Masthead header

Ali Turgay Karayel: “Öykü yazmak; matematikle uğraşmak, satranç oynamak gibi benim için.”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Söyleşi: Gönül Ekici

Ali Turgay Karayel ile geçtiğimiz ay Bilgi Yayınevi etiketiyle çıkan ilk kitabı Karşılaşma üzerine bir söyleşi yaptık.

Merhaba öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

1981’de Kargı’da doğdum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak yurdumuzun değişik yerlerinde görev yaptım. Bu yıl da Kastamonu’da çalışacağım. Cumhuriyet, Varlık, Çağdaş Türk Dili, Sincan İstasyonu, Sözcükler, Öğretmen Dünyası, Öykü Gazetesi, İnebolu Postası gibi yayınlarda öykülerim, yazılarım yer aldı. Haziran ayında Karşılaşma adlı öykü kitabım Bilgi Yayınevi’nden çıktı.

Edebiyatla ilk ne zaman tanıştınız?

İki katlı evimizin alt katında babaannemle dedem otururdu. Babaannemin okuması yoktu ancak ondan dinlediklerim sözlü geleneğimizin ne denli varsıl olduğunun kanıtıydı. Tabii ben bunu yıllar sonra anladım. “Gel oğlum mesel satayım” diyerek ilgimi çeken masallar anlatırdı babaannem. Masalların yanı sıra bir sürü anı, tekerleme, mani, fıkra dinlerdim ondan. İlkokula başladığımda babam görevi gereği gittiği büyük kentlerden renkleriyle, çizimleriyle beni büyüleyen masal kitapları getiriyordu. Keyifle okuyordum bir solukta. Çok sevdiğim ilkokul öğretmenim Rıza Kalkan sınıfta sık sık masal, öykü okurdu bize. Ses tonlamalarını kahramanlara göre ayarlardı. Çıt çıkarmadan dinlerdik, başka dünyalara götürüyordu beni dinlediklerim.

Çorum Anadolu Öğretmen Lisesine başladığım yıl değerli edebiyat öğretmenim Yıldırım Kaya bir öykü okumaya başladı derste. Başta kendimi pek verememiştim ancak kısa süre sonra anlatılanlara kilitlendim. Pürdikkat dinliyordum. Öykü bitince sarsıldım, ağlamaklı oldum. Sabahattin Ali’nin “Hasanboğuldu” öyküsüymüş. Adlarını ilk kez duyuyordum. Çorum’da o zamanlar Saat Kulesi’nin karşısındaki kırtasiyede az da olsa kitap satılırdı. Vitrininde Sabahattin Ali’yi görünce aldım hemen. Lisede yatılıydım. Akşamları etüt denilen zorunlu ders çalışma saatlerimiz vardı yurtta. Okul derslerine çalışmak, test çözmek yerine kitap, gazete okumak hoşuma gidiyordu. Edebiyata ilgi duymaya başlamamda sanırım tüm bu anlattıklarımın payı var.

Kitabınıza adını veren öykünüz Karşılaşma’da insanın kendisiyle karşılaşma teması var. Sizce bir insanın kendini tanıması ne kadar sürer?

Kişiye göre süre değişebilir, ayrıca bazıları için hiç olası değildir kendini tanımak. Ancak sanat genel olarak “karşılaşma” olanağı yaratır. Sanatsal yapıtlarla karşılaşanlar aynı zamanda kendilerine rast gelirler. Bu, kişi için eşsiz kazanımdır. Dediğiniz gibi, Karşılaşma adlı öyküde de bu tema var.

Bir okur olarak beni en çok etkileyen öykülerinizden biri Mavi ve Siyah. Bu öyküyü okurken bir fotoğrafa bakıyormuşum gibi hissettim. Hatta o fotoğrafın içindeymişim gibi de diyebilirim. Böyle bir öykü yazmak sadece yetenekle açıklanabilir mi? Sizce yazmak sadece yetenek mi, sonradan öğrenilen bir şey mi?

Öncelikle teşekkür ederim güzel sözleriniz için. Önemsediğim anahtar bir sözcük var: Adanmışlık. Hangi alanda olursa olsun kişi kendini bir işe adarsa az veya çok başarılı olur o işte. Eğer öykü yazmakta az da olsa başarılıysam bunda sıkı çalışmamın önemli payı vardır. Dediğiniz öyküyü, saymadım elbette, ama sanırım en az yüz kez okumuşumdur, defalarca değiştirmişimdir. Nazım şiirlerini hapiste sesli sesli okurmuş, kulağını tırmalayan sözcük var mı diye? Ben de hem içimden hem sesli okuyorum. Ayrıca usta veya genç yazarların yapıtlarını öykü yazmaya başladığımdan beri ameliyat eder gibi okuyorum. Öyküye nasıl girilmiş, betimlemeler nasıl yapılmış, kahramanların iç ve karşılıklı konuşmaları uygun mu, kurgu nasıl oluşturulmuş, seçilen sözcükler, cümle türleri, öykünün genel havası, inandırıcılığı… daha pek çok öğe var öykülerde incelediğim. Yorucu oluyor tabii bu.

Yazmayı yalnızca çalışmakla açıklayamayız kuşkusuz. Ustamız Emin Özdemir, Yüzler ve Sözcükler adlı kitabında “Yazarlık Dersleri” başlıklı yazısında metin türlerinin, kurgunun, anlatıcı ve anlatım türlerinin vb. öğretilebileceğini ancak yazarlık duyarlığının, yazarlık beğenisinin öğretilemeyeceğini söylüyor. Yanı sıra yazar olmak için kişide dış dünyayı algılayış, yorumlayış yetisinin olması gerektiğini de vurguluyor Emin Bey.

Kitabınızdaki anlatım tarzı olarak bazı öyküleriniz minimal öyküler. Az kelimeyle çok şey anlatmak üzerine ne söylersiniz?

Küçürek (minimal) öyküleri Ferit Edgü ile sevdim. Tabii onun uzun öykülerini de seviyorum. Az sözcükle çok şey anlatmayı en iyi şairler başarıyor. Onların ardından öykü yazarları geliyor. Biri ötekine üstündür anlamında söylemiyorum. Her ikisinin de kendine özgü ortaya koyduğu güzelliği, inceliği var kuşkusuz. Az sözcük kullanmak bir bakıma susmak demek. Susarak söylemek. Susarak az sözcükle vurucu, sarsıcı anlatımı yakalamak. Duyguyu, düşünceyi, aklın ve kalbin çengeline asmak…

Bazı öykülerinizde İstanbul teması var. Bunun özel bir anlamı var mı?

İstanbul yedi yıldır yaşadığım kent. Güzellikler burada, kötülükler burada. Yaşamından mutlu olanlar, rahat yaşayanlar burada; ezim ezim ezilen, karnını doyurmak için gece gündüz didinen insanlar burada. Kandıranlar burada, kandırılanlar burada. Ayasofya, Süleymaniye, Galata Kulesi, Kız Kulesi, Boğaz gibi eşsiz yapıtlarla, birer hançer gibi saplanmış büyüklü küçüklü çirkin yapılar burada. Karşıtlıklar kenti İstanbul. Göz görmeyince gönül katlanıyor, doğru; ancak gönül katlanmıyor işte görünce.

Öykülerinizde yer yer düzen eleştirisi, taşra yaşamı, kent ile insan ilişkisine yer veriyorsunuz. Yazarken politik atmosfer nerede duruyor?

Yazın Kargı’da, Kastamonu’da duruyorum genelde. Arada sırada köylere gidiyorum. Diğer zamanlar İstanbul’dayım. Taşra ile kent yaşamını daha iyi anlamamı sağlıyor bunlar. O nedenle kimi öykülerim kentte kimi taşrada geçiyor. Politikayı yakından izliyorum, sağ olsunlar politikacılar söyledikleriyle, yaptıklarıyla öykü yazmamda etkililer. Bazı öykülerimin kahramanı olur zât-ı âlileri. Yalnızca onlar değil öykü kişilerim. Pek saygıdeğer kimi hukukçularımız, pek muhterem kimi gazetecilerimiz de bu düzenin birer çarkı olduğuna göre kambersiz düğün olur mu?

Bazı öykülerinizde mizah unsurları söz konusu. Hayatın kendisi, güncel ve politik meseleler öykülerinizdeki mizahi anlatımın neresinde duruyor?

Nasıl yazarsam insanları güldürürüm diye düşünmedim. Tanık olduğumuz kimi olaylar, kişiler zaten gülünç. Yalnızca çevremdekilerin yaptıkları değil, benim de gülünç davranışlarım oluyor. Kendimle de alay etmeyi seviyorum. Güldürü, yaşananların daha görünür, daha anlaşılır olmasına katkı sağlıyor. Ağır başlı, oturaklı görüntüler verenlerin, kasım kasım kasılanların, çevresine korku salanların, kimi zaman da sıradan insanların maskesini sözcüklerle çıkarmak hoşuma gidiyor.

Öykünün sizin için önemi nedir? Günümüzdeki öykücülüğü nasıl buluyorsunuz?

Kimileri öyküyü edebiyatın diğer türlerinden üstün tutuyor. Ben katılmıyorum. Peki, diğer türler mi üstün? Hayır, bu da değil. Ara ara gittiğim müzik aletleri satan bir dükkân vardı Çanakkale’deyken. Bir hafta sonu orada otururken saçları kısa kesilmiş, yüzü güneşten yanmış, zayıf genç bir erkek girdi içeriye. Vitrindeki kavalı aldı eline. Çalabilir miyim, diye sordu. Tabii, dedi arkadaşım. Öyle bir çaldı ki kendimizden geçtik. Çukurovalıymış askerimiz. Kavalı sıradan bir çalgıymış gibi görür çoğumuz.  Ustanın elinde olan her çalgının benzersiz bir tadı oluyor. Öykü piyanodur da kavaldır da. Bu önemli değil. Yeter ki ustaca yazılsın. Okuduğum iyi öyküler aylarca değil, yıllarca büyüsünü bozmadan duruyor bende. Kimi yazarların öykülerini tekrar tekrar büyük keyif alarak okuyorum.

Öykü yazmak; matematikle uğraşmak, satranç oynamak gibi benim için. Kanadalı ünlü matematikçi Robert Langlands, “Matematik pek çok şeyi aynı anda akılda tutma becerisidir” diyor. Satranç da öyledir, öykü de… Olayların bağlantısı, sözcüklerin cümlelerin doğru seçimi, doğru sıralanması, kahramanların konuşmaları, susacağı zamanları, birbirleriyle ilişkileri, onların belirgin özellikleri, anlatıcının bakış açısı, öykünün sonu vb. pek çok şeyi aynı anda akılda tutmak, değerlendirmek gerekiyor ki öykü güzel olsun.

Yazmada en iyi yöntemin içtenlik olduğunu söylüyor Cervantes. Günümüz öykücülerinin, bizlerin içten olması gerekir en başta. Kimi okuduğum öykülerde bu içtenliği bulamıyorum. İyi okur yemez sahteyi. Şimdiki zaman, alıcı olabilir her öyküye ancak gelecek zaman külyutmaz. Günümüzde pek çok başarılı yazar var. Dergilerde, kitaplarda okumaya çalışıyorum. Üretken, pek çok genç arkadaş var. Edebiyatımız için, tüm insanlar için sevindirici bu.

Yeni çalışmalarınız var mı?

Bir anı, bir deneme dosyam hazır. Ne zaman yayınlanır bilemiyorum. Anı ile deneme dosyasındaki yazıların çoğu Cumhuriyet’te, Çağdaş Türk Dili’nde, Sincan İstasyonu’nda, Sözcükler’de, Öğretmen Dünyası’nda yer almıştı. Şimdi onların kitaplaşmasını istiyorum. Ayrıca önümüzdeki aylarda Varlık’ta, Çağdaş Türk Dili’nde ve Sincan İstasyonu’nda yayımlanacak yeni öykülerim var.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z