Masthead header

Agatha Christie’nin yaşamı ve yazarlığı üzerine

Agatha Christie, zengince bir ailenin üçüncü evladı olarak dünyaya gelir. Tüm çocukluğu katıksız bir mutluluk içinde geçer. Bu mutluluğu bozan tek şey, küçük Agatha’nın gördüğü mesnetsiz, eli silahlı adam kâbuslarıdır.

Agatha, rüyasında aile sofrasında oturmaktadır. Birden sofradakilerden birinin, sandığı kişi değil silahlı bir adam olduğunu fark eder. Dehşet, tanıdığı ve güvendiği kişinin bir başkası çıkmasındadır. Kâbusun ana fikri Christie’nin romanlarında sıkça karşımıza çıkar; ya tanıdığımızı sandığımız kişi aslında bir yabancı kadar bilinmedikse?

Agatha’nın bir başka dehşet öyküsüyse bizzat ablası Madge tarafından üretilir. Madge’ın hikâyesine göre ailenin akıl hastanesinde kapalı tutulan bir “büyük abla”sı vardır ve bu abla Madge’a tıpatıp benzemektedir. Agatha’nın Madge sandığı kişi birden başka bir vurguyla konuşmaya ve gözlerini döndürmeye başlar. Küçük Agatha kendisini ürperten bu oyundan aynı zamanda büyük zevk almaktadır: “İnsan birazcık korkmak ister, ama çok da fazla değil”. Oyun, anneleri tarafından şiddetle yasaklanır.

Küçük Agatha, geniş bir hayal dünyasına sahiptir. Annesinin görüşleri doğrultusunda 16 yaşına kadar okula gönderilmediği için nispeten yalnız bir çocukluk geçirir ve yalnızlığını kafasından uydurduğu karakterlerle örtmeye çalışır. Bu karakterler önce bir kedi ailesi, daha sonra da yatılı bir okulda okuyan kız öğrenciler olur.

Sanılanın aksine Christie, yazarlık fişeklerini çocuk yaştan itibaren patlatmaya başlamaz. Tam tersine, ablası Madge parlak zekâsı ve sanatsal becerileriyle nam salarken Agatha ailenin “ağır gelişeni”dir. Uzunca bir dönem müzikle ilgilenir, bu konuda eğitim veren okullara, öğretmenlere gider ama ilk kez sahneye çıkma olasılığı belirdiğinde korkudan hastalanır. Daha sonraki sahne deneyimi facia olur. En sonunda bir otorite onun müzisyen olamayacağını söyler ve Agatha, bu defteri pek de hayal kırıklığına uğramadan kapatır: “Şahsen benim hiçbir ihtirasım yoktu.”

Boş zamanlarda dedektiflik romanı

Christie’ye göre bir kadın, ancak kendisini kocasının hayatına adapte ederek mutlu olabilir; “Bir kadın evlendiği zaman, kocasının dünyadaki yeri ve yaşam tarzı kendisinin sayılır. Bu bana çok mantıklı görünüyor ve mutluluğun temeli olduğunu düşünüyorum.” Çalışmak ona göre bir kadın için zuldür: “Yıllar geçtikçe kadınların durumu kesinlikle daha kötüye gitti. Biz kadınlar tıpkı gangsterler gibi davrandık. Erkekler gibi çalışabilmek için yaygara kopardık. Erkekler de aptal olmadıkları için bu düşünceyi olumlu karşıladılar. Neden bir eşin masraflarını üstlensinler ki?”

Christie, o dönemlerdeki her genç kız gibi flört edip müstakbel kocasını beklemektedir. İlk öyküsünü ağır bir grip yüzünden yatağa çivilenmiş sıkılırken annesinin oyalanması için eline tutuşturduğu deftere yazar. Bundan güç alıp “Çölde Kar” adlı bir roman yazmaya girişir. Ancak roman hem başarılı bir yazar hem de bir yayınevi tarafından reddedilir. Agatha, bu durumu pek önemsemez. Yazar olacak değildir ya!

Beklediği evlilik Archibald Christie suretinde görünür. Çift, Birinci Dünya Savaşı’nın hayhuyu sırasında alelacele evlenir. Agatha savaşın bitip eşinin dönmesini beklerken kadınlara yaraşır bir şekilde gönüllü hemşirelik yapar. Zamanla hastanenin eczane bölümüne yükselir ve zehir şişeleri arasındaki boş vakitlerini bir dedektiflik romanı yazarak değerlendirir: Ölüm Sessiz Geldi. Roman aynı zamanda efsanevi dedektif Hercule Poirot’nun edebiyat sahnesinde ilk göründüğü eser olacaktır. Christie’nin, Poirot’yu daha ilk romanda emekli bir polis memuru olarak kaleme alması çoğu eleştirmen tarafından müthiş bir hata olarak nitelenir. Çünkü bu durumda Poirot’nun onyıllar sonraki maceralarında yüz yaşını aşkın bir ihtiyar olması gerekmektedir. Oysa bu hata Christie’nin, değil bir başka Poirot macerası, bir başka kitap dahi yazmayacağına dair inancından kaynaklanmaktadır.

Romanın basılması savaşın bitip mutlu çiftin bir kız çocukları olmasından sonraya kadar ertelenir. Christie, amatörce hevesinin sonucu olan romanın basılmasına öyle sevinir ki, yayınevinin önüne sürdüğü düşük ücrete dikkat dahi etmez: “Bir dedektif hikâyesi yazmaya cesaret etmiştim, ben bir dedektif hikâyesi yazmıştım, hikâye kabul edilmişti ve kitap olarak yayınlanacaktı. Benim açımdan mesele kapanmıştı.”

“Mesele”, Agatha’nın çocukluğunu geçirdiği evin tamir masraflarıyla yeniden açılır. Agatha, masraflar için bir roman daha yazar; o da basılır hatta tefrika edilerek epey bir para kazandırır. Tam bu sırada Agatha kocasının işi vesilesiyle çıktığı bir dünya turuna katılır. Döndüklerinde mali sıkışıklık enselerine biner. Agatha bir roman daha yazar. Kendisi hâlâ yazarlık iddiası gütmemesine rağmen vergi dairesinden gelen memurlar ona damgayı vururlar: “Adamlar yazdıklarımdan fazla kazanmasam da artık bir yazar sayıldığımı söylediler.”

Agatha’nın hayatı tam da istediği rotada gitmektedir; iyi bir eş, sağlıklı bir çocuk, ortanın üstünde gelir, arada hobi için yazılan romanlar… Peri masalı iki darbeyle yıkılır. Önce, şiddetle bağlı olduğu annesi ölür ve Agatha daha onun yasını atlatamadan kocası bir başka kadına âşık olduğunu söyleyip boşanmak ister.

Agatha’nın kayıp 11 günü

Agatha, kocasının bu korkunç sözlerinden birkaç gün sonra ortadan kaybolur. Arabası bir yolda terk edilmiş halde bulunmuştur ve sürücüsünden en ufak bir iz yoktur. Polis geniş çaplı bir araştırma yürütürken medya da kayıp yazarın boy boy fotoğraflarını yayınlamakta, Agatha’nın özel hayatını didik didik etmektedir. Polisiye yazarının gizemli kaybı öylesine sansasyon yaratır ki, diğer polisiyeciler bile işe karışmaktan kendilerini alamazlar. Ünlü polisiyeci Edgar Wallace, Christie’nin öldüğünü iddia eder. Sherlock Holmes’lerin yazarı Conan Doyle ise güvendiği bir medyuma Christie’nin eldivenini verir ve medyumdan “Çarşamba günü haber alacaksınız” müjdesini alır. Çarşamba değil ama salı günü, kayboluşundan 11 gün sonra Agatha bulunur. Mrs. Neele ismiyle bir otelde kalmaktadır. Trajik olan, kocasının kendisini uğruna terk ettiği kadının soyadının Neele oluşudur.

Christie, bulunmasının ardından resmi bir açıklama yaparak geçici bir hafıza kaybı yaşadığını iddia eder ve daha sonra bu olay hakkında asla konuşmaz. Otobiyografisinde bu bölüm kocaman bir boşluktur. Sadece kaybolmasından önceki günlerde yaşadığı ani ve geçici hafıza kayıplarına vurgu yapar. Agatha’nın Kayıp 11 Günü adlı araştırmanın yazarı Jared Cade’e göre bu, Christie’nin kendi teorisini desteklemek için okura sinsice attığı yemlerden başka bir şey değildir. Cade, Christie’nin bu kaybı bilerek organize ettiğini, böylece kendisini paramparça eden kocasını huzursuz ederek bir nebze de olsa intikam almayı hedeflediğini öne sürer.

Christie’nin kayıp 11 günü, ‘uzaylılar kaçırdı’ya kadar varan türlü komplo teorisine zemin olmuştur. Bu kadar saçma olmayan bir diğer teori ise yazarın o esnada İstanbul’da, Pera Palas Oteli’nde kaldığıdır. Oysa Christie bundan ancak yıllar sonra İstanbul’a gelecek; o zaman da Pera Palas’ta değil Tokatlıyan Oteli’nde kalacaktır.

Geçinebilmek için yazmak

Christie, tüm isteğine ve hayat görüşüne karşın boşanmış, dul bir kadın olarak bulur kendini. Yazmak artık hobi değil; geçinebilmek için zorunluluktur. Christie, canı istemediği halde roman yazmak zorunda kaldığında amatör olmaktan çıkıp profesyonel bir yazar olduğunu kabul eder. Yine de ömrünün son yıllarına kadar önüne gelen formlardaki “meslek” hanesini “evli kadın” diye doldurmakta direnir.

Boşanmanın ardından yaralarını sarmak isteyen yazar, Ortadoğu’da uzun bir seyahate çıkar. Bu yolculuk esnasında tanıştığı arkeolog Max Mallowan ile evlenir. Cade’e göre evlendiklerinde Christie 40, kocası ise 26 yaşındadır. (Daha sonraları bir gazetecinin kendisine atfettiği “Bir arkeologla evli olmanın avantajı, yaşlandıkça sizinle daha çok ilgilenecek olmasıdır” lafını Christie ömrü boyunca nefretle reddedecektir.)

Christie, otobiyografisinde ikinci kocasıyla evliliğinin tam bir yeryüzü cenneti olduğunu ima eder. Arada patlayan İkinci Dünya Savaşı bile damadının ölümü ve kocasının bir müddet uzakta kalması dışında bir üzüntü yaratmaz. Ancak yine Cade’den öğrendiğimize göre Christie, bu evliliğinde de göz göre göre aldatılır. Üstelik bu seferki aldatılma uzun yıllara yayılacak ve Max Mallowan, Agatha öldükten bir yıl sonra “diğer kadın”la evlenecektir.

Christie’nin romanlarında iyiler ve kötüler keskin çizgilerle birbirinden ayrılmaktadır ve iyiler daima kazanır; bu kadar basit. Suça, suçluya ve polisiye romana bakışı da aynı ölçüde nettir; “Dedektif hikâyesi, bir kovalamacanın hikâyesiydi; aynı zamanda eski bir ahlâk masalıydı. Kötünün peşine düşmek ve sonunda iyinin kazanması. O zamanlar, yani 1914 savaşı döneminde kötülük yapan, bir kahraman değildi. Düşman kötü ruhluydu, kahraman iyiydi; mesele bu kadar kaba ve basit. O zamanlar daha psikolojiye bulaşmaya başlamamıştık.”

Yelda Eroğlu’nun Kitap Zamanı’nda yayımlanan “Ölümü nesneleştiren edebiyat: Polisiye” adlı yazısından alıntılanmıştır.

edebiyathaber.net (20 Temmuz 2012)

  • büşra sonsöz - 09/01/2014 - 16:27

    cok iyi oldu benim içincevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r