Masthead header

Anonimleşmenin bir örneği: “Zıvanacı pop-yazar”! | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Birsen Karaca’ya, sorduğu bir soruya yanıt olarak.

Edebiyatın içimizdeki ikilemleri ortaya çıkardığı düşüncesini doğrulayan yalnızca Dostoyevski’nin romanları değildir kuşkusuz.

Antik Yunan tiyatrosunun metinleri, ötesi Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı ve Gılgamış Destanı ilk örnekler olarak nitelendirilebilir. Shakespeare’in oyunlarına, oradan Dostoyevski’ye evrilen süreç bu yöndeki edebî yolculuğumuzun rotasını belirler.

Edebiyata ilgimiz bize iyi geldiği, öğretip/eğittiği, gösterip yönlendirdiği için çoğu kesimce değer bulup kabul gören bir olgu.

Belki de öyle olduğu içindir ki kimilerimiz iyi okurluğu, kimilerimiz de yazmayı seçmişizdir.

Her iki yolun çıkış noktasında okumak var. Biz iyi okur olmayı edebiyat sayesinde öğreniriz. Hatta öyle ki edebiyat deyince çoğumuzun aklına ilkin roman gelmektedir.

Verilen yetersiz edebiyat eğitimi her birimizi “iyi edebiyat” duygusundan uzaklaştırırken, bu konuda indirgeyici bir bakış edinmemize de neden olmuştur.

Gene de, ne olursa olsun, edebiyat her zaman kurtarıcıdır; gelecektir, insanlığın belleğinin taşıyıcısı, geleceğin kurucusudur.

Yeni bir kültürel bakışla yaklaştığımızda, edebiyat; günümüzde taşıyıcı bir rol de üstlenmektedir.

Bilim, insanlığın gelecek düşünün ivmesi/dönüştürücü gücü ise, edebiyat da ruhudur.

Edebiyatsız bilim hiçtir diyemem, ama yavandır.

Evet, modern dünyanın dili karmaşıktır/parçalanmıştır; ama bir o kadar da çeşitli ve zengindir. Çünkü teknolojik devrim bilişim çağını simgelere/işaretlere indirgeyici kılmış; azalarak ama daha çok tüketerek yaşamayı her şeyin önüne almıştır. Egolarla örülü bir dünyada savaş ve çatışma kültürünün egemenliği, her şeyi ötekileştirme düşüncesi buralardan da beslenmektedir elbette.

Bu anlamda biz, henüz, edebiyatın tek tek bireyler üzerindeki etkisinden söz edebiliyoruz. Din gibi bir inanç biçimi olarak ele alınamadığından, geniş kitlelerle toplum üzerinde birebir etkisini hesaplayamayız.

Bilimsel ve teknolojik devrimler modern çağı yaratırken, birçok alanda olduğu gibi sanatın gelişmesi dönüşmesinde, yeni sanat disiplinlerinin ortaya çıkmasında da etkilidir. Edebiyatın da bundan pay aldığı düşünülecek olursa, bazı yazınsal türlerin egemenliğiyle birlikte yazar figürünün belirgince öne çıkması bu zamanlara rastlar. Baudelaire’in modernizm yorumunda modern hayatın yazar figürü olarak öne çıkan iki önemli ad vardır: Charles Dickens ve Balzac. Onlar yazdıkları kadar kişilikleri/kimlikleriyle de dönemlerinde iz bırakıp, ardılı zamanların birer idolüne dönüşmüşlerdir.

Bu bağlamda edebiyatın, özellikle de romanın dönüştürücü rolü modern hayatın eğlence kültüründen sıyrılarak Flaubert’de (özellikle de Madam Bovary romanında) yansıtıcı bir işleve bürünüp romanın/romancının ne/ler yapabileceğini bize göstermiştir. Her üç yazarın bu noktadaki çıkışlarını edebî miras olarak almak, yazar imgesinin pekiştirici rolünü görmek açısından dikkate değer bulurum.

Bilimin yalnızca insanı değil, hayatı/doğayı değiştirdiği gibi evreni anlayıp yorumlama/dönüştürme çabası kitleler üzerinde çok daha etkili, kuşatıcıdır. Edebiyatın böyle bir gücü dün de yoktu, bugün de yok. Üstelik bilim insanı daha başat bir yere doğru ilerlerken; yazar, özellikle de edebiyatçı-yazar figürü kendi ana malzemesinin anti-kahramanına dönüşerek ürettiğini değersiz kılmaktadır. Bilimsel olanla edebî olanın ayrışma noktası doğal, ama bilim insanı ile edebiyat insanının birbirinden etkilenmesi/birbirine açık olması kaçınılmaz bir olgudur benim gözümde. Birbirinden beslenmeyen, öğrenmeyen iki figürün eksikliği günümüzde belirgince hayatımıza sızmıştır.

Bu anlamda nasıl “edebî miras”, edebî gelenek”ten daha az söz eder oluyorsak; korkarım bu, yakın zamanda, bilim alanında da kendini gösterecektir. İşte bu noktada edebiyat daha tehlikeli bir çizgide durmaktadır. Gelişme, yeniliklere açık olma, araştırma/deneyim, vb. nasıl bilimin olmazsa olmazlarıysa; edebiyatın da oradan görüp alabilecekleri vardır. Özgün, yeni olmak, tekrara düşmemek, hatta bir kalıt oluşturabilmek için bu kaçınılmaz. Yoksa bir anonim anlatıcıya dönüşür, birbirinin benzeri/kopyası olursunuz.

Günümüzün bilişim çağı bu alanda da kendi mecrasını yaratarak edebiyatı anonimleştirmenin kapılarını açmıştır ne yazık ki!

Edebiyat-toplum ilişkisi neredeyse bu toplumsal anomi üzerinden kurulmuş, popüler kültür algısı “edebî” varsayımları tüketerek bir pazar oluşturmuştur. Yeni teknolojiler de bu pazarın destekleyicisi olduğu kadar, önünün açılması, orada yeni alt-kültürün kurulmasında da misyon üstlenir adeta.

Bazı edebî türler gücünü yitirirken, yeni edebî biçimler bu mecranın gözdesi konumuna gelmiş; yazı biçimleri değiştiği gibi anonimleşen bir tarz egemen kılınarak “pop-yazar” çağının önü açılmıştır. Ve böylece, ne söylediği, nasıl söylediği değil; nerede/nasıl durup göründüğü, hatta neyi/nasıl yazdığı ile bu gösteri toplumunun ilgi odağı haline gelen bir “pop-yazar” imgesi yaygınlık kazanır.

Bir anda “ne oldum” delisine dönüşen bu figür; edebî olan her tür söylemi kullanarak amuda kalkmayı, medya maymunu olmayı bile dener. Sonuç, hezeyan!

İşte o gün, o çıplak elleriyle yazı ya da “romans” yazmayı denemeyi bir yana bırakıp edebî hayatına son verip ebedi yolculuğunun sokak fedailiğine soyunacaktır sanırım!

Nasıl da zavallı görünüyor uzaktan, bir edebiyat soytarısı gibi hem de! Kralın soytarısını bile geride bırakan bir durum…

Sahi, maymunlara haksızlık etmeyelim; nasıl akıllı, nasıl pişkin, nasıl erdemlidir duruşları. Verdiğinizin içini yer, kabuğunu size atarlar. Bunlarsa ne yemesini biliyorlar ne de kabuklarını nereye atacaklarını…

Hiç yabancı gelmedi bana, bir eleştirmenin başına gelenler.

2000’lerin başıydı. Böyle bir edebiyat cambazı çıkmıştı karşıma. O da telefonda… Bir iki baskı yapmış kitabını basamayacağımı, edebî bulmadığımı söylemiştim. Sen misin bunu söyleyen. Ötede telefonu kemiriyordu adeta, zıvanadan çıkmıştı. Ömrümde duyduğum en ağır sözlerdi söyledikleri. “Bekliyorum, gel, işini halledeyim” deyip kapamıştım telefonu. Gelseydi, ilk “edebî cinayet” çıkabilirdi! Tabii ki gelemedi.

Ben buradayım. Ama bugün inanın adını bile hatırlamadığım, o zıvanacının yerinde yeller esiyor şimdi. Zaman ne iyi bir yargıç, Tanrı’m!

Üzülme sevgili eleştirmenim. Sel gider, kum kalır. Biz ne gürleyenler gördük bu edebî ve ebedi yolculuğumuzda.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (30 Temmuz 2013)

Tüm yazıları>>>

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z