Masthead header

ym-1313. sayısında “aynı ruh yeni yüz” mottosuyla yenilenen, tasarımını değiştiren, içeriğini genişleten Yalnızlar Mektebi, İranlı şair Furuğ’a yer veriyor.

Bugüne kadar pek çok ismi kapağına taşıyan YM Dergi, bu kez İran topraklarına uzanıyor ve Furuğ Ferruhzad’ı konu alıyor. Furuğ’un hayatından yola çıkarak iktidarı, iktidarın baskılarını ve sanatı ele alan dergi yazarları; günümüz iktidarını ve baskılarını da görmezden gelmiyor, günümüzü de bu bağlamda açıklamaya çalışıyor.

YM Dergi, her sayıda olduğu gibi, bu sayıda da öyküden şiire, incelemeden çizime pek çok çalışmaya yer veriyor. Üstelik 13. sayısıyla beraber yeni bir köşe daha hazırlıyor okurlarına: Raflardan Seçilenler.

“Furuğ Ferruhzad ve Sanatta İktidar Baskısı” dosyası kapsamında; Nâze Yerlikaya ve Ali Seraj Azerî, Furuğ’u çeşitli yönleriyle ele alırken; Erinç Büyükaşık, Merve Kırman, Cem Evrim Aslan ve Nil Ormanlı, iktidarı ve iktidarın baskı politikalarını inceliyor; Merve Akıncı, İlkay Atay ve Yasemin Yılmaz da iktidar baskısıyla ve sansürle mücadele etmek zorunda kalan sanatçılara, yazarlara çeviriyor objektifini.

Birgül Oğuz, Burhan Sönmez ve Sel Yayıncılık’ın Genel Yayın Yönetmeni İrfan Sancı ile sanat, edebiyat ve iktidar üzerine yapılan söyleşilere ek olarak; “Sanat, İktidar Baskısı ve Sansür Üzerine” yazısıyla Emre Zeytinoğlu; “Çağdaş İran Şairi: Furuğ Ferruhzad” yazısı ile Prof. Dr. Ali Güzelyüz; “Furuğ’un Ağır Kamerası” yazısı ile Cihan Aktaş ve “Siyasi İktidarın Sanata Baskısı ve Denetimi” yazısı ile de Onur Orhan, derginin bu sayıdaki konukları oluyor.

YM Dergi’yi bulabileceğiniz satış noktaları>>>

edebiyathaber.net (9 Haziran 2015)

 

buyumek_istemiyorum_1baskiMine G. Kırıkkanat’ın çocuklar için yazdığı “Büyümek İstemiyorum”, Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

“Büyümek İstemiyorum: Luka Can’ın Harikalar Güncesi”nin tanıtım bülteninden:

“Benim adım Luka.

Luka Can.

Konuşmayı biliyorum. Hem de birçok dilde.

Ama belli etmiyorum.

Çünkü büyümek istemiyorum.

Büyüyüp okula giden çocuklar, hep ödev yapıyor, oyun oynamaya zaman bulamıyorlar.

Bebek olmak hem rahat hem de eğlenceli.

Ben böyle çok mutluyum.

Bebek kalmak istiyorum.”

edebiyathaber.net (9 Haziran 2015)

wood01_thehansenfamilyArjantinli matbaa firması Pequeno Editor’un bastığı, toprağa dikilerek ağaç haline dönüşebilen organik kitaplar, çevrecilerin takdirini kazanıyor.

Kâğıtlarında asidin kullanılmadığı ekolojik kitapların sayfalarında, içinde kimyasal madde bulunmayan doğal mürekkep kullanılıyor. İçinde jakaranda ağacı tohumlarının da bulunduğu kitap okunduktan sonra toprağa gömülerek düzenli bir şekilde sulanınca çözülüyor ve tohumlar da bir süre sonra fide vermeye başlıyor.

Genellikle 8-12 yaşındaki çocuklar için basılan ekolojik kitaplar, bu yaş grubundaki çocuklara kitapların kökünün nereden geldiğini öğretmeyi amaçlıyor. Firma yetkilileri, bu projenin ülke genelinde çevre bilincini de geliştireceğine inanıyor.

edebiyathaber.net (9 Haziran 2015)

29817556J.R.R. Tolkien‘in beyazperdeye de uyarlanan klasiği Hobbit’in ilk baskılarından biri, düzenlenen açık artırmada 137 bin pounda alıcı buldu.

J.R.R. Tolkien’in Leeds Üniversitesi’nden öğrencisi Katherine “Kitty” Kilbride’a hediye ettiği ve kendi icadı olan Elf dilinde imzaladığı The Hobbit’in ilk baskılarından biri yaklaşık 570 bin liraya alıcı buldu.

70 bin pound civarında değer biçilen 1937 tarihli kitabı Sotheby’s Müzayedeevi’nin Londra’da düzenlediği etkinlikte satın alan kişinin ismi açıklanmadı.

2008’de yine ilk baskılardan biri 60 bin pounda (yaklaşık 248 bin TL) satılmıştı.

The Hobbit, Peter Jackson tarafından beyazperdeye de uyarlandı. Üçlemenin ilk filmi An Unexpected Journey (Hobbit: Beklenmedik Yolculuk) 2012’de, ikinci filmi The Desolation of Smaug (Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları) 2013’te ve üçüncü filmi The Battle of the Five Armies (Hobbit: Beş Ordunun Savaşı) 2014’te gösterime girdi.

Kaynak: Hürriyet (9 Haziran 2015)

Boynu Vurulmuş Ay - kapak“Ziyaretçiler, yarattığım bahçede kullandığım matruşka teorisini çözmek zorunda bırakılıyor. Adım attığınız her park, başka bir parkın içinde, onu izleyen insanların baktıkları konu hâline geldiğiniz bir yere dönüşüyor, iç içe geçmiş bu parklar sarmal hâlinde birbirlerinin üzerine geçiyor. Birilerini gözetleyen herkes aynı zamanda başkaları tarafından gözetleniyor, yargılanıyor ve aşağılanıyor.”

Önce adına vuruldum kitabın; Boynu Vurulmuş Ay (J. E. Pacheco, çeviren Deniz Torcu, Dedalus Kitap, Nisan 2015, İstanbul). Değil mi ya, kimin aklına gelir ayın boynunu vurmak? Sonra arka kapak yazısı: “Adını hiç duymadığınız bir yazarın ilk cümleleri, size, ayda ilk kez yürüyormuş duygusunun farklılığını yaşatıyorsa, onun kurmacasının içinde yaşama konusunda kararınızı çoktan almışsınızdır.” Vay, ayda yürütecek önce ve sonra, aniden ayın boynuna bir darbe! Küt! Okur minnacık ayın kollarından kocaman yeryüzünün demir ökçesine! Ayın kanına bulanmış halde!

Evet, birçok anlamda bu beklenti boşa çıkmadı: Pacheco’nun satırlarında bir tür boz vahşet, iniltili zulüm, kanlı yas var. Ama aydan yeryüzüne düşer gibi patdadanak değil, ağır ağır işleyen, hüzünlü bir vahşet bu. İnce ince işlenmiş, çokça tanıdık, insani bir zulüm. Ve çaresizliğin, o halde tarifsiz bir melankolinin yası… Dökülen onca kanın, insanın damarlarında akan şiddetin ve kıyıcılığın yası…

Pacheco’nun satırlarında dillenen şiddet ve kıyıcılık yalnızca insanın insana zulmüyle sınırlı kalmıyor – ve itiraf etmeli ki bu satırların hayvan sever yazarı en çok bu noktada sevdi Pacheco’yu. İnsanın hayvanla kurduğu ilişkideki sömürü ve zorbalığın, sevgi ve çaresizliğin onlarca yansısı dökülmüş satırlarına. Özellikle “Uzak Rüzgâr” ve “Hayvanat Bahçesi” adlı öykülerine eğildiğimizde görüyoruz bunu. Özellikle bu öykülerde bir çaresizlik biçimi olarak seriliyor ortaya zulüm: İnsan bildiği, gördüğü ilişki kalıbını hayvana uygular; hayvan da bir diğerine (tam burada, tam da bu satırlara büyük bir soru işareti düşmek gerek belki de – elbette insan olmayan hayvanların lehine). Zulüm çoğalarak büyür; ta ki hiçbir canlı – hiçbirimiz – içinden çıkmayı hayal edemeyecek denli ona batana dek… Hayvanlar “Çabalarının ve kendilerine cehennem edilen hayatlarının karşılığını bıçakla alıyorlardı” çünkü insan da emeğinin ve beklentilerinin karşılığını acıyla almakta… “Adam eğilir, kaplumbağayı kollarına alır, onu göğsüne yaslar. Onu öper ve sert kabuğunun üzerine gözyaşlarını akıtır. Hiç kimse paylaştıkları sonsuz yalnızlığı anlamayacaktır, anlamak da istemeyecektir.” Çünkü insan içinde anlaşılmaz, kötürüm bir sevgi beslemeyi kabullenmiştir artık – en başta kendine karşı… Bu kötürüm sevginin doğurduğu hoyratlık ve yalnızlık içinde varoluşunu sürdürmeyi de…

Bunca karanlığın parçalandığı anlar da yok değildir –yaşamda ve elbette Pacheco’nun satırlarında. “O pazar akşamı mutluluğa izin veren bir alan yakalamıştık, yani geçmişi ve geleceği unuttuğumuz o geçici ânı.” Ama hep işgal edilir bu alanlar (ikinci yıl dönümünde Gezi Direnişi’ne bir selam!); anlar kırılır, tuzla buz olur, ezilir onlar da zulmün ve – belki aydan akan – kanın altında (Gezi’de yitirdiklerimize yürek dolusu bin bir selam!).

Çocukların anlayamadığı, parkta geçen bir kavgadır bu dünya, “Anlayamazsın”da; büyüyünce tam da içinde yer alacakları haşin bir kavga… “Park tüm şehre yayılacak, her yer yeniden orman olacaktı.”

“Karanlıktaki Bir Şey” kavgayı yetişkinlerin cephesinden gösterir bize; şimdi sahnede toplum var. İçinde barınan şiddetin sınırlarını belirleyen, bu sınırlar içinde kalan her zulmü aklayan ve uygulayan toplum. Başkasının acısını kendi sterilize kavramlarıyla ölçeklendirecek, yok sayacak ya da yüceltebilecek toplum. Kurbanı her an suçlu çıkarabilen, dahası buna meyilli toplum; öcünü hep alan toplum…

Son öykü, “Jerico” ise özellikle çarpıcı ama fazlaca söz edip sarsıcılığını azaltmak istemem bu kısa öykünün… İlle de bir şey demek gerekirse: “Kaos, şehri inleten çığlıklar, yıkılmış binalar, güneşe ulaşmaya çalışan alevler ve dumanın, önüne çıkan her şeyi yutuşu.”

Temiz bir çeviri ve özenli bir editörel çalışmayla karşımıza çıkan Boynu Vurulmuş Ay’ı okurken Meksika’nın tarihine bir göz atın derim. Bunca acının, bunca zulmün kaynağını bilmek için… Ve ardından güvenilir bir kaynaktan günlük haberleri okuyun… Bunca acının, bunca zulmün kaynağını bilmek için…

Anıl Ceren Altunkanat – edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

1433514790_TAN_ORALTÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı bu yıl otuz dördüncü kez 7-15 Kasım 2015 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece’de kapılarını açacak.

Kitap Fuarları Danışma Kurulu tarafından alınan kararla karikatürist Tan Oral 34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı “Onur Çizeri” olarak belirlendi. Fuar süresince Tan Oral’ın da katılımıyla paneller ve etkinlikler düzenlenecek. Onur Yazarı Tan Oral‘ın yaşamı, çalışmaları ve eserlerinden seçmelerin olduğu bir kitap ve bir sergi hazırlanıyor.

Bu yıl Fuar’ın teması ise “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” olarak belirlendi. Tema kapsamında İstanbul Kitap Fuarı yurt dışından çok değerli yazarları konuk etmeye de hazırlanıyor.

edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

12-Tips-for-Entrepreneurs-4x3-smallThe Telegraph gazetesi, geçmişten günümüze türlü gerekçelerle yasaklanmış, hepimizin adına aşina olduğu ünlü kitaplardan bazılarını okuyucuları için derledi:

edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

ismailgezginyeniKomşu komşuyu kıskanır,

mal mülk peşinde koştuğundan.

Budur insanlar için iyi olan rekabet.

Çömlekçi çömlekçiye garaz bağlar,

doğramacı doğramacıya;

Dilenci dilenciyi kıskanır, şarkıcı şarkıcıyı

Hesiodos, İşler ve Günler.

Yaşamın merkezine kendini yerleştiren ve tüm şeylerin kendisi için üretildiğine inanan insan, doğayla giriştiği mücadelede her şeyden medet ummuş, evrendeki tüm güçlerin efendiliğini üstlenmekten bile çekinmemişti. Her durumda şartların lehinde olması için gaipten yardım almanın yollarını aramış, korkunç varlıklarla (?) işbirliği yapmaktan çekinmemiş, kabusu olan ifritleri seferber etme, yönlendirme çabasına girişmişti:

Size yakarıyorum ey ifritler, topluca buraya gömüşmüş insanlar, eceliyle ölmeyenler, vaktinden önce ölenler, bir mezarı bile olmayanlar… siz ey burada, altta yatanlar, vaktinden önce ölenler ve adı sanı bilinmeyenler…

Binlerce yıl öncesinden gelen bu korkunç yakarı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından yayımlanan Eski Yunan ve Roma’da Büyü ve Büyücülük adlı kitaptan yükselmektedir. Dünyanın en eski faaliyetlerinden olan büyünün Antik Yunan ve Roma kısmından örnekler içeren bu kitap, zihnin sınırlarını zorlayan örneklerle dolu. Arkeolojik araştırmalardan elde edilen verilerin derlendiği bu çalışma Antikçağ toplumlarının bilinçdışı dünyasını bütün karanlığıyla ortaya sermektedir.

Greco-Roman-Voodoo-DollBüyücülükte sıklıkla kullanılan materyaller arasında kurşun önemli bir yer tutar. Ucuz olması, kolay bulunması ve işlenmesi gibi özelliklerinin yanı sıra özgül ağırlığı nedeniyle çok tercih edildiği bilinmektedir. Öte yandan ünlü Romalı yazar Plinius, kurşun renginin ölümü çağrıştırdığını ileri sürmüştür. Bununla birlikte altın, gümüş, bakır, papirüs ve balmumu… gibi maddeler de çokça karşımıza çıkmaktadır. Malzemenin nereden temin edildiği de önemlidir. Örneğin büyücü Pamphile, kurşun plaka üzerine yazdığı bedduaları daha etkili hale getirmek için deliyordu; dahası delerken kullandığı çivileri, insanların bedenlerinin asıldığı çarmıhlardan elde ederdi. Benzer amaçlarla yapılmış olan Voodoo bebeklerine çivi çakılması veya iğne batırılması da yaygın davranışlardandı…

Hazırlanan büyünün nereye bırakıldığı büyük önem arz etmekteydi. Verilen mesajın yeraltı dünyasının kötücül güçlerine ulaşması ve talep edilen yardımın alınabilmesi için genellikle bilinçdışı anlamlar barındıran mekanlar tercih edilmekteydi. Bu mekanlar arasında özellikle mezarların kullanımı dikkat çekicidir. Ölülerle doğrudan temas edilebilmesi ve gerekli talebin elde edilebilmesi için huzurlu bir ölümle karşılaşmamış olanların mezarları tercih edilirdi; eceliyle ölmemiş olanlar, vakitsiz ölmüş olanlar… Hatta bazı büyücüler amaçlarına ulaşabilmek için bizzat cinayet işliyor, amaçlarına uygun kurbanlar yaratıyorlardı. Bu uğurda ana rahminden sökülen ceninlerin bile kullanıldığı ileri sürülüyor. Öte yandan büyüsünü mezara gömmek isteyen büyücü için büyük bir risk de mevcuttu. Çünkü özellikle Roma’da büyü yapmak amacıyla mezar kazanların ölüme mahkûm edildiği bilinmektedir.

Beddua gerektiren kimi halleri hukuki, ticari, yarış, adalet olarak sınıflamak mümkün. Ancak bunlar içerisinde kuşkusuz en yaygın olanlardan birisi aşkla ilişkili olanlardır. Çoğunlukla arzuladıkları kadınları elde etmek için erkekler tarafından yazılmış aşk büyüleri “bağlama” büyüleriydi:

Eus’un kızı Theodotis, seni yılanın kuyruğuna, timsahın ağzına, koçun boynuzlarına, engereğin zehrine, kedinin tüylerine ve tanrının ‘uzantısına’ bağlıyorum, öyle ki Hermitaris’in oğlu olan ben Ammonion’dan başka hiç bir adamla ilişkiye gireme, sevişeme, anal ya da oral bir ilişki yaşayama ya da benden başkasından haz alama… öyle ki Eus’un kızı Theodotis artık benden, yani Ammonion’dan başkasıyla iş tutamasın, esarete sürüklensin, ihtirasla kıvransın, havalarda dört dönüp de Hermitaris’in oğlu Ammonion’u arayıp dursun, hatta öyle ki uylukları uyluklarıma, tenasül uzvu tenasül uzvuma yanaşsın da, hayatının her anı durmadan sevişelim…

Neredeyse hiç değişmeksizin tüm zamanlarda yaygın biçimde uygulanan büyüler, Antikçağ insanına umduğunu verdi mi bilinmez ancak bu arkeolojik malzeme geçmişin bilinçdışına olduğu kadar bugünün kültürünün karanlıklarına da ışık tutmaktadır. Zengin içeriği ile Eski Yunan ve Roma’da Büyü ve Büyücülük kitabı tüm sosyal bilimcilerin ilgisini hak etmektedir.

İsmail Gezgin – edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

erKadraj Sinema, II. Dünya Savaşı’na odaklanan 13 filmi derledi.

  • Schindler List (Schindler’in Listesi) (1993)
  • Enemy at the Gates (Kapıdaki Düşman) (2001)
  • Das Boot (Mukaddes Vazife) (1981)
  • Saving Private Ryan (Er Ryan’ı Kurtarmak) (1998)
  • Pearl Harbor (2001)
  • Empire of the Sun (Güneş İmparatorluğu) (1987)
  • U-571 (2000)
  • Inglourious Basterds (Soysuzlar Çetesi) (2009)
  • Windtalkers (Rüzgarla Konuşanlar) (2002)
  • The Pianist (Piyanist) (2002)
  • Defiance (Direniş) (2008)
  • Stalag 17 (Casuslar Kampı) (1953)
  • Der Untergang (Çöküş) (2004)

edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

mehmet-ozcataogluHaziran hüznün ayıdır edebiyat dünyası için. Üç büyük ustanın; Orhan Kemal’in, Ahmed Arif’in, Nazım Hikmet’in anması yapılır art arda Haziran’ın başlamasıyla. Ama umudun da ayıdır Haziran. Sarı, dalgalı saçlarının arasından güvercinler havalanır Nazım’ın. Umut güvercinleridir onlar. Umudumuzun güvercinleridir. Bundandır umudu beslememiz Haziranlarda. Haziran sadece Haziran değildir aslında.

“Ne güzel şey hatırlamak seni/ ölüm ve zafer haberleri içinden/ hapiste/ ve yaşım kırkı geçmiş iken.”

61 yıllık ömrüne mahpusluklar, şiirler, dostluklar, aşklar sığdırmıştır Nazım. Uzun mahpusluklarında umudu beslemiştir içinde. Ve bu yüzden kavgamızda en çok da o vardır dilimizde, onun dizeleri, şiirleri vardır.

“İstanbul’da, Tevkifhane avlusunda/ güneşli bir kış günü yağmurdan sonra/ bulutlar, kırmızı kiremitler, duvarlar ve benim yüzüm/ yerde, su birikintilerinde kımıldanırken/ ben, nefsimin ne kadar cesur, ne kadar alçak/ ne kadar kuvvetli, ne kadar zayıf şeyi varsa/ hepsini taşıyarak/ dünyayı, memleketimi ve seni düşündüm.”

Yeryüzünün en büyük şairidir o. Türkçemizin dünya şairidir. Neruda’ya sormuşlar; “on şairlik bir antoloji hazırlasanız, Nazım’ı alır mısınız?” diye. Tereddütsüz yanıt vermiş Neruda; “on değil tek şairlik bir antoloji hazırlasam Nazım’ı alırdım” diye.

Nazım’la ilgili çok kitap yazıldı. Yazılmaya da devam ediyor. Öyle ki üzerine yazılan kitapların sayısı kendi kitaplarının sayısını geçti artık. Böyle bir şair için bunca kitap da yeterli gelmeyebilir tabii. İtirazım yok buna. Fakat hemen her kitapta ya âşık Nazım’dan söz edildi ya da dev şair Nazım’dan. Peki, insan Nazım? Kişileri tabulaştırma konusunda hünerli bir toplumuz. Bunu edebiyatımızda da görüyoruz. Bugün sözünü edeceğim kitap ise farklı bir örnek. Çizmeli Kedi Yayınları arasından yayımlanmış olan, Halil İbrahim Özcan’ın kaleme aldığı Nazım Hikmet. Farklı olmasının nedeni de insan Nazım’ı anlatması. Ben de bu yıl Mavi Gözlü Dev’i bu kitapla anmak istedim.

Halil İbrahim Özcan doğduğu günden itibaren başlayarak bir Nazım biyografisi sunmuş bize. Yaşamına dair bilinmeyen bazı ayrıntılar da var kitapta. Örnekse doğum günü! Resmi tarihte 15 Ocak biliriz şairin doğum gününü. Oysaki 1901 yılının Kasım ayı imiş gerçek. Kasım’ın 20’si. Ama geleneğimizdir yine, yılsonunda doğan çocuklar bir sonraki yılın başında kayıt ettirilir nüfusa. Yıl kaybetmesinler diye. Nazım’ın da başına gelen tam olarak bu işte.

Nazım’ın yaşamı konu ediliyorsa tabii ki şiir olacaktır kitapta. Aksi düşünülemez bile. Ve bir o kadar yer alması doğal mahpusluk yılları. Ve yine bir o kadar doğal olan, kadınlarından söz edilmesi. Tüm bunları yazarken abartılı bir dil kullanmamaya dikkat etmiş yazar. Putlaştırmamış. Bu da kitabı diğer örneklerden ayıran en büyük özellik. Nazım’ın yaşamı ciltlere sığmayacak kadar renkli ve heyecanlı. Fakat 96 sayfalık bir kitapta yine de olabildiğince geniş anlatılmış yaşamöyküsü. Sanırım bu kitaba bir yaşamöyküsünden çok roman dersek daha doğru nitelemiş oluruz.

Yazarın akıcı anlatımıyla, duru diliyle yeryüzünün en büyük şairinin yaşamöyküsünü bir roman gibi okumak müthiş haz verdi.

“Edebiyat Kulübü Dizisi” başlığı ile bu kitabı yayımlayan Çizmeli Kedi’den bu diziyi bir an önce genişleterek yeni isimlerle çoğaltmasını da talep ediyorum. Çoğaltsınlar ki ilk gençliğe adım atan çocuklarımız edebiyatımızın mihenk taşlarını roman diliyle okuyup tanısınlar.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

  • S.Yucelen - 08/06/2015 - 11:01

    Yazınızın böyle bir güne denk gelmesi de ayrıca umutlarımızı arttırdı.Haziran umudun ayıdır,biz umudumuzu hiç kaybetmedik sizin gibi insanlarla yürüyoruz….Devam edelim,yürekten kutluyorum sizi….cevaplakapat

2170 TEMMUZCOCUKLARI.inddMenekşe Toprak‘ın 2011 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan “Temmuz Çocukları” adlı romanı, İletişim Yayınları tarafından gözden geçirilmiş olarak yeniden yayımlandı.

Her sınıfta, her okulda göçmen, Almancı çocuklar vardı demek. Garip çıbanlar… Yazları ailelerinin gelmesini bekleyen, geldiklerindeyse yaşamlarının akışı değişen, kesintiye uğrayan, bir aylığına analı-babalı olmanın ayrıcalığına kavuşan ama çoğunlukla bu anne-babayı nereye koyacağını bilmeyen yaz çocukları. En çok da temmuz çocukları. Arada kalmış bir kuşak, Almancıların ikinci kuşağı. Aşklar, tereddütler, küçümsemeler, kollamalar, kardeşler, çocuklar, anneler, memleketten gelenler, memlekete dönenler… Herkes hayatını yaşıyor işte… Herkes acısını taşıyor işte…

Menekşe Toprak, evleri konuşturan, vicdanı çağıran bir dille, göçmenleri, sürüklenenleri anlatıyor.

Temmuz Çocukları, uğultulu yolların, tekerrür eden kederlerin romanı…

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

  • T. Ulucan - 09/06/2015 - 20:22

    Yüreğimdeki bam telimdir çocuk ve gurbet. İstemsiz dokunuldu mu zaman zaman, tınısı içimi dağlar. Gurbetin vatan, sılanın yaban olması birden çok ömür ister. Benim de bir “temmuz çocuğum” var, adını Sıla koydum. “Bak” dedim “kızım, bunun adı fildir, Almanca Elefant”. Dönmedi dili ikisine de; filin adı o gündür bu gündür ‘Filifant’.

    Okumuş ve sevmiştim. Menekşe hanımın ellerine sağlık. Bu baskının kapağı yüreğimi burktu ancak olağanüstü güzel hazırlanmış, kutlarım. Tekrar okuyacağım. Yine de kendimi bulacağım.cevaplakapat

Yağmur Başlamadan Eve DönelimAhmet Ada‘nın yeni şiir kitabı “Yağmur Başlamadan Eve Dönelim” Ve Yayınevi etiketiyle yayımlandı.

Yeni kitabında düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair, “Gezi şiirleri” ile o görkemli isyanı selamlarken kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan’ın anısını yaşatıyor.

Canan Güldal’ın desenlerinin yer aldığı kitapta şairin portre çizimini Köksal Çiftçi yapmış. Yeni şiirlerinden Kandiller’de şöyle diyor şair:

“Ey yeryüzü, de ki ölenlerin çocuklarına, akıp gidiyor insan şimşekler gök gürültüleri arasından…”

edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

Gary+Grant+-+rubens_living+wallMimarlık ve yapı sektörünün profesyonelleri 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde “Yeşil Binalar ve Ötesi Konferansı”nda buluştu. Ekoyapı Dergisi tarafından VitrA ana sponsorluğunda, ‘yeşil binalar konusunda farkındalığı artırmak’ amacıyla düzenlenen etkinlikte, sürdürülebilir mimari ve kentsel tasarımın dünyadaki en önemli örneklerine imza atan mimar ve planlamacılar, yeşil bina, kent ve mimarlıkta sürdürülebilirlik, yeşil altyapı planlamaları ve ekolojik yaşam alanları konularını tartıştı.

Yeşil binalar konusunda farkındalığı artırma hedefiyle düzenlenen konferansta, Studio Libeskind Başkanı Mimar Yama Karim sürdürülebilir kentsel tasarım pratikleri hakkında deneyimlerini aktardı. “Ortak Şehir: Mimari ve Sosyal Alanlar” başlığını taşıyan sunumunda halka açık alanlara, mimariye ve gelecek vadeden, sürdürülebilir şehir planlama yöntemlerine yoğunlaşan Yama Karim, Dünya Ticaret Merkezi’nin master planından, Milano’nun tarihi fuar alanlarının yeniden düzenlemesi ve Singapur’un tarihi limanlarının planlanmasına kadar önemli projelerinden kesitler sundu.

“Mimari tasarımın gelişimini belirleyen yönler ve kriterler…”

RIBA Ödülü başta olmak üzere çok sayıda ödüle layık görülen Behnisch Architekten kurucusu Mimar Stefan Behnisch sürdürülebilirlik merkezli mimari projeleriyle konferansın konuğu oldu. Behnisch, konferans izleyicileriyle, daha sürdürülebilir bir dilde inşa edilmiş yapılı çevre için başarılı tasarım çözümleri arayışını aktararak, bunun için kültürel, politik, coğrafi ve iklimsel yönlerin ele alınması gerektiğini savundu.

Konferansta “Geçtiğimiz yüzyılın politik, sanatsal, sosyal ve mimari ideolojileri bize çevremizi kontrol edebileceğimizi düşündürüyordu, durumu, çevresi ve kültüründen etkilenmeden heryerde aynı görüntüye ve teknik çözümlere sahip binalar yapabileceğimizi düşünüyorduk. Bunu yapabilmek içinde mimari konuda geri kaldığımız yönleri ucuz enerji kullanımını arttırarak kapatıyorduk” diyen Stefan Behnisch “Kendi yarattığımız bu problemleri çözebilmemiz için nasıl alternatifler üretebiliriz? Etkisini azaltıp inşaat sektöründe yarattığı sorunları nasıl yok edebiliriz?” sorularına cevap aradı.

Ekolojik yaşam alanı oluşturma ve restorasyonu ile yeşil altyapı planlaması, saha tasarımı ve yönetimi üzerine 30 yıllık bir deneyime sahip olan dünyaca ünlü Ekolojist Gary Grant ise yeşil çatılar ve yaşayan duvarlar ile ilgili güncel uygulamaları izleyicilerle paylaştı.

Sunumunda dünyanın her yerinden yeşil çatı, yaşayan duvar ve yetiştirilmiş bahçe örnekleri kullanarak, kent ısı adası, sel, hava ve su kalitesi problemleriyle başa çıkmaya yardımcı olmak için şehirlere nasıl daha fazla toprak, su ve bitki örtüsü getirileceğine ve şehirlerde nasıl yiyecek yetişebileceğine, doğal yaşamın nasıl korunacağı ve şehirlerin iklim değişimlerine karşı nasıl daha dayanıklı hale getirileceğine dair düşüncelerini aktaran Gary Grant “Öncelikle bütün bitkilerin yeşil olmadığını hatırlamakta fayda var. Kuraklık toleransını ve yerel bitki örtüsünü iyi yönde kullanabiliriz. İkinci olarak, farklı bir şekilde değerlendirilmesi mümkün olmayan atık sular toplanıp sulamada kullanılabilir. Yağmur suyu biriktirilip, depolanıp, tekrar kullanılabilir. Güvenilir bir kaynak olan gri-su (duş ve banyolarda kullanılan sular), kolayca temizlenip sulama için tekrar kullanılabilir. Bu nedenlerle de yeşil olmayan bir şehirde yeşil bir bina yapmak mümkündür ve ben bu konuda oldukça olumlu düşünüyorum” dedi.

edebiyathaber.net (8 Haziran 2015)

merve-kocak-kurtHayatın dağdağalı ritminden kaçıp soluklanmak istediğimizde bazen bir pencere açılır ve içeriye dolan öykü sesi rahatlatır bizi. Bazen yağmurlu bir hüzün eşlik eder bu anlatıcılara, bazen de coşkulu bir bahar seli… Böyle bir zamanda karşıma çıkan İnsan Hatırların hatırlattığı çok şey oldu.

Nermin Tenekeci’nin öykülerinden kalan: Kimi zaman bir yangının yıllar süren küllenişi, kimi zaman tüten bir bacanın sönüşü… Onun öykülerinde hayata dair sahici ayrıntılar var. Evin içinde yanan bir ocağın ateşi, acıyla sınanmış bir ananın haykırışı, daldan düşmüş bir yavrunun kör bakışı, yıllar sonra yüze çarpılan bir yüzüğün sızısı, eski bir sırrın iyiden iyiye ağırlaşan yükü…

Öykülerdeki anlatıcılar kimi zaman kadın, kimi zaman erkek, kimi zaman yaşlı, kimi zaman gençtir. Mekânlar ise bildik tanıdık: Evler, yollar, okullar, bağlar, bahçeler, köyler, kentler, kasabalar…

Sinematografiktir öyküleri Tenekeci’nin; gözünüzden bir film şeridi gibi akıp geçer kahramanlar, olaylar, mekânlar… İçine alıp sizi ‘öykü’nün bir parçası yapıverir aynı zamanda. Dili, üslubu ve dokunduğu konularıyla –öykü- evreninizi genişletir.

“Her film bir hikâye ile başlar.”

“Ceviz Ağacı”ndan bize seslenen anlatıcı, annesinin ölümüne yetişemeyen bir genç kızdır. Acıyla anlatır: “Artık yoktu. Yokluğun, sözlük anlamı dışında bir manâsı vardı; bir tariften öte bir hâldi; bir kavrayıştı, devasa bir boşluktu. Yazık ki iş işten geçtikten sonra kavranıyordu bu manâ.” Aralarındaki soğukluğun, mesafenin uzunluğundan çok daha başka sebepleri vardır aslında. “Bu defa annem benden ebediyen ayrılmıştı; yazık ki dinmeyen bir gönül küskünlüğüyle.” cümlelerinden anlarız. Sebebini de öykü ilerledikçe öğreniriz. Yüzleşmek zorunda olunan bir ‘geçmiş’le karşı karşıyadır anlatıcı: “Kurtulamıyordum.” der, “Annem orada, on beş senedir hep on sekiz yaşında olan İsmail’in yanında yatıyordu.”

“Giden Gün Ömürdendir”de yazgısını değiştirmeye çalışan bir genç kızın öyküsüdür anlatılan. “Her film bir hikâye ile başlar. İnsan göçüp gittiğinde geriye bir hikâyesi kalır.” Yeri yurdu ayrı olsa da çok yakındır kimi hikâyeler ya, işte öyle. “Rüyada görülen su uzun bir ömre işaretti. Suyun yürümesi küskünlüğün bitmesine, üç buçuk aydır oradan oraya sürüklendikleri bu kaçgöçün sona ermesine delâletti; bir çatıya kavuşmaktı. Kavuşmak Hüseyin’di.” Sonu ‘rüya’ gibi bitmez ne yazık ki.

“İnsan Hatırlar” öyküsü, artık birçoğumuzun hayatında yer edinen Alzheimer hastalığını ele alır. “İnsan hatırlar… Yazık ki babam hatırlamıyor. Yüzleri, sesleri ve kokuları; bir çiçeğin rengini ve bir kitabın adını… Hatırlamadığı için konuşmuyor ve kalbi kelimeler olmaksızın atıyor.” diyen anlatıcının tanıklığı içimizi burkar.

insan-hatirlarYalnızca bir unutma hastalığı değildir anlatılan, biriktirme hastalığıdır da aynı zamanda. “Ömrünü, kelimelere, izlere, fotoğraflara ve küçük detaylara; eskiden solunmuş kokulara, eskiden yazılmış mektuplara ve eskiden işitilmiş seslere kurban eden babamın, içinde devasa bir boşlukla o kasvetli odadaki acizliğine ağladım.” Öykünün sonunda anlatıcıyla birlikte, “Bir huzurevinin penceresi önünde”, “dededen toruna ve babadan oğula ölü bir karga gibi aramızda uzayan dilsizliğe ağladım.”

“Cinnet”, konusuyla ilgi çeker: Kitap yazmak için bir pansiyona çekilen anlatıcı, Yakup diye biri tarafından –yanlışlıkla- vurulmak istenir. İsim benzerliğidir onu hedef kılan. Anlatıcı, “Kimi zaman ölümün kudurgan coşkusunun, kimi zaman da ona yakılan ağıtların beni hazırlıklı kıldığı bu cesaret sınavından başarıyla geçmek hoşuma gitti. Ölmek umurumda değildi.” diyerek yaşadıklarını yazmaya başlar. Bir yandan kan davası yüzünden kesişen yazgıları okuruz, diğer yandan Yakup’un acısını.

Kamyon şoförü Bünyamin ile Firdevs’in hikâyesidir “Buraya Kadar”. Firdevs’in daha yirmi birinde vardığı, işsiz güçsüz Bünyamin’le yaşadıkları… “Karasevda diye bir şey yoktu, kara yazgı vardı olsa olsa.” Firdevs’in, arabada giderlerken “İşten atılmanın acısını benden çıkartıyorsun! Sen anca bana horozlan! Adam mısın lan sen!” demesiyle kavganın dozu iyice artar. Sonu sürprizlidir bu öykünün de.

Uçurumun kıyısından…

Kitaptaki birçok öyküde benzer hüzünlerin izleri sürülür. “Sonsuz Bir Geç Kalış” gibi: Lütfiye, evlatlık olduğunu oldukça geç öğrenmiştir. Hapisten çıkan babası onu ziyarete gelip de sohbet arasında söyleyiverince… “Anne dediği kadının meğer Naile Yengesi, baba bildiği adamın da Abdülaziz Amcası olduğuna nasıl inandırsın kendini?” Gerçek babası ise şöyle tanımlanır: “Hafızadaki boşluğu bir yana, rüyalarda, hayallerde bile izi sürülemeyen bir kayıp; Lütfiye için sonsuz bir geç kalış o artık.”

“Emanet”, ismiyle müsemma bir öykü; uzun yıllar sonra ayrıldığı sözlüsünden gelen ‘emanet’ ile sarsılan anlatıcının öyküsü… “Evle birlikte kendisini de yaktı. Onunla evlenmekten caydığımın dördüncü senesinde; Figen’le evlendiğimin dokuzuncu ayında.” Sonu ise hayli sarsıcıdır: “Tutuşan Süreyya olmuştu. Közü avuçlarımı yakıyordu.”

“Mevsim-i Baran” bir genç kızın adım adım tükenişini anlatır: İçine gömdüğü sevdasını, törelere boyun eğişini ve yavaş yavaş ‘delirişini’… Öykünün asıl kahramanı Zozan’dır, ancak ikizinin ağzından dinleriz öyküyü. “Zozan’ı o gün çarşıdaki bir kafede ince, uzun, sarı bir oğlanla elele gördüğümde bunu bir koz olarak kullanmasaydım, belki de o gün uçurumun kıyısından dönecekti.” der.

Anlatılan, yirmi dokuz yıllık bir ömrün öyküsü gibi dursa da toplumsal normların, baskıların ve ikiyüzlülüklerin soldurup kuruttuğu bir genç kızlık hayalidir aslında. “Zozan son on yıl boyunca hep bir boşluğun içine uyandı. Gözlerini, yerini bir türlü dolduramadığı bir huzursuzluğun içine açtı. Âdeta bir unutma hastalığıydı onunki. Herkesi ve korkarım her şeyi silip atmak ister gibiydi.” Sonu baştan belli bir hikâyedir bu… İkiz doğumun bütün habis ve çürük taraflarını Zozan üzerine almış, neredeyse ömründen ömür bağışlamıştır kardeşine.

Nermin Tenekeci’nin öyküleriyle tanışmam ilk kitabı Yoksa ile olmuştu. İnsan Hatırlar yazarın elime aldığım ikinci kitabı. “Kurşun Yarası”, “Bu Böyledir”, “Orta Refüj”, “2 No’lu Daire”, “Kanat Sesleri”, “Eşik” ve “Nefes Nefese” adlı öyküler ise, kitabın diğer öyküleri… (Yayınevi logosunun altında yazan cümle dikkatimi çekiyor bu arada: “Karanlık hep vardır, çabalayan ışıktır.”) Büyüyenay Yayınları tarafından yayımlanan kitaptaki bu öyküler, okuru çağırıyor: Sanki, ışığa doğru…

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (5 Haziran 2015)

utangac-kopek-kaya-3-yas-Front-1Tülin Kozikoğlu’nun çocuklar için yazdığı Leyla Fonten’den Öyküler serisinin sekizinci kitabı “Utangaç Köpek KayaRedhouse Kidz etiketiyle yayımlandı.

Leyla Fonten’in evinde dokuz hayvan yaşar… Her birinin çeşit çeşit huyu var! Leyla, hayvan masallarıyla tanıdığımız meşhur yazar La Fontaine’in torununun torununun torunu. Evinde kirpiden örümceğe, fareden köpeğe tamı tamına dokuz hayvan var!

Bu hikâyede Leyla’nın evine çok özel bir misafir gelir! Evdeki hayvanlar onu eğlendirmek için hazırlıklar yaparlar. Sahneye çıkan hayvanlar sihirbazlık numaralarından, ip cambazlığına kadar türlü türlü gösteriler sergilerler. Ama Köpek Kaya, misafir geldiği andan itibaren koltuğun arkasına saklanıp kalır. Çünkü bu utangaç köpek, kendini göstermekten hiç hoşlanmaz. Bakalım misafirleri, evdeki hayvanlardan en çok hangisini sevecek…

Bu kitap küçük yaştaki çocuklarda görülen utangaçlık konusunu ele alıyor. Serinin diğer kitaplarında ise inatçılık, sabırsızlık ve mutsuzluk gibi sorunlar dokuz başlık altında inceleniyor. Ödüllü yazar Tülin Kozikoğlu’nun eğlenceli öyküleri, ödüllü çizer Sedat Girgin’in sıradışı ve muhteşem resimleriyle bu seride buluşuyor.

edebiyathaber.net (5 Haziran 2015)

sule-tuzulEdebiyat bağlamında konuşursak, bir kitap, yazarının diğer kitaplarını, yazılarını okudukça, yazarının hayat hikayesini öğrendikçe, yazara ve kitaba dair bilgiler, farklı görüşler edindikçe derinleşir. Tadı artar. Benliğimizde daha özel, daha farklı ve daha kalıcı bir yer edinir. Bize daha yakınlaşır. Bu yüzden kitaptan çok yazar okumak (bir yazarın tüm eserlerini, ayrıca o yazarla ilgili başka yazı ve kitapları okumayı hedeflemek) önemlidir. Yolların Başlangıcı, bu açıdan Amin Maalouf okurları için önemli bir kitap. Maalouf, Yolların Başlangıcı’nda ailesinin, ulaşabildiği en eski tarihine gidip dört kuşak boyunca yaşananları su yüzüne çıkarmaya çalışıyor. Kitapta Maalouf’un ailesine ait tarihsel sürecin yanı sıra, anlatılan dönemlere dair birçok ilgi çekici tarihsel ve sosyal hikaye bulunuyor. Maalouf okurları kitap boyunca bu tarihsel ve sosyal olaylara tanıklık ettikleri kadar, Maalouf’un yazarlığının kökenlerine, kitaplarının hangi hikayelerden beslendiğine de tanık oluyorlar.

Kitabın başında, kimlikleri reddettiğini, kendini herhangi bir dini topluluğa ya da ulusa ait hissetmediğini belirten Maalouf, bir gün kendini uçsuz bucaksız ailesinin serüveni ile özdeşleştirir ve bu serüvene ait mümkün olduğunca çok bilgiye ulaşmaya çalışır. Ailesinin uçsuz bucaksızlığı kitabın daha başında fark ediliyor, bu nedenle kitabın başında bir soy ağacı yer alsa okuyucuların takibi açısında faydalı olabilirdi. Ben kendi adıma okuma sürecimde bir soyağacı oluşturarak ilerledim, olası okurlara da bunu yapmalarını tavsiye ederim.

Fransa’da yaşayan Lübnan doğumlu yazar, araştırmalarını sadece Beyrut’ta değil, bu serüvenin önemli kahramanlarından amcası Cebrail başta olmak üzere birçok akrabasının göç ettiği Küba’da sürdürür. Kitabın Fransızca orijinal ismi “Origines” Türkçeye Yolların Başlangıcı olarak çevrilmiş. Bu tercihte, kitabın ilk sayfalarında Maalouf’un yaptığı açıklamalar etkin olmalı; Maalouf, ailesinin geçmişine uzanırken “kök” kelimesi yerine “yollar”ı tercih ettiğini belirtiyor ve diyor ki; “Ağaçların tersine, yollar rastgele atılmış tohumlarla topraktan fışkırmaz. Bizim gibi onların da bir başlangıcı vardır. Aldatıcı bir başlangıçtır bu, çünkü hiçbir zaman bir yolun gerçek bir başlama noktası yoktur; birinci dönemeçten önce, orada, hemen arkasında başka bir dönemeç daha vardır ve ondan önce bir tane daha…”

yollarinbaslangiciKitabın ana kahramanlarından Amin Maalouf’un dedesi Butros’un Atatürk’e olan hayranlığı, Atatürk’ün yaptıklarının o dönemde Anadolu dışındaki coğrafyaları nasıl etkilediği, Lübnan ve çevresindeki Osmanlı topraklarında o dönemin insanlara nasıl heyecan ve umut verdiğini görmek, diğer yandan Maalouf ailesinin serüveni üzerinden Osmanlı tarihi ile karşılaşmak, kitabın Türkiye’deki okurlar için önemini arttırıyor. Butros’un Atatürk’e duyduğu hayranlık öyle büyük ki, 1921’de doğan bebeği kız olmasına rağmen ona, Atatürk’ün onuruna ve Mustafa Kemal isminden esinlerek, Kamal ismini veriyor. Kamal, Amin Maalouf’un halasıdır ve bu kitabın oluşmasında verdiği bilgilerle kitaba en çok katkı verenlerden biridir. Bu nedenle kitabın ithaf edildiği isimlerden biri de Kamal haladır.

Tarihin tekerrürünü, Maalouf’un ailesinin tarihi üzerinden bir kez daha görüyoruz. Yıllarca Osmanlı toprakları içinde yer alan Lübnan, Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’nın yönetimine geçiyor, daha sonra da bağımsızlığını kazanıyor, ancak coğrafyanın değişmeyen yazgısı din savaşları varlığını hep sürdürüyor. Tarih boyunca dünyanın her yerinde güç sahipleri iktidarlarını baki kılabilmek için dini en etkin politik araç olarak kullanmışlar. Bir kısmı Protestan bir kısmı Katolik olan Maalouf’un ailesinde inanç savaşları en önemli yeri tutuyor. İlginçtir ki dengeyi hep ailenin laik bireyleri sağlıyor. Dört kuşak uzaklıktaki büyük büyük dedesi Tennus, sonra dedesi Butros, daha sonra Butros’un oğlu ve dolayısıyla Maalouf’un babası Rüştü, aydın ve laik kimlikleri ile aile içi barışı, ailenin eğitim ve kültür seviyesinin geliştirilmesini, yeni yetişen kuşakların çağdaş birer birey olmalarını sağlamaya çabalayan kişiler. Tabii dinin ve savaşların izin verdiği ölçüde insanları ne kadar etkileyebilirlerse. Maalouf’un babası Rüştü de şair, yazar ve gazeteci. Ailenin bu laik ve aydın bireylerinin hem kendi ailelerinde hem de toplumda gerçekleştirmeye çalıştıkları çağdaşlaşma çabaları ülkemizde ve dünyada yıllardır yaşanan süreçlere çok benziyor. Maalouf’un dedesi Butros’un 1904-1905 yıllarında ülkesi için söyledikleri, bugün de tüm toplumlar için güncelliğini koruyor;

“Ülkemizin yöneticilerini eleştirmekte haklısınız; ama bununla sınırlamayın kendinizi; eğer yöneticiler yozlaşmışsa, halkın kendisi de en az o kadar yozlaşmış demektir. Yöneticiler bu genel kokuşmanın yüze vuran görüntüsüdür. Ağacı, kökünden başlayarak iyileştirmek gerekir. Gerek gazetelerde, kitaplarda düşüncelerini dile getirenler, gerekse kürsüden insanlara seslenenler, kendilerini bu çabaya adamalıdırlar.”

Kitapta birçok şiirine de yer verilen Butros’un aynı yıllarda savaşa dair yazdığı bir şiirin bir bölümü de şöyle;

“Saldırı ve talandır savaş, yıkım ve insan kıyımıdır;

Bir suç ki, işleyen krallar bağışlanır ve çocuklara çektirilir cezası!”

Yolların Başlangıcı; Amin Maalouf okuyucularının Maalouf yolculuklarını derinleştirmeleri için…

Şule Tüzül - edebiyathaber.net (5 Haziran 2015)

lead_largeSenem Timuroğlu ve Çimen Günay-Erkol’un yürüteceği “Edebiyatta Kadınlık ve Erkeklik Halleri” atölyesi 25 – 26 – 27 Ağustos’ta Gümüşlük Akademi’de yapılacak.

Tanıtım bülteninden:

“Toplumsal cinsiyet araştırmaları, feminizm ve erkeklik çalışmaları pek çok alanda önemli soruları gündeme getirmektedir. Toplumsal cinsiyet hayatımızın önemli bir parçası; aslında her gün farkında olmadan kadınlıklar/erkeklikler üzerine düşünüyoruz. Bu atölyede edebiyatın toplumsal cinsiyet odaklı bir incelemesini yürüteceğiz. Edebiyatın tarih boyunca nasıl şekillendiği ve eril bir yapı olarak nasıl kurumsallaştığı, kadın yazarların bu sistemde var olmak için nasıl mücadele verdikleri gibi konular üzerinde durarak, erkeklik ve kadınlık olgularını iktidar meselesinin etrafına yerleştireceğiz.”

Program:
1.gün / Sabah
Feminist Aktivizm ve Edebiyat: Dünyada ve Türkiye’de Feminizmin Kısa Tarihi

Bir Politik Eylem Olarak Edebiyata Feminist Bakış: Edebiyatın cinsiyeti olur mu?
Edebiyat tarihini kimler yazar? Felsefe, Tek Tanrılı Dinler ve Edebiyatta Kadın İmgeleri: Medusa, Cadı, Lilith, Fitne Yaratan, Azize, Melek, Deli…
Kadın Feminist Bilinçle Okumaya Başlarsa: Simone de Beauvoir (İkinci Cins), Kate Millett (Cinsel Politika)
Kadın Yazar: “İmge”den “İmleyen”e Dönüşüm; ‘Evdeki Melek’i Öldürmek: Virginia Woolf (“Kadınlar İçin Meslekler”; Kendine Ait Bir Oda)
Yeni Bir Dil Arayışı: Dişil Dil “Écriture Féminine”: Hélène Cixous (“Medusa’nın Kahkahası”)

Akşam
Yeni Bir Feminizm: Erkeklik Çalışmaları

Erkeklik çalışmaları yeni bir alan. İlk gün bu alanın ortaya çıkışını hazırlayan koşulları ele alacağız. Erkek nasıl tanımlanır? Toplumsal cinsiyetin “erkek” ön kabulleri nelerdir? Erkekliğin dönüşümü hakkında neler söyleyebiliriz? gibi sorulara cevap arayacağız. Erkeklerin babalık, abilik gibi toplumsal roller, askerlik gibi korumacı kimlikler veya liderlik pozisyonları içerisinde yaşadıkları çelişkileri erkeklik çalışmalarının öncü kuramcılarına referanslarla  ele alacak ve belirginleştirmeye çalışacağız. (Michael Kimmel, R.W. Connell ve “hegemonik erkeklik” kavramı, Jeff Hearn, Eve Sedgwick)

2. Gün / Sabah
Erkeklerin Anlatılarına Kadınların Bakışı 19. Yüzyıl: Erkek Aşk’a Direniş: Emma Bovary ve  Anna Karenina’ya bir Yanıt: “Aşkımdan Ölmüyorum!”, Fatma Aliye. (Muhadarat, Refet)
20. Yüzyıl: İktidar’a Direniş Halleri: Halide Edip-  (Mor Salkımlı Ev; Türkün Ateşle İmtihanı)

Akşam
Erkeklik ve Osmanlı-Türk Edebiyatı

Erkeklik kavramının çelişkilerine değinen ilk dersi takiben erkeklik rollerindeki değişim ve dönüşümü Osmanlı-Türk edebiyat tarihi ile yan yana getirmeye çalışacağız. İmparatorluğun dağılmasını erkekliğe ilişkin korkuları besleyen bir süreç olarak değerlendirebilir miyiz? Tanzimat, Meşrutiyet ve erken Cumhuriyet dönemi edebiyatı bize nasıl erkeklik anlatıları sunuyor? gibi sorulara cevap arayacağız. Bu sorulara cevap ararken hem kadın hem de erkek yazarlar tarafından yazılmış yapıtlara değineceğiz; ancak, odak noktamız erkekliğin eleştirel bir şekilde ele alınması olacak. (Ahmet Midhat, Mehmed Rauf, Halit Ziya, Yakup Kadri, Halide Edip)

3.Gün / Sabah
Leyla Erbil- Öfkenin İyileştirici Gücü. (Hallaç, Tuhaf Bir Kadın, Kalan)
Sevgi Soysal- Kahkahanın Zaferi. (Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu)

Akşam
Modern Edebiyat ve Modern Erkeklik

Erkekliği edebiyat tarihi içine bir problem olarak yerleştirdiğimiz ikinci dersin ardından yakın dönemi mercek altına alıp Türkiye’de üretilen modern edebiyatın nasıl bir erkeklik inşa ettiğini sorgulayacağız. Modern erkekliğin edebiyatta geleneksel kavramlardan ne ölçüde bağımsızlaştığı sorusuna cevap arayacağız. Erkekliği bir sorunsal olarak değerlendiren romanların yakın tarihteki örneklerini tespit ederek bu güncel örneklerin kurucu edebiyatın örnekleri ile karşı karşıya getireceğiz. (Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay –ve güncel romanların kırılgan erkek tiplemeleri-İslami romanlar, Behzat Ç. vb.)

Atölye saatleri: 10.30 – 12.30 / 18:30 – 20:30
Gümüşlük Akademisi Vakfı yararına yapılacak atölye çalışmasının günlük katılım ücreti: 50 TL

Kayıt ve iletişim:
info@gumuslukakademisi.org
www.gumuslukakademisi.org
0554 345 2991

edebiyathaber.net (5 Haziran 2015)

cennet sinemasıKadraj Sinema, İtalya’da geçen 10 harika filmi derledi.

1-Roma Tatili (Roman Holiday)

2-Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak

3-İngiliz Hasta (The English Patient)

4-Postacı (Il Postino)

5-Yetenekli Bay Ripley (Talented Mr. Ripley)

6-Mussolini ile Çay (Tea With Mussolini)

7-Cennet Sineması (Cinema Paradiso)

8-Çalınmış Güzellik (Stealing Beauty)

9-İtalyan İşi (The Italian Job)

10-Hayat Güzeldir ( La Vita E Bella)

edebiyathaber.net (5 Haziran 2015)

11825056_471050323055818_7231562531354815455_nİstanbul Teknik Üniversitesi Edebiyat Kulübü 8 Ağustos 2015 saat 14.00’de gerçekleşecek okuma atölyesinde, Rus Edebiyatı’nın eşsiz kalemlerinden Andrey Platonov’u işliyor.

Platonov’un “Can” kitabından hareketle, Rus Edebiyatı’nı irdeleyecek olan atölye, Platonov’un yanı sıra Tolstoy, Dostoyevski ve Çehov adlarını da çok kez telaffuz edecek. İstanbul Teknik Üniversitesi Mustafa İnan Kütüphanesi önünde yapılacak atölyeye katılmak için tek koşul edebiyatsever olmak.

İletişim:

ituedebiyat@gmail.com | 536 668 18 42

https://www.facebook.com/events/993390494046329/

edebiyathaber.net (5 Ağustos 2015)

nazimNazım Hikmet’in 1963 yılında Sovyet Edebiyatı Enstitüsü’nün kapanmasını engellediği iddia edildi.

Rus şairi Aleksandr Olşanski, Nazım’la ilgili anılarını internet sayfasında paylaştı. 1960-1963 yıllarında Sovyet Edebiyat Enstitüsü’nde faal öğrenci olan Olşanski, Nazım’ın okulu çok sevdiğini ve sık sık öğrencilerle bir araya geldiğini anlattı. Şair, “Bu görüşmelerin birinde Nazım genç edebiyatçılardan şu anda ne ile uğraştıklarını sordu. Öğrenciler ‘sınavlara giriyoruz’ deyince Nazım kızdı: ‘Ne sınavı?! Yazarın ne sınavı olabilir?! Yazarın tek sınavı kitaptır!’ diyerek tepkisini dile getirdi.”

Şair Olşanski, Nazım’ın “Çocuklar isyankar olunuz! Yaşlandığınızda bazı şeyleri savunmak için isyankarlık lazım. Gençliğinizde karşı geldiğiniz bu şeyleri yaşlandığınız da savunacaksınız.” dediğini aktardı.
Şaire göre görüşmelerden bir kaç hafta sonra dönemin Sovyet lideri Kruşçev, Edebiyat Enstitüsü’nü kapatmaya karar verdi. Kruşçev genç yazar ve şairlerin sosyal toplumsal olaylarda daha faal olmasından ve bazen politikaları eleştirmesinden rahatsız idi.

Olşanski, 23 Mayıs 1963’te öğrencilerin Nazım’ın “isyankar olun” tavsiyesini hatırlatarak eylem yaptıklarını ifade etti. Öğrencilerin tepkisi üzerine Kruşçev, geri adım atarak Edebiyat Enstitüsü’nü kapatmaktan vazgeçti.
Rus basını Olşanski’nin 23 Mayıs öğrenci eyleminin organizatörlerinden biri olduğuna işaret ediyor. 75 yaşındaki şair Olşanski, Rus edebiyat dünyasının duayenlerinden biri olarak biliniyor.

edebiyathaber.net (5 Haziran 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z