Masthead header

Video: Elif Şafak anlatıyor “Kurmacanın Politikası”

Elif Şafak, hikaye dinlemek hayal gücümüzü genişletir; onları anlatmak ise kültürel duvarları aşmamızı, farklı deneyimleri kucaklamamızı, başkalarının duygularını hissetmemizi sağlar fikrinden yola çıkarak hikayelerin kimlik politiklarının üstesinden gelebileceğini anlatıyor.

edebiyathaber.net (02 Mayıs 2012)

Emrah Serbes: “Yazarım, Öğretmen Değil!”

Emrah Serbes, Arınç'ın "Behzat Ç.'yi dikkatle izlemeye devam ediyoruz" sözleriyle ilgili olarak, "Kendi takdiridir. Bizim insanlara doğru yolu göstermek gibi amacımız yok. Öyle bir amacım olsa, yazar değil öğretmen olurdum" dedi.

Behzat Ç. dizisinin senaristlerinden Emrah Serbes, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın dizide alkol-sigarayı özendirici yayın yapıldığına ilişkin verilen soru önergesine cevaben "Yayınlar dikkatle izlenmeye devam edilmektedir" demesini "Kendi takdiridir" diyerek değerlendirdi.

Serbes, bu ülkede televizyonun çok fazla ciddiye alındığını ve televizyon dünyasının bir kurmaca olduğunun unutulduğunu belirtti ve ekledi:

"Behzat Ç. iyi örnek olsun diye yaratılmış bir karakter değil; doğrusuyla, yanlışıyla bir başkomiserin hikayesi anlatılıyor."

"Bizim de zaten insanlara doğru yolu göstermek gibi bir amacımız yok. Benim öyle bir amacım olsa, yazar değil öğretmen olurdum."

"Evlilik senaryosu üç ay önce yazılmıştı"

Dizide Behzat Ç. ile Savcı Esra'nın evlilik dışı ilişki yaşaması nedeniyle konunun meclise taşınması ve baskı kurularak ikilinin evlendirildiği yönündeki iddialara da cevap veren Serbes, kendileri üstünde bir baskı olmadığını söyledi.

"Behzat Ç.'nin evlenme teklifi bölümünü senarist Ercan Mehmet Erdem'le beraber üç ay evvel yazdık. Ortada da 'Behzat Ç neden nikahsız yaşıyor' tartışmaları da yoktu."

"Behzat Ç. baskılar nedeniyle Savcı Esra'ya evlenme teklif etmedi. Bu tamamen senaryo gereği gerçekleşti."

"Bugüne kadar Star TV'nin Behzat Ç. senaryosuyla ilgili herhangi bir müdahalesi ve yönlendirmesi olmadı. Sonuçta olsaydı, onu da söylerdim. O yüzden spekülasyonlara değil, bize inanılması daha doğru olur."

"Ceza verdik, izlemeye devam ediyoruz"

Milliyet gazetesinden Önder Yılmaz'ın haberine göre, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, Arınç'a dizideki "alkol kullanımı, evlilik dışı ilişkiler, Türk aile yapısı ve devleti temsil eden görevlilere yakışmayan davranışlar hakkında hangi tedbirlere başvurulduğunu" sordu.

Arınç, Belen'e Behzat Ç.'nın kurgu niteliğinde dizi program olduğunu belirterek, bugüne kadar Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'na (RTÜK) 379 şikayet ve beğeni içeren bildirim geldiğini kaydetti.

Arınç, Behzat Ç. dizisini yayınlayan televizyon kuruluşuna, alkol-sigarayı özendirici yayın yapmak ve ahlaki gelişime zarar verecek türde yayınları gençlerin izleyebilecekleri zaman diliminde koruyucu sembol kullanılmadan yayınladıkları için iki kez ceza verdiklerini söyledi.

Arınç dizi için, "Yayınlar dikkatle izlenmeye devam edilmektedir" dedi.

"Biz de izlensin diye çekiyoruz"

Dizinin genel sanat yönetmeni Serdar Akar da konuya ilişkin olarak Radikal gazetesine konuştu.

Arınç'ın dizide sigara ve alkole özendirici yönde yayın yapıldığı için iki kez ceza verildiğini ve dikkatle izlemeye devam ettiklerini söylemesini değerlendiren Akar, "Dizinin izlenmesi önemli bir şey" dedi.

Akar, diziyi izlensin diye çektiklerini ifade etti ve ekledi: "Yalnız malum ortada reyting ölçümleri yok, ne kadar izlendiğimizi tam bilemiyoruz." 

Kaynak: bianet.org (02 Mayıs 2012)

Nazım Hikmet Şiir Yarışması’nı kazananlar belli oldu

ABD'de bu yıl 4. kez düzenlenen ve Güney Amerika'dan İran'a, Gürcistan'dan İrlanda'ya, İngiltere'den Hindistan'a dünyanın dört bir yanından yediden yetmişe yüzlerce şairin katıldığı Nazım Hikmet Şiir Yarışması'nı kazananlar belli oldu.

Yarışmanın düzenlendiği Nazım Hikmet Şiir Festivali düzenleyicilerinden Mehmet Öztürk, 

 yaptığı açıklamada, Kuzey Karolina Türk-Amerikan Derneği'nden Pelin Bali, Birgül Tuzlalı ve Buket Aydemir'le beraber, Turkish Cultural Foundation (Türk Kültür Vakfı) ve yerel yönetimlerin desteğiyle düzenledikleri festivalin bu yılki odak şairinin Pablo Neruda olduğunu belirtti. Öztürk, bu nedenle çağrılan konuşmacıların Villanova Üniversitesi'nden “1991 Pablo Neruda Şiir Ödülü”nü kazanan Carlos Trujillo ve Kuzey Karolina Devlet Üniversitesi'nden Güney Amerika şiiri ve Neruda uzmanı Greg Dawes olduğunu söyledi. 

Her şairin en fazla 3 şiirle katılma hakkı olan yarışmaya şairlerin büyük bölümünün 3 şiir gönderdiğini vurgulayan Öztürk, 250 şairin 700'ün üzerindeki şiirinin yarıştığını anlattı. Şiirlerin yüzde 45'inin ABD'nin Kuzey Karolina eyaletinden, yüzde 27'sinin değişik ülkelerden, kalan yüzde 28'inin de ABD'nin değişik eyaletlerinden geldiğini vurgulayan Öztürk, “Yabancı ülkeler arasında Hindistan başı çekiyor. Ardından Türkiye, İngiltere ve Yunanistan geliyor. Güney Afrika ve Singapur'un da arasında olduğu 13 ülkeden şiir geldi” diye konuştu. 

“Hem çiçeği burnunda hem de yıllanmış şairler…”
Yarışmada 5'i kadın 10 finalist seçildiğini, verilen iki mansiyon ödülünün de kadınlara gittiğini kaydeden Öztürk, kazananlara ilişkin şu bilgileri verdi: 

“Seattle Washington'dan katılan Jeffrey Kahrs 18 seneİstanbul'da yaşamış, çeşitli üniversitelerde İngilizce öğretmiş. Kendisi bizim yarışmayı 2 sene önce kazanan Mel Kenne ile birlikte 2006 yılında Atlanta Review'in Türk şiirine ayrılmış bir sayısının editörlüğünü yapmıştı. Yarışmayı kazanan hem çiçeği burnunda hem de yıllanmış şairler var. Örneğin Daniel Abdel-Hayy Moore çok sayıda kitabı olan bir şair. Philadelphia'dan katıldı yarışmaya. Bunun yanında Emily Romeyn daha üniversite öğrencisi. Lübnanlı Hala Alyan da psikolojide doktora yapıyor. Hem Daniel Abdel-Hayy Moore hem de Kevin Boyle bu yıl ikinci kez bu ödülün sahibi oldu. 

Peter Blair, Nazım'in şiirlerini 3 sene önce bir arkadaşı yarışmaya katıldığında öğrendiğini söyledi. Elizabeth Gargano, Nazım Hikmet'i bir arkadaşından duyup çevirilerini internetten bulup okuduğunu ve çok beğendiğini bizlere aktardı. Finalistlerden Amy Leigh Brown ise şiirlerini ilk kez bir yarışmaya gönderdiğini ve kazandığını anlattı. Diğer finalistler ise Tim VanDyke, Hedy Habra, Anna Lena Phillips ve Iris Tillman.” 

Şairlere ve çocuklara şiir yazım atölyesi
Bu yıl da kazanan şairlerin şiirlerinin bir kitapçıkta toplanıp Amazon.com internet sitesinden satışa sunulduğunu söyleyen Öztürk, kitapçıkta ayrıca Semih Poroy'un çizdiği Nazım portresinin ve konukların edebi yazı ve makalelerinin de yer aldığını anlattı. Festival kapsamında bu yıl da kendini geliştirmek isteyen şairler için şiir yazım atölyesi açıldığını belirten Öztürk, ayrıca bu sene bir de çocuklara atölye açtıklarını kaydetti. Yarışmayı kazananların isimleri şöyle: 

Daniel Abdel-Hayy Moore 
Peter Blair 
Hala Alyan 
Kevin Boyle 
Elizabeth Gargano 
Jeffrey Kahrs 
Amy Leigh Brown

Kaynak: AA (02 Mayıs 2012)

Türkiye Yazarlar Sendikası 1 Mayıs’ta Taksim’deydi

Emekçiler dün ülke ve dünya genelinde talepleriyle 1 Mayıs alanlarını doldurdu. Türkiye’de emekçilerin öne çıkan talepleri iş, barış ve özgürlük çerçevesinde şekillendi.

Türkiye’nin dört bir yanında alanlara çıkan emekçiler, iş cinayetlerine, güvencesiz çalıştırmaya, düşük ücrete, sendikasızlaştırmaya, işsizliğe, yoksulluğa ve zamlara, ülke içinde yaşanan savaşa, kadın cinayetlerine ve kadına yönelik şiddete, eğitim ve sağlık hakkının paralılaştırılmasına, doğanın talan edilmesine karşı taleplerini duyurdu. Kutlamalara sendikalar, meslek örgütleri, siyasi partiler, alevi örgütleri, kadın örgütleri, gençlik örgütleri, yazarlar, sanatçılar, akademisyenler, yaşam alanı savunucuları, köy dernekleri, taraftar grupları ve daha pek çok kesim katıldı.

Bu gruplardan biri de Türkiye Yazarlar Sendikası idi. Şişli'de toplanan coşkulu grup, "Dünyanın bütün kalemleri birleşin!" pankartı arkasında, miting alanı olan Taksim Meydanı'na doğru yürüyüşe geçti ve taleplerini dile getirdi.

edebiyathaber.net (2 Mayıs 2012)

Yapı Kredi Yayınları ile Yaratıcı Okuma Atölyeleri

Yaratıcı Drama yöntemi ile okuma atölyeleri, çocuklara okuma alışkanlığı aşılarken, hayal kurma, merak etme, sorgulama, problem çözme, farklı perspektifler edinme, grup içinde kendini ve fikirlerini rahatça ifade edebilme gibi pek çok beceriyi kazandırmayı hedefliyor.

 

PROGRAM: 

5 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Harfler ve İşaretlerin Ülkesi”

Alfabe

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 10.30-11.30

Ayağına Diken Batan Süper Karga ve Mumuk serisiyle, usta çizgilerini çocuklarla buluşturan Selçuk Demirel, Alfabe ile yine çocuklara sesleniyor: Okumayı bilmeyenler kadar yeni öğrenenler için de eğlenceli bir yolculuk, bir “göz alışkanlığı” vadeden Alfabe’de, alfabemizdeki 29 harf, alfabemizde yer almayan yabancı harfler ve noktalama işaretleri yer alıyor.

Bu atölyeyle çocuklar alfabemizdeki 29 harfle sınırlı kalmayıp, alfabemizde yer almayan yabancı harfler ve noktalama işaretleri gibi çeşitli dil araçlarını beden dili ve sözlü ifadeye aktararak kendilerini ve kavramları yeni ifade yöntemleri geliştirecekler.

Etkinlik 7-8 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

5 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Çiftlik Hayatının Büyülü Dostluğu”

Örümcek Ağı

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 12.00-13.30

Küçük, saf bir domuz yavrusu ve gözüpek, acımasız görünüşünün altında sıcacık yürekli
bir örümcek… Örümcek Ağı birbirlerine sonuna kadar sadık ve sevgi dolu bu ikilinin muhteşem dostluğunun hikâyesi. E.B. White bu kitapla tüm çocukları çiftlik hayatının büyülü atmosferine çağırıyor.

Bu atölyeyle çocuklar önyargı kavramanı sorgulayacak, bir şeyi tanıyıp deneyim sahibi olduktan sonra fikir sahibi olmanın önemini kavrarken arkadaşlık duygusunun tılsımını keşfedecekler.

Etkinlik 9-11 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

12 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Papağan Dostum”

Arkadaşım Papi

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 10.30-11.30

Çocuklar için yazdığı ve uyarladığı kitaplarla çok yakından tanıdığımız Bilgin Adalı bir sürpriz yaparak, ilk kez okul öncesi çocuklar için de yazmaya başladı.

Birbirine merhaba demeyi, güvenmeyi ve bağlanmayı öğrenen bir çocuk ile bir papağanın çok özel dostluk hikâyesinin anlatıldığı Arkadaşım Papi’nin yaratıcı okumasının yapılacağı atölyede çocuklar, merhaba demenin önemini kavrarken dostluğun insanlar ve hayvanlar arasında da geçerli bir duygu olduğunu keşfedecek.

Etkinlik 5-7 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

 

12 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Orman-Kök-Labirent”

Dere Tepe Ters

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 12.00-13.30

Dere Tepe Ters, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından Italo Calvino’nun çocuklar için yazdığı son masallardan biri.
 
Savaştan dönen ve nerenin yer nerenin gök olduğunun birbirine karıştığı ormanda kaybolan Kral Clodoveo. Kalbi hırsla, aklı ihanetle yanıp tutuşan Kraliçe Ferdibunda. Dünyayı değiştirmek isteyen masum Prenses Verbena ve iyi niyetli orman bekçisi Mirtillo.
 
Kim bilir, belki de bu hangisinin dal, hangisinin kök olduğu belirsiz labirent, doğaya yansıyan kötülüğün ta kendisidir… ve bu labirentten çıkmaya yalnızca masumiyet yardım edecektir.

Umudun ve iyi niyetin sorgulanacağı atölyede çocuklar Calvino’nun düşünce dünyasında eğlenceli bir yolculuğa çıkacak.

Etkinlik 9-12 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

 

19 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Ayı Çalan Hırsız”

Ayı Kim Çaldı

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 10.30-11.30

Berk, geceleri gökyüzünü pırıl pırıl aydınlatan Ay’a hayrandır. Ay’a bakarak uykuya dalarken güzel hayaller kurar. En büyük hayali de astronot olmaktır. Ama bir gece, bir de bakar ki, gözkyüzü bomboş, Ay’ın yerinde yeller esiyor. Büyük bir üzüntüye kapılan Berk, Ay’ı birilerinin çaldığını düşünüp aramaya koyulur.

Ay’ı Kim Çaldı? Helen Stratton-Would’un ilk kitabı. 1972 doğumlu Stratton-Would, Fransızca ve Rusça Uygulamalı Dilbilim bölümünden mezun oldu.

Hayal etme ve merak duymanın önemi üzerinde durulacak, fikir yürütme yöntemi ile problem çözme becerisinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapılacaktır. “Ayı Kim Çaldı” kitabının yaratıcı okumasının yapılacağı atölyeye 5-7 yaş aralığındaki tüm çocuklar davetlidir.

Etkinlikz 5-7 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

 

19 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Uçmak hiç bu kadar güzel olmamıştı!”

Hezarfen’in İzinde… Gökyüzünde

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 12.00-13.30

Uçmak… Hepimizin düşü değil mi? Gökyüzünde kuşlar kadar özgür, bulutlar kadar hafif, yıldızlar kadar parlak olmak…

Arslan Sayman, Hezarfen’in İzinde… Gökyüzünde kitabında, büyük-küçük hepimizin bu ortak ve belki insanlık kadar eski düşünü, küçük kahramanımız Onat üzerinden anlatıyor. Hezarfen Ahmed Çelebi’ye ve Vecihi Hürkuş’a selam etmeyi de unutmuyor.

“Hezarfenin İzinde… Gökyüzünde” adlı kitabın yaratıcı okumasının yapılacağı atölyede çocuklar uçmanın, özgür olmanın, hayal etmenin ve bu yolculuğun üstesinden gelmenin tadına varacak. 7-9 yaş aralığındaki tüm çocuklar bu unutulmaz yolculuğa davetlidir.

Etkinliğimiz 7-9 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

19 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

Sergide “Çizgiler Konuşuyor”

“Red Kit İstanbul’da” Çocuklar bu sergi’de! 

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 14.15-16.15

Yapı Kredi Kültür Merkezi yılın en eğlenceli sergilerinden birine ev sahipliği yapıyor. “Red Kit İstanbul’da” sergisi tüm çocukları Red Kit dünyasını keşfe davet ediyor. Orijinal çizimler, karakterlerin oluşum süreçleri, Red Kit evreninin perde arkası, kısacası Red Kit’e dair her şey bu sergide!

Red Kit, Düldül, Daltonlar, Rintintin, Billy the Kid, Goscinny, Morris ve diğerleri… Atölyede çocuklar çizgi kahramanlarla keyifli bir yolculuğa çıkacak çeşitli yönergeleri takip ederek sergideki eserlerin hikâyelerini keşfedecekleri bir sergi gezisine katılma fırsatı elde edecekler. Boyamalar yaparak Red Kit’i renklendirecek, çizgi romanın konuşma balonlarını kendi cümleleriyle dolduracaklar.

Yapı Kredi Kültür Merkezi tüm çocukları Vahşi Batı’nın en yalnız kovboyunun, Red Kit’in dünyasını keşfe davet ediyor.

Etkinliğimiz 9-13 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

 

26 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Tedi'nin Çikolatalı Ders Saati”

Cici Pisi Tedi

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 10.30-11.30

Küçük Tedi, kardeşlerine bakabilmek için okuma-yazmayı öğrenemeden okulundan ayrılmak zorunda kalmış, bir çikolata fabrikasında çalışmaya başlamıştı. En büyük hayali çok sevdiği resimli kitapları okuyabilmekti. Peki ama okula gidemiyorsa bunu nasıl yapacaktı? Birgün "Buldum!" diye bağırdı. Aklına çok güzel bir fikir gelmişti!

Gerçek mutluluğu satın alabildiklerimizde değil, daha ötesinde aramak gerekiyor.
Paylaştıkça çoğalan, renklenen bir dünyanın kapılarını aralıyor küçük Tedi’nin hikâyesi: Çocukların zihninde “hedef koyma”, “planlama”, “sorun çözme”, “çalışma”, “arkadaşlık” ve “sorumluluk alma” gibi temel kavramları yaratırken, daha güzel bir dünya için bize umut veriyor…

Kuşlardan kelebeklere, balonlardan şekerlemelere, çocukların içini ısıtacak neşeli detaylarla dolu bir “Tedi dünyası”… Tedi’nin renkli dünyasında gezintiye çıkıyoruz ve bu gezintiye 5-7 yaş aralığındaki tüm çocukları bekliyoruz.

 

Etkinlik 5-7 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

26 Mayıs Cumartesi

Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyesi

“Fabl”

La Fontaine’nin Masalları

Yaratıcı Drama Eğitmeni: Çiğdem Odabaşı

Yer: Yapı Kredi Kültür Merkezi, saat: 12.00-13.30

Orhan Veli'nin, ilk basımı 55 yıl önce Doğan Kardeş Yayınlari arasında yapılan ve o tarihten bugüne birçok kez basılan La Fontaine'in Masalları adlı çevirisi, renkli resimler, düzeltmeler ve eklerle yeniden yayımlandı. Dağıstan Çetinkaya'nın bu kitap için özel olarak yaptığı renkli resimlerle bezenen La Fontaine'in Masallari, şairine ve onları Türkçe söyleyen Orhan Veli'ye yaraşır bir güzellikte okurlarıyla buluşuyor.

 “La Fontaine’nin Masallarının yaratıcı okumasının yapılacağı atölyede çocuklar La Fontaine tanımalarını ve edebiyatın Fabl türünü öğrenecekler. 9-12 yaş aralığındaki tüm çocuklar bu eşsiz masalların keşfine davetlidir.

Etkinliğimiz 9-12 yaş arası 24 çocuk ile sınırlıdır.

 Lütfen rezervasyon yapınız.

0212 252 47 00/503

edebiyathaber.net (02 Mayıs 2012)

Yazarlardan yazarlara tavsiyeler

Brain Pickings’te yer alan bir makale, yazarlık hevesi olanlara, halen yazanlara ya da sadece yaşamı anlamak isteyenlere büyük yazarlardan tavsiyelere ilişkindi.

Bazen hiçbir tavsiyeyi dikkate almamanın en iyi tavsiye olduğunu bilerek, bu makaleden bazı  bölümleri seçtik.  

İşte büyük edebiyatçılardan yazarlara tavsiyeler:

JOHN STEINBECK
Hikaye yazmakta bir sihir olsa bile, ki öyle olduğuna inanıyorum, bu sihri henüz bir yazardan diğerine aktaracak bir reçeteyi kimse geliştiremedi…
Bunun formülü sanırım, yazan kişiyi, başka insanlara aktaracak kadar önemli olduğuna inandığı şeyleri aktarmaya teşvik etmektir…
Eğer yazan kişi bu konuda teşvik edilirse, bunun bir yolunu bulacaktır…
Bilinmelidir ki, iyi hikayeyi iyi yapan güzellikler ve kötü hikayeyi de kötü yapan hatalar vardır…
Etki doğurmayan bir hikaye kaçınılmaz olarak kötü olacaktır…
 
GEORGE ORWELL
Tam olarak çılgınca birşey söylemeden önce, iyi bir yazı için düşünülen bütün kuralları yıkmalısınız…
 
STEPHEN KING
İyi bir eleştiri her zaman gereklidir… Onun için eserini kapılar kapalıyken yaz ve kapılar açıkken bir daha yaz…
 
JACK KEROUAC
Büyük eserler, hiçbir zaman popüler fikirler ve eğilimlere kapılıp gidenlerce yaratılamaz…
 
CHARLOTTE BRONTE
Ve son olarak bir kadın yazardan ilham alalım. 
En başta söylendiği gibi bazen tavsiyeler uymamak en iyi tavsiyedir…
Charlotte Bronte, dönemin İngiliz şairi Robert Southey’e iyi bir yazar olmak için tavsiye almak üzere yazdığında, kadınların ev işlerinden başka bir şeyle meşgul olmaması gerektiği öğüdünü almıştı.
Ne var ki bu tavsiye, ünlü Jane Eyre romanının yazarının Currer Bell (bir erkek adı) takma adıyla yazmasını engellememişti.
 
Kaynak: filmlervekitaplar.com (01 Mayıs 2012)

 

Ozan Kaçmaz - 01/05/2012 - 19:14

Stephen King’in tavsiyesi çok önemli, çünkü yazı yazanlar yazdıklarına hayran olmaktan kendilerini alamaz. Dışardan bir göz gereklidir.

[…] Bronte Kardeşler içinse verem, romantik bir imgenin değil neredeyse bir toplu kıyımın ismidir. Önce annelerini, iki ablalarını sonra da çok sevdikleri ağabeylerini genç yaşlarında bu illete kurban verdikleri yetmiyor gibi Anne 29, Emily 30, Charlotte ise 38 yaşında veremden ölürler. İngiltere’de bir papazevinde yaşanan bu trajedi bir anlamda Türkiye’de de tekrarlanır; 40’ların Zonguldak’ında üç genç veremli şair, Rüştü Onur, Kemal Uluser ve Muzaffer Tayyip Uslu, daha 30’larına basmadan hayatlarını kaybederler. […]

[…] Bronte Kardeşler içinse verem, romantik bir imgenin değil neredeyse bir toplu kıyımın ismidir. Önce annelerini, iki ablalarını sonra da çok sevdikleri ağabeylerini genç yaşlarında bu illete kurban verdikleri yetmiyor gibi Anne 29, Emily 30, Charlotte ise 38 yaşında veremden ölürler. İngiltere’de bir papazevinde yaşanan bu trajedi bir anlamda Türkiye’de de tekrarlanır; 40’ların Zonguldak’ında üç genç veremli şair, Rüştü Onur, Kemal Uluser ve Muzaffer Tayyip Uslu, daha 30’larına basmadan hayatlarını kaybederler. […]

Başkalaşan yazarın izinde

Hızlı değişim süreçlerinden geçen, “modernleşme şoku” ile sarsılan ülkelerin yaşadıkları kültürel-siyasi dönüşümler, büyük toplumsal sarsıntılara, travmalara sebep olur. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet ülkemizin kültürel, siyasi iklimini baştan aşağıya değiştirmekle kalmamış, söz konusu dönüşümün hem bünyeye yadırgatıcı derecede yabancı olması hem de tepeden inmeci gerçekleşmesi, değişimin bir şokla sonuçlanmasını ortaya çıkarmış, büyük şokun neticesi de büyük bir travma olmuştu.

Ahmet Mithat’tan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Halid Ziya’dan Peyami Safa’ya, Oğuz Atay’dan Hasan Ali Toptaş’a, geniş bir yazar yelpazesi içinde ele alınan mesele, bir yerde “Türk modernleşmesi”nin edebiyattaki yansımalarını gösterirken, modernleşme tecrübeleri ile birlikte gelen değişimlerin sanatçıların zihinlerinde oluşturduğu tartışmaları, çatışmaları, dahası çatlakları ve bunun romanlara yansımalarını inceliyor.

Yeni ile eskinin çatışması ve yazar
Büyük bir değişim şoku karşısında ne yapmalı? Parla, Türk edebiyatında kültürel-siyasi değişimin iki türlü karşılandığını yazar:

“Toplumsal değişimin her aşamasının bir travma olarak yaşandığı Türkiye’nin yakın tarihinde bu sancılı süreçlere seyirci kalamayacakları belli olan yazarlar, değişimi ya iyi yönetilmiş dönüşüm idealiyle ya da ani, plansız, kuralsız, yaptırımsız bir sıfır noktası olarak gördükleri başkalaşım tepkisiyle karşıladılar.”

Yazarlar için iki yolun da olumlu ve olumsuz tarafları vardı. Değişimi soğukkanlılıkla karşılayan yazar, yazının sakin limanına sığınmakla kendini güvende hissetmesine rağmen ister istemez yeni ile eskinin çatışmasını yaşıyor, çoğu kez de muhafazakârlaşma endişesine kapılıyordu. Diğer yanda başkalaşım peşindeki yazar, yeni bir yaratıcılık yatağına kavuştuğunu düşünse de söz konusu yatağın aktığı ırmağın dalgaları arasında yolunu kaybetme kaygısını duyuyordu.

Ahmet Mithat, Peyami Safa gibi yazarların yenilikçi yönleri mevcut olsa da son tahlilde bu yazarlar eskinin emin sularında akmaktan başka bir çare bulamadılar. Bunun yanında Halid Ziya, Oğuz Atay, Bilge Karasu gibi yazarlar ise dönüşüme açık yapılarıyla yeni bir edebî zihniyetin yapılanmasına sebep oldular ama kahramanlarının yalpalamasına, dahası yenilmesine göz yumdular. Ancak yenilik, yenilgi ile birlikte yeni bir entelektüel -Parla özellikle yazar kahramanlar üzerinde duruyor- tipinin de ortaya çıkmasına sebep oldu: Denetlenmiş bir değişimin, bir bakıma revizyonun aktarıcısı olmak yerine denetlenemez bir dönüşümün, başkalaşımın peşinde, başkalaşma pahasına başarısızlığı bile kabullenen, başkalaşımı bir tür muhalefet imkânı haline getiren kahramanlar; doğrusu anti-kahramanlar. Başka birçok örnekle birlikte Halid Ziya’nın Mai ve Siyah’taki başarısız yazarı Ahmet Cemil de, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’daki Selim Işık’ı da bu tasnifte yer alır.

Başkalaşımın yazarı gibi kahramanı da dönüşümün denetlenmesini istemediği kadar değişimden de korkar, ancak değişimin getireceği özgürlük alanından da vazgeçemez. Zira burası genelgeçer doğruların, katı ideolojilerin, yerleşik düşüncelerin, basmakalıp söylemlerin ötesinde bir tutumu ima eder. Yazar da, roman kahramanı da yeni ırmağın yatağında yalpalarken yeni bir “dil”in imkânlarını işaret eder. Ancak söz konusu imkân bir tür başarısızlıkla, yenilgiyi de beraberinde getirir. Zira her türlü zafer, her türlü başarı, başkalaşımın durmasına, suların durulmasına, yazarın hayatını kurtarmak pahasına eskinin kanatları altına sığınmasına yol açar. Avant-garde’ın kendini üretmesine sebep olan iç çelişkisi de buradadır zaten. Beckett’in ünlü aforizmasında dediği gibi: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.” 

Celil Civan – mostar.com.tr (01 Mayıs 2012)

Video: Etkileşimli kitap

Mike Matas iPad için oluşturulmuş ilk interaktif kitabı tanıtıyor. Kitap, Al Gore'un "Uygunsuz Gerçek" kitabının devamı olan "Bizim Seçimimiz" örneği üzerinden anlatılıyor.

edebiyathaber.net (01 Mayıs 2012)

serdar aksin - 01/05/2012 - 19:48

bence koku duygusu da dahil olacak gelecekte

Sibel Öğünç - 01/05/2012 - 23:43

Çok güzel görünse de ipad gibi cihazlardan kitap okumakla kindle ya da nook gibi cihazlar arasında çok fark var.
e-kitap okuyucu cihazlarda ışık olmadığı için gözü yormuyor. ipad’den kitap okumak, bilgisayardan okumaktan farksız ve sağlıksız.

[…] Mike Matas iPad için oluşturulmuş ilk interaktif kitabı tanıtıyor. Kitap, Al Gore‘un “Uygunsuz Gerçek” kitabının devamı olan “Bizim Seçimimiz” örneği üzerinden anlatılıyor. Alıntı http://www.edebiyathaber.net‘den. […]

[…] etkileşimli ve daha önceki deneyimlerden çok daha fazla olanak sunan multimedya devrimi ile tanıştık. […]

[…] Video: Etkileşimli kitap>>> […]

[…] Hayata Kısa Bir Ara bildiğiniz kitaplardan çok farklı. Daha önce tanıtımını yaptığımız etkileşimli kitap ile benzer özellikler taşıyan, videoların, müziklerin, fotoğrafların, sosyal medyanın da […]

Yılmaz Aslantürk ve Uğur Bilgin Otisabi’yi anlattı

Yılmaz Aslantürk 20 yıldır Otisabi karakterini çiziyor.Otisabi’nin maceralarının bulunduğu beş kitabı var.

Yılmaz Aslantürk’ün 20 yıl önce yarattığı, bej pardösüsü ve çapkınlığı ile bilinen ünlü çizgi karakter Otisabi yakında dizi olarak karşımıza çıkacak. Otisabi, karakterini oynayacak Uğur Bilgin iki yılllık uzun bir arayışın sonunda bulundu.

Birer gün arayla iki farklı Otisabi ile buluşmak bir kadın için hem çok eğlenceli hem de ürkütücü olabilir. Benim için de öyleydi. Zira buluşacağım adamlardan biri kadınları en az onlar kadar iyi anlayan, amacına ulaşmak için doğru anda doğru hareketi yapmayı ustalıkla beceren Otisabi’nin yaratıcısı diğeri de yakında D-Smart’ta yayımlanacak dizi versiyonunda onu canlandıracak oyuncuydu. İşim hiç kolay değildi anlayacağınız.
 
İlk önce genç aktör Uğur Bilgin ile bir araya geldim. Onu Otis kılığına sokup Kadıköy barlar sokağında birkaç tur attık. “Aaa Otisabi gelmiş” fısıltıları eşliğinde kahvemizi içtik. Ertesi gün de esas Otisabi ile yani çizer Yılmaz Aslantürk ile buluştum. Bu defa mekanımız Beyoğlu idi. Onunla da Asmalımescit sokaklarında dolaştık.

'Otis’in maceralarının çoğu başımdan geçti.

Bu dizi için de ikna olmanız iki yılı bulmuş. Neydi bu kadar ince eleyip sık dokumanızın nedeni?
Çünkü Otis’i bozmak, değiştirmek istemedim. Bir de kimse istediğim parayı vermedi. Toplantılarda kahvemi içip kalkıyordum çünkü ben köşeyi dönmek istiyorum, adamlar ucuza Otis’i alıp gitmek istiyorlar. Bu projeyi kabul etmemin sebeplerinden biri her şeyin içinde bulunuyor olmam. Senaryoyu da ben yazıyorum.

Uğur Bilgin’i “Eleştirilere hazır ol” diye uyarmışsınız. Siz çizmeye başladığınızda çok mu eleştirildiniz?

Uğur çok iyi bir Otisabi olacak çünkü doğru aura’ya sahip. Onu ilk gördüğümde anladım bunu, yoksa yüzlerce adam gördük. Aralarında pardösü giyip fotoğrafını yollayan, “Bedava oynarım, ne olur beni seçin” diyenler de oldu. Onu uyardım çünkü tabii ki eleştirilecek. Ben 1992’de çizmeye başladım. O zaman internet de yok, kadınlar üşenmeden mektup yazıyorlardı. “Bizi basit gösteriyorsun”,”Biz sadece seks objesi değiliz” diyorlardı.
 
Yüzünüzdeki hınzır gülüş nedeniyle soruyorum: Mektup yollayan kadınlar arasından buluştuğunuz oldu mu?
Tabii ki! İlk başta tırstım ama baktım talep var, “Neden değerlendirmeyeyim?” dedim. Dergiye gelenler olurdu, saatlerce bekleyenler de. Kısacası Otis ilk başta aldığı tepkilerden sonra en çok da kadınlar tarafından sevildi. Aklını sevdiler. Düşünerek hareket ediyor. Kadınları anlıyor, bu nedenle de yüzde 80 amacına ulaşıyor!
 
Sizin başarı yüzdeniz de o civarda mı? Eminim çok merak ediliyordur, siz de o kadar skor yaptınız mı?
Evet, maceraların çoğunu yaşadım. İlk kitabın ismi “Başımdan Geçti Bunlar”dır. Gerçek şu ki erkek her şeyi daha fazla kadınla birlikte olmak için yapar. O lüks arabalar, spor salonlarında harcanan saatler falan hep bunun için. Ama nedense kabul etmezler. Ben ediyorum, Otis de ediyor. Bu arada erkeklere de kızıyorum çünkü büyük resmi görmüyorlar, akılları fikirler yatakta. Oysa o iş maksimum 6 dakika sürecek. Asıl olay o noktaya gelene kadar yaşananlar, esas oyun o. Kadınlar bunun farkında ama bizimkiler ne yazık ki değil!
 
İnsanlar size ilişkileriyle ilgili mail’ler atıyormuş. Cevaplıyor musunuz?
Evet gerçek hayatta da fikrimi sorarlar. Eski eşimin arkadaşları sevgili adaylarını ilk bana gösterirlerdi. Ben bakardım adamda falso var mı diye. Uyardığım da çok olurdu.
 
Tüm bunları nasıl biliyorsunuz?
Kadın dergisi okurum. Kadınlar ofiste sevişmek ister, sanal seks sever. Bunları dergilerden öğrenmek mümkün. Bir de sol kulağım iyi duyar, bir yerde oturunca yan masayı dinlerim ve çoğu masada muhabbet bir noktadan sonra sekse gelir. Geçenlerde şık bir restoranda iki genç işadamı önce borsa konuştular. 10 dakika falan, derken konu arkadaşlarının seksi sekreterine geldi ve saatlerce muhabbet ettiler.
 
Başınızdan iki de evlilik geçmiş. Şimdi durumlar nasıl? Bir kız arkadaşınız var mı?
Birinci evliliğimi yaptığımda çok gençtim. İkincisi de tek gecelik ilişkilerden sıkıldığım için oldu. Dinlenmek istedim, birine ait olmak istedim. Yürütemedik. Şimdi bir sevgilim var, iyiyiz, mutluyum.
 
Rahatsız olmuyor mu bu kadar çok kadınlar hakkında yazıp çizmenize? “Yılmaz yoksa aklından bunlar mı geçiyor?” demiyor mu?
Hayır, akıllı biri. Çizdiklerimi ilk o görür ve öyle sorular sormaz. Ama genel anlamda kadınlar Otisabi’yi çizdiğimi duyduklarında geri adım atarlar. Her şeyin farkında olan bir adamla birlikte olmak istemiyorlar doğal olarak.

Otisabi rolü için nasıl seçildiniz?
İki ay önce ajans vasıtasıyla geldi bu proje. Otisabi çok sevdiğim bir kahraman. O yüzden elim ayağım tutuştu tabii. Meğer iki yıldır bu rol için birini arıyorlarmış. Yılmaz abinin içine sinmiyormuş. Beni görünce, bilgisayarını açtı ve gençlik resmini gösterdi. Tıpatıp aynıyız. Burun falan aynı, o da Karadenizliymiş zaten.
 
Otisabi sivri bir karakter. Kadınlarla ilişkilerinde amacı hep onları yatağa atmak. Epey eleştiri alabilirsiniz. Hazırlıklı mısınız?
Rol için el sıkıştığımız gün Yılmaz abi uyardı. “Kulaklarını kapamayı öğrenmelisin. Çünkü çok eleştirileceksin” dedi.
 
''Otisabi”nin fragmanı yayımlandıktan sonra herkes sizden bahseder oldu. “Kim bu gizemli oyuncu?'' diyorlar.
32 yaşındayım. İstanbulluyum. Babam Devlet Denizyolları’ndan emekli, annem ev kadını. Aslen Karadenizliyiz. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuyordum. Tiyatro koluna girdim, maksat sosyalleşmek. Derken çok sevdim. Okulu bırakıp tiyatro okumak istedim. Ailem karşı çıktı bende üniversiteyi bitirdim ve ikincisini okudum. 9 Eylül Üniversitesi oyunculuk mezunuyum. BKM’nin “Aşağı Yukarı Yemişliler” isimli bir dizisi vardı. Onda oynadım, bir de Sinan Çetin’in “Kağıt” isimli sinema filminde vardım.
 
''Otisabi”nin fragmanında da bol bol öpüşüyorsunuz. Tepkiler nasıl?
Sonuçta bu porno değil, pornografik görüntüler olmayacak. Fragmandaki gibi imalar olacak. D-Smart ve Dailymotion sitesinde yayımlanacak, isteyen izleyecek. Tepkilerin iyi olması da çok önemli. Yılmaz abi “Esas olan okuyucular, onlara sadık kalmalıyız” diyor. Kaldı ki Otis’in maceralarında abartı yok bence. Mesela fragmanda asansörde sevişme sahnesi var. İnternette okudum asansörde seks yapan insan oranı yüzde 60 imiş.
 
Peki, siz çapkın mısınız? Otis’in taktiklerini uyguladığınız oluyor mu?
Otis gibi ‘kadınlara fısıldayan adam’ olamadım hiç. Çok başarılı ilişkilerim de yok geçmişte. Şu an bir sevgilim var, dolayısıyla cevabım “Çapkın değilim”.
 
(01 Mayıs 2012)
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Pelin Çini – Milliyet 
Bu yazı ilk olarak 29 Nisan 2012 tarihinde yayınlanmıştır.

Edebiyat klasikleri sıkıcı mı?

Uzmanlarına göre edebiyat klasikleri o kadar da iyi değil: ‘Don Kişot’u bitirmek imkansız, Shakespeare laf kalabalığı yapıyor, ‘Ulysses’ bunaltıcı…

Mark Twain’in unutulmaz sözüdür: “Klasikler herkesin okumuş olmak istediği ama kimsenin okumak istemediği şeydir.”

Şimdi de ABD’nin önde gelen yazarları ve kitap eleştirmenleri, kimsenin muhteşemliğini sorgulamadığı klasikleri tartışmaya açtı. Slate haber sitesinin kitap editörü Juliet Lapidos, bazı klasik romanların abartıldığını söyleyerek ülkedeki diğer ünlü meslektaşlarına fikirlerini sordu. Aralarında Türk yazar Elif Batuman, Yale Üniversitesi edebiyat profesörleri ve ünlü yazarların da olduğu bir ekip okuyup da beğenmedikleri, abartıldığını düşündükleri klasikleri yazdı. Yazar ve eleştirmenlere göre klasikler çoğu zaman sıkıcı ve zorlama.

“Çizgi filmi tercih ederim”

“Beowulf” / Seamus Heaney: Kabile tarihi, testesteronla dolu askeri kültür…Torunumla “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?” filmini izlemeyi tercih ederdim. En azından üç boyutlu ve canavarlar ekrandan size doğru uçuyor gibi hissediyorsunuz. Beowulf öldüğünde hiçbir şey hissetmedim. Daha çok şiir nerdeyse bittiği için şükrettim. (Francine Prose, yazar)

“37’nci sayfayı geçemedim”

“Don Kişot” / Cervantes: Her beş yılda bir alıp okumaya çalışıyorum ama bir türlü bitmiyor. Bence Cervantes’in asıl yeteneği dünyanın ilk en iyi yemek yazarı olması. İlk sayfadaki yiyecekleri iştahla tarif edişi bir deha… Ama ben hala 37. sayfayı geçemedim. (Dwight Garner, New York Times gazetesinin kitap eleştirmeni)

“Mızmız, sinir bozucu çocuğun konuşması”

“Çavdar Tarlasında Çocuklar / Catcher in the Rye” / J.D. Salinger: Aralarında yazarlarında bulunduğu çok sayıda kişi bu kitapta benim görmediğim neyi görüyor anlamıyorum. Holden (baş karakter), kendine acıyan ve kız kardeşi konusunda obsesif bir özel okul çocuğu. ‘South Park’taki Kyle’ın dediği gibi sadece mızmız sinir bozucu bir çocuğun ne kadar sıkıcı olduğu hakkında konuşmasından ibaret. (Tom Perotta, yazar)

“Duman ve tozlu sayfalar”

Dante müthiş sıkıcı. Shakespeare ve William Faulkner fazla laf kalabalığı yapıyor. Lord Byron ve James Joyce neden parıltılı anlayamıyorum. Ama içilerinden birini seçmem gerekse Virginia Woolf derim. Duman ve tozlu aynalardan başka bir şey değil… (J.D. McClatchy, şair eleştirmen, Yale Üniversitesi profesörü, Yale Review editörü)

“Sürekli iteleniyorsun”

“Ulysses” / James Joyce: Sadece teknik nedenlerden ötürü okudum. Ama okuması benim için asla eğlenceli değildi. (Elif Batuman, yazar) Ulysses beni asla ikna edemedi. Bunaltıcı imalar, yorucu göndergesellik… Sürekli kendini ordan oraya iteleniyor hissedilorsun. (Daniel Mendelsohn, New York Review of Books yazarı)

“Mezardan çıkarıp dövmek gerek”

“Aşk ve Gurur / Pride and Prejudice” / Jane Austen: Mark Twain bu kitabı her okuduğunda Jane Austen’i mezardan çıkarıp kendi kemikleriyle dövmek istediğini söylerdi. Çok haklı”! (Jonathan Rosen, Nextbook’un editoryal direktörü, yazar)

‘Yaprak Dökümü’ gerici, Peyami Safa okunamaz!

Slate sitesinin yaptığı soruşturmanın benzerini Türk klasikleri için yaptık. Yazar, eleştirmen ve akademisyenler “beğenmedikleri, abartıldığını düşündükleri” eserleri saydı
 

“Fazla melodramatik”

Prof. Dr. Jale Parla (Öğretim üyesi) Ahmet Mithat Efendi’nin “Henüz 17 Yaşında” adlı kitabını örnek olarak verebilirim. Çok melodramatik olduğu için beğenmiyorum.

Yakup Kadri’nin ‘didaktik’ romanı

Kaya Genç  (Yazar) Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”si. Kelimenin kötü anlamıyla ideolojik ve didaktik bir roman. Saf, iyi ve içten erkek karakterimiz Necdet, ‘yozlaşmış ecnebiler’le yatıp kalkan kötü kadın Leyla’nın peşinde koşarken yegane mutluluk yolu olarak ahlakçılık ve milliyetçiliği bulur. Kitap da onun erkek faşizminden kaçınılmaz bir kader olarak bahseder.

“Sinekli Bakkal abartılıyor”

Semih Gümüş (Eleştirmen) Halide Edip Adıvar’ın “Sinekli Bakkal” romanı ile Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” kitabının tarihsel önemleri var hiç kuşku yok ki, ama bu tarihsel değerleri nedeniyle yazınsal bakımdan da abartıldıklarını düşünüyorum.

“Kadına karşı önyargılı”

Pınar Kür (Yazar/ öğretim görevlisi) Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü”nü son derece gerici bulurum ben. Özgürleşmek isteyen kadınlar kötü yola düşer; ya yalancıdır, ya hırsızdır ya da pistir… Kadınlara karşı çok önyargılı bir kitap olduğunu düşünürüm her zaman. Peyami Safa’yı hiçbir zaman okuyamadım, sıkıntıdan patladım hakikaten.

“Son derece anlamsız bir noktaya gider”

Selim İleri (Yazar): Namık Kemal’in “İntibah” adlı romanı hakkında “Kamelyasız Kadınlar” isimli bir kitap yazmama rağmen bana çok sıkıcı gelir. Namık Kemal bu romanında baş kişi olan Mahpeyker’i adeta devrin ahlak anlayışına bağımlılığından zorla küçük düşürmüştür. Bu sosyolojik olarak bizi ilgilendirir ama edebiyat açısından son derece anlamsız bir noktaya varır.

“Kötü ama değersiz değil”

Ömer Türkeş (Eleştirmen): Namık Kemal için hamasi şiirler yazmış ve romanları kötü diyebilirim. Ya da Peyami Safa’nın birçok kitabı okunası değildir. Ama bu onların değerinin düşük olduğunu söylemek ile ilgili değil. Onlar bir işlevi yerine getirmişler. Edebiyatın gelişimine katkıda bulunmuşlar.

Kaynak: t24.com.tr (01 Mayıs 2012)

Nihade - 01/05/2012 - 11:48

Klasiklerin çoğunu okudum,evet bazıları sıkıcı olabilir ama genel anlamda güzeller.Dostoyevski vazgeçilmezimdir,bir solukta okunur…Savaş ve barış,Vadideki Zambak ve Dante bana da sıkıcı gelmişti.Tanzimatın ilk dönemi çok başarılı olmasa da haklarını yememek lazım,onlar bizde var olmayan roman kültürünün gelişimine büyük katkı sağladılar ve merdivenin ik basamağını oluşturdular.Saygıyla anmak lazım.

Aslı Kendirci - 01/05/2012 - 19:19

Usta olarak kabul edilen isimlerden böyle yorumlar duymak, halihazırda edebiyata laf söylemeye hazır insanlara ön ayak oluyor bence.
Sözü edilen tüm eserler çok kıymetlidir.

Barış Yılmaz - 01/05/2012 - 23:19

Calvino’nun “Klasikleri Neden Okumalı” yazısı klasiklerle ilgili yazılmış en iyi yazıdır baba göre. Herkesin bir göz atmasında yarar var: http://dipnotkitap.net/DENEME/Klasikleri.htm

Onun haricinde yazarların görüşlerini çok anlamsız buluyorum. Zaten Calvino’nun yazısında hepsi cevabını bulacaklardır, ancak yine de nasıl böyle bir yanılgı içine düşebilmişler anlayabilmiş değilim.

Özellikle Kaya Genç’in (Kimdir, necidir bilmiyorum ama) “Sodom ve Gomore”yi ideolojik ve didaktik bulması çok enteresan. Zaten ideolojik ve didaktik olması için yazılmış bir eser, bütün Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan romanlar gibi. Ne bekleniyordu ki.

Sözün özü çok hatalı ve bilgisiz görüşler bunlar.

Hüseyin Dikmen - 01/05/2012 - 23:22

Kendi kitaplarından daha önde olan eserleri kıskanmaktan başka bir şey değil. Bazı yönleriyle haklı olabilirler ama bu yorumlar çok ağır; bu kadar olmaz. O insanların attığı temeller olmasaydı siz bugün nasıl edebiyat yapacaktınız?

[…]   Don Kişot bugün basılır mıydı?   Amerikalı bir editörün, Don Kişot üzerine yazdığı bir incelemede romanı "editörlerin problemli bulacağı […]

Elif Ceyhan - 20/06/2012 - 00:12

Bence bu her klasik için geçerli değil. Klasikler sıkıcı mi sorusu bana saçma geldi. Kimine göre sıkıcı değildir yani… Ben peyami safayı okurken hiç sıkılmadım. Ama sıkılan çok kişi var. Kişiden kişiye değişir. Ama hakları var her klasiği de yüceltmemek lazım.

Microsoft’tan Nook Hamlesi

Microsoft, e-book markası Nook'un sahibi olan ABD'nin en büyük kitap evi zinciri Barnes & Noble firmasına 300 milyon dolarlık bir yatırım yaptı.

Microsoft, resmi sayfasından yeni işbirliğini duyurdu. Microsoft, 300 milyon dolar  yatırım yaparak 1873 yılında matbaa olarak kurulan ve şuan ABD'nin en büyük kitap mağazası olarak  hizmet veren Barnes & Noble firmasının  %17.6'sını aldı. %82.4'lük pay ise  firmada kaldı.

Microsoft'un bu hamlesinin ardındaki nedenlerden birisi Windows 8'e geleceği açıklanan Nook  uygulaması. Böylelikle Barnes & Noble'ın devasadijital kitap mağazası Windows'un uluslarası kullanıcılarının  hizmetinesunulacak.

Anlaşma neticesinde Android tabanlı e-reader Nook'la ilgili planlar olup olmadığı şimdilik bilinmiyorken Microsoft, asıl hedefinin dijital okurluğu teknolojisini ve içeriklerini  bir adım öteye taşımak olduğunu vurguladı.

Microsoft'un bu cesur hamlesi neticesinde Windows 8'de dijital kitap okumayı sevenleri bekleyen  sürprizler olma ihtimali var. Bakalım bu stratejik iş birliğinden Barnes & Noble'ın dijital kitap mağazası dışında ne gibi yenilikler görebileceğiz.

Sizce Microsoft'un Barnes & Noble ile ilgili ne gibi planları olabilir?

(Bu habere yorum bırakabilirsiniz.)

Kaynak: shiftdelete.com (01 Mayıs 2012)

 

Yazarların ev dekorasyonları

architecturaldigest adlı dekorasyon sitesi  “yazarların ev dekorasyonları” serisini yayınlayarak, yazarların çalışırken nasıl bir ortamda bulunmayı tercih ettiklerine açıklık getirmeye çalışıyor. 

edebiyathaber.net (30 Nisan 2012)

Emre Uslu - 24/03/2013 - 12:01

Özellikle Mark Twan’in evine hayran kaldım. Mükemmel bir dekorasyon zevki

Lolita bu kutudan çıktı!

Life Dergisi’nin yayımladığı fotoğrafta Nabokov‘un Lolita’yı yazarken kullandığı not kartları bulunuyor. 

Nabokov bu kartları, aklına bir fikir geldiğinde kaçırmamak için yastığının altında tutuyor ve bu kartlara aldığı notlar sonrasında romanını yazıyordu. Lolita’yı yazdıktan sonra, yazdıklarından memnun kalmayıp yakmaya kalkışan Nabokov’u eşinin engellediği söyleniyor.

Videoda Nabokov’u Lolita’nın, Türkçe baskısı da dahil olmak üzere, farklı baskılarını anlatırken görebilirsiniz.

edebiyathaber.net (30 Nisan 2012)

[…] Nabokov bu ilgiyi bir adım ileri götürerek bu konuda akademik çalışmalar dahi yapmış, bir dönem […]

[…] Anna Karenina – Tolstoy (1877), Lady Chatterley’in Sevgilisi – D. H. Lawrence (1928), Lolita – Nabokov (1955) ve Doktor Jivago – Boris Pasternak (1956) adlı romanlar da yazarlarının en […]

[…] “Umarım bebeğini seversin. Umarım oğlan olur. Kocan olacak şu adam, umarım hep iyi davranır sana, zira aksi takdirde hayaletim siyah bir duman gibi, çıldırmış bir dev gibi, onun içinden çıkacak ve onu lime lime edecektir.”  – Lolita […]

[…] Karenina – Tolstoy (1877), Lady Chatterley’in Sevgilisi – D. H. Lawrence (1928), Lolita – Nabokov (1955) ve Doktor Jivago – Boris Pasternak (1956) adlı romanlar da […]

[…] BBC’ye 1962′de verdiği bir röportajda, “Buna renkle duyma diyorlar,” diye açıklamış Nabokov. “Belki bin insanda bir görülüyor. Ama psikologlara göre çoğu çocukta var; ama sonraları, […]

Basılı kitaplar mı e-kitap okuyucular mı?

Okur kitlesinin yakın gelecekte basılı kitaplarla e-kitaplar arasında nasıl bir tercih yapacağı sıkça tartışılıyor.

Britannica gibi dev yayınların bile basılı edisyona son vermesi, bu tip yayıncılığın ölmekte olduğu iddialarını da gündemde tutuyor.

Kimileri için basılı kitaplar ‘nostaljik nesne’ haline geldi bile. Sayfaları çevirmek yerine,  tablet bilgisayarların ekranlarında çoklu dokunma özelliğini kullanarak büyüyen yeni neslin tercihi herkes için önemli. Yukarıdaki sorunun yanıtı da belki burada gizli.

E-kitap okuyucularla tablet bilgisayarların avantajları, basılı kitapların dezavantajları ve konunun duygusal boyutu…

Peki sizin tercihiniz hangisi ve neden?

Sayfanın altındaki “Yorum” bölümüne yazarak, düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Sami Eyidilli – webrazzi (30 Nisan 2012)

Binali Yıldız - 30/04/2012 - 13:18

Basılı kitapların verdiği hissi elbette bir elektronik kitaptan almak mümkün değil, ama kesinlikle vazgecilmez değil. Elektronik kitabın sağladığı kolaylıklar ve en önemlisi kağıt sarfiyatı yapmamasıda önemli bir ayrıcalık.

Zeliha Daghan - 30/04/2012 - 13:20

Merhaba, ben traditional kitap okuyucusuyum, fakat e book kitap okumaya sanırım 1-2 yıl sonra başlayacağım. belkide hem teditional hemde e book okuyucusu olacağım ….

DURU ÖNEREN - 30/04/2012 - 13:35

ekitap okuyucu kullanan bir kişinin bir daha basılı kitap okumak isteyeceğini sanmıyorum

murat atkafa - 30/04/2012 - 15:36

kitap okunsun da kim nasıl isterse öyle okusun… ekitap’ta KDV oranları düşürülsün, daha ucuzlasın o zaman çoğunluğun cep telefonundan bile kitap okuduğunu göreceğiz…

Ozan Duman - 30/04/2012 - 16:56

ben bu hususta e-kitabın gündelik hayatımıza daha çok gireceğini ama basılı kitabın da tamamen (en azından önümüzdeki 20 sene için konuşuyorum) yok olmayacağını düşünüyorum. daha akademik yayınlar e-kitap ağırlıklı olacak, fiction tarzı eserler de hem e-kitap hem de traditional olarak devam edecektir.

Tuğba Nazlı - 30/04/2012 - 17:43

Hangi okuyucuyu öneriyorsunuz?

serdar arslan - 30/04/2012 - 21:21

Her daim basılı kitaplar ben e kitapda okuyorum ama muhakkak pc den okuduğum bir kitabı alıyorum ama ne yalan söyleyeyim basılı kitapların tadını hiçbirşey vermiyor o sayfaların kokusunu sesinin verdiği hazzı hiçbirşey vermiyor…

Çağla Kaynak - 30/04/2012 - 21:36

Teknolojik aletlerin şarjı bitebilir ama elektriğiniz bile olmasa kitaplarınız mum ışığında okunabilir. Ayrıca teknolojik aletlerinizin yaydığı radyasyonu da unutmayalım. Benim tercihim her zaman kitap kokan kitaplardır.

Nihade Öztürk - 01/05/2012 - 11:38

Basılı kitaptan asla vazgeçmem.Onu elime alıp kapağını incelemek,kokusunu duymak ve beğendiğin yerlere işaretler koymak ayrı bir duygu…Üstelik e-kitap sağlıklı değil,gözleri çok yoruyor,kitap okuma işi pc’de olacak iş değil.

Betül Cemre Yeysikan - 01/05/2012 - 11:47

Teknolojik aletlerin sağladığı kolaylıklar olabilir.Fakat hem sağlık açısından hem de olayın duygusal boyutundan dolayı basılı kitap her zaman tercihimdir.

Kerim Can - 01/05/2012 - 14:09

21. yüzyıl artık posthümanist bir geleceğe doğru açılmak anlamına geliyor. Teknofobik, ekofobik, homofobik, cinsiyetçi ve ırkçı bir anlayışla eleştirmek artık geçerli bir duruş değildir. Böyle bir dünyada hem kitaplar hem de e-okuyucular önemli bir yere sahip. böyle ikili bir karşıtlığın bile olması anlamsız ve saçmalıktan öteye tartışmayı götürmüyor.bir de insanlar hep kendi penceresinden bakıyor. kitapların kendisi zaten insanlara gereksinim duyar mı? kendileri başlı başına bir otonom değil midir yani canlı birer varlıklardır. hazcılık ve diğer gereksiz saçmalıklar kitapların değerinin düşmesine de neden olur.

Bayram YILDIRIM - 01/05/2012 - 21:07

Kitabın o kokusunun yerini alabilecek mi ? Hayır.
Dokunabilecek miyim? Hayır
İstediğim yerlerin altını kendi el yazımla çizebilecek miyim? Hayır

Elbette ki hep ileriyi hedeflemeli ve gelişmelere ayak uydurabilmeliyiz. E-kitap demek ağaç kesilmeyecek demek bu tarafı da çok güzel ancak o tüm bunlara rağmen basılı kitap keyfini alabileceğimi düşünmüyorum.

Sedat Binzet - 08/05/2012 - 13:21

E-kitapların kısa vadede ağaçların daha az kesilmesini pek etkileyeceğini sanıyorum. Çünkü e-okuyucu kullanan kişiler daha çok genç ve teknolojiyle haşır neşir olan nesil. Amaç bu kişilere ellerindeki mevcut cihazlarla okuma alışkanlığı kazandırmak olmalı. Eğer bu kesimde okuma oranını artırmaya yararsa, bu ülke genelinde kitap okuma oranına olumlu yönde katkıda bulunur.

Selami Yolcu - 21/05/2012 - 20:49

Elbette ki e-kitap basılı kitabın verdiği hazzı vermez ama e-kitaba da karşı durmak sanki icadından sonra matbaaya karşı durmak gibi bir şey. Tarihin akışında sıradaki, yani e-kitap gelecek. Kaçış yok.

şener öztop - 29/05/2013 - 22:39

Bizim kuşak 68’liler radyo, sinema, haftalık çocuk dergileri, çizgi romanlar ve kitaplarla tanıştılar…Çocuk Haftası,Doğan Kardeş,Ceylan, Temel Bilgiler dergileri, Nebioğlu Çocuk Ansiklopedisi, Kahramanlar, Büyük Türk Romanları, Varlık Cep kitapları,Aşk,sevda ve Türk ve Dünya edebiyatının seçkin klasik romanlarını okuyarak bugünlere geldik. Bilgisayar, televizyon, cep telefonları derken; bilgimatik çağda e-kitaplar teknoloji harikası diyerek gündemi işgal etti.İnsan duygusal bir varlıktır.Gözle, elle dokunarak, estetik görsellikle kitabı severek okumak ister.Beyinimiz, renklerle, kitabın kapak kompozisyonuyla ve içindeki gri puntolarla sıralanmış harf kümelerini ve nihayet kitabın doğal kokusunu içine çekmek ister. Ve…biraz daha mazinin derinliklerine giderek kendi hayalnümanız içine “nüfuz” eden kitapla dostluk kurarsınız. Okuma aşamasına girersiniz; buna trans da diyebilirsiniz işte o an’ı, o coşkuyu hiçbir e-kitap veremez…
Gelin sizi, biraz daha mazinin hisli ve sisli atmosferine götüreyim: O güzelim kitap kapaklarının özgün çizimlerini yapan “unutulan ressamlarımızın” imgesel tasarımlarını zirve noktalarına taşıyarak, konuya göre resimlendirilen, dört renkli ofset kitap kapaklarının çekim gücüne kapılmamak mümkün mü? Hele iç sayfaları da süsleyen gravür tarzı çizgisel resimler okuru ve/veya biz gençleri kendi cazibesine çeker ve kitap okumak bizim için hazların en güzeli idi.Yıllar var ki “renkleri usul usul solan”(Selim İleri’nin vurgusu…)kitap kapaklarında “imzası bulunmayan” mütevazı illüstrasyon ressamlarını hep merak etmişimdir: Üstad Münif Fehim, Firuz Aşkın,Sururi,Nezih İzmiroğulları, Oral Orhon, Cemal Dündar, Nihat Öcal, Samim Utkun…daha nice ressamlar…çoğu da”rümuz” kullanmışlardır.
Tam burada okura soruyorum: Sizce bütün bu anlatımlardan sonra basılı kitap mı yoksa e-kitap okumayı tercih edersiniz? Eminim ki basılı kitabın yerini e-kitap tutamayacaktır.Edebiyat ve sanat dünyasında “klasik eserler”in yerleri doldurulamamıştır. Haaa! e-kitap’ta okunur okunmasına
ama,dünyaya yön veren “sessiz dostlar” kitaplar/basılı kitabın tadını, hazzını alamazsınız. Neden mi? Bizlerle duygusal bağı yine onlar verecektir de ondan. İyi okumalar! ve değerlendirmeler dileğimle…

Sinemada “Suç ve Ceza” ikinci yılında

2. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali, zengin film seçkisi ve kapsamlı akademik programıyla, izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından, Başakşehir Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen adalet, sinema ilişkisini ilk kez çok kapsamlı bir kültürel etkinlikle gündeme getirmeyi hedefleyen Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin ikincisi 27 Eylül- 4 Ekim 2012 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek.

Geçen yıl “Darbeler” olan festivalin bu yılki teması, toplumumuzda ve dünyada en önemli sorunlardan biri olması nedeniyle, “Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık” olarak belirlendi.

İstanbul’un kültür-sanat ve akademik yaşamına yeni bir soluk katan festival kapsamında bu yıl da paneller, söyleşiler, atölyeler, sergiler ve ünlü sinemacıların deneyimlerini aktaracakları sinema seminerleri düzenlenecek.

Film gösterimleri ve festival etkinliklerinin gerçekleşeceği mekânlar ise şöyle: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Beyoğlu ve Nişantaşı.

Ayrıntılı bilgi için: www.uscff.com

edebiyathaber.net (30 Nisan 2012)

 

Masumiyet Müzesi’nin gizli belgeseli

Sizinle çok gizli, çok önemli bir şey görüşmek istiyorum.” Size telefonda biri böyle bir şey söylese heyecanlanmaz mısınız? Peki ya bunu söyleyen ses bir de Orhan Pamuk’a aitse? 

Tabii ki Demet Haselçin de heyecanlanmış. Üstelik bu heyecan öyle çabucak gelip geçecek türden de değil. Bugünlerde biraz boyut değiştirmiş olarak da olsa yaklaşık 13 yıldır sürüyor.

Orhan Pamuk o telefondan sonra yaptıkları görüşmede Haselçin’den bir belgesel çekmesini istiyor. “Masumiyet Müzesi” adlı romanının kahramanlarından Kemal’in, büyük aşkı Füsun’un özel eşyalarından oluşturduğu koleksiyonunu sergileyeceği müzenin belgeselini… O zamanlar kimselerin duymasını istemediği bu çalışmayı daha önce “Benim Adım Kırmızı”dan yola çıkarak hazırladığı belgeselin yapımcı-yönetmeni olan Haselçin’e emanet ediyor. Brukner Apartmanı’nın “Masumiyet Müzesi”ne dönüşme öyküsüne adım adım tanıklık ediyor Haselçin. Yazarın güvenini boşa çıkarmıyor ve kimselere bahsetmiyor bu projeden. Bir iş ilişkisinden öte bir çeşit sırdaşlık gelişiyor aralarında. Romanla aynı zamanda açılması planlanan müzenin bitmesi yıllar alıyor. Kitap 2008’de yayımlanmasına rağmen içinde birbirinden ilginç objeler bulunduran müze dün açıldı. Haselçin’le açılışından bir gün önce müzede bir araya gelip kendisi de başlı başına bir belgesel konusu olan müzenin belgeselinin çekilme hikayesini dinledik. Haselçin: “Belgeseli 10 Mayıs’ta, 21.45’te TRTTürk’te izleyebileceksiniz. Öncesinde canlı yayınlanacak bir tanıtım kokteyli olacak. Orhan bey de gelip burada bir konuşma yapacak. TRT Türk’ün kuruluşunun üçüncü yılını bu belgeselle kutlamış olacağız.”

* Orhan beyle nasıl tanıştınız?

“Benim Adım Kırmızı” adlı romanını okudum ve Orhan beye telefon açtım: “Minyatürlere hiç ilgisi olmayan birinde bile şiddetle onları görme isteği uyanıyor romanı okurken. Ben bunları göstererek, romanı da işin içine katarak bir belgesel çekmek istiyorum” dedim. “Hemen gelin görüşelim” dedi.

* O belgesel çok daha kısa sürede çekildi değil mi?

İki-üç ayda tamamladık onu. Adı da “Aklı Gözü Gözün Şenliği” oldu, “Bir romanın odağında Osmanlı resmi” diye bir alt başlık koyduk.

* Sonra görüşmeye devam ettiniz mi?

Belgesel yayımlandıktan sonra teşekkür etti. Sonra birkaç toplantıda karşılaştık, bir program için de küçük bir çekim yaptık.

* Ve sonra bir gün bir telefon geldi…

1999’da, günün birinde bir telefon geldi: “Demet hanım, Orhan Pamuk ben”. Zaten sesinden hemen tanıdım. “Sizinle çok gizli, çok önemli bir şey görüşmek istiyorum” dedi. Ne olduğunu söylemedi. Cihangir’de daha önceki belgeseli çekerken günlerce çalıştığımız evine gittim. Muhteşem bir manzarası olan bir yazıhane burası… Havadan sudan sohbet ettik önce. Mutfağa girdi, kahve yaptı, ben de ona yardım ettim. Sonra karşılıklı oturduk. Kırmızı berjer koltuk vardı, hiç unutmuyorum. “Böyle böyle bir roman tasarlıyorum” diye anlattı. Aşk romanı olduğunu duyunca bayıldım tabii. Ucuz romanlarını sevmem ama iyi bir edebiyatçının elinden çıkan iyi bir aşk romanının tadına da doyulmaz. Romanı anlattı ve “Bir bina satın aldım, onu da romanla paralel, eşi benzeri olmayan bir şey yapmak istiyorum, müze bile değil belki,..” dedi. Benden de bunun belgeselini çekmemi istedi. “Lütfen bunu kimseye anlatmayın, size çok güveniyorum. Medyadan başkalarına anlatırsam anında ortaya çıkar halbuki bu çok uzun vadeli bir proje” dedi. Ben de ona o sözü verdim.

* Hiçkimseye anlatmadınız mı?

En yakınlarıma bile anlatmadım. Çok büyük saygı duyuyordum onun yaptığı her şeye. Bunu gizlemek istemesinin de çok mantıklı nedenleri vardı.

* Müzenin size ilk anlattığı haliyle şimdi ortaya çıkan hali arasında çok fark var mı?

Orhan bey en başından beri ne istediğini biliyordu. Mimar olduğu için de yapıyı nasıl kuracağını çok iyi biliyordu. Hayalinde her şeyi canlandırmıştı ama küçük, teknik çözümler gerekiyordu.

* Ne sıklıkla yaptınız çekimleri?

En önemli kısmı binanın eski halini tespitiydi. Çünkü onun geri dönüşü yok. Binanın içi tamamen boşaltılıyor, iç cephesi değişiyor, boyanıyor. Bir kere çekilecek bir şey. İnşaatın her aşamasını iki-üç haftada bir giderek kaydediyordum. İnşaatta çalışanlar “Abla inşaat işte, neyini çekiyorsun?” diyorlardı. Bu çekimlerin birçoğunda Orhan bey olmuyordu ama o da büyük bir hevesle inşaatla ilgileniyordu bu sırada. Gelip gidip kontrollerini yapıyordu.

* Çekimleri tamamlayamamaktan korktunuz mu?

Evet, işten ayrılabilirim, kaza geçirebilirim, hastalık, ölüm… Her şey olabilir. Binanın ilk halini bir daha çekmenin mümkünatı yok. O yüzden o ilk kayıtları emniyetli bir yerde sakladım. Asistanıma ve Orhan beye haber verdim, “Başıma bir şey gelirse kasetler şurada” dedim.

* Ekibinizdekiler öğrenmesine rağmen basına hiç sızmadı ama…

Hemen haber olup patlayabilirdi ama hiç sızmadı. Herkes aynı özeni gösterdi. Çoğu zaman zaten asistanım bile gelmiyordu, ben tek başıma yapıyordum çekimleri. Ona bile her şeyi tam anlatmıyordum.

* Projenin bir duraklama dönemi var. Ne hissettiniz inşaat ve dolayısıyla çekimler durunca?

İlk mimar İhsan Bilgin’le bir çekim yapmıştık 2002 sonlarında. Sonra birtakım teknik problemler çıktı. Orhan beyin kafasındakine tam uygun olmadı yapılanlar sanırım. İnşaat durunca gerçekten korktum. “Eyvah, bu işi artık ben tamamlayamam” diye düşündüm. O arada ben TRT’de başka görevler üstlendim. Orhan bey de siyasi davalarıyla uğraştı. Sonra Columbia Üniversitesi’nden hocalık teklifi alınca zamanının büyük bir kısmını yurtdışında geçirmeye başladı. Ve sonra Nobel…

* Ve “Masumiyet Müzesi” yayımlandı…

Büyük bir heyecanla hiç uyumadan okudum. Hayal ettiğimden bile güzeldi.

* Siz kitaptaki hikayenin anlatıldığı yıllarda nerede, ne yapıyordunuz?

Muğla’da ortaokulda falandım. Füsunlarınkine benzer bir ev ve aile yapımız vardı. Türkiye’de o dönemde orta sınıf ve orta sınıf altı bütün ailelerin evdelerinde aynı eşyalar vardı. Benzer yaşardık. Giyimimiz kuşamımız, kullandığımız eşyalar… O da benim çok hoşuma gitti. Müthiş tanıdık bir dünya buldum, kendi geçmişime döndüm romanı okurken.

* Kitabı okuduktan sonra tekrar çekimlere başlamak için nasıl bir adım attınız?

Hemen kısacık bir mail yazdım ve elimizdeki çekimleri hatırlattım. Ertesi gün aradı; “Demet, ben Orhan” dedi. Daha o anda devam edeceğimizi anladım. Mail ile kısa bir cevap vereceğini zannediyordum. Çünkü artık çok meşhur, Nobelli bir yazardı, belki bu işi başka meşhur televizyoncularla yapmak isterdi. Ama öyle yapmadı.

* Sonra tekrar başladınız çekimlere…

Önce eski çekimleri oturup izledik birlikte. Çok beğendi. Sonra çekimlere tekrar başladık. Çok sevinerek gördüm ki, o arada hiçbir gelişme olmamış inşaatta. Kaldığımız yerden devam ettik. Bir yandan inşaatı, bir yandan da atölyede objelerin tasarlanmasını kaydettik.

* Elinizde çok malzeme birikmiştir…

Yüzlerce bant söz konusu. Onların deşifresi, montaj sistemine aktarılması gerekiyordu. O dönemde yönetmen arkadaşımız Pınar Yakışıklı devreye girdi. Birlikte kurguyu oluşturduk. Belgeselde müzenin nasıl oluştuğunu bizzat Kemal’in ağzından dinliyoruz. Hakan Gerçek yaptı seslendirmeleri. Orhan Pamuk’la bütün aşamaları anlatan çok sayıda röportaj vardı elimizde. Belgeselde Orhan Pamuk’un yanı sıra mimarların ve ekibin de röportajları yer alıyor. Ayrıca yine Kemal’in ağzından kendi hikayeleri var. Kitaptakine benzer bir kurgu uyguladık.

* Kıyamadığınız ama atmak zorunda kaldığınız yerler oldu mu?

Orhan Pamuk’un altı-yedi saatlik edebiyata, sanata, romana, müzeye ilişkin, birçok anekdotla süslediği, her şeyin hikayesini anlattığı konuşmaları elimizde mevcut. Bunlara tabii hiç kıyamıyorum esasında. Üzülerek kısaltmak zorunda kaldık. Elimizde kullanılabilecek en az 20 saatlik bir çekim var. Bu kayıtlarla belgeselin birçok farklı versiyonu yapılabilir.
“Kafasındakinden bir milim şaşılmasını istemiyordu”

* Orhan bey müzedeki gelişmeleri nasıl izliyordu?

Kimi gün çok heyecanlı, kimi gün çok üzgün, kimi gün çok sinirli, “Ne diye bu işe girdim, kahretsin” der gibi farklı duygu hallerinde oluyordu. Orhan bey kameraları çok sevmiyor, sıkılıyordu. Olabildiğince çabuk olmaya çalışıyorduk ama o süre bile ona çok geliyordu. Bir an önce bitirelim ki
o da kendi işine dönsün istiyordu. Ondan çalınmış vakitler gibi geliyordu ona. Daha önceki belgesele göre kamera önüne alışmıştı ama yine de rahat bir konuşması olduğunu söyleyemem.

* Orhan beyin çok titiz olduğu söylenir…

Gerçekten çok titiz. Bir gün tavana spotlar takıldı mesela. Gelip bakıyor, mimar da orada. “Bu olmamış, ben size beyaz demiştim” diyor. Mimar Cem Yücel de “Tabii, siz beyaz dediniz, bu da beyaz işte” diyor. “Hayır ama bu beyazı dememiştim” diye itiraz ediyor. Beyazın farklı bir tonu olduğunu fark edip tavandaki bütün spotları ve bitmiş elektrik sistemini söktürüp yeniden yaptırdı. Burada inşaat işlerinin çok zor olduğunu, hiçbir şeyin tam istediği gibi olmadığını söylüyordu. Kafasındaki şeyden de bir milim şaşılmasını istemiyordu. Birçok iş defalarca yeniden yapılmasına rağmen herkes çok sabırlıydı. O kızsa da, bağırsa da, çağırsa da kimse sesini çıkarmıyordu.

* Sizin işinize müdahale etti mi?

Hiçbir şekilde müdahale etmedi. Son halini izletmedim, o da heyecan duysun istiyorum. Yayınından önce izletirim sanırım.

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Güliz Arslan – milliyet.com.tr (30 Nisan 2012)

[…] Demet Haselçin‘in çektiği Masumiyet Müzesi Belgeseli, edebiyat tarihinin en önemli projelerinden birinin nasıl yavaş yavaş ortaya çıktığını anlatıyor. Orhan Pamuk’un 12 yıllık çabasına neredeyse birebir tanıklık eden belgesel sadece Masumiyet Müzesi’nin kuruluş hikayesi değil, kararlılık ve yaratıcılık üzerine tarihi bir hikayenin filmi… […]

[…] Müzesi Belgeseli” ile ödüle hak kazanan ve konuşma yapmak için kürsüye gelen Demet Haselçin, edebiyat eleştirmeni Sadık Albayrak’ın tepkisiyle karşılaştı. Albayrak, Orhan Pamuk […]

[…] Masumiyet Müzesi, Londra Tasarım Müzesi (Design Museum) tarafından verilen ”Dünyada Yılın En İyi Tasarımları” ödülüne mimarlık dalında aday oldu. […]

[…] Pamuk’un Masumiyet Müzesi‘nin kataloğu olarak 2012 yılında yazdığı Şeylerin Masumiyeti, yeni bir ödülün ilk […]

Kağıda yazılır hikayelerimiz

Bu heykeller kâğıttan. Kimi merdiven çıkıyor, kimi koltuğa oturuyor. Hepsinin bir anlamı var ve hikâye “Günlerden Bir Gün” diye başlıyor.

Kâğıt tekniğiyle benzerine az rastlanır figüratif heykeller üreten Esma Paçal Turam’ın yeni sergisi Galeri Apel’de açıldı. Turam, işlerinde metaforlarla konuşmayı seviyor. Merdiven, koltuk, şemsiye sıklıkla kullandığı objeler arasında. Merdiven hayatın iniş ve çıkışlarına işaret ediyor. Koltuk insanların mevki, pozisyon arayışına gönderme yapıyor. Şemsiye ise korunma ihtiyacının yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Her yaşadığı günün aslında olağandışı karşılaşmalar ve küçük küçük anlardan oluştuğunu nedense pek düşünmez insan. Bugün de, dün de ve muhtemelen yarın da öylesine yaşanıveren, “günlerden bir gün”dür. Ama ya öyle değilse? Esma Paçal Turam’ın işlerini bu yüzden seveceksiniz. Belki de o küçücük, havada asılı gibi duran zarafet timsali kâğıttan heykelciklere dokunmak; o sıradan günün kahramanları olan küçük insanların, bizlerin ve başkalarının hikâyelerini merak edeceksiniz.

Sıradan bir günde hikâyelerimiz

Esma Paçal Turam’ın işlerini en yalın biçimde kâğıttan figüratif heykeller olarak adlandırabiliriz. Oturan, dolaşan, yağmurdan kaçan, düşünen, sohbet eden, merdivenleri çıkan, inen, metroya yetişmeye çalışan incecik, uzun kâğıt figürler yapıyor Turam.

Galeri Apel’de 20 mayısa dek süren Günlerden Bir Gün adını verdiği sergide sıradan bir gün boyunca karşısına çıkan insanları ve onların hikâyelerini anlatıyor usulca. Tıpkı sergi için kaleme aldığı şu kısa metinde yazdığı gibi: “Yola çıkıyorum, yürüyorum uzun uzun/ Tanımadığım insanlarla karşılaşıp trafik ışığında bekliyorum/ Metro’ya biniyorum/ Binbir çeşit insanla, binbir çeşit düşünceyle birlikte yolculuk yapıyorum/ Hepimiz aynı yöne gidip ayrı noktalara ayrılıyoruz’’.

Esma Paçal’ın bembeyaz yüzlü, incecik insanları merdivenleri tırmanırken, şehrin “piyasa caddesi”nde turlarken bu coğrafyaya hem ait hem de değilmiş gibiler. Dünyanın herhangi bir mekânında, bambaşka bir ülkenin bilinmedik bir sokağında da benzer an’ların yaşanabileceğini söylemek istiyorlar bize adeta.

Kâğıt, hayatla beraber değişir

Esma Paçal’ın işlerinde izleyende hafiflik duygusu uyandıran bir şeyler de var. Bu, sanatçının en sevdiği malzeme olduğunu belirttiği kâğıttan ve onun beyaz, uçucu formundan kaynaklanıyor. Ama aynı zamanda Turam’ın dünyaya pozitif bakışıyla da yakından ilgili. Yaşama, insanlara da hep böyle baktığını söylüyor sanatçı. İnsanların hayat hikâyelerini merak ediyor, biyografi okumayı seviyor ve yaşanmış hikâyelerin içinde dolaşmaktan mutluluk duyuyor.

Kâğıtla çalışmaya 90’ların başında Avusturya’da başlayan ve o zamandan bu yana bu malzemeden hiç vazgeçmeyen Turam, dışardan kolay gibi görünse de, özellikle işler küçük boyutlu olunca, iki üç ayı bulabilen yorucu bir süreç yaşadığını anlatıyor. İşin sırrı her zaman kâğıtla doğru bir diyalog kurmakta saklı. Çünkü kâğıt da hayatın içinde değişen, yıllarla birlikte yaş alan bir malzeme. Kâğıt figürlerin yanı sıra, onların silikon desenleri ve bronza dönüşerek hayattan renkler alan işleriyle sanatçı son 10 yıllık üretiminin bir özetini sunuyor bu sergide.

Bir düdüklü tencere gibi

Heykel mezunu olan sanatçı 2000 yılında üniversiteden istifa ederek tüm üretimi enerjisini kendisine ve atölyesine vermiş. Çok sık kişisel sergi açmasa da yurtdışından davetler alan ve son yıllarda çeşitli grup sergilerine katılan Esma Paçal, kullandığı kâğıt tekniğinin tek ve biricik olması nedeniyle kısa bir süre önce ABD’de Columbia Üniversitesi’nden davet alarak burada ders de vermiş.

Seyahat etmekten, özellikle Çin, Hindistan, Uzakdoğu’dan büyük zevk aldığını söyleyen sanatçı, seyahatlerde biriktirdiklerini, dünyanın herhangi bir yerinde yaşadığı herhangi an’ı doğru zamanı gelince üretime ve işte bu heykellere dönüştürüyor. Kendi ifadesiyle o anlarda ‘sanki patlamak üzere olan bir düdüklü tencereymiş gibi’ oluyor.

Esma Paçal Turam’ın Günlerden Bir Gün sergisini izleyin. Sıradan bir günün ne kadar renkli olabileceğini kendi gözlerinizle göreceksiniz

Kaynak: Taraf (30 Nisan 2012)

Cem Dinlenmiş: Siyasetçilerle aramızın iyi olmaması gerekir

Siyasetçilerin mizahçılarla ilişkisini yorumlayan Penguen dergisi çizeri Cem Dinlenmiş, "Bir iktidar ilişkisi var ve böyle bir ilişki sağlıklı bir ilişki olamaz, ilişkinin kuruluş biçimi yanlış. Siyasetçilerle aramızın da iyi olmaması gerekir" dedi.

Ortaokul ve lise yıllarında "okuduğunuz bir hikayenin özetini çıkartın" konulu ödevlerle mükelleftik. Çıkartılan o özetler "copy-paste"ten öteye geçmez; hikayenin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden alınan birkaç cümleyle halledilirdi. Penguen dergisi çizeri Cem Dinlenmiş de her hafta gündemin özetini çizgileriyle çıkartıyor. Ama "copy-paste" kolaycılığına kaçmadan, farklı bir üslupla…

"Her Şey Olur" başlıklı köşesinde politik karikatürün bağırmadan da yapılabileceğini gösteriyor Cem Dinlenmiş. Her hafta birbiriyle alakasız konuları sadece okurlarını değil, karikatüristleri de şaşırtarak bir arada çiziyor.

“Konuşma Balonu” söyleşilerinde bu hafta Cem Dinlenmiş’le konuştuk.

Penguen’de “Her Şey Olur” başlıklı köşenizde gündemle ilgili birbiriyle alakasız konuları bir arada çiziyorsunuz. Selçuk Erdem de “Cem’in yaptıklarını nasıl yaptığını ben de anlamıyorum, ben de okurla birlikte şaşkınlıkla izliyorum” diyor. Selçuk Erdem’i bile şaşırtan bu köşe nasıl doğdu?

Aklımda hep karikatür dışında bir şeyler yapma fikri vardı.Penguen’e girmeden çizgi romancı olmak, öyküler yapmak istiyordum. Bir şekilde hikaye anlatıcılığına küçükten beri özeniyorum. Bant için çizdiğim şematik bir şey anlatan tek kare bir illüstrasyon vardı, her şey iç içe geçmiş. Selçuk onu gördü ve böyle “bir gündem sayfası yapsan nasıl olur” dedi. Öyle başladı. O hafta bir şeyler çizdim, hatta onun da çıkardığı notlar vardı. O zaman bu kadar sıkı bir gündem takipçisi değildim. Bir de okul devam ediyordu ve ertesi sabah kalkıp okula gidecektim. Hatta o gün ilk kez her şey olur için dergide sabahladım sanırım. 6 yıl oldu devam ediyor, diğer köşeyi çizemediğim zamanlar oldu ama “Her Şey Olur” her hafta devam etti.

Mizah dergilerinde gündem sayfaları dışında politika ve gündeme dair çizgilere köşelerde rastlamıyoruz. Gırgır dergisinde de Bülent Arabacıoğlu’nun çizdiği benzer bir sayfa vardı. Siz neden politik ve gündeme dair bir köşe yapmayı tercih ettiniz?

Aslında Gırgır’ın bıraktığı mirası devam ettiriyor dergiler. Bakıldığı zaman format olarak da aynı; boyutu, sayfa sayısı, ilk iki sayfada gündem karikatürleri… Buna yeni bir şey eklemenin kullanışlı bir fikir olduğu söylenebilir. Böyle bir ihtiyaç da vardı aynı zamanda. Çizilenler uçup gidiyor, bunun da önüne geçmek istedim. Haftalık çiziyoruz ama bunlar daha sonra bir araya getirildiğinde bir şey ifade edebilir. Bir almanak gibi… Bir yandan bugünü anlatırken düne ve geleceğe de göndermeler yapıp aslında sadece haftalık bir spektrumda yaşamadığımızı hatırlatan, olup biten her şeye dair bir şeyler olsun istedim. Tarih ve gerçeklik bütün bir şey çünkü ve sürekli akıyor. Benim için utanç verici olan şey, köşeye başladığım zaman Bülent Arabacıoğlu’nun o formatta bir sayfası olduğunu bilmiyordum. Tabi onunki gündemle ilişkisiz, bambaşka aslında. Hatırlatmak gerekir, tek bir çerçevenin içinde, bir done etrafında gündelik hayatı anlatan espiriler çizdiği bir seri. Bu tek bir karede çok sahne anlatma motifine aslında birçok biçimde rastlarız. Ama bana zamanla “Sen modern Bülent Arabacıoğlu’sun” diyenler, ona gönderme yaptığımı düşünenler olunca çok şaşırdım. Sonra dayım evindeki Gırgır arşivini bana verdiği zaman tek tek inceledim ve gerçekten hayranlık duydum. Farkına varmadan bu gelenek kendi içinde bazen tekrarlanarak bazen aynı kültürün içinde farklı renklerle devam ediyor.

Politik karikatürlerde dil sert oluyor ve o bazen çizgiye de yansıyor ama siz daha naif bir dil kullanıyorsunuz…

Şöyle bir şey var, Leman’dan Penguen’in kopuşunun bir anlamı vardı. Genel olarak söylediğim gibi birbirinin devamı,tekrar eden dergiler bunlar. Ama o dönem okur olan benim gözümden Penguen’in Leman’dan ayrıldığı nokta; politik farklılık en azından, bunun daha sevimli ve güleryüzlü yapılabileceği düşüncesi. Derginin editör kadrosu bunda başarılı oldu da denebilir. En tatsız, üzücü gelişmelere değinirken bile işin ters tarafından yaklaşma; abartılı bir ifadeye başvurmadan da sakin ve ince, belki çok bilmiş bir ukalalıkla ama zekayı elden bırakmadan bir yaklaşım getirme iddiası vardı. Ben de kendi köşemde belki haftalık mizah dergisi okurunun dışında kalabileceği ama onu da içine çekmek istediğim, olan biten her şeye dair bir şeyler söylemek istedim. Bunları yaparken de yeni ve telaşsız, pütürsüz bir dil kullandım. Ama kesinlikle yumuşak değil. Politize bir söyleminiz varsa bu serttir aslında, bunu yüksek sesle söylemenize, kaşlarınızı çatmanıza gerek kalmaz.

“Her Şey Olur”u günlük bir gazetede çizmeyi düşündünüz mü?

Düşünmedim, açıkçası birçok şeyi bir araya getirmek için bir haftalık süreç uygun. Bazen haftada birden fazla köşe yapabilecek kadar malzeme oluyor ama bazen de olmuyor. “Her Şey Olur”un esprisi de zaten birçok şeyin bir arada anlatılıyor olması. Oradan tek bir karikatür çizsem aynı etkiyi vermeyecek ben de çok tatmin olmayacağım.

Sizin için hep “genç çizer” deniyor. Penguen’de 7 yıldır çiziyorsunuz, yaş olarak da gençsiniz ama sanki 40 yılda geçse “genç” kalacaksınız…

O benim lanetim gibi oldu! Olsun, sıkıntı yok. Bir yandan "genç sanatçı" kisvesi karikatür camiasında çok hızlı eskiyen bir şey. Sürekli gençleşen bir okur karşısında yaşlanma katsayınız ikiyle çarpılıyor. Sinemadaki genç yönetmenlik kurumuyla karşılaştırarak da görebiliriz bunu. Aslında mizah dergilerinde çizer olmaya başlama yaşı eskiden çok daha düşüktü, 17-18 yaşında başlıyorlardı, ben de 20 yaşında başladım. Ben Penguen’e girdikten sonra gelenlerin yaşı daha da yükseldi, şimdi sanki 20-25 arası. Eskiden daha ziyade usta çırak ilişkisi varmış. Günümüzde öyle değil; yeni gelenlerin kendine özgü bir dünyası olması ve kendisiyle ilgili bir sürü şey keşfedip, görsel bir dil kurarak gelmesi bekleniyor. Çok da zor bir şey, bu yüzden belki yaş yükseliyor. Tamamen kişisel gösterinizi yaptığınız, kendi meramınızı anlattığınız bir alan.

Politik karikatürlerde bir spot yazılır ve balonlarda uzun olur. Siz çok kısa cümlelerle hatta birkaç kelimeyle anlatıyorsunuz derdinizi…

İçimden gelmiyor, bulabildiğim zaman yazıyorum ama çok konuşturmayı seçmiyorum. Aslında hep onu söylüyorum; yazardan önce çizer hissediyorum kendimi. Yazarlığım zayıf belki de… Mesela bir tiyatro projesi olsa benim ilgimi çekecek şey muhtemelen dekor ya da kostüm olurdu, kafam daha çok oralara çalışıyor. O yüzden esprilerde de görsel benzerlikleri, görsel hafızayı zorlayan göndermeler yapmayı seçiyorum.

Köşeyi özellikli, farklı kılan da o, az balon olması…

Beceremediğimiz şeyler bazen özellik oluyor. Ne kadar makbul bilmiyorum!

Karikatür ve resimlerinizde çizgileriniz benzer…

Benim için farklı şeyler değil; karikatür, çizgi roman, illüstrasyon ya da tasarladığım bir ürün, arkadaşıma gönderdiğim karta çizdiğim bir şeyler. Resim yapıyorum ama ressam gibi düşünmüyorum bir yandan aslında. İlgimi çeken de aslında böyle olması, ressam olmadan resim yapmak veya karikatürist olmadan karikatür yapmak.

Karikatüristlerin dolayısıyla Penguen’in de siyasetçilerle arası iyi olmadı, davalar açıldı. Geçtiğimiz haftalarda Egemen Bağış, twitter’da Penguen’in kapağıyla ilgili "Dalga geçmekle beraber, iyi espri yakalamışlar. Aferin" dedi. Bağış’ın yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok talihsiz bir açıklamaydı! Siyasetçilerle aramızın iyi olmaması da gerekir zaten. Çocukluğumuzda mesela; öğretmenlerin üzerimizde otoritesi var ve bize ne yapıp yapmamamız gerektiğini söylüyorlar. Bu sağlıklı bir durum değil, sizin hoşunuza gitmiyor ama adama çıkıp “karışma” diyemiyorsunuz, çaktırmadan hocayı çiziyorsunuz, teneffüste millete gösteriyosunuz. İşte bunu toplumsal bazda alırsanız bizim yaptığımız şey aslında biraz hocayı çizen öğrenci gibi. Bir iktidar ilişkisi var ve böyle bir ilişki sağlıklı bir ilişki olamaz, ilişkinin kuruluş biçimi yanlış. Bu kadar baskı ve kabalığın içinde Bağış'ın iyi niyetli yorumu olumlu olarak okunabilirdi ama "aferin" diyince işte direk otorite konuşuyor. Bir yandan Bağış gibi hem espri düzeyi hem de politika yapma düzeyi çok tartışmalı birisinin bizim espri konusunda olumlu bir yorum yapması, beğendiğini söylemesi falan, bana çok ağır geldi! Aslında çok umurumuzda da değil ama gülüyorum.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Göksel Durutuna – ntvmsnbc (30 Nisan 2012)

1962 yılından bakınca 21. yüzyıl edebiyatı nasıl görünüyordu?

Bundan 50 yıl önce Seattle Times gazetesi, gelecekte kitapların nasıl olacağına dair yazarlara, öğretmenlere ve kitapçılara bir soru sordu. Alınan yanıtlar, günümüzün kitap dünyası düşünüldüğünde bazen şaşırtıcı bazen de komik.

50 yıl önceki insanlar, bugünlerde bakın nasıl bir edebiyat dünyasına sahip olacağımızı hayal ediyorlarmış:

  • Kitapların dağıtımı daha farklı olacak. Normal kitapçıların dışında marketlerde, eczanelerde ve benzin istasyonlarında da kitap satılacak.
  • Baskı ve kâğıtların artan maliyeti, mikrofilme geçişi gerektirecek. Özellikle ders kitapları ve kalın kitaplarda. Bugün ciltli kitaplar ne tutuyorsa, o zaman da mikrofilmli kitaplar o kadar tutacak. Ayrıca evlerde de az yer kaplayacak.
  • Birçok ailenin evinde, kitapları duvara yansıtan projektörler olacak. Şimdi körler için okunan kitaplar, o zaman herkesin müzikçalarında dinlenebilecek.
  • Kitaplar, uzay yolculuklarından ciddi biçimde etkilenecek ve daha yumuşak, daha hızlı ve düz olacak.
  • Akademisyenler, evlerindeki televizyon aracılığıyla İngiltere’deki ya da Roma’daki bir kütüphanenin kayıtlarını tarayabilecekler.

Kaynak: on8kitap.com (30 Nisan 2012)

Video: Masumiyet Müzesi Sempozyumu

Aşağıda, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü tarafından 5-6 Mayıs 2012 tarihleri arasında düzenlenecek olan "Masumiyet Müzesi"nin tanıtım videosunu izleyebilirsiniz. 

edebiyathaber.net (29 Nisan 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z