Masthead header

Alınlarımıza yazılmış yalnızlıklar | Derya Balcı

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Yazarın gönlünden diline, dilinden kalemine düşen şiirsel sözlerin dile gelmesi, okuyucunun gönlünde adeta taht kurar. Unutulmaz satırlarda yolculuk yapmak, okuyucuyu bu dünyadan soyutladığı gibi yaşanmış olan ve yaşanmakta olan gerçeklerle de yüzleştirir. Yaşamın gerçeklerini görmezden gelebileceğimiz gibi – Polyannacılık da yapılabilir – o gerçeklerin içine balıklama atlayıp mücadele edebiliriz. Bu mücadele sırasında birey olarak kendi varoluşunu sorgulamak, kişisel mücadelenin başlangıcıdır. Birey olmak; geçmişini kabul ederek, geçmişinden gocunmadan bahsederek geleceğine bakmak ve yön vermektir. Yaşamımızda yadsıyamayacağımız gerçeklerimizi kabullenmek, onları yaşamımızın bir parçası yapmak varoluşumuzun mihenk taşlarından birisi olsa gerek.

Hasan Ali Toptaş’ın Ekim 2016 yılında yayımladığı Kuşlar Yasına Gider adlı romanında kahramanımız oğul-anlatıcı, geçmişini ve şimdisini adeta yaşamının odak noktası yapmıştır. Oğul-anlatıcının varoluş yolculuğunda kendisine, geçmişi ve ailesi özellikle babası eşlik eder; hatta birey olma sürecini şekillendirir. Romanda babaya duyulan sevgi – çoğu zaman toplumumuzda babalar evlatlarına, evlatlar babalarına sevgilerini dile döküp ifade edemez – ağır basmaktadır. Aslında roman boyunca babanın da evlatlarına duyduğu sevgiyi, özellikle kaybettikten sonra daha çok derinden hissedilen, duyulan özlem duygusunu satırlarda okumaktayız.

Roman, yazar olan oğul-anlatıcının “ İçimdeki ses uzaklara çekilmişti.” cümlesi ile başlar. Aylardır tek satır yazamayan oğul-anlatıcı masanın başında oturmuş, kalemine mürekkep doldurmak ile uğraşırken daha doğrusu oyalanırken telefonun sesiyle kendine gelir. Telefondaki annesinin sesidir ve babasının Ankara’ya, tren ile geldiği haberini verir. Ve böylece oğul-anlatıcının doğup büyüdüğü kasaba ile Ankara arasında yolculuklar başlar. Oğul, babasını ( Aziz Bey) Ankara tren garında karşılar. Aziz Bey, yeni bir protez bacak yaptırmak ister, günlük kıyafetleri ile oğluna haber vermeden Ankara’ya gelir. Böylece, Ankara’da rehabilitasyon merkezinde, babanın protez bacağına alışma günleri başlar. Mevsim kış, sokaklar karla kaplıdır. Oğul-anlatıcı her gün babasını tedavi merkezine getirir, götürür. Babasını beklerken Konur Sokak’taki İmge Kitabevi’ne gider. Kitaplara bakar vakit geçirmek için. Baba Aziz Bey, oğluna haber vermeden rehabilitasyon merkezinden ayrılır, Güven Park’ta hoş olmayan bir olay başına gelir ve bunu ne oğluna ne de gelinine anlatır. Aziz Bey, ağlar; oğul-anlatıcı olanları babanın ağlayışından anlar. Ertesi günü protez bacağı takıldıktan sonra Aziz bey Ankara’dan Denizli’ye otobüsle döner. Sonrasında oğul-anlatıcı ile eşi Seher’in sohbetinden baba Aziz’in bacağını nasıl kaybettiğini, gençliğinde yapmış olduğu minibüs ve araba alım satımlarını öğreniriz. Aziz Bey, tır şoförlüğü de yapar, köylüye yardım olsun diye minibüsüyle kasabadan şehre köylüyü ücretsiz taşır. Veresiye defteri o kadar kabarır ki sonunda defteri teneke sobada yakarlar.

Baba Aziz Bey’in rahatsızlığından dolayı, Ankara’da yaşayan oğul-anlatıcı Ankara – Denizli arasında araba yolculuğu yapar. Bu yolculuk aynı zamanda oğul-anlatıcının da kendi içsel yolculuğudur. Baba yüzü görmeyen bir çocukluk geçiren oğul-anlatıcı babasına duyduğu özlem ve sevginin farkına varır hatta bilinicine varır da diyebiliriz. Baba Aziz ile oğul –anlatıcı arasındaki ilişki; baba kimliğini sorgulamak, baba ile oğul arasındaki çatışma olarak değil de babaya duyulan şefkat, belki biraz da merhamet olarak okuyucu karşısına çıkar. Çocukluğunda sık sık evden ayrılan bir baba figürü vardır. Evden çıkıp birkaç gün eve dönmeyen babanın eve ne ile geleceği, ne zaman geleceği bilinmemektedir. Baba hiçbir zaman evde yaşayanlara gidişleri hakkında bilgi vermez, açıklama yapmaz.  Bu gidişlerin birinde evin çocuklarından Suat yaşamını yitirir. Baba Aziz Bey’e telefon ile bilgi verilir. Suat’ın cenaze töreninde baba yoktur. Fakat yıllar önce içine attığı evlat sevgisini ve üzüntüsünü, Aziz Bey, eşine Suat’ın ölümünü, cenazesi defnedilirken neler yapıldığını, mezarına kimlerin toprak attığını sorarak hasta yatağında  dile getirir. Kendince belki de vicdan muhasebesi yapmaktadır ama romanda detaylı olarak verilmez. Her şeye rağmen babaya duyulan saygı, babanın erişilmez olması, babanın kararlarını sorgulamamak, babanın sözünü dinlemek gibi duygu ve davranışlar romanda hissedilir ölçüde gözler önüne serilir. Baba ailede güçtür, dayanaktır. Evin direğidir.  Oğul anlatıcı “… onun güçsüzlüğünün altını çizmiş gibi de oldum aynı zamanda. Kendimi kötü hissettim bunu fark edince…” derken  babasına karşı ne kadar hassas davrandığını görüyoruz.  Bunu, oğul anlatıcı “ Sessizlik kılığına bürünmüş başka bir şey vardı sanki, aramızda, öylece duruyordu.” Babasına geçmiş olsun dileğinden sonra ifade eder. Babalar oğullarına, evlatlarına mesafeli dururlar.

Ankara – Denizli arası yolculuklar sırasında baba oğluna “Gömü” adlı yerleşim yerine geldiğinde oradan yavaş geçmesini tembih eder ve başına gelen olayı anlatır. Oğul-anlatıcı bu yolculuklar esnasında türküler dinler. Çocukluğuna gider. Hayallere daldığı esnada bir at eşlik eder. Atı gerçekten görür. Hatta dayısına anlatır. Dayısının verdiği cevap – ecel atı olarak yanıtlar – okuyucuya, Anadolu insanının inançlarına dair ipuçları verir.

Baba Aziz’in sağlık durumu iyiye gitmez. İki oğul hastane hastane, doktor doktor gezerek babası için çare ararlar. Lenfoma teşhisi konduktan sonra artık babalarını evde rahat ettirmek için ellerinden geleni yaparlar.  Uzun süre Denizli’de kalan oğul-anlatıcı bir iki günlüğüne Ankara’ya gittiği günün ertesi, babası vefat eder. Karısı Seher ile birlikte Denizli’ye son yolculuğunu yapar. “ … Mezarına birkaç kere toprak atabildim ben, daha fazlasına yüreğim dayanmadı. Musa’ya verdim elimdeki küreği…” Hıçkıra hıçkıra ağlar. Eve vardıklarında babasının ruhunu nasıl teslim ettiğini anlatırlar. Burada da sinek metaforu karşımıza çıkar.

Ertesi gün, oğul-anlatıcı eşi Seher ile birlikte Ankara’ya döner. Ve yazı masasının başına oturur. Haznesi boş olan lacivert gövdeli kalemi eline alır ve boş olduğunu bildiği için mürekkep doldurmak için şişeye uzanır.

Zamanın yırtılan yerinden sızan bir roman kaleme almaya başlar.

Hasan Ali Toptaş, Kuşlar Yasına Gider, Everest Yayınları,10. Basım, 2016, İstanbul

Derya Balcı – edebiyathaber.net (23 Mart 2020)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z