazar 16:00-19:00 arası Ayrıntı Akademi‘de gerçekleştirilecek. 

Sinemada en çok ilgi çeken; “fantezi, korku, bilim kurgu” türleri ile bu türlerin önemli örneklerinin, farklı boyutlarıyla ve karşılaştırmalı olarak ele alınacağı, altı haftalık bir atölye.

Sırasıyla fantezi, korku ve bilim kurgu olmak üzere her tür, ikişer haftalık bir süreç içersinde işlenecek.

Ayrıntı Akademi tarafından düzenlenen atölye; bu türler üzerine yaptığı araştırmalar ve hazırladığı benzersiz dosyalarla, ülkemizde özellikle bilim kurgu ve fantezi türlerine dikkat çekilmesine ve sevilmesine büyük katkı sağlayan, en yetkin isimlerden sinema yazarı Kutluhan Kutlu rehberliğinde yapılacaktır.

Sadece bu türlerin müdavimlerine değil, sinemayla ilgilenen herkese, altı haftalık gizemli ve keyifli bir yolculuk vaat eden atölye, fantezi-korku ve bilim kurgu sinemasına farklı bir bakış açısı kazandırmayı hedefliyor.

edebiyathaber.net (30 Nisan 2014)

feridun andac 10.tifAçmazımız

Yayın dünyamızın en temel açmazlarından biri de budur: telif. Yani yazılan bir kitap/yazı ya da yapılan bir çeviri, düzelti/redaksiyon vb. için ödenen ücret.

Paris Kitap Fuarı’nda Fransız bir yayıncıyla konuşuyordum. Seçtiğim kitabın yayın haklarına sıra geldiğinde aşağı yukarı şunları söylemişti:  “Evet, yazarın temsil hakkı bizde, sizi tanımış da olsak, ne yazık ki Türkiyeli bir yayınevine direkt  vermeyi uygun bulmuyoruz. Ödemelerde, basım takibinde sürekli sorunlar çıkıyor. Bir iki deneyimde zararlı çıktık. Bizi Türkiye’de temsil eden ajansla görüşmeniz daha uygun, çünkü onun üzerinden çalışmayı daha güvenli buluyoruz!” Adlar anarak birtakım örnekler de vermişti. Bir ajansın aldığı ödemeleri aktarmamasını da şaşkınlıkla anlatmıştı.

Bana göre, bu yüz kızartıcı bir durumdu. Temsil ettiğim kurum Fransız yayıncılarca tanınsa da, tek söz edemedim.

Bu yalnızca yayınevi-yayınevi ilişkisinde yaşanan bir sorun değildi. Yayınevi-telif ajansı, yayınevi-yazar ilişkilerinde de sıklıkla gözlenendi.

(Telif ajansları, yazar ajanları üzerine ayrıca yazacağım için buradaki sorunları şimdilik değinmiyorum.)

Yayınevi olarak davet ettiğimiz bir Fransız yazarımızı (Yasmine Ghata) uğurlarken, kendisine bir fotoğraf albümü ve basın dosyasıyla birlikte zarfta telifini de sunarken; “Albin Michel’de bile görmedim bunu,” diyerek şaşkınlığını dile getirmişti!

Küresel Yangın, Erime

Bu tür bir yayıncılığı biz aslında 2000’lere girince tükettik. Çünkü yayıncılık bir “piyasa” durumuna getirildi, ya da öyle algılanmak istendi. Yazarı, çevirmeni, yayın yönetmeni, editörü bu piyasanın üç maymununa dönüştürüldü. Yaşadığımız kitap kirlenmesine bakınca bunu daha iyi gözleriz. Tabii ki bir de yayıncılar hakkında açılan telif davaları en önemli göstergedir.

popüler2 copyİyi yayıncılığı tamamen tükettik diyerek haksızlık etmek istemem. Ama Türkiye uluslararası fuarlar/yayıncılar mecrasında bu konuda “damgalı”.

Kendi yazarlarımız/çevirmenlerimiz cephesinden ise durum hiç iç açıcı değil. Süreli yayınlardaki telif açmazı ise bu sorunun elbette ki öteki boyutu.

Kuşkusuz “ajans” kurtarıcı değil. Kimi kez de sorun çoğaltıcıdır. Ajansa ödediğiniz paranın yazarına/temsilcisine gidip gitmediğini kontrol etmeniz de güç.

“Dış”tan yığılı/tanık olunan örnekler dudak uçuklatıcı düzeyde. Bunların çoğu dedikodu ötesi bilinendir.

Bu alandaki eksiklerimiz/yanlışlarımız/yetersizliklerimiz sayılmakla bitmez.

Gene yayıncılık dönemimdeki bir uygulamadan söz etmek isterim burada. O dönem, henüz yayıncılarımızın yapmadığı bir şeydi: Kitap matbaadan çıkar çıkmaz bir çizelge gönderilirdi yazara. Baskı adedinden protokol dağılımına, telifinden stopajına, ödeme tarihlerinden bu konuda muhatap olunacak kişinin adı/telefonuna kadar tüm bilgileri içeren bu çizelge yapılan işin bir parçasıydı elbette. Ama iş gelip “insan”da düğümleniyordu. Bunun asıl nedenlerinden biri de bu alanda kurumsallaşamamayı beceremememiz, yayıncılığın sektörel kimliğinin oturamamasıdır.

Çalışan birinin bir bandrolü yanlış kullanması bile yayınevinin başına iş açabiliyor, hukuki süreçleri başlatabiliyordu. Ve daha birçok sorun…

Bunların birkaç önemli ayağı var, ilki yayıncılıkta yetişmiş insan yok ya da buna çok özen göstermiyoruz. (Dağıtım ve kitabevleri ayağını gene bir başka yazıda ele alacağım)

Bir diğer önemli yan yazarların beklentileri. Ve tabii ki konunun uluslararası hukuk normları ölçeğinde nasıl uygulandığı. Bu konuda hukuksal eksikliklerimiz var, gene orada da “insan” öğesi başat. Çünkü telif davalarında muhatap olunan yargı birimlerindeki hukuk insanlarının yeterli donanıma sahip olmadıkları gözlenen bir olgudur. Bu savunma katında da öyle yargıda da. Bu alanda uzmanlaşmış avukat/hukuk bürosu bulmak güç.

Mevzuat Var, Ama…

Evet, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir Telif Hakları Genel Müdürlüğü var. “Mevzuat gereği” her şey “dört dörtlük”. Ama uygulama, denetim ve telif hakları içerik/kapsamı yetersiz. Üstelik bu konuda şaibeli yayınevleri, yayın kuruluşları için uygulayım/denetim, hatta takip yok. Tıpkı korsandaki gibi bir yaklaşım var; parayı öde içeri gir-çık, sonra gene devam. Üstelik daha da acımasızca!

telif-hakkiKonuyu/sorunu kişiselleştirerek anlatmak istemem. Ama burada, adını anmadan, şu örneği vermem yararlı olacaktır.

Bu konuda (telif/editörlük/yayın yönetmenliği) “davalık” olduğum bir yayınevine açtığım borç ödeme davam sonuçlandı. Yayınevi ödemeye  mahkum oldu. Ama gelin görün ki; belirtilen bedelin tahsilatı bile başlı başına bir sorun olmakta. O yayınevi, gene aynı anlayışla yayıncılığa devam etmekte, başka insanların canını yakmakta. Çünkü, öyle durumlar var ki; adeta “meslekten men” edilmesini gerektirecek denli yüz kızartıcı! “Mevzuat” o kağıt üzerindeki kararın uygulamasını havada bırakıyor. O yayınevini kapatıp gidip başka bir adla işini yürütüyor, sizin alacağınız ancak kağıt üzerinde kalıyor.

Bir Başka Cepheden Telif            

Geçmiş yıllarda Türkiye Yazarlar Sendikası yönetim kurulu üyeliğim sırasında Oktay Akbal ve Demirtaş Ceyhun’la çalışırken, oluşturulan “telif komisyonu”nda yayınevleri/ gazeteler/ dergiler/ görsel medya ve birtakım etkinliklerde esas alınmak üzere, telif yasası içinde yer alacak  “tip sözleşme” hazırlanmıştı. O günlerde henüz internet  ağı gelişmemiş, dahası bu alanda da nasıl bir telif yasası olabileceği kimsenin aklına dahi gelmemişti.

Her neyse, o çalışma bir tür “kadük” oldu. Çünkü  yasalaşma aşamasında bürokrasi el değiştirip, Fikri Sağlar sonrası  bir Kültür Bakanlığı manzumeler dizisi başlayınca, yayıncılığımız  o tasarıyı görmeden kendi rotasında yoluna devam etti.

Bugün, bu konuda yayınevleriyle telif usulü çalışanların ciddi sorunları vardır. Hatta öyle ki, çifte standart ötesi, pazarlık usulüyle uygulamalar yapılmaktadır. Konunun vergi/stopaj boyutuna girmiyorum.

Sözleşme de Neymiş?!

Birkaç yayınevinin sözleşmelerini yan yana getirip incelediğinizde; şirket/vergi denetimi  uluslararası kurumlarca yapılan, bu sektörde de uç veren “büyük” yayınevleri adeta kat mülkiyeti/devremülk sözleşmeleri gibi kapsamlı sözleşmelerle yazarların karşısına çıkarken; butik ya da küçük veya geleneksel anlayışla yayıncılığı sürdürenler tek sayfaya 7-8 maddelik bir sözleşme yazıp yazarın/çevirmenin önüne koyarak “hemen” imzalamasını isterler.

Böyle bir sözleşmeye imza atan, ödüllü/çok kitaplı romancı dostum  geçen gün mahkemelik olduğu yayınevlerinden yakınıyordu: “Bir de ne göreyim, süre olarak 49 yıl yazıyor!” Ve daha başka şeyleri anlatınca yayıncılığımızın çivisinin nasıl çıktığını anlıyordunuz.

Görüyorsunuz sorunun/konunun yayınevi-yazar ayağına el atıp kapılarını aralayınca neler neler çıkıyor.

typewriterYayınevi-çevirmen boyutu ise çok daha vahimdir. Nasıl olması gerektiği konusunda ise ortak bir uygulama ne yazık ki yoktur. Her basımda telif ödemeye yanaşmayan yayıncının bir “ürün” satın alırcasına çeviriyi satın alıp bir kez ücret ödemesi ya da dünya ölçeğindeki normlara uyarak her basımda belirli bir telif yüzdesini esas alması…

Telif uygulamasının bir başka boyutu ise satışa göre ödeme. Yani yılın belirli dönemlerinde ya da her ay çıkarılan satış raporu üzerinden ödeme. Çoğu yayıncı buna nedense yanaşmamakta. Çünkü bu sistemin kendi kendinin de kontrolü demektir.

Diğer sorunların neler olduğunu satır başlarıyla değinip, süreli yayıncılık ve sanal ortamdaki telif uygulama ve sorunlarına değinmek isterim.

Yazarlar/çevirmenler/yayınevi ve internet ortamı (sanal medya) çalışanları-yazanları birtakım hukuki/yasal/mesleki sorunlarının çözümü, danışmanlık gibi işlerinin takibi ve bunların tek elden yürütülmesi, işlerin kolaylaştırıcılığı için dernek vb.  örgütlenmelerin dışında (ki, bunların hiçbirinin yaptırımı/kolaylaştırıcılığı yok) ortak bir YAYIN AJANSI kurmak zorundadırlar.

Yayın Girişim Ajansı

İngiltere’de, ABD’de bu tür ajanslar vardır. Uluslararası normlarda çalışırlar, yasal yükümlülükleri güven unsurudur.

Turgut Özal Hükümeti’nde Tınaz Titiz’in Devlet Bakanlığı yaptığı dönemde Küçük Sanayi Siteleri’nin yeniden yapılandırılıp biçimlendirilmesi, verimliliği artırma, ortak projeler vb. geliştirme konularında ortak çözüm ve proje yönetimi için TEŞEBBÜS DESTEKLEME AJANSI kurulmuştu. Erol Özdemir bu projenin yürütülmesinde adeta maestro, Dr. Akif Emiroğlu ise bir teorisyen olarak bunun uygulamasında örnek çalışmalara imza atmışlardı.

Bu modele benzer bir model için, bütün bu meslek örgütleri bir araya gelerek  ARAMA KONFERANSI düzenlemeli, telif ve diğer sorunlarla ilgili nelerin eksik/yetersiz/yanlış olduğunu saptayıp öncelikle nasıl bir düzenleme çalışması yürütüleceğini ortaya çıkarmak zorundadırlar.

Bireysel çıkışlarla, birebir pazarlıklarla ajan/ajans tercihleriyle, eş-ahbap/dost, cemaat vari ilişkilerle, siyasi dirsek temaslarıyla yapılagelen her çalışma/uygulama sorunlar yumağı yaratmıştır karşımızda.

Eyeglasses on Open BookYazı yazdığı dergiden, gazeteden, gidip konuştuğu konferanstan, katıldığı panelden, konuşmacı olarak çağrıldığı bir televizyon ya da radyo programından telif alamayan bir “yazar”ın ortaya çıkıp “telif mi dediniz” salvolarında bulunması komik ötesi bir durumdur, evet!

Gösteri toplumunun aktörü/aktrisi olmak için insanlar birbirlerinin üzerine basarak oraya erişmek derdindeler, evet; sizde tutup  teliften söz ediyorsunuz, hangi/ne telifi?!

                                                          ***

Ortalık panayır havasında.

Bu nedenle “söz”e/”eğlence”ye  “program başına” diye ödeme yapılırken; “nasılsa kimse okumaz” denilerek “yazı” hep ıskalanır.

“Yazar”a da “gel, kitabın satılır, tanınırsın hem” denilerek olta atılır.

Evet, oltacıların ve avların/avcıların bu denli çoğaldığı bir ülkede sahi neden söz ediyoruz?!

“Telif!”

Hadi canım sen de; kim kaybetti ki sen bulasın! Git ordan, tanrı aşkına…Yaz çalakalem iki  şey, yapsınlar seni “köşebent” yazıcısı, versinler “havuz”dan da sana akçeler…Çağ ulufe dağıtma, ulufe alma çağı çünkü.

Öteden de aynalı okur konuşup dursun ha bire…

Toparlarsak

Biliyorum, böylesi bir sorunu bu ülkede “ciddi”ye alacak insanlar da var, yayıncılar da.  Ama az mı, azdır bunlar evet; hatta çok azınlıktadırlar.

copyrightBen giderek çoğalanların yaptıkları haksızlıklara dikkati çekmek istedim. Bu öyle bir kara örtüdür ki; yarın, nefes alacak bir alan bile bulamazsınız kötüye prim vererek. Bu iyinin de suyunu kesmektir bir bakıma.  Ahlak, ancak ahlaksızlığın uç verdiği noktada sorgulanır. 

Evet, göç geri dönünce topallar önden gider de; akıl çağının değirmenine su taşımak varken, yozlaşmanın/çürümenin/yalanın ve düzenbazlığın, korsanın ve karaborsanın uğursuzu olarak anılmak niyedir bunu inanın anlamış değilim.

Asıl telif/telif sorunlarını bundan sonra konuşacağız sanki! Bir başka  yazıya…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (29 Nisan 2014)

  • kenan sayer - 30/04/2014 - 09:11

    Türkiye Afganistan’dan sonra kitap yayımlatmanın en zor olduğu ikinci ülke. Adam kitap yayınlatmış zor gücün araya tanıdık, siyasetçi, danışman falan koymuş bir de patronun karşısına çıkıp pişkin pişkin telif melif derse iyice ayıp etmiş olmaz mı? Ne telifi hoca allasen…cevaplakapat

  • Özge - 30/04/2014 - 10:17

    Güzel bir yazı olmuş. Günümüzde durust insan yok maalesef herkes dolandırıcı olmuş.cevaplakapat

  • Jale Keskinkılıç - 12/05/2014 - 22:47

    Evet yazıyı şöyle bir okudum dört yıldır araştırdığım konular olduğu için hiç şaşırmadım.Görünen o ki çoğu insan görüyor da şaşırmıyor.Benim dediğim gibi ‘Hiç bir hayal ürünü kanıksanmış gerçekten abartılı değildir’ Yine de bu konuların anlatılması ve bunun bu konuda bilgili birinden dinlemek çok iyi.Bu tür yazılara devam edeceğini söylemesi sevindirici.Bu bahsedilen tüm olumsuzluklardan en çok toplum dahası sanatın evrenselliğini düşünürsek Dünya etkilenecektir. Abartmıyorum sanatçıya yapılan haksızlıklar eserlerine yansıyacaktır.Sanat konusunda toplum eğitimi şattır ancak geleceği düşünen akıllı insanlarla bir çözüm oluşabilir.Birliktelik ve sonsuz dürüstlük hem manevi hem ticari güzellikler oluşturabilir.Ben susayım artık iyimserim her şey sanat için insan için düzelecek düzelmeli…cevaplakapat

  • JALE KESKİNKILIÇ - 13/05/2014 - 08:32

    Dünkü yorumuma kısacık ekleme yapmak istiyorum’Bilgisizlik çok kötü her şeyi bilmek zorunda olmak daha da kötü.’Bir sanatçı sadece ürettiklerini insanlara ulaştırma kaygısı taşır.Kitabını bastırırken sanat toplumsal olgudur yayınevleri ticari.Fakat bu yayınevleride bu toplumda yaşıyorlardır.Toplumun bir parçası.Sanatçı çoğu sanatçı kitap bastırırken herşeyi bilmez.Önceleri her şeyi bilmesi gerektiğini bilmediği gibi buna da inanmak istemez. kurallarıyla sanatçının hakları gözetilerek ve onunla diyalog kurulmadan insana sunulan her sanat eseri sanatın diğer dalları buna dahil.Kaybolur çoğu zaman.Bunu bütün toplum bilmelidir.Sanatçı üretmeyi sever.Ve mutlaka yanında olanların dürüst olmasını dürüst iş yapmasını.Sanatçı parayı da sevmez şikayeti yine de gözlemim odur ki sanatçının manevi kaybı tanımlanmayacak kadar çok oluyor bir süre sonra ya bırakıyor ya bırakma noktasına geliyor.Siz sanıyor musunuz sanatçı çok bu dünyaya yeter.Yine de sözlerimi dürüst çalışan ve sanat eserlerinin yanında olan bilinen veya bilinmeyen herkese teşekkürlerimle bitiriyorum.Ve bizi aydınlatan devamını yazacağını söyleyen yazarımızı unutmuyorum teşekkürüm de göstermek çok önemlidir.Çözümlerde…cevaplakapat

itef_73x73_logoİTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin altıncısı Vehbi Koç Vakfı’nın ana sponsorluğunda yeniliklerle baharı karşılıyor.

İTEF’in yepyeni programı İTEF-Mutfakta Edebiyat, 9-11 Mayıs 2014 tarihleri arasında festivalin uluslararası programını takiben İstanbul’da, Suadiye sahilinde gerçekleşecek.

İTEF-Mutfakta Edebiyat programı Türkiye’nin kültürel çeşitliliğinin öne çıktığı zengin yemek kültürünü ele alacak, edebiyat yazarlarını yemek kültürü yazarları ve uzman şeflerle bir araya getirecek.

İTEF-Mutfakta Edebiyat Programı’ndaki etkinliklerini incelemeniz ve şimdiden yerlerinizi ayırtmanız için erekli bilgiler aşağıda yer alıyor:

10 Mayıs Cumartesi

Yeni Bir Yaşam Kültürü: Slow Food
12:30 – 13:30, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Nedim Atilla, Tangör Tan
Etkinliğe LCV yapmak için

 Sağlıklı Yaşamın Püf Noktaları
13:30- 14:15, İTEF-Kitap Çadırı
Ece Vahapoğlu
Etkinliğe LCV yapmak için

Türkiye’de Değişen Damak Tadı ve Mutfaklar
14:30 – 15:30, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı,  Suadiye Sahili
Maksut Aşkar, Tuba Şatana
Etkinliğe LCV yapmak için

Mevlevi Mutfağı
15:30– 16:30, İTEF-Kitap Çadırı, Suadiye Sahili
Nevin Halıcı
Etkinliğe LCV yapmak için

Eski İstanbul Kahvehaneleri ve Kahve Kültürü
16:00 – 17:00, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Kemalettin Kuzucu
Etkinliğe LCV yapmak için

Günümüz Türk Mutfağında Kayıkla bir Gezinti
17:00-18:30, İTEF-Kitap Çadırı
Artun Ünsal
Etkinliğe LCV yapmak için

Batılı Seyyahlar Gözünden Osmanlı’da Gündelik Hayat ve İstanbul Sofraları
17:30 – 18:30, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Mario Levi, Nazlı Pişkin, Sevim Gökyıldız
Etkinliğe LCV yapmak için

Koçtaş ile Akdeniz Mutfağında Deniz Mahsulleri 
19.00-20.00, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Elif Tanrıyar, Gabriele Sponza
Etkinliğe LCV yapmak için

11 Mayıs Pazar

Şu Çay Demleninceye Kadar 
12:30 – 13:30, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Bahri Vardarlılar, Mustafa Duman
Etkinliğe LCV yapmak için

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Yemek Kültürü
13.30- 14.30, İTEF-Kitap Çadırı
Marianna Yerasimos
Etkinliğe LCV yapmak için

Anadolu Yemekleri ve Ritüeller
14.00 – 14.45, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Aylin Öney Tan, Nilhan Aras
Etkinliğe LCV yapmak için

Osmanlı Dönemi Yemek Kitap ve Yazılarından Anadolu Yemekleri
14.45-15.30, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Sabri Koz
Etkinliğe LCV yapmak için

Beslenmenin ABC’si
15.30- 16.15, İTEF-Kitap Çadırı
Yavuz Dizdar
Etkinliğe LCV yapmak için

Sofralardan  Edebiyata Anadolu’nun Tatlıları, Şerbetleri ve Meyve Mirası
16.00 – 17.00, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
Gül İrepoğlu, Priscilla Mary Işın, Sahrap Soysal
Etkinliğe LCV yapmak için

“Lüfer Sevdası”
17.30- 18.15, İTEF-Kitap Çadırı
Defne Koryürek
Etkinliğe LCV yapmak için

Konstantinopolis’ten İstanbul’a Bereketli Mutfaklar
17:30 – 18:30, İTEF-Mutfakta Edebiyat Çadırı
İlhan Eksen, Özge Samancı, Sula Bozis
Etkinliğe LCV yapmak için

İTEF Mutfakta Edebiyat ve İTEF-Kitap Çadırları:
Çetin Emeç Bulvarı, Sahil Yolu, Suadiye Mahallesi, Kadıköy  (Suadiye Oteli hizasında, Sahil Şeridi)

edebiyathaber.net (28 Nisan 2014)

KAPAKsiteMayıs ayı itibariyle fanzin dünyasına “merhaba” diyecek Ahval Fanzin aykırı duruşuyla adından söz ettireceğe benziyor.

Edebiyatın pek çok türünün yanı sıra siyasi içerikli yazılar ve sanatsal eserlere de yer veren Ahval, daha önce dergicilik ve fanzincilik deneyimi olmayan taze yazarlarıyla uzun soluklu olmaya niyetli.

Günümüz Türkiye’sinin sosyoekonomik ve politik yapısını irdeleyip huzursuzluklarını dile getiren yazar kadrosu öykü, şiir, deneme, mizah ve incelemeleriyle beraber okuyucusuna dolu dolu bir içerikle sesleniyor.

Merve Akıncı, Caner Almaz, Enes Menekay ve Ece Çavuşlu’nun yayıma hazırladığı fanzinde; öyküleriyle Hatice Kaya, Ece Yıldırım, Funda Doğan, Ece Çavuşlu, Caner Almaz, Kerem Yıldızbaş, Burçak Külcü, Mehmet Berk Yaltırık; şiirleriyle Cansın Beyazova, Kurtuluş Gündoğdu, İbrahim Yılmaz; denemeleriyle İlyas Ceran, Serap Kiriş, Merve Akıncı; yeni yüzyıl üzerine yaptığı incelemesiyle Barışcan Türker; günümüz Türkiye’sinde yaşanan siyasi vakaları tarihsel süreçteki izdüşümleriyle irdeleyen Erkin Ataş yer alıyor.

Yazarlara ek olarak ön kapaktaki çizimiyle Ümit Seyhan ve arka kapak çizimiyle Füroy Saydam içeriğe katkıda bulunuyor.

Ayda bir çıkacak olan fanzin; İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Eskişehir, Bursa, Edirne, Trabzon ve Mersin’e dağıtılacak.

Ahval yazarları, içlerinden taşan isyanı okuyucularına bulaştırmayı amaçlıyor ve isyanlarını paylaşan her edebiyatsevere de fanzinlerinde yer açıyor.

www.ahvalfanzin.com

info@ahvalfanzin.com

facebook

twitter.com

edebiyathaber.net (29 Nisan 2014)

behrengiİran doğumlu Samed Behrengi’nin Toplu Masallar’ı İldeniz Kurtulan’ın çevirisiyle, Oğuz Demir’in de çizimleriyle Büyülü Fener’den çıktı. 

Onn bir masaldan oluşan Toplu Masallar küçükler kadar büyüklerin de ilgiyle okuyabilecekleri masalları içeriyor.

Samed Behrengi: 1939 yılında Tebriz’de yoksul bir işçi ailesinde doğdu. Aynı kentte öğretmen okulunu bitirdi. Tüm Azerbaycan’ın kırsal alanını adım adım dolaştı. Köylerinde öğretmenlik yaparken halkının sorunlarını inceledi. İran’ın karanlık saltanat döneminin baskısı altında ülkesinin çağdaş demokrasiye ulaşması mücadelesini toplumsal içerikli yapıtlarıyla sürdürdü. İki yüzyılı aşkın bir süredir kültürel ve sosyo-ekonomik sömürü tutsağı olan Azeri insanının dil özgürlüğü umudunu işledi. Azericeyi çok güzel kullanabildiği halde geniş bir topluma seslenebilmek için Farsça yazdı. Titiz bir sorumluluk altında ve kendisine yol gösteren diyalektik yöntemini unutmadan… 28 yaşındayken şüpheli biçimde Aras Nehri’nde ölü bulundu. Yüzerken boğulduğu söylense de suikaste uğradığı düşünülmektedir…

edebiyathaber.net (29 Nisan 2014)

maksem-kitap-gunleri-basliyorLüleburgaz Belediyesi’nce, 3-11 mayıs tarihleri arasında “Lüleburgaz Belediyesi Kitap Fuarı” düzenleneceği bildirildi. 
Ülkemizde belediyelerin organizasyonuyla gerçekleşen kitap fuarlarının yenisi Lüleburgaz Belediye’sinden. Kitap Fuarı düzenlemenin, yazar ve yayınevi ağırlamanın önemini ve zorluğunu bilen ilçe belediyesi kitap fuarını Kongre Meydanı’nda 3-7 Mayıs tarihleri arasında düzenliyor.
9 gün sürecek olan fuara 19 yazar katılacak ve kitaplarını edebiyatseverler için imzalayacak.
edebiyathaber.net (29 Nisan 2014)

Edebiyat Haber dünya yayıncılığına yön veren belli başlı etkinlikleri izlemeyi sürdürüyor. Bu kez odağımızda Book Expo 2014 var. 

New York City Sky Line

Dış Haberler Editörümüz Heyzen Ateş, 28-31 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek Book Expo New York 2014 etkinliklerini izlemek için Edebiyat Haber adına akredite oldu. Türkiye saatiyle bugün 16:00’da başlayacak etkinlikleri Heyzen Ateş‘in bakışı ve yorumlarıyla Edebiyat Haber okurlarına sunacağız.

Yazı ve haberlerde yayıncılıktaki yeni eğilimleri, özel röportajları ve konferans izlenimlerini bulacaksınız.

edebiyathaber.net (28 Mayıs 2014)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z