Masthead header

Günter Grass hastaneye kaldırıldı

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Günter Grass'ın (84) dün akşam hastaneye kaldırıldığı bildirildi. 

Alman basınında yer alan haberlerde, Grass'ın kalp sorunları nedeniyle Hamburg'daki Asklepios Klinik St. Georg hastanesine götürüldüğü ifade edildi. 

Grass'ın bürosundan yapılan açıklamada, Grass'ın uzun zamandan beri planlanan bir muayene için hastaneye gittiği belirtilerek, Grass'ın birkaç gün sonra yeniden evine dönmesinin beklenildiği kaydedildi. 

Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Grass, yaklaşık 2 hafta önce yayınladığı bir şiirde İsrail'i eleştirmesinden dolayı uluslararası boyutta gündeme gelmişti.

Günter Grass Kimdir?

Günter Grass (16 Ekim 1927; Özgür Şehir Danzig Freie Stadt Danzig: bugünkü Gdansk, Polonya) Alman yazar. 1959 yılında yayımlananTeneke Trampet adlı romanı sinemaya da uyarlanmış önemli yapıtlarından biridir.

15 yaşında Reichsarbeitsdienst (RAD)'e kaydolmuş ve ardından Luftwaffe'e yardım elemanı olarak katılmıştır. Kasım 1944'te 17 yaşındaWaffen-SS'e kaydolmuştur (yaş haddinden dolayı Wehrmacht'a girememiştir). Şubat 1945'te 10. SS Panzer Tümeni "Frundsberg"'e verilmiş ve 20 Nisan'da yaralanıncaya kadar tank topçusu olarak savaşmıştır.

Teneke Trampet'te cüce kahraman Oskar Matzerath'ın gözüyle II. Dünya Savaşı yıllarını anlattı. Ardından Joachim Mahlke ve onun elmacık kemiğini ölümsüzleştirdiği Kedi ve Fare'yi yazmıştır. Köpek Yılları, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla,Yüzyılım ve Kanser Yolunda diğer yapıtlarıdır. Kafadan Doğumlar 'da Almanların soylarını devam ettirme endişesini yine kendine has tarzıyla ele alan Grass, Uzak Tarla'da Berlin Duvarı'nın yapılması ve yıkılması arasında geçen süreci yansıttı.

Oyun yazarlığını da sanat yaşamına sığdırmış olan Grass, 1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012) Kaynak: radikal.com.tr

Orange’da ikinci Patchett devri

Ann Patchett, Brezilya’nın yağmur ormanlarında ilaç geliştirmeye çalışan bir biliminsanının hikâyesini anlattığı altıncı romanı State of Wonder ’la üçüncü kez aday gösterildiği Orange Prize’ı ikinci defa alma şansını yakaladı.

Kadınlar tarafından İngilizce yazılan “özgün ve ulaşılabilir” eserlere verilen Orange Prize’ın altı yazarlık son listesi açıklandı. Ann Patchett, Brezilya’nın yağmur ormanlarında ilaç geliştirmeye çalışan bir biliminsanının hikâyesini anlattığı altıncı romanı State of Wonder ’la üçüncü kez aday gösterildiği Orange Prize’ı ikinci defa alma şansını yakaladı. Amerikalı romancı, aynı çatı altında yaşayan siyahî rehineler ve teröristler hakkındaki hikâyesiyle 10 yıl önce de bu ödülün sahibi olmuştu. 

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012), Kaynak: Taraf

 

Eggers’tan Grass’a tavır

Amerikalı romancı Dave Eggers, Nobel’li Günter Grass’ın tepkilere neden olan İsrail karşıtı şiiri yüzünden, Grass Vakfı’nın ödülünü almaya gitmedi.

Türkçede Ne Nedir, Vahşi Şeyler ve Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser adlı kitapları yayımlanan Amerikalı yazar Dave Eggers, Nobel’li Günter Grass’ın İsrail hakkındaki tartışma yaratan şiirinin ardından, Günter Grass Vakfı’nca verilen ödülü almak için Almanya’ya gitmedi. Grass, iki hafta önce, “Neden şimdi yaşlanmış bir halde ve son mürekkebimle bunu söylüyorum: Nükleer güç İsrail, kırılgan dünya barışını tehdit ediyor. Yarın çok geç olabilecek şey bugünden söylenmeli: Biz Almanlar, yeterince suçumuz var, öngörülebilir bir suçun ortakları olabiliriz” dediği Ne Söylenmeli adlı şiirinin yayımlanması üzerine İsrail’de “persona non grata” ilan edilmişti..

Dave Eggers, Katrina Kasırgası sırasında, Suriye asıllı bir Amerikalının hikâyesini anlattığı Zeitoun adlı kitabıyla daha önce David Grossman, Boro Cosic ve Lidia Jorge’nin kazandığı ödüle değer görülmüştü. Eggers’ın Günter Grass Vakfı’nın 40 bin avro (yaklaşık 95 bin lira) tutarındaki Albatros Ödülü’nü almak için cuma günü Almanya’nın Bremen şehrine gitmesi bekleniyordu. 

Dave Eggers Kimdir?

Boston şehrinde doğdu ve Chicago yakınlarında Lake Forest’ta büyüdü. McSweeney’s yayınevi ve websitesinin kurucusu olan Eggers, kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazdığı Müthiş Dâhiden Hazin Bir Eser ile satış rekorları kırmış ve Pulitzer’e aday olmuştur.

Senelik Okumanız Gerekmeyenler antolojilerinin ardındaki isim olan Eggers, son olarak büyük ses getiren kitabı Zeitounve Spike Jonze’nin sinemaya uyarladığı Maurice Sendak klasiği Where The Wild Things Are’ın senaryosu ve senaryoya dayalı romanı ile büyük beğeni toplamıştır.  What Is the What isimli kitabıyla 2009 yılı Prix Médicis Étranger Ödülü'ne layık görülen Dave Eggers, Kuzey Kaliforniya’da yaşamakta; The Believer, Timothy McSweeney’s Quarterly Concern ve Wholphin dergilerini hazırlamakta ve The New Yorker, Ocean Navigator gibi mecralarda yazmaktadır.

edebiyathaber.net (18 Nisan 2012), Kaynak: Taraf

Pelin Temur, David Harvey’in “Paris, Modernitenin Başkenti” adlı kitabı üzerine yazdı: Anlatılan senin hikayendir!

Yer: Paris

Tarih: 1830-1871 arası

Kahramanlar: Çamaşırcı kadınlar, pansiyon sahipleri, kiracılar, zanaatkarlar, işçiler, öğrenciler, fahişeler, öğretmenler, arsa sahipleri, spekülatörler, barikatlarda savaşanlar, flaneur, Balzac, Baudelaire, Flaubert, Zola, George Sand, Daumier, Thiers, Haussmann, Saint Simon, Varlin, Proudhon, Marks ve diğerleri…

“Moderniteye dair mitlerden biri de onun geçmişle kökten bir kopuş oluşturduğudur.” David Harvey’in, Paris, Modernitenin Başkenti kitabında, müthiş bir ayrıntı zenginliğiyle etrafında dolaştığı soru bununla ilgili: Modernite gerçekten bir kopuş mudur? Yoksa Sanit Simon kaynaklı ve Marks’ın içtenlikle benimsediği alternatif modernleşme teorisinde olduğu gibi, hiçbir toplumsal düzen, zaten var olan durumunda kuluçkada bulunmayan değişimleri gerçekleştiremez mi? Var olan durum, yeninin özelliklerini içinde taşır mı? Yeni’ye dair işaretler tespit edilebilir mi? Sanat ve özelde edebiyat bunu mu yapmaktadır? Bu ara oldukça fazla insanın kafasını meşgul eden ve dönüp tarihe, edebiyata tekrar bakmalarına neden olan bir soru bu. Çünkü bu soruya verilecek yanıt, tarihi algılayıştan, güncel politika ve yaklaşım geliştirmeye ve dünyayla ilişkimizi düzenlemeye kadar bir çok alanda ciddi değişikliklere neden olacak etkide. Belli ki Sel Yayıncılık‘ın Düşünsel serisi de bu sorunun peşinde. Aydınlanma ve Burjuva Devrimi dönemine uzun uzun bakıyoruz bir süredir Sel Yayıncılık’la. Özellikle bu dönem, bugünü anlamak için çok önemli. Harvey’in 1848 ayaklanmalarının hemen öncesinden Komün barikatlarına kadar geçen sürede, hayranlık uyandıracak kadar ayrıntılı bir bakışla Paris’i  yeniden inşa ettiği kitap da bu çizgiye uygun bir seçim.

David Harvey, tüm insanlık için “kurtuluş” vaat eden Fransız Devrimi sonrasında İmparatorluk kucağında ufalanan hayalleri ve enternasyonalizmin taze nefesiyle 1848 ve 1871′de bir kez daha barikatlara koşan Paris’i anlatıyor. Katmanları tek tek açan bir arkeolog hassasiyetiyle, Komün’e ilerleyen Paris’i, edebiyat tarihinin en güçlü yazarlarının romanlarında baştan kurduğu o şehri, Balzac’ın deyişiyle “yüz bin romanlı şehir”i, bir kent tarihçisi olarak, onlar kadar hassasiyet ve sadakatle yeniden inşa ediyor. Ne kadar tanıdık bir şehir! Tanıdıklığı sadece tarifini dönemin yazarlarından bol bol okumuş olmamızdan değil. Kentsel dönüşüm furyasıyla oradan oraya aktarılan şehirlerde yaşıyor oluşumuzdan. Şöyle bir sahnede “Paris’i içinde ışıkların parıldamaya başladığı Seine Irmağı’nın iki kıyısı boyunca kıvrılıp yatmış gördü. Gözlerini Vendome Alanı’nın sütunu ve İnvalides’in kubbesi arasına, girmek istediği kibar çevrelerin yaşadığı yere dikti. Yiyecek gibi baktı. Bu uğuldayan kovana, balını daha şimdiden çeker gibi olan bir bakış atarak şu görkemli sözleri söyledi: ‘Şimdi çık ortaya!’”diyen bir Rastignac’ımız yoksa da, bir tepeden İstanbul’a bakıp yumruklarını sıkarak “Ah ulan İstanbul! Sen mi büyüksün ben mi!” diye bağıran film kahramanlarımız oluşundan.  Üretimin tamamen dışarı sürüldüğü bir pazarlama ve tasarım merkezi olarak düzenlenen büyük kentlerde yaşadığımızdan. Emeğin yeniden üretim maliyetini düşürdüğü için gecekondulaşmaya önce göz yuman, sonra merkezin genişlemesiyle bu gecekonduları “kentsel dönüşüm” adıyla şehir dışına bir kez daha sürüp yeni yeni gettolar yaratan, “tarihte eşi görülmemiş bir gelişim” ile “tarihte eşi görülmemiş bir sefalet”i birlikte üreten şehirlerde, sürekli bu yakan ikiliğin manzaralarına bakmak durumunda kaldığımızdan. Merkezi fuar, çevresi yalıtılmış barınma alanları olarak düzenlenmiş modern kentler… “Burjuva iktidarında bir sermaye şehrine dönüşen Paris” bizim için fazlasıyla tanıdık. Televizyonlarda dakika başı rastladığımız lüks konut reklamlarının fonundaki yerlerinden sürülen insanların, şantiye çadırlarında yanan işçilerin çığlıklarını siz de duyuyor musunuz? Aynı çığlıklar dönemin Paris’inde de yankılanmış. Bir yandan uluslar arası fuarlarla tüketim desteklenir, mal stoklamış tüccarların fahiş fiyatlarına rağmen kafe lüksleri devam ederken; Emma Bovary’nin katıldığı davetten hatırladığımız, zengin sofra kültürü gelişir, Paris bir baştan bir başa toplu ulaşım ağlarıyla örülürken bir yandan da yoksulların kedi köpek, altmış sent fiyatla fare ve hatta hayvanat bahçesinden çalınmış bir fili yediği, fırıncıların una katakomplardan çıkarılan insan kemiklerinin tozunu kattığı (Harvey’in burada yaptığı “atalarını yiyen sıradan insan” göndermesi müthiş! Hele Marks’ın ölmüş kuşaklarla ilgili ünlü alıntısıyla düşünüldüğünde.) bir Paris. Bir yandan bu sefaletle kemiğe dayanan, bir yandan da enternasyonalizm ve kurtuluşun, bir kez daha, kendi ellerinde olduğuna dair  fikirle bilenen bıçağın, bulvarların ardındaki sokaklarda an an parlayışı. Komün barikatlarından ve işçi kooperatiflerinden 1. Enternasyonal’in kürsüsüne kadar dolaşan bu yeni soluğun Mayıs 1871′de,  50.000 ölü ve 7.000 sürgünle “burjuva toplumunun rahminde ortadan kaldırıldığı” bir Paris…

Balzac, Flaubert, Baudelaire ve Zola’yı insan-mekan ilişkisi üzerinden okuyarak ve karşılaştırarak başlıyor Harvey kitabına. Bu yazarların eserlerini “bir edebiyat eleştirmeni değil de bir şehir planlamacısı olarak” okuyor. 1848 ve sonrasında sancısı çekilen “yeni” neydi? Hangi hazırlayıcılara, işaretlere sahipti ve geleceği şekillendirecek hangi mirası üretiyordu? Bu yazarların -hatta Marks’ın da- bu sorular eşliğinde okunduğunda, farklı bir ışık altında görülebileceklerini söylüyor Harvey. Ana izlek olarak “1848′den sonra gerçekleşen radikal dönüşümler önceki yılların düşünce ve uygulamalarında ne ölçüde ve hangi biçimlerde belirmiştir?” sorusunu koyuyor ve bu soru etrafında edebi ve gündelik ayrıntılarla dolu bir kent kuruyor. Balzac’taki Paris’le Flaubert’dekini karşılaştırıyor, Baudelaire’in “Bir Işık Halkasının Yitirilmesi” şiirini, daha önce Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor‘da Berman’dan okuduğumuz yorumuna göndermeler de yaparak okuyor, Goriot Baba, Madam Bovary, Duygusal Eğitim, Oyun Bitti, Nana ve daha bir çok romanı insan-mekan ilişkisi bağlamında ve yeninin sancısını tespit etmek için okuyor. Özelikle Goriot Baba ve Duygusal Eğitim‘e sık sık dönüyor.

Rus edebiyatı için Gogol’un paltosuna yapılan göndermeyi, sanırım Fransız edebiyatı için Balzac’ın pansiyonuna yapabiliriz. Fransız edebiyatı -tabii 1830′lardan sonrası için söylenebilir bu- Balzac’ın pansiyonundan çıkmıştır. Balzac, “1848′den sonra yaşanan görünürdeki radikal kopuşun ardında yatan derin sürekliliği kavramamıza yardımcı olmuştur.” Flaubert ve Baudelaire’ın görüşlerinin Balzac’a olan üstü kapalı bağlılığı, aynı sürekliliğin edebiyat alanında da sürdüğünü gösterir. Harvey’in tespitiyle, Balzac, “sinoptik” bakışıyla, mekan ile insan arasındaki bağı gözümüzün önüne serer. Mekanın tarifi, içinde yaşayan insanın da tarifidir henüz. Flaubert’de bu bağın kopmuş olduğunu görürüz. Tarif edilen mekandan içinde yaşayan insan hakkında bir fikir edinmemiz pek mümkün olmaz artık. Balzac ve onun dönemindeki pek çok kişi, doğru ya da yanlış, kenti sahiplenip onu kendilerine ait kılabileceklerine inanıyorlardı. (…)ancak 1848′den sonra kente hakim olan ve onu kendi özgül çıkarları ve amaçları için biçimlendiren Haussmann ve imarcılar, spekülatörler ve sermayedarlar, piyasa güçleri oldu ve toplumun çoğunluğunu bir kayıp ve mahrumiyet duygusu içinde bıraktılar. Flaubert de bu koşulu edilgen bir biçimde kabul edenlerden biriydi.” Flaubert’de kent bir fon görevi görür. Bağımsız bir sanat yapıtı olarak değerlendirilebilir ancak “bilinçli bir varlık” ya da “politik beden” olarak karakterini kaybeder.  Baudelaire ise “gelip geçici, ele avuca sığmaz, koşullara bağlı  moderni sonsuz ve değişmez olanla uğraşan sanatın diğer yarısı ile birlikte kavramak” için bitmez bir arayış içindedir. Ancak “1848 barikatlarının bir yanından öbür yanına nasıl kolayca geçiyorsa aynı tutarsızlıkla bir o tarafa bir bu tarafa sendelemiştir.”

Harvey’in  kitabını sadece bir edebiyat okuması olarak almak haksızlık olur. Her ne kadar ağırlıklı olarak Balzac, Flaubert, Baudelaire ve Zola olmak üzere dönem yazarlarında mekan-karakter  ilişkilerini, kendi deyişiyle,  dikkatli bir şehir planlamacısının gözünden okumak son derece ilginç olsa da,  Harvey’in Paris’e ve dönem edebiyatına bakışı bir şehir planlamacısının mekana bakışıyla sınırlı değil. 1830′lardan Komün yıllarına kadar şehrin yapısındaki kökten değişiklikler, işçilerin durumu ve şehre dağılışları, günlük yaşam için gerekli olan para, iş kolları ve cinsiyete göre ücret miktarları, oda ve ev kiraları, kadınların, zanaatkarların durumu, işçi dernekleri ve kooperatiflerinin işleyişi, Parislilerin hafta sonlarını nerelerde geçirdikleri, omnibüslerde ne durumda seyahat ettikleri, şehirde şöyle bir dolaşmaya çıkanların gittikleri yerler, beslenme alışkanlıkları,  hizmetçilerin zengin eş bulma çabaları, kapıcıların şehir hakimiyeti, taşra-Paris çekişmesi Komün zamanında kurulan barikatların Paris üzerinde dağılımı ve bölgelere göre yoğunlukları ve daha bir çok ilgi çekici ayrıntıyla dönemin Paris’i gözlerimizin önünde tekrar kuruluyor. Emma Bovary’nin, Rastignac’ın dolaştığı bulvarlar, o bulvarların bir sokak gerisinde neler olup bittiği Daumier’in müthiş çizimleri ve dikkatli bir arşiv taramasından elde edilen haritalar, tablolar ve grafiklerle verilmiş. Tüm bunları gördüğünüzde, dönemin yazarlarına neyin ilham verdiğini, romanlarında yarattıkları sosyal ortamın gerçekte nerelerden beslendiğini de anlıyorsunuz.

Harvey, bu kitabı hazırlarken amacının “İkinci İmparatorluk döneminde Paris’in nasıl işlediğini, sermaye ve modernitenin nasıl belirli bir yerde ve zamanda bir araya geldiğini, toplumsal ilişki ve politik tahayyülün bu karşılaşma sonucunda nasıl hareket kazandığını yeniden kurmak” olduğunu söylüyor. Ve insanı hayrete düşüren bir ayrıntı zenginliğiyle dönemin Paris’ini gözlerimizin önüne seriyor. “Dönem” dediğimizse hafife alınacak gibi değil. 1848 ayaklanmasından çıkmış, 1871 Komününü kuracak olan, burjuvazinin 1848′deki ihanetini henüz tüm canlılığıyla zihninde taşıyan işçi ve zanaatkarların akla ziyan bir sefalet içinde yaşadıkları, Enternasyonal’in kurulduğu, Komünist Manifesto‘nun yazıldığı, yani Fransız Devrimi’nin inşa ettiği ulusalcı binaya enternasyonal pencerelerin açılmaya başlandığı bir dönem. Fuarlarla tüketimin ve kaçınılmaz olarak üretimin de evrenselleştiği, işçi sınıfının evrensel bir solukla ayağa kalkmaya çalıştığı bir dönem. Paris ve dünya için bu yıllar, Marks ve Engels’in “Dünyanın tüm işçileri birleşin!” dedikleri yıllar. Fransız işçilerinin 1. Enternasyonal’de okudukları bildiride “Biz bütün ülkelerin işçileri, insanlığı iki sınıfa, cahil sıradan halk ile bolluk içinde yüzen şiş göbekli mandarinler sınıfına ayıran bu ölümcül sistemin barikatlarına karşı birleşmeliyiz. Kendi kurtuluşumuzu dayanışmayla kendimiz yaratalım!” dedikleri yıllar. Dönemin neredeyse tüm kentlerinde dolaşan hayaleti takip eden Marks’ın Kapital‘e şu cümleyi yazdığı yıllar: Anlatılan senin hikayendir.

Bugünün hikayesi daha anlatılmadı, çünkü henüz kuruluyor, ama hayalet buralarda bir yerde. İnsan Paris’e bakınca bunu görüyor. 

Pelin Temur – edebiyathaber.net (17 Nisan 2004)

Can Yayınları’nın dünü, bugünü

Can Yayınları Genel Müdürü Can Öz anlatıyor:

Can Yayınları’nın kısaca tarihçesini anlatabilir misiniz?

Can Yayınları, 1981 yılında çocuk kitaplarına ağırlık vererek yayın hayatına başladı. Babam (Erdal Öz) edebiyatın ve düşüncenin içinde bir adam zaten… Ankara Üniversitesi’nde belirli bir çevre edinmiş, yıllarca Varlık’tan kitapları çıkmış, Cem Yayınları’nda da çocuk kitapları çıkarmıştı. Ama Cem Yayınları’nda bir takım talihsizlikler olmuş, ayrılmak zorunda kalmış. Ayrılınca, benim tahminim, ortada kalıyor, ne yapacağını şaşırıyor. Bütün bunların ardından “Kendi işimi yapayım bari” diyip bir yayınevi kuruyor. Yıllar içinde, babamın nezaketi ve telif konusundaki hassasiyetinin de etkisiyle çok değerli Türk yazarlar, yayınevi çatısı altında toplanmaya başladılar. Sıkıyönetim döneminde Can Yayınları, bu yazarlar için güvenilir bir kale olmuştur. Kitaplar toplanır ve yazarlar sıra sıra dava edilirken Erdal Öz düşünce özgürlüğü idealiyle hem edebiyata hem de yazarlarına sonuna kadar sahip çıkmış ve defalarca cezalandırılmıştır. Can Yayınları’nın en önemli özelliği de bu: “Baskı altında dahi edebiyata sahip çıkmak”. Zaman içinde, babam okumak istediği yabancı yazarları da çevirtmeye ve yayımlamaya başlar. Böylelikle dünya edebiyatının en seçkin örnekleri Can Yayınları’nda yayımlanmaya başladı. Geçen yıllar içinde bu yayın kimliği okurlardan büyük ilgi gördü ve Can Yayınları’nı yavaş yavaş bugün olduğu noktaya kadar geldi.

Erdal Öz’ün yayınevinin geleceğiyle ilgili planları ve öngörüleri nelerdi?Babamın yayıneviyle ilgili bir planı yoktu. O bir yazardı ve yayınevinin bu derece büyümesinden çok şikâyetçiydi. Çünkü Can Yayınları, Erdal Öz’ün yazarlığından uzaklaşıp inzivaya çekilmesi olmuştur. İşler arttıkça da yazması iyice zorlaştı. Bu nedenle planlarından çok daha fazlası gerçekleşti ve bu onun en büyük dertlerinden birisi oldu.

Erdal Öz isminin yayıncılıkta getirdiği sorumluluklar neler?

Sık sık düşünürüm; yahu bir gün şöyle gelip yayınevine bir uğrasa, ufak bir tur atsak, yapılanlara baksa, sonra oturup ufak birer sade kahve içsek, “afffferin lan sana” dese… Erdal Öz’ün bana bıraktığı en büyük sorumluluk bu duyguyu hep kovalamak olacaktır, çünkü Can Yayınları her zaman Erdal Öz’ün yayınevidir.

BÜYÜK BOYLARA DEVAM

Yayıncılığa başlangıçta isteyerek mi girdiniz yoksa baba mirasına sahip çıkmak olarak adlandırabilir miyiz?
Başlangıçta bu işin altından kalkabileceğimi asla düşünmezdim; o nedenle de “Bu işi yapsam mı?” diye aklımdan hiç geçirmedim. Daha sonra ben Ankara’da araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamışken babam beni buldu ve onunla birlikte çalışmamı istedi. Bu hem babamla ilişkimi hem de hayatımı değiştiren bir adımdı. Sonrası ise hiç istemediğim gibi gelişti: 24 yaşındayken babam öldü, tüm işler çok genç yaşta bana kaldı. Altından kalkamasam ömür boyu kabusum olurdu Can Yayınları…

İkinci kuşak yöneticilik nasıl? Birinci kuşaktan beri ne değişti?
Erdal Öz yok, en çok değişen o. Yayıncılıkla ilgili konuştuğum her şeyi ben ondan öğrendim. Onun eksikliğini hayatımın her yerinde hissediyorum. Başka bir farklılık profesyonel yapıya daha fazla adapte olmaya çalışıyoruz. Ben buna daha fazla enerji harcıyorum. Babam, edebiyatın çok içinden bir adam olduğu için edebiyat dışında kalan işlerden çok yorulurdu. Fiyatlarla uğraşma, envanter filan pek ilgilenmezdi, “Çekil git başımdan” derdi.Ben bu konularla daha profesyonel ilgileniyorum. 

Can Yayınları, kapılarını çoksatanlara da açan yeni bir yapılanma içerisinde. Bu yapılanmanın klasik Can okurunun, yayınevini algılayış biçimini etkileyeceğini düşünmüyor musunuz?
Evet, birkaç sene olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Çünkü okurlar bu kitapları görünce yayınevinin strateji değiştirdiğini düşüneceklerdir. Oysa bu doğru değil. Can Yayınları, önceki yıllardan bugüne Marc Levy, Paulo Coelho, Susanna Tamaro gibi çok satan yazarlara da zaten kapılarını açık tutmuş bir yayınevidir. Şu dönemde yapılan -yabancı telif ajanslarının da ısrarları sonucu- aynı kitapları büyük kapaklarla yayımlamak oldu. Ancak eminim ki okurlar da zaman içinde bu büyük boy kitapların benzerlerinden ayrıldığını ve kaliteleriyle ön plana çıktığını anlayacaklardır. Ayrıca Can Yayınları’nın klasik beyaz kapaklı kitaplarının da yayınevi külliyatının %90’ını oluşturduğunu ve böyle devam edeceğini göreceklerdir. 

Keşke biz yayınlasaydık dediğiniz bir yazar var mı?
Bradbury, Steinbeck, Salinger ve daha niceleri. Türk yazar ismi veremem, çünkü bu isimleri vermek uyanık bir yöntemle teklif vermek anlamına gelir ve bu yakışık almaz.

Kişi kişi transfer çalışması yapmak çirkin bir şey

Zeynep Çağlıyor Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

2009’da siz geldiğinizden beri ne değişti?
Ben geldiğimden beri kenarı köşeyi toparladım, bütün dolapları boşalttım. Hem mevcut şartları değerlendirmek adına, hem de listemizi ne hale getirmek isteriz diye bir taraftan da tartışarak bunların ışığında bir takım kararlar aldık. Bir takım kaybettiğimiz yazarlar var, bunların bazıları çok büyük isimler ve bizim listemiz için çok büyük kayıp… Gelir gelmez gördüm ki bizim yeterince Türk yazarımız yok. Bu eksiğimizi gidermek için, pek çok yazara “Biz sizi yayınlamayı çok isteriz, yayın programımıza çok yakıştırıyoruz…” mesajı verdik. Kişi kişi transfer çalışmasından bahsetmiyorum, o çok doğru bir şey değil. Bir başka yayınevinin yazarına gidip teklif yapmak çirkin bir teklif…
Can Yayınları’nın listesinde ne eksik değil; dünya edebiyatının hangi alanı, dönemi, dili, tarzı Türkçeye yeterince yansımamış, oradaki açığa biz nasıl katkıda bulunabiliriz diye düşünüyoruz. Bazı çevrilmemiş diller var. Mesela Almanca bile yeterince aktarılmamış. Japon yazarlar yavaş yavaş geride kalmış, eskiden yayınladığımız bir takım kitaplar yok. Onların tümünü geri alıyoruz. Klasikler listemizi tamamen elden geçirdik. Sonra diziler… Can Yayınları’nın ekibi ben gelmeden önce bir dizi üzerinde çalışıyormuş. Tanımlamak adına uzun uzun konuştuk ve oradan “Kırkmerak” çıktı. Gotik edebiyatın çağımızda ne kadar ilgi çektiğini ve gençlere de cazip gelecek bir edebiyat yayınlamanın üzerinde konuşurken “Gotik Romantik” serimize vardık. Gotik edebiyatın klasik örneklerinden yayınlıyoruz. Sonra başka okurlara da hitap etmeyelim ya da okurlara neden başka okuma zevkleri sunmayalım dedik. Büyük boylar öyle çıktı. 

Büyük boy kitaplara gelmişken, neden büyük boy kitaplar yayınlamaya başladınız?
Büyük boyların daha kolay ulaşılabilir olduğunu düşünüyorum. Okurun aradığı kitabı bulması, “Bu benim istediğim bir şey midir?” cümlesinin cevabını bulması daha kolay. Büyük boy olduğu için puntosu daha büyük, dolayısıyla okur için okunması daha kolay. Can Yayınları’nın edebiyat okurunun beyaz kitaplar içinde yolunu kaybedeceğini düşünmüyorum, o zaten ne aradığını bilen okurdur. 

Diğer taraftan da yayınevinin yeni politikası değişim korkusuyla klasik Can okuyucusu tarafından tepki topluyor ama…
Ben bu elitist tavırdan yana değilim. Kutsal olan okumak, ne okuduğun değil… Neyi okuyabiliyorsan ve neyi okumak istiyorsan onu okuyacaksın. Biz olabildiğince geniş bir çerçevede bunu sunmak istiyoruz. Can okurunun istediği kitapları eskisinden daha büyük bir itinayla yayınlamaya devam ediyoruz. Edebiyat dizimizi besliyoruz zaten, onlar diğerlerine engel olmuyor. 

Paul Auster meselesi çok konuşuldu. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Herhangi bir okur ne düşünüyorsa onu düşünüyorum. Hep şu soru geliyor: Paul Auster’ın satışına yansır mı? Paul Auster edebiyat yazarıdır. Edebiyat okuru böyle şeylerle ilgilenmez. Bugüne kadar hiç Paul Auster okumamış bazı edebiyat okurları tekrar duyunca okumaya başlamış olabilir. Eğer tartışma kitapla ilgili olsaydı konu bambaşka olurdu. Örneğin “Yaşam ve Yazgı”nın hikâyesi çok ilgi çekti ve haber oldu. Bunun haber olmasıyla satışlarına doğal olarak yansıdı, çünkü haber kitaptı. Bir hafta içinde yeni baskı yaptık. Paul Auster’da böyle bir şey söz konusu değil. Paul Auster’ın herhangi bir batılı aydın gibi hata gördüğü yerde fikrini söylediğini düşünüyorum. Aydının görevi bu değil midir sonuçta?

Söyleşi: Canan Hatiboğlu Vatan Kitap (17 Nisan 2012)

 

Pulitzer’de romana verilecek ödül yok!

ABD'nin en prestijli ödüllerinden biri olarak kabul edilen Pulitzer ödülleri sahiplerini buldu. 35 yılda ilk kez bu yıl roman dalında Pulitzer ödülü kazanan olmadı.

Dünya genelinde internet haberciliğine farklı bir soluk getiren Huffington Post, Pulitzer Ödülü’ne layık görülerek ilk kez ödül alan internet yayını oldu.

 

Bu yıl tarih dalında Pulitzer ödülünü, Amerikalı profesör Manning Marable'ın yayımlanmasını görmeye ömrü yetmeyen çalışması “Malcolm X: A Life of Reinvention”ı, drama dalında Quiara Alegria Hudes'un kaleme aldığı, Irak'ta görev yapan bir savaş gazisini konu alan “Water by the Spoonful” oyunu aldı.

Biyografi dalında Pulitzer ödülüne John Lewis Gaddis'in “George F. Kennan: An American Life”ı layık görülürken, şiir ödülünü Tracy K. Smith'in “Life on Mars”ı kazandı.

Kurgusal olmayan düz yazı türünde Pulitzer ödülü, Stephen Greenblatt'ın “The Swerve: How the World Became Modern”ine, müzik ödülü Kevin Puts'un “Silent Night: Opera in Two Acts”ine verildi.

35 yılda ilk kez bu yıl roman dalında Pulitzer ödülü kazanan olmadı.

Gazetecilik kategorisinde 5 ayrı dalda Pulitzer ödülü kazananlar ise şöyle sıralanıyor;

Kamu Hizmeti: The Philadelphia Inquirer

Sıcak Gelişme Haberciliği: The Tuscaloosa (Ala.) Haber personeli

Araştırmacı Gazetecilik: Associated Press ajansından Matt Apuzzo, Adam Goldman, Eileen Sullivan ve Chris Hawley ile Seattle Times'tan Michael J. Berens ve Ken Armstrong

Aydınlatıcı Gazetecilik: New York Times'tan David Kocieniewski

Yerel Gazetecilik: Sara Ganim ve The Patriot-News Staff'ın üyeleri

21 kategoride verilen Pulitzer Ödülü, 1917 yılında Joseph Pulitzer adlı Macar asıllı ABD'li bir gazeteci tarafından kuruldu.

edebiyathaber.net (17 Nisan 2012)

Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli: Albert Camus

Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli, Humprey Bogart tarzını benimsemiş ünlü bir entelektüeldi.

“Camus: Bir Ahlakçının Portresi”, hayatı, edebi eserleri, felsefi yazıları ve politik duruşu arasında köprüler kurarak ünlü yazar ve düşünür Albert Camus’nün detaylı bir portesini gözler önüne seriyor. 

Tüm büyük yazarlar gençleri etkiler; Albert Camus onlardan biriydi. Başta, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasındaki nesle hitap ediyordu. 1960’ların başlarında komünizme meyli olan Parisli entelektüeller ondan hoşlanmasalar da on yılın sonlarına doğru radikal öğrenciler arasında en çok okunan yazar haline geldi. Oldukça popülerdi. Bunun nedeni, Camus’nün felsefenin kalıcı sorunlarıyla uğraşan bir sanatçı olmasıydı. Varoluşçuluktan nefret etse de birçok temel varoluşçu fikri yaygınlaştırdı. Camus, Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli’ydi. Klasik bir tarza sahip bir modernistti. Hem anti-faşist direnişin bir üyesi hem de bir barış yanlısıydı. Hem bir partizan hem de içe dönük biriydi. Ve hem bir entelektüel hem de trençkotu ve sigarasıyla Humphrey Bogart’ın tarzını benimsemiş bir ünlüydü. Ancak popülerliği, yaşamının ve eserlerinin çelişkili özelliklerinden daha fazlasına dayanıyordu. Camus, sadece eski totaliter görüşlerin çöküşünü değil, yeni yeni kabul gören insan haklarını da öngörmüş bir düşünürdü. Eserleri, idealizmle kuşkuculuğu, bütünlükle sevecenliği, halka bağlılıkla özel hayatın anlamı, isyan inancıyla sınırların tanımlanmasını birleştirir. Albert Camus, ölümünden elli yıl sonra bugün, 20. yüzyıl Fransız edebiyatının en büyük ahlakçılarından biri olarak görülmektedir.”
İletişim Yayınları’ndan çıkan “Camus: Bir Ahlakçının Portresi” kitabının önsözünde yazar Stephen Eric Bronner, 20. yüzyılın en önemli entelektüel figürlerinden biri olan Albert Camus’yu işte bu sözlerle tanımlıyor. 
 

EHLİLEŞTİRİLEN CAMUS
ABD’deki Rutgers Üniversitesi’nde siyaset bilimi, karşılaştırmalı edebiyat ve Alman dili bölümlerinde ders vermekte olan ve çağdaş siyaset kuramı, biyografi, tarih ve kültür alanlarında yirmi beşten fazla çalışmaya imza atan Bronner, Camus’ye hayranlık duyan bir akademisyen olduğunu da açıkça ifade ediyor: “Gençliğimde, ‘68 kuşağı olarak isimlendirilen diğer birçok kişi arasından ilk olarak Camus’yü okudum. Onun totaliterliğe olan karşıtlığından ve hümanizminden, tuhaf karamsarlık ve iyimserlik bileşiminden ve bireysel mutluluğa ve duyusal deneyimlere olan arzusunu unutmadan politik dünyayı ele alışından etkilendiğimi hatırlıyorum” diyor ve ekliyor; “Onun bireysel sorumluluk ve açıklık ve düşünce kalitesi anlayışları benzersizdi. Asil duyarlılığı ve özgürlüğün yeniden inşa edilmesine katkıda bulunma hevesi, kinizme ve çağdaş entelektüeller arasında oldukça yaygın olan göreceliliğe karşı hâlâ bir antidot niteliğindeydi.” 

İşte bu yüzden Bronner, “Camus: Bir Ahlakçının Portresi”ni ünlü yazara bir saygı duruşu olarak niteliyor ve daha tarafsız bir Camus portresi ortaya koymak için kolları sıvıyor. Zira bugün bile günümüz gençleri arasında hararetli tartışmaların merkezinde olan Camus’nun hem kendisi hem de felsefesi üzerine yapılan yorumların sonu asla gelmiyor. 
“Aşırı sol kanattakiler, onun ‘Akdenizli ölçülülüğü’nü eleştirirken, anti-faşizmini onaylıyordu. Postmodernistler onun kozmopolit “kimlik”eleştirisinden ya da hümanizminden pek haz almasa da özerklik endişesini onaylıyordu. Aşırı sağcılar Camus’nün politikasından kuşku duyuyor ancak onun anti-komünizmini ve sağduyusunu övüyorlardı. Bazı muhalifler onun bastırılmış dinî eğilimleri olduğunu söylüyordu. Ancak liberal merkez kesimin Camus’yle hiçbir sorunu yoktu. Liberallerin birçoğu, onu Batı değerlerinin, kapitalist demokrasinin ve hatta bazen de ‘tarihin sonu’nun sadık bir temsilcisi olarak görüyordu” diyor Bronner ve bu portreyi yazma sebebini açıklıyor: “Camus’nün bu şekilde ehlileştirilmesi bana tuhaf bir şekilde rahatsız edici geldi. Bu nedenle tüm eleştirilerin yanı sıra, onun kozmopolit-liberal-sosyalist savunularına da açıklık getirecek bir portresini sunmayı seçtim.” 
Bronner’in kitabı bildik biyografik bilgilerle açılıyor: Albert Camus, 7 Kasım 1913 günü Cezayir’in Mondovi kasabasında doğdu. Ergenliğine kadar bu Fransız sömürgesinde yaşayan Camus’nün bu deneyimi onun ileride her iki kıtanın adamı olmasını sağlayacaktı. Yoksul bir aileden gelen Camus’nün babası 1914’te, o henüz bir yaşında iken, babası I. Dünya Savaşı’nda öldü. Annesi ise sağırdı ve okuma yazma bilmiyordu. Evlerinde hiç kitap yoktu. Büyük annesi ve annesi asla espri yapmaz ya da konuşmazdı; onlar kaderci, karamsar ve metanetli kadınlardı… Bronner’e göre Camus’nün yaşamı, ekonomik isteklerle kuşatılmış zorlu bir varoluştu. “Tam anlamıyla bir hassasiyet yaratmak için para olmadan belli bir süre boyunca yaşamak yeterlidir” diye yazan Camus’nün çocukluk deneyimleri, ona sefaletin ne demek olduğunu öğretti ve her sınıftan insanla iletişim kurabilme yetisini kazandırdı. Aynı zamanda çekingenliği ve ağırbaşlılığı da çocukluğundan mirastı.
Bronner kitabında Camus’nün fikirlerinin nasıl geliştiğini de işte bu kişisel hayatı, edebi eserleri, felsefi yazıları ve politik duruşu arasında köprüler kurarak detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. Camus’nün eserlerini detaylı bir bakışla mercek altına alırken Camus’nün bireysel sorumluluk, sahicilik, absürd deneyim, yaşanmışlık gibi kavramlarını ve bunun yanında hoşgörü, dürüstlük gibi kişisel özelliklerini işleyerek derinlikli bir portre çalışmasına imza atıyor. Yazın kariyerinin önce “anlamsız bir dünyada anlam yaratma çabası”na odaklanan absürd konseptine odaklanışını, ardından İkinci Dünya Savaşı döneminde direniş, karşı çıkış, insanların dayanışması ve güçlü ve şeytanı olana karşı duruş konularına yönelişini ve hayatının son 10 yılında ideolojiler ve fanatik düşüncelerin hepsini reddedişini gözler önüne seriyor. Kısacası Camus’nün düşünsel ve sanatsal üretimini inceleyen Bronner, bir “ahlakçı” olarak nitelediği yazarın eserlerini yaşam öyküsüyle birlikte ele alıyor. 
Yani kitap felsefe, politika ve edebiyat alanlarına ilgi duyan okura ilgi çekici bir malzeme sunarken, Camus’nün yazdıklarının neden önemli olduğunu ve olmaya devam edeceğini bizlere açıkça anlatıyor.

Mine Akverdi – Vatan Kitap (17 Nisan 2012)

Video: “Can Yücel” Akbank Sanat Sahnesi’nde

 

Genco Erkal'ın ünlü şair Can Yücel'in şiirlerinden uyarladığı, Kemal Kocatürk'ün oynadığı ve yönettiği,Tiyatro Kumpanyası tarafından sahnelenen CAN isimli oyun, 28 Nisan 2012 Cumartesi günü Akbank Sanat'ta.

Can Yücel şiirlerinin birçok katmanda hayat bulduğu bu oyunda, şair 85. doğum yılında biyografik bir şekilde uyarlanmış şiirleriyle anılırken aynı zamanda ülkemizin son 40 yılına da bir bakış atılıyor.

Oynayan ve Yöneten: Kemal Kocatürk

Video – Desenler: Mehmet Güleryüz
Müzik: Ayça Kocatürk
Çevre Düzeni: Sırrı Topraktepe
Işık: Aslı Atasoy 

Yer: Akbank Sanat
Tarih: 28 Nisan 2012, Cumartesi
Saat: 19:30
Bilet Fiyatı: Tam 20 TL/ Öğrenci 10 TL

edebiyathaber.net (17 Nisan 2012) Kaynak: cnnturk.com 

Milli Kütüphane 66 Yaşında

Kütüphanecilik eğitimi almak üzere Almanya'ya gönderilen Adnan Ötüken'in çabaları sonucu bir kitap dolabının raflarına Mehmet Emin Yurdakul'un iki kitabının konulmasıyla ilk adımı 1946 yılında atılan Milli Kütüphane, bugün 3 milyonu aşkın koleksiyonuyla 66. yaşını kutluyor. 

Milli Kütüphane Başkanlığı Konferans  Salonu'nda gerçekleştirilen kutlama programına, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Vekili Kemal Fahir  Genç, Müsteşar  yardımcısı Şenay Başer ve Milli Kütüphane çalışanları katıldı. 

Milli Kütüphane'nin kuruluş aşamasından günümüze gelen süreci anlatan sinevizyon gösterisinin ardından kütüphane ile ilgili basında çıkan haberlerden oluşan derlemenin sunumu yapıldı. 
Törende  konuşan Milli Kütüphane Başkanı Tuncel Acar, Milli Kütüphane'nin yolculuğuna bugün sayıları 3 milyonu aşan devasa bir koleksiyonla uluslararası bir düzeyde devam ettiğini söyledi. 

Kurucuları Adnan Ötüken'den miras kalan "hazineyi" daha da zenginleştirmek ve bilim dünyasının hizmetine sunmak için çalışmalarına devam ettiklerini dile getiren Acar, 2011'de yaptıkları çalışmaları anlattı. Acar, tüm Milli Kütüphane çalışanlarına emekleri ve çalışmalarından dolayı teşekkür etti. 

Kutlama programı Kültür ve Turizm Bakanlığı  Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne bağlı  müzik topluğunun dinletisinin ardından 66. yıl pastasının kesilmesiyle sona erdi. 

Milli Kütüphane

Türkiye'nin "milli hafızası" olan, 39 bin metrekarelik  binasında verdiği  hizmetlerle Avrupa Kütüphane Ağı'na entegre olmayı başaran Milli Kütüphane, Atatürk Belgeliği,  güzel sanatlarla ilgili çalışma odaları, mikrofilm ve restorasyon laboratuvarları, Nadir Eserler Müzesi, sanat galerisi ve  Konuşan Kitaplık Bölümü ile bilgi toplumunun oluşumuna önemli katkılar sağladı. 

Milli kültür araştırmalarını  desteklemek, bu amaca yönelik olarak yurt içinde üretilen bütün eser ve belgeleri toplamak, yurt dışında Türkiye ve Türklerle ilgili yayımlanmış eserler ile Türk yazarların yurt dışında yayımlanmış eserlerini takip ve temin etmek amacı doğrultusunda çalışmalarını sürdüren Milli Kütüphane'de aynı anda bin 250 kişinin araştırma yapabileceği 5 okuma  salonu, bir interaktif  salon ve çok amaçlı bir okuma  salonunun yanı sıra  kültürel  etkinlikler için 358 ve 129 kişilik 2 toplantı  salonu da bulunuyor. 

Haftanın yedi günü 09.00-22.00 saatleri arasında 215 personelle  hizmet veren Milli Kütüphane, kitap, süreli yayın ve kitap dışı materyallerden oluşan 3 milyon 23 bin 529 eserlik koleksiyonu ile  modern ve donanımlı  salonlarında okuyucularına  konforlu bir çalışma ortamı sunuyor. 

Milli Kütüphane'de 2011 yılında 664 bin 108 kişi, 158 bin 68 materyalden yararlandı. Kütüphanenin web sayfası 546 bin 271 kişi tarafından ziyaret edildi. 

edebiyathaber.net  (17 Nisan 2012), Kaynak: AA

 

Aydın İleri yazdı: Bu Red Kit başka Red Kit

Red Kit Öğretmen Olursa…
Vahşi batı dendiğinde akla ilk gelen, kötülerin korkulu rüyası, iyilerin dostu, gölgesinden bile hızlı silah çeken, hızlı atıyla ve sadık köpeğiyle maceradan maceraya koşan kahramanımızı tanımayan yoktur. Adını unutanlar için bir ipucu verelim nam-ı diğer “Yalnız Kovboy”  sesiniz buraya kadar geliyor. Evet evet kahramanımız Red Kit.          Red Kit’le tanışmamız uzun yıllara dayanır. Çocukken evimize gelen Milliyet Gazetesinin köşesinde yayınlanan Red Kit’in maceralarını her gün sabırsızlıkla bekleyerek akşamları keyifle okurdum. Televizyonun hayatımıza girmesiyle önce siyah beyaz sonrada renkli televizyonda yayınlanan çizgi filmleri soluksuzca izledim. Çocukluğumda rüyalarımda ve oyunlarımda Hep Red Kit olup kötü adamları yakalardım.
Red Kit’in özgün adı Lucky Luke’dır. Belçikalı karikatürist Morris (1923-2001) tarafından çizilmiş çizgi romandır. Çizgi romanın maceralarından bazıları Fransız René Goscinny (1926-1977) tarafından yazılmıştır. Morris’in ölümünden sonra bazı maceralar Fransız Achdé tarafından çizilmiştir. 7 Aralık 1946 tarihinde  Spirou  dergisinin içinde yayınlanmaya başladığı günden bu yana dünyada en çok yayınlanan ve okunan çizgi roman kitapları arasına girmştir. 1954-56 yılları arasında ülkemizde yayınlanmaya başlar. Türkiye’de çeşitli yayınevleri tarafında değişik formlarda basılır. Türkiye’de bugüne kadar tüm Red Kit serisi yayınlanmamıştır.
Sahafta, kitabevinde, TV’de her yerde yanı başımızdadır yalnız kahramanımız.
Kitabevi ziyaretlerimde Çizgi Roman raflarının arasında zaman geçirmek, çizgi kahramanlara yakın olmak vazgeçilmez bir alışkanlık. Yine bir çizgi roman rafında çocuklar için özel yazılmış, çizilmiş “Red Kit Morris’in İzinde” başlığıyla kitaplar ilgimi çekti. Yapı Kredi Yayınları Doğan Kardeş Kitaplığı’ndan yayınlanan bu kitapları incelediğimde bu kitapların bildiğimiz Red Kit kitaplarından farklı, maceralarının sosyal mesajlar içermesi çok sevindirdi. Tüm okurların keyifle ve merakla okuyacağı kitaplardı.

Bu Red Kit Başka Red Kit
ABD’nin geri kalmış bölgelerinden felaket haberleri gelmektedir. Vahşi Batıda neredeyse kimse okumayı-yazmayı bilmemektedir. Senatörlerden durumdan kaygılıdır. Senatör Upgrade’den çok ilginç bir öneri gelir: “Silahların yerine tebeşir, silah fabrikalarının yerine kütüphane koyalım” der. Ve silah üreticisi ve satıcısı senatörlerden yuh sesleri yükselir, Senatonun tansiyonu yükselir. Ama fikrinden vazgeçmeyen senatör “BATIYA OKUL” harekâtı için oy ister. Oylama 2 ret oyuyla kabul edilir.  Vahşi batı’da okuma yazma seferberliği başlar. Çok zaman geçmeden deneyimli öğretmen Irvin Straight yollara koyulur.  Ama orası vahşi batıdır. Her an her her şey olur. Çok geçmeden haydutlar öğretmenin yolunu keser. Batının eğitim hamlesi başladığı gibi bitmek üzeredir ta ki iyilerin dostu kötülerin amansız düşmanı Red Kit gelene kadar.  Haydutları etkisiz hale getiren yalnız kovboy öğretmene sorar orada ne yaptığını ve nereye gittiğini. Öğretmen okul açıp halkı eğitmek üzere Raw Gulch’a gideceğini söyler. Red Kit oranın “Arizona’nın en tehlikeli kenti” olduğunu söyler. Öğretmen ise bu kararın isabetli olduğunu söyler. Ret Kid öğretmenin kendi desteği olmadan bu işi başaramayacağının farkındadır. Öğretmeni yalnız bırakırsa haydutlarca engelleneceğini, öldürülebileceğini düşünerek onunla gider. Zor günler geçer, barlar okul olur, engellemelere, saldırılara rağmen başarı yakındır. Red Kit kimi zaman öğretmenlik yapar onun desteği ve gayretiyle çalışmalar başarıya ulaşır.  Ama kolay olmaz çok badireler atlatılır.  Sonunda vahşi batıda silahlar bırakılır, kitaplar ele alınır. Keşke bu tüm dünyada gerçekleşecek bir ütopya olsa…
Her biri farklı yazarlarca romanlaştırılan ve renkli resimler çizilen “Morris’in İzinde Yeni Maceralarıyla Red Kit” kitapları Hem büyüklerin hem küçüklerin ellerinden düşürmeden kolay ve keyifle okuyacağı macera dolu keyifli bir kitap serisi raflardaki yerini almış.
Kitap Adı: Öğretmen – Red Kit
Yazar: Olivier Jean – Marie – Frank Ekinci
Çeviren: Orçun Türkay
Sayfa Sayısı: 87
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları Doğan Kardeş Kitaplığı
9 TL
edebiyathaber.net (17 Nisan 2012)

İLEF Evrim Alataş Ödülü Ragıp Zarakolu’nun

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin bu yıl ikincisini verdiği "Ayrımcılığa Karşı İlef Evrim Alataş Ödülü" yayıncı – yazar Ragıp Zarakolu'nun oldu.

Uzun süre mücadele ettiği hastalık sonucu iki yıl önce aramızdan ayrılan gazeteci Evrim Alataş adına Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin (İLEF) verdiğiv "Ayrımcılığa Karşı İLEF Evrim Alataş Ödülü"ne bu yıl yayıncı-yazar Ragıp Zarakolu layık görüldü.

Fakültedeki Mahmut Tali Öngören Sinema Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde konuşan İLEF Dekanı Prof. Dr. Eser Köker, insanların kimi zaman direnmek için "sessiz kalma" hakları olduğunu söyledi.

Ragıp Zarakolu'nun da bu hakkını kullandığını ifade eden Köker "Bu ödül yaşanan hukuksuzlukları sessizlikle protesto eden Zarakolu içindir" diye konuştu.  

Kandıra Cezaevine bir görüş için giden Zarakolu, ödül törenine gelemedi. Ödülü onun adına kardeşi Ayten Çerçel aldı.

Zarakolu: "Bu ödülü almaktan onur duyuyorum"

Ödül törenine katılan akademisyen ve öğrencilere mesaj yoluyla teşekkür eden Zarakolu, Evrim Alataş adına verilen ödüle layık görülmekten onur duyduğunu belirtti.

"Bırakılmam da tıpkı tutuklanmam gibi benim için beklenmedik bir durum oldu. Yaşadığım olay 'kaza' değil. Rehin alındım. Var olan anormal durumu normalleştirmek için benim gibi rehinler serbest bırakıldı. Benim bırakılmam hukuksuzlukları sona erdirmedi. Diktatöryal yasalar yürürlükte olduğu sürece ve polis devlet olma yolunda adımlar atıldığı sürece ifade özgürlüğü yalandır."

İLEF öğrencileri adına Zarakolu'na yazılan mektubu okuyan Esma Yılmaz, İLEF öğrencileri olarak, Ragıp Zarakolu'nun yolunu takip edeceklerini söyledi.

"Evrim Alataş ödülünü düşünürken, hayatını insan hakları mücadelesine adamış ve hala bunun mücadelesini veren size vermeyi bir borç bildik" diyen Yılmaz, ayrımcılığın bir suç olduğunu ve bu suça ortak olmayacaklarını dile getirdi.

Aktan: "Evrim yazdıklarıyla cesaret veriyordu"

Ayrımcılığa Karşı derslerin son konuğu olarak törende konuşan gazeteci İrfan Aktan, Evrim Alataş'la nasıl tanıştığını şu sözlerle anlattı:

"2003'te mezun olduğumda, Diyarbakır'a gitmiştim. Evrim'le orada tanıştık. Birlikte Gün Gazetesi'nde çalışıyorduk. Fakat ben Diyarbakır'ın sıcağına dayanamadığım için ayrılmaya karar vermiştim. O gün Evrim'le uzun konuştuk. Bana neden Diyarbakır'da gazetecilik yapılması gerektiğini anlatmıştı."

Kürtlerin hakları için mücadele eden birçok kişinin, acıdan, trajediden bahsederek bunu yaptığını ifade eden Aktan, Evrim Alataş'ın Kürtleri trajedileriyle haklı çıkarmaya çalışmadığını söyledi. 

"O yazdıklarıyla insana cesaret veriyordu. Kürt meselesini 'mağduriyet diline' hapsetmeden anlatıyordu. Kürt meselesini onun bakış acısıyla ele alan yeni hakikat anlatıcıları çoğalırsa Kürt meselesi 'anlaşılmaz' olarak görülmeyecektir."

Ödülün İlki Yıldırım Türker'indi

Ayrımcılık konusunda duyarlı, sıradanlaşıp doğallaşan ve görünmezleşen ayrımcılığı görünür kılan, bu konuda yeni ve farklı bakış açıları geliştiren, ayrımcılık karşıtı bir dil ve toplum tahayyülünün oluşmasına katkıda bulunan medya mensuplarına verilmesi amaçlanan ödülün gecen yılki sahibi Radikal gazetesi yazarı Yıldırım Türker olmuştu. 

edebiyathaber.net (17 Nisan 2012), Kaynak: bianet.org

İkinci el kitapların gizli yaşamı!

Hepimiz kitapların içinde bazı şeyler saklamışızdır. Bu bazen bir sinema bileti, bazen bir fotoğraf, mektup ya da dört yapraklı bir yonca olabilir.

Peki kitabımızın yolu bir sahafa ya da kütüphaneye düştüğünde içindeki bu nesnelere ne olur?

Sahibi olduğu sahafta gündüzleri satışla ilgilenirken geceleri bu hikayelerin peşine düşen Michael Popek, bir defterde topladığı nesneler ve ait oldukları kitapların fotoğraflarını “Forgotten Bookmarks: A Bookseller's Collection of Odd Things Lost Between the Pages” adıyla kitaplaştırdı.

edebiyathaber.net (16 Nisan 2012)

Yazarken nelere dikkat etmeli?

Böyle bir başlık atıldığında, sanki yazmakla ilgili ortada evrensel kurallar varmış izlenimi uyanabilir. Elbette ki durum öyle değil. Yalnızca, bazı önemli yazarların yazmakla ilgili olarak verdikleri ipuçlarını ve önerilerini biraraya getirelim istedik. Belki sizin de bunlara ekleyecek birkaç şeyiniz vardır, kim bilir!

Elmore Leonard

  1. Bir kitaba, asla havadan söz ederek başlamayın.
  2. Hesapsız ünlem kullanmayın. 100.000 kelimelik bir düzyazıda en fazla iki ya da üç tane ünlem olmalı.
  3. “Birdenbire” sözcüğünü asla kullanmayın.
  4. Margaret Atwood değilseniz, bir yeri ya da bir şeyi tasvir ederken aşırı ayrıntıya girmeyin.

Diana Athill

  1. Cümlelerinizin ritmini kontrol etmek için, yazdıklarınızı sesli bir şekilde kendinize okuyun.
  2. Silin (hatta SİLİN): ancak olmazsa olmaz sözcükleri tutarak, gerekli sözcükler anlamlı hale gelebilir.

Margaret Atwood

  1. Uçaklarda yazmak için kurşunkalem kullanın. Tükenmezkalemler akabilir. Peki, ya kurşunkalem de kırılırsa? Kalemi açamazsınız, çünkü uçaklarda kesici alet bulunduramazsınız. O zaman: Yanınıza iki kalem alın.
  2. İki kalemin de ucu kırılırsa, metal ya da cam tırnak törpüsüyle ucunu açabilirsiniz.
  3. Üzerine yazacak bir şey alın. Kâğıt olabilir. Olmadı, bir tahtanın ya da kolunuzun üzerine de yazabilirsiniz.
  4. Bilgisayar kullanıyorsanız, yazdığınız her şeyi yedekleyin.
  5. Sırt egzersizleri yapın.
  6. Kitabınızı, okuyup fikirlerini söylemeleri için bir ya da iki arkadaşınıza verin. Asla, duygusal ilişki yaşadığınız kişiye vermeyin, tabii ayrılmayı planlamıyorsanız.
  7. Ormanın ortasında oturup durmayın. Kaybolduysanız ya da tıkandıysanız, geldiğiniz yoldan geri dönüp başka bir yola girin. Karakteri değiştirin, zamanı değiştirin, açılış sayfasını değiştirin.

Roddy Doyle

  1. Masanızın üstünde, sevdiğiniz yazarın bir fotoğrafı olmasın; hele ki o yazar, intihar etmiş bir yazarsa.
  2. Kendinize nazik davranın. Sayfaları olabildiğince hızlı doldurun: çift boşluklu yazın, iki satırda bir yazın ve her sayfa bittiğinde, bunu bir zafer olarak görün.
  3. 50. sayfaya geldiğinizde sakinleşin, niteliği düşünmeye başlayın. Gerginleşin budur.
  4. Günde sadece birkaç web sayfasına girin.
  5. Yazmadığınız kitabı gidip de Amazon’da aratmayın!

Richard Ford

  1. Sevdiğiniz ve yazar olmanın iyi bir fikir olduğunu düşünen biriyle evlenin.
  2. Çocuk yapmayın.
  3. Kitabınızla ilgili yazılan değerlendirmeleri okumayın.
  4. Kitaplarla ilgili değerlendirmeler yazmayın.
  5. Sabah sabah ya da gece geç vakitte eşinizle tartışmayın.
  6. Yazarken bir şey içmeyin.
  7. Editörlere mektup/e-posta atmayın (Kimse sallamaz).

Jonathan Frenzen

  1. Okur bir arkadaştır; rakip ya da taraftar değildir.
  2. Yazarken “Sonra” sözcüğünü kullanmayın. Bunun için “ve” sözcüğü var(Notos: Bilge Karasu’nun “ve” sözcüğünü asla kullanmamış olması geldi aklımıza!)
  3. Çok bariz bir birinci şahıs ağzı kendini karşı konulamaz şekilde ortaya koymadığı takdirde üçüncü ağızdan yazın.
  4. Bilgiye erişim ücretsiz ve evrensel olduğu için, roman yazarken kapsamlı bir araştırma yapmak da şart oldu.

Bunlar, yazarların öneri niteliğinde uyarılarının bir dökümü, özeti. Yalnızca bu kadar. Biraz eğlendirici, belki biraz da yol gösterici.

Kaynak: notoskitap.blogspot.com

Hasan Saraç, Van Gogh üzerine yazdı: Karanlık bir hayattan güneşli ayçiçeklerine ve parlak yıldızlara…

 “Doğanın böylesine güzel olduğu anlarda ürkütücü bir berraklık yaşarım. Artık kendimden emin değilimdir ve resimler adeta bir rüyada gibi ortaya çıkar.”

30 Mart 1852 günü Hollanda’nın güneyinde, Belçika sınırına yakın Groot-Zundert adında küçük bir kasabada bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Bir papaz olan babası Theodorus van Gogh ve annesi Anna Cornelia Carbentus oğullarına Vincent adını koyarlar. İlk doğan çocuklarını birkaç ay içinde kaybeden ebeveyn tam bir yıl sonra, yani 30 Mart 1853 günü yeniden bir erkek evlat sahibi olur. Adını yine Vincent koyarlar. Bu kez oğulları otuz yedi yıl ve sonsuza dek yaşayacaktır.

Kendi adının ağabeyinin mezar taşına kazılı olduğunu gören Vincent van Gogh, onun yerini gasp etmiş olduğu duygusuyla derin acılar içinde kıvranırdı. Sanat tarihçisi Emile Langul, van Gogh için, “Eserinin dramıyla, yaşamının trajedisi böylesine iç içe geçmiş ikinci bir ressam gelmedi yeryüzüne” der.

“Hiçbir işe kalkışacak cesareti bulamasaydık hayat nasıl bir şey olurdu acaba?”

Vincent ilköğrenimini tamamladıktan sonra, bir sanat simsarı olan amcasının yardımıyla, henüz on altı yaşındayken, merkezi Lahey’de bulunan Goupil & Cie sanat galerisinde çalışmaya başlar. Küçük yaşlardan itibaren çizime ve resim sanatına olan ilgisi ve yeteneği sayesinde işinde başarılı olur ve yirmisine geldiğinde çalışmalarına aynı firma adına Londra’da devam eder. İngiltere’deyken Charles Dickens’ın eserlerini okur, Graphics adlı dergide yayınlanan karakalem çalışmalardan etkilenir. Sonraları “hayatımın en güzel günleriydi” diye anacağı bu dönem çabucak geçer. Kaldığı pansiyonun sahibesinin kızına aşık olur, ancak reddedilince oradan ayrılmaya karar verir. Atandığı Paris’te de aradığını bulamayıp içine kapanır. En sonunda işinden ayrılıp Londra’ya geri döner ve bir ilkokulda hocalık yapmaya başlar.

“Üzerinde daha çok düşündükçe, aslında insanları sevmek kadar sanatkârca bir şey olmadığını hissediyorum.”

Yirmi dört yaşına geldiğinde Vincent babasının mesleğine geçmeye karar verir ve bir papaz okulunda ilahiyat eğitimi almaya başlar. Derslerinde yeterince başarılı olamayınca Belçika sınırlarına yakın bir yerde, bir kömür ocağının bulunduğu küçük bir kasabaya misyoner olarak atanır. Çok güç koşullar altında yaşam mücadelesi veren bu insanların fukaralığından Vincent rahatsız olur ve bir nebze olsun yardımcı olabilmek umuduyla kendi giysi ve paralarını onlarla paylaşmaya başlar. Bir yandan da şahit olduğu sefaleti tasvir eden çizimler yapmaktadır. Bu sıra dışı davranışları kilise çevrelerince tasvip görmeyince genç adam işinden olur, buna rağmen bir yıl daha orada kalıp gördüklerini resmetmeye devam eder.

“Yaşadığımı bir tek resim yaparken hissediyorum.” 

Vincent yeniden özüne döner. Artık yirmi yedi yaşındadır ve bir ressam olmaya karar vermiştir. Bir süre tek başına resim çalıştıktan sonra tekrar ailesinin yanında kalmaya başlar. Bu arada kendisinden yedi yaş büyük olan dul kuzinine aşık olup bir defa daha reddedilecektir. Daha sonra, sanatla ilgilenen bir başka kuzini, Clarisa Maria, onu evine kabul eder. Aralarındaki dostça ilişki rekabete dönüşüp bozuluncaya kadar, bir yıldan fazla bir süre birlikte resim yaparlar. Yeniden ailesinin yanına dönen Vincent sanatını gittikçe ilerletmektedir.

The Potato Eaters (Patates Yiyenler) eserleri bu döneme aittir. Bu diziyi tamamladığında, tekniğini geliştirebilmek amacıyla Antwerp Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim dersleri almaya başlar. Ancak akademide öğretilenleri sıkıcı ve sınırlayıcı bulup birkaç ay bile geçmeden kendinden dört yaş küçük kardeşi Theo’nun yanına, Paris’e gidecektir.

“Balıkçılar denizin tehlikeli, fırtınaların korkunç olduğunu bilirler, ama bu tehlikelerin karada kalmaları için yeterli sebep oluşturduğuna hiçbir zaman inanmamışlardır.”

Van Gogh Paris’te renkleri keşfeder. O küçük kömür madeni kasabasında ve The Potato Eaters serisinde ruhunu teslim alan karamsarlık, tablolarında öne çıkan koyu gölgeler, Paris’te yerini canlı renklere, parlak ışık oyunlarına bırakır. Çok sevdiği ve sık sık mektuplaştığı kardeşi Theo ile birlikte Paris’te yaşadığı bu iki yıl boyunca pek mektup yazmadığı için oradaki ruh hali ve günlük yaşamı hakkında yeterli bilgi bulunmasa da, Japon Sanatı’nın İslam dünyasının minyatürlerini andıran iki boyutlu tekniğiyle ve kırmızıya kaçan güçlü renkleriyle o yıllarda tanıştığı anlaşılmaktadır.

Genç ressam, Montmartre sokaklarında yeşeren empresyonist devrimden de ziyadesiyle etkilenecektir. Toulouse Lautrec’in çılgın yaşantısı; Degas’nın beyaz balerinleri; Monet’in minicik rengârenk noktacıklarından oluşan kır resimleri; Pisarro’nun pastel renkleri ve tuval üzerinde kayarcasına uzayan fırça darbeleri Van Gogh’un başını döndürür.

“İçimde büyük bir ateş var ama insanlar onun yanına ısınmak için gelmiyor, sadece dumanı görüyorlar.”

Kapalı mekânlardan, soğuk havalardan ve Paris’in ıslak gecelerinden bunalan van Gogh bir süre sonra güneye gitmeye, Fransa’nın ufkun derinliklerine kadar uzanan yemyeşil vadileriyle buluşmaya karar verip, Akdeniz kıyısına yakın Arles kentine göç eder. Paris’te tanıştığı ve eserlerinden çok etkilendiği Gauguin’in de kendisine orada katılmasını beklerken, bir yandan da resimlerine hiç durmadan yenilerini eklemektedir. Sunflowers (Ayçiçekleri) serisi Arles’daki parlak gökyüzünün, sarı güneş ışıklarının ürünüdür. Nitekim bir keresinde “Sarının temsilcisi güneştir” diye yazacaktır kardeşi Theo’ya.

“Aşk sonsuzdur, sureti değişse de özü değişmez.”

Bir yandan karşılıksız kalan aşkları, öte yandan resimlerine bir türlü alıcı çıkmaması, ilerde şakak lobu epilepsisi tanısıyla tedavi edilecek olan genç ressamı derinden sarsmakta, özgüvenini gün be gün eritmektedir. Buna rağmen hiç durmadan, duraksamadan, nefes bile almadan üretmeye devam eder. Yaşamını ancak küçük kardeşi Theo’nun maddi desteğiyle sürdürebilen van Gogh, sanat aşkıyla neredeyse tüm parasını boyalarına harcamaktadır.

“Duygular bazen öylesine güçlüdür ki, çalıştığımın farkına varmam bile. Fırça darbeleri sözcükler gibi dökülür tuvalime.”

Bir mektubunda “son bir aydır ilk kez sıcak yemek yiyebildim” diye dert yanacak olan van Gogh, Gauguin’in Arles’a gelmesiyle moral bulur. “Önce resim yapmayı düşlüyorum sonra düşlerimi resmediyorum” diyerek hayallerini fırça darbelerine dönüştürdüğü o en güçlü eserlerini peş peşe üretmektedir artık. Birkaç ay süren beraberlikleri, bilinmeyen ancak kuvvetle tahmin edilebilen nedenlerle; iki ressamın güçlü egolarının, fikirlerinin, tercihlerinin çatışmasından doğan kıvılcımlarla ve van Gogh’un ruh sağlığının gittikçe bozulmasıyla sona erecektir. Bir gece, evde sürekli tüketilen Absinthe yine şişede durduğu gibi durmayıp birbiri ardına devrilen kadehlerle kana karışır ve van Gogh eline bıçağı kaptığı gibi Gauguin’i kovalamaya başlar. Onu yakalayamayınca hıncını kendi kulağından alan van Gogh çok kan kaybedince, Gauguin onu bir hastaneye yatırıp ardından sessizce kenti terk eder.

“İşime kalbimi ve ruhumu kattım, bunu yaparken aklımı kaybettim.”

Van Gogh tedaviye ihtiyaç duyduğuna artık ikna olmuştur. Kardeşi Theo’nun da ısrarıyla 1889 yılında Saint-Remy’deki St. Paul akıl hastanesine yatar. Hekimi Dr. Gachet, ressamın ruhundan önce bedenini tedavi edecek, onun düzenli beslenmesine öncelik verecektir. Ardından sıcak su banyoları ve ilaçlarla içini kavuran fırtınaları dindirmeye çalışan van Gogh, her şeye rağmen resim yapmaya kaldığı yerden devam eder.

“Tutkuyla ölmeyi, sıkıntıdan ölmeye tercih ederim.”

Çılgınca bir tutkuyla tuvallerini mucizevi renk cümbüşleriyle donatmayı sürdüren van Gogh, artık sanatının en olgun evresine girmiştir. Paris’teki Musée d’Orsay’ın gururla sergilediği The Church at Auvers (Auvers’deki Kilise) ve ölümünden tam bir asır sonra bir müzayedede 82,5 milyon dolara satılacak olan Portrait of Dr. Gachet (Dr. Gachet’nin Portresi), sonsuza dek yaşayacak olan şaheserlerinden yalnızca ikisidir.

“Çoğu kez gecenin gündüzden daha canlı ve renkli olduğunu düşünürüm.”

Van Gogh uyanık geçirdiği gecelerde yıldızları düşlemeye devam eder. Onlara sarı, mavi, beyaz renklerle hayat verir. O yıldızları gökyüzünde pırıl pırıl parlatır.

Ve Starry Night (Yıldızlı Gece) adlı eserini insanlığa armağan eder.

Serinin en önde gelen eserlerden biri halen New York Modern Sanat Müzesi’nde sergilenmektedir.

Bine yakın tablo, iki bine yakın çizim yapmış olmasına rağmen ne yazık ki yaşamı boyunca yalnızca tek bir tablosu, 1988 yılında Arles bağlarında resmettiği ve şu anda Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde sergilenen The Red Vineyard at Arles (Arles’deki Kırmızı Üzüm Bağı) adlı eseri satın alınmıştır.

Van Gogh resim alanında olduğu gibi edebiyat alanında da büyük eserler bırakmıştır. Başlı başına birer edebiyat şaheseri olan mektuplarının çoğunu Fransızca yazmıştır. Bu mektuplarda sanat üzerine görüşlerini usta bir kalem sahibi gibi anlatır. İngilizce, Almanca, Fransızca, Latince ve Yunanca bilen van Gogh, en çok Balzac, Zola, Maupassant, Daudet, Dickens ve Dostoyevski’nin eserlerini okurdu. Hatta natürmortlarından birinde bu yazarların kitaplarını bir masaya yığılmış olarak yansıtır.

Dehasını sanat dünyasına kabul ettirememiş olmak, hayatı boyunca sevdiği tüm kadınlarca reddedilmek ve bir türlü peşine bırakmayan ruhsal çöküntüler, “keşke beni olduğum gibi kabul etseler” diye yakaran o dahi ressamı yavaş yavaş ölüme sürükler. Ve bir gün van Gogh eline geçirdiği bir silahla kendini vurur.

İntihar eder ama ölemez.

Theo Paris’ten gelir ve ölüm döşeğindeki ağabeyinin iki gün boyunca elini tutar. Ve nihayet 29 Temmuz 1890 günü van Gogh, kardeşinin kulağına “Hüzün sonsuza kadar sürecek” diye fısıldadıktan birkaç dakika sonra, yine yapayalnız, son yolculuğuna çıkar. Ardında paha biçilmez bir sanat hazinesi ve değerinin er geç anlaşılacağına ilişkin sarsılmaz inancı kalır:

“Resimlerimin satılmadığı gerçeğini değiştiremem. Fakat bir gün gelecek, insanlar resimlerimin kullanılan boyadan daha değerli olduğunu kavrayacaklar.”

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (16 Nisan 2012)

Kaliforniya’da “Yazarlara Kulübeler”

Sanatçılara yönelik bir konaklama programı dahilinde yazar ve sanatçılar, Woodside'da (Kaliforniya) bulunan dört ahşap kulübede sessizlik ve doğa içinde çalışmaya davet ediliyor.

Djerassi Sanatçılara Yönelik Konaklama Programı'nın yapılanması San Francisco'daki CCS Architecture tarafından gerçekleştirildi. Santa Cruz'un dağ manzarasına bakan 26 m2'lik ahşap kulübeler, birleşik bir çatının altında toplandığı halde görsel ve işitsel mahremiyeti sağlayabiliyor.

Çelik çatısındaki güneş panelleri gibi sürdürülebilirlik sağlayan ünitelere sahip yapı, San Mateo ilçesinin "GreenPoint" değerlendirme sisteminde 100 puan almayı başardı.

Sanatçıların, özellikle de yazarların kullanımı amaçlanarak yapılandırılan konaklama programı Mart'ta başladı. Program dahilinde kulübelerin her ay farklı katılımcılar tarafından kullanılması umuluyor. Mimar Cass Calder Smith'e göre bu konsept, çiftlik içinde "yazarlar için bir mikro topluluk" yaratarak yaratıcı süreci destekliyor.

Kulübeler resmi olarak "The Diane Middlebrook Memorial Writers' Residence" şeklinde adlandırıldı.

Kaynak: arkitera.com (16 Nisan 2012)

Dr Jekyll ve Bay Hyde’ın el yazması sergiye çıkıyor

Sayısız kez basılan ve 123 kez televizyona ve sinemaya uyarlanan ‘Dr Jekyll ve Bay Hyde’ romanının taslağı Britanya’da sergilenecek. 

Robert Louis Stevenson’ın 1886 yılında yayımlanan Dr Jekyll ve Bay Hyde novellasının el yazması, geniş bir sergi kapsamında görücüye çıkıyor ve Stevenson’ın başlarda daha müstehcen olan fikirlerini nasıl da yumaşattığını açığa çıkarıyor.

Novellanın en bütünlüklü taslağı olduğu söyleniyor;  çünkü Stevenson, ilk yazdığı eseri karısının teşvikiyle yakmıştı.Kitap, British Library’nin ABD’den kiraladığı iki tarihî el yazmasından biri. Öteki kitap ise Charles Dickens’ın bir tren enkazından kurtardığı Müşterek Dostumuz/Our Mutual Friend romanının bir bölümü. 

 

Kitap, British Library’nin ABD’den kiraladığı iki tarihi el yazmasından biri. Öteki kitap ise Charles Dickens’ın bir tren enkazından kurtardığı Müşterek Dostumuz adlı romanının bir bölümü. Kitaplar, bu yaz düzenlenecek Britanya’nın en geniş kapsamlı edebiyat sergisi Writing Britain: Wastelands to Wonderlands’de yer alacak.

Kişilik bölünmesi üzerine bir roman olan Dr. Jekyll ve Bay Hyde’da, Victoria Devri İngiltere’sinde, Londralı bir avukatın; eski dostu, nazik bir insan olan saygın hekim Dr. Henry Jekyll’in zaman zaman şehvet düşkünü bir canavara yani Mr. Edward Hyde’a dönüşmesi olayını gözlemlemesi anlatılıyor.

1885 tarihli el yazması, Stevenson’ın saplantılarını göstermesi açısından da önem arz ediyor. Serginin küratörlerinden Jamie Andrews, Hyde’ın cinsel zaaflarının, Stevenson’ın aynı zamanda çocuk romanları yazarı olarak ününü sekteye uğratabileceği için karısını korkutmuş olabileceğini söylüyor. Stevensons’ın kitabın en son halinde fikirlerini yumuşattığını söyleyen Andrews, “El yazması basılı kitaptan daha karanlık ve Stevenson’ın parasız olduğu için ona daha vurucu bir kitap yazması telkin edilmiş olabilir” dedi.

Eserden uyarlama 1920 tarihli filmden:

Taraf, edebiyathaber.net (16 Nisan 2012)

Charlie Chaplin’in 122. doğum günü

15 Nisan İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazar Charlie Chaplin'in doğumgünü. Sinemanın dehaları arasında olan ve pek çok başyapıta imza atan Chaplin kendisinden sonraki sinemacıları da etkiledi.

Charlie Chaplin, (d. 16 Nisan 1889 – 25 Aralık 1977), İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazar. Asıl adı Charles Spencer Chaplin olmakla beraber, yarattığı "Şarlo" (Charlot) karakteri ile özdeşleşti ve öyle anıldı. 

Londra'nın fakir bölgelerinden birinde doğup büyüyen Chaplin, 1913' te gittiği ABD'de sinemaya başlamıştı. 1914'teki ilk filmi Making A Living 'in ardından çekilen Kid Auto Races in Venice filminde bol pantolonlu, melon şapkalı, büyük ayakkabılı, sürekli bastonunu çeviren ve sakar hareketleri ile gülünç mizansenler oluşturan "Şarlo" tiplemesini yarattı. Takip eden yıllar içinde aralarında The Immigrant (1917), The Adventurer (1917) gibi ünlü filmlerinin de bulunduğu altmıştan fazla kısa filmde oynayarak yeni gelişmekte olan sinemanın da etkisiyle dünya çapında görülmemiş bir üne kavuştu. 1918 yılında çektiği A Dog's Life filmi ile uzun metrajlı filmlere de başlayan Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith ile birlikte kurdukları United Artists film şirketinin ortağı olduktan sonra Altına Hücum, Şehir Işıkları, Büyük Diktatör, Asri Zamanlar,Sirk ve Sahne Işıkları gibi başyapıtlara imza attı.

Filmlerinde dönem koşulları için imkânsız görülebilen mizansenlere, koreografilere ve akrobatik hareketlere yer veren Chaplin, komedi sinemasının bütün örneklerini sonuna kadar korumakla birlikte, heyecanın ve hareketin asgari düzeye çekildiği sahnelerinde ise dramatik yapısını sergileyebilmiştir. Popülist yaklaşımlara, hiçbir zaman benimsemediği bazı yönetim biçimlerine ve teknolojiye yönelik ağır eleştirilerini ise yine bu komedi tarzının içinde eritmiş ve sessizce seyirciye ulaştırmayı bilmiştir.

Yarattığı 'modern palyaço' Şarlo ile dünya üzerinde filmlerinin gösterildiği her ülkede insanların hayranlığını toplamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığını reddetmesi sebebiyle bu ülkede kendisine yönelik olarak başlatılan karalama kampanyası; kendisinden bir hayli genç olan kadınlarla yaptığı dört ayrı evlilik, bir dönem kendisine açılan babalık davası, The Immigrant filminde bir ABD memurunu tekmelediği sahne ve son olarak Altına Hücum filmindeki bazı sahnelerin komünizm propagandası olarak yorumlanması gibi olayların etkisiyle Chaplin'in ABD'ye girmesi yasaklandı. Bunun üzerine karısı ve çocuklarıyla birlikte hayatının sonuna kadar yaşayacağı İsviçre'ye yerleşen Chaplin, ancak 1972 yılında Oskar Özel Ödülü'nü almak için yıllar sonra ABD'ye geri döndü. Takip eden yılda City Lights adlı filme bir kez daha Oscar ödülünü kazanmıştır. 1975 yılında 86 yaşında iken İngiltereKraliçesi II. Elizabeth tarafından şövalye unvanına layık görülmüştür. 

Kaynak: wikipedia (16 Nisan 2012)

Melike Uzun, Semih Gümüş’ün “Çözümleyici Eleştiri” adlı kitabı üzerine yazdı

 

“Bizde” eleştirinin olup olmadığı bir köşede konuşuladursun, diğer yandan eleştiri yazıları edebiyat dergilerinde, gazetelerin kitap eklerinde, adına ister çözümleme deyin, ister eleştiri ister tanıtım, yayınlanmaya devam ediliyor. Ardından da bu alanda, sayıca yeterli veya değil, birçok kitap da okuyucuya ulaşıyor.

Çözümleyici Eleştiri” de onlardan biri. Semih Gümüş’ün Can Yayınları’ndan çıkan son kitabı. Bu kitap üzerine söz söyleme yetisini kendimde görüyorsam yine Semih Gümüş’ü yıllardır okuyup onun yazılarının, eleştirilerinin tezgahında çıraklık yaptığımdandır. 1995’ten 2005’e kadar Adam Öykü, ardından Notos dergileriyle ve  yayınladığı pek çok eleştiri kitabıyla izledik onu. “Eleştirinin Saati”ni kaçırmamak için cuma günlerinin kitap ekine ayarlıdır alacağımız, okuyacağımız gazete. Onun  eleştirileri,  akademik dilin sınanmamış olana üstten bakan ayrımcılığından,  okur-merkezciliğin vasatından uzak apayrı bir yerde durur. Gümüş, bu duruşa bir ad koydu, yeğlediği yöntemi kitabına başlık yaparak açıkladı: Çözümleyici Eleştiri.
 
Semih Gümüş tüm yazdıklarında olduğu gibi bu kitabında da hem okura hem yazara  ya da yazan okurlara,  belirledikleri yere varabilmek için nereden, nasıl  yürüyeceklerini,  hangi yapıtların izlerini süreceklerini anlatıyor. İz sürülecek yapıtların ortak özelliği, tümünün yazın kuramı üzerine olması. Türkçe’ye çevirisi yapılan pek çok kuramsal yapıt üzerinden edebiyatın sorunları irdeleniyor, değerlendiriliyor.
 
Usulden olan, gündemdeki ya da gündeme getirilmesi gereken bir sorunu irdelemektir.  Ancak, Semih Gümüş “Eleştiri ve Edebiyat Nerede Aranır” başlıklı önsözünde edebiyatımızda “sorun olmayanı” tartışmaya açıyor bu kitabıyla. Bu durum, yazarların yazınsal gerçekleri araştırmak, yazdıklarının poetikasını oluşturmak sorunlarının olmayışı. Böyle bir sorundan uzak durmayı  “Doğulu konformizm”in göstergesi sayıyor Gümüş ve Çözümleyici Eleştiri’nin her yazısında  edebiyat estetiğine çok çeşitli yerlerden bakarak  okuyucunun, yazarın rehavet içindeki rahatlığını dağıtmaya çalışıyor bir bakıma. Yazar, her bölümün bir devamı olduğunu,  bunu ancak sözü edilen kitapları okuyarak izleyebileceğimizi sezdiriyor bize. Bu kitap başka kitaplara, farklı okumalara kapı aralıyor.  Rahatını bozup aralanan yeni kapılardan geçip geçmemek okuyucuya kalıyor. Gümüş, araladığı kapıları açmamız için gerekçeleri bize sunuyor zaten.
 
Asıl sorun şu ki kurmaca yazın ile eleştirinin birbirine göre  konumlanışına kafa yoruyor muyuz, kurmaca yazan ya da okuyan kişiler olarak karşı karşıya olduğumuz metnin çözümlemelerine, o kitabı didik didik edip bizde çağrıştırdıklarını kağıda dökmeye uğraşıyor muyuz? İşte bu noktada, sanırım eleştiri olup olmadığından çok eleştirinin ne olduğu üzerine düşünmeye gereksinmemiz var.  Bunun için okuyucu, kurmaca ve eleştirinin birbirini beslediğini, bütünlediğini fark etmeli. Gümüş, şu sözlerle ifade ediyor bunu: “Yazınsal metin ile eleştiri elbette birbirini tamamlar; eleştiri parlattığı metnin görünmeyen yanlarını ortaya çıkarırken, metin de eleştirinin dişlilerini yağlayıp daha iyi çalışmasını sağlar.
 
Kurmaca ile eleştirisi arasındaki ilişki bu kadar dolaysızken edebiyat kuramlarına, eleştiriye bu kayıtsızlık neden? İşin özü şu ki: “Yaratıcı yazarların da eleştiri yazması, düşünce üretimini edebiyatın içinde üstlenmesi gerektiğini sürekli vurguluyorum, ama olmuyorsa, başkalarının yazdıklarını okuyarak tamamlayabiliriz eksiklerimizi.” O zaman, Çözümleyici Eleştiri’den başlayabiliriz okumaya.
 
Melike Uzun – edebiyathaber.net (15 Nisan 2012)
 

Burroughs, “Dünya halkları, hepiniz zehirlendiniz!”

Aşağıdaki videolar Burroughs'un Nova Ekspresi'nden pasajlar eşliğinde Andre Perkowski tarafından yapılmış bir film çalışmasından. Nova Ekspresi'nin ilk sayfalarında, "Nova Tertibini" ifşa etmeye girişen Burroughs şöyle sesleniyordu: "Dünya halkları, hepiniz zehirlendiniz." 

Zehirlenme benzetmesi, aslında modern edebiyatta, özellikle romanlarda sıklıkla görebileceğiniz bir şeye dayanıyor: Bireyin kendi yaşam deneyimi ile toplumsal hayatın ya da tarihin akışının çakışmasına. Burroughs için kendi yaşadığı uyuşturucu deneyimi, tüm toplumun damardan değilse de gözlerden, kulaklardan alınan uyuşturuculara bağımlılığından bağımsız ya da farklı değildir. Nova Ekspresi bu bağımlılıklardan kurtulmaya yapılan bir çağrıdır. (Sanıldığının aksine Burroughs, ölene kadar bağımlılığını sürdürmüş biri değildir, kitapta da bolca adı geçen ve bir metafor olarak da kullanılan apomorfin, henüz 60'ların sonunda bağımlılık tedavisi için kullandığı bir ilaçtır. Ona göre tüm toplumun apomorfine ihtiyacı vardır.) Derdi "bağımlı" ve bu nedenle kontrol altındaki insanlardır. İfşa ettiği "Nova Çetesi" suçluları, toplum, devlet ve kültürü temsil eder. Burroughs için en güçlü denetim aygıtı da "Bilinçaltı Çocuk" dediği kültür, belki de daha doğrusu popüler kültürdür. 

Kapitalist kontrol mekanizmalarıyla uyuşturucu bağımlılığı arasında paralelliği henüz 1956'da yazdığı "Tehlikeli Uyuşturucuların Usta Bağımlısından Mektup" da dile getirmiştir: "Uyuşturucu satıcıları malını müşteriye satmaz, müşteriyi malına satar. Malını geliştirmez ya da kolaylaştırmaz, müşteriyi bozar ve basitleştirir." Gösteri Toplumu kavramının da fikir babası sayılabilecek Burroughs, Guy Debord'un Gösteri Toplumu'nun yayınlanmasından üç yıl önce yazdığı Nova Ekspresi'nde daha çok bugüne aitmiş gibi duran kavramlar kullanır, "Haber Devleti" ve "Gerçeklik Stüdyosu" gibi

Kültür aracılığıyla zihin kontrolünü teşhir ederken bugün her yeri işgal eden reklamların doğasını anlatmakla kalmaz, Google'ın kullanılmaya başlamasından 27 yıl önce, "çakışma formülü" dediği şeyle neredeyse internet arama motorlarının çalışma prensiplerini anlatır: 

Yazıldığı tarihle düşünüldüğünde (1964) "kehanetleri" şaşırtıcı ve esinleyici bir kitap Nova Ekspresi: "MAKİNAYA YANIT VERMEYİN. KAPATIN ONU." Şimdi Burroughs'un gözünden haberler: 

"Dünyanın Yönetimleri Kartelleri Hükümetleri, Verin—Geri "Kırmızıyı verin—Geri verin yalan söyleyen bayraklarınız ve Coca-Cola reklamlarınız için çaldığınız kırmızıyı—Geri verin o kırmızıyı penise ve kana ve güneşe— "Maviyi verin—Geri verin çaldığınız ve şişelediğiniz ve cank göz damlalıklarında gıdım gıdım dağıttığınız maviyi—Geri verin polis üniformalarınız için çaldığınız maviyi—Geri verin o maviyi dünyanın denizine ve göğüne ve gözlerine— "Yeşili verin—Geri verin paranız için çaldığınız yeşili—Ve sen, Yeşillik İnsanlarını Zorlayan Demir Pençe, geri ver Yeşil İş'in için, dünya halklarını satmak ve kadın elbiseleriyle ilk cankurtaran kayığına binmek için çaldığın yeşili—Geri ver o yeşili çiçeklere ve cangıl ormanlarına ve göğe— "Dünyanın Yönetimleri Kartelleri Hükümetleri geri verin çaldığınız renkleri—Geri verin Renkleri Hassan Ben Sabbah'a—"

Kaynak: selyayincilik.blogspot.com (15 Nisan 2012)

Ateş İlyas Başsoy, “Edebiyat ‘ben’in arkeolojisi ve ‘ben’ bir algıdan başka bir şey değil!”

Son günlerde adından sıkça söz edilen Birgün Gazetesi yazarlarından Ateş İlyas Başsoy ile söyleştik.

Kitabınızın “algı yönetimi” kitabı olduğunu söylüyorsunuz. Sizce edebiyat alanı politika alanı gibi algıların yönetilebileceği bir alan mıdır?

Yaptığımız her eylem karşımızdaki birey veya kitlelerce “algılanır”. Hareketsizlik bile bir eylem çeşidi ve sürekli hareket halinde olan zamanın ve mekanın karşısında durmaya çalışmamız dahi görülür, duyulur; özetle algılanır. Bu algıları yönetmek, “öteki”nin algısını yönlendirecek eylemlerle mümkün. Oyun yapmak, hile yapmak algı yönetiminin ilk kuralı. Bu hileleri kurgulamak, daha üç dört yaşında öğrendiğimiz bir tür hayatta kalma başarısı. Edebiyat, yaptığımız eylemlerin ne kadarının “ben”le ilgili olduğunu, “ben”in aslında ne olduğunu ve yaptığımız “bencilce” kurguları kazıma bilimi gibi geliyor bana. Edebiyat “ben”in arkeolojisi ve “ben” bir algıdan başka bir şey değil.

Kitabınızı okuyan insanların çoğunun "sanki bir roman okuduk" demesinin nedeni nedir?

Gerçek bir olaya dayanması olabilir. Kitapta anlattıklarım beni çok yıpratan ve üzen bir süreçti. Bunu kitaba mümkün olduğunca yansıtmamaya çalıştım. Dost sofralarında söylenen “son iki yılımı yazsam roman olur” gibi cümleler vardır ya, bu kitap aslında öyle bir dönemi anlattı ve sanırım bu nedenle, gerçekten de bir anlamda “roman” oldu.

Edebiyat ödülleri ile ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Ceza vermektense ödül vermeyi yeğlerim. Edebiyat ödüllerini de çok önemli bulurum. Burada sorun “edebiyat ödülleri” kavramında değil, jürilerin nesnelliğinde. Edebiyat eseri kendi başına bir canlıdır ve kibir sahibi olması doğasında vardır. Eserin kibrini hoş görmek gerekir. Ne yazık ki, “kan insan” ile “mürekkep insan” birbirine her zaman karıştırılır. Sevmediğimiz birinin eserlerini de sevmeme gibi bir eğilim içinde oluruz. Yazar yüzünden kitabı da yargılar; aşağılar veya yüceltiriz. Ne yazık ki, iyi kitaplar genellikle berbat insanlar tarafından yazılır. Ödül jürileri bu ayrımı ne kadar yapabiliyor, bilmiyorum.

İslamın yükselişinin edebiyata -doğrudan ya da dolaylı- yansımaları nelerdir?

Ben yükselen bir İslam görmüyorum. Sömürü düzenini devam ettirmek isteyen tezgah tam gaz devam ediyor. Türkiye’de yükselen müslümanlar mı, yoksa bezirganlar mı? İsterseniz bu soruya istatistik veriler yanıt versin.

Yeni kitabınız hakkında bilgi verir misiniz?

Yeni kitaplarım demek daha doğru… Ateşli Kitaplar, yirmi civarı kitaptan oluşacak ve bunların tamamını bir yılda basmak gibi bir fikrimiz var. Çok ince ve rahat okunan kitaplar bunlar. Son on yılda, öncelikle BirGün’de yazdığım yazıları kategorilerine göre ayırdım: Gençlik, aşk, devrimcilik, solculuk, AKP, CHP, masallar, aforizmalar, kara hikayeler vesaire… Daha sonra Psikeart, Radikal ve Birikim gibi yayınlarda çıkan yazılarımı da ekledim. Özetle her kitap bir kavram üzerine kurulu. İlk dört kitap aşkla ilgili yazılarımdan oluşan, “Ne İstediniz Lan Aşkımızdan?”; gençlikle ilgili “Yavşaklık Virüsü”; hayatla ilgili “Kız Tavlama Sanatı” ve reklamcılıkla ilgili “Modern Bir Rahibin İtirafları”… Yayınevi bu kitaplara çok önem veriyor, fiyatını mümkün olduğunca düşük tutmaya çalıştık. Beşiktaş’ta minibüste okumaya başlayıp, Sarıyer’e geldiğinizde bitireceğiniz cinsten kitaplar oldu. 

edebiyathaber.net (15 Nisan 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z