Masthead header

Ingmar-Bergman-The-Seventh-Seal-Criterion-Collection-Blu-Ray-Disc-1080p-Screencapture-1920x1080-007Babil.com, varoluşçuluğu konu edinen farklı türlerdeki 21 kitaba yer verdi.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2015)

ELDE.VAR.HIKAYEAğustos’ta kaybettiğimiz Tarık Dursun K.’nın Elde Var Hikâye” adlı kitabı Günışığı Kitaplığı’nca yayımlandı.

2010 Memet Fuat Yayıncılık Ödülü’yle taçlanan “Köprü Kitaplar” koleksiyonunun 19. kitabı, Tarık Dursun K.’nın özenle seçilen öykülerinden derlendi. Heyecanla beklediği kitabının hazırlıkları sürerken aramızdan ayrılan usta yazar, hikâyelerini gençlere miras bıraktı. 1950’lilerin en verimli yazarlarından sayılan Tarık Dursun K.’nın kitapta yer alan 13 öyküsü sokağı, gençleri, işçiyi ve hayatı naif ayrıntılarıyla anlatıyor. “Köprü Kitaplar”ın editörü Semih Gümüş, gerçekçi diyalogları ve yalın üslubuyla bir dönemi kayda geçen ödüllü yazarın edebiyatımızdaki yerini, “Sait Faik’e yakın, Orhan Kemal ve Sabahattin Ali’nin yanı başında,” diye tanımlıyor. Müren Beykan’ın yayına hazırladığı kitap, Tarık Dursun K.’yı hatırlamak ya da tanımak isteyenler için benzersiz bir edebi yolculuk şansı.

Fotoğraf çektirirken yerinde duramayan çocuğun gülüşü, ağaya kafa tutan adamın isyanına karışıyor. Karda kayan çocukların neşe çığlıkları, ayakkabı diken ustanın kederiyle yarışıyor: Kırlar, Kırlar, Ey Kırlar!; İda; Tutanak; Çocuklar İçin Bir Öğretmen; Biz İnsanız; Öpüşsüz Bir Güvercin Aşkı; Bahriyeli Çocuk; Kerem ile Aslı; Ve Büyükanne Aşk Yokken Ölür; Hatırla Ey Peri!; Geriye Dönüş’lü Hikâye; Babam ve Ben; Elim Elim İbrişim, Elde Var Bir Kuşum.

Tarık Dursun K., 1931 yılında İzmir’de doğdu, ortaokulu dışarıdan bitirdi. Senaryo, çocuk kitabı, öykü, roman, şiir, deneme gibi farklı türlerdeki ürünleriyle 1950’lerin en verimli kalemlerinden sayılan yazarın İnsan Kurdu ve Kurşun Ata Ata Biter adlı romanları sinemaya aktarıldı. “Yabanın Adamları” ile 1967 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı; Kurşun Ata Ata Biter ile 1984 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı; “Ona Sevdiğini Söyle” ile 1985 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı; Ağaçlar Gibi Ayakta ile 1990 Yunus Nadi Roman Armağanı’nı, Hepsi Hikâye ile de 2006 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 2014’te Altın Portakal Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne değer görüldü. Hoşça Kal Küçük (1978), Otobüsüm Kalkıyor (1990) ve Benim Dedem Bir Tane (1998) adlı çocuk romanları da bulunan yazar, heyecanla beklediği Elde Var Hikâye kitabının baskı hazırlıkları sürerken, 11 Ağustos 2015’te aramızdan ayrıldı.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2015)

erdal-oz5 Eylül 2016 Pazartesi günü Cezayir Restaurant’ta düzenlenecek basın toplantısında ödülü kazanan isim açıklanacak.

Ailesi tarafından, Can Yayınları’nın katkılarıyla Erdal Öz anısına her yıl bir şaire ya da yazara verilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün dokuzuncusu sahibini buluyor.

Bu yıl Turgay Fişekçi, Kaya Genç, Handan İnci, Asuman Kafaoğlu Büke, Oğuz Demiralp, Sibel Irzık ve Can Yayınları adına Sırma Köksal’dan oluşan Seçici Kurul, 5 Eylül 2016 Pazartesi günü Cezayir Restaurant’ta düzenlenecek basın toplantısında ödülü kazanan ismi açıklayacak.

Değerlendirme süreci nasıl işliyor?

Ödül her yıl, seçici kurulun öykü, şiir ya da deneme alanındaki tüm eserleri değerlendirmesi sonucunda, yaşamakta olan ve son üç sene içinde bir yapıtı yayınlanmış olan bir şair ya da yazara verilir. Ödülü bir kez alan kişiye tekrar ödül verilmez. Seçici kurul altı üye ile Can Yayınları’nın temsilcisinden oluşur. Her sene kurula başkanlık eden üye kuruldan ayrılır ve yerine yeni bir kişi seçilir. Kuruldan ayrılan üye altı yıl içinde yeniden seçici kurulda yer almaz, böylece kurulun 6 yılın sonunda yenilenmesi sağlanmış olur.

Erdal Öz Kimdir?

1935’te Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde doğdu. 1953’te Tokat Lisesi’ni bitirdi. 1969’da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Türk Dil Kurumu Yayın Kolu’nda görev aldı. Türk Sinematek Derneği Ankara Şubesi’nde çalıştı. 12 Mart 1971 sonrasında üç kez tutuklandı. Yargılama sonucu aklandı. Tutuklu olduğu sürede Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan gibi devrimci gençlerle tanıştı ve onların öykülerini yazdı. Cem Yayınevi’nin çocuk kitapları dizisini yönetti. 1980 yılında Can Yayınları’nı kurdu.

Edebiyat yaşamına şiirle girdi. Rasgele isimli ilk şiiri İstanbul’daki Kaynak dergisinde 1952’de yayınlandı. Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Varlık, Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası, a, Değişim, Emek, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde şiirlerinin yanı sıra öykü ve eleştirileri de yayınlandı. “a” dergisinin kurucuları arasında yer aldı.
Eserlerinde toplum yaşamının bireylerin iç dünyasına etkilerini duygusal bir üslupla yansıttı. 1970 sonrasında toplumsal gerçekçi çizgiye yöneldi. 12 Mart döneminde hukuk dışı uygulamalarla karşılaşan tutukluların yaşamlarından yalın kesitler verdi. Baskı karşısında bireylerin yalnızlığını, direncini, umudunu etkin bir duyarlılıkla işledi.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2016)

onur-bilge-kula-1024x680-596x397Logokrasi ve özgürlükçü sol aydınlar

Sanatta/edebiyatta yanlılık tartışmasını Walter Benjamin’in bir önceki yazıda kaynak olarak kullandığım denemesi çerçevesinde sürdürelim. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, Almanya’daki “belirleyici politik-yazınsal hareketleri”, sol aydınlar ve yazarlar geliştirmiştir. Benjamin’in öne-sürümüyle, “aktivizm” veya eylemcilik ve “yeni nesnelcilik” akımları da bu çevrelerin üründür. Bu akımlar temel alınarak, “yazar düşünsel olarak proletarya ile dayanışmadığı sürece, politik eğilim karşı devrimci bir işlev görür” tümcesi açıklanabilir. Bu düşünürün savlamasına göre, aktivizmin istemleri, “logokrasi”, diyesi, “tinin/Düşüncenin egemenliği” veya “tin üretenlerin egemenliği” kavramında toparlanabilir. “Tin üretenler” anlatımı, “sol aydınlar arasında yerleşmiştir” ve Heinrich Mann’dan Alfred Döblin’e değin uzanan bir yelpazede yer alan sol aydınların “politik bildirgelerini” belirlemektedir.

Ayrıca, bu kavram “aydınların üretim sürecindeki konumunu” biçimlemektedir. Örneğin, aktivizm akımının kuramcısı olan ve “parti yöneticilerine hayır diyen” Hiller, tin üretenleri “belli bir meslek dalının mensupları” olarak değil, “belli bir öz-yapısal tipin temsilcileri” olarak niteler.

Aktivizm yanlıları, “materyalist diyalektiğin yerine, sınıfsal açıdan tanımlanması olanaksız bir büyüklük olan sağduyu” kavramını koymuştur. Böyle bir “kolektif oluşturma ilkesi, gerici bir ilkedir”; nitekim bu “kolektifin etkisi hiçbir zaman devrimci olmamıştır.” Alfred Döblin de “Bilme ve Değiştirme” adlı irdelemesinde bu ilkeye bağlı kalmıştır. Döblin bu yazısında, kendisine “Ne yapmalı?” sorusunu yönelten genç bir adamı “belli koşullar altında sosyalizm davasına katılmaya” çağırmıştır. Sosyalizm, Döblin’e göre, “özgürlük, insanların kendiliğinden bir araya gelmeleri, her türlü dayatmanın reddedilmesi, haksızlığa ve zora karşı öfke, insancılık, tolerans ve barışçılık” demektir.

Döblin, bu ilkelerden yola çıkarak, “radikal işçi hareketinin kuramı ve edimine” karşı çıkmıştır. Döblin’in kanısınca, diye yazar Benjamin, “hiçbir şeyden, o şeyin özünde olmayan bir şey çıkmaz; cani boyutlara ulaşan sınıf savaşından adalet çıkabilir; ancak sosyalizm çıkmaz.” Bu nedenle, proleter cepheye katılmak yerine, “insani-bireysel özgürlük, kendiliğinden dayanışma ve insanların birleşmesi” için çalışmak gerekir. Döblin’in bu belirlemeleri, “yazarın üretim sürecindeki konumunu değil, onun tin üreten olarak görüşlerini veya yetilerini” öne çıkarmaktadır. “Proletaryanın ‘yanında’ (vurgu, Benjamin’indir) yer almayı” öneren Döblin, “sınıf savaşımında entelektüelin yerinin yalnızca onun üretim sürecindeki konumuyla” belirlenebileceğini yadsımıştır.

Bu bağlamda sosyalist ülkelerdeki tarihsel gelişmenin, Benjamin’i değil, “Berlin Aleksander Meydanı” adlı ünlü romanın yazarı Alfred Döblin’in yukarıdaki felsefi derinlikli belirlemesini doğruladığını ve haklı çıkardığını özellikle vurgulamak gerekir.

Sol edebiyatın işlevi nedir?

Bertolt BrechtBenjamin’e göre, Döblin aktivizmi öne çıkarırken, Brecht “üretim biçimlerinin ve üretim araçlarının ilerici aydınlar anlamında değişimini” anlatmak için, “yeniden işlevlendirme” kavramını önermiştir. Brecht, entelektüellere “üretim aparatını/aygıtını sosyalizm anlamında değiştirmeksizin, onun gereksinmelerini gidermeme” çağrısını yapmıştır. Brecht, bu görüşü uyarınca, “Denemeler” adlı yapıtını, “bazı çalışmaların büyük ölçüde bireysel yaşantıyı” öne çıkardığı, “belli kurumların yeniden biçimlendirimini” ihmal ettiği bir zamanda gerçekleştirmiştir. Bilindiği gibi, faşistler, “tinsel/düşünsel yenilenmeyi” değil, “teknik yeniliği” önerir.

Yeni nesnelcilik ise, Benjamin’in değerlendirmesine göre, “üretim cihazının değiştirilmesine değil, onun gereksinmesinin giderilmesine” hizmet etmektedir. Bu kapsamda “burjuva üretim ve yayım aparatının kendisini hiçbir biçimde sorunlaştırmaksızın, devrimci konuların şaşırtıcı bir miktarını özümsediği, hatta propaganda için araçsallaştırdığı” olgusu gözlenmektedir.

Burjuva üretim ve yayım mekanizmasının gereksinmesini gideren “rutinciler” olduğu sürece, bu mekanizma hiçbir şekilde sorgulanmaz ve sorunlaştırılmaz. Rutincilerin “devrimci” olmaları da pek bir şey değiştirmez. Rutinci, Benjamin’in tanımı uyarınca, “üretim aparatını, sosyalizm yararına iyileştirmeler yoluyla egemen sınıflara yabancılaştırmaktan vazgeçen” kişidir. “Sol edebiyatın önemli bir bölümü, okurları eğlendirmek için politik durumdan sürekli yeni efektler kazanmaya uğraşmaktan başka toplumsal bir işlev” karşılamamaktadır.

Bu saptama, özellikle “yeni nesnelciler” için geçerlidir. Yeni nesnelciler, “röportaj” türünü öne çıkarmıştır. Peki, “bu yeni teknik kimin işine yaramaktadır?” Görünürlük açısından “fotoğraf biçimini” öne çıkarmayı yeğlediğini belirten Benjamin’e göre, “fotoğraf için geçerli olan, yazınsal biçime de uyarlanabilir.” Bu iki tür de gelişimini “yayım tekniğine”, diyesi, “radyoya ve resimli basına” borçludur. Bu açıdan geriye dönüp “Dadaizm’e bakılabilir.” Dadaizm’in “devrimci gücü, sanatı, özgünlüğü açısından” değerlendirmede yatar.

Bu kapsamda “Dünya güzeldir” sözü, Renger-Patzsch’ın “yeni nesnelci fotoğraf sanatının doruklaştığı” resimli kitabının başlığıdır. Bu yazarlar, “modayı ve yetkinci tarzda kavradıkları sefaleti de haz almanın nesnesi” durumuna getirmeyi başarmıştır; çünkü fotoğraf sanatının “ekonomik işlevlerinden biri de daha önce yığınların tüketiminden uzak tutulan konuları, modaya uygun olarak işleyerek yığınlara yöneltmiş olmasıdır.”

Bu sanatın “politik işlevlerinden biri, dünyayı olduğu durumda içten”, diyesi, “modaya uygun olarak yenileştirmektir.” İşte tam da bu, “bir üretim aparatını değiştirmeksizin, onun gereksinmesini gidermeye” hizmetin en somut örneğidir. Üretim aparatını veya mekanizmasını değiştirmek, “entelektüel üretime zincir vuran sınırlardan birini yıkmak, çelişkilerden birini çözmek” demektir. Bu durumda söz konusu çelişki/sınır, “yazı ile resim arasındadır.” Fotoğrafçıdan talep edilen şey, “çekimlerine, onları modanın aşındırmasından uzak tutan ve onlara devrimci kullanım değeri kazandıran yazılamaları” yapmaktır.

Benjamin’in açımlaması uyarınca, yazarlar “fotoğraf çekmeye koyulduklarında” bu istem çok daha köklü biçimde dile getirilmelidir. Dolayısıyla, burada da “üretici olarak yazar için teknik ilerleme, kendi politik ilerlemesinin de temelini” oluşturur. Bir başka anlatımla, “tinsel üretim sürecinde burjuva düzeninin ve onun bakış açısını oluşturan yeteneklerin aşılması, bu üretimi politik bakımdan işe yarar duruma getirir.” Böylece, “her iki üretim gücünü ayırmak için oluşturulan yetenek sınırları birlikte aşılmak zorundadır.” Üretici olarak yazar, “proletarya ile dayanışmasını deneyimlemek” suretiyle, aynı anda dolaysız olarak “daha önce kendisi için pek bir şey ifade etmeyen diğer bazı üreticileri” de deneyimler.

Nitelikli sanatın görevi, sürekli yeniden-işlevlendirmedir

Benjamin’in Hans Eisler’den aktarımı uyarınca, “hem üretimde, hem de yeniden üretimde artan ölçüde bir rasyonalizasyon” müzik alanına da yansımaktadır. “Plak, sesli film, müzik otomatları, konserve biçiminde ‘mal’ üretimi” söz konusu rasyonalizasyonun dışa-vurumlarıdır. Bu sürecin bir sonucu olarak müziğin “yeniden üretimi, giderek artan ölçüde yüksek nitelikli uzman gruplara” kalmaktadır. Konser kurumlarının “bunalımı/krizi, yeni buluşlardan ötürü eskimiş ve aşılmış bir üretim biçiminin bunalımıdır.” Dolayısıyla güncel görev, “konserin biçimini yeniden işlevlendirmektir.” Bu yeniden işlevlendirme, iki koşulu, diyesi, “icracı ile dinleyici arasındaki çelişkiyi” ve “teknik ile içerikler arasındaki çelişkiyi” aşma koşulunu yerine getirmelidir. Eisler’in belirlemesiyle, “orkestra müziğine gereğinden fazla değer vermekten ve onu tek yüksek sanat saymaktan sakınmak gerekir. Sözsüz müzik, büyük önemini ve tam yaygınlaşmasını kapitalizmde kazanmıştır.”

Benjamin’in bu belirlemeden yaptığı çıkarım uyarınca, kriz içinde olan bir sanatsal etkinlik olan “konseri köklü biçimde değiştirmek, sözün katkısı olmaksızın olanaksızdır.” Ancak böyle bir görevin başarılması, “konserin değişimini politik bir mitinge dönüştürebilir.” Nitekim böyle bir değişimin “müziksel ve yazınsal tekniğin en üst noktasını” oluşturduğunu, Brecht ve Eisler, “Önlem” adlı yapıtla kanıtlamıştır.

Benjamin’in savlaması uyarınca, yazınsal türlerin kaynaşması sürecinde “fotoğraf ve müzik” de iç içe geçen yeni biçimler kapsamında değerlendirilebilir. “Her türlü yaşam koşulunun/ilişkisinin yazınsallaştırımı”, söz konusu kaynaşma sürecinin “kapsamını” anlatan kavramı türetmeye elverişlidir. Yazınsal bir akım olan yeni nesnecilik, yalnızca “modaya uygun bir şekilde sefaleti tüketimin nesnesi” yapmakla kalmamış; “‘sefalete karşı savaşımı’ (vurgu, Benjamin’indir) da tüketimin konusu yapmıştır.” Bu yazınsal akımın “politik önemi/anlamı, birçok durumda devrimci reflekslerin uygulamaya koyulmasıyla tükenmez”; burjuvazi içinde ortaya çıkan “büyük kentlere özgü kabare kurumuna uymayan eğlenme nesnelerini” de işin içine katar.

Benjamin’e göre, “politik savaşımın dayatmadan/zorlamadan çıkıp, izleyici zevkinin nesnesine, bir üretim aracından çıkıp, bir tüketim maddesine dönüşümü, bu edebiyatın belirleyici özelliğidir.” Bu düşünürün, “kavrayışlı bir eleştirmen” diye adlandırdığı kişiden yaptığı aktarımı uyarınca, “sol radikal aydınların işçi hareketiyle ilgisi yoktur.” Bu aydınlar “burjuvaziye özgü bozuma uğramış bir görüngüdür.” Kaestner, Mehring ve Tucholsky türünden “sol radikal yazarlar/yayımcılar, çökmüş burjuva sınıfların dışsal olarak proletaryaya uyum sağlamış” olanlarıdır. Politik açıdan bunların “işlevi, partiler değil, klikler”; yazınsal açıdan işlevi, “ekoller değil, modalar”; ekonomik açıdan işlevi, “üreticiler değil, ajanlar” yaratmaktır. Bunlar, “kendi yokluklarıyla büyük harcama yapan ve genleşen boşluktan bir şölen yaratan ajanlar ve rutincilerdir.”

Benjamin’in değerlendirmesi uyarınca, Yeni Nesnelcilik, “kendi yoksulluğuyla büyük harcama yapan” ekoldür. Bu akım söz konusu tavrıyla “kendisini günümüz yazarının ivedi görevinden muaf/bağış tutmuştur.” Sovyet devleti, “Plâtoncu devlet gibi”, hem şairi/yazarı “sınır dışı edecektir”; hem de yazara/şaire “yaratıcı kişiliğin çoktan sahteleştirilmiş zenginliğini usta yapıtlarda gösteriye sunmasına izin vermeyen” bu görevi yükleyecektir. Bu anlamda kendilerinden yetkin yapıtlar “beklenilen” kişiliklerin “yenilenmesi, faşizmin bir ayrıcalığıdır.”

Benjamin açımlamasına göre, “günümüz üretim koşullarını her yönüyle düşünmüş yazardan böyle yapıtlar beklenebilir veya arzulanabilir.” Böyle bir yazarın çalışması “hiçbir zaman sadece üretimler üzerine bir çalışma değil, aynı zamanda üretimin araçları üzerine bir çalışma olacaktır.” Bir başka anlatımla, böyle bir yazarın “ürünleri, yapıt karakterinin yanında ve önünde örgütleyici/düzenleyici bir işlev taşımak zorundadır.” Söz konusu ürünlerin “düzenleyici değerlendirilebilirliği asla onun propagandist değerlendirilebilirliğiyle sınırlandırılamaz.” Benjamin’in belirlemesiyle, “eğilim bir başına bunu yapamaz.”

Prof. Dr. Onur Bilge Kula – edebiyathaber.net (2 Eylül 2015)

kor-baykusAyrıntı Yayınları, yeni yayın döneminde dünya edebiyatının “klasik” metinlerini okurla buluşturuyor. “Eski ama eskimeyen kitaplar” başlığıyla Ayrıntı Klasik dizisi başlıyor.

Yeni çevirilerle, sunuş ve sonsöz ilaveleriyle çıkacak olan klasikler, edebiyat dünyamızda kendine özgü bir yere sahip olmaya aday.

Yalnızca bilinen metinleri değil edebiyat tarihinin tozlu raflarında görünmez hale gelen değerli eserleri de bulup gün yüzüne çıkaracak.

Roman, öykü, tiyatro oyunu, mektup gibi edebiyatın neredeyse bütün alanlarında metinler hazırlanacak, hazırlanıyor…

 Ayrıntı Klasik dizisi Eylül ayında üç önemli eserle başlıyor: 

– Kör Baykuş (Sâdık Hidâyet),

– Dönüşüm (F. Kafka),

– Biraderim Aleksey’in Köylü Ütopyası Ülkesine Seyahati (Aleksandr Çayanov)

edebiyathaber.net (2 Eylül 2015)

SAA KAPAK ONAYAhmet Büke’nin, ON8 Blog’daki “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi”nde yayımlanan ve yeni öykülerinden oluşan İnsan Kendine de İyi GelirON8 Kitap etiketiyle yayımlandı.

Çağdaş edebiyatımızın öykü anlatıcısı Ahmet Büke, ON8 Blog’daki “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi”nde bir yıl boyunca her hafta öykü yazdı. Karakterlerin öyküden öyküye atladığı bir seçki, yeni öykülerle bir araya geldi. Ödüllü öykücü Ahmet Büke, Mevzumuz Derin’in ardından ON8’deki ikinci kitabı İnsan Kendine De İyi Gelir’de, yatay zamanların derinlikli ayrıntılarıyla hem acıtıyor, hem de kırılgan ruhlara şifa oluyor.

Ana babasız, aile büyükleriyle kalmış bir çocuk… Mahallenin Arap Hatçam Teyze, Bakkal Nihat, Berber Kâzım gibi hayli garip, pek müstesna karakterleri… Toplumsal tarihimizin acı tatlı anılarına takılan bir kişisel tarihin izinde öykü öykü saat kaç!..

Gece, Hatçam Teyze’yi eve bırakırken omuzuma dokundu.

“Evlatçım, mesarif dediydim ama benim param buğdaylara yetti,” dedi.

“Biliyorum Hatçam Teyze,” dedim. “Canın sağ olsun.”

Ertesi sabah yine gün doğmadan uyandım. Yan komşu Türkan Şoray’lı bir film açmış, sesleri bana kadar geliyor. Şöyle dizlerimi yokladım. Her zamanki ağrı gitmiş gibi geldi bana.

“Acaba cemre dizlerime de düşmüş müdür?” dedim.

İşte insan böyledir. Bile bile aldanmayı iyi bilir.

Ama insan kendine de iyi gelir…

Yazar hakkında

1970’te Manisa’da doğan Ahmet Büke, 1997’de İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Fantastik eserler yayımlayan Ölümsüz Öyküler Yayınevi’nin düzenlediği “Xasiork 2002” kısa öykü yarışmasında “Kayıp Dua Kitabı” adlı öyküsüyle birincilik ödülünü, 2008’de Alnı Mavide (2008) kitabıyla Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, 2011’de Kumru’nun Gördüğü (2010) ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Öykülerinde, hayatın gündelik akışında sıradanlaştırdığımız her insanın başlı başına bir öykü olabileceğini hatırlatan Büke, İzmir Postası’nın Adamları (2004), Çiğdem Külahı (2006), Ekmek ve Zeytin (2011), Cazibe İstasyonu (2012) ve Yüklük (2014) adlı öykü kitaplarıyla dikkat çekti. ON8 Blog’a “Bedo’nun Kitapları” adıyla tefrika etmeye başladığı İzmirli Bedo’nun öyküleri, Mevzumuz Derin (2013, ON8) adıyla bir ilk romana dönüştü ve aynı yıl Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin (ÇGYD) 2013 Yılın Gençlik Romanı Ödülü’nü kazandı. Yine ON8 tarafından yayımlanan İnsan Kendine de İyi Gelir (2015), Büke’nin ON8 Blog’da “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” adlı köşesinde her hafta paylaştığı ve birbirine bağlı öykülerinden bir seçki ile yeni öykülerinin bir araya gelmesinden oluşuyor. Yazar, ailesiyle birlikte İzmir’de yaşıyor.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2015)

Dunyali_kapak17Dünyalı’nın Eylül sayısında yine güzel hediyeler var: Okulda işinize yarayacak bir not defteri, eğlenceli bir masa oyunu, harika bir yapboz poster, ilginç bir böcek koleksiyonu ve 48 adet çıkartma.

Tanıtım bülteninden:

Sonbahar gelip çattı. Okullar da açılıyor. Heyecanlı mısın?
Tamam, upuzun yaz tatili geride kaldı diye canın biraz sıkılıyor olabilir, ama sana madalyonun diğer yüzünü göstermeye kararlıyız: Önünde eğlenceli pek çok şey yapabileceğin yepyeni bir okul yılı var. Öyle ya, okul sadece dersler ve ödevler demek değil! Eski dostluklar, yeni arkadaşlar, oyun, eğlence ve bir sürü yeni bilgi seni bekliyor. Okul hayatını panayıra çeviren 100 önerimize göz atmayı sakın unutma!

Her şeye rağmen okul dendiğinde içinde çığlık atma isteği uyanıyorsa onun da çaresini bulduk: “Çığlık” yazımız imdadına yetişecek, merak etme. Çığlık atıp rahatlayınca geç arkadaşlarınla masa başına, bu ayki armağanımız olan masa oyunu sayesinde hem kendini hem sevdiklerini yakından tanımaya başla.

Dünyalı’da daha bir dolu eğlenceli konu olduğunu hatırlatmaya gerek yok, öyle değil mi?

En yakın gazete-dergi bayisinde sabırsızlıkla seni bekliyorum!

edebiyathaber.net (2 Eylül 2015)

 

kulturservisi (1)Türkiye’nin ilk kültür gazetesi Kültür Servisi, dün internet ortamında yayın hayatına başladı. 

Kültürü gerçek anlamıyla değerlendiren gazete, 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle barış talebine yanına girdi. Gazetede, Prof. Dr Büşra Ersanlı ile yapılan “Yeryüzünün tüm canlıları, barış için birleşin” başlıklı söyleşinin yanı sıra, Murat Meriç ile Mine Söğüt’ün barış temalı yazıları yayımlandı.

Kültür Servisi, deneyimli muhabirleri aracılığıyla kültürel gelişmeleri günbegün aktarırken, Celal Üster, Beral Madra, Oylum Yılmaz, Murat Meriç, İsmail Gezgin, Aydan Çelik gibi yazarlarıyla geniş bir bakış açısı sunacak.

Gazete www.kulturservisi.com adresinden takip edilebiliyor.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2015)

2.ULUSLARARASI NAZIM HİKMET ŞİİR ETKİNLİĞİŞiirimizin dünyaca ünlü temsilcisi, dünya şairi Nazım Hikmet anısına gerçekleştirilecek olan ”2. Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü” etkinliği, amatör ya da profesyonel anlamda yazan tüm şairleri ve şiir severleri bekliyor.

Etkinliğe katılan tüm şairlere ”2. Uluslararası Nazım Hikmet Antolojisi” hediye edilecek.

Eserler Türkçe – Rusça – Almanca ya da İngilizce olarak gönderilebilir. Konu ve tarz sınırlaması bulunmamakta.

Jüri Seçici Kurulu:

Ayşenur Ökten İzgin
Gülbin Özer
Ferid Muhiç
Zeynep Naxcıvanlı
Ecrin Lidia Cherieliuc

Toplam ödül: 5.000 Tl
Başvuru tarihleri: 5 Ekim – 16 Kasım 2015

Eser gönderim adresi:
editor@istanbulsiirakademisi.com
istanbulsiirakademisi@hotmail.com

Destek veren kurumlar:

-Pen Centrul Romania

-Odessa Mechinikov National University

İstanbul Şiir Akademisi 

edebiyathaber.net (2 Ekim 2015)

  • Gizem - 11/10/2015 - 19:29

    bu yarışma iptal mi edildi ? iptal edilmediyse eser gönderim adresine ek olarak bize ulaşmaları için ne yazacağız?cevaplakapat

  • Cansel Candemir - 27/10/2015 - 15:44

    Merhabalar;
    2.Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Yarışması kapsamında bir şiirim ile yarışmaya iştirak etmek istiyorum.Fakat duyuruda çok ayrıntılı bilgi göremedim.Sanırım ben göremiyorum.Şiirimi size word dosyasına kayıt ederek e mail yolu ile mi yollamalıyım? Ve şiirin altına şahsi bilgilerimi yazmamda bir sakınca var mıdır?Yoksa ayrı bir word dosyası mı hazırlamalıyım şahsi bilgilerim için?Bilgi verirseniz çok memnun olurum.Alakanız için şimdiden teşekkür eder,kolaylıklar diler,saygılar sunarım..cevaplakapat

skolastik fantazyaHüseyin Köse’nin derlediği, Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan Skolastik Fantazya’da eski masalların saltanatı sorgulanarak yeni masalların önü açılıyor.

Binyıllardan süzülüp gelmiş masallar, modern zaman için nasıl bir yaşam rehberi oluşturuyor? Daha da önemlisi, masallar, yeni bir hayatın inşasının önünde engel mi teşkil ediyor? Bilimin, edebiyatın, sanatın… bunca gelişmişliğine rağmen masallar neden halen ayrıcalıklı bir yerde duruyor? Tüm bu sorular masalların hayatımızdaki yerinin önemini belirginleştiriyor. Fantastik olay örgüsüyle ilerleyerek dinleyeni başka diyarlara götüren masalların hiç de masum olmadıkları, aksine verili sistemi perçinleyerek ideolojik bir işlev gördükleri ve bireyin iç dünyasını, zihnini şekillendirecek kadar güçlü bir aygıt olduklarını söylemeye gerek var mı(?)

Masallar, kapladığı yer ve üstlendiği başat rol gereği incelenmeye fena halde ihtiyaç duyuyor. Hüseyin Köse’nin derlediği Skolastik Fantazya’da ise bu başarılmıyor sadece, yeni masallarla eski masalların saltanatını yıkan yolların önü açılıyor. Ayrıca, şimdiye kadar dünyada dolaşarak, düşleri şekillendiren kült masalların her yanı didik didik ediliyor.

Çirkin Ördek Yavrusu, Kibritçi Kız, Pinokyo…

Masalların yapısıyla ilgili Köse şöyle diyor; “güçlü bir müsekkin olduğu kuşku götürmez bir anlatı olan masal, dile getirdiği sıra dışı düşsel evrenlerin tüm imge ve simgelerini, betimlediği serüvenlerin tüm serim ve düğümlerini dışarıda bıraktığı zannedilen sosyal gerçekliğe demirler yeniden…”

Şimdiye değin tüm dünya halklarını oyalayan masalların, olay örgüsünün bütün öğeleriyle incelendiği Skolastik Fantazya, aynı zamanda kaynak kitap niteliği taşıyor. Zira çalışmada, Çirkin Ördek Yavrusu, Kibritçi Kız, Pinokyo, Rapunzel, Ezop Masalları, Binbir Gece Masalları, Ağustos Böceği ile Karınca… okuyucu karşısına bu kez de, gerçek yüzüyle çıkıyor. Zira kuşaklar boyu oyalandığımız, içselleştirerek dünyamızı biçimlendirdiğimiz masalların şapkası düşmüş bulunuyor. Belki de, dünyada işlerin yolunda gitmemesi dinlediğimiz masallar yüzünden! Kimbilir (?) Tabii bu sadece bir ironi. Aslında masallar, -söz konusu çalışmada- ne denli güçlü olduklarını ele veriyor. Öyle anlaşılıyor ki, hiçbir pozitif bilim masallar kadar etkili olamıyor. Zira masallar yapılarına içkin olan fantazyayla pozitif bilimin önünü açan bir öz oluşturuyor. Buradan masallardan felsefeye doğru giden bir yolun da ucu gözüküyor. Ama yol maalesef tıkalı. Çünkü konumuz masal. Üstelik bu masalların çoğu eski dünyadan besleniyorlar. Bunun uzantısında da ara yollarda yıldızları, çılgın renkleri gösterip sonra da dümeni bildik ana yola kırarak değişmeyen sonlarda duruyorlar.

Tabii bu her masal için geçerli değil. Eski dünyaya tutsaklığı terk ederek, geleceği daha iyiye, daha güzele doğru şekillendirmek için cesaretlendiren masallar da var. Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı buna bir örnek. Aynı zamanda bu da, masalların yeniden yazılmasının ne kadar önemli, gerekli ve acil olduğunu gösteriyor. Zira “Behrengi’nin bizlere anlattığı masalda içine doğulan toplumun yaşama biçiminin ve bu topluma aidiyetin reddedildiği, ‘başka bir dünya’ özleminin itkisiyle harekete geçildiği ve ‘arayışın, yolculuğun’ ardından bir ‘yuvaya dönüş’ün de seçilmediği” görülüyor.

Bir gecede değişen hayatlar…

Psikolojik, antropolojik, sosyolojik, filolojik yönlerinin analiz edildiği masalları, her yazar ayrı bir pencereden bakarak kaleme alıyor. Bu yapılandırmada ise, referans alınan düşünürler, psikanalistler, felsefeciler, edebiyatçılar önemli bir rol oynuyor. Böylelikle, çözümlemeler çağın sorunlarıyla ilişkilendirilirken, yaşama ve insana dair izlekler metnin belirgin unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.

“Sözlü kültürü anlamaya çalışmak yoğun bir sis perdesinin arkasından bakılan manzarayı tanımlamak gibidir. Aktarılan her bilgi, o dönemi anlama çabasının iyi niyetli bir anlayışın ürünüdür. Barry Sanders, sözlü kültürü anlama çabasında masalların önemi üzerinde durur. Kabilenin bilge ve yaşlı insanları aynı zamanda masal anlatıcısıdır; inandıkları şeyleri hatırlatır; topluluk üyelerini birbirine bağlar ve hayata dair her şeyi içerir…”

Bir gecede değişen hayatlar, bir sihirle başkalaşan görüntüler, acıya kesmiş bir yaşamın mucizevi bir dokunuşla mutluluğa dönüşmesi… Kapitalizm öncesi bir dünyada şekillenen masallar, sadece insanın acılarına, yaşanan talihsizliklere… fantastik kurgularla da bütün bunları bir çırpıda ortadan kaldırmasına dayanmıyor. Masalların bir realiteye hizmet ettiğini belki de en iyi şu masal anlatıyor; “Ağustos Böceği ile Karınca masalındaki, Karınca, masal içerisinde çalışmaya yüklediği kölece anlam ile akıllarda yer etmiştir. Bu anlamıyla Karınca, sistemi benimsemiş ve tamamıyla kendi varoluşunu mevcut konjonktür ile anlamlandırmış ve bunun dışına çıkılamaz bir yapının penceresinde konumlandırmıştır kendini. Aslında bu yapı kapitalist sisteme gönderme yapmakta olup, ayrıca sisteme olan bu bağlılık, bireyin köleleşmesinin de koşullarını hazırlar…”

Önceki kuşakların da çok iyi bildiği toplam yirmi üç masalın ele alındığı derlemede, masalları ikinci kez dinlemenin önü açılıyor. Ancak bunun edilgen bir dinleme olmayıp, masalları tekrar yazmaya davet ettiğinin farkında olmak kaydıyla.

Zülal Güney – edebiyathaber.net (11 Ağustos 2015)

GoetheJWBir yolculuk veya küçük bir rastlantı beyninizde o an içinde bulunduğunuz ortamdan çok daha farklı bir şimşek çakmasına neden olabiliyor kimi zaman. Almanya’ya yaptığım gezinin son günü Heidelberg’de bizlere verilen bir bilgi, hiç aklımda yokken “Bir divan şairi olarak Goethe’’yi farklı bir boyutta önüme seriyordu. İstanbul’a dönüşümün ertesi günü ünlü şairin, “Garplı Müellifin Şark Divanı’’ olarak tanıtıldığı “Doğu – Batı Divanı’’ adlı eserini arama çalışmalarına başlamıştım bile.

Aşkın, çaldığı kapıdan şiirle birlikte içeri girmesi Goethe için ömrünün sonbaharında gerçekleşir. Thomas Mann’a göre gerçek aşk Goethe’ nin kapısını altmış beş yaşındayken çıktığı bir gezide çalar. O dönemde romantik Alman şairleri arasında rağbet gören Ren, Main ve Neckar nehirleri güzergâhında şiirsel bir gezi gerçekleştiren Goethe, banker arkadaşı Jacob von Willemer’in eşi Marianne ile tanışır ve bu aşk ünlü yazarın hem Batı hem de Doğu edebiyatı üzerinde derin ve farklı izler bırakmasına neden olur.

Jacob von Willemer, on dört yaşındayken annesinden iki yüz gulden karşılığında evlatlık aldığı Marianne’e yıllar sonra tek taraflı âşık olur ve bir şekilde evlenmeyi başarır. Marianne hem güzel ve çekici bir kadındır hem de yazdığı lirik şiirlerden de anlaşıldığı üzere ince bir ruha sahiptir. Henüz ilk karşılaşmalarında kendisi Goethe’den etkilendiği gibi o da ünlü yazarı derinden etkiler. Bundan sonra Goethe, hayatının en romantik şiirlerini, yeteneği elli yıla yakın zamandan beri keşfedilmemiş bu kadın şair için yazacaktır. Marianne von Willemer’in Goethe üzerinde bıraktığı poetik etkiyle ünlü şair, günde birkaç şiir birden yazmaya başlar ve 1819 yılında ilk baskısı yapılan “Doğu Batı Divanı’’nın ilk yüz şiirini çok kısa bir sürede tamamlar. İşin ilginç yanı, divandaki birçok şiirin Goethe’ ye değil de Marianne von Willemer’a ait olduğunun anlaşılması elli yılı bulmuştur.

Goethe bu derin aşkı yaşarken yazdığı divanın “Züleyha Kitabı’’ bölümünde ve aynı adlı şiirinde;Daha da kısa tutmak isterdim bu kitabı elbet./ Diğerleri gibi kısa olsun diye./ Ancak, sayfayı ve sözü nasıl kısaltacaksın ki,/ Uzaklara sürüklediğinde aşk çılgınlığı seni?’’ dizeleriyle bir destanla eş değer tutulacak kadar uzun soluklu aşkını dile getirir.

Ünlü şair, “Yusuf ile Züleyha’’ hikâyesinde Züleyha’nın evli olmasından dolayı Marianne’i Züleyha’ya benzeterek “Davet (Einladung)’’ adlı şiirinde “Adın ebedî Züleyha olsun derim.’’ dizesiyle sevgilisine bu adı verdiğini dile getiriyor: “…Züleyha’nın Yusuf’a hayran olması,/ Hüner değildir./ O gençti, gençlik gözde olur./ O güzeldi; derler ki: Züleyha da güzeldi,/ Birbirlerini büyülercesine mesut edebilirlerdi./ Fakat o kadar zamandır özlediğim sen,/ Ateşli genç bakışlarını bana gönderirsin,/ Beni şimdi sever, sonra mesut edersin./ İşte bunu övmelidir şiirlerim,/ Adın ebedî Züleyha olsun derim…’’

Bu aşk sayesinde âdetâ ikinci ergenlik dönemini yaşadığını itiraf eden şair, dünyaya farklı bir gözle bakmaya başlamıştır: “Dünyayı temâşâ etmek pek hoştur,/ Lâkin harikulâdedir şairlerin âlemi;/ Rengârenk, açık veya gümüşî kırlar,/ Diyorlar ki gece gündüz ışıklar parlar./ Bugün her şey muhteşem; hep böyle kalsa keşke!/ Bugün hepten aşkın gözüyle görüyorum âlemi.’’ ( Dünyayı temâşâ )

dogu-bati-divaniDünya edebiyatının en seçkin eserlerinden “Doğu – Batı Divanı’’, Goethe’nin “Faust’’la birlikte zirvedeki eserlerinden sayılıyor. Bu konuda birbiriyle özdeşleşen bu iki eserden “Faust’’un dünya çapındaki şöhretine ve hakkında yapılmış onca araştırmaya karşın, “Doğu Batı Divanı’’ iki yüz yılı aşkın süredir özellikle Türk edebiyat dünyasının dikkatini çekmeyi başaramamış şanssız bir eser… Oysa “Faust’’a nazaran Doğu Edebiyatı geleneğine çok daha yakın bu rehber niteliğindeki kitap, Hafız, Şeyh Sadi, Nizamî ve Mevlana gibi klasik İslam şairleriyle birlikte birçok Müslüman şair, devlet adamına nazire yapmak amacıyla kaleme alınmıştır. Bu şahsiyetleri Batı’ya tanıtma amacı güden eser, bu açıdan da büyük önem taşıyor.

Johann Wolfgang von Goethe, bu eseriyle diğer Batılı şair ve yazarların arasından sivriliyor. Çünkü Doğu’ya ve Doğu kültürüne ilgi duyan pek çok Batılı aydının aksine o, Doğu’ya çok farklı bir ruhsal boyutta yaklaşıyor. Bu farklılığı oluşturan en büyük unsur ise aşk… “Doğu Batı Divanı’’ mutluluk, haz, sevgi, hasret, vuslat, acı gibi duyguların karmasından oluşuyor, diyebiliriz. Sevdiği kadına onca isim arasından “Züleyha’’ adını vermesi, şairin kendisini bu aşka ve Şark kültürüne ne denli yakın hissettiğinin de en somut göstergesi: “Doğu’nun Batı’dan ayrılması gibi/ Sen de sevgilinden mi ayrıldın?/ Gönül bütün çölleri dolaşır;/ Her yerde yolunu kendi bulur,/ Âşığa Bağdat uzak değildir.’’ (Doğu’nun Batı’dan ayrılması)

Şairin “Doğu – Batı Divanı’’ gibi dev bir eseri ortaya çıkartmasının dayanaklarından biri de hiç kuşkusuz çocukluk yıllarında annesi ve büyükannesinden dinlediği “Binbir Gece Masalları’’… Henüz küçük bir çocukken oluşturduğu hayal dünyası, onun ileri yaşlarında da bir uçan halıya binerek mistik Şark semalarında yolculuk etmesinin başta gelen nedenlerinden biridir.

Goethe’nin doğa bilimlerine olan ilgisi, bu konuda yaptığı araştırmalar ve çıkardığı yayınlar ise onu “Doğu – Batı Divanı’’nın en özel şiirine götüren yol olur. Hafızasını güçlü tutmak amacıyla her gün Heidelberg Şatosu’nun bahçesinde çıktığı yürüyüş sırasında buradaki ginkgo biloba ağacından bir yaprak yiyen Goethe, belki de yaşamının en anlamlı şiirini işte bu yaprak üzerine yazar.

Ünlü yazarın “Doğu – Batı Divanı’’nı yazdığı sırada bu ağacın yapraklarını izleyerek etkilenmesi, eserine ve elbette daha sonra da Almanya’da bu ağaca özel bir anlam yüklenmesini sağlamış. Bir sap üzerinde uzanan ve Çin yelpazesine benzeyen sadece iki yapraklı bir yonca düşünelim…(Bu arada itiraf ediyorum ki ben, adını çok duyduğum halde ginkgo biloba ağacının yaprağıyla ilk kez grup rehberimizin cep telefonundan gösterdiği fotoğraf sayesinde tanıştım.) İşte Goethe bu mazmunun etkisinde kalarak sevgilisi Züleyha’ya seslenen “Ginkgo Biloba Ağacı’’ adlı bir şiir yazar. Şiir, tıpkı Goethe ile sevdiği kadın gibi aslında bir bütünden ve aynı özden gelen fakat bir türlü bir arada olamayarak ikiye ayrılan bu iki yaprağın Goethe’ye çağrıştırdığı müthiş anlam üzerinedir. Bir sonbahar günü Marianne’i son kez Heidelberg Şatosu’nun bahçesinde gören ünlü yazar, birkaç gün sonra şiiriyle birlikte ginkgo biloba ağacının yaprağını ona gönderecektir:

Doğudan bahçeme emanet/ Şu ağacın yaprağı,/ Tadımlık, gizli bir mânâ verir,/ Bilgeyi işte böyle sevindirir./ Canlı bir varlık mıdır bu?/ İçten kendi kendini bölmüş./ Yoksa onlar iki güzîde midir,/ Ki insan onları bir olarak bilir?/ Böyle sorulara cevap vermek için,/ Galiba doğru anlamı buldum:/ Hissetmiyor musun şiirlerimde,/ Tek ve çift olduğumu benim?

Uzak Doğu öğretilerinde de tıpkı lotus çiçeği gibi özel bir yeri ve anlamı olan, uzun ömürlü ve inanılmaz dayanıklı bu ağacın yaprağının şiirden de açıkça anlaşıldığı gibi bir ve iki, tek ve çift, hasret ve vuslat gibi derin anlamlı zıtlıklardan oluşan simgeleri bulunmaktadır. Aslında geniş anlamıyla şair, ’’Şu ağacın yaprağı,/ Tadımlık, gizli bir mânâ verir.’’ dizeleriyle bu yaprağın, hem evrenin hem beşerî hem de ilahî aşkın simgesi olduğunu ima eder.

Ünlü şairin kimi dizelerinde beşerî aşkı, Doğu tasavvufundaki o muhteşem ilahî aşkla iç içe ele aldığını görüp de hayran kalmamak imkânsız: “Güneş geliyor! Muhteşem bir görüntü!/ Hilâl onu kucaklıyor./ Kim böylesine bir çifti birleştirebilir?/ Nasıl izah edilir bu muammâ, nasıl?’’ (Züleyha)

Marianne ve Züleyha ilişkisi nedeniyle burada sadece “Züleyha Kitabı’’ bölümünü ele aldığımız eser, elbette yalnızca bu bölümden ve aşk temasından oluşmuyor. “Şarkılar Kitabı, Hafız Kitabı, Aşk Kitabı, Murâkabe Kitabı, Sıkıntı Kitabı, Sâki Kitabı, Mecazlar Kitabı, Persler Kitabı, Cennet Kitabı gibi birbirinden ilginç bölümler ve şiirlerle tamamlanıyor.

Eser, şiir çevirisindeki sanatıyla dikkat çeken mütercim Senail Özkan’ın değerli yorum ve açıklamalarıyla anlam buluyor. Kitabın neredeyse kendi içinde ayrı bir kitap olacak özellikteki “Giriş’’ bölümü büyük bir araştırmanın sonucu olarak ulaşılmış nitelikli bilgiler içermekte… Ötüken Yayınları’na ait 530 sayfadan oluşan bu dev eser, ayrıca şiirlerin Türkçe tercümeleri dışında orijinal Almancalarıyla birlikte yer almaları bakımından da değer taşıyor.

“Zirâ hayat aşktır, / Hayatın hayatı ise ruhtur.’’ dizelerini kaleme alan derin ruhlu bu Doğu âşığı şairler şairinin, dipsiz bir kuyu misali okudukça bitmeyecek, susadıkça kanılmayacak cinsten divanı evrene, ulûhiyete ve aşka ithaf edilmiş en büyük eserlerden biri… Bir ruh ve yaşam rehberi olarak kütüphanelerde değil, her daim gönüllerde saklanacak bir kitap…

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

kurbani-beslemek-Front-1Yaşayan en büyük Japon yazarlardan Kenzaburo Oe’nun “Kurbanı Beslemek” adlı kitabı Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Can Yayınları’nın geçmişte üç ayrı kitap olarak yayımladığı Kurbanı Beslemek, Delilikten Kurtar Bizi ve Gözyaşlarımı Sileceği Gün adlı bu üç uzun öyküsünde Oe, çağdaş dünyanın uğraştığı en sıkıcı insani sorunları yüksek bir edebî başarıyla anlatıyor. Özgün dilinden yeniden çevrilen bu üç uzun öykü bu kez bir arada yayımlanıyor.

Mişima’nın, “Yaşayan en büyük Japon yazarlarından biri,” dediği Kenzaburo Oe, kitaba adını veren “Kurbanı Beslemek” adlı uzun öyküsünde en sıradan ve masum insanın nasıl bir canavara dönüşebileceğini, salt mimiklerle bile ırkçılığın nasıl usul usul beslenebileceğini anlatır.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

TEK_DOKTOR_KAPAKDr. Brendan Reilly’nin “Tek Doktor” adlı kitabı, Ebru Sürmeli çevirisi ve Koton Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tek Doktor’da seçkin bir hekimin kariyerinde karşılaştığı yaşam değiştiren deneyimler anlatılıyor.

Her gün karşılaştığı krizler ve hayal kırıklıkları arasında bölünen Dr. Reilly, göz korkutan birkaç zorlukla aynı anda uğraşmak mecburiyetinde; tanınmış bir eğitim hastanesinin yoğun servislerinde ilgilendiği sıra dışı hastalar; doksan yaşındaki annesiyle babasının ölümcül hastalıkları ve üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen aklından çıkartamadığı kapanmamış bir dosya.

Dr. Reilly’nin hastaları ve yakınları ciddi tehlikeler atlatır, yürek parçalayan kararlarla boğuşur ve tıbbın iyileştirme gücünün sınırlarıyla yüzleşirken Tek Doktor parçalara ayrılmış, insani yönünü yitirmiş, ticaret odaklı ve gerçek ilginin zor bulunduğu sağlık hizmeti sistemini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Tek Doktor ilginç karakterlerle dolu, karanlık sırları, esrarengiz hastalıkları, imkânsız düşleri olan insanların hikâyelerini hassas ve empatik bir dille anlatıyor, bir zamanlar bütün hekimlerin el üstünde tuttuğu mesleki değerleri hatırlatıyor.

Tek Doktor Dr. Brendan Reilly’nin doktorluk hakkındaki “hakikati” anlama arayışı ve tek doktorun yaratabileceği farka dair dokunaklı bir vasiyet.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

feridun-andacDuayen bir yayıncıyla konuşuyoruz. 1960’ların kültürel ikliminin tanıklığını anlatıyordu bana. Tanıdık yüzler, bildik imzalar; ama bilinmeyen öykülerden söz ediyordu.

Söz dönüp dolaşıp yazdıklarıma gelince beni bir sıkıntı bastı. Ne geriye bakmayı ne de yazıp ettiklerim üzerine konuşmayı oldum olası sevmem. Bugün ne yaptığım, neyi yazıp ettiğim, nasıl yaşadığım önceliğim olmuştur hep.

O, bir ara, “kendin için çalış” demiş, şunları eklemişti; “mademki bu kadar birikimin var, neden başkalarının değirmenine su taşıyorsun!”

Anlıyordum, onunkisi haklı bir uyarıydı aslında.

Bu ülkede, her alanda ama, bu sözden şu anlaşılırdı: Vitrinde ol, keseni doldur; biraz bukalemun gibi davran, biraz dalkavukluk et yeter…

Onun uyarısı bunları içermese de; kendin için çalışmaktan daha çok bunun anlaşıldığı bir ülkeye varmıştık. Yani, masumiyetini yitirmiş bir toplumda bundan söz etmek çok mümkün değil.

Yazan bir insanın karşılığını alamadığı bir ülkeden söz ediyorum.

Yazdığınız bir yazının, yayımlanan bir kitabınızın karşılığını alamadığınız bir yayın ortamından söz ediyorduk üstelik.

“İstemesini bileceksin!”

Bu da çok bilinen bir söz. Yüzsüz bir yayıncı için açtığım davayı kazandığımızın haberini ileten avukatıma; “Bu parayı alamayacağımı bilsem de davayı kazanmış olmana sevindim,” diyebilmiştim ancak. Yetmiş-seksen bin tl’lik bir davayı kazanmış olmanız yetmiyor bu ülkede, gidip borçlu konumundaki yayıncının yakasına yapışsanız da bunu alamıyorsunuz.

Bir dostumun acı uyarısı ise ülkenin geldiği noktayı gösterecek düzeydeydi doğrusu: “Mafya ne güne duruyor, git yarısı sizin olsun de; bak çatır çatır nasıl öder…”

Gene de, ben, yayıncı dostumun “kendin için çalış” uyarısını iyicil olarak alıp; iz bırakacak şeyleri ortaya çıkarmak gerektiğini düşündüm.

Yüzümü kızartarak söyleyeyim ki, öylesi çalışmalarım yok değil. Bunlardan birkaçını büyük bir yayınevinin yöneticisinin önüne koyduğumda, benim diğer çalışmalarımın hiçbirinin farkında olmadığını gözledim.

O, orada, aslında “kendisi için çalışan” biriydi. Karşısındaki kişi, şunca yıldır edebiyatın içinde; hiçbir karşılık beklemeden şunca yazı kitap yazmış biri olarak duruyor, görüşme günü saati belli, nezaket gösterip o kişi ile ilgili bir satır bilgi edinme gereğini bile hissetmiyor.

Sanırım “kendi için çalışmak” böyle bir şey olsa gerek!

Koltuğumun altına dosyamı alarak bir yayıncının kapısına gitme zamanım geçti.

Son bir “not”um şöyleydi, gene kadim bir yayıncı dostuma:“ ‘kitap önerdin de hayır mı dedik’ dememen için…”

Bundan böyle hiçbir yayıncının ayağına gitmeyeceğimi söylemek, artık “kendim için” çalışmakta olduğumu açıklamak zamanı geldi de geçti bile…

Yayıncılık notları 1>>>

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

csAşağıdaki listede, Ağustos 2015’te Babil ve Calibro Store üzerinden en çok satılan 10 e-kitap bulunmakta:  

  1. Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler / Tuti Kitap
  2. 1984 / Can Yayınları
  3. Cahillikler Kitabı 1 – Bilmediklerimiz ve Yanlış Bildiklerimiz /NTV
  4. Çocuklara Söz Geçirme Sanatı / Zafer Yayınları
  5. Karatay Diyeti / Hayykitap
  6. Hayvan Çiftliği / Can Yayınları
  7. Olasılıksız / April Yayıncılık
  8. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı / Varlık Yayınları
  9. Erbakan / Kırmızı Kedi
  10. Üç Kıtada Osmanlılar / Timaş Yayınları

edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

hands-565601Poedat Kolektifi tarafından düzenlenen Poedat Konferansı 2015, Studio-X Istanbul’da 4-6 Aralık 2015’te gerçekleştirilecek.

Konferans, bilginin erişilebilir ve yaratıcı bir biçimde yaygınlaştırılması ve toplumsal bir işlev tutması için çabalıyor. Konferans, disiplinler arası konulara duyarlılığı olan gençlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir paylaşım kültürünü amaçlıyor.

Poedat Konferansı 2015, felsefeden sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye, mimarlıktan ekolojiye, edebiyattan kültürel çalışmalara değişik alanların iç içe geçişini temsil ediyor. Konferans, öncelikli olarak üniversite öğrencilerinin, genç bağımsız araştırmacıların ve yakın kuşaktan meraklıların katılımını arasa da, herkese açık.

Konferansın toplumsal katkıyı en yüksek seviyeye çıkartabilmesi ve farklı kitlelerle etkileşime geçebilmesi için yan etkinlikler düzenlenecek, alternatif çalışmalar gerçekleştiren kişilere ve topluluklara çağrı gönderilecek, katılımcıların odağa alındığı buluşmalar hazırlanacak, sosyal medya kamusal bilgi merkezine dönüştürülecek ve İstanbullu olmayan katılımcılar İstanbullu katılımcılar tarafından ağırlanarak kültürel bir birliktelik sağlanacak. Özgürlüğünü bağımsızlığında bulan konferans, esnek bir enerji, hareket ve karşılaşma alanı olarak da öngörülmekte.

Poedat Konferansı 2015, aşağıdaki bildiri alanlarında başvuru alıyor:

  • Bilincin ve dilin ontolojik çerçevesinde varlık-hiçlik, özne-nesne, benlik-öteki
  • Teoriden pratiğe etik: Kesişmeler, tartışmalar, çatışmalar
  • Sanat felsefesinin dönemsel değişimleriyle yaratıcılık, üretim, imge
  • Kentler yeniden tasarlanırken kamusal alanın saptanması, yerinden etme politikaları ve göç stratejileri
  • Devletlerin, yasaların ve iktidarların askıya alındığı pratikler, bölgeler, komünler, işgaller, direnişler
  • Duygunun antropolojisi: Haz, melankoli, şiddet
  • Bedensellik, cinsiyet, feminist dalgalar, LGBTİ araştırmaları, kuir
  • Canlıyı, bitkiyi, hayvanı, insanı tanımlarken hak ve ekoloji
  • Edebiyatın psikolojisi: Metin incelemeleri
  • Şirketleşen üniversiteyi ve çözülen sosyal bilimleri kurtarmak

Başvuru: poedat.org/poedat-konferansi-2015

İletişim

poedat.org

facebook.com/poedat

twitter.com/poedat

instagram.com/poedatkolektifi

edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

basp_eylul_kareafisYeni nesil oyunculardan kurulu genç grup santral kumpanya, sezonu 8 Eylül’de “Bir Aşk Söyleminden Parçalar” adlı ilk oyunları ile açıyor.

16 Eylül Çarşamba günü prömiyerini yapmayı planladıkları “Gençler Masası” adlı yeni oyun öncesi kumpanya, Roland Barthes’ın aynı adlı eserinden yola çıkarak hazırladıkları “Bir Aşk Söyleminden Parçalar” ile 8 Eylül Salı günü BKM Mutfak Sahne’de olacak.

Oyunda, işletme son sınıf öğrencisi Melodi, işletme mezunu işsiz erkek arkadaşı Taner ve konservatuar öğrencisi Gizem ile evini paylaşmaktadır. Durgun yaşamları, Gizem’in yeni erkek arkadaşı Alper’in hayatlarına dahil oluşuyla bir süre hareketlenir gibi olur, sonra yine durulur. Oyun bu sıradan sıkıcılığın, ilişkilerin, özellikle de aşkın komedisidir.

Aşkı konu edinen pek çok eser, onun büyüsünden, dile getirilemezliğinden, acı veren yanlarıyla güzelliğinden vs. bahseder. Birçoğu da aşkı bir tanımda ele geçirmeye yeltenir. Bir Aşk Söyleminden Parçalar oyunu aşkın ne büyüleyici güzellikleriyle ne sebep olduğu acıların melodramlarıyla ne de trajik yanlarıyla ilgileniyor. Oyun aşkın tanımına, sihirli formülüne ulaşmaya da çalışmıyor.

Hepimiz yaşadığımız aşkın biricik olduğunu düşünür, buna inanmak isteriz. Fakat kabul edelim ki deneyimlediğimiz duygular benzersiz olsa da onu ifadelendirme biçimimiz halihazırda varolan bir söylemden (discourse) besleniyor. Diyebiliriz ki aşk söylemleri kalıplaşmış olmaları vesilesiyle bizi kısıtlar ama aynı zamanda biricik olduğunu varsaydığımız hislerimizin ifadesine de olanak sağlar.

Oyun, Barthes’ın söz konusu kitabının değindiği söylemlerin bir kısmının doğaçlamalarla dramatize edilmiş örneklerini içeriyor. Oyundaki karakterler, küçük dünyalarında, biricik sandıkları aşklarının çeşitli hallerini bize gösteriyorlar. Meseleler önemsiz, aşk tanımları derinliksiz ve evet, dünyalar küçük. Ama biliyoruz ki her aşk, kim olursak olalım bize merkezinde bizim olduğumuz büyük bir dünyada yaşadığımız hissini veren ciddi bir mesele gibi yaşanıyor.

Biletler Biletix’te.

Oyuncular: Gizem Mercan Ağçal, Süreyya Bursa, Hasan Canberk Karaçay, Merve Şen

Yöneten: Baran Şaşoğlu

Danışman: Oğuz Arıcı

Dramaturg: Süreyya Bursa

Teknik Ekip: Baran Şaşoğlu, Hasan Canberk Karaçay, Bulut Şaşoğlu

Oyun 2 perde, 120 dakika.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

31082199“Elm Sokağında Kâbus” ve “Çığlık” gibi klasikleşmiş korku filmlerinin yönetmeni Wes Craven hayatını kaybetti.

76 yaşındaki ABD’li yönetmen Los Angeles’taki evinde yaşamını yitirdi. Craven, bir süredir beyin kanseriyle mücadele ediyordu.

Yönetmenlik kariyerine 1972 yılında “Soldaki Son Ev” (The Last House on the Left) adlı korku filmiyle başlayan Craven, uluslararası şöhreti 1984’te yayınlanan “Elm Sokağında Kâbus” (A Nightmare on Elm Street) filmiyle yakaladı.

Unutulmaz korku filmi karakterlerinden Freddy Krueger’ın sinema dünyasına kazandıran “Elm Sokağında Kâbus”, devamında gelen sekiz sinema filmi ve çeşitli televizyon dizileri, romanlar ve çizgi romanlarla birlikte bir seri halini aldı.

Onlarca filmin yönetmenliğini, yapımcılığını ve senaristliğini üstlenen Craven, korku filminin “slasher” alt türünün gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olarak kabul ediliyor.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

Picture DictionaryTudem Yayın Grubu eğitmenlerince 1-8. sınıf öğrencileri için hazırlanan “Picture Dictionary – Resimli İngilizce SözlükTudem etiketiyle yayımlandı.

Resimli İngilizce Sözlük, dil öğreniminin ve öğretiminin kalitesini artırmayı, sözcük bilgisi gelişiminde fark yaratmayı ve çocuklara İngilizceyi sevdirmeyi amaçlayan bir yardımcı kaynak.

Yabancı dil eğitiminde kelime bilgisinin önemi büyüktür. Yeni bir dil öğretirken görselliği ön plana çıkarıp duyu organlarının etkinliğini çoğaltmak, öğrencilerin kavrama ve anlama süreçlerini kolaylaştırmakta, yabancı dil öğrenmeyi eğlenceli bir hale dönüştürerek hızlı ve kalıcı bir eğitim imkânı sunmaktadır.

Tüm bu bilimsel gerçeklerden ve araştırmalardan yola çıkarak harekete geçen Tudem Yayın Grubu eğitmenleri, yeni öğretim programına uygun olarak hazırladıkları Resimli İngilizce Sözlük ile önemli bir boşluğu kapatıyor.

Alanında uzman illüstratörler tarafından çocukların merakını uyandıracak görsellerle donatılmış bu renkli sözlükte, yeni öğretim programıyla ilişkilendirilmiş tam 1.000 sözcük yer alıyor.
Detaylandırılmış Alfabetik Sözcük Listesi ile kelimenin kitaptaki kullanım alanına rahatlıkla ulaşabilme imkânı sunan Resimli İngilizce Sözlük; güncel hayatla iç içe, kültürümüze uyumlu kelime dağarcığı oluşmasına yardımcı olacak zengin bir sözcük çeşitliliğine sahip.

30 farklı konu başlığı altında, öğrencilerin konuşma ve yazma becerilerini geliştirmeye yönelik sorularla zenginleştirilen Resimli İngilizce Sözlük ile çocuklar yabancı dil sevgisini yaşayarak deneyimliyorlar.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z